“Yeşil Politikaların Yaşama Geçirilmesi Bütüncül Bir Siyaset Anlayışıyla Mümkün”

14 Kasım 2020
Sivil Mikrofon'da yeşil politikaları değerlendiren Humboldt Üniversitesi Çeşitlilik ve Toplumsal Çatışma Bölümü Öğretim Görevlisi ve Yeşiller Partisi kurucularından Dr. Nil Mutluer, yeşil politikaların yaşama geçirilmesinin bütüncül bir siyaset anlayışıyla mümkün olabileceğini belirterek, "Gündelik hayattan, yerel ve devlet kurumlarına, bölge, ülke coğrafyalarından küresele bütünlük içinde düşünülmesi gereken çoğulcu, adil dağıtıma dayanan politikaları kapsamalı ve katılımcılığa açık olmalı. Zaten bu tip bir siyaset anlayışı benimsendiğinde değişim için önemli bir adım atılmış olacak." dedi.

Seni akademi ve sivil toplum çalışmalarından tanıyoruz. Yeşiller Partisi’nin kuruculuğuna götüren motivasyonla başlasak…

En basit haliyle yeşil politikaların bütüncül yaklaşımının, doğanın parçası olan insanların, bizlerin yaşamlarımıza denge, adalet ve huzur getireceğini düşünüyorum. İnsan ve doğayı aynı ekosistemin bir parçası olarak görerek kalkınmacı endüstriyel  politikalar yerine, küçük, yeteri kadar ekonomik faaliyete dayanan, adil ve paylaşımcı düzen, katılımcı, eşitlikçi, çoğulcu, barış yanlısı siyaset ve tüm bunları sadece ülkelerin sınırları içinde değil, sınırlar ötesinde de düşünmenin ve eylemenin istediğim dengeli hayatı sağlayacağına inanıyorum. Yeşil, feminist ve queer politikaların bize bunu sağladığını düşünüyorum. Kısaca, yeni yeşil ekonomik düzen, siyasi çoğulculuk ve haklar… Hem insanların hem de doğanın hakları… Ve her ikisinin bir arada huzurla yaşama hakkı. Tüm bunların olduğu bir siyasetin yaşamdan yana olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden de yeşil siyasetin içinde yer almaya karar verdim.

sivil mikrofon nil mutluer yeşiller partisiPandemi yeşil politikaların daha çok gündeme gelmesine alan açtı mı sence?

Evet ve hayır. Evet çünkü herkes bir anda şehre inen vahşi hayvanları, kirliliğin dağıldığı gökyüzünü gördü ancak, pandeminin sonuçları somut olarak insanların yakınındayken, etkileri bu kadar doğrudan belli olmayan iklim krizinin etkilerinin küresel boyutu hala anlaşılamadı. Şöyle somutlaştıracak olursak, insanlar morglardan taşan ölüleri gördüler ve bunun bir kriz olduğunu fark ettiler ve ona göre tepki verdiler. Ancak, insanların aynı tepkiyi tabanları eriyen buzullarda veya tahrip olan mercan kayalıklarında verdikleri söylenemez. Belki durdurulamayan orman yangınları bir işaret oldu ancak, krizin etkilerinin küresel boyutunun farkına varıldığını ve farklı coğrafyalardaki felaketlerin birbiriyle bağlantılı olduğunun ve bunların gezegenin geleceğini vehamete soktuklarını tam olarak anlattı mı, emin değilim. Bu minvalde, pandemi yeşil politikaların anlaşılmasına bir kapı araladı diyelim. Bu aralanan kapı da önemli çünkü, bize bir şey gösterdi siyasetteki karar mercileri, hükümetler önlem almaya mecbur kaldılar ve kısa bir süre için de olsa sistemi durdurdular. Tabi pandeminin bir özelliği var hegemonik gücü elinde tutanların sistemine küresel, kurumsal ve bireysel düzeyde doğrudan müdahale etti ve sistemin yetersizliklerini ortaya beklenmedik bir anda, hızla çıkardı. Hegemonyayı sıkıştırdı, anlık da olsa durdurdu. Geçen baharda yaşadığımız buydu. Ekonomiden sağlığa başka bir sisteme ihtiyaç olduğunu gösterdi. Ve her ne kadar dünyanın farklı ülkelerinde aralarında özellikle aşırı sağcıların da olduğu kesimlerin bu önlemlere tepki verdiğini görsek de, ciddi bir kesim önlemleri ciddiye aldı. Bu da önemli. Demek ki, ekolojik yıkımın, iklim krizinin hayatlarımıza etkileri anlatılabilirse, duyarlılık artacak…

Ama, daha yapılacak çok iş var…

Pandeminin ‘herkesi eşitlediği’ klişesinin doğru olmadığını aksine eşitsizliği derinleştirdiğini deneyimliyoruz. Yeşil politikaların dezavantajı gruplara bakışı nasıl, bu konuda ne gibi çalışmaların yapılması önceleniyor?  

Aynı az önce konuştuğumuz pandemide olduğu gibi krizlerin yükünü ve yaşamsal mücadelesini gücü daha az olanlar, dezavantajlı gruplar üstleniyor. Önce durumu tespit edelim. Meselenin sınıfsal, coğrafi, cinsiyete dayalı kesişimsel bir boyutu var. Bu durum kolonyalist, kalkınmacı, büyüme merkezli, militarist ve erkek egemen politikaların sonucu. Nokta… Bugün yeşil olmayan politikalar, iklim krizleri  doğayı tahrip ederken insanların hayatlarında da ciddi değişikliklere neden oluyor. Mesela bu değişikliklerden biri göç. Ancak, bu durum, yani göçte iklim krizinin, anti yeşil politikalarının etkisi, göç çalışmalarında bile yeni yeni gündeme alınmaya başlandı. Göçü yaşayanlar, göç etmek zorunda kalanlar ya sınıfsal olarak dezavantajlı grupta olanlar ya da yoksullaştırılanlar. Örneğin bir çiftçi ya kuraklıkla mücadele etmek zorunda kalıyor, edemezse göç ediyor ya da dev şirketlerin tohum ve toprak politikalarından toprağından oluyor. Karbon salınımı yüksek şehirlerde, pandemi hastalık koşularında işe gitmek zorunda kalanlar ve bunu dünyanın çoğu ülkesinde rekabet merkezli politikaların sonucunda emeğinin tam karşılığını alamayan işçiler oluşturuyor. Bu işçiler mavi veya beyaz yakalı olabilir. Öte yandan, kırsal, doğa alanlarına da adeta bir tecavüz mevcut. Örneğin, Amazon ormanları sadece orada yaşayan yerel kabileler için değil, hepimiz için önemli. Oysa, fosil yakıt çıkartmak isteyen şirketlerin adete tecavüzü altında. Ormanları korumak iklim için önemli, ve dahası fosil yakıtların çıkmaması iklim krizini engellemek için çok çok önemli! Topraklarını korumak isteyen ve fosil yakıt çıkartan şirketlerin lobilerine direnen yerel halk da ciddi baskı altında. Ya tehdit ediliyorlar ya da öldürülüyorlar. Türkiye’de durum hiç farklı değil. Her gün maden şirketlerine veya hidroelektrik termik santrallere karşı topraklarını, sularını korurken polislerce şiddet gören köylü haberleri ile güne başlar olduk. Nerede yaşanırsa yaşansın hem doğaya hem de gündelik yaşamlarımıza bir grup insanın çıkarı için tahakküm eden bu politikaların cinsiyet boyutu da önemli, hatta çok önemli.  Tüm bunlardan kadınlar, çocuklar, LGBTIQ+ gruplar ve engelliler veya yaşlılar gibi diğer dezavantajlı gruplar daha fazla etkileniyor. Kaynaklarını ve yaşam alanlarını kaybediyorlar, dahası toplumsal sosyal ve ekonomik yaşama katılımları engelleniyor. Doğada veya şehirde yaşasın, gündelik hayatın kurucularından olan kadınların yaşama ait politikaların karar mekanizmalarında sözü söyleme gücü yok denecek kadar az.

Yeşil politikaların yaratacağı başka bir düşünce şekli mümkün ve Türkiye’de alışılmış kutuplaşma siyasetinin dışından konuşan, yeni dil yaratan bir siyasete ihtiyaç var. Lakin, yeni yeşil düzenin avantajı olan yeni ekonomi, siyaset ve çoğulcu dil aynı zamanda yeşil siyaseti riske de atıyor zira, Türkiye’de kutuplaşmadan beslenen bir siyaset anlayışı, geleneği köklü bir gelenek.

Ekoloji savunuculuğunun siyaset alanına taşınması, yeşil politikaların kurumsallaşması neden önemli?

Tam da tüm bu konuştuğumuz nedenlerden dolayı yeşil politikaların yaşama geçirilmesi, uygulanması gerekiyor. Ve bu da ancak bütüncül bir siyaset anlayışıyla mümkün. Gündelik hayattan, yerel ve devlet kurumlarına, bölge, ülke coğrafyalarından küresele bütünlük içinde düşünülmesi gereken çoğulcu,  adil dağıtıma dayanan politikaları kapsamalı ve katılımcılığa açık olmalı. Zaten bu tip bir siyaset anlayışı benimsendiğinde değişim için önemli bir adım atılmış olacak. Bireysel, bölgesel ve küresel bir yaklaşımla  katılımcı ve çoğulcu bir siyaset. Sokağın, tarlanın da katılacağı. Bu tip bir siyasetin karşısındakileri düşünmek zor değil, endüstriyel kalkınmacı ekonominin çözümsüzlüğüne sıkışmış, gücü ve karar mekanizmalarını elinde tutanlar. Ancak, bilinç yükseltmek, alternatif ekonomik, sosyal ve yaşam politikaları geliştirmek ve iktidarlardan bunları talep etmek ve hatta yapabildiğimiz ölçüde küçük de olsa yaşam alanları yaratmaya başlamak önemli. Mesela, Vandana Shiva’nın başını çektiği Cennet Bahçesi (Garden Eden) projesi, tohumları korumayı ve küçük toprak alanlarında üretim yapıp özellikle dezavantajlı konumda olan kadınların kaynak elde etmesini amaçlıyor. Veya gençlerin başlattıkları Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) etkinliği şehirlerde aktivizmini yaparak iklim krizini görünür kılmayı hedefliyor. Bizler de kendi alanlarımız içinde değişimi nasıl yapabileceğimizi düşünebiliriz. Ancak, bundan kastım sadece tüketimsel bir hayat tarzına indirgenmiş ‘doğalcılık’ değil. Bilinç geliştirecek, politika değiştirecek yerlerde olmamızın gücünü küçümsememek ve eylemek önemli. Bu yer mahalleler de olabilir, belediyeler de…  Zira, bu güç bugün iklim krizine etkisi büyük olan fosil yakıt üretimini ve dolayısıyla iklim krizini körükleyen, insanların yaşam alanlarını ele geçiren dev şirketleri ve onları destekleyen devletlerin militarist ve kontrolsüz  büyümeci politikalarını, yeşilsiz ve nefessiz kaldığımız şehir politikalarını biraz olsun etkileyebilir. Bu tarlalardan veya şehirlerden başlayabilir… Ve esasında artık çok hızlı davranmamız gerekiyor ekosisteme yönelik tahribatı engellemek için.

Avrupa’da yeşil politikalara, politikacılara ilgi artıyor. Türkiye’de durumlar nasıl, ilginin, siyasi bir tavra dönmesi ihtimali var mı?

Görmeye başladı. İnsanlar ihtiyacın farkında. Çünkü mevcut düzen insanların hayatını yaşanması zor bir hale getirdi. Sadece doğal felaketlerin etkileri değil, büyük ekonomi hedeflerinin, insanların yaşam kaynaklarını azaltması, emeklerinin karşılığını alamamaları, üstelik bunların yanında hukuk sisteminin çökmesi, devlet kurumlarının artık liyakata değil, nepotizme ve korporatizme dayanması insanları arayışa sokuyor. Yeşil politikaların yaratacağı başka bir düşünce şekli mümkün ve Türkiye’de alışılmış kutuplaşma siyasetinin dışından konuşan, yeni dil yaratan bir siyasete ihtiyaç var. Lakin, yeni yeşil düzenin avantajı olan yeni ekonomi, siyaset ve çoğulcu dil aynı zamanda yeşil siyaseti riske de atıyor zira, Türkiye’de kutuplaşmadan beslenen bir siyaset anlayışı, geleneği köklü bir gelenek. Yeşil siyaset güçlendikçe, doğa, insan, yaşam  ve barıştan yana siyasetini ortaya koydukça egemenler için bir tehdit de olacaktır ki, barışı, adaleti savunanların bugünün Türkiye’sinde hali hazırda tehdit olarak algılandıklarını bizzat deneyimliyoruz. Siyaset ile söz söyleyen, barış isteyen milletvekilleri veya sivil toplum alanında kültür ve demokrasiyi korumaya yönelik ciddi çalışmaları destekleyen sivil bir yurttaş Osman Kavala temelsiz iddianamelerle hapis tutulabiliyor.  Bu yüzden, gündelik hayattaki hukuksuzluk, işsizlik, cinsiyetçi, etnik, inançsal ayrımcılıklarla mücadele ederken öncelikle insanların kaynaklarını azaltan işsizliğe, hukuksuzluğa veya doğa katliamlarına yönelik politikalar geliştirmeyi de birlikte düşünmek gerekiyor. Gündelik hayatın ekonomik ve sosyal sistemini koruyacak politikalar geliştirip aynı zamanda dayanışmayı örmek önemli.

Yakınlarda üyesi olduğun Yeşil Düşünce Derneği bir konferans düzenledi. Son olarak konferansı ve yeşil politikalarla kadınların kesişimlerini sorayım.

17 Ekim’de Türkiye’deki Yeşil Düşünce Derneği ve Avrupa Yeşiller Vakfı’nın desteği ile uluslararası Harekete Geçen Kadınlar Konferansı düzenlendi. Konferansa Polonya, Ekvador ve Türkiye’den kadınlar katıldı. Amazon ormanları, Kazdağları’nın tahribatı ve Midlli’deki göçmen politikalarının cinsiyetçi boyutu, Polonya, Türkiye ve dünyada  kadına yönelik şiddet, ayrımcılık konularında konuşuldu. Meselelerde coğrafi farklılıklar olsa da, konu küresel ve sistemsel bir ortaklığın parçası: Kolonyalist, cinsiyetçi bir sistemin… Kadınlar ve doğa özcü nedenlerden değil, tam da tahakküm politikalarından yaşamlarından oluyorlar. Şimdiye kadar  konuştuğumuz meselelerin hepsinde iklim krizinde, doğal felaketlerde kadınların, çocukların ve LGBTI+ bireylerin, yaşlıların dezavantajlı konumda olduklarını biliyoruz. Dahası bu insanlar yaşamları ve yaşam alanlarıyla ilgili karar mekanizmalarının da içinde yer alamıyorlar. Bahsettiğimiz kalkınmacı, endüstriyel, kolonyalist ve erkek egemen siyasetin sonucu bu… Çözümleri de birlikte feminist-queer bir bakış açısıyla bulup yaşamdan yana bir arada ağlar örerek, çalışarak bulabiliriz…

Kısaca hepimize iş düşüyor… Hayatı yaşamdan, haklardan -doğanın ve insanın haklarından, özgürlüklerden, çoğulculuktan, barıştan yana düşünenlerin örgütlenmesi, gündelik hayattan siyasete yeni düzeni örmek önemli… Tüm bunun için fen bilimleri ve sosyal bilimlerle uğraşanlar bir araya siyaset üretmeli ve bu siyaset de yerellerin ve yurttaşların sözü de olmalı…