Kutuplaştırma Siyaseti ve Popülizm

the-new-populism-1482659671-9641.jpg
1930’lar Almanyasında Yahudi düşmanlığı epey bir ‘iş yapmıştı’... Günümüz Avrupasında sağ popülizm değirmenini yabancı ve Müslüman düşmanlığından taşıdığı suyla döndürüyor. Amerika’da Trump, Meksikalı göçmenlere beslenen düşmanlığın ekmeğini yiyor. ‘Yeni’ Türkiye’de ise, söylemeye hacet yok, etnik kimlikler ve vicdani kanaatler arasındaki ayrışmalar, özellikle de Türkçü - Kürtçü ve İslamcı - Laikçi kesimler arasındaki gerilimler, popülist siyasetçilerin kullanabileceği düşmanlıklar üretmek konusunda oldukça mümbit birer kültürel zemin sunuyorlar.

Bir önceki yazıda, içine sıkışıp kaldığımız kutuplaşma döngüsünü bu derece içinden çıkılamaz yapan iki şey olduğundan bahsetmiştim: Birincisi, bu döngünün ana eksenini bizim varoluşsal korkularımızın oluşturması, ikincisi ise bu korkularımızın siyasal iktidar tarafından bilinçli bir tercihle harekete geçiriliyor olmaları.

Bu ciddi ve kırılması zor bir döngü, zira varoluşsal korkular, korkulan nesneye karşı hissedilebilecek sevgi, dayanışma, hoşgörü, merhamet, anlayış gibi diğer tüm insani duyguları perdeleyen ve bir şekilde teskin edilmeden, o nesnelere karşı öfke ve nefret dışında, başka duyguların beslenmesine izin vermeyen şeyler. Dahası, varoluşsal korkular insan zihninin aklı, mantığı ve vicdanı önceleyen bir yerinden neşet ettiklerinden, bir kez tetiklenip, harekete geçirildiklerinde, aklın ve mantığın terazisinde tartılmaları, vicdan tarafından kontrol edilmeleri güç olabiliyor.

Ve son olarak, siyasal yaşamda aldığımız bir takım kararların, yaptığımız bir takım tercihleri, söylediğimiz bir takım sözlerin gerisinde akıl ve mantık dışı korkularımızın yattığını kabul etmek de zor olabiliyor. Zira biz insan evlatları, genellikle, korktuğumuzun görülmesinden de korkuyoruz ve bunu kendimizden bile ustalıkla gizleyebiliyoruz. Nasıl mı? Suçu, kendi korkularımızın akıl ve mantık dışılığında, kendi vicdanlarımızın kör noktalarında aramak yerine,  ‘öteki’ kampta yer alan ‘hainlere,’ ‘ahmaklara,’ ‘düşmanlara’ atarak!

Dolayısıyla, kutuplaşma döngüsüne kapıldığımızda, hepimiz kendimizi, korktuğumuz öteki kamptaki düşmanların saldırısına uğramış mağdurlar olarak hissediyor, kendimizi mağdur hissettiğimiz ölçüde de ‘öteki’ kamptaki ‘düşmanlarımıza’ saldırmakta bir beis görmüyoruz. ‘Öteki’ kamptaki ‘düşmanlarımız’ ise, biz onlara saldırdıkça, bizden korkmakta ne kadar haklı olduklarını görüp, kendilerini saldırıya uğramış mağdurlar olarak hissediyor ve bu mağduriyet hissinin verdiği iç huzuruyla, onlar da bize saldırıyorlar. Velhasıl bu yıpratıcı çark, korkularımızı her seferinde biraz daha derinleştirerek, çeşitlendirerek ve somutlaştırarak ve her seferinde bizi birbirimize biraz daha düşürerek, bu şekilde dönmeye devam ediyor.

Peki bir siyasal iktidar, istikrarından, birliğinden, bekasından sorumlu olduğu bir toplumun, ayrışmasıyla, istikrarsızlaşmasıyla ve bekasının tehlikeye girmesiyle sonuçlanacağı baştan belli olan böyle bir kutuplaştırma politikasını bilinçli olarak izlemeyi neden tercih eder? Bir ülke coğrafyasında yaşayan tüm yurttaşların, siyasal tercihleri ne olursa olsun, sırf yurttaş oldukları için, hem ‘yerli’ hem de ‘milli’ unsurlar olarak görülmeleri ve böyle kabul edilmeleri gerekirken, bir iktidar neden sadece kendisine oy veren toplum kesimlerini ‘yerli ve milli’ olarak tanımlar, kendisine oy vermeyen ve kabaca ülke nüfusunun yarısına denk düşen sayıda yurttaşı milletin bekasını tehdit eden ‘dış düşmanların yerli iş birlikçileri’ veya onlar tarafından kandırılmış dönekler olarak göstermeye çalışır?

Son yıllarda tüm dünyada yükselişte olan sağ popülist siyasal hareketlerin politik imgeleminde önemli bir yeri olan Alman muhafazakar düşünür Carl Schmitt’in ‘siyasal’ kavramsallaştırması, bize bu soruyu yanıtlamakta yardımcı olabilir.

Schmitt’e göre, nasıl ekonomik kavramı kârlı ve kârsız, estetik kavramı güzel ve çirkin, ahlak kavramı ise doğru ve yanlış ayırımlarıyla tanımlanıyorsa, siyasal kavramı da dost ve düşman arasındaki ayırıma dayanır. Benim varlığımı kendi bekasına tehdit gören, dolayısıyla kendi varlığıyla benim bekamı tehdit eden, benim düşmanımdır. Kendi bekasını, benim bekamla özdeş gören, dolayısıyla benim varlığımı, kendi varlığını savunurcasına savunan ise benim dostum….

Bir grup insan, siyaset sahnesindeki dostluklarını, yani ortak politik tavırlar geliştirebilmelerini ve o tavırlar doğrultusunda birlikte hareket edebilmelerini aynı varoluşsal tehdit algısını paylaşmalarına, aynı düşmana düşman demelerine borçludur. Yani aramızdaki etnik, vicdani, düşünsel, sınıfsal farklılıklar ne olursa olsun, birbirimizi aynı dava uğruna mücadele eden ‘neferler’ olarak görmemize olanak veren, bizi ortak bir politik kimliğe kavuşturan, bir anlamda siyasette ‘bizi’ BİZ yapan şey, dost-düşman hattını tam olarak aynı yerden çekmemizdir, Schmitt’e göre.

Kendine geniş bir popüler destek tabanı oluşturarak, demokratik siyasetin sunduğu meşruiyet zemininde iktidara gelmek isteyen, ya da sahip oldukları popüler destek tabanının erimesinden korkarak iktidarını muhafaza etmek isteyen popülist siyasetçilerin, içinde siyaset yaptıkları toplumlarda bilinçli bir kutuplaştırma politikası izlemelerinin altında yatan temel düşünce de budur işte:  Popülist siyasetçiler, İnsanların geçmişten gelen, üzerine çok düşünülmemiş, akıl ve vicdan terazisinde tartılmamış varoluşsal korkularını, dışlayıcı, ötekileştirici söylemlerle harekete geçirmek, sonra da kendilerini o çok korkulan düşmanlara karşı demir gibi bir iradeyle mücadele eden, gözü pek liderler olarak sunmak isterler. Dolayısıyla, popülist siyasetçi, oyun planını, toplum içinde zaten varolan kültürel gerilim hatlarını biraz daha germek ve gergin tutmak üzerine kurar.

Peki kimdir popülist siyasetçinin edinmek veya muhafaza etmek istediği ‘dostlarına’ hedef gösterdiği ‘düşmanlar’? Bu sorunun yanıtı, hangi siyasetçiden, hangi toplumdan veya hangi tarihsel dönemden bahsettiğimize göre değişir, ama genel bir kural arıyorsak, söz konusu toplumda kültürel olarak kime karşı düşmanlık en çok ‘iş yapacaksa’ hedef gösterilen ‘düşmanlar’ da onlardır, diyebiliriz. 1930’lar Almanyasında Yahudi düşmanlığı epey bir ‘iş yapmıştı’ mesela. Günümüz Avrupasında sağ popülizm değirmenini yabancı ve Müslüman düşmanlığından taşıdığı suyla döndürüyor. Amerika’da Trump, Meksikalı göçmenlere beslenen düşmanlığın ekmeğini yiyor. ‘Yeni’ Türkiye’de ise, söylemeye hacet yok, etnik kimlikler ve vicdani kanaatler arasındaki ayrışmalar, özellikle de Türkçü – Kürtçü ve İslamcı – Laikçi kesimler arasındaki gerilimler, popülist siyasetçilerin kullanabileceği düşmanlıklar üretmek konusunda oldukça mümbit birer kültürel zemin sunuyorlar.

Ne var ki, popülist siyasetçinin destekçi tabanını artırmasında ya da muhafaza etmesinde çok işine yarayan bu oyun planı, bir yanıyla da çok derin bir çelişkiden muzdariptir: İnsanlar popülist siyasetçiye kendilerini o pek tanımadıkları ama çok korktukları düşmanlarına karşı koruması,  onlardan duydukları korkuyu teskin etmesi, kendilerine güven vermesi için yanaşırlar. Oysa popülist siyasetçi, siyaset sahnesindeki ‘lider’ pozisyonunu, o düşmandan kaynaklanan ortak tehdit algısının sürmesine, yani teskin edilmesi umulan korkuların yakıcılıklarını muhafaza etmesine borçludur. O korkular diner, o düşmanlık biter, o tehdit, tehdit olarak algılanmazsa, popülist siyasetçinin liderliği etrafında örülmüş politik kimlik de dağılır, popülist siyasetçinin destek tabanı erir. Schmitt’in ağzıyla söyleyecek olursak, neferler ‘düşmansız’ popülist lider ise ‘dostsuz’ kalır. Popüler destek tabanını yitirmiş bir popülist liderin ise, ne popülizminden, ne de liderliğinden bahsetmek mümkündür.

İşte bu nedenle popülist siyasetçiler, hele ki iktidardaysalar, en çok toplum içinde çizdikleri dost-düşman hatlarını aşan köprüler kurmaya, diyalog kanalları açmaya, birbirine düşmanlık besleyen toplum kesimlerini uzlaştırmaya çalışan, bu amaçla dışlayıcı değil, kapsayıcı, tek sesli değil, çoğulcu, savaşı değil barışı, silaha değil diyaloğa dayalı çözümleri savunan söylemler benimseyen ve yayan insanlardan, siyasetçilerden ve kanaat önderlerinden korkarlar.

Dolayısıyla size, Osman Kavala’nın ve Selahattin Demirtaş’ın neden hala hapiste tutulduğunu, Barış Akademisyenlerine karşı neden eşi benzeri görülmemiş bir karalama ve linç kampanyası yürütüldüğünü, 31 Mart seçimlerinin neden tekrarlandığını, Gezi yargılamalarını vs., bir de Schmitt’in dost-düşman ayırımına dayalı siyasal kavramsallaştırmasının çizdiği bu çerçevede düşünün derim. Ve tabii Tahir Elçi’nin, Hrant Dink’in ve daha nice barış gönüllüsünün neden öldürüldüklerini de…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend