Sivil Toplumdan Aktif Siyasete Geçiş: Vekil Adaylığı…

07 Haziran 2018
Yaklaşan 24 Haziran seçimlerinde farklı partilerden vekil adayı olarak gösterilen sivil toplum aktörlerinin sayısının artması sivil toplum siyaset ilişkisi açısından olumlu bir etkileşim olarak değerlendirilirken, ‘toplumsal yararın gözetilmesi, bağımsız ve çoğulcu yapıdan uzaklaşma’ gibi handikaplara da dikkat çekiliyor.

Konuyla ilgili Sivil Sayfalar’a değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Ferhat Kentel, aday sayısının artmasını ‘ toplumsal ve kültürel kesimlerin demokrasinin güçlenmesine duydukları bir ihtiyacın sonucu’  olarak yorumlarken Nesrin Nas’a göre başka bir neden ise, kamuoyunun yeni kadro baskısı ve yenilenme isteği. Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş, bu konuda kritik noktanın, ‘adayın seçildikten sonra temsil ettiği alanın çıkarları için yasama süreçlerinde etkin çaba gösterip göstermeyecek olması’ olduğunu dile getiriyor.   Mehmet Ali Çalışkan’a göreaktif siyasette kendi gündemlerine yer açmak yerine siyasetin gündemine teslim olabiliyor. Bundan kaçınmanın yolu ise, aktörlerin siyasete katılım kararlarını ve gündeme taşıyacağı konuları sivil toplum paydaşları ile ‘danışma, istişare, müzakere’ içinde  yürütebilmesi…

 

Prof. Dr. Ferhat Kentel İstanbul Şehir Üniversitesi

“Son zamanlarda Türkiye’de sivil toplumdan siyasete yönelik hareketlenmeyi, siyasetin “iyi para kazanılacak” bir meslek olarak görülmesinden ziyade, toplumsal ve kültürel kesimlerin demokrasinin güçlenmesine duydukları bir ihtiyacın sonucu olarak okumak daha doğrudur.”

 

 

Siyaset sadece “reel” siyaset yani sadece siyasal partiler düzeyinde, parlamentoda yapılan bir faaliyet değildir. Hayatın her alanının mikro düzeyde siyaset içerdiğini düşünürsek, sivil toplum alanı da siyasetin elle tutulabilir olduğu bir alan olarak ele alabiliriz. Sivil toplum, reel siyaset ve gündelik hayata arasında toplumsal aktörlerin, toplumsal hareketlerin şekillendiği bir ara katmandır. Dolayısıyla gündelik yaşam alanları, ekolojik ve kültürel çevre, kimlikler gibi alanlarda vücut bulan sivil toplum aktörlerinin reel siyasete ilgi duymaları ve dahil olmaları, yaşadıkları sorun ve çözüm yollarını toplumun geneline taşımaları eşyanın tabiatına ya da “teoriye” uygundur. Ancak bu ilişki her zaman “aşağının”, gündelik hayatın “yukarıya” taşınması anlamına gelmeyebilir. Sivil toplum alanı aynı zamanda demokratik ilişki mekanizmalarının yeterli olmadığı durumlarda, çeşitli toplumsal aktörlerin güç inşa etme, kişisel çıkarları için güvenli ortam hazırlama alanları olarak da tezahür edebilir. Bu durumda, sivil toplumda sağlanan statü, prestij ve çevre siyasi partilere adım atmak için bir tür pazarlık konusu olabilir. Böylelikle “yükselen” aktör siyasi partiden çıkar sağlarken, siyasi parti de aktörden oy potansiyeli olarak çıkar sağlar. Ama sanıyorum son zamanlarda Türkiye’de sivil toplumdan siyasete yönelik hareketlenmeyi, siyasetin “iyi para kazanılacak” bir meslek olarak görülmesinden ziyade, toplumsal ve kültürel kesimlerin demokrasinin güçlenmesine duydukları bir ihtiyacın sonucu “olarak okumak daha doğrudur.

 

Dr. Nesrin Nas Anavatan Partisi Eski Başkanı

“Türkiye’de demokrasinin kurumsal yapısını güçlendirmeden sivil toplumun güçlenmeyeceği ortadadır. Bu açıdan sivil toplum aktörlerinin siyasete katılımı, geçici olmak kaydıyla, bu aşamada uzun vadede sivil toplumu güçlendirecek kurumsal demokrasinin restorasyonunun mecburi bir adımıdır.”

 

“Sivil toplum örgütlenmesi sosyal gelişmişliğin ve demokrasinin göstergelerinden birisidir. Güçlü ve oldukça geniş bir yelpazeye yayıldıkları ve örgütlendikleri ölçüde siyasetin denetleyicisi ve dengeleyicisi olurlar. Clientele siyasetin dışladığı denge ve denetleme işlevi, eksik aksak da olsa sivil toplum kuruluşlarının en önemli işlevlerinden biridir. Bizim gibi aşırı merkezi ve siyasetin clientele ilişkiler ağına dayandığı ülkelerde sivil toplum kuruluşları toplumun gözü, kulağı ve çoğu kez vicdanı rolünü üstlenirler. Hatta son birkaç seçimdir seçmen oylarının bekçiliğinden seçim güvenliğine kadar aslında bir hukuk devletinin yapması gereken bir çok iş de sivil toplumun sırtında. Dolayısıyla, ilke olarak siyasetin dışında kalarak siyasi karar alma mekanizmalarını etkileme amaçlı sivil toplum kuruluşları , bizim  gibi  iktidarın aşırı baskısı altında sesi giderek kısılan toplumlarda siyasetle iç içe  geçiyor. Bazen muhalefetle yan yana mücadele etmek zorunda kalıyor.

Temel hak ve özgürlüklerin ağır baskı olduğu dönemlerde bu konuda çalışan sivil toplum örgütleri ile bu konuya duyarlı siyasi partilerin yan yana çalışması ve ilkesel birlikteliği çoğu zaman kaçınılmazdır. Ancak bu birliktelik kalıcı hale geldiğinde, sivil toplumun daha örgütlü siyasi partiler içinde edilgen olması kaçınılmazdır. Bu da ilgili sivil toplum kuruluşunun dönüştürücü ve denetleyici  işlevini hatta kapsayıcılığını yok eder.

Doğası gereği siyasi partiler ve sivil toplum insiyatiflerinin örgütsel yapıları farklıdır. Siyasi partilerin amacı iktidar olmak, güç elde etmektir. Dikey bir örgütsel yapıları vardır. Politika öncelikleri ve araçları bellidir. Sivil insiyatifler ise yatay örgütlerdir. Çoğulculuğu esastır. Güç odaklı değildir. Sorun odaklıdır, önerileri vardır. Politikaları değil. Özellikle iktidarın örgütlü sivil toplumu terörize ettiği ortamlarda, sivil toplum aktörlerinin siyasete akması birçok ülkede sıklıkla yaşanıyor. Türkiye’de de son yıllarda yaşanan bu.

Bu ilişki tek taraflı değil kuşkusuz. Oldukça kapalı örgütler olan Türkiyeli siyasi partilerin kendilerini yenileyebilmeleri ne yazık ki pek mümkün değil. Partilerin katı örgütsel yapıları nedeniyle tavan tabanı bastırıyor ve partilerin temsil kadrolarını kendi içlerinden yetiştirmesine engel oluyor. Bu da, yerel ve genel seçimlerde partileri kamuoyunun “yeni kadro” baskısı karşısında sivil toplum aktörlerine yönlendiriyor. Kuşkusuz bu durum, sivil toplumu kısa vadede siyasette etkili bir aktör gibi gösterse de, uzun vadede sivil toplumu siyasetin destekleyici yan kuruluşları haline getirme tehlikesini barındırıyor. Çok sancılı geçiş dönemlerinde bir dereceye kadar anlayışla karşılanacak bu ilişki, ne yazık ki bir çok yerde kalıcı bir eğilime dönüşme yolunda. Geçici olması gereken bu eğilimin kalıcılaşarak geleneksel bir sivil toplum-siyasi parti ilişkisine dönüşmesi halinde sivil toplum kuruluşlarının bazı siyasi partilerin yan örgütü ya da parti okulu gibi algılanması, sivil toplumun renkli, bağımsız ve çoğulcu yapısına zarar verir. Yine de bu dönemi her şeyiyle olağandışı bir dönem olduğunu düşünmek zorundayız.

Öncelikle güçlü sivil toplum ancak güçlü ve kurumsal demokrasilerde mümkündür. Türkiye’de demokrasinin kurumsal yapısını güçlendirmeden sivil toplumun güçlenmeyeceği ortadadır. Bu açıdan sivil toplum aktörlerinin siyasete katılımı, geçici olmak kaydıyla, bu aşamada uzun vadede sivil toplumu güçlendirecek kurumsal demokrasinin restorasyonunun mecburi bir adımıdır. İlaveten, bu dönemde, sivil aktörlerin adaylığını rejim ve sistem değişikliğine karşı toplumda varolan bir direncin ve beklentinin sonucu olarak görmek gerekir. Mevcut katı yapılarıyla toplumun her kesimine seslenme zorluğu yaşayan siyasi partiler, en azından sivil toplum aktörlerinin milletvekili adaylığıyla bu zorluğu aşma çabasındadır. İdeolojik olarak birbirinden oldukça uzak olan siyasi partilerin tavan ve tabanlarının yan yana durmasında da etkili bir rol oynayan sivil toplum aktörleri, adaylıklarıyla da  farklılıkların birlikteliğinin yapıştırıcısı olacaklardır.

Prof. Dr Nihat Erdoğmuş İlke İlim ve Kültür Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

“Sivil toplum aktörü bu alanı milletvekilliğine ulaşmanın bir basamağı olarak kullanmadıkça sorun oluşturmaz. Ancak bu süreçte kişisel amaçlar ile sivil topluma katkı amacını ayırabilmek çok da kolay değildir. Burada kritik husus, adayın seçildikten sonra temsil ettiği alanın çıkarları için yasama süreçlerinde etkin çaba gösterip göstermeyecek olmasıdır.”

 

 

Sivil toplum aktörlerinin milletvekili adaylığı seçilme yeterliliğine sahip herkes gibi en doğal haklarıdır. Hatta sivil toplum alanının mecliste temsili bakımından oldukça önemlidir. Milletvekilliği öncelikle kişisel amaçlar yerine, temsil ettiği sivil alanın amaçlarına hizmet etmek için olacaksa faydalı olacaktır. Sivil toplum aktörü bu alanı milletvekilliğine ulaşmanın bir basamağı olarak kullanmadıkça sorun oluşturmaz. Ancak bu süreçte kişisel amaçlar ile sivil topluma katkı amacını ayırabilmek çok da kolay değildir. Burada kritik husus, adayın seçildikten sonra temsil ettiği alanın çıkarları için yasama süreçlerinde etkin çaba gösterip göstermeyecek olmasıdır.

Sivil toplum aktörünün milletvekilliğine aday olması ve siyasete katılımı iki yönlü ele alınmalıdır. Birincisi sivil alan genellikle kişilere fazla bağımlı ve kurumsal yapılar zayıf olduğu için sivil aktör ayrıldıktan sonra boşluk oluşup oluşmayacağı hususu. İkinci yön ise adaylık sürecinde siyaset ile kurulacak ilişkinin nasıl şekilleneceği hususu. Adayın faaliyet gösterdiği sivil organizasyon görece olarak yapılanmışsa ilgili kişinin ayrılması faaliyetleri fazla aksatmayacaktır. Aksi halde, yani kişiye bağımlılık yüksekse, sivil alana olumsuz yansıması olacaktır. Şimdiye kadarki gözlemlerimiz sivil toplum örgütlerinde genellikle güçlü ve etkili konumda olan aktörlerin milletvekilliğine başvurduğunu göstermektedir. Bu kişilerin ayrılacak olması yüzünden sivil alanın olumsuz etkilenmesi ihtimali artmaktadır.  Milletvekilliği için başvuran adayın kendini kabul ettirmek ve seçilebilmek adına siyasetle ilişkisinde tavizkar davranması da sivil toplum siyaset ilişkisinde sivil alanı zayıflatan bir durumun ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Sivil toplum siyaset ile kaçınılmaz olarak ilişki içinde olacaktır. Bu ilişkinin biçimi milletvekilliği örneğinde olduğu gibi yasama süreçlerine katılmak şeklinde olabileceği gibi; talep, öneri ve şikâyetlerin politika yapıcılara ulaştırılması yönüyle de olabilir. Bu süreçlerde sivil toplum örgütlerinin ve aktörlerinin sadece talep eden değil, daha fazla öneri sunan ve hesap soran konumda kalabilmesi önemli. Siyasetin gücü ve cazibesi karşısında sivil alanın sorumlu ve özerk davranabilmesi bu ilişkiyi şekillendirecektir. Sivil aktörlerin meclise girerek mi? ya da sivil alanda kalarak mı siyaseti ve yasama süreçlerini daha fazla etkileme gücü olduğu ayrıca tartışılmalıdır. Sanki sivil alanda kalabilen güçlü ve yetkin sivil kurum ve aktörler daha fazla etki oluşturmaktadır.

Mehmet Ali Çalışkan Yaşama Dair Vakıf

“STK temsilcileri siyasete geçiş süreçlerini sivil toplum camiaları ile danışma, istişare ve müzakere içinde yönetse, siyasetin gündemine taşıyacağı konuları sivil toplum ile birlikte tartışarak önceliklendirse yalnızlaşmaz ve yükü daha taşınabilir hale getirir.”

 

 

Sivil toplum aktörlerinin aktif siyasete katılımı dünyada da sıkça tartışılan bir konu. Geçtiğimiz ay Senegal’de bu konuda yapılan bir toplantıya katıldım. Avrupa, Afrika ve Latin Amerika’dan sivil toplum ve siyaset dünyasından temsilciler katıldığı bir oturumdu bu ve tartışmayı açan iki kısa sunum yapıldı. Sunum yapanlar sivil toplumdan, daha çok insan hakları hareketinden siyasete bakan olarak geçmiş isimlerdi. Birisi 2 yıl sonunda istifa edip tekrar sivil toplum alanına dönmüş. Tartışmanın ana konusu sivil toplumdan siyasete geçişin bir yozlaşmaya yol açma riski ile sivil toplumun gündemini siyasete ve karar süreçlerine ne kadar taşıma fırsatı oluşturduğuyla ilgiliydi. Bu konularda şu tespitlerin altı çizildi.

İki dünya arasındaki ilişkinin belli bir düzeyde gerilimli olmasının normal ve önemli. Bu gerilimin arka planında sivil toplumun siyasetin gündemini ve hükümetlerin kararlarını etkileme çabası, siyasetin ise kararları alan yer olması gibi iki farklı misyonun olması yer alıyor.

– Sivil toplumdan siyasete geçenlerin tutunamama hikayelerinde genellikle etik alandan pragmatik alana geçişte düşünce ve davranış kodlarını değiştirme zorunlukları göze çarpıyor.

– Geçiş kararları genellikle bireysel olarak alınıyor ve bu da STK temsilcisinin siyasi alanda yalnızlaşmasına yol açabiliyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla STK’cılar siyasete geçince kendi gündemine yer açan değil, siyasetin gündemine teslim olan bir kader yaşıyor.

– STK temsilcileri siyasete geçiş süreçlerini sivil toplum camiaları ile danışma, istişare ve müzakere içinde yönetse, siyasetin gündemine taşıyacağı konuları sivil toplum ile birlikte tartışarak önceliklendirse yalnızlaşmaz ve yükü daha taşınabilir hale getirir.

– Önümüzdeki dönem meclis içinden hükümet çıkarmayacak. Bu durumda meclisteki siyasi partiler, potansiyel alternatif hükümet rolünden çıkıp, Saray’da kurulan hükümeti etkilemeye çalışan bir rol üstlenecekler. Siyasi partilerin STK’lara benzer misyon üstlendiği bir döneme geçiyor olabiliriz. Böylece meclis karar alan bir mecra olmaktan kararları etkilemeye çalışanların buluştuğu bir mecraya dönüşecek gibi görünüyor. Bu da hükümet–sivil toplum ilişkileri zayıflarken, meclis/siyaset-sivil toplum ilişkilerinin güçlenmesine yol açabilir. Bu nedenle de mecliste yer alacak sivil toplum temsilcilerini önemli bir köprü görevi bekliyor.