15 Temmuz Darbeler Tarihine Karşı Bir İmzaydı; Fakat…

15 Temmuz 2020
15 Temmuz darbeler tarihinde bir imzaydı; fakat darbe girişimi sonrasında alınan belli noktalarda katı önlemlerle özellikle temel haklar ve özgürlükler alanında faaliyetlerini sürdüren sivil toplum kuruluşlarının çalışma alanı daha da daraldı.

“15 Temmuz” Gülenciler olarak ifade edilen yapılanmanın üyesi olan bir grup kurmay asker ve subayın operasyonel ve taktiksel olarak yön verdiği bir askeri darbe marifeti ile siyasî iktidarı ele geçirme teşebbüsü olarak Türkiye siyasi tarihine yazıldı. Devlet bürokrasisine sızmak ve zamanla hâkim olmak üzere bir dizi örtülü ya da yarı açık faaliyetlerde bulunan söz konusu yapılanma; Mustafa Altunoğlu’nun da altını çizdiği üzere yaklaşık 50 yıldır sürdürdüğü faaliyetleri ile devlet aygıtını artık işleyemez hale getirecek güce erişmişti. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ise devlet ve toplumu tahakküm altına alma amacıyla bu gücün kendini dışa vurduğu tarih oldu.

15 Temmuz 2016 gecesinde, ordu içinde Ağustos ayındaki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında ihraç edileceğini düşünen yahut ihracın farkında olan bir grup asker hükümetin yetkilerini ele geçirmek hedefiyle İstanbul ve Ankara’daki askeri hiyerarşiyi tanımayarak darbe girişiminde bulundu. Kalkışmanın önde gelen aktörleri ordu içindeki Gülenciler olarak tanımlanan gruptu. Kalkışmaya aynı zamanda hükümeti yıkmak isteyen bazı cuntacı kurmaylar katılmış ayrıca darbenin ilerleyen saatlerinde cuntacı kanada bazı rütbeli askerin eklemlenmesiyle darbeci halka genişlemişti.

Bir genelleme yapacak olursak ordular, (i) eğer kapasiteleri elverişliyse, (ii) güçlü bir çıkarları bulunuyorsa, (iii) meşru bir rakipleri yoksa ve (iv) bir dereceye kadar halk destekleri mevcutsa; darbe girişiminde bulunmaya eğilimlidirler. Ordu için eğer bu dört motivasyon da mevcut değil ise 15 Temmuz gecesi Türkiyesi’nde şahit olunduğu üzere bir askeri kalkışma başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur.

Türkiye’de kitle iletişim araçlarının bu derece etkili, iktidar tabanın oldukça geniş ve ordunun özerk alanlarında 90’lı yıllara nazaran demokratik reformlarla giderek daraldığı dönemde ordunun askeri bir kalkışma için kapasitesi ve “meşruiyet” inşasının son derece zayıftı.

15 Temmuz bu yönüyle Türkiye’nin sivil-asker ilişkileri literatüründe toplumsal zemine sahip bir kırılma noktasıdır.

Buna rağmen gerçekleştirilen girişimde Türk toplumu 15 Temmuz gecesi İstanbul ve Ankara’da darbe girişimine büyük bir direnç gösterdi. Kalkışmayı şiddet araçlarına başvurmaksızın bastıran 251 sivil şehit oldu. Darbe girişiminin başarısız olmasıyla 2002 yılı sonrasında birçok dalgalanmanın olduğu Türkiye’de sivil-asker ilişkilerindeki denge bu kez aşağıdan-yukarıya bir hareketle siviller lehine sonuçlandı. 15 Temmuz bu yönüyle Türkiye’nin sivil-asker ilişkileri literatüründe toplumsal zemine sahip bir kırılma noktasıdır.

Türkiye’de Askeri Darbelerin Hikâyesi

Türk siyasal hayatının en belirleyici unsurlarından biri ordunun siyasi karar alma mekanizmasında oynadığı roldü. Şüphesiz ki dünyadaki her askeri müdahaledeki gibi; Türkiye’de de askeri müdahaleler başarılı olduğu oranda ordunun gücünü artıracak düzenlemeleri de beraberinde getirdi. Darbe sonrası yasal düzenlemelerle devletin otoriterleşme ve merkezileşme eğilimi arttı, orduya siyaset makamı karşısında kanunlarla çevrili özerk bir konum kazandırılmış oldu.

15 Temmuz darbeler tarihiBu noktada Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 1960 askeri darbesi -her ne kadar sonrasında Milli Birlik Komitesi tarafından birey merkezli bir anayasa kaleme alınmış olsa da- ordunun özerk alanlarını inşa etmesi noktasında kritik konumdaydı. Albaylar cuntası tarafından 27 Mayıs’ta gerçekleştirilen darbe ile anayasal bir organ olarak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tesis edildi ve Türkiye’de askerin siyasete kurumsal zemin ile müdahale geleneğinin kapısı aralanmış oldu. Bunun ötesinde MGK’nın anayasal konumu ve yetkileri 1971 askeri muhtırası ve 1980 askeri darbesiyle genişletildi. Anayasal düzenlemelerle kurmay askerlerin siyasetteki sesi konumuna gelen MGK, 1997 yılında Erbakan hükümetine gerçekleştirilen “post-modern” askeri darbenin kilit makamı oldu.

Nitekim, 1999 yılında Avrupa Birliği (AB) adaylık sürecinin başlamasıyla gerçekleştirilen reform hareketlerinin “sivil-asker ilişkileri” başlığı da MGK’nın Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde oluşturduğu erozyonu onarmaya odaklanmıştı. Türkiye özellikle 1999 ve 2005 yılları arasında AB reformlarının gerçekleştirilmesi amacıyla askeri darbe sonrası oluşturulan 1982 Anayasası’nın 1/3’ünü değiştirdi. Demokratikleşme paketleriyle MGK’nın yetkileri ve askeri üye kompozisyonu yeniden ele alındı. Sayıştay’ın, silahlı kuvvetleri denetleme yetkisi güçlendirildi. Askeri mahkemelerin yetkileri daraltıldı. AB reform sürecinin dinamizmiyle Türkiye’de sivil siyasal iktidarın askeri özerk alana karşı mücadelesinde hâkim gelecek reformların henüz ilk adımı hayata geçirilmişti.

2007 yılında ise Türk siyasal hayatı sivil-asker ilişkilerinde ikinci büyük kırılma ile karşı karşıya geldi. Genelkurmay Başkanlığı 27 Nisan’da internet sayfasında “cumhurbaşkanlığı seçimlerinde taraf olduğunu” ifade eden bir bildiri yayımladı. Dönemin hükümeti tarafından ivedilikle kınanan “e-muhtıra” Türkiye’nin sivil asker ilişkilerindeki ikinci dalga reform hareketini de beraberinde getirdi. 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen referandum sonrası %57.8 “Evet” oyuyla kabul edilen ordunun özerk alanına ilişkin yasal düzenlemeler bir boyutuyla 2007 e-muhtırasının rövanşı ve meşru dayanağı niteliğindeydi. Referandum sonrası sivil iktidar, EMASYA protokolünün kaldırılması, Sayıştay’ın yetkilerinin pekiştirilmesi, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarına yargı yolunun açılması gibi başlıklarda reformlar gerçekleştirdi.

Türkiye’de özellikle 1999 yılında AB reform paketlerinin getirdiği siyasi dinamizm ile sivil asker ilişkilerinde sivil karar alıcı olan siyasiler lehine ilk dalga reformlar gerçekleştirildi. İkinci dalga yasal reform süreci ise 2010 yılında referandum paketinin kabulü, üçüncü dalga reformlar ise 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimin hemen ardından gerçekleştirildi.

Türk siyasal hayatında sivil asker ilişkileri çerçevesinde ele alınabilecek 3. dalga reformlar ise 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrasında gerçekleşti. Darbe girişiminden 15 gün sonra, 30 Temmuz’da hükümetin iradesiyle 669 sayılı OHAL Kararnamesiyle Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın kuvvet komutanlıklarına doğrudan emir verilmesinin önü açıldı. YAŞ üyelerinin sayısı siviller lehine arttırıldı. Genelkurmay Başkanlığı 2018’de Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Harp akademileri kapatıldı ve Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı Milli Savunma Üniversitesi kuruldu. Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı.

Söz konusu reformlar, Türkiye’de demokratikleşme sürecinde ordunun siyasal otonomisini kıran adımlardı. Fakat Narcis Serra’nın altını çizdiği üzere sivil-asker ilişkilerinde uyum sadece yasal bir süreçten ibaret değildir ve askeri reformlar genel reform sürecinden soyutlanmamalıdır. Demokratik pekişme tek yönlü olarak askerin otonomisini sınırlayan yasalara indirgenemez. Bir ülke demokratikleşme adımlarında bütüncül bir ilerleme kaydedemezse, askeri kurmayların demokrasiyi özümseyebilmesi mümkün değildir.

15 Temmuz 2016 Sonrasında Demokrasi ve Sivil Toplum

Askeri darbe girişiminden 5 gün sonra, 20 Temmuz’da hükümet üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan etti ve 3 Ekim tarihinde de bu süreyi 3 ay süreyle uzattı. Darbe girişimini müteakip, Gülen hareketiyle bağlantılı olduğu ve darbe girişiminde yer aldığı iddia edilen kişilere yönelik geniş kapsamlı açığa almalar, ihraçlar ve tutuklamalar gerçekleşti. Örgüte destek verdiği iddia edilen kurum ve özel şirketler kapatıldı, malvarlıklarına el konuldu ya da kamu kurumlarına devredildi.

Askeri darbe girişimi sonrasında hükümet geniş tedbirler alırken, uluslararası toplum ise Türkiye’ye hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusunda en üst standartları gözetmeleri yönünde çağrıda bulunmaktaydı. Söz konusu tedbirlerle, başta yargı, polis, jandarma, asker, kamu çalışanları, yerel makamlar, akademisyenler, öğretmenler, avukatlar, basın ve iş dünyası olmak üzere tüm toplum derinden etkilendi. 7 kez uzatılan OHAL, 728 gün sonra 18 Temmuz 2018 tarihinde sona ermişti. İçişleri Bakanı’nın 2019’daki beyanıyla darbe girişiminin ardından terör örgütü üyesi olduğu şüphesiyle toplamda 511 bin kişi gözaltına alınmıştı.

Bu noktada 15 Temmuz 2016’daki askeri darbe girişimi sonrasında hükümetin reaksiyonuna ve yargılama süreçlerine ilişkin Avrupa Birliği’nin tutumu dikkate değerdi. Her ne kadar Birlik 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin tezlerinin arkasında yeterince durmamış ve halkın şiddet aracı kullanmaksızın bastırdığı darbe girişimine karşı kararlı bir tutum sergilememiş olsa da; Türkiye’ye darbe sonrasında alınacak tedbirlerin hukuktaki gereklilik ve orantılılık ilkelerini gözeterek uygulanması konusundaki endişelerini vurgulu bir şekilde sürekli olarak tekrarladı. Yargılamalarda ceza sorumluluğunun şahsiliği, kuvvetler ayrılığı ilkesine tam riayet, yargının tam bağımsızlığı ve kişinin adil yargılanma hakkının teslimine ilişkin uyarıların altı sıklıkla çizildi.

15 Temmuz darbeler tarihinde bir imzaydı; fakat darbe girişimi sonrasında alınan belli noktalarda katı önlemlerle özellikle temel haklar ve özgürlükler alanında faaliyetlerini sürdüren sivil toplum kuruluşlarının çalışma alanı daha da daraldı. Ekim 2018’de TBMM İç Tüzüğü’nde değişiklik yapılmasını müteakip STK’ların meclis komisyonlarındaki yasamaya ilişkin istişare süreçlerinin dışında bırakılmasının olumsuz sonuçları oldu. Türkiye’de sivil toplum aktif olarak çalışmalarını sürdürmesine ve toplumsal sorunlara çözüm önerileri sunmasına rağmen STK üyelerinin hükümet yetkilileri ile işbirliğine yönelik beklenen ilerleme maalesef kaydedilemedi.

Darbe girişiminden bu yana 1.400’den fazla dernek, olağanüstü hâl kapsamında alınan tedbirlerin bir parçası olarak kapatıldı. Uluslararası toplum ise sivil toplum örgütlerinden bazılarının kapatılırken STK’ların mal varlıklarına el konulmasına yönelik hukuk yolunun mevcut olmamasını ve hükümet yanlısı STK’lara daha belirgin bir rol verilmesini eleştirmekteydi. Neyse ki davaların yeniden incelenmesi neticesinde 358 derneğin tekrar açılmasına izin verildi.

Sonuç

Yapılan araştırmalara göre küresel sistemde soğuk savaşın bitiminden sonra son 30 yılda darbe girişiminin sayısı azalmasına rağmen, demokratik ülkelerdeki darbe girişimlerinin sayısı arttı. Üstelik demokratik ülkelerde darbe girişimlerinin başarılı olma ihtimalinin daha yüksek olduğu gözlemlendi. Bu yönüyle darbeler zamanda Batılı demokratik ülkelerin de bir meselesi…

Siyasi iktidarın, askeri kurmaylarla olan ilişkisi aynı zamanda tarihsel bir hafızaya sahip olan kültürel davranışlar kalıbıdır. Bu yönüyle darbelerin kaynağında kültürel kodlar, toplumsal yaklaşım, dış müdahaleler ve her orduda bulunabilen otonom aktörler yer alıyor.

Bu noktada mesele sadece yasal boyutuyla değil, aynı zamanda dünyanın her coğrafyasında kendi topraklarının istiklal ve istikbaline zarar vermiş olan askeri kalkışmaların bir daha yaşanmaması için silahlı kuvvetlerin sosyal ve kültürel boyutlarıyla da demokrasiyi özümseyebilmesidir. Bunun için ise güçlü bir toplumsal dinamiğe sahip Türkiye meselelerini doğru, sakin ve akil bir akıl ile değerlendirebilecek, kendisi ile açıkça yüzleşebilen vakur bir iradeyi hâkim kılabilmek zorunda…

Tüm şehitlerimize saygıyla,

Kaynaklar:

Gaub, Florance. (2016). Military Coups: A Very Short Introduction, European Union Institute for Security Studies, 1-4.

Bell, Curtis. (2016). Coup d’État and Democracy, Comperative Political Studies, 49 (9) 1167-1200.

Selim Vatandaş

Üyelik Tarihi: 18 Aralık 2019
18 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör