Normalleşememe Yerel Seçimi Yerel Olmaktan Çıkarıyor

Araştırmacı yazar Nevzat Çiçek ile şehirleşme ve yarın yapılacak yerel seçimler üzerine konuştuk.

Ne düşünüyorsunuz günümüz şehirleri ve şehirleşme üzerine?

Yıllar önce bir toplantıda bir sosyolog, bir TOKİ görevlisine şöyle söylemişti: “Ya siz insanların ar duygusuyla oynuyorsunuz, farkında mısınız?” toplantı buz gibi olmuştu. Sonra toplantı geçtiğinde kimse konuşmak istemedi meseleyi, anladılar ki mayınlı alan. Sonra ben dedim ki, abi ne demek istiyorsun? Nasıl bir ar duygusuyla oynanıyor? Mimarinin aile ve insan psikolojisi üzerindeki etkilerinden bahsetmişti. Eski medeniyet üzerindeki kavramlarla bugünü karşılaştırıp, şu an niye şehir mimarisini katlı hapishaneler olarak gördüğünü anlatmıştı.

Sene 2005 veya 2006, Diyarbakır sokaklarını dolaşıyoruz, bir evin balkonunda bir baktım ki patlıcan sapı kurutulmuş. Ben de Adıyamanlıyım, bizde patlıcanı tamamıyla kurutursun ama patlıcan sapının kurutulduğunu ilk defa gördüm. Kadına gidip sorduğumda, dedi ki “bu bize Ermeni komşularımızdan kalmadır. Yokluk zamanı bunu çorbanın içine koyduğunda et lezzeti veriyor. O geleneğe devam ediyoruz biz de”. Şimdi o geleneği onun İstanbul’da devam ettirme şansı yok.  İstanbul’da komşuluk ilişkilerinin bu şekilde devam etme şansı da yok.

Durum şu: biz aslında şehirlerimizi, katlı hapishanelere çevirdik. Yani insanların yaşayabilecekleri alanlardan ziyade mahkum olacağı alanları sunmaya, nüfusu 80 metrekareye sığdırmaya çalıştık. Şimdi bu 16 yılda da en büyük hatalardan bir tanesi betonlaşma meselesi oldu. Bazı meydanlara gidiyorsunuz, meydan düzenlemesi yapılıyor, evet şehirde bunun yapılması lazım, ama bu meydan düzenlemesinde niye bütün ağaçları kesersin onu anlamış değilim. Bir başka mesele, siteler üzerinden, semtler üzerinden ayrışmaya gidiyorsun. Örneğin Başakşehir-Ataşehir ayrımı yapıyorsun, ama aslında ikisini de aynı şey mahkum ediyorsun. Yani iki tarafa da gidin, yeşil alanı yok, tamamıyla beton. Bu şekilde herkesin kendini rahat hissedebileceği hapishaneler oluşturuyorsunuz. Herkesin kendi yanındakiyle, dünya görüşüyle eşit olduğu koğuşları oluşturuyorsunuz. Ama aynı şeye sizi mahkum ediyorlar. Şimdi çok ilginçtir, Başakşehir’deki adam da, Ataşehir’deki adam da pazar günü nefes almak için bir piknik yeri arıyor, bir yeşillik arıyor.

Vatandaş da betonlaşma diye başlıyor rahatsızlıklarını anlatmaya, kanaat önderleri de öyle. Her kesim bundan rahatsız. Nasıl bu hale geliyor ve niye çözülmüyor o zaman?

Çözülmüyor, çünkü rant meselesi var. Belediyelerin oluşturduğu bir rant var, hükümetin oluşturduğu bir rant var. Bu sadece Ak Parti’nin meselesi de değil. Bu Türkiye’de 1960 sonrası şehirleşmenin çok hızlanmasıyla birlikte adı konmamış bir projenin ürünü. Herkesin bunda bir suçu var.

İkincisi, kültürel kod sıkıntısı. Örneğin TOKİ’nin yaptığı yerler? Evet içiyle ilgili maliyeti anladım ama bunun dışıyla ilgili yapılabilecek şeyler var. Bir eskiye benzetme, farklı bir yapı kurma, farklı bir taş unsuru kullanma, çok zor değil bunlar. Dış cepheyle ilgili belediyeler ana kurallar getiriyor. Bu ana kuralı modern olan yerde modern biçimde kullan eyvallah, ama modern olmayan yerde geleneksel mimariye atıf yap. Yani Fatih’te Suriçi’nde oraların mimari yapısını koru. En azından dış cephede koru bunu.

Daha da ilginç bir şey söyleyeyim, mesela İstanbul’a taşınan tarikat cemaatleri var Anadolu’dan. Bunların büyük odaları olur, zikir meclisleri olur. Bunların hepsi bodrumlara girmeye başladı. Çünkü ona uygun bir zemini ta İstanbul’un dışında bulacak, ona gitme gelme olmayacağı için bir bakıyorsunuz ibadet bile bu kötü şehirleşmeden dolayı bodrumlara tıkanan bir şey oldu. Mesela, mescitler var, mescitlerin çoğu yer altı. Bu bir vizyon meselesi. Yani bina sıkıntılıysa mescit altına koymuş, dokunulmazlığı elde etmiş, nasılsa yıkılamaz falan demiş, ama o insanı ibadet için oraya layık görüyorsun dediğinde bunu konuşamıyorsun.

Başka ne gibi sorunlar görüyorsunuz şehirlerde?

En büyük sorun plan, proje çok uzun vadeli yapılmıyor. Şimdi bina yapılıyor, insan sirkülasyonu var ama cadde aynı cadde. İki aracın geçebileceği cadde en başından beri aynı cadde. Sonra, mesela şimdi kentsel dönüşüm diyoruz ya, ne oluyor da 20 sene önce yaptığın binayı tekrar yıkmak durumunda kalıyorsun. Çünkü binayı yapmamışsın sen.Aslında milli servetin kendisini buradan götürüyorsun. Binayı yapmamışsın.

Mesela başka bir şey, İstanbul’da bir seyyar satıcı kültürü gerçeği var. Halbuki bunu sisteme bağlayabilirsin, çok basit. Her meydanda, her yerde bunu sisteme bağlayabilirsin, kayıt altına alabilirsin, daha modern ufak tezgahlarla bunu yapabilirsin. Yani şöyle bir sorun var bizde, ihtiyacı görüyor, işine geldiği zaman evet diyor, işine gelmediği zaman kovalıyor.

Toplu taşımayı çok söylemeye zaten gerek yok. Son yıllarda hafiften biraz arttı ama orada yoğunluk sorunları var, mesela metrobüse binme teknikleri diye ders almanız lazım. Hangi kapıda durmanız lazım, hangi tarafta durmanız lazım. Böyle baktığınızda, insan taşıyorsunuz ya, o kadarını söylemek lazım.

Bir diğer sorun bence tabela kirliliği. Yani mesela ben hala şunu anlamış değilim. Mardin’de bunun çok örneği var. Mardin’e gidiyorsunuz, o tarihi çarşı içerisinde tek tip tabela yapmışlar ve çok da güzel olmuş görsel açıdan, çok güzel bir estetik oluşturmuş. İstanbul’da bu Arapça ya da yabancı tabela eleştirileri abes. Örneğin Almanya’daki adam sana nasıl davranıyor. Orada adam Türkçe tabelayla ilgili olarak kaldırıyor mu onu, kaldırmıyor. Ama bir standardı oluşturuyor. Sen burada o standardı yakalatamıyorsun. Çünkü gidiyorsunuz inanılmaz bir tabela kirliliği, inanılmazın üzerinde bir tabela kirliliği. Sonuçta adam kendisini göstermek istiyor.

Bir diğer sorun, Sulukule Projesinde de gördük, şehrin renklerini şehirde tutmak lazım. Romanlar bir renkse ona uygun yaşamı orada tutman lazım. Mesela bu insanları burada tutmuş olsalardı, tamam eski evler, o ayrı bir şey, burası müthiş bir turizm potansiyeliydi. Bu renkleri tutmak lazım, bu renkler yavaş yavaş kayboluyor. Çok tartışılmıyor, mesela Kocamustafapaşa’da ciddi anlamda bir Ermeni nüfus vardı, Kumkapı’da bir Ermeni nüfus vardı. İstanbul’da Ermeni mutfağını en iyi nerede bulabilirim diye birisi sorsa onun yavaş yavaş kaybolduğunu görecek. Ama eskiden böyle değildi işte. Kurtuluş’ta, Kocamustafapaşa’da, Kumkapı’da bu mutfağı görebiliyordunuz. Bu aslında belki de en büyük sorun, turizm anlamında biz zannediyoruz ki sadece Sultanahmet’i dolaştığında, Ayasofya’yı dolaştığında turizmdir ya da denize girdin turizmdir. Halbuki dünyada gastronomi turizmi, inanç turizmi, bu bahsettiğim farklı renklerin turizmi var.

Diğer bir sorun da bu şehirleşmede, eski yapıların restorasyonu meselesi. Bunu bazı projelerde yapmaya çalıştılar, olmadı. Şu an mesela aslına uygun cami, medreseleri yapıyorlar, güzel bir çaba. Ama aslına uygun daha büyük yerlerin yapılması lazım. Bizim şehrin kimliği yok. Daha doğrusu sadece İstanbul için söylemiyorum. Şehrin kimliklerini çıkarmak lazım. Yani kimlikten kastım, kardeşim nerede ne var? Ama bu sadece, turizm anlamında değil. Mesela yeni bir çalışma var İstanbul çeşmeleriyle ilgili, çok muazzam bir çalışma. İstanbul’da kaybolan çeşmeleri çıkarıyorlar, o çeşmeler onarılıyor.

Başka bir örnek söyleyeyim, ben uzun yıllar İstanbul’daki hamalları çalıştım. Hem eski, hem yeni. İstanbul hamallarının kendisi bile aslında bir İstanbul tarihi. Bunların hepsi kayboluyor. Bir şehirde bütün bunları kaybettiğinizde şehri kaybetmiyorsunuz, insanı kaybediyorsunuz ve şu anda İstanbul’daki en büyük sorun şehre aidiyet sorunu.

Siz belediye başkanı olsanız bu konuştuğum şeylerden ya da başka şeylerden ilk ne gibi şeyler yapardınız? İcraatlarınız ne olurdu?

İlk ne yapmalı? Bence ilk bulunduğunuz yerin bir künyesini çıkarmalı. Ben kiminle yaşıyorum burada, ben kimi yönetiyorum, ne yapıyorum burada, kimler var, ne yapmak istiyorlar. İkincisi, ben kültürel alana çok yoğunluk verirdim. Ama sadece kağıt üzerinde değil. İstanbul’da kalıp da 30 yıldır hala deniz görmeyen insan var. Şimdi şahidiz buna. Bu çok büyük bir mesuliyet. Yani o 30 yıldır 3-5 km ötesindeki denizi görmemiş insanlar var. Bunu sağlayacak bir mekanizma lazım. Sonuç itibariyle sadece yollar, çöp toplama, altyapı değil belediyecilik. Artık şehre olan aidiyeti sağlama noktasındaki işleri yapabilmek gerekiyor. Benim ilk yapacağım şey ben kiminle burada yaşıyorum, iki sosyal alanda komşuluğu nasıl güçlendiririm, üçüncüsü ben burada insanların nasıl huzurlu, mutlu olabileceği bir sistemi kurabilirim, dördüncüsü kendi ilçemde yöresel olabilir, geleneksel olabilir, ürünleri nasıl pazar haline getirebilirim?

Başka bir mesele, Ramazan meselesi, işte bu iftar çadırları kuruluyor. Valla çok açık söyleyeyim, ben belediye başkanı olsam insanların onurunu kıracak hiçbir iş yapmam, o kadarını söyleyeyim. Yardıma da ihtiyacı varsa, şeye de ihtiyacı varsa onur kırıcı hiçbir şey yapmam.

Yeri gelmişken tanzim satış yerlerini nasıl buluyorsunuz?

Türkiye’de kooperatifçiliği bitirdik, şimdi tekrar dönüyoruz. Bir devletin görevi sebze meyve satmak değil, onu söyleyeyim. Daha önemli şey şu, kendine yeten 7 tarım ülkesinden biriyken şu an yetiyor musun? Yetemiyorsun. Dolayısıyla da şimdi tanzimler belli bir süreliğine bu işi kurtarır, peki sonrasında ne olacak? İki sene sonrasında biz yine mi tanzim kuracağız? Veya hayvancılıkta bunu yaşadık. Ne oldu, gittik hayvan getirdik, et kestik, marketlere falan verdik. Ben, keşke şimdi de et işini yaptığı gibi yapabilseydi. Yani direkt sahaya inmeseydi. Çünkü bir devletin vatandaşıyla rekabet etmemesi lazım. Mesela  altın fiyatlarını biri artıracak, devlet altın mı satacak? Ekmek karaborsaya düşse, ekmek mi satacak? Bu belki vatandaş açısından çok olumlu, ucuz alıyor, ihtiyacı olduğu için alıyor, yani kimse de gidip o sırayı beklemez ihtiyacı yoksa, onu da görmek gerek ama devletin yapış biçimine karşıyım ben. Çözüm üretmiyorsun yine, çatışma alanı oluşturuyorsun. Şimdi tanzimle pazarcıyı niye karşı karşıya getireceksin ki? Kimse kusura bakmasın ama ben şunu anlıyorum, demek ki devletin gücü belli insanlara yetmiyor. Ben böyle anlıyorum. Eğer devletin gücü, kanunun gücü bu insanlara yetmiyorsa o zaman onu sorgulayacaksın, hukuk gücünü sorgulayacaksın.

İstanbul konuştuk, biraz da, önümüz seçimleri konuşalım. Adayları, vaatlerini, İstanbul’a bakışlarını nasıl buluyorsunuz?

Bana deseniz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın 10 tane vaadini say, sayamam, açık söyleyeyim. Çünkü sebebi şu, genel siyasetin söyleminin içinde kayboldu hepsi. Kaybolduğu için aslında vatandaş da çok ciddi anlamda o söylemle hareket etmiyor. Bilmiyor zaten.

Bilmiyor mu, dinlemiyor mu?

Dinleyemiyor bence. Çünkü tepki var, kalabalık bir bilgi kirliliği var. Bütün söylenenler genel. Genel söylem olduğu için de bir bıkkınlık söz konusu. Zaten üstte bir siyasi çatışma var, altta da aynı şey. Neye bakıyorsunuz? Adayın biraz daha insancıl mı değil mi, sinirleniyor mu sinirlenmiyor mu, halkla ilişkileri nasıl, arkasında bir başarı hikayesi var mı yok mu ve yapabilir mi yapamaz mı, çalar mı çalmaz mı, bu sorular eşliğinde bir kanaat oluşturuyorsunuz.

Seçmende karşılık buluyor mu peki, bu yerelin makro düzeyde konuşulması?

Ülke normalleşmediği için karşılık bulmuyor, genele bakıyor. Örneğin Bayrampaşa’da oturuyorsunuz, bir sorundan bahsettiğinde, ülkenin beka sorunu hakkında konuşuluyor. Dolayısıyla da İstanbul’da adaylar vaatlerinden ziyade dikkat edin, biraz daha insancıl, biraz daha farklı, biraz daha insanlara ulaşabilen biri olup olmadığına göre değerlendiriliyor.

Mesela seçmen ne düşünür, eğer belediyeyi öteki parti alırsa başına ne geleceğini düşünür?

CHP’lilerin mesela, genel kanaati şu, İstanbul’u bunlar kaybederse bir erken genel seçime gidilir. İktidarın da kaygısı o, yani İstanbul’u biz kaybedersek ya da ciddi anlamda bir oy kaybı olursa, bu meşruiyet sorunu olur. Devlet Bey de biliyorsunuz böyle bir şey söylemişti, büyükşehirlerin kaybedilmesi bir meşruiyet sorununu da beraberinde getirir.

O zaman siz şöyle diyorsunuz, ne kadar iyi projeler, ne kadar vaatlerde fark yaratırsa yaratsın, genel siyaseti aşamaz adaylar.

Tamamen de öyle değil aslında, o konuda dikkat edin iki adayın da en büyük özelliği genel siyasete hiç bulaşmıyorlar şu an. Biz bunun dışındayız demeye çalışıyorlar. Ama, parti teşkilatları farklı çalışıyor. Yani bir taraf İstanbul’u bunlardan alırsak bunlar gider, diğeri de İstanbul’u biz kaybedersek devamı gelir diyor. Yaklaşım bu. Sahaya çıkın, mesela Ak Parti teşkilatlarını, CHP teşkilatlarını dolaşın, durum böyle.

Şu an seçmen kitlesi içinde kararsız kitle Ak Parti’de mevcut. Sandığa gitmeme eğilimi, kızgın kitle Ak Parti’de mevcut. Türkiye’de, bu ekonomik krizle birlikte bir kızgınlık olduğunu biliyoruz. Fakat, onun yanında da acaba bunlar giderse daha mı kötüleşir tarzı bir yaklaşım var, onun frenlediğini biliyoruz. Dolayısıyla bu seçim hakikaten çok ilginç bir seçim. İlk defa belki sahada bu kadar rengin kendisini tam belli etmediği bir seçim yaşıyoruz.

Ekonomik sorunların bir karşılığı var mı bu seçimlerde?

Valla şöyle söyleyeyim, en büyük mesele şu an o. İlginç bir şey söyleyeyim, ilk defa, Ak Parti belediye başkan adayları merkezi hükümetin desteği olmadan seçime giriyorlar. Çok önemli. İkincisi, ister Ak Partili olsun, ister olmasın, bu ülkenin bir gerçeği var, ideolojisi ne olursa olsun adamın cebine dokunduğunuz andan itibaren ideolojinin hiçbir kıymeti kalmıyor. Şu anda o cebe dokunuldu. Bir kısmı operasyon olarak algılıyor, biraz daha kenetlenme unsuru olarak görüyor, ama bir kısmı da Ak Parti’nin yanlışları olarak okuyor.

Ekonomi de beka meselesi üzerinden lanse edilmeye çalışılıyor. Yani Ak Parti’nin stratejisi şu, bizi yıkmaya çalışıyorlar. CHP diyor siz kötü yönetiyorsunuz, kimsenin sizi yıkmaya çalıştığı yok, evet olsa da olan olurdu ama esas sebebi sizsiniz, kötü yönetim falan. Şimdi bunun yerelde çok etki etmemesi lazımdı. Ama ilk defa bu kadar etki eden bir yerel seçim gördük. Dolayısıyla da Ak Parti açısından en zor kısımlardan biri bu ekonomik kısım. Ama muhalefet bunu ne kadar oya tahvil ettirebilir, ne kadar bunu anlatabilir bilmiyorum. Çok açık söyleyeyim, mesela bir HDP’linin bir CHP’liyi desteklemesinin temel koşulu ekonomik gösterge midir, yoksa Ak Parti “düşmanlığı” mıdır, Ak Parti düşmanlığıdır. Onun kafasındaki şey Ak Parti gitsin, kim gelirse gelsin.

Peki Ak Parti’ye oy veren Kürtler?

Ciddi bir sandığa gitmeme ihtimali var. Şimdi HDP politikalarını eleştirebilirsiniz, HDP’nin yaptığı her şeyi farklı bir yere koyabilirsiniz ama HDP’ye oy veren kitleyi terörist olarak ifade ettiğinizde bu herkesi incitir. Benim sahada en çok gördüğüm o. Yani mesela HDP ile mesafesi olan Kürtler bile yavaş yavaş oraya doğru kaymaya başlamış. Çünkü genel söylem rahatsız etmiş onları. O ayrım olmamış.

 

Ulaş Tol

Üyelik Tarihi: 02 Ocak 2017
21 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör