İnsanlık Serüveninde Hayvancılık Endüstrisi, Ticaret ve Salgınlar

Geçtiğimiz haftalarda The Guardian gazetesinde Laura Spinney imzasıyla yayımlanan bir makale, salgın sürecinde karşılaştığım pek çok yazı gibi COVİD-19 pandemisinde endüstriyel hayvancılığın rolünü sorguluyordu. Kuş gribinden domuz gribine kadar hayvansal ürünlerin üretim biçimine dair tarihsel ve güncel bir perspektif sunan makale, aradaki bağlantıyı net bir şekilde ortaya koyan çok önemli bilimsel çalışmalar da paylaşıyordu. Kuş ve domuz gribiyle ilgili olarak makaledeki bazı çarpıcı bölümlere bu yazımda yer verirken, aynı zamanda Koç Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi biriminde görev yapan Opr. Dr. Suat Erus’a da, hayvancılığın salgınlar gibi insan sağlığı açısından doğrudan ve dolaylı yıkıcı sonuçlarını soruyorum. Ayrıca Vegan Sağlık Profesyonelleri Twitter hesabı ve YouTube kanalı aracılığıyla “beslenmeyle ilgili çarpıtılmamış bilimsel verileri sunmayı amaçlayan” bir hekim olarak görüşünü ve değerlendirmelerini merak ediyorum. 

Elbette bilim insanlarına göre hayvancılık, her yıl yaklaşık 2,7 milyon insanın ölümüne yol açan zoonozların tek sorumlusu değil. Türkiye’de de artış gösteren ve yetkili kurumlarca göz yumulan avcılık, doğal yaşam alanlarının yok edilmesi, (pet shoplar, akvaryumlar, yunus parkları, hayvanat bahçeleri ve kürk çiftliklerini beslemeye yönelik) yaban hayat ticareti ve kaçakçılığı, hobi olarak yaban hayvanı bakmak ve canlı hayvan ticareti gibi pek çok vahim uygulama, türlerin yeryüzünden silinip gitmesine neden olduğu gibi, bu salgınlara ve bulaşıcı hastalıklara da zemin hazırlıyor. Bunun nasıl olduğunu satır aralarında göreceğiz. 

Her şeyden önce modern endüstriyel hayvancılık sistemleri ile hayvandan insana geçen hastalıklar (zoonoz) arasında nasıl bir bağlantı var? 

Dünyada bir denge var, bu denge bilebildiğimiz kadarıyla milyonlarca canlı türüne milyonlarca yıldır ev sahipliği yapıyor. Kimi canlı türleri bazı nedenlerle yok oluyor, bazıları ortam şartlarına adapte oluyor ve neslini sürdürüyor; böylelikle denge korunmuş oluyor. Bazı canlılar binlerce ihtimal gerçekleştikten sonra insan türü için bir tehdit oluşturabiliyor. Bunun oluşma ihtimali normal şartlarda çok düşük. Ama bunu bir piyango gibi düşünürseniz, bilet aldıkça size çıkma ihtimali artar. Bu, amorti de olabilir (Mevsimsel Grip), büyük ikramiye de olabilir (Veba, İspanyol Gribi, Covid-19). 

Hayvandan hayvana, hayvandan insana, insandan insana veya üçlü yollar kullanan birçok mikroorganizma var. Hayvanlarla bu kadar çok içli dışlı olmamızın bedeli de bu zoonozlar. Canlı veya yakın zamanda ölmüş hayvanları o kadar çok kullanıyoruz ki, vücutlarında onları hasta etmese de bizi hasta etme potansiyeli yüksek mikroorganizmalar taşıyorlarsa, onlara maruz kalma riskimiz artıyor. Bunu sadece ölümcül bir grip salgını olunca hatırlıyoruz belki ama ülkemizin birçok yerinde çoğunlukla inek sütünden bulaşan Brusella hastalığı çok sık görülüyor. Kuduz, tularemi, şarbon gibi örnekler de sayılabilir. İnsanı hasta eden tüm hastalıklar hayvan kaynaklı değil, ama hayvancılığın dünyada bu kadar yapılması ve doğasında olması gereken hayvanlarla bu kadar yakın yaşıyor olmamız hastalanma ihtimalimizi artırıyor.

Tavukçuluk, Kuş Gribi ve Direnç Kaybı

Nitekim The Guardian makalesindeki kritik örneklerden biri de, dünya çapında salgına dönüşme potansiyeli bir hayli yüksek olan ve son 500 yıl içinde 15 farklı pandemiye neden olan grip ve hayvancılık arasındaki ilişki… 

Marigus Gilbart

Yerel ve küresel düzeyde salgınlara neden olan bu virüsleri göz önünde bulundurduğumuzda, ABD Başkanı Trump’ın ve bazı kesimlerin yaptığı gibi bir ülkeyi hedef göstermek ne kadar doğru? Sorun olarak görülen bu beslenme veya inanç sistemi yalnızca Çin’e mi özgü? 

The Bureau of Investigative Journalism
Foto: The Bureau of Investigative Journalism

Her coğrafyanın kimi zaman kültürleriyle iç içe olan beslenme alışkanlıkları doğal olarak birbirinden farklı. Bilginin bu kadar küreselleştiği bir zamanda doğduğumuz coğrafyayı kaderimiz olarak görmeyi biraz kadercilik gibi görüyorum. Hiç kimse, kültürü ve alışkanlığı yüzünden önlenebilir bir sebepten hayatını kaybetmemeli diye düşünüyorum. Bugün dünya genelinin en önemli ölüm sebebi olan damar tıkanıklığına bağlı kalp krizi ve inme hastalığı tamamen yanlış alışkanlıklarımıza bağlı olmasına rağmen ‘kader’ gibi görülürken, herhangi bir coğrafyadaki yanlış beslenme alışkanlığını kimsenin eleştirmeye hakkı olduğunu da düşünmüyorum. Amerika, Çin ve Rusya gibi ülkelerin bu salgın yüzünden veya sayesinde neler yapacağı işin politik kısmı, o konuları da farklı gözlüklerle okumak gerekiyor.

“Parayı Takip Etmek Yeterli” 

Aslında farklı gözlüklerle okunması gereken pandemiler politik, ekonomik, sosyolojik ve ekolojik yönleriyle dev aynasındaki insanın, gezegenin bir parçası olarak gerçek konumunu en acı haliyle yüzümüze vuruyor. Hatta yine insan eliyle inşa edilmiş ülke sınırlarını ve ayrımcılık unsurlarını ortadan kaldırarak aslında hepimizi ortak bir paydada buluşturuyor; hem “iş” hem “suç” ortaklığı açısından… 

Son yüzyılda karşılaştığımız ölümcül salgınların ve pandemilerin hayvan kökenli olması, fakat nedensellik açısından yeterli bilgi sahibi olunmaması hem evcil hem de yaban hayvanlarına dair hatalı algıya neden oluyor. Bir tıp doktoru olarak zoonozlara dair bu hatalı algıyı değiştirmek için ne söylemek istersiniz?  

Fotoğraf: AFP Biosphoto / Jean Robert
Fotoğraf: AFP Biosphoto / Jean Robert

İnsanlar bilmediği şeylerden korkuyorlar. Biz Uzakdoğu’da yenen hayvanların büyük bir çoğunluğunu, değil tabağımızda, gündelik hayatımızda bile göremiyoruz. Kedi köpekle büyüyen Türk insanı, birçok ülkenin insanı gibi onları bir dost olarak görüyor, oysa onlardan bize zarar gelmiyor olmasının en önemli nedeni kontrollü şekilde hayatımızda olmaları. Yoksa Covid-19 olmasa bile kedi köpekten bulaşan hastalıklar da var. Aslında burada anlaşılması gereken; kedi, köpek, inek, tavuk veya balık gibi hiçbir hayvanın hayatımızda normal doğası dışında var olmaması gerekliliği. Bugün dünya üzerinde milyarlarca tavuk, milyarlarca inek, trilyonlarca deniz canlısı her gün insan eliyle doğurtulup öldürülüyor. Bunun yanında belki binlerce yarasa, yılan, çekirge vb. de bu sayılara ufak bir katkı yapıyor. Bu büyüklükte bir organizasyonda mutasyona uğramış bir virüsün sizi bulması hiç de düşük bir ihtimal değil, nitekim tarih de bunu doğruluyor zaten.

Grip ihraç edilebilir mi? 

Animals Australia
Fotoğraf: Animals Australia

Dr. Erus’un bahsettiği bu dev organizasyonun büyüklüğünü anlamak ve tarihin nasıl tekerrür ettiğini görmek için yakın zamana göz atalım: Sadece 2017’de yaklaşık 2 milyar koyun, tavuk, domuz, sığır ve keçi, salgın hastalık endişelerine rağmen kamyonlar ve gemiler aracılığıyla dünyanın dört bir yanına dağıtıldı. Türkiye de, Brezilya’dan ithal ettiği binlerce sığır ile akıl almaz boyutlardaki uluslararası canlı hayvan ticaretinin gündemine, NADA gemisindeki hayvanların içler acısı hali ve hayvanlarda tespit edilen şarbon hastalığıyla oturdu. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz insan ve hayvan hakları savunucusu dostum, Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nden (HAKİM) Burak Özgüner o zaman, 2011’den bu yana takip ettiği canlı hayvan taşımacılığı trajedisine dikkat çekmek için şöyle yazmıştı: “Bu her şeye muktedir olma hâlinin, bizim dışımızdaki canlılara soykırım, yeryüzüne ise felaket olarak döndüğünü bir kez daha hatırlatmak isterim.” 2019’da kaleme aldığı bir diğer yazısında ise, aynı zulmün bu kez karada, 533 kamyonluk bir konvoyda, Türkiye-Bulgaristan sınırında tekrarlandığını aktarmış, canlı hayvan taşımacılığı ve ticaretinin yasaklanması için bir kez daha TBMM’ye seslenmişti: EuroGroup For Animals’ın yayınladığı görüntülerde, Türkiye-Bulgaristan sınırında, kamyon kasasında bekletilen hayvanların, hissedilen sıcaklık olarak 45 santigrat derecelik bir sıcaklığa maruz bırakıldığı görülüyor. Hayvanlar Türkiye sınırında canlı canlı ‘pişiriliyor’!”

Her yıl kendi dışkıları içinde, ezilme tehlikesiyle, sıcak ve havasızlıktan bunalmış şekilde, korkunç şartlarda ölüme doğru yol alan bu hayvanlar, aynı zamanda taşıdıkları acılar ve hastalıklarla birlikte bir ülkeden diğerine ihraç ediliyorlar. Bilimsel araştırmalar da gıda amaçlı canlı hayvan ticaretinin küresel boyutunu salgınlar ekseninde farklı şekillerde gözler önüne seriyor. 

“İnsan hayvanları ve hayvansal ürünleri tüketmeseydi Covid-19 gibi virüslerle karşılaşmayacaktı” söylemlerine denk geliyoruz. Bu söylemdeki doğruluk veya hata payı nedir? 

İnsanlar hayvanları yemeseydi belki milyonlarca yıl bu yeni tip Koronavirüsle karşılaşmayacaktı. Ama tarih boyunca, insan hiç hayvan yemeseydi belki nesli tükenecekti. O yüzden, geçmişe dönük bu spekülatif varsayımlar üzerinden konuşmaktansa şimdiki zamandan bahsetmek bence harekete geçmek için daha önemli. İnsanlar tarih boyunca, kıtlık ve açlık zamanlarında, hayatta kalmak için hayvan etlerinden faydalandı. Ama geldiğimiz noktada çok iyi biliyoruz ki hayvancılık, hem insana, hem hayvanlara, hem de üzerindeki diğer tüm canlılarla birlikte gezegene büyük zarar veriyor. Sadece etik ve insan sağlığı açısından değil, milyarlarca hayvanın sadece dünya üzerindeki varlığı bile çok ciddi ekolojik bir problem, buna bir de tabağınıza gelene kadar geçen sürede harcanan enerji, yakıt, su ve salınan sera gazlarını da katmayı unutmayın.

Kısırdöngü: Hayvancılık, İklim Krizi ve Salgınlar

Hayvancılık endüstrisi üretimi, ulaşımı, dağıtımı, atıkları ve neden olduğu türler ve topluluklar arası adaletsizlik ile yeryüzünü her geçen gün daha da yaşanılmaz hale getiriyor. Et, yumurta ve süt için yetiştirilen ve öldürülen hayvanlar, dünyadaki sera gazı emisyonlarının en az %15’ini oluşturuyor. Araştırmalar bu oranın, hava ve kara taşıt trafiğinin neden olduğu sera gazı emisyonundan daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda tarım alanlarının yaklaşık %70’i de, yine iklim krizinin başlıca nedenlerinden biri olan hayvancılık endüstrisine yer açmak için yok ediliyor. Bu da ormansızlaşmanın, biyoçeşitlilik kaybının ve su kirliliğinin en temel nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. 

Peki uzman kuruluşlara ve bilim insanlarına göre zoonotik salgınlar da çok daha fazla türde ve sayıda hayvanın üretilmesi, doğadan yakalanması, gıda sistemine dahil edilmesi ve farklı amaçlarla ticaret ağına sokulmasıyla baş göstermiyor muydu? İnsan faaliyetleri için el değmemiş doğal yaşam alanlarının yok edilmesi, yollar inşa edilmesi ve o görünmeyen sınırın ortadan kaldırılmasıyla kendini göstermiyor muydu? 

Son olarak hayvanları ve hayvansal ürünleri besin olarak tüketmenin ahlaki boyutunu bir başka önemli tartışmanın konusu olarak bir kenara koyarsak ve bu kez bu bağlamda, insan sağlığı açısından değerlendirirsek, hayvan yemek ve süt, yumurta gibi hayvansal ürünleri tüketmek yalnızca ölümcül virüsler açısından mı riskli mi, yoksa başka hastalıklara da zemin hazırlıyor mu?

GETTY
Fotoğraf: AFP/GETTY

Hayvansal gıdalar tıpkı bitkisel gıdalar gibi bir pakettir. Bu paketin içinde mutlaka ki işimize yarayan öğeler vardır. Örneğin et, protein açısından iyi bir kaynak olmasına rağmen, yüksek oranda doymuş yağ, trans yağ, kolesterol, okside demir ve bağırsağımızda kanserojen maddelere dönüşen bazı moleküller içerir. Bu tıpkı içinde bol miktarda su olduğu için kolanın sağlıklı olduğunun iddia edilmesi gibi. Kalsiyum için süt, omega-3 için balık, demir için kırmızı et, probiyotik için yoğurt tüketmeye gerek yoktur, hatta tüketilmemelidirler. Probiyotik almanın en riskli yolu yoğurttur. Süt ve süt ürünleri, trans yağ içeren, anne ineğin cinsiyet hormonlarını ve buzağının 1 ton olması için gereken büyüme hormonlarını içeren bir sıvıdır. Bugün biliyoruz ki sigarayla akciğer kanseri arasında nasıl bir ilişki varsa, işlenmiş et ürünleri salam, sucuk, sosis ve bağırsak kanseri arasında da benzer bir ilişki vardır.

Daha önce de vurguladığım gibi, kıtlık yaşamayan insanın doğasında aslında hayvansal besinlerin yeri yok. Bugün dünyadaki en çok ölüme sebep olan hastalıkların büyük bir bölümü doğrudan hayvansal gıdalarla beslenme sonucunda oluyor ve biz bunları kadere bağlayıp kabulleniyoruz. Örneğin dünyada damar tıkanıklığına bağlı kalp krizi ve inmeden ölen insan sayısı günde 47 bin civarında, yani sadece her iki günde bir en başından beri Covid-19’un öldürdüğünden daha fazla kişi ölüyor. En başta dediğim gibi, evet bir denge var ama biz dengeyi hep bozan taraftayız.

Yaşama saygı evrensel bir yasa olabilir mi?

Bitkilerin En Güzel Tarihi” adlı kitabın önsözü günümüzün de bir özeti gibi. Kitap, katlanarak artan insan nüfusuyla birlikte yerkürenin her karış toprağının hayvancılık, ormancılık ve madencilik faaliyetleriyle işgal edildiği bu dönem için şöyle diyor: “Yaşama saygıyı evrensel bir yasa olarak ilan etmenin zamanı gelmiştir. (…) Artık bitkilerin serüveni, kendi yasalarını dayatmaya çalışan insanların serüvenine bağlı.

İnsanın ve insan dışı hayvanların serüveni de bizim bireyler ve karar vericiler olarak seçeceğimiz tarafa… Siz hangi taraftasınız? 

Öykü Yağcı

Üyelik Tarihi: 26 Mart 2020
2 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör