“Kazdağları Ormanları Altın Şirketlerinin Kuşatması Altındadır” 

“Tüm Yönleriyle Türkiye’nin Maden Gerçeği” başlığıyla hazırladığımız maden dosyamızın sekizinci bölümünde, (TOD) Türkiye Ormancılar Derneği 2. Başkanı Ahmet Hüsrev Özkara ile gerçekleştirdiğimiz röportajımıza yer veriyoruz. Özkara ile madencilik sektörünün doğal ve yaban hayata etkileri üzerine bir röportaj yaptık. Özkara’nın verdiği bilgilerle madencilik faaliyetlerinin doğaya ve insan yaşamına ne denli büyük ve onarılması mümkün olmayan yıkımlara sebep olduğunu bir kez daha gündeme getiriyor.  [caption id="attachment_62842" align="alignleft" width="275"]Ahmet Hüsrev Özkara / Türkiye Ormancılar Derneği 2. Başkanı  Ahmet Hüsrev Özkara / Türkiye Ormancılar Derneği 2. Başkanı[/caption] Türkiye’de maden arama çalışmaları; hem ormanlara hem de doğal ve yaban hayata dair ne tür tahribatlara sebep olmuştur? Türkiye’de madenlerin ruhsatlandırılması o kadar hızlandırıldı ki bunların tek tek araştırılması çok zor. Bu alanların çoğunlukla orman veya mera alanlarına denk geldiği, tarım alanlarının da bu alanlar içinde yer aldığı biliniyor. Ülkeyi kalkındırma iddiasındaki iktidar, bunu sanayi ve hizmet sektörünü destekleyerek yapmak yerine kendince ülkenin ormanlarını, meralarını ve ovalarını yerle bir etme çabası içine girdi.  Öyle maden sahaları oluştu ki İstanbul, Bursa, İzmir gibi inşaat sektörünün yoğun olduğu bölgelerin çevresindeki mera ve ormanlar delik deşik edildi. En iyi nitelikteki ormanlarda bile mıcır ve taş ocağı dahil her türlü maden arama ve işletme olanağı getirildi.  Özellikle Maden Kanunu’nda 2004 yılında yapılan değişikliklerden sonra, orman alanlarındaki maden arama ve işletme çalışmaları kolaylaştırıldı. Böylece dünyanın sayılı ekosistemleri arasında yer alan orman ve meralarımızın yerli ve yabancı firmaların madencilik faaliyetleri için gözden çıkarıldı. Yönetmelik ve genelgelerle; her çeşit ormanlar, ağaçlandırma sahaları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, meralar, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları, turizm bölgeleri, askeri yasak bölgeler ve şahsa ait özel alanlar dahi madencilik faaliyetine açıldı.  Mera ve orman ekosistemlerinin paramparça edilmesi demek; orada yaşayan yaban hayatının yerinden edilmesi, bitki ve ağaçların gelişiminin olumsuz etkilenmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması, su kaynaklarının kuruması, topraklarımızın erozyon ve toprak kaymasına açık hale getirilmesi anlamına geliyor.  Diğer yandan, ülkedeki tarım ve hayvansal ürün üretiminde yaşanan yetersizlik, bu ürünlerin yurt dışından ithal edilmek zorunda kalınması, mera ve tarım alanlarının madenlerle paramparça edilmesinin bir sonucu olarak ülkenin gıda güvenliğini tehdit etmektedir.
“Tür Kaybıyla İlgili Bilgiler Mevcut Değil”
Tahribat genel olarak; ekosistem kaybı, yaban hayatı yaşam alanının parçalanması, toz, kirlilik, depolanmış karbonun azalması, doğal yaşam alanlarında stres, ekosistem hizmetlerinin yerine getirilememesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Orman içerisinde yer alan hemen hemen bütün maden sahalarında bu sorunlar yaşanmaktadır.  Tür kaybıyla ilgili bilgiler mevcut değildir. Ancak yaşam alanı kaybı çok açık bir şekilde ortadadır. Taş ocağı, maden ve turizm amaçlı verilen izin sahalarının miktarı 700.000 hektara yakın olup bu alanlardaki orman ekosistemleri büyük oranda kaybedilmiştir. Ne yazık ki bu alanları tekrar orman ekosistemlerine dönüştürmek için rehabilite edilen alan miktarı yok denecek azdır. Zaten ekosistemin eski haline gelmesi onlarca yıl sonra mümkün olabilecektir.
“Kazdağları Ormanları Altın Şirketlerinin Kuşatması Altında”
Kazdağları’nda yapılan kıyımla ilgili Türkiye Ormancılar Derneği olarak nasıl çıktılar elde ettiniz?  maden işletmesiKazdağları Ormanları altın şirketlerinin kuşatması altındadır. Faaliyet gösteren şirketlerin yanında, arama ve işletme ruhsatı almış 30'dan fazla şirket daha sırada beklemektedir. Kirazlı mevkiinde altın çıkarmak için yürütülen çalışmaların doğaya ve yaban hayatına vereceği zararlar çok açıktır. Sonuçta bir gün yer altındaki bu cevher bitiyor. Geriye ise eski haline dönmesi mümkün olmayacak bir doğa, değişmiş bir coğrafya ve üzerinde yaşam bulunmayan, ay yüzeyini andıran kraterlerden oluşan bir alan kalıyor. Orman ise yenilenebilir bir doğal kaynak ve varlığıyla ekonomik, ekolojik ve sosyo kültürel pek çok değer üretiyor. Üstelik bunu madenler gibi sadece bir kez değil, sürekli olarak üretiyor.
“Kaybedilen Ağaçlar Değil, Bir ekosistemdir”
Genel olarak yaptığımız bu değerlendirmelere ilaveten Kazdağları Kirazlı mevkinde Türkiye Ormancılar Derneği olarak hazırladığımız raporla dikkat çektiğimiz şey çok önemliydi. Raporda; “Ormanlarla örtülü alanlarda maden işletmeciliği esnasında kaybedilen ağaçlar değil, bir ekosistemdir. Ekosistemin değeri odun miktarı ve ağaçlandırma bedeli ile ölçülemez. Onarımı da doğa ve vejetasyon dinamiği ile uyuşmayan basit bir ağaçlandırma işlemi ile gerçekleştirilemez.” dedik.
Son yıllarda doğa tahribatı kesilen ağaç sayısı ölçümüyle tarif edilir oldu. Bu, bize göre son dönemlerdeki hükümetin algı yönetmesi ve rakamları büyük gösterdikçe de bozulandan daha çoğunun yerine getirildiği havası yaratmasıdır. Burada mesele ekosistem tahribatıdır. Ağaç sayısının 100.000 ya da 150.000 olmasından çok tahrip edilen ekosistemin geri döndürülüp döndürülemeyeceğidir. Buradaki tahribat sadece kesilen ağaç değil, buradaki yaban hayatı için bir gedik açılması, toprak erozyonu, toprakta depolanacak suyun azalması, toprak kaybı, çalı ve otsu bitki kaybıdır. Bunlarla birlikte de ağaç kaybıdır. Burada sadece ağacı öne çıkarmak ve buradaki sayının daha fazlasını başka yerlere dikmek bu ekosistemi kurtaracak bir yaklaşım değildir.
“Kazdağları’nda 283 Tür Bitki Tamamen Traşlandı”
Kazdağları Ormanları mevcut haliyle her yıl 1391 ton oksijen üreterek yaşanabilir hava kalitesine katkı yapmaktaydı. Traşlanan alanın % 97'si ormanlarla kaplıdır. Bu ormanlarda, 7’si endemik olmak üzere 283 tür bitkinin bulunduğu ve alanlar tamamen traşlanıp, iş makineleri ile toprak ana kaya derinliklerine kadar taşınacağı için bu vejetasyonun bir daha gelmemek üzere alandan tamamen silineceği gerçeği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Altın madeni için çalışılacak alanın; cevher çıkartma, üst toprak depolama, ekonomik olmayan kayaların yığılacağı alanlar Kirazlı Şefliği'nde, liç alanları, tesisler, araç parkları, işletme binaları ve benzeri yapıların bulunacağı alanlar ise kaba hatlarıyla Aladağ Şefliği'nde kalmaktadır. 
Atikhisar Barajı Çanakkale’nin İçme Suyu Kaynağıdır
İşletmenin yapacağı ekosistem tahribatı yanında, Kirazlı Şefliği'nde kalan kısımlarda halk sağlığı açısından öne çıkan ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husus bu alanın Atikhisar Barajının üst havzası olduğudur. Atikhisar Barajı Çanakkale’nin içme suyu kaynağıdır
Altın üretimi sürecinde alanda 18.900 ton siyanür kullanılacaktır. Bu Çanakkale‘de, en başta insanlar olmak üzere, yaşamını sürdüren tüm canlılar için büyük bir risk oluşturmaktadır.
Kirazlı’da ve bu yöredeki diğer maden işletmelerinin, özellikle siyanürlü ve ağır metalleri açığa çıkarılmış atık barajlarındaki olabilecek hasarlar ya da kazalar nedeniyle yeraltı ve yerüstü suları için çok ciddi tehlike oluşacak. Çok geniş bir alandaki kızılçam ve meşe orman ekosistemi kesilerek yok edildiği için, taşkın ve seller ile erozyon artacak, baraj ve göletlerin ömrü kısalacaktır.
“Pek Çok Ağır Metal Derelere, Buradan Atikhisar Barajına Ulaşacak”
[caption id="attachment_62869" align="alignleft" width="343"]Fotoğraf: Mustafa Şıvka Fotoğraf: Mustafa Şıvka[/caption] Örneğin, Topoğrafik haritadan kolayca belirleneceği gibi işletme alanının içinden başlayan dereler iki koldan Koca Çaya ulaşmakta ve Atikhisar Barajı'nı beslemektedir. Bir yandan Topalkaya Deresi, Kabakoz Deresi, Gökbüyet Deresi, Bent Deresi ve Nur Kayası; diğer taraftan Hacıkırı Deresi, Koyunsuyu Deresi, Balıklı Deresi ve Armutcuk Deresi Koca çaya ulaşmaktadır.  İşletme sırasında açığa çıkan gümüş, arsenik, altın, bizmut, kadmiyum, bakır, civa, molibden, kurşun, selenyum, kurşun, çinko ve benzeri pek çok ağır metal bu derelere ve buradan da Atikhisar Barajı'na ulaşarak halk sağlığı açısından ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Pasa yığını ve açık ocak dolgusu sızıntı suyuna geçecek ağır metal kompozisyonları ÇED Raporunda yer almıştır.
“Kazdağları’ndaki Maden Şirketinin Ekonomik Ömrü 6 Yıl”
ÇED raporundan edinilen bilgiye göre; “Kazdağları’ndaki maden şirketinin ekonomik ömrü 6 yıldır. Bu altı yıllık süre boyunca firma 472,5 milyon dolar kazanırken ülke ekonomisine yapacağı katkı devlet hakkı olarak 53,0 milyon, katma değer vergisi olarak 22,3 milyon, toplam da 75,3 milyon dolardır. Bu yatırıma izin verenlerin ve durdurulması yönünde yapılan çalışmalara engel olanların 6 yıl sonra geriye kalacak zehir havuzlarına bakıp iki kez düşünmeleri ve yıkım başlamadan, yol yakınken, henüz her şey sona ermemişken, doğanın halen onarılması mümkünken bunu durdurmaları gerektiğine ilişkin rapor tarafımızdan düzenlenmiştir.” denilmektedir. ‘Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te Mart 2020’de bir değişikliğe gidildi. Buna göre doğal sit alanlarının belirlenmesinde nasıl bir değişiklik söz konusu? Madencilik sektörü ve faaliyetleri açısından da değerlendirir misiniz?  16 Mart 2020 gününde yayımlanan Yönetmelik değişikliği ile tabiat varlıklarının bulunduğu doğal sit koruma statüleri daha önce 1., 2. ve 3. derece iken, yeni düzenlemede tabiat varlıklarının yer aldığı doğal sit alanları için “Kesin Korunacak Hassas Alanlar, Nitelikli Doğal Koruma Alanları ve Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanları” olarak üç yeni statü tanımlanmıştır. 
“Birinci Derece Sit, Mutlak Korunacak Alandır”
İsim değişikliğinden ziyade neyi amaçladıklarını doğru görmek lazım. Burada önemli olan isim değişikliği değil. Önemli olan mevcut durumda nereye geldiğimiz. Doğal sitlerin ayırt edici özellikleri değiştirilmiştir. Sit alanları henüz Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na geçmeden önce birinci, ikinci ve üçüncü derece doğal sit alanı olarak 1265 alan vardı. Bu alanların %72'si birinci derece sit alanıydı. Birinci derece sit, mutlak korunacak alandır. Bunların şu anda büyük bir kısmını ikinci ve üçüncü derece sit alanına çevirme çabası içindeler. Doğal olarak birinci derece sit alanları hızla azaltılmaktadır. Dolayısıyla yapılan değişikliklerin doğada olumsuzluğa yol açan, çok önemli sonuçları ortaya çıkacaktır.
“Yaban Hayatı Koruma Sahası İsmi Kaldı Sahanın Tamamı Yok Edildi”
Peki Yaban Hayatı Koruma Sahası statüsü de aynı değişiklikten nasibini aldı mı? [caption id="attachment_62870" align="alignright" width="364"]Fotoğraf: Mustafa Özkan Fotoğraf: Mustafa Özkan[/caption] Aynı durum Yaban Hayatı Koruma Sahası statüsü için de geçerli. Bu sahaların toplam büyüklüğü geçmişte, 1 milyon 800 bin hektardı. Bu sahaları daha sonra yeniden düzenlediler. 'Yaban Hayatı Koruma Sahası'  ismi kaldı sahanın tamamı yok edildi. Daha gevşek statü olan çeşitli kullanıma izin verecek ‘Yaban Hayatı Üretimi ve Geliştirme Sahaları'na dönüştürdüler. Yaban Hayatı Üretimi ve Geliştirme Sahası 1 milyon 200 bin hektar olarak ilan edildi. Yani bir taraftan 600 bin hektar alan daha ilandan hemen sonra kayboldu. Diğer taraftan mutlak koruma alanları kullanıma açıldı. Söz konusu alanlarda önceki statüsündeyken herhangi bir şey yapılmasına izin verilmiyordu. Yani yaban hayvanlarının özgürce yaşayabileceği alanlardı.
Daraltılan ‘Anıt Ağaç’ Statüsü 
Yönetmelikte, anıt ağaçlara dair dikkat çekici bir değişikli yapılmıştır. Doğa varlıklarına dair koruma politikalarının kısa özeti niteliğinde bir değişiklik bu. Eski düzenlemede sayılı niteliklerden birini içermesi halinde anıt ağaç statüsü kazanan ağaçlar şimdiki düzenlemede sayılı tüm özellikleri içermesi şartına bağlanmıştır. Diğer yandan, kent dokusunu tamamlayan, kent imajına etkisi olan grup, dizi veya tek ağaçların anıt ağaç tanımından çıkarılması da kent merkezli yaşamın kültürel değerlerini doğa varlıklarından kopararak anlamlandıran bir politik anlayıştır.
“Yönetmelik, Sit Koruma Statüsünün Amacına Aykırı”
Bu yönetmelik, sit koruma statüsünün amacına aykırıdır. Koruma hukukunun dayandığı koruma mevzuatının bütünsel koruma mantığına aykırı sonuçlar doğuracak ve ülkemizin uzun yıllar içinde oluşturulan koruma geleneği ve mevzuatına yansıyan amaçları idarenin tasarruflarına terk edilmiş olacaktır.
“10 Bin 500 Civarında Bitki Türümüz Var”
Sahip olduğumuz önemli biyolojik çeşitliliğimiz var. 10 bin 500 civarında bitki türü, yüzlerce sürüngen, memeli, çeşitli tırnaklı hayvan türleri ve hem denizde hem karada yaşayan türlerimiz. Bunların hepsi maalesef büyük bir tehdit altında. Gelecek nesillere bunları taşıyamadığımız takdirde sorumluluğumuzu yerine getirmemiş oluruz. 
“Kazdağları’nda Kesilen ve Damgalanan Ağaç Sayısı 347.815 Adettir”
Kaz Dağları'nda kesilen ağaç sayıları net olarak bilinmiyor. Çevresel Etki Derlendirme (ÇED) raporuna göre 45.650, Orman Genel Müdürlüğü'ne göre (OGM) 13.400, TEMA'ya göre 195.000 ağaç kesildiği ifade ediliyor. Hem Kaz Dağları özelinde hem de Türkiye genelinde kesilen ağaçlara dair sizin elinizde bir veri var mı? Kazdağları’nda kesilen ağaç sayısına konusunda Bakanlık tarafından açıklanan 13.400 rakamı ciddiyetten uzaktır. TEMA tarafından hesaplanan 195.000 adet ağacın kesildiği gerçeğe en yakın değerdir. Hesaplama yapılırken ağaçların kesilmiş olduğu alanlarda ve henüz kesilmemiş ama kesilmek üzere dikili ağaç damgası yapılmış alanlarda Orman Genel Müdürlüğü’nün veri tabanında kayıtlı rakamlar dikkate alınmıştır. Damgası yapılmamış alanlar için de amenajman planı verileri dikkate alınmıştır. Türkiye Ormancılar Derneği olarak; yaptığımız hesaplama açıklanan rakamların çok üstündedir. Kirazlı ve Aladağ Orman İşletme Şeflikleriyle birlikte, altın maden işletmeciliği amacıyla kesilen ağaç sayıları:
  • Kirazlı Şefliğinde kesilen damgalanan (orbis) - 62.718 adet
  • Kirazlı Şefliği pasa döküm alanında kesilen (hesaplanan) -26.659 adet
  • Karadağ gölet inşaatı kesilen damgalanan (orbis) - 15.703 adet
  • Yol, enerji hattı (orbis) - 53.108 adet
  • Aladağ 1, 3, 14 bölmeler (orbis) - 118.636 adet 
  • Aladağ 2, 6, 7, 15 nolu bölmelerde kesilen (hesaplanan) -70.991 adet Yani Kazdağları’nda kesilen ve damgalanan toplam ağaç sayısı 347.815 adettir. 
Gerçek rakamlar böyle iken başka bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Kazdağları’nda tartışılan konunun ağaç sayısı gibi basit bir konuya indirgenmesi dikkatleri gerçek tahribattan uzaklaştırma çabası olarak algılanmalı. Çünkü tahrip edilen bir ekosistemdir. Ağaç varlığı elbette önemlidir. Ancak, o ağaç varlığının orada bulunmasıyla sağlanan ekosistem bütünlüğünün yok olması ve yerine yeniden konulmasının yüz yıllar alacak olması hatta hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı asıl tartışılması gereken konudur.  Türkiye’nin oksijen deposu olan Kazdağları’nın ‘Önemli Bitki Alanı’ verilendirmesi hakkında bilgi verir misiniz?  Kazdağları Önemli Bitki Alanı (ÖBA)’nın uluslararası ölçütlere göre hazırlanan tanıtımında, veriler özetle şöyledir:
  • Toplam endemik takson: 42 adet ( 25 tanesi salt Kazdağı için endemik )
  • Ülke Çapında Nadir Takson:75 adet ( 42 si endemik)                                                                                                     
  • Küresel Ölçekte Tehdit Edilen Tür; 11 adet                                                                                                                 
  • Avrupa Ölçeğinde Tehdit altındaki türler:31 adet                                                                                                                                 
  • Ulusal ölçekte Tehdit altındaki Türler: 34 adet (Özhatay 2012)
Görüldüğü gibi salt ÖBA ile ilgili kısa bir tanıtım bilgileri bile bu dağın, ne denli önemli ve korunması gereken ekosistemler topluluğu olduğunu anlatmak için yeter de artar bile. Kazdağları ormanlarının toplam alanı 258.000 hektar yani 2.580 milyon dönüm genişliğindedir. Ancak bu alanın yalnızca 21.463 hektarı, 1994 yılında Kazdağı Milli Parkı olarak ilan edilmiştir. Dünya Bankası Küresel Çevre Fonu (GEF) hibe katkısı ile desteklenen Genetik Çeşitliliğin Yerinde Korunması Projesi (28632-TU ) kapsamındadır. 
“Biga Yarımadası’nda Yetişmeyen Ürün Yok Denilse Yeridir”
ormanKazdağı Göknarı Tabiatı Koruma Alanı; Kazdağı Göknarı, Kazdağları’nda tespit edilen 42 adet endemiğin en tanınmış, en önemli türüdür. 240 hektar genişliğinde bir alan Kazdağı Göknarı Tabiatı Koruma Alanı olarak tescil edilmiştir. Biga Yarımadası sadece orman açısından değil, tarım açısından da dünyanın sayılı bölgelerinin başında gelmektedir. Bu bölgede yetişmeyen ürün yok denilse yeridir. Sözgelimi Çanakkale, gerek  ürün deseni, gerekse verimlilik bakımından ülkemizin önemli illerinden birisidir. Bu ilde 108 çeşit bitkinin üretimi yapılmakta ve önemli bir miktarda ihraç edilmektedir. 25 yıldır Artvin Cerattepe’de süren bir mücadele var. Son olarak Cengiz Holding’in çıkardığı altın madenini işleme ve ayrıştırma için Murgul'a siyanür havuzu kurmak istemesi yine büyük bir halk hareketine sebep oldu ve pandeminden dolayı sosyal medya üzerinden eylem yapıldı. Cerattepe’de 1992’den beri süre gelen tahribatı nasıl yorumluyorsunuz?  Cerattepe 1995 yılında bir panelin ardından başlayan ülkemizin en uzun soluklu çevre mücadelesidir. Artvin’liler buna çevre mücadelesi değil yaşam mücadelesi diyorlar. 1995 yılından itibaren iki yabancı şirket tüm faaliyetlerini durdurup alanı terk etmek zorunda kaldı. Bu bir maden işletmesinin ruhsatının ilk kez tamamen iptal edilmesi demekti.  Mart 2011’de Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı, Yeni Maden Kanunu çerçevesinde içinde Artvin Cerattepe ve Genya’nın da bulunduğu, ülke genelinde 1343 maden alanın ihale edileceği duyurdu. İşin kötüsü önceleri 250 hektar olan ve iptal edilen maden sahası bu kez 4406 hektar olarak ihale edildi. Bakır Cengiz Holding’e, Altın ise Özaltın Grubu’na verildi.  2 Nisan 2011 tarihinde çevre korumaya dikkat çekmek için planlanan Büyük Anadolu Yürüyüşü’nün Karadeniz ayağı Yeşil Artvin Derneği’nin öncülüğünde Artvin’den başladı. Ülkenin dört bir yanından binbir dertli Anadolu insanı Ankara’da buluştu. Ancak meclise gitmelerine izin verilmedi.  Mücadele bundan sonra da devam etti. 2014 yılında Rize Bölge İdare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı da verdi. Ama 2009/7 Genelgesi ile yeni ÇED yapıldı ve iş yeniden başlatıldı. Ardından 245 günlük nöbet ve her sosyal ve siyasal kesimden binlerce kişilik Artvin Halkı, tomalarla, gaz fişekleri ile coplarla dağıtıldı. Şirket madencilik faaliyetine yeniden başladı. 
“Madencilik Güzelim Artvin Doğasını Tarumar Ediyor”
Artvin’in tepesinde doğal yaşlı ormanlarla kaplı şahane bir arazide artık binlerce ağaç kesiliyor. Tünellerden çıkan ve çıkartılmaya devam eden binlerce ton kimyasallara bezenmiş hafriyat yamaçlardan aşağıya hiç dokunulmamış güzelim yaşlı ormanlara boca ediliyor. Ormanlar bu kez yamaçlardan da siliniyor. Sular artık renksiz değil, kimyasallar yüzünden bembeyaz akıyor, köylülerin inekleri zehirleniyor, ama ne gam. Artık hiç zarar verilmeyecek denilen madencilik güzelim Artvin doğasını tarumar ediyor. Tam da beklendiği gibi. 
“Artvin İçin Büyük Bir Yıkım Başladı”
Maden ruhsatı alınırken altın çıkarılmayacak sözü verenler; altını, kumdan ve çamurdan siyanürle ayrıştıracakları siyanür havuzları inşa etmeye kalkıyorlar. Bu kez de Artvin ve Murgul halkı şiddetli protestolara başladı. Murgul madencilikle zaten tarumar edilmişti, asit maden drenajı ile zehirlenmişti. Şimdi Artvin de Murgul gibi perişan edilirken ağır metallerin yanına promosyon olarak siyanür getiriliyor. Söylenecek söz kalmadı. Artvin için büyük bir yıkım başladı bunun cefasını bu bölge bu ülke fena halde çekecek.
“Ormanları, Devlet ve Özel Şirketler Tehdit Ediyor”
Halen yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu (1956) ile ormanlar üzerindeki yıkıcı, zarar verici faaliyetler engellenmeye çalışılmış, ta ki 2016 yılında yapılan değişikliğe kadar. Orman Kanunu’nda nasıl bir değişikliğe gidildi de ağaçlar böyle kolayca ve korkusuzca kesilebiliyor? Nasıl bir Orman Kanunu’muz var?  madenOrmanları daha çok sıradan vatandaş değil, devlet ve özel şirketler tehdit ediyor. Bu durum 2016’dan çok önce 24 Ocak 1980 kararlarının uygulamaya konmasıyla başlamıştır. 1983’te başlayan yasal değişikliklerle ormanlar piyasanın bir parçası olmaya başlamış ve doğal varlık olarak korunması yerine, piyasada para eden bir mal haline dönüşmüştür.  Günümüze baktığımızda son 15 yılda yılda 13 milyon m3’den 31 milyon m3e aşırı arttırılan odun üretimi, toplamda 700 bin hektara yaklaşan ve her yıl 28 bin hektara ulaşan orman ekosistemlerinin enerji, madencilik, turizm, eğitim, altyapı vb. ormancılık amacı dışında kullanımına yönelik tahsisler ve korunan alanların biyolojik çeşitliliği yok edecek şekilde korumadan çok kullanıma konu edilmesi var olan mevzuatın suistimal edilmiş olmasının sonuçlarıdır.
“Yapanın Yanına Kar Kaldığı Bir Düzen” 
Çevre kirliliğiyle mücadelede mevcut yasalar geliştirilmeye muhtaç iken TCK’da yapılan değişiklikler umut kırıcı. Orman Kanunu’nda ve TCK’da yer verilen “Çevreye Karşı Suçlardaki” caydırıcı olmayan para cezaları nedeniyle, alınan risk kazanılan paraya değecek nitelikte. Bu durumda parasını ödeyen cezadan kurtuluyor diyebilir miyiz?  Uygulamada sorun var, yasaların gereği yerine getirilmiyor. Öncelikle çevreyi kirletenler tespit edilmediği gibi az sayıda göstermelik işlemler yapılıyor. Yapanın yanına kar kaldığı ve af süreçleri ile de kirletenlerin ödüllendirildiği bir düzen sürmektedir.  Son olarak, ormanların, doğal ve yaban hayatın korunması için neler önerirsiniz? Devlet tarafında nasıl önlemler alınmalıdır? 
  • Doğa bir meta değil çok değerli bir varlıktır. 
  • Anayasa’dan başlayarak yasal düzenlemelerdeki yanlışlıkların düzeltilmesi, eksikliklerin giderilmesi.
  • Örgüt yapısının düzeltilmesi (personel politikası dahil olmak üzere).
  • Genel olarak doğal varlıkları özel olarak ormanları ekonomik değil ekolojik işlevleri ile öncelikli olarak değerlendiren kalkınma ve sosyal politikaların oluşturulması.
  • Bilim-politika ilişkilerinin dengelenmesi; bilim ve araştırma kuruluşlarının yaşadığı sorunların çözümlenmesi.
  • Doğa piyasanın isteklerine göre yönetilemez. Doğal varlıkların toplum yararına yönetilmesi birinci öncelik olmalıdır. Bunun içinde geniş katılımla oluşturulacak bir yönetim modeline gereksinim vardır.
Teşekkür.. 
Bu sorulara yanıt verirken; Türkiye Ormancılar Derneği Ormansızlaşmayla Mücadele Komisyonu üyeleri; Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Prof. Dr. Ünal Akkemik, Prof. Dr. Erdoğan Atmiş, Doç. Dr. Cihan Erdönmez ve Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu’nun görüş ve çalışmalarından yararlanılmıştır. 

İlgili İçerikler