eğitim Yazılar

Eğitimde son sıraları bırakmayan Türkiye’nin istatistiklerinde ümit veren veriler

“…gelişmiş ülkeler olarak tanımlayabileceğimiz OECD ülkelerinin epeyce gerisindeyiz. Bu ülkelerin gelişmişlik düzeyini yakalayabilmek için Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat penceresi olarak duran genç nüfus yapısının doğru kullanılabilmesi için de en önemli araçlardan birisi hem niceliğiyle hem de niteliğiyle eğitim”

Bir önceki yazıda[1] Türkiye’nin OECD verilerindeki durumunu özetlemeye çalışmış ve biraz da karamsar bir tablo çizmiştim. Türkiye’nin özellikle nüfus yapısı itibariyle barındırdığı potansiyelleri kullanabilmek konusunda epey zayıf olduğunu göstermiştim. Ancak, bütün göstergeler tamamıyla olumsuz da değil. Bu yazıda, Türkiye’nin ilerleme kaydettiği alanlardan birinde bazı istatistikleri paylaşacağım. Söze böyle başladıktan sonra pek çok kişinin ilerleme kaydedilen alanın eğitim olmasını hayretle karşılayacağını tahmin ediyorum. Keza, önceki yazıda bahsettiğim “Türkiye yine sonuncu oldu” başlıklı haberlerin çoğunun eğitim alanında olduğunun farkındayım. Fakat dediğim gibi eğitim, her şeye rağmen Türkiye’nin – en azından niceliksel anlamda – ilerleme kaydettiği bir alan.

Grafik 1, 1994-95 eğitim-öğretim yılından 2015-16 öğretim yılına kadar farklı öğretim düzeylerindeki net okullaşma oranlarını gösteriyor. Net okullaşma oranı bir eğitim düzeyindeki öğrenci nüfusunun o eğitim düzeyine ait yaş grubundaki nüfusa oranı olarak hesaplanıyor. Örnek vermek gerekirse, ilkokul çağı 6-10 yaşları arası ise ilkokul düzeyinde net okullaşma oranı bize 6-10 yaş arasındaki nüfusun yüzde kaçının ilkokula devam ettiğini gösteriyor.

Aşağıdaki grafik kapsadığı yıllardaki sistem değişiklikleri göz önüne alınarak ilköğretim (ilkokul+ortaokul), lise ve üniversite düzeyleri için hesaplanmış. Grafikte ilk göze çarpan sonuç her üç düzey için de görülebilen kuvvetli yükseliş.

Grafik 1. İlköğretim, Ortaöğretim ve Yükseköğretimde net okullaşma oranları[2]

22 yıl bu kadar ciddi artışlar için aslında çok uzun bir süre değil. Bu yıllar arasındaki üç büyük eğitim politikası uygulamasının, hayata geçirilmelerindeki politik motivasyonlar ne olursa olsun, bu gelişmelere olanak sağladığı gerçeğini teslim etmek zorundayız.

Bu uygulamaların birincisi 1997 yılında hayata geçirilen 8 yıllık kesintisiz eğitim reformu. Grafikten de görülebileceği gibi 1997 yılından itibaren ilköğretim düzeyinde okullaşmada bir sıçrayış var. Grafiğin başladığı 1994 yılında ilköğretim çağındaki nüfusun yarısından fazlası eğitim hayatının dışında kalırken bugün bu yaş grubundaki nüfusun tamamına yakınının eğitimde oluşu hafife alınmaması gereken bir gelişme.

Grafikteki başka çarpıcı bir sonuç da azalan cinsiyet farkları. 1994 yılında başta ilköğretim olmak üzere üç eğitim düzeyi için de okullaşma oranlarında kadınların erkeklerin epey gerisinde kaldıkları görülüyor. Günümüze geldiğimizde ise bu farkların kapandığını hatta kadınların az da olsa öne geçmeye başladığını görebiliyoruz.

Okullaşma oranlarının artışında etkili bir başka değişiklik de 2012 yılında hayata geçirilen 4+4+4 eğitim sistemi ve zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılmış olması. 97 reformundan sonra zaten hızla artışa geçen lise düzeyindeki okullaşma oranlarının 2012’den sonra daha da hızlı artarak % 80’ler seviyesini geçmeye başladığını görebiliyoruz.

Okullaşma oranlarını artıran bir başka politika da şüphesiz 1992 ve 2008 yıllarında tavan yapan üniversite sayısının artırılması adımları. 1994 yılında üniversite düzeyinde net okullaşma oranı % 10’un altıda iken bugün % 40’ın üzerine çıkmış durumda.

Tüm bu ilerlemeler Türkiye’yi alt sıralara mahkumiyetten bir nebze kurtarsa da, hala kat edilecek çok mesafe var. Grafik 2’de çeşitli ülkelerin 2000 ve 2015 yıllarında ortaöğretimdeki net okullaşma oranları verilmiş. Grafiğin geneline bakıldığında bütün dünyada okullaşma oranlarının artığı görülebiliyor. Türkiye, bu dönemde % 64’ten % 86’ya yükselerek eğim çizgisinin üstünde kalmış. Yani, tablodaki diğer ülkelere göre okullaşmasını daha çok artırmış. Ancak, pek çok ülkenin tablonun sağ üst köşesinde toplandığını, yani 2000 yılı itibariyle ortaöğretime erişimde doyum noktasına çoktan ulaştıklarını görebiliyoruz.

Grafik 2: Çeşitli ülkelerin orta öğretim düzeyinde okullaşma oranları (2000-2015)[3]

Bu artışların nüfusun genel eğitim durumunu ne kadar etkilediğini ise Grafik 3’te izleyebiliriz. 25 yaş üstü nüfusun içinde en az lise diplomasına sahip olan kişilerin oranına baktığımızda yaklaşık % 37 ile Türkiye’nin en alttaki ülkelerden biri olduğu görülebiliyor. Yükseköğretim düzeyinde de benzer bir durum söz konusu. TÜİK’in 2012 tarihli Yetişkin Eğitimi Araştırması verilerine göre 25 yaş ve üzeri nüfus içerisinde en az yüksekokul mezunu olanların oranı hala % 10’un altında. Tabii ki, yukarıda gösterdiğim okullaşma oranlarının artışıyla bu oranların da uzun vadede yükselmesini bekliyoruz.

Grafik 3: Çeşitli ülkelerde 25 yaş üstü nüfus içerisinde en az lise mezunu olanların oranı (2015)[4]

Yine önceki yazıda bahsettiğim demografik fırsat penceresinin iyi değerlendirilmesi için nüfusun ortalama eğitim düzeyinin artması olmazsa olmazlardan biri. Ancak, tabii ki tek başına yeterli değil. Nicel anlamdaki bu atılımın yanında nitel bir sıçramaya da ihtiyaç olduğu açık. Demografik fırsat penceresi deneyimini atlatan ülkeler üzerinde yapılan araştırmalar yenilikçi ekonomiye geçen ve teknolojik üretim yapabilen ülkelerin bu fırsattan yararlanabildiğini gösteriyor[5]. Bunun da yolu nitelikli bir eğitimden geçiyor.

Eğitimde nitelik konusunda Türkiye’yi dünya ile karşılaştırabileceğimiz çeşitli araştırmalar var. Bunların en popüleri 15 yaşındaki öğrencilere Fen, Matematik ve Okuma alanlarında uygulanan PISA testi. PISA dışında 4. ve 8. sınıf öğrencilerine uygulanan Fen ve Matematik becerilerini ölçen TIMMS ve 9. Sınıf öğrencilerinin okuma becerilerini ölçen PIRLS araştırmaları da bu anlamda önemli veri kaynakları. Pek çoğunuzun medyadan aşina olacağını tahmin ettiğim bu araştırmalarda da Türkiye’nin durumu çok iç açıcı değil.

Öğrencilerin müfredat bilgilerini ölçmekten ziyade Fen, Matematik ve Okuma alanlarında kazandıkları becerileri gerçek hayat deneyimlerine uygulayabilme yeteneklerini ölçmeyi hedefleyen PISA araştırmasında; her üç alanda da OECD ülkelerindeki tüm öğrencilerin ortalaması 500, standart sapması 100 olacak şekilde 200-800 arasında değişen puanlar hesaplanıyor. Grafik 4’ten görülebileceği gibi Türkiye araştırmaya ilk kez katıldığı 2003 yılından beri OECD ortalamasının epey altında. 2012 yılına kadar ufak da olsa ilerlemeler görürken, 2015 yılında üç alanda da ortalama puanlarımızın 2003’teki değerlerin bile altına gerilediğini gördük.

Grafik 4: Türkiye’nin PISA performansı (2003-2015)[6]

TIMSS ve PIRLS araştırmaları ise biraz daha müfredat odaklı. Bu araştırmalarda da benzer bir puanlama yöntemi kullanılıyor ve Türkiye yine ortalamanın altında. Ancak, bu araştırmalarda Türkiye’nin katılımcı ülkeler ortalamasına yavaş yavaş yaklaştığını söylemek mümkün.

Grafik 5: Türkiye’nin TIMSS ve PIRLS performansı (1999-2015)[7]

Önceki yazıda bahsettiğim gibi pek çok başlıkta gelişmiş ülkeler olarak tanımlayabileceğimiz OECD ülkelerinin epeyce gerisindeyiz. Bu ülkelerin gelişmişlik düzeyini yakalayabilmek için Türkiye’nin önünde önemli bir fırsat penceresi olarak duran genç nüfus yapısının doğru kullanılabilmesi için de en önemli araçlardan birisi hem niceliğiyle hem de niteliğiyle eğitim. Eğitim düzeyinin niceliksel olarak artırılması yolunda yukarıda gösterdiğim hızla artan okullaşma oranlarının bu anlamda umut verici olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, eğitimin niteliği konusunda da benzer atılımlara acil olarak ihtiyaç duyduğumuz da kesin.

[1] http://www.sivilsayfalar.org/oecd-verilerinde-turkiye-son-siralara-mahkumiyet/

[2] Özdemir C (2017). “Educational expansion and occupational segregation in Turkey”. International Sociological Association, RC28 on Social Stratification and Mobility Summer Meeting, 7-10 Ağustos 2017, New York, ABD.

[3] Veriler Dünya Bankası’nın data.worldbank.org adresli internet sitesinden alınmıştır. Erişim tarihi, 16.08.2017[4] Veriler Dünya Bankası’nın data.worldbank.org adresli internet sitesinden alınmıştır. Son erişim tarihi, 16.08.2017

[5] Gill, I., & Kharas, H. (2007). An East Asian renaissance: ideas for economic growth. World Bank, Washington, DC.

Kharas, H., & Kohli, H. (2011). What is the middle income trap, why do countries fall into it, and how can it be avoided? Global Journal of Emerging Market Economies, 3, 281–289.

[6] Veriler http://www.oecd.org/pisa/ adresinden alınmıştır. Son erişim tarihi: 17.08.2017

[7] Veriler https://timssandpirls.bc.edu adresinden alınmıştır. Son erişim tarihi: 17.08.2017

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!