Sivil İkileme Yer Yok!

comics-about-war-e1571402699658.jpg
Her karar arifesi tercih yapmayı gerektirir ancak, ikileme düşmenin bazen askeri sonuçları olabilir. Gerçek nükleer karşıtı mücadele, mevzuunun bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde kavranmasıyla bilişsel bir farkındalık sağlarken yaşamları da kurtaracaktır.

Milattan önce dördüncü yüz yılda Sokrates’ın “küçük bir işle uğraşıyor değiliz, nasıl yaşamamız gerektiğiyle uğraşıyoruz”sözü bize etik değerlerin tüm zamanlardaki önemine dair bir şeyler söyler. Özellikle karar verme aşamasında belli değerlere bağlı kalınması tekçiliği çekici hale getirerek tercih yapmanın mekanik bir yolunu  gösterir. Bu açıdan bir ayağı çevre, bir ayağı barış hareketinde olan nükleer karşıtı mücadele savaş olasılığı karşısında etik değerlerine tutunabilirse net tavır alabilir. Bu yazıda kaçınılmaz olarak nükleer silah ve nükleer enerji üretim süreçlerinin ilişkisine değineceğim fakat, esas mesele nükleer karşıtı mücadelenin tüm savaşlar karşısındaki tutumu olacak.

Nükleer silah ve nükleer enerji bağıntısı yıkıcı bir gücün “yapıcı” bir güce dönüştürülmesi  üzerine kuruludur. İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan silahlanma çalışmaları gerek savaşa hazırlık süresince, gerekse savaşın Hiroşima ve Nagasaki’ya atılan atom bombalarıyla bitirilişini takiben sayısı iki bini bulan atom/nükleer silah deneme/testleriyle geliştirilmiştir. Aynı zamanda eski adıyla atom bugünkü yaygın kullanımıyla nükleer sanrallerin de kurulmasına başlanmıştır. Nükleer testlerin sonuçlarının insan sağlığına etkilerinin anlaşılmasıyla dünya kamuoyu nükleer testlerin durdurulması için harekete geçer, bı girişimler uluslararası barış hareketine dönüşür. Yeni doğan çocukların süt dişlerinde stronsiyum 90 maddesinin bulunması Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın 1979 yılında  Türkiye dahil pek çok ülke tarafından imzalanmasının önünü açacaktır.

Nükleer testlerin durdurulmasını izleyen süreçte, 1970’lerin başında yaşanan Petrol krizi nükleer santrallerin dünyaya bugün iklim krizi karşısında  “yeşil enerji ya da yenilenebilir enerji”şeklinde bir üretim kaynağı olarak tanıtıldığı gibi “alternatif enerji” üretim imkanı olarak sunulur. Bu nedenle özellikle 1970’lerden sonra nükleer santrallerin birbiri ardına kurulduğunu görürüz. Ne var ki, Üç Mil Adası ve Çernobil nükleer felaketleri  nükleer santrallerin nükleer bombalarla aynı akıbeti doğurduğunu dünya kamuoyuna gösteren çok net örneklerdir. Petrole ve kömüre alternatif enerji olarak ortaya çıkarılan nükleer enerji üreten santrallerin takkesi düşmüş keli görünmüştür. Nükleer santrallerin bir savaş esnasında kullanılma ihtimali barındıran nükleer silahlar gibi namlusunu mütemadiyen doğaya, tüm bir ekosisteme ve yaşamın bütününe çevirmiş olduğu yıllar içinde yapılan araştırmalarla anlaşılır. Nihayet bu çalışmalar nükleer santrallerle ilgili olarak,  kaza olsa da olmasa da canlı ve cansız çevreyi geri dönüşü olmayan (bu yazıda yer veremeyeceğim fakat birçok yazımda açıkladığım) zararlarının olduğunu ortaya koyar. 

Fukuşima Bölgesinde radyoaktif serpinti nedeniyle önce gözden sonra elden çıkarılan, 1’er tonluk torbalarda toplanan ve bugün fırtınalarla denize süpürülen toprak dahil radyoaktif katı atıklar

Nükleer santrallerle ilgili gerçekler açıkça göstermektedir ki, savaşlarla toprak elde etmek için ülkenin varını yoğunu ortaya koyan hükümetler nükleer santrallerle topraklarını savaşmadan kaybedebilirler. Toprağın bir radyoaktif bir serpintiyle şehit gömer gibi toprağa gömüldüğünü, torbalara doldurulduğunu, her bir karışı için canların feda edildiği o topraklardan nasıl vazgeçildiğini en son yaşanan Fukuşima Nükleer Felaketi net olarak göstermiştir. Tüm bunların ışığında diyebilirim ki, nükleer santrallerle nükleer silahlara karşı çıkmanın kesişim noktasında her türlü yaşamın istem dışı sonlandırılmasına dair bir direniş vardır. Nükleer karşıtı tavır ve tutumlar dünya genelinde nükleer silah ve santrallere karşı olunduğu kadar tüm savaşlara karşı olunmasını gerektirir. Tüm savaşlara karşı çıkamıyor yalnızca nükleer silahlarla ilgileniyorsanız dahi  her tür çatışma sürecinin nükleer savaşa tırmandırılabileceğini öngörmeniz gerekir. Bununla birlikte, nükleer santral işletim süreçleriyle silah yapım süreçleri arasındaki geçişlilik kadar nükleer savaşlarla diğer savaşlar arasındaki deterministik süreçler de çevre hareketinin barış hareketiyle el ele yürümesini zorunlu kılar. Bu birliktelik ise bize barışın lüksü olmadığını da hatırlatacaktır. Zira tüm savaşlarda silah ve bilimum patlayıcılar kullanılır doğa, insan ve çevreden mağduriyet yaratılır. Diğer bir deyişle savaşın iyisi kötüsü olmaz, ikileme yer yoktur.

Dünya çapında  siyasi ve ekonomik projelerin hayata geçirilmesi amacıyla hükümetlerin “savaş” kartını toplumların üstünde etkin bir araç olarak kullandığına inanın ya da inanmayın savaşların sonucunda  insanlar ya ölür ya da yaşam şartları esaslı olarak değişir, ağırlıklı olarak son beş yıldır deneyimlendiği gibi göç etmek zorunda kalır. Sözkonusu göç dillerine, kültürlerine yabancı olunan coğrafyalara gidişi zorunlu kılabilir. Mülteci haline getirilen insanalrın denizde boğularak can vermesinin nedeni  de, gittikleri ülkelerde yaşam mücadelesi vermek zorunda kalmalarının nedeni de savaşlardır. Eğer gerçek bir nükleer karşıtı iseniz duygu durumunuz, siyasi görüşünüz ne olursa olsun sivil ikileme düşmez, savaşları onaylamaz, savaşın önünü açmazsınız. 

Kapak görseli: Naoufal – 2016

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend