‘Sözleşmelerden Çok Nükleer Santralleri Durdurmaya Odaklanmalıyız’

Nükleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan ile radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü taraflara karşı mesuliyetlerle ilgili ekim ayında yürürlüğe giren kanunlar ve nükleer enerjinin tehlikeleri üzerine faydalı bilgiler içeren kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pınar Demircan ile gerçekleştirdiğimiz uzun söyleşinin ilk bölümünde ekim ayında Resmi Gazete’de duyurulan radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü tarafları ilgilendiren sözleşmelere odaklandık. Demircan; yürürlüğe giren sözleşmelerin zaten Türkiye’nin imzalamaya mecbur olduğu sözleşmeler olduğunu söylüyor. Demircan’a göre bu sözleşmelere odaklanmak yerine var gücümüzle nükleer santrallerin hayata geçmesini önlemeye çalışmalıyız: “Bizim meselemiz bu sözleşmelerin TBMM’den geçmesi değil nükleer santral gibi riskli, ağır hantal, müsrif ve maliyetli bir tesisin kurulmasına izin vermemiz olmalıdır. Bu bağlamda dikkatimizi yöneltmemiz gereken şeyin engelle(ye)mediğimiz bu nükleer santraller karşısında haklarımızı korumak olduğunu eklemeliyim.”

Radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü taraflara karşı mesuliyetlerle ilgili yeni onaylanan kanunlarla ilgili görüşleriniz nedir? Bu sözleşmelerle birlikte uygulamalarda ne gibi farklılıklar yaşanacak? 

Pınar DemircanRadyoaktif atık konusu Türkiye’de nükleer santral olsun olmasın mevzuatta yeri olan ve olması gereken bir konudur. Zira nükleer santrallerde nükleer atık formunda radyoaktif atık oluştuğu gibi tıpta, tarımda, çeşitli endüstriyel alanlarda, mesela büyük baraj inşaatlarında dahi radyoaktif atık kapsamına giren madde ve malzemeler kullanılmaktadır. Radyasyon kaynaklarıyla çalışanların ekipman ve kıyafetleri de bu kapsamdadır. Radyoaktif atıklar insan ve çevre sağlığını yani ekolojiyi direkt ilgilendirdiği için bu maddelerin bertarafları çok dikkatli, özenli ve  prosedürlere uygun olarak gerçekleştirilmelidir.

Önceden Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun (TAEK) görevleri arasında yer alan bu süreçler 2019 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra yeni kurularak TAEK çalışanlarının da transfer edildiği Türkiye Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) içindeki Radyoaktif Atık Yönetimi Koordinatörlüğünün sorumluluğuna geçti. Böylece radyoaktif atıkların toplanması, kabul edilmesi, işlenmesi, sınıflandırılması, taşınması, etiketlenmesi, paketlenmesi, depolanması ve bertaraf edilmesi bu birimin görevi oldu. Ne var ki radyoaktif atıklarla ilgili bir kurumun varlığı uygulamanın düzgün yapıldığı anlamına gelmez. Zira uygulamanın prosedür ve yönetmeliklere uygun olması için denetimlerin yapılması, uygunsuzlukların raporlanması hatta yaptırımların uygulanması gerekir. 

‘Dünyanın En Önemli 20 Radyoaktif Kazasından Biri Türkiye’de Oldu’ 

Bu denetimler yapılmadığı için örneğin TAEK zamanında İkitelli’de kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi cihazının ‘hurda’ diye atılması gibi bir olay yaşadık. Bu olayla Türkiye “Dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası” listesine girdi. Radyoaktif maddeyle direkt temasa geçen bir kişi 10 yıl sonra kanserden öldü, ailenin 12 ferdi ise radyoaktif maddeyle görece daha az temasları ölçüsünde sonradan gelişen çeşitli hastalıklardan muzdarip yaşamlarını sürdürmekte. Mahkeme Türkiye Atom Enerjisi Kurumunu (TAEK) ağır kusurlu buldu. Ilgaz Ailesi’nin 13 ferdine, faizleriyle birlikte 3 milyon TL’yi geçen maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi. TAEK parayı ödemeyince aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. TAEK, AİHM süreci içerisinde tazminatı aileye ödedi. Bu olay son olmadı, daha sonra da irili ufaklı fazla gündemde tutulmayan radyoaktif atık kaynaklı vakaların meydana geldiği kamuoyuna yansıdı. Fakat hepsinin ötesinde devletin kurumlarının radyoaktif atık konusuna nasıl bigane kaldığını gösteren en büyük vaka İzmir Gaziemir gerçeği ile karşımızda duruyor.

Gaziemir’deki tehlikenin boyutları nedir ve bu konuda önlem olarak neler yapılıyor? 

Gaziemir’de 90’lı yıllarda artan şehirleşmeyle beraber mahalle ortasında kalan bir kurşun fabrikasında atık geri dönüşüm proseslerinde işlenmek üzere o sahaya getirilen nükleer yakıt çubuğu dahil radyoaktif maddelerin yakılması neticesinde bugün o toprakta cüruf halinde 100 bin tona yakın nükleer bulaşık, dolayısıyla nükleer atık bulunuyor. En azından 2007 yılında bu konunun bilgisi dahilinde olan TAEK ise hiçbir sorumluluk almamış olduğu gibi bugün TENMAK da bu konuyla ilgilenmiyor. Maalesef bertaraf edilmesi gereken nükleer ve kimyasal atıklar toprağa karışmışken ÇED onayının alınarak, sivil toplum örgütlerinin, işin uzmanı meslek odalarının katılımını öngören bilimsel bir nükleer atık bertaraf prosesine başlanmış değil. Kaldı ki bu nükleer atık alanı bir yerleşim yerinin ortasında ve çok yakınında bir de ilkokul var. Gaziemir’e ilişkin detaylarla ilgilenen okuyucularımız “Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve İhmalin Otoriter hali” yazıma  bakabilirler.

‘Bu Sözleşmelerin ‘Mış Gibi’ Yapmaktan Öte Bir Faydaları Yok’

Dolayısıyla Akkuyu Nükleer Santrali faaliyete geçerse nükleer atık konusunda bu ülkede sorun yaşanmayacağına inanmak maalesef mümkün değil, kaldı ki bir de Sinop projesinde ısrar ediliyor. Gaziemir meselesinin kamuoyuna intikal ettiği 2007’den bugüne  sivil toplumun bütün örgütleri, meslek odaları tarafından bu radyoakitf atıkların dünya standartlarına göre bertarafı talep edilirken devletin kurumları halkın sağlığını açıkça hiçe saymaktadır. Söz konusu radyoaktif temizlik nükleer atıkların bertarafı önceden TAEK’in sorumluluğundaydı bugün de TENMAK’ın sorumluluğunda olduğu üzere sivil toplum güçlerine destek veren, radyaoktif atıkların halk sağlığını tehdit ettiğini savunan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin de eli kolu bağlı bulunmaktadır. Kaldı ki nükleer atık bertarafı çok yüksek maliyetler gerektirir, termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına izin verilmiş bir ülkede bu maliyetlerin durduk yerde karşılanmasını beklemek sanırım biraz hayalcilik olur. Bu da bize  TENMAK yetkililerinin Gaziemir’deki nükleer atık sorununa bigane kalırken Türkiye’nin imzaladığı Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme’nin imzalanması gibi gelişmelerin bu konudaki prosedür ve yönetmeliklerin kağıt üstünde kaldığını, “mış gibi” yapıldığını gösteriyor. 

Açıkçası ben bunu Akkuyu NGS için 4. reaktörün inşaat lisansına onay verilen aşamaya gelinmişken dünya standart ve yönetmeliklerine uyum sağlandığına dair bir güvence verme gerekliliğinin bir parçası olarak okuyorum. Yani 6 Ekim 2021 tarihinde mecliste onaylanan bu Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme ile 28 Ocak 1964 Tarihli Ek Protokol ve 16 Kasım 1982 Tarihli Protokol ile Değiştirilen 29 Temmuz 1960 Tarihli Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokol halihazırda nükleer santral inşasına devam edilirken Türkiye’nin zaten imzalamak zorunda olduğu iki sözleşmedir. Ayrıca zaten Türkiye TAEK’in kurulduğu 1956 yılından Akkuyu projesine kadar nükleer santraller için dört defa ihale açmış bir ülke olarak bu sözleşmelere ilk imzaları önceki iktidarlar döneminde atmış bulunuyor. Öte yandan onaylanma tarihine denk gelişi itibariyle bunları Paris İklim Sözleşmesi’nin onayıyla bağdaştırmak kamuoyunu yanıltıcı bir yaklaşım olur. Kaldı ki Paris Sözleşmesi biz nükleer karşıtları için de çok kıymetli çünkü iklim krizi politikalarına uyum sağlamak gerekliliği bizim termik santrallerden kurtulmamızı sağlayacak. Zira nükleerin gerçek anlamda ekoloji üzerindeki tahribatını önemserken yaşamı söndüren bir başka enerji kaynağına güzelleme yapmayı etik ve samimi bulmuyorum. Bu nedenle kömürlü termik santrallere karşı mücadele edenlerin de nükleerin enerji formunda propagandasını yapanlara itiraz etmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokole yeniden dönecek olursak; bu protokolün imzalanması ne anlama geliyor? 

Bu protokol Anayasanın 90. Maddesi olan “Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma” şartı gereği nükleer santral inşaatı bitmeye yakın bir ülkede nükleer sızıntı ve vakaların yaratacağı mağduriyetlerin tazmini konusu sözleşmeye taraf olan komşu ülkelerin gündemini ilgilendiriyor. Yani doğrudan uygulanabilecek uluslararası sözleşme niteliğindeki Paris Sözleşmesi’ne uyum şartı aranmaktadır. Buradaki Paris Sözleşmesi’nin Nükleer Enerji Ajansı tarafından 1960’larda hazırlanan protokollere dayandığını yani 2015’te imzaya açılan Paris İklim Sözleşmesi’yle ilgisi olmadığını, bunun isim benzerliği olduğunu belirtmek isterim. Açıkçası nükleer santral sahibi olmaya niyetlenen bir ülke pozisyonundaki Türkiye için  sırasını bekleyen daha çok sözleşme, düzenlenmesi gereken kanun, imzalanması gereken protokol olduğunu da belirtmeliyim. Esasen bunlar nükleer meselesinin nasıl sadece tek bir ülkeyi ilgilendirmediğinin de göstergesidir. Yani ham maddesinden atığına kadar süreci nasıl yürütmekte olduğunuza dair dünya standartlarına uyum sağlamamız gerekiyor. Bu nedenle bizim meselemiz bu sözleşmelerin TBMM’den geçmesi değil nükleer santral gibi riskli, ağır hantal, müsrif ve maliyetli bir tesisin kurulmasına izin vermemiz olmalıdır. Bu bağlamda dikkatimizi yöneltmemiz gereken şeyin engelle(ye)mediğimiz bu nükleer santraller karşısında haklarımızı korumak olduğunu eklemeliyim. Yani uluslararası sözleşmelere dayanan iç hukukun da oluşturulması safhasında bizlerin baskı grupları olarak katılımcılık esasının gözardı edilmemesi ve sürece dahil olmamız için çaba göstermemiz gerekiyor. Aksi takdirde biz sızıntı ya da kaza halinde yurttaşlar olarak derdimizi kimseye anlatmamız mümkün olmayabilir. 

Bu nedenle nükleer atık konusunda öne çıkan diğer bir husus da Türkiye’nin nükleer santral sahibi olma yolundayken atıklarını, kullanılmış yakıtını nasıl tasnif edeceğine dair belli kanunları, standartları oluşturması gerekliliğidir. Bizler demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar olarak bu sözleşme ve kanunların da hazırlanma süreçlerine dahil olabilmeliyiz. Bu noktada diğer ülkelerin ilgili kanun maddeleri üzerinde bir çalışma yapılması ve en iyi örneklerin baz alınması  gerekir diye düşünüyorum. Ne var ki Gaziemir örneği bize yasalar, yönetmelikler olsa da uygulanmadıkça ortaya çıkan tehlikeli sonuç açısından fark yaratmadığını bize gösterdi. Nitekim 2014 yılında Gaziemir’deki nükleer atık davası açılınca Mahkeme sorumlu Aslan Avcı şirketinin ÇED alarak radyoaktif temizlik yapmasına hükmetmiş olmasına rağmen davalı mahkeme kararlarına uymamış ve kararın uygulanması ancak bizim sivil toplum örgütleri olarak kampanya başlatmamızla mümkün olmuştur. Fakat bu sefer de şirket ÇED gerekliliklerine göre radyoaktif temizlik işlemleri maliyetli olduğu için halkın sağlığını hiçe sayarak gece yarısı fabrika sahasındaki radyoaktif cürufu ve kayaları iş makinalarıyla parçalama, öğütme yoluna gitmiştir. Bu arada Aslan Avcı şirketine o güne kadarki en yüksek çevre cezası olan 5 milyon TL kesilmiş olmasına rağmen bu cezanın 2020’de kesinleştiği haberi de şirketin cezayı ödemeye direndiğini gösteriyor.

Tüm bunlara ek olarak maliyetli ÇED sürecini fırsata çevirmek amacıyla davalı Aslan Avcı’nın şirketi fabrika sahasına atık bertaraf tesisi kurmaya kalkıştı. Neyse ki bir kez daha demokratik kitle örgütleri ve baskı gruplarının müdahalesiyle kamuoyundan yükselen tepki böyle bir sürecin başlamasını engellenmiştir.

Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeye dair altını çizmek istediğiniz en temel noktalar nelerdir?

Dikkatli bakarsak bu sözleşmenin de benzer şekilde geçmişi 1960’lara giden ve yıllar içinde güncellenen uluslararası protokollerden oluştuğunu görüyoruz. Esasen bu sözleşme nükleer santral sahibi olup olmamaktan bağımsızdır. Çünkü ülkeler nükleer bir hadiseden etkilenen vatandaşlarının zararlarının tazmini amacıyla gerekli hukuki ve finansal altyapıyı oluşturmaları gerektiğinin farkına varmışlardır. Örneğin bu sözleşmeyi imzalayanlar arasında nükleer santrali olmayan Yunanistan da vardır. Esasen Türkiye’nin bu protokolü nükleer santral inşaatına başlaması gerekmiyordu, Çernobil gibi bir felaket bu dünyada yaşanmaktayken (şimdiyi de dahil ediyorum çünkü nükleer kazaların etkileri yüzlerce yıl sürer, nitekim bugün de devam ediyor) yurttaşlarının Avrupa’da meydana gelebilecek bir sızıntıya karşı tazminat  alabilmesi imkanını sağlayacak şekilde daha önce onaylatmalıydı. 

Yani çok açık ki sözleşmeye taraf olan OECD üyesi 18 ülkeden biri olarak Türkiye’nin bu sözleşmeyi meclisinde en geç onaylatan ülke olması nükleer santral sahibi olma yolunda sona yaklaşmasıyla ilgili görünmektedir. Daha açık bir ifadeyle diğer ülkelere tazminat hakkı doğuran bir yatırımı hayata geçirmek üzere olduğu için bu onayın kendisinden talep edildiğini göstermektedir. 

Şimdi bu sözleşme TBMM’de onaylandığına göre bir de iç hukukun oluşturulması gerekecektir ki işte bizi bu kısmı yakından ilgilendirmelidir. Lakin bu kanunun TBMM’de onaylanmasına dair Resmi Gazeteye baktığınızda “Bu kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür” den başka bir cümle göremiyorsunuz. 

Tekrar vurgulamak isterim ki, bizim bu noktada odaklanmamız gereken nokta; Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmesi’nin iç hukuka yönelik düzenlemelerinde katılımcılık ve şeffaflık, hesap verebilirlik gibi demokrasilerin olmazsa olmaz kriterlerine uyum sağlanıp sağlanmayacağıdır ki demokratik hak taleplerimizde olduğu gibi bu konuda da demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, çevre hatta insan hakları derneklerine ve baskı gruplarına büyük sorumluluk düşmektedir. 

Bu iki kanunun uygulamasında çevre ve insan sağlığı için ne gibi riskler bulunuyor? Radyoaktif atıkların yönetimi nasıl olmalı? 

Kullanılmış yakıt ve radyoaktif atık konularına ilişkin düzenlemeler özellikle nükleer enerji santrali olan ülkelerde yapılmak zorundadır. Çünkü nükleer santraller çalıştırılıyorsa kullanılmış yakıt oluşması kaçınılmazdır. Kullanılmış yakıtlar 10-20 yıl soğutulmak üzere tesis sahasındaki havuzlarda bekletilir ve bekleme süresinin sonunda yeniden işleme merkezine gönderilerek işlemden geçirilir. Bu arada Yeniden İşleme Merkezi Akkuyu için Rusya’nın kendi topraklarındaki tesisidir, yani atıklar Rusya’ya gönderilecektir. Bu gönderim güzergahı da muhtemelen Boğazlar ve/veya yapılmasını asla hayal dahi edemiyorum Kanal İstanbul olabilir. Atıkların yeniden işlenmesi pahalı ve zor bir süreç olmakla birlikte bu yöntem İngiltere, Fransa, Belçika, Rusya, Hindistan ve Japonya gibi birçok ülkede uygulanmaktadır. Kullanılmış yakıt işlendikten sonra kalan kısımlar yüksek dereceli radyoaktif atık olduğu üzere  yine depolanması gereken maddelerdir dolayısıyla bunlar için kalıcı /nihai atık deposunun kurulması gereklidir. 

Rusya’nın yasalarında “Gelişmekte olan ülkelerden nükleer atık almaz” ibaresi bulunduğu üzere ki Türkiye, Rusya karşısında bu sınıfa girmektedir, nihai nükleer atıklar Türkiye’ye gönderilecektir. Bu ise bize çok yüksek meblağlarda maliyet anlamına gelen yeni bir tesisin kurulması zorunluluğunu ve risklerini beraberinde getirecektir. Zira kullanılmış nükleer yakıtların depolanması ve taşınması için özel tesis ve donanımlara ihtiyaç vardır. 

Bu depolama tesisi yakıtın kalıcı olarak bertaraf edileceği derin jeolojik bertaraf da olabilir (yeraltı depoları için 250 ila 1000 m derinliklerde, kuyular için 2000 ila 5000 m derinliklerde kurulur) ancak bunlar için deprem riski olan bölgeler tercih edilmez. Bu noktada Türkiye’nin fay hatlarının %99’u aktif bir deprem ülkesi olduğunu hatırlatmama gerek var mı? 

Bununla birlikte Nükleer Düzenleme Kurumuna (NDK) baktığımızda 2021-2025 Stratejik Planında: “Proje Şirketi, radyoaktif atıkların ve kullanılmış yakıtların Hükümetin sorumluluğu altındaki nihai bertaraf tesislerine taşınmasına kadar yönetiminden ve Nükleer Güç Santralinin (NGS) sökümünden sorumludur” ibaresi bulunmakta. Burada NGS genel bir ifadedir, yani Akkuyu NGS ile sınırlı değildir, Sinop’ta proje ilerlerse bu yaklaşım esas olacak anlamına gelmektedir. 1989’da kurulan tek radyoaktif atık tesis ile sınırlı kalabileceği düşünülmesin. Ciddi maliyet yüklenmeyi gerektirecek yeni bir tesis kurma gerekliliği söz konusudur.  

‘Nükleer Santralin Maliyeti Kamuoyuna Düzgün Bir Şekilde Anlatılmış Değil’

Ez cümle; nihai atık bertaraf tesisinin açıkça hükümetin sorumluluğunda olduğu ifade edilmiş bulunuyor. Yani bizim ÇED davalarında ısrarla dile getirdiğimiz sorguladığımız ağır maliyetleri ve riskleriyle nihai atık bertaraf tesisin de kurulması gerekliliği bulunduğuna bu işin Türkiye’nin yarınını ipotek altına aldığına dair dikkat çektiğimiz husus bu ibareyle itiraf edilmiş oluyor. 

Siyasi iktidar Türkiye’de nükleer santral kurulması sürecinin maliyetlerinin yükünü henüz kamuoyuna düzgün bir şekilde anlatmış değil. Maalesef nükleer santralin kurulum süreci bugüne dek yol, köprü, baraj gibi mega projelerde başvurulan yap-işlet-devret mantığıyla inşa edildiği gibi olacak şeklinde bir algı yaratılıyor fakat durum nükleer santraller için çok farklı zira proses Built-Own-Operate/yap-sahip ol- işlet (B.O.O) prensibine dayanıyor. Yani bırakın nükleer santralin hükümetlerarası anlaşma ile yapılmasını bizim esas mesele etmemiz gereken yap-sahip ol-işlet tipinde bir anlaşmayla nükleer santral kurulması olmalıdır.  

‘Her Bir Nükleer Santral, Atom Bombası Potansiyeli Taşır’

Her bir nükleer santral  atom bombası anlamına geldiği üzere siz ülkede bu silahın anahtarını örneğin Akkuyu için Rusya’ya teslim etmişseniz kendinize atom bombası atmışsınız demektir. Öte yandan bu bir know-how meselesi. Türkiye istediği kadar Rusya’ya öğrenci göndersin, nükleer teknoloji bilgi ve birikimi yok ve ekonomik olarak başka birçok ihtiyaçları varken enerjisini nükleer santral kurmak için harcaması büyük kayıp kaldı ki nükleer santraller bu çağın enerjisi değil, yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgar gücünü göstermişken nükleerin hiç şansı yok. Zira sermaye grupları rüzgar ve güneş enerjisinden üretim maliyetleri yüzde 70’lere varan bir düşüş gösterirken aynı zaman zarfında üretim maliyetleri yüzde 30 artan ve nükleer enerji karşısında  tabii ki yenilenebilir enerjiyi tercih edecek ve bu makas her geçen gün daha da açılacaktır. 

Röportajın ikinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.