“Kadın Hukukçuların Aktif Olması Gerçekten Önemli”

Aybüke Hanım, sizi mülteciler başta olmak üzere hak savunuculuğu ile ilgili çalışmalarından biliyoruz, yine de kısaca bir kendinizden bahsetseniz bilmeyenler için iyi olur.  1983 Aksaray doğumluyum. 2007 yılında Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. 2008 yılından beri de aktif olarak avukatlık yapıyorum. Uzun süre kurum avukatlığı yaptım, daha sonra sivil toplum kuruluşları ile olan gönüllü […]

Aybüke Hanım, sizi mülteciler başta olmak üzere hak savunuculuğu ile ilgili çalışmalarından biliyoruz, yine de kısaca bir kendinizden bahsetseniz bilmeyenler için iyi olur. 

1983 Aksaray doğumluyum. 2007 yılında Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. 2008 yılından beri de aktif olarak avukatlık yapıyorum. Uzun süre kurum avukatlığı yaptım, daha sonra sivil toplum kuruluşları ile olan gönüllü faaliyetlerimi daha profesyonel bir alana taşımak istedim. 2013 yılında da Uluslararası Mülteci Hakları Derneği’nin kuruluşunu yaptık diğer meslektaşlarımla ve kurucu üyelerle birlikte. Uzun süre bu derneğin genel sekreterliğini ve ayrıca mülteci hakları savunuculuğu olarak avukatlığını yaptım. O tarihten itibaren de aktif olarak özellikle mülteci hukuku alanında çalışıyorum. Şu anda da yabancılar hukuku alanında kendi ofisimde ve aynı zamanda üye olduğum dernekler bazında bu faaliyetlerim devam ediyor.

8 Mart haftasındayız, kadına şiddet meselesi yakıcılığını devam ettiriyor. Bu meseleye yargı üzerinden, kendi deneyimleriniz üzerinden bakınca neler görüyorsunuz?

Kadına yönelik şiddet, zaten kadın olmak hasebiyle bizim bizzat çocukluğumuzdan beri içinde olduğumuz, şahit olduğumuz bir şey. Büyüdükçe azalmasını umduğunuz bir şey ama ne yazık ki azalmak bir yana artarak devam eden bir süreç. Tabi bir hukukçu olarak da çalışınca, daha da acı verici olaylar ile karşılaşıyorsunuz. Çözüm sağlanması için atılan bütün adımların yetersiz kaldığını görüyorsunuz. Evet, çok olumlu gelişmeler var, hukukta, uluslararası sözleşmeler vs. Ama ne yazık ki hukukun teorikte olmasıyla pratikte olması arasında ciddi bir fark var. Bunun toplumsal bir sorun olduğunun farkına varmadıkça hukuk uygulayıcıları da bu konuda çok başarısız kalıyorlar. Bunu pek çok medyaya yansıyan acı haberlerden de gördük. Sosyal medyada sesinizi duyuramadıkça bir kamuoyu oluşturmadıkça, pek çok davanın aslında sümen altı edildiğini, kadınların ezildiği ya da acı çektiği halde haksız duruma düşürüldüğünü, bazen savcılardan, bazen hakimlerden, bazen karşı tarafın hukuk uygulayıcılarından kaynaklanan problemlerin olduğunu görüyoruz. Bunun aşılması için de sizin daha çok ses çıkarmanız gerekiyor. Sivil toplum kuruluşları da bu yüzden çok önemli, bu alanda çalışan, özellikle kadın hukukçuların daha aktif olması gerçekten önemli…

Hak savunuculuğu alanı önemli ama adaletin böyle tam da tepkilere göre şekillenmesini, sosyal medya tepkiselliği üzerinden kararların değişmesini hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal medya adaleti dediğimiz artık bir kavram olarak, bir literatüre girmiş bir durum var. Bu aynı zamanda bir linç kültürü ile birlikte gidiyor. Çünkü böyle bir olayı sosyal medyaya taşıdığınızda çok iyi niyetli olarak bile taşısanız birden bire bir çığ etkisi gösteriyor ve tepkiler beklemediğiniz alanlara gidiyor. Bazen tam olarak, somut olarak bir şey ortaya konulmamışken, o kişinin suçlu olup olmadığı ortaya çıkmamışken bir linç meydana geliyor. Hukukun evrensel bir kuralıdır, suçluluğu ispat oluncaya kadar herkes masumdur, masumiyet karinesi dediğimiz bir durum. Ama ne yazık ki sosyal medya adaleti bu karineyi ve bu evrensel hukuk ilkesini hiçe sayıyor, bu ciddi bir hukuk ihlali.

Ama benim özellikle kadına yönelik şiddet ve diğer bazı olaylarda sosyal medyaya dikkat çekmemdeki şey şu. Şule Çet davası en meşhur davalardandı, onun benzeri başka davalar da oldu. Bir iş adamının oğluysa veya tanındık birisiyse o kadın kesinlikle suçludur gibi bakış açısı oluyor dava sürecinde. Siz bunun bir yerde böyle olmadığını anlatmaya çalışıyorsunuz. Bunu dava sırasında veya dosya sürecinde yapamayınca sesinizi duyuramadığınıza inanıyorsunuz mecburen farklı mecraları kullanmanız ve destek almanız gerekiyor. Ama dediğim gibi, bunu yönetilebilmesi ne kadar mümkündür, ne kadar sağlıklıdır, kontrolü belki bazı zamanlar zor oluyor ama ihtiyacımız olduğu da yadsınamaz bir gerçek.

“Mülteci Kadınlara Yönelik Şiddet Çok Daha Büyük”

Hak savunucuları yaşanan baskının altında kalıyor, bu alanda süren davalar var. Bireysel olarak da hak mücadelesi yapan bir hukukçu olarak siz neler yaşıyorsunuz?

Benim son 5-6 yıldır alanım mülteci hukuku olduğu için kadınlar ile ilgili örnek vermeyi isterim. Kadına yönelik şiddet çok ciddi bir sorun Türkiye’de ama yabancı kadınlara yönelik şiddet daha da büyük. Çünkü onlar yok sayılıyorlar ya da bir an önce gözden çıkarılabilir gibi görülüyorlar. Yabancı bir kadın geldi ya ikamet izniyle gelecek ya sığınma şeklinde gelmiş belki pasaportu vizesi bile olmadan kaçak yollardan Türkiye’ye girmiş. Bu kişilerin geri gönderilebilmesi, sınır dışı edilmesi o kadar kolay ki! Hukuki yani yasal olarak Türkiye’de kalıyor olsalar bile, bir suça karışmışlarsa veya bir suçun mağduru olmuşlarsa ilk başta tehdit olarak, potansiyel bir tehlike olarak görülen bu yabancı kadınlar oluyor ne yazık ki! Hele mülteci ise, korunmasız ise.. Zaten kalacak yerde sıkıntısı var, başka özellikle kendi ülkesine gönderildiğinde, dininden, inanışından ya da cinsiyetinden dolayı baskı altında kalacak ama bir taraftan da Türkiye’de bir suçun mağduru olmuş, hakkını savunmak için gittiğinde muhatap bile bulamıyor. Ciddi bir korku ve tehdit altındalar ve onların savunulması konusunda da çalışan çok az hukukçu ve avukat var.

Ara spot “Sosyal medyada sesinizi duyurmadıkça bir kamuoyu oluşturmadıkça, pek çok davanın sümen altı edildiğini, kadınların haksız duruma düşürüldüğünü, bazen savcılardan, bazen hakimlerden, bazen karşı tarafın hukuk uygulayıcılarından kaynaklanan problemlerin olduğunu görüyoruz.”

Bu hukuk mücadelesi nasıl sağlanıyor, mekanizmalar nasıl oluşturuluyor var mı ya da?

Mekanizmalar genellikle birebir ilişkiler yoluyla oluyor. Yabancıların kendi arasındaki iletişimi iyidir. Daha doğrusu azınlık psikolojisi budur. Birbirlerini oldukları yerde bulurlar ve destek olmaya çalışırlar. Onları tanıdığı bu alanda çalışan bir avukat varsa, ya böyle bir şey vardı deyip haber veriyorlar, destek istiyorlar. Olay bize intikal edince de vakayı elimizden geldiğince araştırıp bakıyoruz ve ilgilenmeye çalışıyoruz. Haberimizin olmadığı, destek sağlayamadığımız belki onlarca bu durumda olan mülteci kadın ya da yine haksızlığa uğramış mülteci var. Bir de başka bir durum: Suça karışmış olmasa bile bir yargılama söz konusuysa bir yabancı hakkında, özellikle bir sığınmacı hakkında, onun hemen buradaki kimliklerini iptal edip sınır dışı ediyorlar. Bu özellikle Suriyelilerle ilgili de çok fazla yaşanan bir durum günümüzde. Mesela bir borç ilişkisi olmuş, alacak verecekten dolayı bir tartışma söz konusu olmuş, tehdit edilmiş, gitmiş şikayet etmiş. Onu da kimliğini iptal edip geri gönderiyorlar. Aslında adamın bir suçu yok. Böyle olunca, peki bu insanlar ne yapıyor? Adalet yoluna başvurmamayı tercih ediyorlar.

Sivil toplum özellikle bu yargılama meselelerinde ya da adalet meselesinde ne gibi mekanizmalar oluşturabilir size göre, sahayı da bildiğiniz için?

Hukuk sacayağından bahsederiz, bir ayağı avukatlar bir ayağı hakimler savcılar şeklinde. Avukatlara yani hak savunucu olarak bizlere aslında daha fazla görev düşüyor. Belki çözüme ulaşma noktasında hukuk uygulayıcısı olmanın hani bir ayağı olmak anlamında yetersiz kalabiliriz ama sesi duyurmak anlamda yeterli olabiliriz. İstanbul Barosu’nun bu anlamda iyi bir çalışması oldu, mülteci hakları merkezi olarak. Bir telefon servisi kurdular ve tercümanlar koydular. Bunun belki kurumlar bazında ulaşılabilecek, Alo 142 yabancıların ihbar hattı şeklinde, karşısında en azından kendi dilini anlayabilecek bir tercüman bulabilirse ilk başta muhataplık sorunu çözülmüş olabilir. Sadece tercüman değil, bugün Göç İdaresi’ne gittiğinizde şöyle bir durumla biz bizzat şahit olduk. Gelen kişiye ‘Türkçe bilmiyorsun git’ dedi memur. İyi de zaten o öyle olduğu için senin yanına geldi, Türkçe bilmek zorunda değil ama sen yabancı dil bilmek zorundasın.

Genç bir hukukçu olarak, son olarak ne söylemek istersiniz kendiniz için de, kadınlar bazında da, ülke bazında da nasıl bir gelecek tasavvurunuz var?

Ben her zaman ümitli bir gelecek tasavvuruna sahibim. Bu şekilde iman ediyorum, bu şekilde yaşıyorum ve iman ettiğim gibi de yaşamaya çalışıyorum. Neden böyle? Evet, her gün kötü olaylarla karşılaşıyoruz, adalet mekanizmasının, adalet sağlamadığını görüyoruz ne yazık ki son birkaç günde olan olaylardan da yola çıkarsak. Ama bu mücadeleye son verme veya ümitsizliğe kapılma değil aslında tam tersi bunu perçinleyecek bir şey olmak zorunda. Çünkü ben bir kadınım, hukukçuyum, bu kapı bana açılmış, belli tecrübelere sahip olmuşum, bir kişiyi dahi kurtarabilirsem, bir kişinin o haksızlığa uğradıktan sonraki mağduriyetini giderebilirsem, tek bir tanesinin yüzünde bir gülücük uyandırabilirsem bu benim için yeterli.

Avukatların ya da hak savunucuların belki de en önemli özelliği, özellikle mülteciler alanında; insanların size ulaşabileceklerini bilmesi, karşısında bir muhatap bulması. Bu bile yeterli.