STK sivil toplum

Sivil toplum kuruluşlarının “iş birliği” ile imtihanı

“Sivil toplum kuruluşları (STK), hayatlarında sınırlı düzeyde yer bulan iş birliklerini daha çok bir tür güç birliği olarak ve çoğunlukla kendilerine benzeyenlerle gerçekleştiriyor. Oysa iş birliğinin demokrasi kültürüne katkısı, kendinize benzeyenlerle değil uzlaşamadıklarınızla tesis edildiğinde değerli”

Sivil toplum söz konusu olduğunda ‘iş birliği’ nasıl bir kavram? Türkiye’de sivil toplum kuruluşlarının böyle bir kültürü var mı? Neden işbirliğine çok yatkın değiliz?…*

Türkiye sivil toplumunda iş birliği kültürü var mı?

Sivil toplumda iş birliği kültürü zayıf. Birçok kişi için malum olan tespitin ötesine geçen değerlendirme şu olabilir: Sivil toplum kuruluşları (STK), hayatlarında sınırlı düzeyde yer bulan iş birliklerini daha çok bir tür güç birliği olarak ve çoğunlukla kendilerine benzeyenlerle gerçekleştiriyor. Oysa iş birliğinin demokrasi kültürüne katkısı, kendinize benzeyenlerle değil uzlaşamadıklarınızla tesis edildiğinde değerli. Bu fark, sivil toplumun içinde olduğunu düşündüğümüz dönüşümle birlikte ele alındığında daha da önemli. Sivil toplumun “kapalı”, “gizli” ve “çatışmacı” yaklaşım ve niteliklerden “açık”, “şeffaf” ve “müzakereci” bir iklime geçişinin başladığı, en azından makbul bulunduğu bir dönemdeyiz. Hem kamu, hem STK yöneticileri hem de yurttaşlar, STK’lardan daha fazla açıklık ve şeffaflık bekliyor; dışarısıyla (başta hasımlarıyla) çatışmacı olmayan bir diyalog içinde olmalarını talep ediyor. Dolayısıyla bu iklim değişikliğinde, STK’ların dışarıyla iletişimi ve bu iletişimin nasıl kurulduğu, bir başka deyişle paydaşlar nazarında itibarı, önem kazanıyor.

İş birliği kirli bir kavram mıdır?

İş birliği, Türkiye siyaseti ve sivil toplum dünyası için genellikle kirli bir kavram oldu. Öyle ki, “işbirlikçilik” bir siyasi tutumu ya da bir STK’yı itibarsızlaştırmak için başvurulan ve hedefi açısından, işe de yarayan ithamlardan biri. Hem sivil toplum hem de siyasi oluşumlar için “ilkeli olmak” iş birliğinden uzak durmanın bir gerekçesi oluyor. İş birliği, özellikle birbirine benzemeyenler arasında neredeyse rastlamadığımız, hatta benzeyenler arasında dahi çok az denk geldiğimiz bir durum. Oysa son gelişmeler gösteriyor ki, iş birliği, benzerlerimizden ziyade benzemezlerimizle kurulduğunda sonuç getiriyor. Örneğin, “diyalog”, “görüşme”, “müzakere” gibi “iş birliği” çatısı altında kullanılan kavramlar, son dönemde, Kürt meselesinin çözümüne yönelik gelişmeler ekseninde siyaset ve sivil toplum dünyasının en gözde kavramları arasına girdi. Aslında belki de, Türkiye, bu kavramların kullanıldığı bağlamı oluşturan Kürt meselesini çözme ihtimalinin yanı sıra, “ortadan kaldırma”, “çatışma”, “tasfiye”, “ötekini inkâr” gibi yöntemlerin dışında bir sorun çözme ve siyaset yapma tarzını tedavüle sokma fırsatıyla da karşı karşıya.

Bu olumlu fakat tekil örneği bir kenara koyacak olursak “iş birliği”, temassızlığın, içe dönüklüğün, kapalılığın daha fazla yer kapladığı sivil toplum dünyasında kendine hacimli bir yer edinemiyor. STK’lar söz konusu olduğunda, iş birliği kavramının değersizliğini kabullenmek daha da zorlaşıyor. Zira STK’ların meydana gelme ve varlığını sürdürme koşullarında bizzat iş birliği var. STK’ların etkili olmaları ancak başta diğer STK’lar olmak üzere diğer kurumlarla iş birliği yapmalarıyla mümkün. Daha da önemlisi, STK’ların iş birlikleri geliştirmeden, başka yurttaşları ve kurumları etkilemeden varlıklarını sürdürmeleri oldukça güç.

Buna karşın Türkiye’de STK’lar, diğer STK’larla, kamu ya da özel sektörle iş birlikleri geliştirmekten uzak duruyor. İş birliği yapmak pek çok STK tarafından, iş birliği kurulan özneye teslim olmak, kirlenmek, ilkelerinden vazgeçmek ya da en azından ödün vermek olarak algılanıyor. Bu yaklaşımı besleyen iki etkenden söz etmek mümkün. Birincisi, STK’lar diğer kuruluşlara güvenmiyor ve onları samimi bulmuyor; ikinci ve daha önemlisi, STK’lar kendilerine güvenmiyor. STK’lar iş birliğinden uzak durdukları diğer kurumları samimi bulmuyor; çünkü gerçekten toplumun faydası için hizmet ettiklerine inanmıyor; iş birliğini manipüle edip kendi çıkarlarını öne çıkaracaklarını varsayıyor. STK’lar iş birliği geliştirmede özgüvensiz çünkü içe çok kapalı ve katılar. STK’lar, kendilerini başka kimlik ve fikirlerin bulaşma ihtimalinden koruma refleksiyle diğerleri ile temas etmiyor, ortak faaliyetlerde bulunmuyor.

Neden iş birliğine yatkın değiliz?

STK’lara yönelik bu değerlendirmeler, Türkiye toplumunun tarihsel birikimi ve özellikleriyle yakından alakalı. Türkiye’de toplum, varlığını uzun süre içe kapalı kimlik örgütlenmeleri şeklinde sürdürdü. Toplumsal grupların meselelerini birbirleriyle değil de devletle konuşmalarına imkân veren bir kamusal alandan söz etmek daha fazla mümkün oldu. Sonuçta teması sağlayan esas olarak devletti. Bu hem dinsel, etnik ve kültürel kimlikler hem de siyasi kimlikler için geçerliydi. Diyalog zeminlerinin kurulamaması, siyasi, dini ya da etnik kimliklerin birbirlerini etkilemeye dönük iletişim, diyalog ve müzakere üretebildikleri bir kamusal alandan ziyade devleti hedef aldıkları kutuplaşmalar üretti. Öte yandan devlet, tahayyülündeki makbul kimlikler dışındakileri tanımadı ve yakın zamana kadar onların temsilcileriyle hiç konuşmadı. Daha doğrusu onlarla sadece asker, polis ya da yargı aracılığıyla “konuştu”. Bu tür kimliklerin kendini ifade etmesinin yaygın yolları ise kimliğini, dışarıyla temas etmeden, içe kapanarak, gizlenerek koruma ve zaman zaman da isyan oldu. Karşıt/düşman kimliklerle iletişim kurma çabasına giren, taleplerini diyalogla dile getirmeye çalışanlar, kendi kimliklerinin mensuplarının dışlamasına, aşağılamasına ve şiddetine maruz kaldı. Günümüzde tüm kesimler kendi bünyelerinden çıkmış, diğer/karşıt siyasi, etnik ya da dinsel kimliklerle diyalog kurmaya çalışanları ortak ithamlarla yaftalıyor: “İş birlikçi”, “liberal” “liboş” vs. Velhasıl, Türkiye’de herhangi bir toplumsal meseleyi çözmenin yolu henüz yaygın olarak diyalogdan, müzakereden ve iş birliğinden geçmiyor. İş birliğine rastladığımız durumlar, topluluğun kendisinden farklı ama aynı büyük çatı altında olduğuna inandığı diğer gruplarla kurulan dayanışma ilişkileri: Devrimci dayanışma, Müslüman dayanışması gibi. Bu yaklaşımlar, toplumsal mücadelelerin bir grubun diğerinin varlığını ortadan kaldırmayı hedeflemesini meşrulaştıran bir eksende yürümesine sebep oluyor. Sonuç olarak, Türkiye toplumunda güçlü bir iş birliği kültürünün olmaması, başkasına duyulan güvenin zayıflığı gibi faktörler, sivil toplum dünyasının iş birliğine yatkın olmayışında önemli bir etken.

STK’lar, daha açık ve görünür oldukları son 10-20 yılda dahi bu toplumsal özellikleri yansıtmaya devam ettiler ve iklim değişikliğine ayak uyduramadıkları için de iş birliği yanlısı olmaktan geri durdular. 2000’li yıllar şüphesiz STK’ların daha önceki zamanlara göre çok daha fazla görünür, konuşulur, üzerine çalışılır olduğu, başta belirttiğimiz üzere, gizli, kapalı ve çatışmacı özelliklerinin sorgulanmaya ve değiştirilmeye çalışıldığı yıllar oluyor. STK’lara artan ilgi, bizim de dahil olduğumuz birçok araştırma yapılmasını sağladı. STK’lar üzerine veriler, katılımın hala önemli bir sorun olduğunun altını çiziyor. STK’ların kamuyla, özel sektörle ya da kendi aralarındaki diyaloğu ve/veya işbirliği de bu katılım eksikliği zemini üzerinde şekilleniyor.

İş birliği kültürü zayıflığında katılım sorunu ne kadar etkili?

Sivil toplumun ikliminde işbirliği kültürünün zayıf olmasında etkili olduğunu düşündüğümüz üç önemli katılım sorunu var. İlki, Türkiye’de STK sayısının hala çok az olması. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de 100.000’e yakın dernek ve vakıf var. Bu sayı ilk anda yüksek gibi görünse de bize göre iki nedenden dolayı düşük. İlkin nüfusu da gözeterek başka ülkelerle kıyaslarsak, aşağıdaki tabloda görüleceği üzere diğer ülkelerin oldukça gerisindeyiz.

İkincisi, sivil toplumun mevcut ikliminin değerlendirilmesi açısından katılımın niteliği, bir başka deyişle, söz konusu yüz binin dağılımı. YADA Vakfı’nın yaklaşık 2500 STK ile yapılan görüşmelere dayanan bir araştırmasındaki veriler, toplumun diğer kesimlerini etkilemeyi ve kapsamayı hedefleyen ve bu özellikleriyle diğerlerine göre daha açık olması gereken STK’ların oranları hakkında da fikir veriyor. Araştırmaya göre, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının çoğunluğunu hak eksenli olan veya toplumsal faydayı öne çıkaran STK’lar değil, sosyalleşme veya sportif amaçlı olanlar, cami, okul gibi bina inşa etme, iktisadi çıkarları koruma gibi amaçlar taşıyanlar, hemşehrilik odaklı olanlar gibi, dışarıya açıklığı daha sınırlı olanlar oluşturuyor. Savunuculuğa ağırlık veren kuruluşların oranı sadece  yüzde 3,3. Bu rakama kimlik eksenli mücadele hedefiyle kurulan öz örgütleri (%5,1) ve politika üretimine bilimsel ve/veya bilgi eksenli katkı sağlayan uzman kuruluşları (%4,7) eklediğimizde de %13,1’de kalıyoruz. Hayırseverlik (%5,3) ve himayeciliği (%4,3) de toplumsal fayda açısından en etkili kümede görecek olursak oran ancak yüzde 22,7’yi buluyor.  Sonuç olarak, zaten sayıca az olan STK’ların niteliksel özelliklerine göre dağılımı da etraflıca bir tartışmayı hak ediyor.

STK’ların sayıca az ve niteliksel olarak tartışmalı olmasının yanında bir başka sorun ise yurttaşların STK’lara katılımının son derece sınırlı oluşu. STK’ların yüzde 60’ında aktif üye sayısının 50’yi geçmemesi, katılımın düşüklüğünün önemli bir işareti. Demografik olarak incelediğimizde bile katılımda homojen bir tabloyla karşı karşıyayız: STK yönetimlerinin ağırlığını orta yaş grubundan, eğitimli erkekler oluşturuyor (%69,6’u 31-50 yaş grubunda, %72,3’ü erkek). Bu da orta yaş üzeri erkeklerden oluşan küçük bir grubun kontrol ettiği, iş birliği kültürünün zayıf olduğu, içe kapalı, şeffaflıktan uzak, kamu ve özel sektör gibi kararlarını etkilemesinin beklendiği muhatapları ile mesafeli bir STK profilini ortaya çıkarıyor. Niteliğinden ve niceliğinden şüphe ettiğimiz STK’lara katılımın toplumdaki farklılıkları kavradığını söylemek de zor.

STK’ların bu katılım zaafiyetli iklimi, iş birliği kültürünü doğrudan etkiliyor. Birçok başka veri de Türkiye’de STK’ların işbirliği kültüründen uzak olduğu yargısını destekliyor. Beş farklı tematik alanda en aktif STK’lar üzerine gerçekleştirdiğimiz bir araştırmada, iki kurumdan daha fazla kurumla ortak bir etkinlik içinde olan STK’ların oranın yüzde 30’u bulmadığına tanık oluyoruz. STK’ların %36,5’unun ise herhangi bir kurumla bir ortaklık ilişkisi olmamış. Söz konusu STK’ların, faaliyette bulundukları alanda en aktif STK’lar olduğu gözetilerek değerlendirildiğinde bu tablo, STK’larda işbirliği kültürünün zayıflığına dair önemli bir gösterge.

STK’ların işbirliğiyle mesafelerine işaret eden diğer bir gösterge, kuruluşların yaygınlaşmıyor olmaları ya da bunu tercih etmemeleri olarak görülebilir. Türkiye sivil topografyasındaki gönüllü kuruluşların ciddi bir çoğunluğu, oran olarak söylemek gerekirse yaklaşık dörtte üçü (%73,6), şubesi ya da temsilcilikleri olmayan kuruluşlardan meydana geliyor. Buna paralel olan diğer bir veri, STK’ların, genellikle kendilerinden başkasına itibar etmiyor olması. STK’lar kendi itibarlarını 10 üzerinden 8,5 olarak değerlendirirken, diğer STK’lara verdikleri itibar notu 5,7’de kalıyor. Üstelik STK yöneticileri, STK’ların diğer kurumlarla işbirliğindeki zayıflığın da farkındalar. Örneğin, yöneticiler STK’ların toplum veya kamuyla iletişimini oldukça zayıf buluyorlar – ve kendi aralarındaki iletişim konusunda daha da kötümserler

STK’ların özgüven eksikliği nelere yol açıyor?

STK’ların işbirliğiyle mesafeli duruşlarında güvensizliğin etkili olduğunu belirtmiştik. Güvensizlik, STK’ların birbirlerine yaklaşımlarına da yansıyor. Gönüllü kuruluşlar, Türkiye STK’larında en yanlış buldukları özelliği “amaç dışı faaliyetlerde bulunmak” olarak tarif ediyorlar (%16,7). Kuruluşlar arası dayanışma/işbirliği eksikliği (%12,7), kuruluşların “politikleşmesi” (%11,8), etkinliklerinin yetersiz olması (%8,9) sık telaffuz edilen diğer eleştiriler. Bu tablo, gönüllü kuruluşların dahi sivil toplum faaliyetlerine şüpheci yaklaştıklarını gösteriyor. STK yöneticilerinin “STK itibarı” konusunda zihniyetlerini resmetmeyi hedefleyen bir bilişsel haritalama çalışması da yine,[1] “STK’lar arasında işbirliği” konusundaki kaygıları ve birbirleri hakkındaki şüpheciliği ortaya koyuyor. STK’ların itibarlarını en fazla etkileyen faktörler arasında “iletişimsizlik/kopukluk”, “STK’lar arası işbirliğinin olmaması”, “rekabet” gibi doğrudan işbirliği eksikliğine işaret eden faktörlerin yanında “kişisel çıkar sağlamak”, “şeffaf olmamak”, “yönetici zaafları”, “kurum içi demokrasi eksikliği”, “güven vermemek”, “amaç dışı faaliyetler”, “bağımsız olmamak” gibi kavramların da öne çıkması dikkat çekici.

Özetle tüm bu veriler, STK’ların gerek birbirlerine gerekse diğer kurumlara özellikle güvensizlik duymaları ve kendilerine uzak buldukları kurumlarla temassızlığı tercih etmeleri nedenleriyle, işbirliğine yatkınlık göstermediklerine işaret ediyor.

Sivil toplum kuruluşları neden var?

STK’lar açısından işbirliği eksikliğinde üç eksen öne çıkıyor:

  1.  STK – Kamu
  2.  STK – Özel Sektör
  3.  STK – STK

Buna bir de STK-Toplum eksenini  (ya da STK-Hedef Grup) eklemek mümkün. Ancak konu gereği STK’ların diğer kurumlarla işbirliği potansiyelini tartışmak daha öncelikli.

Sözkonusu üç öznenin rollerine baktığımızda kamu ve özel sektörün rollerinde mutabakat, STK’larınkinde belirsizlikler öne çıkıyor. Günümüzde STK’ların öneminden, demokrasi için ne kadar gerekli olduklarından söz etmeyen neredeyse kimse kalmadı. Siyasetten bürokrasiye, özel sektörden akademiye herkes, STK’ların bu “değerine” katılıyor. YADA’nın yeni sonuçlandırdığı, kamu yöneticilerinde STK itibarını sorgulayan bir araştırmaya göre, karar alma süreçlerine STK’ların katılımının önemi, kamu yöneticilerinin yaklaşımlarında bir norm haline gelmiş durumda. STK’ların her çevreyi memnun eden bir kategori olması, bize göre etki potansiyellerinden ziyade, henüz bir rol üstlenmemiş olmasıyla ilgili. Sorulması gereken soru şu: Sivil toplum kuruluşları neden var? Mesela siyasi partilerin neden var olduklarını anlamak mümkün. Kamu kuruluşlarının, akademinin, özel sektörün de öyle. Temsil, yasama, yürütme, bilgi üretme, vs. Peki STK’ların rolünü nasıl tarif edebiliriz? STK’ların önemi ve demokrasi için gerekliliği üzerine kurulan büyük uzlaşma, “demokrasi için STK’ların çok önemli” olduklarının tespitiyle başlıyor ve sona eriyor. Rolü, misyonu vs. konusunda yaklaşımlar çeşitli, etkisi konusunda ise bilgiden ziyade kaygılar mevcut. Siyaset, kamu, akademi, özel sektör gibi kategoriler söz konusu olduğunda daha tanımlı ve anlaşılır rollerden söz etmek mümkünken, sivil toplum kuruluşları bahsine geldiğimizde netlik kayboluyor; muğlak, genel geçer, değer eksenli, klişeleşen doğrular duyulmaya başlıyor. Buna karşın STK’ların rolleri konusunda yaygın kabulün, karar alma süreçlerine etki beklentisi olduğunu görüyoruz. Aslında, mevcut etkilerinden ziyade etkileri olması gerektiğine duyulan inanç. Türkiye’de durum, idealden hayli uzak görünüyor. Hem kamu kuruluşları hem de özel sektör için STK’ların kararlara katılımının makbulü, dekoratif olanı. Yani karar sürecinde STK’ları dekorda gösterme, fotoğrafta ona da yer açma. “Bu konuyu tartışmaya açtık, STK’lara danıştık” klişesine delil oluşturma.

Devlet, politikaların oluşum ve uygulanmasında katkıya açık mı, iletişim kanalları oluşturuyor mu?

Peki aslında STK’lar devletten ne ister, devlet onlardan ne bekler; aralarındaki arz-talep ilişkisi nasıl kurulur? STK’lar ile devletin birbirlerinden beklentileri ve temennileri arasında bir gerilim olduğunu tespit etmek zor değil. STK’lar faaliyet gösterdikleri alanlara ilişkin ürettikleri bilgi, politika, model/pilot uygulama ve eylemler gibi araçlarla kamu politikalarını etkilemeye çalışıyorlar. Siyasetin ve bürokrasinin, uzmanlıklarını, birikimlerini ve tecrübelerini hesaba katmasını, politika ve uygulamalarında bunlara yer açmasını bekliyorlar. Devlet ise genellikle her türlü bilgiye sahip olan yegane öznenin kendisi olduğunu, STK’ların sunduğu katkıya ihtiyacı olmadığını düşünüyor. Uygulama konusunda ise sorumluluğun ve karar yetkisinin kendisinde olduğunu ifade ediyor ve STK’ların bu yetkiye müdahalesini meşru bulmuyor. Bu konudaki meşru hak ve yetkinin siyasette/siyasi iktidarda olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla bürokrasi, siyasetin/iktidarın kendilerine STK’lardan faydalanma talimatı vermeden, STK’ların beklentilerine uygun bir davranış geliştirmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Böylece STK’larla devlet arasında kararları etkilemeye dönük katılım mekanizmaları kurulamıyor. Bir başka deyişle Türkiye’de STK’ların politika ve karar üretme süreçlerine katılımı her şeyden önce siyasi karar ve irade gerektiriyor.

Öte yandan beklentilerdeki bu mesafe, ilişkisizlik anlamına gelmiyor. Kamu kuruluşlarının son yıllarda STK’larla ilişkilerini çeşitli zeminlerde geliştirdiklerini görüyoruz. Bazı yasa tasarılarının tartışmaya açılması, STK’larla ortak projeler yapılması, birlikte etkinlikler düzenlenmesi gibi işbirliklerinden söz etmek mümkün. Ancak bunların neredeyse tamamı kamunun cevaz verdiği, kamu politikalarını destekleyen, kamunun uygulamalarını güçlendiren ya da onların eleştirisi olmayan girişimler.

Devlet STK’larla hangi koşullarda iş birliği yapıyor?

Devlet, kendisi tarafından kurulmuş/kurdurulmuş olanların dışında kalan STK’larla üç şekilde iş birliği yapıyor. İlki, hayırseverlik odaklı. Devlet STK’ların öz kaynakları ya da harekete geçirdiği kaynaklarla yapılan/yaptırılan ve sonra da yönetimi devlete devredilen okullar, hastaneler, camiler vs. gibi hayır işlerini memnuniyetle kabul ediyor. İkincisi, katılımcı demokrasiye dekor oluşturma amaçlı. Devlet, karar ve yönetim mekanizmasını elinde tuttuğu çeşitli kurumsal yapılarda STK’ların temsil edilmesini, kabullenmek bir yana teşvik ediyor ve buna uygun düzenlemeler yapıyor. Misal, Türkiye’nin bütün il ve ilçelerinde bulunan ve yoksullukla mücadelenin önemli kurumlarından biri olan, başında vali ya da kaymakamın bulunduğu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları. Devlet neden bir STK kurar; vali, kaymakam nasıl bunlara başkanlık eder gibi, en ilkel demokrasilerde bile kabulü sorunlu olabilecek durumları şimdilik bir kenara bırakarak mevzumuza dönelim. Doğrudan devlet tarafından kurulan ve yönetilen bu vakıfların mütevelli heyetlerine, bulundukları illerde iki, ilçelerde bir STK temsilcisi dahil ediliyor. İki STK’nın yanında iki de hayırsever de heyete katılıyor. Ancak bu katılımların kararları etkilemesi mümkün değil. Zira hem kaynaklar hem de işleyişe ilişkin pek çok stratejik karar, merkezi idare tarafından alınıyor. Detaylara ilişkin kararlar da mütevelli heyetin çoğunluğunu oluşturan kamu görevlilerince alınıyor. Bu durumda STK’larla hayırsever yurttaşların heyete katılımları, katılımcı demokrasi için ihtiyaç duyduğumuz dekordan başka bir şeye hizmet etmiyor. Üçüncüsü ise uzmanlık eksenli iş birliği. Devlet kendi kararlarına kaynaklık etmek üzere topladığı veriler arasına ilgili alandaki STK’ların yaptığı araştırma, izleme, değerlendirme çalışmalarını dahil ediyor; kararların oluşumunda kullanıyor. Ancak bu iş birliğinde bir ayrım yapıyor. Kendisi için zararsız olduğunu düşündüğü konular ve zararsız bulduğu STK’larla doğrudan ilişki kurarken, zararlı bulduğu ya da birlikte görünmenin itibarını zedeleyeceğini düşündüğü STK’larla, onlardan faydalansa bile, açık ve şeffaf bir ilişki kurmuyor, temas etmiyor, metinlerinde onlara referans vermiyor.

Kamu-STK iş birliğindeki bu tabloda, YADA’nın kamu yöneticileriyle gerçekleştirdiği araştırma bulgularına göre, kamu yöneticileri, sorunun faturasını hem kamuya hem STK’lara kesiyor. Kamu yöneticileri, STK’larla iş birliğinin STK’lardan kaynaklanan zorluklarını şu şekilde sıralıyor:

  • STK’ların uzmanlık ve organizasyonel kapasitesi, kamuya etkileme becerisi sınırlı.
  • STK’lar siyasi taleplerle sivil talepleri ayrıştırmıyor, siyasi pozisyonlar ve tarafgirlik, sivil taleplerin önüne geçiyor ve STK’lar kamuya siyasi hasım olarak yaklaşıyor.
  • STK’lar demokratik değiller, kendi içlerinde ve birbirleriyle çekişme ve rekabet içindeler; üyelerinin, hedef gruplarının tabanlarının iradesini yansıtmıyorlar.
  • STK’lar toplumdan kopuklar, toplum onları tanımıyor.
  • STK’lar belli toplumsal kesimleri dışlıyorlar.

Kamu yöneticileri, iş birliğinde kamudan kaynaklanan zorluklarını ise şöyle tarif ediyor:

  • STK’lara yönelik mevzuat geçmişe göre daha iyi olmakla birlikte yeterli değil.
  • Geçmişten gelen otoriteryan devlet geleneğinin izleri, birlikte çalışmayı zorluyor; STK’ların iradesi tanınmıyor.
  • STK’larla çalışmak için nasıl bir prosedür izleneceği belirlenmiş değil.
  • STK’lara zaman ayırma, iş planlarında tanımlı olmadığı için yüke dönüşüyor ve istenmiyor.

Bu zorluklara karşın STK’ların kaçınılmaz olarak kamu yaşamında yer tutmaya başladığını ve kamunun STK’ları tam olarak muhatap almaya başlamamış olsa bile hesap etmeye başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Hal böyle iken devlet, yok sayamadığı STK’ları içererek kontrol etme çabasına giriyorBu duruma yol açan temel neden olarak devletin kontrol merkezli bir tutuma yatkın olması gösterilebilir. Türkiye’de devlet, öteden beri toplumla ilişkilerini karşılıklılık ve müzakere esasıyla değil toplumu kontrol etme motivasyonuyla kuruyor. STK’ların sayısal olarak artması, yasal mevzuatın AB yasalarıyla uyumlulaştırılmasına dönük adımlar, STK’ların kendilerine yeni kaynaklar bulması gibi faktörlerle birlikte devletin STK’ları kontrol imkanları giderek azalıyor. Ancak bu değişim etkin bir demokrasiye de yol açmış değil. Devletin kontrol stratejisi, STK’ları kararların dışında tutmaktan, kısmen ve dekoratif düzeyde içermeye dönüşüyor. Buna karşın bu, sivil toplum-devlet ilişkilerinde geçmişle karşılaştırılamayacak kadar önemli imkanları da içeren bir durum. Zira toplumun taleplerinin seslendirilebildiği zeminler üretiyor ve henüz müzakereye değilse de diyaloğa imkân veren bir ortam yaratıyor.

Özel sektör STK’ları nasıl keşfetti?

Devlet-STK ilişkilerine benzer bir durum özel sektör-STK ilişkileri için de geçerli. Şirketlerin STK’ları keşfi, kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) kavramının yükselişiyle birlikte oldu. KSS projelerinde şirket-STK ortaklıkları, şirketin hayırseverlik faaliyetlerini bir STK aracılığıyla yapmaktan şirketin sürdürülebilirlik yaklaşımlarının toplumsallaştırılmasına kadar pek çok alanda ortaya çıktı. Şirketlerin STK’larla ilişkilerine baktığımızda ise devletin kontrol stratejisinin, benzer metotlarla fakat farklı bir amaç için işlediğini görüyoruz. Şirketlerin devletten farkı, STK’ları kontrol etmekten ziyade sözcü yapmak istemesi.

STK’ların çevre, insan hakları, kadın, çocuk, engellilik gibi toplumsal meselelerde bilgi üretmesi, politika geliştiren, stratejilerini model uygulamalarla toplumsallaştıran yeni birikimler ve tecrübeler ortaya koyması, devletin yanı sıra şirketlerin de bu konularda önemli karar merkezleri olduğunu gösterdi. Şirketlerin, çevreden insan haklarına pek çok alanda politikalar geliştiren, kararlar alan, uygulamalarıyla toplumsal ve çevresel etkilere yol açan kuruluşlar olduğu daha da belirginleşti. Bu durum STK’ların, kararları etkileme misyonlarının alanını devletten özel sektöre doğru genişletmelerine yol açtı. Şirketler için de yeni bir iş yapma kültürünü tartışma ihtiyacı ortaya çıktı. Bu gerilim, şirket-STK diyaloğuna imkan veren yeni bir zemin ortaya çıkardı. Bir de bu zemini anlatan sihirli bir kavramı: Sürdürülebilirlik. Sürdürülebilirlik bahsi bir başka yazının konusu. Ancak bu zemin, Türkiye’de şirketlerle STK’lar arasındaki ilişkilere yeni bir boyut kazandırdı. Şirketler STK’larla iş birliğine dayalı ilişkileri önemsemeye, yaygınlaştırmaya başladılar. Ancak tıpkı devlet bahsinde olduğu gibi şirket-STK ilişkilerinde de STK’ların henüz müzakere edebilecek olgunlukta olmadıkları görülüyor. Devlet ve şirketlerle karşılaştırıldığında STK’lar, gerek kurumsal kapasiteleri gerekse toplumsal destekleri açısından müzakere kabiliyetinden uzak görünüyorlar. Ancak son yıllardaki çeşitli STK girişimleri, kampanyalar, hukuksal mücadeleler, müzakere atmosferine yaklaşmakta olduğumuzun işaretleri. Bunun yanında içinde bulunduğumuz dönem, daha çok şirketler ile STK’ların, çoğunluğu hayırseverlik odaklı olan toplumsal projeleri, birlikte hayata geçirdikleri bir dönem. Bu durum, müzakereci bir demokratik ortam için zayıflıklara işaret ediyor olsa da geçmişle karşılaştırıldığında önemli bir farkın altını çiziyor. Şirketler geçmişte STK’larla herhangi bir zeminde bir araya gelme ihtiyacı duymazlar, STK’ları, politikaları ve kararları hakkında ikna edilmesi gereken bir kategori olarak görmezlerdi. Devletin kararlarını manipüle edebilme gücüne sahip olmak, şirketler için yeterliydi. Ancak günümüzde, özellikle gelişmiş demokrasilerde, STK’ların performansları sonucu şirketlerin hareket alanlarını daraltan hükümet düzenlemelerinin ortaya çıkmaya başlaması, hükümetlerin şirketleri ilgilendiren kararlar öncesinde şirketlerle yürüttüğü müzakereleri giderek azaltması, STK’ları şirketler için hesaba katılması gereken bir kategori haline getiriyor.

Devlet-STK ilişkilerinde altını çizdiğimiz, STK’larla ilişki kurma biçimi, özel sektör için de geçerli. Özel sektör de toplumsal ve çevresel etkileriyle ilgili performanslarının eleştirisini yapan STK’larla doğrudan, açık ve şeffaf ilişkiler kurmuyor. İlişkileri daha çok STK’nın şirketin sözcülüğünü yaptığı dekoratif bir konumlanma ya da STK’ların ürünlerinden karar süreçlerinde dolaylı olarak faydalanma şeklinde. Buna karşın şirketlerin kararlarını, gerek STK’ların girişim, faaliyet ve kampanyaları sonucunda gerekse STK’lara doğrudan danışarak şekillendirdiklerini gösteren örnekler, cılız da olsa, mevcut. Bu durum özel sektör-STK ilişkilerinde de temassızlıktan diyaloğa geçildiğini gösteren önemli bir işaret.

STK’ların iş birliği konusunda en kötü performans gösterdiği alan hangisi?

STK’ların iş birliği konusunda en kötü performans gösterdiği alan, herhalde STK’lar arası iş birliğidir. STK’lar, iş birliği ihtiyacını -belli ölçülerde- platform ve ağlar gibi yapılarla karşılamaya çalışıyor ancak etkin sonuçlar alacak ortak performanslar sergileyemiyorlar. Bunun önemli nedenlerinden biri STK’ların faaliyet gösterdikleri tematik alanlarda farklı STK’ların varlıklarına karşı tahammülsüzlükleri. Bu tahammülsüzlük STK’lar arasında bir güven eksikliğine işaret ediyor. STK’lar aynı tematik alanda faaliyet gösteren diğer STK’ların varlıklarını meşru bulmuyor; onları ya “başka kuruluşların uydusu” olarak görüyor ya da “amacından sapmış” kuruluşlar olarak. Amacından sapma, bir STK’nın diğeri için yaptığı, başta gelen eleştirilerden biri. Genellikle ideolojik/politik yönelimleri gayrı-meşru bulmakla ilgili. Mesela, hayırseverlik alanında faaliyet gösteren iki kuruluştan biri diğerini İslamcı olduğu, diğeri ise ötekini Kemalist olduğu için meşru bulmuyor. Bunlardan biri başörtülü olana, diğeri olmayana yardım yapmayı, burs vermeyi vs. tercih ediyor. Ancak bu tercihler birbirleri için gayr-ı meşru. Bu durum kadın, çocuk gibi hak kuruluşları için de geçerli, çevre kuruluşları için de. Her biri ötekini amacından sapmış olmakla eleştiriyor.

Türkiye’nin olağanüstü dönemlerinde STK’lar çeşitli mağduriyetlere uğradılar. 12 Eylül ile 28 Şubat, pek çok STK için önemli mağduriyetlere yol açtı. Ancak birbirleriyle ilişkilerini güvensizlik ekseninde kuran STK’lar, ötekinin mağduriyetine yol açan durumlara kayıtsız kalmayı seçiyor. Söz gelimi laik/seküler camia, Türkiye’nin STK tarihindeki kırılmaları dönemselleştirirken 28 Şubat’ı bir kırılma olarak kayda geçmiyor. Aynı şekilde İslami eğilimli kuruluşlar, 12 Eylül’ün muhalif sivil toplum kuruluşlarını düşürdüğü mağduriyeti ya görmezden geliyor ya da meşru bulabiliyor. Bunun temel nedeni, birbirlerini meşru bulmamaları ve birbirlerine güvenmemeleri. Oysa STK’ların faaliyet gösterebileceği güvenli ve demokratik bir ortamın oluşturulabilmesi için STK’lar arası ilişki, diyalog ve iş birliği zaruri. Bu konuda da cılız işaretleri görmek mümkün. Birbirleriyle yıllarca hiçbir ilişki kurmamış, diğerini  görmezden gelmiş, ötekinin başına gelen felakete sessiz kalmış hatta destek vermiş pek çok STK, birbirlerini etkinliklerine izleyici olarak da olsa davet ediyor. Türkiye’nin yakın geleceğinde, STK’lar arası diyaloğun güçlenmesiyle farklı politik, kültürel, dini vb. çevreleri temsil eden STK’ların, birbirlerinin varlığını ortadan kaldırmaya dönük anti-demokratik uygulamalara birlikte karşı çıkabildiğini gördüğümüz müzakereci ve demokratik iş birliklerini görmek sürpriz olmayacaktır.

İş birliği hangi koşullarda, nasıl etkili olabilir?

STK’ların kamu, özel sektör ve kendi aralarındaki iş birliği kültürünü genel olarak değerlendirecek olursak, sınırlı olan iş birliği pratiğinin ya da retorikte var olan iş birliği tahayyülünün dışlayıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bize göre iş birliği, benzerler arasında değil farklılar arasında kurulduğunda anlamlı olabilecek bir hukuk. Birbirine benzeyenlerin arasında birlik, dayanışma gibi ilişkiler kurulabilir. İş birliği, esas olarak birbirinden farklı amaçları, yaklaşımları olan ve uyuşmak zorunda olmayan kurumların ortak bir zemin üzerinde hareket etmeleri olarak görülmelidir. Bir başka deyişle iş birliği, “iş birliği yapılabilir paydaşlarla” değil “iş birliği yapılabilir olmayanlarla” kurulduğunda etkili ve anlamlı olacaktır. Bunun sonuç vermeyeceğine dair inanç ise iş birliğinin önündeki en büyük engel. Öte yandan iş birliğinden “romantik bir mutlak uzlaşma” beklentisinin arkasında, iş birliğini ya “güç birliği” veya “düşmana karşı daha güçlü bir dayanışma içinde olma” tarifiyle sınırlayan yaklaşım ya da “düşmanla bir savaş pazarlığı” olarak gören algı yer alıyor.  Oysa, iş birliğini aşk ve nefret ikileminden çıkarıp diyaloğu, müzakere kültürünü, çoğulculuğu geliştirme bağlamında ele almak gerekir.

Peki, STK’lar arasında ya da bir STK ile diğer kurumlar arasında, benzerlerle, özellikle de farklı olanlarla, ne tür iş birlikleri kurulabilir? “Benzerler” tabiriyle kastedilen kuruluşlar, aynı alanda veya aynı hedefler doğrultusunda çaba harcayan ya da dünyaya bakışları birbirine benzeyen kuruluşlar. İş birliği denince, son yıllardaki müdahaleler nedeniyle, kamu-STK arası iş birliği, akla gelenlerde, önde yer alan örneklerden biri. Mevcut pratiklerde iş birliğinin, STK’larca kamunun davet edildiği etkinliklerde hizmet ve lojistik desteklerle sınırlı olduğunu, kamu tarafından STK’ların davet edildiği etkinliklerde ise dekoratif katılımın ötesine geçmediğini gözlemliyoruz. Bu iş birliklerinin değerlendirilmesine yukarıda yer vermiştik, daha ayrıntılı bir değerlendirme ayrı bir yazıyı hak ediyor. Ama yukarıdaki çerçeveye uyan bir kamu-STK iş birliğinin, karşılıklı arz talep dengesini kuran, müzakereye açık bir tarzda olması gerektiğini de belirtelim. Benzer bir durum, özel sektörle iş birliklerinde de geçerli. Günümüzde, Türkiye için özellikle özel sektörün kurumsal sosyal sorumluluk projeleri yapma motivasyonu ile kurulan iş birliklerinde de arz-talep dengesi kurulamıyor. Bir uçta şirketin kendisine sağlayacağı faydalar değersizleştirilmek istenirken diğer uçta, STK etkinlikleri ya da projelerindeki hedefler geri planda kalabiliyor.

STK’ların kendi aralarındaki iş birlikleri düşünüldüğünde en sık akla gelen ise güçleri birleştirmek. Aynı amaç uğruna çaba harcayan ya da ortak paydaları olan kuruluşların birlikte hareket etmesi. Bu, iş birliği denince akla en fazla gelen, bize göre iş birliğinden ziyade güç birliği olarak adlandırılması gereken bir birlikte hareket etme tutumu. Şube ve temsilcilikler açmak, ağlar oluşturmak, platformlar kurmak, federasyonlar oluşturmak, ortak proje ve etkinlikler yapmak bu tür örnekler. Kuşkusuz, bu güç birlikleri sivil toplum açısından önemli. Hattı zatında, STK’ların kendisi de “etki yaratmak isteyen bireylerin iş birliği veya güç birliği girişimi” olarak tarif edilebilir. Öte yandan benzerlerle değil de farklılarla yapılacak iş birlikleri, etki ve sonuç potansiyelleri itibariyle çok daha kilit önemdedir. Ancak STK dünyasında bunun fazlaca örneği olduğunu söylemek mümkün değil. Bu tür çabalar, farklara rağmen bir iş birliği tesis etmekten ziyade farkları azaltmaya yönelince kolaylıkla tıkanabiliyor.

Hem benzer hem benzemez STK’lar arasında geliştirilebilecek işbirliği örnekleri nelerdir?

  1. İlki mikro ve coğrafi yakınlığı olan tüm STK’lar için geçerli -fakat Türkiye’deki güvensizlik atmosferini düşününce birbirine belli açılardan daha yakın olan STK’lar için daha fazla geçerli- ve ekonomi alanından bir öneri. STK’ların kaynak yaratma ve mali sürdürülebilirliği sağlamada sorunları olduğu malum. Bunu aşmak için kaynak ortaklıkları kurulabilir. En basitinden mekân paylaşımını yaygınlaştırmak gerekiyor. Birçok STK tam zamanlı kullanmadığı ofislere sahip. Ayrıca tam zamanlı kullansalar dahi daha geniş bir ofisi birlikte kullanmanın sağlayacağı farklı tasarruflar söz konusu. Mekân kullanımı basit bir öneri. Bundan bir hamle daha kuvvetli olanı, diğer kaynakların da ortak kullanımı: Örneğin insan kaynağını en vasıfsızdan en vasıflıya kadar ortaklaştırmak mümkün. STK’larda, çalışanlara düzenli bir gelir sağlamak, tüm STK’lar için her daim mümkün olmuyor. Farklı kaynakların farklı zamanlarda seferber edebilmesiyle STK’ların istihdamı ortaklaştırmasının, hem çalışanların çalışma koşulları hem de STK için avantajları çok.
  2. İkincisi makro bir öneri: STK’ların hukuksal sürdürülebilirliği için çalışacak ortak bir sivil toplum platformu. Amacı yalnızca STK’ların kurumsal ve hukuki sorunlarıyla ilgilenmek, bu sorunların kamuoyuna ve politika yapıcılara aktarılmasını sağlamak ve bu çıkarların takipçisi olmak olan bir platforma ihtiyaç var. Bu platformun, tüm STK’ların çıkarlarının savunuculuğunu yaparken hepsine mesafeli de durabilmesi lazım. İçinde farklı kimlikleri temsil eden (seküler, İslami, Kürt, Alevi, LGBTİ, feminist, ekolojist vb.) farklı ölçekte ve çeşitlilikte kuruluşun yer aldığı ve STK’ların STK olmaktan kaynaklı sorunları ötesine karışmayan bir platform olmalı.
  3. Üçüncüsü iletişimle ilgili: STK’ların demokratik bir müzakere kültürü içinde temas edecekleri, tartışacakları, birbirlerini takip edebilecekleri bir iletişim platformuna ihtiyaç var. Zamanın ruhuna uygun olarak bunun mecrası, bize göre sosyal medya. Mevcutların etkin kullanımı haricinde, doğrudan STK’lara yönelik bir sosyal medyaya ihtiyaç var.

Bunlar tüketici olmayan ve çözümü kapsayıcı olma iddiası taşımayan üç basit örnek. Metnin sonunda bu örnekleri vermekteki gayemiz, anahtar niteliğinde iş birliği tarifleri yapmak değil, STK’lar arasında yapılabilecek çok fazla iş birliği imkanı olduğunun altını bir kez daha çizmek. Bu tür örneklerin çoğalmasının ve gerçekleşmesinin kolay olduğunu iddia etmiyoruz. Ama imkânsız da değiller. Bu örnekleri çoğaltmak ve işbirliği peşinde olmak bize göre bir zaruret.

Nihayetinde, Türkiye’de toplumsal grupların diğerleri ve/veya karşıtlarıyla iletişim kurabileceği, müzakere edebileceği, iş birliği yapabileceği bir kamusal hayattan söz etmenin güç olduğunu teslim ediyoruz. Diyalog, müzakere ve iş birliği, reddedilen, küçümsenen, sakınılan yöntemler. Hal böyleyken iş birliğini savunmak ve bir sorun çözme yöntemi olarak önermek zor bir iş. Buna karşın günümüzün pek çok meselesinde demokratik ve müzakereci işbirlikleri geliştirmek, meselelerin çözümünde en etkili yol.

*Söz konusu yazı Mehmet Ali Çalışkan ve Ulaş Tol tarafından birlikte kaleme alınmıştır.

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!