Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?

Siyaset Okulu en çok da bu demek. İnsani, medeni ve müşfik bir temas. Kurumsal yapısı, formatı ya da gelenekleri değişse de, koruyacağı özü bu.
2014 yılından bu yana Türkiye’nin en güzide sivil işlerinden biri olan Avrupa Siyaset Okulu, kutuplaşma kelimesinin cazibesine inat, insanlık tarihi kadar eski bir fikre sahip çıkıyor: İnsani, medeni ve müşfik sosyal temas.
Kutuplaşma, herhalde son 10 yılın, belki daha da uzun bir zarfın, birbirini duymaya tahammülü olmayan – bazı hayali, bazı organik – topluluklarını tanımlamak için başvurulan başlıca kavramlardan.
Bir ikilik ima ediyor: Kuzeyle güney, doğuyla batı, aşağıyla yukarı, içle dış, yerliyle yabancı, kentliyle köylü, zenciyle beyaz, kadınla erkek.
2014 yılından bu yana Türkiye’nin en güzide sivil işlerinden biri olan Avrupa Siyaset Okulu’nun farklı dönemlerden 20 kadar mezunu, 2025’in son günlerinde bir araya geldik. Derdimiz, bir arada yaşamı dinamitleyen bu kutuplaşma denen musibeti tartışmak, okulun hem geleceği hem de misyonu hakkında fikir alışverişinde bulunmaktı.
“Rüyalarda buluşuruz” dediğinizi duyar gibiyim. Anayasal demokrasinin tüm kurumlarıyla zangır zangır titrediği, ayağımızı bastığımız toplumsal ve siyasal zeminin sarsıldığı, hak temelli sivil alanı saran kasvet ve yeisin sardığı, Belçika Başbakanı’nın Gramsci’ye atıfla çağ dönümü canavarlarının dişlerinden bahsettiği, bildiğimiz anlamda bir insan hakları rejimi havzası olarak Avrupa’nın sapır sapır döküldüğü, bir kurum olarak üniversitenin sistematik saldırıların hedefi olduğu, kelimenin her anlamıyla kurak bir zamanda, kulağa biraz çocukça, hatta bebeksi bir pembelikte geliyor değil mi?
Değil… Çünkü zoraki ve yalan olan kutuplaşmanın kendi.
Katılımcılardan birinin tabiriyle, insanın mayası bozuk değil. Biraz tembeliz belki, karmaşık sorunlarla uğraşmaktansa günah keçileri yaratmayı seviyoruz, bazen bencil ve korkağız, noksanımız bol şükür, ama kendimizi en iyi hissettiğimiz anlar ve yerler, hep bir aradalıkla mücehhez. Neşe hep, ötekinin aynasından yansıyor.
Makul bir müktesebat
Nitekim o masanın etrafındaki 20 kişinin memleketleri, inandıkları değerler, renkleri, duruşları, doğruları ve yanlışları, iyileri ve kötüleri, güzelleri ve çirkinleri hep başka başkaydı.
Size bu kadar uzak, hatta düşman görebileceğiniz biriyle aynı ortama düşünce, ilkin vahşiliğiniz tutuyor: Hızla kendine benzettiklerinin yanında hizalanma, uzun ve sessiz bakışlar, ufak ufak ortamı koklama, bebek adımlarıyla mıntıka kontrolu. Tedirgin, dikkatli ve savunmada. Ama güvenli bir alan ve makul bir müktesebat sağlandığında, hayatımızın en güzel anları da buralarda kaydediliyor.
Avrupa Siyaset Okulu da böyle bir yer. Katılanlar bilir, birkaç basit kuralı vardır. Akli baliğ olanın itiraz etmeyeceği, medeniyet 101 seviyesinde, ama yaşamsal kurallar: Her zamankinden daha özenli, her zamankinden daha az alıngan olmak; münazara ve münakaşa için değil, merak ve muhabbet için dinlemek… Bu kadar beş benzemezin yan yana durup konuşabilmesini; kaygılarını ve umutlarını güvenle paylaşabilmesini sağlayan duru, ama işlevsel bir akide.
Şimdi durup düşünelim. Bu meseleleri senaryosuna katık eden dizilerimizde bile üçüncülere, ara renklere, geçişlere, çokluğa yer yok. Ve bu hiçbir şey değilse bile çok sıkıcı. Sosyal bağlarımızı, maddi ve manevi dünyamızı, zihnimizi, sohbetlerimizi, günün sonunda bütün hayatımızı yoksullaştıran bir 0’lar ve 1’ler düzeni. Kendi küçük dünyamızdan çıkmamızın karşısına dikilen bir mahpushaneye gönüllü girmek gibi kutuplaşmanın şehvetine kapılmak.
Ötekini dinleyebilmek, nazik ve müşfik olabilmek; davayı satmak, kırgınlıklarını kalbine gömmek, haksızlıkların, eşitsizliklerin üstünü örtmek, aptallaştırıcı bir inkara kapılıp bugün yamuk yumuk bulduğumuz ve varsa sonsuza sabitlenmesine yardım etmek mi demek?
Pek de değil. O gün söz alanlardan biri, demokrasinin bugün yaşadığı krizin bir ekonomi politiği olduğunu küt diye söyledi. Buz gibi sınıfsallık. İtiraz etmek güç.
Yahut insanlığın büyük hikayesinde bir uğraktan fazlası olmadığını ikrar, ille de insana rengini ve kokunu veren ne varsa kaldırıp çöpe atmak mı demek?
O gün masanın etrafında oturan herkes, alabildiğine sui generis idi. Ama bizi neyin ayırdığı değil, neyin birleştirdiğine odaklanmayı seçmişlerdi. Zihni bir yoksulluğa razı değillerdi.
Eskimeyen bir fikir
Avrupa Siyaset Okulu’na başvurduğumda yıl 2017 idi. Sanırım üç ya da dördüncü dönem katılımcılarındanım. Yaş sınırının 35 olduğu okula, köprüden önce son çıkışta dahil olmuştum. Bugün 42 yaşındayım ve muhtemelen okulun en “tecrübeli” mezunlarından biriyim. Allahtan saçları daha kır arkadaşlarımız da var.
Dünün koşulları geçiciydi, bugünün iç sıkıcı nobranlığı geçecek. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Mühim olan, bir araya gelebileceğimiz, ortak bir hayatın mümkünlüğünü doğrudan tecrübe edebileceğimiz ne varsa, kamusal alanlar, okullar, belki dijital araçlar, sivil topluluklar, semt pazarları, bostanlar ya da sahiller, onlara sahip çıkmak. Bazen bir sofrada, bazen amfide, bazen bir deprem bölgesinde afetzedelerin elinden birlikte tutarken, bazen bir derginin sayfalarında, sabrı olmayan dijital çağ mağdurları için bir x2’de izlenen bir YouTube videosunun yorumlarında buluşabilmek.
Siyaset Okulu en çok da bu demek. İnsani, medeni ve müşfik bir temas. Kurumsal yapısı, formatı ya da gelenekleri değişse de, koruyacağı özü bu.
Bu özü savunmak, atalık tohumun toprakla buluşacağı günü beklemesi gibi sakınmak. Bu fikir, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ve bugün yaşam destek ünitesinde can çekiştiği söylenen düzenden çok daha eski çünkü. Binlerce yıl daha eski.
O gün herkes okulla ilgili bu öze değen bir hikaye anlattı. Belli ki özlem var.
Diyarbakırlı arkadaşlarımızdan biri, başka bir arkadaşımızı ziyarete Adapazarı’na kabak tatlısı yemeye gidecekmiş, öyle dedi. Eli boş gitmez, Saim’den bir burma kadayıf da sardırır kesin.
Babam askerliğini Adapazarı’nda yapmış, onun bir Orta Anadolu köylüsü olarak zorunlu askeri hizmet sayesinde görebildiği memlekete, ben de Avrupa Siyaset Okulu sayesinde gidebilirim, ne olmuş…
Tarih ya da çağ dışı kalacağız korkusuyla doğru bildiğimiz yoldan şaşacak değiliz ya. Sebat tam da böyle zamanlar için var.










Bizi Takip Edin