Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşmasının Başarısı için

03 Kasım 2020
"Şimdi dünyaları yok eden ölümün kendisi oldum.  Sanırım hepimiz düşündük bunu, o ya da bu şekilde..." [1]

1945 yılında Manhattan Projesi kapsamındaki Trinity (Üçlü) Test’in ilkini New Mexico Alamogordo’da  gerçekleştirdiklerinde, bombanın yapım sürecinde görevli olan Fizikçi Robert Oppenheimer nükleer patlamanın etkisi karşısındaki hissiyatını Hinduların Kutsal Kitabı Bhagavad Gita’dan alıntılayarak ifade eder. Onun bu sözleri  yüzeysel bir değerlendirmeyle “güç sahipliğinin dışavurumu” sanılarak yıllarca yanlış yorumlanmışsa da James Hijiya’nın “The Gita of Oppenheimer” makalesinde ışık tutuğu perspektiften bakınca sözlerinin dünyayı yok edebilecek bir ölüm makinası inşa etmek zorunda kalmanın vicdani ağırlığıyla baş etme çabasının itirafı olduğu anlaşılır [2]. Ne var ki siyasi figürlerin siyasi gerilim ortamında gövde gösterisi kıvamında nükleer testler yapılabilmesi Bhagavad Gita’nın dizelerindeki gibi dünyaları yok eden ölümün kendisi olmaya namzetmiş ruh hali içinde bu silahları kullanmak istemesi hep ihtimal dahilindedir.

Nükleer Silahlanma Suçtur! 

2017 yılında Nobel Ödülüne layık görülmesiyle adı dünya çapında duyulan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması/Treaty Nuclear Weapon Prohibition (TPNW) kampanyası ile ICAN son 10 yıldır nükleer silahlanmaya karşı çeşitli ülkelerdeki sivil toplum örgütlerinin dayanışma içinde verdiği mücadeleyi zirveye taşıdı. Anlaşmanın 24 Ekim 2020 tarihinde 50. ülkenin de imzalamasıyla resmiyete kavuşması ise tarihte ilk defa nükleer silah üretmenin, test etmenin, topraklarında bulundurmanın ve nükleer silah satın almanın birlikte yasaklandığı, diğer bir açıdan ise aksi faaliyetlerin “suç” teşkil ettiğinin resmen yürürlüğe girdiği anlamına geliyor. Şüphesiz nükleer silaha sahip olan ülkelerin nükleer silahsızlanmayı savunan bir metnin altına  imza atmasını beklemek şimdilik bir hayal. Zira 2019 yılının verilerine bakıldığında dokuz devletin – ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore – yaklaşık 13.400 nükleer silaha sahip olduğu ve bunların 1800’ünün yüksek operasyonel alarm durumunda..[3]

Öte yandan TPNW’ye imza atmış olan devletler arasında Türkiye, Suudi Arabistan gibi ilk kez nükleer santral kurma girişimi içindeki ülkeler yer almadığı gibi nükleer santrali bulunan 31 ülkeden de yalnızca ikişer reaktöre sahip Brezilya ve Meksika’nın imzacılar arasında olması yani diğerlerinin henüz yer almaması dikkat çekici. Zira bu detay  bize nükleer santrallerle nükleer silahlanma arasındaki ilişkiye dair bir şeyler söylüyor.

nükleer

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na nükleer santrali bulunan, nükleer santral kurma planları yapan ülkelerin şimdiye kadar imza atmamış olması (umalım ki izleyen süreçte imzalasınlar) nükleer silahlanmaya ve testlere karşı daha önce yapılmış olan önceki küresel  anlaşma ve kampanyaların  neden başarıya ulaşmadığını ve yine yeniden Nükleer Silahların Yasaklanması  Anlaşması’na ihtiyaç duyulduğunu bize gösteriyor. Peki bugüne dek yanlış olan neydi ve Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın(TPNW) başarı sağlaması için ne yapılmalı?  Bunun için biraz geçmişe gidip daha önce yapılmış olan nükleer silahlarla testlerin yasaklanmasına yönelik imzaya açılmış olan anlaşmaların geçmişine bakalım.

Amacına Ulaşmayan Nükleer Silah Karşıtı Girişimler

Nükleer testlere İkinci Dünya Savaşını müteakip Soğuk Savaş Döneminde başlanmıştır. 1974 yılına kadar atmosferde, yer altı ve deniz altında gerçekleştirilen yaklaşık 2 bin nükleer test devletlerin “güçlerini” birbirlerine göstermeye çalıştığı bir yarış havasında geçmiştir. Pasifikte, uzak coğrafyalarda yerli halkların radyoaktif kirliliğe maruz bırakılmasının neticesinde oluşan tahribata karşı dünya kamuoyu ilk olarak 1964 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kısmi Önlenmesi Anlaşmasını imzaya açtırır. Denizaltı ve atmosferdeki testler yasaklanınca testlere yer altında devam edilmesiyle kısmi anlaşma yerine daha kapsayıcı anlaşma yapılması ihtiyacı doğar. Bununla beraber dünya genelinde kanser ve türevi hastalıklarındaki artış ve çocukların dişlerinde nükleer silahların atılmasıyla açığa çıkan radyoaktif elementlerden stronsiyumun tespit edilmesi durumun vehametini ortaya serince dünya kamuoyu bu kez uluslararası hekimlerin desteğini alarak daha güçlü bir şekilde  nükleer testlerin durdurulması için ses yükseltir ve 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Kapsamlı Önlenmesi Anlaşması (NPT) imzaya açtırılır.  Türkiye, bu anlaşmayı 1969 yılının Mart ayında imzalamış, 1979 yılında T.BM.M.’de onaylatarak yürürlüğe koymuştur. Nükleer  silahlanmayı ABD ve eski S.S.C.B’nin sahipliği ile sınırlama anlamına gelen NPT imzacı ülkelerin nükleer teknolojiyi geliştirmesinin ise silahlanmaya yönelik kullanılmayacağının sözünü vermiş görünürler. Bu sözün geçerliliği bir yana bugün hala yürürlükte olan bu anlaşmayı parlamento onay sürecinden geçirmemiş devlet de çoktur. Akabinde nükleer güçler testlere devam ettiği için ise 1996 yılında  Kapsamlı Nükleer Test Yasağı Anlaşması (CTBT) imzaya açılır. Lakin bu anlaşma da imzacı devletler tarafından mecliste onaylatılmadığı ve aralarında mevcut nükleer alt yapısına rağmen hiç imzalamamış olan devletler bulunduğu için bugün işlevini tam olarak yerine getirememektedir. Türkiye CTBT’yi 1996 yılında imzalayarak 2000 yılında T.B.M.M.’de onaylamıştır. 

Nükleer Silah-Santral Geçişliliği Göz Ardı Edilince 

Nükleer silahlarla nükleer enerji üretim alt yapısı arasında bir geçişlilik olduğu ise günümüzde yaygın şekilde bilinir. Nükleer silahların yarıştırıldığı Soğuk savaş ortamında 1954’te ilan edilen Barış için Atom Anlaşması da bu savaş teknolojisinin geliştirilmesini meşrulaştırılmaya yönelik kullanılmıştır. Nükleer gücün bir enerji olarak günlük yaşamın kalbine sokulması için esas büyük adım ise dünya çapında etkileri olan 1973 Petrol Krizi  ile atılır. Öyle ki nükleer enerjinin petrolle elde edilen elektrik enerjisine alternatif çözüm olarak sunulması dünya çapında literatüre Nükleer Rönesans olarak geçer. Bu açıdan 1970’lerde nükleer enerjinin petrole alternatif enerji kaynağı olarak gösterilmesi günümüz iklim krizi koşullarında nükleerin temiz enerji şeklinde lanse edilmesine benzetilebilir. Nükleer santral kurma eğilimi ABD’de  1979 yılındaki Üç Mil Adası Nükleer Felaketiyle sekteye uğrarken dünyanın geri kalanı ABD ile aynı nükleer farkındalık noktasına ancak 1986 yılında Çernobil Nükleer Felaketi’ni yaşayarak gelir. Nükleer santral  yatırımları Çernobil Nükleer Felaketi’nin üstünden geçen 10 yılın sonunda yeniden  başlayabilirken irili ufaklı kazalar görmezden gelinse de radyoaktif kabus  25 yıl sonra Fukuşima Nükleer Felaketi ile kendini yeniden hatırlatır. 

nükleer

Nükleer silahlanma anlaşmalarına rağmen nükleer enerjinin kullanımının yaygınlaştığı dönemlerde nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmalarıyla nükleer testlerin yasaklanması anlaşmalarının işlevsizliğinin sırrı  nükleer silah-santral süreçlerinin kesişimselliğinde gizlidir. Geçen hafta Sivil Sayfalar’da Selim Vatandaş’ın da yazısında değindiği  gibi nükleer silahlar günümüzde nükleer silahların çıkış koşullarındaki yıkıcılığının 30 kat üstündedir [4]. Nükleer teknolojinin askeri alandaki kullanımının nasıl geliştirildiğine istinaden ABD Savunma Bakanlığı’nın  2005 yılındaki bir çalışmasında 1-3 kilogram plutonyumun nükleer silah yapmak için yeterli olduğu açıklaması [5] 1000 megawatt gücündeki nükleer reaktörün yılda 200 kilogram plutonyum üretiyor olduğu gerçeğiyle birlikte değerlendirilmelidir. Bununla birlikte nükleer santral -nükleer silah üretimi ilişkisinin barındırdığı olasılıkların yanısıra nükleer yakıtın üretim aşamasında seyreltilmiş uranyum mermisi üretiminde kullanıldığı da göz önüne alınmalıdır. Nitekim 1945 yılında Hiroşima’ya atılan nükleer bombanın uranyum, Nagasaki’ye atılan bombanın ise plutonyum bombası olması da nükleer silahlanmanın salt plutonyum kullanımından ibaret olmadığını gösterir. Nükleer yakıtın işlenmesini de Körfez savaşında, Sırbistan savaşında yakın tarihte Suriye’de seyreltilmiş uranyum mermilerinin kullanılmasıyla birlikte düşünmek gerekir.

nükleer

Nükleer santrallerde meydana gelen kazaların nükleer bomba atılmış diğer bir deyişe nükleer silah kullanılmışçasına tahribat  yarattığı ise bilinen bir diğer gerçektir. Özellikle Çernobil Nükleer Felaketi’nin Hiroşima’ya atılmış olan atom bombası ile açığa çıkan radyasyonun 200, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin ise 400 katı daha fazla radyasyon yaydığını da hatırlamakta fayda var. Yine  nükleer santrallerin operasyon halinde bile çevreye yaydığı radyasyonun kümülatif olarak etkisinin hesaplanmasının gerekmesi Fukuşima Nükleer Felaketi’yle pekiştirilen bir derstir. Nükleer santrallerin riskleri bu yazının konusu olmadığı ve yazının uzunluğunu gözetmem gerektiği için bu konuya fazla giremesem de nükleer riskler ile ilgili olarak önceki yazılarıma bakılabilir. 

Sonuç olarak, Nükleer Silahsızların Yasaklanması Anlaşması’nın resmen yürürlüğe girmesinin  anlamına tekrar dönersek, bu anlaşmayla nükleer silahlanmanın suç olduğunun ilan edilmesi çok kıymetli bir adımdır. Ancak bu girişimin amacına ulaşması için nükleer silahlanmanın beslendiği damarların  kurutulması elzemdir. Nükleer silahsızlanma nükleer santral işletim süreçlerinden nükleer santrallerin muhtaç olduğu nükleer yakıtın ham maddesini oluşturan ve ekosistemi zehirleyen uranyum madeninin yerin altından çıkarılmasına kadar (sağlık dışındaki alanlarda) nükleer yakıt çevrimi süreçlerindeki kullanımından vazgeçilmesini gerektirir. Türkiye gibi nükleer santrali bulunmayan ülkeler ise nükleer silahlanma dünya kamuoyu nezdinde “SUÇ”ilan edildiği üzere çıkmak zorunda kalacakları bu yola hiç girmemeli, Türkiye’de halihazırda inşaatına devam edilen Akkuyu Nükleer Santrali ile Sinop Nükleer Santrali  projelerinden vazgeçilmelidir. Fakat ne Türkiye ne diğer devletler nükleer santral planlarından ve nükleer yakıt çevrimi süreçlerinden sivil toplum talep etse de irade kullanarak çekilmeyecekleri için Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın (TPNW) başarı sağlaması adına bu anlaşmanın nükleer silahlarla sınırlı tutulmaması  ve nükleer silahların beslenme kaynakları olan nükleer yakıt çevrimi süreçlerinin kurutulması önemli ve gereklidir. 

[1] “Bhagavad Gita, Hinduların Kutsal Kitabı” ,Çev.Korhan Kaya, Dost Kitabevi, 2001

[2] https://www.history.com/news/father-of-the-atomic-bomb-was-blacklisted-for-opposing-h-bomb

[3] https://www.sipri.org/yearbook/2020/10

[4] https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/28/nukleer-silahlarin-yasaklanmasina-bir-adim-daha

[5] Cochran T.B. Plutonium: the international scene https://fas.org/nuke/cochran/nuc_08019601a_172.pdf

Pınar Demircan

Üyelik Tarihi: 24 Temmuz 2019
27 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör