”Ellerini Hayat ile Yıka”

24 Mart 2020
Doğa, ne olduğuna bakmadan basıp geçmeye çok alışık olduğumuz o zemini altımızdan çekti. Yıkıcı ve fevri yüzünü gösterdi. Başkan, bakan, sıradan insan, ünlü ünsüz, zengin, fakir, Amerikalı, Rus, milliyetçi, liberal, sol, sağ, Hristiyan, Müslüman, Musevi ayırmaksızın… 'Külahı önünüze koyup düşünmeye başlayın, aynı gökyüzünün altında olduğunuzu hatırlayın' dedi: “Devlet ve sınıf sınırlarının benim karşımda hiçbir anlam ifade etmediğini anlayın artık, aklınızı başınıza toplayın, kolektiviste olmadan benimle baş edemeyeceğinizi kabul edin.”

Hep beraber, Orwell’in Hayvanlar Çiftliği ve 1984’ü, Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken’i, Jose Saramago’nun Körlük’ü ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı arasında bir yerlerde sıkıştık kaldık. Üstelik aramızda en az 1,5 metre olması gerekiyor.

Kâh 1984’teki gibi evden çıkıp çıkmadığımız, nereye gittiğimiz gözetleniyor ve Hayvanlar Çiftliği’ndeki gibi bazılarının daha eşit olduğunu görüyoruz, kâh Korkuyu Beklerken’de olduğu gibi bir ‘zist’ içinde yaşamaya çalışıyoruz, kâh Körlük’teki gibi birbirimize bulaştırdığımız cahilliğimiz ile kaybeden birer kahramana dönüşüyoruz. Öyle de acınası bir haldeyiz! Bir kitabın kaybeden kahramanları değilsek, kesin distopik bir bilimkurgu filminde figüranlarız. 

Nasıl Otomatik Portakal filminde kişiliğini düzeltmek için göz kapaklarını özel bir mekanizma ile tutturup Alex’e zorla şiddet dolu filmler izlettirdilerse, bizler de whatsapp’tan gelen mesaj seli ile sürekli korona virüsü haberleri işkencesine maruz bırakılıyoruz. 

Psikanalist Lacan’ın, yüzleşmekten ölesiye korktuğumuz gerçek kavramına yani “le reel”e doğru sürükleniyoruz. Lacan “le reel”i, bir şekilde bizi bekleyen bilinmeyen, her zaman bizden önde olan, adı konulamayan, simgeselleştirilemeyen veya imgelenemeyen olarak açıklar. Bir başka ifadeyle gerçek, gösterileni olmayan şeydir, saf bir gösterilendir. E bence bu durumda koronadır!

Ve iktidar, “le reel”in vaadi üzerinden ürer. (Ahh, tam şu anda Foucault mezarında büyük ihtimalle o her zamanki ‘cool’ edası ile çenesini sıvazlıyordur. Hayatta olsa kesin en yakın bara gider, bir şişe Corona birası söyler ve “biyosiyaset azizim” diye başlardı anlatmaya.) Foucault bundan tam 44 yıl önce, liberal Batı toplumlarına özgü bu yeni yönetim mantığının adını koydu. Biyosiyaset’in de “bedenlerin denetimli bir biçimde üretim aygıtına sokulması ve nüfus olaylarının ekonomik süreçlere göre ayarlanması” diye açıkladığı biyoiktidara hizmet ettiğini söyledi. Devletler, halkın sağlık ve refahına yönelik kanunlar çıkarıyor, uygulamalar yapıyordu. Tüm bunların amacı ise bedenin terbiye edilmesi, aynı bir üretim malı gibi çarkı devam ettirecek şekilde diğer ekonomik sistemlerle entegre olmasının sağlanmasıydı.

Biyosiyaset nüfusun ölüm ve doğumuna dair bütün bilgi ve düzenlemeleri kapsar. Biyoiktidar sayesinde kapitalizmde bedenlerin üretime sokulması mümkün olduğundan, kapitalist sistemin devamlılığı için biyoiktidarın varlığı zorunludur. Kapitalizmin yüz yüze kaldığı sorunlar karşısında (krizler gibi) sistemin devamlılığı açısından biyosiyasal düzenlemelerde ihtiyaçların giderilmesine yönelik gerekli değişiklikler yapılır. E, hoş geldin korona. (Malumu ilam abesle iştigaldir!)

Foucault’un dediği gibi, “hayat artık iktidarın bir nesnesi haline gelmiştir.” Ama su gibi hayat ta akar yolunu bulur. Ve biz bugün dev bir ekonomi teşkil eden sağlık endüstrisinin, durmadan yapay zeka ile Her şeyin İnterneti’nden bahsederek şişinen modern insanın zihninin ve koca koca devletlerin, genom büyüklüğündeki bir virüs karşısında ne kadar kifayetsiz kalabildiğine canlı canlı şahit oluyoruz. Dünyanın her yerinde iktidar kabuk ve kapitalizm kıvranarak şekil değiştiriyor. Hepimizin dizleri titriyor ama bu kadar gözetlemeye, üst seviyede tahakküme rağmen, korktuğumuz şey iktidar değil. Çünkü iktidarın acizliğini görüyoruz, zayıflığını… 

Doğa, ne olduğuna bakmadan basıp geçmeye çok alışık olduğumuz o zemini altımızdan çekti. Yıkıcı ve fevri yüzünü gösterdi. Başkan, bakan, sıradan insan, ünlü ünsüz, zengin, fakir, Amerikalı, Rus, milliyetçi, liberal, sol, sağ, Hristiyan, Müslüman, Musevi ayırmaksızın… ‘Külahı önünüze koyup düşünmeye başlayın, aynı gökyüzünün altında olduğunuzu hatırlayın’ dedi: “Devlet ve sınıf sınırlarının benim karşımda hiçbir anlam ifade etmediğini anlayın artık, aklınızı başınıza toplayın, kolektiviste olmadan benimle baş edemeyeceğinizi kabul edin.”

Bir arkadaşım 87 yaşındaki annesinin evine gitmiyor, /ya taşıyıcıysam ve bulaştırırsam’ diye. Gidip apartman boşluğundan konuşacağım dedi. Bir başkası kapı girişine sandalye koymuş, 83 yaşındaki babası holün sonunda, öyle sohbet etmişler, ‘ben çıktıktan sonra çamaşır suyuyla sildi her yeri’ diye anlatıyordu. Doktor ya da hemşire olan arkadaşlarım evlerine gitmiyorlar, ailelerini korumak için… Ne acı! Uzak durmak sevginin ifadesine dönüştü. İnsan bazen bakışları ile sever karşısındakini. Ama bugün o bile reva değil. 

COVID-19 ile birlikte birden her şey müthiş ikircikli bir hal aldı. Seviyorsan uzak duracaksın. Metrobüse, dolmuşa, metroya istif halinde binmeye neredeyse bağımlı olsan da sosyal mesafe diye bir şey olduğunu ve onun da 1,5 metreye tekabül ettiğini kabul edeceksin. Kültürün gereği sevincini üzüntünü öfkeni yani ne duygun varsa onu, ağzınla değil dokunarak ifade etmeyi öğrenmiş olabilirsin, kendini tutacaksın. Eve iş getirmeyeceksin ama evden çalışma sistemine geçeceksin. Akıllı telefonlar, tabletler çıkalı beri ekrana yapışık yaşamış, hareket etmeyi bırakmış ve fakat her gün bu nedenlerle uzmanlarca uyarılıyorken, Pikaçu’yu takip eder gibi sürekli internetten koronayı takip edeceksin, ama evden kesinlikle dışarı adım atmayacaksın. Ve ellerin, ah o ellerin, en büyük düşmanın artık. 

O ellerin ki en büyük yardımcındı. Fail oluşunun ve mülkiyetinin simgesi olan ellerin… Oy verdin, yemek yaptın, yedin, gösterdin, sevişmek için dokundun, kaldırıp itiraz ettin, yumruk vurdun, örgü ördün, mesaj yazdın, sayfayı kaydırdın, çamura şekil verdin, boyadın, şifa dağıttın, falına baktın, oyun oynadın onlarla. 

Uygarlığın tarihinin ellerimizi nasıl meşgul tuttuğumuzla belirlendiğini anlatıyor Darian Leader, “El” isimli kitabında. İcat ettiğimiz ilk aletlerden papirüse, ceplerden mendillere, sigaradan kaydırmalı ekranlara varıncaya dek ellerimizi daima bir şeylerle meşgul tutmuşuzdur diyor. Şimdi aklımızda Çin’den İtalya’ya gönderilen yardım paketlerine tutturulmuş Seneca şiiri, ellerimizi daha iyi bir yaşam inşa etmek için meşgul etme zamanı…

Nereden başlamalı dersiniz?

“Bizler aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin çiçekleriyiz.” 

Seneca

Etiketler

Ahu Parlar

Üyelik Tarihi: 18 Mart 2019
3 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör