“Bencillik İle Diğerkamlık Arasında Çok İnce Bir Çizgi Var”

0906073f-6ed0-4f2d-91ab-e8dcab48135c-1280x960.jpg
Doğal hayatın korunması alanında yıllardır farklı kurumlarda çalışmalar yürüten Güneşin Aydemir, bencillik ile diğerkâmlık arasında çok ince bir çizgi olduğunu belirterek, “İkisi tam ters süreçlere hizmet ediyor, birbiriyle iç içe ve her ikisi de çok insanî. Doğa koruma bu çizgide seyreden bir konu, farkındalığın gelişmesi gereken yer burası.” Diyor.

Yıllardır doğa ile ilgili birçok farklı alanda çalışmalar yürüttünüz. Bunun yanında masal anlatıcılığı yapıyorsunuz. İlk başta sizi ve çalışmalarınızı biraz tanımakla başlasak…

Hayatta en çekindiğim iki sorudan biri ‘ne iş yapıyorsun?’ sorusu olduğunu fark ettim geçenlerde. Bu soruya hiç bir zaman net bir cevabım olamadığını, ‘önemli’ bir kurumda danışmanlık yapana kadar fark etmemiştim. Bu ‘danışmanlık yapıyorum’ cevabı işimi çok kolaylaştırdı, beni bir rahatlattı. Tabir-i caizse doğa ile, insanın bu dünyadaki derdi ile alakalı her konuda “ne iş olsa” yapıyorum galiba. Şimdilerde daha seçiciyim ama. Onu da ekleyeyim. 

Fotoğraf: Reyhan Yıldırım

Kimim sorusuna cevap vermek çok daha zor. Zorluğu, insan olarak dünyaya gelmiş olmakta saklı. Zaten kim olduğumuzu bilmek için geldik galiba dünyaya. Düşe kalka yaşıyoruz. Şu ana kadar kendime dair edindiğim bilgiler ışığında diyebilirim ki pek çok zaafı ve kederi olan ama meraklı ve umutlu biriyim. İçe dönüklerin tariflerine uyuyorum ama dışa dönük bir tarafım da vardır. Dağları, dışarıda olmayı, sosyalleşmeyi de çok severim ama evimden çıkmadığım zamanlar da az değil. İçerimle dışarım arasında seyahat halinde bir insanım. Sosyal medya hesabımdaki profilimde yazdığı şekliyle bir hayalperest ve bir realistim. Gözlemci olmakla müdahaleci olmak arasında bir yerlerdeyim. Bir rivayete göre de doğanın korunması için ağlar kuran bir sosyal girişimciyim. 

Bugün olsa yine biyoloji okurdum diyor musunuz? O ünlü sivrisineklere ne oldu? Şimdi ne yapıyorlar? O sivrisinekleri kimler izliyorlar? Sivrisinek izlemek neden önemli?

Biyoloji okuduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Sosyoloji, etnoloji ve antropoloji çok ilgimi çekiyor, eskiden de çekerdi ama bu konuların hepsini birleştiren bir disiplini okurdum herhalde. Humanities örneğin, çok ilgimi çekiyor. Sivrisinekler okulda öğrenciyken çalıştığım bir projeydi. Orada sivrisinekleri ve insan yerleşimlerinden nasıl uzak tutarız sorusunun cevabını araştırıyorduk ama yaptığımız şey özünde ekolojik modellemeydi. Bilimsel araştırma metodolojisi ve doğa hakkında çok fazla şey öğrendim. O nedenle ayrıca severim sivrileri. Sivrisinekler üzerine hala çalışıyor pek çok insan ve görünen o ki gelecekte işimize çok yarayacak o çalışmalar. Zira sivriler her şarta uyum sağlayan enteresan canlılar. 

Savunuculuk nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli doğa konusuna kafa yorarım. Bunun sebebiyle alakalı bazı fikirlerim var ama bilmiyorum gerçekten. Açık söyleyeyim, ben hiç bir zaman neyi neden yaptığımı bilmedim. Küçük bir çocukken doğada çalışan bir bilim insanı olmayı hayal ederdim. Çocukluğumda televizyonda Daktari diye bir dizi vardı. Afrika’da yaban hayvanlarını iyileştiren bir veteriner. Biyolojiyi seçmemin sebebi. Okuldan mezun olunca National Geographic dergisi (o zamanlar NG Türkiye’de yoktu. Ankara’da bir kitabevi vardı ve abonelik yapıyordu. Harçlıklarımla abone olmuştum) ne bir mektup yazarak büyük hayvanat bahçeleri, doğa parklarının adreslerini istemiş ve hepsine bir niyet mektubu yazmıştım, beni işe alın, karın tokluğuna çalışırım gibisinden. Benim naif talebimi hiç biri kabul etmedi ama hepsi bir cevap yazdı. 

Bu yolda yürürken ilk büyük sorgulamam ve belki de depresyonum “ben kimim ki doğayı koruyacak?” sorusunu sorduğumda gelişti. İnsanın doğanın bir parçası olduğunu savunan, buna inanan ve aslında bunu içten içe bilen ben (bana özgü bir şey değil, hepimiz biliyoruz derinde bir yerlerde); “bir şeyin parçası, parçası olduğu bütünü nasıl koruyabilir ki?” sorusunu sorduğumda bütün harita yeniden değişti. Buna nasıl cüret edebilirim? Bu mümkün mü?

Cevaplarda ilgi çekici bir şey var mıydı? 

Fotoğraf: Reyhan Yıldırım

Bir tanesini hatırlıyorum. “siz bizdeki işler için fazla donanımlısınız!”. Bu kanaate nasıl vardıklarını bilemedim tabii benim amatör mektupla, zira hiç de donanımlı değildim. Aslan kafesi temizlemeye istekli bir heveskârdım altı üstü. Ama o cümle bana sonra, yöneticilik zamanımda çok yardımcı oldu. Herkese yapabileceği işi yaptırmanın önemi ile alakalı bir iç görü kazanmama yol açtı diye düşünüyorum. 

Tekrar soruya dönelim mi?

Evet. Biyolojiyi doğa konusunda çalışmak ve aslında bilim insanı olmak için okudum. Fakat üniversite yıllarımda kuş gözlemciliği ile tanışınca bütün yol haritam değişti. Kuş gözlemi için gittiğim yerler, bu sayede tanıştığım insanlar beni sivil toplumla ve doğa koruma hareketi ile tanıştırdı. Akademisyenlik sivil toplumun dinamik yapısı ile karşılaştırınca daha durağan bir alan olarak kaldı ve aslında üniversitedeki bir hocamın (Bülent Alten) da “sen bu yolda yürü, akademi sana uymaz” yönlendirmesi de cesaretlendirdi. Zaten Anadolu’nun doğasının büyüsü altına girmiştim. Düştüm yollara. 

Öyle bir zamandı ki her gittiğim yer bir yandan müthiş bir canlılık barındırıyor, bir yandan da korkunç bir şekilde yok oluyordu. Sanki yok oluş ile var oluş arasındaki çizgide yürüyor gibiydim. Sulakalanlar sulama, baraj, tarım; ormanlar yanlış uygulamalar, kentleşme, enerji; kıyılar turizm; pek çok yer kalkınma projeleri ile bozuluyordu. Bir süre sonra sadece keyif için yaptığım kuş gözlemi yerini vicdan sızlatan alan gözlemlerine bıraktı. Sonuç pek iç açıcı değildi. Şu sıralar bir deterjan reklamında kuruduğu için adını duyduğumuz Kuyucuk Gölü’nde ne kuşların seyrine daldık zamanında. Dünyadaki en nadide coğrafyalarından birinde yaşıyordum ama ellerimizden kayıp gidiyordu bu hazine. Haliyle derdim bu yok oluş oldu. Yaban yaşam, canlı türleri, bütün olarak canlılık tehlike altındaydı, tehlike biz insanların yarattığı bir tehlikeydi ve bir şeyler yapılmalıydı. Güzel olan, bu bir şeyleri yapmaya niyetli insanlar da vardı ve ben de onlardan biriydim. Ez cümle, akademiye alternatif, bir usta/çırak sistemi içinde doğa korumacı olup çıkıverdim. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde önce gönüllü olarak, sonra harçlık karşılığı emek vermeye başladım. Ankara Kuş Gözlem Topluluğu’nun bir parçası olarak çalıştım. Doğal Hayatı Koruma Derneği ile tanıştım. Sonrasında Atlas Dergisi, Doğa Derneği, Buğday Derneği falan derken, olaylar böylece gelişti. (aslında bunları yazdığım bir köşem var Yeşil Gazete’de, Kuşlar Orman ve Ben başlığıyla) 

Ne kadarlık bir zamandan bahsediyoruz. Bu sırada dünyada neler değişti? Dünyayı kurtarabildin mi?

Şimdi tavana bakıp, bir parmak hesabı yaptım. 27 sene olmuş aşağı yukarı. Milyarlarca yılın yanında bir an bile değil ama ömrümün önemli bir kısmı. Şunu söyleyebilirim: değişen pek çok şeyin yanında sapasağlam duran şeyler de var. Mesela geçen bu sürede yok oluş daha da hızlandı, ama bunu fark eden ve bir şeyler yapmak isteyen insanların sayısı da arttı. Doğa konusu her alana ve sektöre yayıldı. Doğa ile ilgili bilgi haznemiz insanlık olarak arttı, doğru bildiğimiz pek çok şey değişti ve her geçen gün değişiyor. Ağaçların, mantarların, bakterilerin bile bir dili olduğunu, birbirleriyle iletiştiklerini öğrendik mesela. İnsan türünün egosuna büyük darbe! Doğaya zarar vermeden, hatta onarımına destek olarak ihtiyaçlarımızı fazlasıyla karşılayabileceğimizi öğrendik. Dahası az sayıda olsak da yaşam biçimlerimizi değiştirmemiz gerektiğini fark ettik ve buna gönüllü olduk. Sanırım en büyük değişim bilişsel dünyamızda oldu. Doğa, bu çağın insanı için uzakta, romantik ve müdahale edebileceği bir manzara idi, oysa tek seçeneğimizmiş, anladık. Bu çok büyük bir değişim. 

O yıllarda doğa koruma camiasında, insanın kendiyle uğraşması, önce kendisinin bizzat doğayı koruyan insan olması gerektiğini söylediğimde “şimdi şu gölü bir kurtarak hele, sonra bakarız oraya” gibi bir yaklaşım vardı. (Bu ön kabulün, resmi toplantılarda yetkililerin “doğa koruma gelişmiş ülkelerin işi, biz önce bir kalkınalım sonra koruruz” demesiyle neredeyse aynı şey olması da ara ara kendi kendime güldüğüm bir olaydır hala). İnsanın kendiyle uğraşması ezoterik, ruhani ve felsefi; hoş ama boş bir şey olarak algılanıyordu. Çöpleri ayırarak Kızılırmak Deltasının kurtarılmasını sağlamak arasında bir bağlantı yoktu. Şimdi öyle mi? Etrafımdaki neredeyse herkes yaptığı işin yanı sıra bir saksıda maydanoz yetiştirmeye, balkonunda kompost yapmaya, çamaşırlarını arapsabunu ile yıkamaya, yoga yapmaya başladı. Her şeyin bir zamanı var diyesi geliyor insanın. 

Fotoğraf: Özge Oğuz

Dünyayı kurtarmak? Wuhuuu! O kimin haddine? Bu yolda yürürken ilk büyük sorgulamam ve belki de depresyonum “ben kimim ki doğayı koruyacak?” sorusunu sorduğumda gelişti. İnsanın doğanın bir parçası olduğunu savunan, buna inanan ve aslında bunu içten içe bilen ben (bana özgü bir şey değil, hepimiz biliyoruz derinde bir yerlerde); “bir şeyin parçası, parçası olduğu bütünü nasıl koruyabilir ki?” sorusunu sorduğumda bütün harita yeniden değişti. Buna nasıl cüret edebilirim? Bu mümkün mü? 

Dolayısıyla şu anki düşüncem şu: dünyayı kurtarmaya cüret etmek nasıl bir aymazlıktır? Sen kendini kurtar önce düştüğün çukurdan. Şu kibrini bir tanı. Ama elbette bu çok ince bir çizgi. Bencillik ile diğerkâmlık arasında çok ince bir çizgi var. İkisi tam ters süreçlere hizmet ediyor, birbiriyle iç içe ve her ikisi de çok insanî. Doğa koruma bu çizgide seyreden bir konu, farkındalığın gelişmesi gereken yer burası. 

Neyin iyi, neyin kötü olduğunu doğa bize söyler. Azizlerimden Aldo Leopold’ün dediği gibi “bir şey canlılar dünyasında / topluluğundaki bütünlüğü, sabit olanı, dengeyi ve güzelliği (estetiği) koruma eğiliminde ise doğrudur. Tersi yönde ise de yanlıştır”. İşte, iyiliği çoğaltacak yönde vereceğimiz kararlar için basit bir kerteriz. Yeri geldiğinde çevrenizdekilere derin bir nefes almalarını hatırlatmak bile büyük iyilik. Düşünün ki doğal yeteneğimiz olan ve olmaksızın yaşayamayacağımız nefes alma eylemini bile öğreten programlar var günümüzde. İşte insanın kuyusu bu!

Değişimin yanında sapasağlam duran şeyler dediğiniz nedir?

Sapasağlam duran şey doğanın kendisi. İçindeki varlıklar değil kastettiğim. İşleyişi, mekanizması, oluş hali. Değişmeyen şey, bu, bana göre. Yani doğanın sabitleri. Doğadaki değişim bu sabitler sınırlarında oluyor. İklim değişikliği için de böyle. Krizle ilgili öngörülerimiz de çözümlerimiz de bu sabitlerden geliyor zaten. Ekoloji bilimi bu konuyu araştırır. Çağımızın en önemli bilimidir ve herkesin başka her şeyden önce ekoloji ile ilgilenmesi şart bana göre diyerek, mesajımı da vermiş olayım. Huyum kurusun. 

Sizce dünya nasıl dönüşecek? Olayların yönünü iyiye döndürmek için neler yapılabilir? 

Bence neler olacağını çok da net bilemeyeceğimiz bir çağda yaşıyoruz. Olacakları herkes yazıyor, söylüyor zaten. Hastalıklar çoğalacak, şirketler ve devletler daha da vahşileşecek, insanlar yerlerinden yurtlarından olacak, zalimin mezalimi artacak, vesaire vesaire. 

Büyük bir kaos, yani bilinmezlik silsilesi bizi bekliyor insanlık olarak. Şimdiye kadar bilmediğimiz, karşılaşmadığımız pek çok sorunla boğuşuyor olacağız. Bu boğuşmanın büyük oranda bizim adımıza yenilgiyle sonuçlanacağını düşünüyorum. Doğanın mekanizmasını anlamakta direnirsek yenilgi de o oranda büyük olacak. Yenilgi ne demekse tabii, o da ayrı konu. 

Gıda konusu ciddi anlamda sorun olacak. Kimyasal kirlilik sağlığımızı çok daha fazla tehdit edecek. Kullandığımız dil değişecek (değişiyor). Kılık kıyafetimizden dinlediğimiz müziğe kadar seçimlerimizde sosyal etkiler ön planda olacak. Kendine yeterlilik konularına kafa yoran, kıtlık bilinciyle yaşayan, birlikte dayanışma ağları kuran, israfı minimize eden, barışçıl topluluklar devri başlıyor bana göre. Bunun formülünü bulan yaşadı! Demek istediğim, bunun zemini hazır, çözüm insanlarda. 

Bizim camiada yaygın olan teknolojinin düşmanımız olduğu fikri de tamamen değişiyor. Teknoloji olmaksızın krizlerin üstesinden gelmemiz pek mümkün görünmüyor. Ama nasıl bir teknoloji? Bu da üzerinde düşündüğüm bir konu. 

Fotoğraf: Levent Kulu (UNDP Arşivi)

Öte taraftan, yaşadığımız çağın çok özel bir dönüşüm çağı olduğunu düşünen biri olarak bazen “galiba bu hep böyleydi” dediğim zamanlar da oluyor. Ortaokul yıllarıma glasnost / perestroyka dönemi denk gelmişti. Bu rüzgarla Avrupa’nın siyasi yapısı tümüyle değişti, Berlin Duvarı yıkıldı. O duvar fiziksel olarak çöktü, ancak aynı zamanda metafor olarak da çok kuvvetli bir şeyi temsil ediyordu. Duvarın yıkılması bir sonuç, ama tuğlalar çok önceden sallanmaya başlamıştı. O yaşımda düşünüyordum: acaba bize öğretilen çağları değiştiren olayları yaşayan insanlar da aynı şeyleri mi yaşıyordu diye. Yani Bastille ayaklanması bir çağı kapatıp yenisini açmıştı. Ya da İstanbul’un fethi. Ama işin aslı öyle miydi? Olaylar bir gün, fakat bu bir çağ, geçiş çağı, on yılları kapsıyor. O yılların üzerinden otuz küsur sene geçti hala geçişteyiz. Hatta bunu daha derinden hissediyoruz, yaşıyoruz.  

Olayların yönünü iyiye çevirmek daha da karmaşık. İnsanın kendini bilmesiyle alakalı bir konu. Yapabileceklerin, bunların sende yarattığı toplam hissi tanımakla alakalı. Yaptıklarımız nasıl bir haz veriyor? Bu haz geçici bir haz mı? Çünkü kötülüğün de hiç azımsanmayacak bir hazzı var. İkisi arasındaki fark ne? Bunun cevabı herkesin kendinde saklı. 

Ve elbette doğayı tanımakla. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu doğa bize söyler. Azizlerimden Aldo Leopold’ün dediği gibi “bir şey canlılar dünyasında / topluluğundaki bütünlüğü, sabit olanı, dengeyi ve güzelliği (estetiği) koruma eğiliminde ise doğrudur. Tersi yönde ise de yanlıştır”. İşte, iyiliği çoğaltacak yönde vereceğimiz kararlar için basit bir kerteriz. Yeri geldiğinde çevrenizdekilere derin bir nefes almalarını hatırlatmak bile büyük iyilik. Düşünün ki doğal yeteneğimiz olan ve olmaksızın yaşayamayacağımız nefes alma eylemini bile öğreten programlar var günümüzde. İşte insanın kuyusu bu! 

Şu anda bu yönde gitmemizde en büyük engel nedir sizce?

Bizim mahalle. Bu konuları konuşan topluluğun çok küçük bir topluluk olduğunu, kendi içinde kısırlaştığını, tutuculaştığını ve ukalalaştığını görüyorum. Ötekileşmekten yakınırken diğerlerini ötekileştirdiğini gözlüyorum. Kabuğunu kırmaya gönüllü olmadığını, “bizden” olmayanla yan yana gelme cesaretini gösteremediğini düşünüyorum. Yankı odası diyorlar, güzel bir terim bence. Şu andaki kişisel çabam, yan mahalleye/mahallelere gidip gelmek, hiç tanımadığım insanlarla, fikirlerle tanışmak, deneyimlerimi bir de bu süzgeçlerden geçirmek yönünde. İki yıl önce konuşmacı, moderatör, katılımcı olarak katıldığım toplantılarda sürekli aynı insanları görmekten, aynı cümleleri sayıklamaktan çok sıkılmıştım açıkçası. Geçtiğimiz yıl ise tam bir açılım oldu. Yepyeni insanlarla tanıştım. Dünyam değişti. Zaten bu bizim mahalleye dair hissiyatım da bu açılımdan kaynaklanıyor. 

Neler oluyor diğer mahallelerde? 

Gördüm ki insanlar, insana dair çok fazla sorunla uğraşıyor. Kadınların, çocukların meseleleri ve çok acıları var. İtiraf etmeliyim o insanların boğuştukları sorunlarla uğraşacak gücüm hiç yok örneğin, o nedenle bir ellerini öpüp diğerini tutasım var o konularda bir şeyler yapan insanların. Gördüm ki insan kendi cehennemini yaratmakta oldukça mahir bir canlı. Doğanın sillesine ihtiyacı yok. Öte taraftan sanat çok dönüştürücü bir alan, önemli bir iletişim aracı. Daha çok kullanmamız lazım. Önümüzdeki dönemde bu konularda çalışacağım. 

Umudun kaynağının dışarıda değil, içeride olduğunu düşünüyorum. Umutlu olmak için çok sebebimiz yok ama umut yaratmak için her zaman elimizde imkanlar var. Ekilmemiş tohumlar umuttur, söylenmemiş sözler umuttur, anlatılmamış hikayeler umuttur, hayal edilen her şey umuttur. Umutsuzluğun kıyısına yaklaştığım zaman bakıyorum, ne yapabilirim diye soruyorum. Cevap oracıkta bekliyor ya da beliriyor oluyor.

STK lar öldü mü ölmedi mi? Sivil toplumun etkisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Tüm taşlar yerinden oynuyor. Örneğin muktedir ilişkileri, tahakküm alanları tamamen değişiyor. Paradigma olarak yönetim fikriyatı çöktü. Bunu dünyadaki devletler, şirketler  katmanı için düşünmüyorum sadece. Sivil toplum katmanında da böyle. Bu kadar yıldır derneklerde çalışan, dernek kuran, batıran biri olarak iktidar psikolojisinin her yerde aynı şekilde var olduğunu söyleyebilirim. Büyük kurumlar ve dikey yapılanma devri, merkezden yönetim dönemi kapanıyor. Az sayıda kurum için umut var ama yeni ve küçük oluşumların şekli değişik olacak. Çünkü bu düzende yaşamaları olanaklı olmayacak diye düşünüyorum. Yeni bir kurum kurmaya niyetlenenlerin çok dikkatli olmasını öneririm. Sistemi çoğaltan süreçleri hayata geçirmek mi yoksa sistemi dönüştüren süreçleri hayata geçirmek mi gibi bir soru var masanın üzerinde. Ve cevabı da tanımlı değil. Denemeler sürecindeyiz. 

Buğday’dan vazgeçmemenizi sağlayan faktörler nelerdir? 

Ben, Buğday ile büyüdüm diyebilirim. Bugünkü halime, yaptıklarıma büyük katkısı olmuştur. Sadece bir sivil toplum örgütü ya da doğanın korunmasına değil yaşama karşı bakışımı da değiştirdi ve değiştirmeye devam ediyor. Doğanın korunması anlamında çok kritik bir bakış açısı sağladı ve buna dair deneyimlerle dolu bir alan açtı Buğday benim için. Bir kurum olarak da Buğday aslında standartların ötesinde bir organizasyon, daha çok emek veren insanların niyetleriyle şekillenen bir organizma. Duruma göre doğal hızıyla değişen, dönüşen bir yapısı vardır. Bu özellik mayasında var. Daha çok Victor’un vizyonu ve donanımı ile şekillenen. 

Elbette, insan bir şeye sürekli emek verince bağlanıyor. Bunun hem olumlu hem olumsuz bir tarafı da var. Emek verdiği şeyi kendine ait sanması. Bu yanılgıya düşmemek, yaptıklarımızı bırakmak, devretmek de önemli. Buğday bu anlamda da farkındalık kattı hayatıma. 

Uzun yıllar sivil toplum çalışmaları yürüttünüz hiç umutsuzluğa kapıldığınız oldu mu ya da olduğunda nasıl atlatıyorsunuz?

Umutsuz değil de çaresiz hissettiğim çok zaman oldu. Umudun kaynağının dışarıda değil, içeride olduğunu düşünüyorum. Umutlu olmak için çok sebebimiz yok ama umut yaratmak için her zaman elimizde imkanlar var. Ekilmemiş tohumlar umuttur, söylenmemiş sözler umuttur, anlatılmamış hikayeler umuttur, hayal edilen her şey umuttur. Umutsuzluğun kıyısına yaklaştığım zaman bakıyorum, ne yapabilirim diye soruyorum. Cevap oracıkta bekliyor ya da beliriyor oluyor. Önerim bir defter alın ve umutlarınızı ne kadar saçma ve gerçekdışı dahi olsa yazın. Olasılıklar evreninde yaşıyoruz, bunu her daim kendime hatırlatırım. 

Öte taraftan, bu zamanın insanının peşinde koştuğu mutluluğun da tarifini yeniden yapmakta fayda var. Bana göre mutluluk acıdan bağımsız değil. Leonard Cohen’in dediği gibi “insan dünyada kırık bir kalple yaşar”. Bu durumun kabulü, büyük mutluluk. 

Masal anlatıcılığı, hikaye anlatıcılığı hayatınızda neyi değiştirdi? 

Birkaç maddede anlatabilirim sanırım. Öncelikle, her ne kadar doğayı anlamaya cüret ediyor ve anlatmaya çalışıyorsam da aslında esas merak konum insan. İnsanın kendiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkiler. Bu ilişkilerin çeşitliliği. Masallar bu alana dair çok fazla şey söylüyor. 

Masallar doğa hakkında da pek çok şey söylüyor. Bu bilgileri gözlemler ve bilimsel bilgilerle karşılaştırmak için harika bir fırsat. Anlatıcılık da işin diğer boyutu. Her insan bir anlatıcı. Anlattığımız hikayelerle yaşamı inşa ediyoruz. Buna inanıyorum. Bir hayalperest olarak, hayallerimi gerçekleştirirken hikaye anlatıcısı kılığına bürünüyor ve “işte” diyorum, “bakınız böyle bir hayalim var, siz de parçası olmak ister misiniz?”. Masal anlatıcılığının örneğin tiyatrodan farkı, hayali gerçeğe dönüştürürken dinleyicilerin de hayal dünyasına sınırsız bir özgürlük tanımasıdır.  Ki, şu anda bu özgürlüğe çok ihtiyacımız var. Ek olarak son derece destansı bir çağda yaşamıyor muyuz sizce de? Anlatacak ne kadar çok hikaye, aracılık gerektiren, sesini duyurmayı bekleyen ne kadar çok olağandışı durum var.  

Kısa Sorular, Kısa Cevaplar

10 yıl sonra Güneşin kendini nerede görüyor ?   

Bilmiyor. Büyük merak konusu. 

Hayatınızda neyi büyütmek / çoğaltmak istersiniz? 

Doğa. Kendimi tanıma durumları. Sevgi. 

Yorulduğunuz her şeyi bırakıp gitmek istediğiniz oluyor mu? 

Aşırı yorulduğumda bedenim sinyal veriyor, duruyorum. Bırakıp gitmeyi hiç düşünmedim. Ama yapmayı bıraktığım şeyler oldu. 

Başka bir hayat ister miydiniz? 

Şimdiye kadar olanlardan razıyım. Sanırım istemezdim. 

Neden böylesiniz? 

Öncelikle genetik. Sonra içinde büyüdüğüm ortam. Ardından bana verilen imkanlar ve imkansızlıklarım. Tesadüf ve tevafuklar. Son olarak seçimlerim nedeniyle. 

Günlük yaşamda ilginizi en çok çeken şey: 

Şeyler/olaylar/insanlar arasındaki benzerlikler ve farklılıklar. 

En çok duygulandıran şey:

İnsanın kendini gerçekleştirme ve sınırlarını aşma çabası.

Şu anda insanın en büyük sorunu? 

Ürün, hizmet, konu artık Allah ne verdiyse zilyon tane seçenek arasında sıkışmış arzuları. 

Kapak fotoğrafı: Reyhan Yıldırım

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

You have Successfully Subscribed!