Kadınlar Neden Ağaçları Savunur?

Kadınlar toplumsal iş bölümündeki rolleri gereği ağaçları ve yaşam alanlarını savunurlar. Onlar için doğa yalnızca ekmek teknesi değil, aynı zamanda yüklendikleri bakım emeği gereği bir ecza dolabıdır. Ancak bize düşen görev, bu tepkiyi endüstriyel kapitalizme karsı alternatif bir duruşa dönüştürebilmektir.

Covid-19 pandemisinin 2021 Mayıs ayı tam kapanma döneminde bir kez daha gördük ki Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, tam kapanma dönemlerinde daha da artan doğa katliamları oldu. Ve burada kadınlar  yine en önde ağaçlara ve ekosisteme sahip çıkmaya çalıştılar. Bu anlamda, Rize İkizdere ve Muğla İkizköy’deki kadınların görüntüleri sıkça paylaşıldı. 

Ekofeminizm neredeyse Türkiye’de daha yeni telaffuz edilmeye başlandığında, Soma’nın Yırca köyündeki zeytin ağacı katliamı için doğasına sahip çıkan kadınları konu etmiştim. Ekofeminizmin anti kapitalist, anti emperyalist özünü, onlarca (hatta yüzlerce yıldır) İsrail saldırılarına karşı topraklarını ve yaşamı savunan Filistinli kadınların zeytin ağaçlarına sarılarak sahip çıkmaya çalıştıklarını anlatmıştım.

Peki kadın-ağaç bütünleşmesi nereden geliyor? Kadınlar neden ağaçları savunur? 

Kadın-Doğa İlişkisi

Toplumsal iş bölümü temelinde, kadın-doğa ilişkisini derleyici-avcı topluma dayanarak ele almak gerekir. Dolayısıyla kadın, topladığı besinlerin ekosistemdeki döngüsüyle bütünleşiyor. Ekofeminizm konusunda en çok tanınan yapıt olan, Maria Mies ile Vandana Shiva’nin ortaklaşa yazdığı Ekofeminizm adlı kitap, kadınların neden kapitalist birikim ekonomisinden yana değil de geçim ekonomisinden yana olduklarını iyi anlatır. Başka bir deyişle, tarihten gelen toplumsal işbölümü gereği, kadınların gözü toprakta ne yetiştireceğine ve  sofraya ne pişirip koyduğuna bağlıdır.  

Racastanlı Kadınların Tarihsel Başarısı

Hindistan’ın Racastan bölgesi hep ilgimi çeken bir alan olmuştur. Araştırıldığında belki o bölge insanının kökeni devletsiz toplum oluşturmaya kadar uzanabilir. Şimdi detay gerektiren o kısma girmeyeceğim. Ancak kadınların doğaya sahip çıkmada görünür olmasına ve çabalarının nasıl saygınlık kazandığına bakmaya çalışalım. Oradaki kadınların topraklarındaki mitler kadar, doğanın diyalektiğinden nasıl güç aldıkları da toplumdaki konumlarına yansıyor. Ekosistemi iyileştirirken aynı zamanda erkek egemen bir toplumda kamusal alandaki özgürlük alanlarını nasıl genişlettiklerine biraz değinelim: 

Rajastanlı kadınlar, bölgedeki kuraklığa ve dolayısıyla gelişen şiddete de çözüm bulmaya çalışmışlar. Endüstriyel modernleşmeyle kaybedilen, eski geleneksel Johad denilen yeraltı suyunu beslemeye de yarayan baraj sistemini geri getirmişlerdir. Bunu da halk meclisleri vasıtasıyla, kadınların mühendislik liderliğinde geri getirmede başarıya ulaşmışlardır. Bu projeyle yalnızca susuzluğa çözüm bulmamışlar; aynı zamanda kooperatifler kurarak yerel ürünlere odaklanmışlar. Topluma ekonomik refah da sağlamışlardır. Bu yolla kadına karşı şiddet de azalmıştır. 

Kuşaktan kuşağa aktarılan hikayelerin toplumsal değişim gücü taşıdığına inanırım. Bunu ağaçlara sarılan kadınlar  öyküsünde de görüyoruz. 15. Yüzyılda geçen ve yaşanmışlığa dayanan öyküye göre, Rajastan’da Bishnoni kadınlar ve erkekler orman kesimine karşı çıkmış. Daha endüstriyel dönem öncesinde kitlesel ağaç kesmeye karşı direnen  insanların öyküsü ise, 1970’lerde adeta ekofeminizmin simgesi haline gelen, ağaçlara sarılan Chipco kadınlarının direnişinde güncellenmiş durumdadır.

Ata Topraklarını Değil, Doğanın Diyalektigini Savunmak

Ataerkinin dilimizde ve kültürümüzde neden erkek egemenliği anlamına geldiğini daha önceki yazılarımda ele almıştım. 

Ataerkil hegemonik kültür, Ursula Le Guin in vurguladığı gibi modernleşmeyle de ilgilidir. Lequin bunu şöyle dile getirir: “Medenileşmiş Adam diyor ki: Ben Kendim, Ben Üstadım, geri kalan her şey diğer – dışarıda, altta,  yer alıyor. Ben; kullanıyorum, araştırıyorum, sömürüyorum, ben kontrol ediyorum… Ben öyleyim ve geri kalanı da kadın ve vahşi, uygun gördüğüm şekilde kullanılmalı.”   

Sonuç Olarak

Rajastan örneği ve Chipco hareketi bize toplumsal temellere dayanan bir ekofeminizmin yerelde nasıl ortam bulabileceği  hakkında ip uçları veriyor. Kadınlar toplumsal iş bölümündeki rolleri gereği ağaçları ve yaşam alanlarını savunurlar. Onlar için doğa yalnızca ekmek teknesi değil, aynı zamanda yüklendikleri bakım emeği gereği bir ecza dolabıdır. Ancak bize düşen görev, bu tepkiyi endüstriyel kapitalizme karsı alternatif bir duruşa dönüştürebilmektir. Çünkü  yerel mitlerin ve hikâyelerin kalıcılığı ancak politik bir duruşla mümkündür. 

Emet Değirmenci

Üyelik Tarihi: 18 Kasım 2019
15 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör