BM’den İklim Göçü İçin Emsal Karar:
‘İklim Göçmenleri Geri Gönderilmeye Zorlanamaz”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, hükümetlerin iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalan insanları geri göndermeye zorlayamayacağıyla ilişkin bir karar aldı. Söz konusu karar bir ilk niteliğinde ve küresel ısınma nedeniyle hayatları tehdit altında olan insanların iltica talepleri için aynı zamanda bir “giriş kapısı” olabilme özelliğini taşıyor.

BM kararının arka planında Pasifik’teki adalar topluluğu Kribati’de yaşayan Ioane Teitiota isimli bir vatandaşın 2013 yılında Yeni Zelanda’ya yaptığı iltica başvurusu yatıyor. Kiribati’deki evi değişen iklim koşulları ve yükselen deniz seviyesi nedeniyle tehdit altında olan Teitiota, 2013’te Yeni Zelanda’dan sığınma talep etmiş ve söz konusu talep Yeni Zelanda yargısı tarafından reddedilmişti. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi de Teitiota’nın acil bir tehlike ile karşı karşıya olmadığını ifade ederek başvurusunu reddetti fakat kararında aynı zamanda iklim değişikliği nedeniyle hayatları risk altında olan insanların sığınma hakkı bulunduğunu ve geri gönderilmeye zorlanamayacağını ifade etti. BM böylece uluslararası mülteci hukuku çerçevesinde, devletlerin mültecilerini herhangi bir şekilde yaşam ve özgürlüklerinin tehdit altında olabileceği ülkelere ya da sınırlara geri gönderilmesini yasaklayan “geri-göndermeme” (non-refoulement) ilkesini iklim değişimi nezdinde yeniden yorumlamış oldu. BM’nin kararının üye devletler açısından bir bağlayıcılığı bulunmasa da iltica talebindeki sığınmacıları geri göndermeyi düşünen ülkelere yönelik bir uyarı niteliği taşımakta.

Ioane Teitiota Kararı bir “Kırılma Noktası” Niteliğinde

BM İnsan Hakları ve Çevre Raportörü John Knox ise komite’nin ifadesinin dikkatli okunması gerektiğinin altını çiziyor. Knox’a göre İnsan Hakları Komitesi’nin kararı önemli fakat medyanın geri göndermeme ilkesine ilişkin yorumları için henüz erken. Komite kararı ile ilgili “iklim mültecileri” ifadesinin kullanılmaması konusunda hassasiyet gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Knox, uluslararası hukukta “mülteci” tanımı iklimin etkilerinden kaçanları içermeyecek kadar dar olduğuna dikkat çekiyor. Bunun yanında Knox’a göre “Komite iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda kalanların yurtlarına geri dönmeye zorlanamayacaklarını kabul etmedi hatta Teitiota’nın ülkesi Kribati’ye geri gönderilmesi gerektiğini kaydetti. Komite Teitiota’nın ülkesinin 10-15 yıl içinde deniz seviyesinin altında kalabileceği ve yaşanmaz hale gelebileceğine ilişkin iddiasını kabul etti. Bunun yanında Komite ayrıca devletlerin yaşama hakkına saygı gösterme yükümlülüğünün çevresel tehditleri de içerecek şekilde genişletebileceğini de hatırlattı. Bu yönüyle Komite kararının sonuçlarının uzun vadede etkili olacağını ve önümüzdeki yıllarda iklim krizleri derinleşmeye devam ederse benzer vakalarla çok farklı sonuçla da karşılaşacağımızı öngörmek mümkün.

İklim Değişikliği ve Göç İlişkisi

İklim değişikliği nedeniyle önümüzdeki on yıl içinde on milyonlarca insanın yer değiştirmesi bekleniyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHRC) verilerine göre 2008 yılından günümüze her yıl ortalama 21,5 milyon insan sel ve kuraklık gibi afetlerden dolayı göç etmek zorunda kalıyor. 2018 yılında Dünya Bankası tarafından yayımlanan rapora göre ise 2050 yılına kadar iklim değişimi nedeniyle yaklaşık 140 milyon insanın yer değiştirme ihtimali bulunmakta.

Dünya Bankası’na göre sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik çabalar ve devlet düzeyinde sürdürülebilir kalkınma planlarının mümkün kılınmasıyla 140 milyonluk “en kötü” göç senaryosu ancak 100 milyon insana kadar düşürülebilecek. 2018 yılında yayımlanan rapora göre iklim koşulları ile ilgili acil bir eylem planı uygulamaya geçirilmezse su kıtlığı, mahsul yetmezliği, deniz seviyesinin yükselmesi ve fırtına dalgaları gibi giderek büyüyen risk faktörleri nedeniyle özellikle Sahra Altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika coğrafyalarında milyonlarca iklim göçmeni ile yüz yüze geleceğiz.

Paris Anlaşması Göç ve İklim İlişkisini Yeni Bir Boyuta Taşıdı

İklim değişikliği tehlikesine karşı küresel sosyoekonomik dayanıklılığın güçlendirilmesini hedefleyen Paris Anlaşması 2016 yılında yürürlüğe girdi. Anlaşmayla aynı zamanda tarihte ilk kez iklim nedeniyle göç etmek zorunda kalan insanlar resmi olarak uluslararası bir çevre sözleşmesinde tanınmış oldular. Bunun yanında anlaşma göçmen sayısının iklim değişikliği ile artacağına ilişkin kaygıların siyasi karar alıcılara da taşınmasını sağladı.

Fakat İklim ve Göç Uzmanı Ethemcan Turhan’ın altını çizdiği üzere iklim krizi ve tetiklenen göç dalgalarına karşı örülen savunmacı duvarlar da krizi teknokratlara havale etmek isteyen “güvenlikleştirilmiş” bir dünyanın yolunu hazırlıyor. Turhan’a göre, “iklim değişikliği ile ilgili her ne kadar ortalıkta bolca spekülasyon ve ampirik kaynağı olmayan sansasyonel rakamlar dolaşsa da, iklim değişikliği-göç bağlamındaki tartışmalarda farklı yaklaşımlardan bahsetmek mümkün. İklim değişikliği konusunda daha  gerçekçi analizler göçün iklim değişikliğine uyum sağlamaktaki en temel yöntemlerden biri olduğu noktasında uzlaşıyor. Netice itibariyle insan toplulukları tarih boyunca hem göçer olmuş hem de değişen iklim şartları, sosyal, kültürel, politik ve ekonomik dönüşümlere uyum sağlamışlar.”

Bu noktada Turkan, iklim değişikliği bağlamında göçü “idare edilmesi gereken” bir mesele olmaktansa küresel ölçekte göçmenler ve mülteciler arasında ulus aşırı bağlar kuran dönüştürücü bir fırsat olarak ele almanın faydalı olacağını vurguluyor. Bu bağlamamda her ne kadar Yeni Zelanda dünyanın ilk iklim mültecisi Ioane Teitioa’nın açtığı davayı esastan reddederek Kiribati vatandaşını sınır dışı etmiş ve BM’de bu kararı teyit etmiş olsa da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda olan insanların tekrar ülkesine geri gönderilmeye zorlanamayacağını kayda geçmesi iklim göçü açısından kayda değer bir gelişme.

Avustralya’daki Yangınlar ve Seller Ne Söylüyor?

BM’nin Teitioa kararı tartışıladururken ünlü iklimbilimci Michael Mann küresel sıcaklıklar arttıkça daha da sıcak ve kuru hale gelen Avusturalya’nın vatandaşlarının ilk iklim değişikliği göçmeni olabileceğini vurguluyor. Avustralya’da Eylül 2019’da başlayan ve yaklaşık 4 aydır ülkedeki ormanlık arazileri etkisi altına alan yangınların ardından ülke 2020 yılının ilk ayında bu kez de sel felaketleri ile gündeme geldi.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ise milyonlarca vatandaşı çevre felaketleri ve iklim değişikliği nedeniyle ülke sınırları içinde göç etmek zorunda kalan Avustralya’nın “iklim göçmenleri”nin korunması konusunda öncü rol oynayabileceğini vurguluyor.

“Nansen Girişimi” İklim Göçünde Dikkate Değer bir Organizasyondu!

IOM’a göre bu noktada geçim kaynakları yükselen deniz seviyeleri ve iklim felaketleri nedeniyle tehdit edilen insanlara yardım etmek için 2012 yılında kurulan Nansen Girişimi (Nansen Initiative) dikkate değer bir örnek niteliğindeydi. Nansen Girişimi, doğal afetler ve iklim değişimi sonucunda devletlerinin sınır ötesine göç etmek zorunda kalan insanların ihtiyaçlarını ele alan bir koruma gündemi üzerine fikir birliğine varmak için devletler liderliğinde yürütülen istişare sürecini ifade etmekteydi. Son aylarda iklim değişiminden doğrudan etkilenen ülkelerden biri olan Avustralya da 2015 yılında son toplantısını gerçekleştiren organizasyonun üye ülkelerinden biriydi.

İsviçre ve Norveç tarafından finanse edilen Nansen Girişimi, her yıl milyonlarca insan doğal afetler ve iklim değişikliği nedeniyle göç etmek zorunda kalırken ulusal ve uluslararası insan hakları hukuku alanında göç hareketlerine ilişkin büyük bir boşluğun bulunduğunu ifade etmekteydi. Zorunlu göç ve gönüllü göç hareketlerini ayırt etmek için gerekli olan kriterlerin henüz detaylandırılmamış olduğunu vurgulayan Nansen Girişimi, afetler ve iklim değişikliğinin insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için sınır ötesi yer değiştirmenin zorluklarının ele alındığı hükümetler arası bir süreci organize etmekteydi.

Girişim 2012 ve 2015 yılları arasında hükümetler arası işbirliğini sağlamak ve sürece sivil toplum örgütlerini de dahil etmek için Pasifik’te (Cook Adaları ve Fiji), Orta Amerika’da (Kosta Rika ve Guatemala), Afrika’da (Kenya) ve güneydoğu Asya’da (Filipinler ve Tayland) sürekli olarak toplantılar düzenlemiş ve göçmenler için devletler arasında temel ilkelerin ve de bir koruma gündeminin unsurlarının belirlenmesi konusunda fikir birliği oluşturmaya çalışmıştı.

Küresel Güney ve Küresel Kuzey’i temsilen dengeli olarak belirlenmiş dokuz devlet (İsviçre ve Norveç başkanlığında; Avustralya, Bangladeş, Kosta Rika, Almanya, Kenya, Meksika ve Filipinler) koordinasyonu ve yönlendirmeyi sağlarken, koruma sürecinin ele alınması için  BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Uluslararası Göç Örgütü gibi uluslararası organizasyonların yanı sıra akademik uzmanlar, sivil toplum ve etkilenen kişiler de bu süreçte aktif olarak yer almıştı.

İklim Değişimi Göçmenleri Hakkında

İklim değişimi göçmenleri, küresel iklim değişimi sonucunda zorlaşan iklim koşulları nedeniyle anavatanlarını terk etmek zorunda kalan insanlar için ifade edilen bir kavram. Söz konusu kavramın gelecek on yıllarda örnek vakaların giderek çoğalmasıyla siyasi gündemde ve uluslararası göç hukuku literatüründe yoğun bir şekilde tartışılması bekleniyor. Her ne kadar BM, iklim krizi nedeniyle göç etmek zorunda olan insanların tekrar ülkesine geri gönderilmeye zorlanamayacağını vurgulasa da bu durumdaki insanlar için ülkeleri zorlayıcı yasal bir koruma bulunmuyor. Nansen Girişimi söz konusu yasal boşluğu siyasi karar alıcıları organize ederek aşmaya çalışan dikkate değer bir platformdu.

Kaynaklar

The Guardian

BBC English

World Bank GroundsWell

UNDP | Overseas Development Institute

Selim Vatandaş

Üyelik Tarihi: 18 Aralık 2019
27 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör