Kadın Devrimine Giden Dikenli Yol 

Kadın devrimine giden oldukça zorlu yolda, feminist hareketin birikimi sonucu patriyarkayı yapı söküme uğratmak hem heyecanlı hem de acı verici...

2006 yılında ABD’li avukat Tarana Burke tarafından Me Too hashtagiyle (#MeToo) sosyal medyada başlatılan cinsel taciz ifşası hareketinin Türkiye’de güçlü yansıması 2020 sonunda oldu. Kadın devrimine giden oldukça zorlu yolda, feminist hareketin birikimi sonucu patriyarkayı yapısöküme uğratmak hem heyecanlı hem de acı verici… Küresel ölçekteki MeToo hareketi cinsel tacizden yola çıkarak patriyarkaya karşı neredeyse her alanı kapsayarak ilerleyecek gibi görünüyor.

Taciz evde, işyerinde kısacası özel ve kamusal alanda vücudumuzu ve ruhumuzu zedeleyecek nitelikte olan her türlü kötü davranış olarak tanımlanabilir ya da bu kapsam genişletilebilir. Genellikle iki kişi arasında yaşandığı için kanıt ve tanık bulmak zor olan taciz konusunda, ifşada bulunan kadınlar haklı olarak ‘kanıtlarımız derimizin altında ve beynimizde’ diyor. Kadınlar bu acıyla yıllarca, hatta bazıları bir ömür boyu yaşamaya çalışıyor. Toplumumuzda ‘erkeğin elinin kiri, kadının alnının yarası’ diye söylemlere geçen; taciz ve tecavüz elbette çocuklar ve lgbti+ bireylere de yansıyor. Eril değerlere sahip toplumun bu köklü travma öykülerinin kuşaktan kuşağa taşındığını da görüyoruz. Türkiye’de her dört kadından biri cinsel tecavüzle karşılaştığına göre, kendimiz yaşamasak dahi yakın birkaç arkadaşımızın yaşadıkları ve her gün yaşamı bir başka türlü yorumlamasıyla iç içeyiz.  

İnsan hakikati arayan etik bir canlı olduğuna göre; bu durumun yazın ve sanat  dünyasından gelmesi oldukça anlamlıdır. Çünkü binlerce yıldır insanlar kaya üstü resimleriyle ve sonra yazıyla gelecek kuşaklara yaşadıkları hakikati aktarma peşinde olmuşlar.

Beş Bin Yıldan Bu Yana Süren Patriyarka

Antroplojik verilere göre; kadının tahakküm altına alınmasının ilk ortaya çıkışının hiyerarşi olduğu belirtilir. Erkek gücünü kadınlar üzerinde kullanmaya siyasetten yazın, iş ve sanat dünyasındaki statüsüne kadar sıkı sıkıya sarılıyor. Kadını kontrol altında ve küçük görmekle egemenliğini pekiştirmeye çalışıyor. Bu durum kadının kendi içinde döngüler halinde devam eden bazen kendini sorgulama bazen karşısındaki kişiye öfke duyma olarak bir fasit dairede sürüp gidiyor. Elbette toplumdaki kültürel normlarla yukarıda sözünü ettiğimiz deyişle erkeğin kiri elini yıkayınca akıp gidiyor. Fakat kadının alnının yarası hep görünüyor. Ne olursa olsun erkek bu döngüleri sürdürürken mutlu görünüyor çünkü avlarına yeni avlar eklemekte ve hatta takdir de görmekte…  Daha yeni hedefler peşinde koşuyor. Matematikte altın oran denilen (golden ratio) şeklinde tanımlanan döngülerinden çıkmak istemesi ise böylesi zorlamalar olmadan işine gelmiyor. Özellikle entelektüel camiadaki erkekler o döngüleri kendi lehlerine işleterek, örtülü narsist dünyalarında konuyu ele alırken nalıncı keserini hep kendilerinden yana yontmaya çalışma çabasında görünüyor. Çünkü egemenlikleri sarsılırsa ucu hepsine dokunacak.  

ABD’li tarih araştırmacısı Gerda Lerner, patriyarkanın oluşumu ve tarihini ele aldığı Patriyarkanın Yaratılışı (Creation of Pathriarchy) kitabında 5000 yıllık bir geçmişi ele alır. Kültürle, gelenek ve normlarla kuşaktan kuşağa taşlaşarak aktarılan patriyarkanın tarihi diye altını çizer. Erkek egemenliği hakkında yıllar önceki bir yazımda ‘ayrıcalıklı sınıf hiçbir zaman ayrıcalıklarını bırakmak istemez ve hep oraya kayma eğilimindedir’ demiştim. Dolayısıyla biz feminist kadınlar kendine profeminist diyen erkeklere dahi temkinli yaklaşırız. Çünkü o döngüleri kolaylıkla görebiliriz. Siz de deneyin. Bu yansımaları görmek zor değil. Erkeklerin o sürüp giden mutlu ‘yaratıcı ortamlarına’ bilincinizle nüfuz etmeye çalıştığınızda arı kovanına çomak sokmak olarak algılanacaktır. Bu süreçte bazen hemcinsleriniz tarafından da dışlanabilirsiniz. Dolayısıyla feminist hareket her ne kadar ‘kız kardeşlik’ dayanışmasını ortaya atıp ondan kazanımlar edindi ise günümüzün feminizmi bir kişiyi yalnızca biyolojisinden dolayı değişmez bir kategoriye koymuyor. 

Kadının Beyanı  

Bu yazıya hazırlanırken özellikle kadının beyanı konusunu yeniden anlamaya çalıştım. Bu kapsamda Avukat  Tuba Torun’un Duvar Gazetesi’nde çıkan yazısı aydınlatıcıydı. Taciz ‘istemiyorum/ DUR’ dedikten sonra başlar diyor Torun. Kadınları koruma kurumlarının daha oturmuş olduğu ülkelerde sicillerine işlendiğinden de söz ediliyor. Bu doğrudur. Ancak yaşadığım üç farklı batı ülkesinde de kadınların durumunun ne kadar kırılgan olduğunu biliyorum. Kısacası özellikle çocuğun cinsel istismarı, cinsel taciz, tecavüz gibi durumlarda mesele burjuva hukukuna havale edilerek adalet sağlanamayabiliyor.   

Diğer kafa açıcı bir duyum ise Artı TV’de ‘Beyhan Demir ile Mor Gündem – Edebiyat dünyasında erkek egemenliği’  programı oldu. Sosyalist feminist açıdan Gazeteci Arzu Demir ve sosyalist feminist Hülya Osmanağaoğlu’nun değerlendirmesi oldukça önemli.  

Eşitlik, özgürlük yolunda mücadele ettiğini söyleyen erkeklerden çoğu erilliğiyle ciddi şekilde uğraşmıyor. Yüzeysel söylemleri de bu konuyla biraz ilgilenen kadına karikatürize geliyor. Nalıncı keserini hep kendi tarafına yonttuklarını görmek zor değil. ‘Efendim tüm yazın ve edebiyat dünyasında taciz varmış’… Eserleriyle yazarları aynı kefeye koymamak lazımmış vb. Hatta nefes daraltan türden… Bu iki yüzlülüğün daniskası değil de nedir? Bu tür yorum yapanlar kendine devrimci deyip de gerçek bir yapısöküm peşinde olmayanlar kadını kendi kıskacına almaktan  memnun görünüyorlar. Yeni bir yazın etiği peşinde ısrarcı olanlar ise yine kadınlar. Rodin’den Freud’a kadar bir dizi tanınmış erkek sanat ve düşünceleri için kadını nasıl nesneleştirdikleri yine feminist kadınların çalışmalarıyla ortaya konuyor.

Kadın Devrimine Giden Dikenli, Taşlı Yol

Türkiye’de halen kadının en temel haklarından konuşur durumdayız. Kadınlar patriyarka karşısında var olma (survivor) mücadelesi veriyor. Elbette çocuklar ve lgbti+lar da… Sanata, edebiyata, bilim ve siyasete katkıları ise her an görmezden gelinebilir. Bu kapsamda 25 Kasım için Yeni Yaşam gazetesinin hazırladığı  Kadın Eki gerçekten kapsamlı. Hatta bir arşiv olarak saklanacak nitelikte. Sosyalist hareket içinde dahi eşitsizlerin eşitliği içinde var olduk, yıllarca kadın hakları konusunda, “Bacı sizin hakkınız devrimden sonra verilecek. Şimdi konu etmeyin” dendi. Nasıl olur da eşit ve özgür bir dünyaya kafa yoran erkekler bizim haklarımızı devrimden sonraya erteleyebiliyordu? Oysa yeni değerler eski sistemin içinde yeşerir. Çoğu sosyalist feminist 1990’larda buna açıkça bayrak açtı. Çünkü taleplerimiz bugünden yarına ertelenemeyecek kadar elzemdi. 

Tüm dünya kadınları “özel alan politiktir” şiarıyla ortaya çıktığı yolculuğunda dalga dalga kadın devrimine doğru ilerliyor. 1960’ların ikinci yarısında başlayan ve bu dalgalardan en önemlisi olan ikinci dalganın eşit yurttaşlık hakkı idi… Bu yolda yanımızda olduğunu söyleyen sessizce seyreden erkekler olduğu gibi yazdıklarıyla duruşlarıyla ucundan tutmaya çalışanlar da olmuyor değil. Evrensel gazetesinde çıkan Yücel Sayman’ın özellikle kadın ve doğa hakkında yapıcı eleştiriye açık olan yazısı bunlardan biri.

Brecht, “Karanlıkta sanat olur mu olur” demiş. Peki nasıl olur sorusuna ise “Karanlığın sanatını yaparız” demiş. Ben tablonun karanlık olduğunu artık düşünmüyorum. Çünkü dünyada patriyarkaya karşı ışık çatlaktan içeri sızmış durumda. Ama acıların sanatını daha çok yapacağız gibi görünüyor. Üstelik ifşa yalnızca fiziki, ruhi tacizle sınırlı kalmayacak. Zamanında biz şu ya da bu nedenle susturanların iki yüzlülüğünü de ortaya çıkaracağız. Uykularınız kaçsın! Manipulasyonlarınız da buna engel olamayacak. Çünkü sosyalistler arasındaki eril kadın destekçisi çıkışlarınızın çoğu karikatürize durumda. Ayşe Düzkan’ın dediği gibi, eğer sosyalist hareket kadınlar ve lgbti+ların yaratıcılığından öğrenmek istiyorsa sürekliliği olan ciddi bir erkeklik eleştirisi ve yapısöküm çalışmaları yapmak durumunda. Arzu Demir’in söylediği gibi de burjuva hukuku ötesinde çözüm aramak durumundayız. Onlara güvenebilmemiz için bu yolda davranış ve edimlerini değiştirdiklerini ve tutarlı olduklarını görmek istiyoruz. Hep fırsatları kollayan ikiyüzlülüklerinden bıktık! Bu yolda hepimize burjuva hukuku dışında Afrikalıların apartheid döneminde yararlandıkları topluluk ruhuyla onarıcı adalet (restorative justice) yöntemi yardımcı olabilir. Çünkü bu yöntem yerli (indigenous) topluluklarda da en yapıcı sonuç alınan durum olarak görünüyor. Bu konuyu sonraki bir yazımda ele almayı düşünüyorum.

Görsel illüstrasyon: Annalisa Grassano

Emet Değirmenci

Üyelik Tarihi: 18 Kasım 2019
20 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör