“Erkeklik Krizi Cinsiyet Krizinin Bileşenidir”

Ekran-Alıntısı-9.jpg
Erkeklik elden gidiyor mu? başlığı ile hazırladığımız 'Erkeklik Krizi' dosyamız kapsamında konuştuğumuz Prof. Dr. Ayşegül Yaraman; "Erkeklik krizinin, ki ben bunu cinsiyet krizinden, cinsiyetçilik krizinden bağımsız düşünmüyorum, çözümü asla kadının haklarını sözde ve belki de pratikte de teslim etmekten geçmiyor. Veya erkek-kadın dikotomisini kabul ederek rolleri ters yüz etmek de sorunu çözmez. Gereken, rolleri ve  statüleri cinsiyetten arındırmaktır” diyor.

Erkeklik krizi nedir?

Pratikten doğan bir farkındalık bu kavramı netleştirdi. Kriz hep vardı. Diyalektik bir kriz. Biyolojik ve onun arkasından kültürel olarak yaratılmış, cinsiyetler ile öğrenilegelen ataerkil ve heteroseksist toplumun bireyler arasında yarattığı çelişki diye düşünüyorum. Cinsiyetçi düzende bütün cinsiyet kimlikleri krizdedir. Kadın sorunu diye ele aldığımızda, mücadele ettiğimizde, yazıp çizdiğimizde mündemiç olarak erkeklik durumu hep sorunluydu. Kadınlık sorunu diye aldık kadın hareketine başlarken ama kadınlığın da kriziydi o. Nerede olduğunu bilememe statü olarak. Rol ve statünün çelişmesi. Hakların ve görevlerin çelişkisi. Beklentinin ve eylemin çelişkisi, söylenilen ve yapılanın çelişkişi meselesi. Kazanımlar veya mağduriyetler  sadece cinsiyetçi değil, cinsiyetleri de etkileyen bir biçimde siyasal ve ekonomik sistemden bağımsız olamaz. Dolayısıyla biz cinsiyet kimliklerini sorgulamaya başladığımızda mağdur olan kadındı, görünen bariz bir mağduriyet vardı, onun üzerinden başladık ama gerek ataerkil sistem gerek heteroseksist sistem bütün cinsiyetleri mağdur kılar. Farkındalık ve bunun üzerinden bilinç ve talep oluşturma tüm biyolojik ve kültürel tanımlı cinsiyetlerin sorunu.. Erkek de ataerkil toplumdaki ve onda yaşanan kadın hareketine bağlı erozyonda statüsü ve rolü arasında çelişki yaşıyor. Mecbur mu bir erkek bir kadının/ailenin bakımını üstlenmeye, ondan daha fazla para kazanmaya, ondan daha statülü bir mesleğe sahip olmaya, ondan daha güçlü olmaya, sürekli “muktedir” olmaya, her daim ereksiyonda olmaya. Bu farkına varıldığında ne müthiş bir yükümlülüktür; baskıdır.… İki tarafın da mağdur olduğu açığa çıktıktan itibaren mücadelenin etkisi büyür.. Erkeklik krizi denilen diyalektik sürecin reaktif kısmı olabilir. Diyalektik baktığımızda aksiyon kadın mücadelesiydi, reaksiyon erkekler de mağdurdur. Sentez cinsiyetsiz/ cinsiyetin kale alınmadığı bir dünya. Örneğin birkaç yıldır bir araştırma gündemde: kadının kol kemiğinden klonlama yoluyla, cinsel birleşme gerekmeden bebek “üretme”. Ve fakat bu bebeğin xx kromozomuna sahip olacağı, yani kadın olacağı ve erkeğin neslinin tükeneceği söyleniyor. Araştırmanın bilimselliğini, gerçekliğini falan bir kenara bırakalım. Aslında cinsiyetsizliği tartıştıran bir malumat bu. Söz konusu xx kromozomlu bebek artık kadın değil; zira xy kromozomlu karşıtı yok. O sadece bir bebek. Bu biyogenetik bir konu; yani biyolojik cinsiyetin cinsiyetsizleşmesi gibi bir durum var. Cinsiyet farkı özünde üreme temelliyse ve üreme dışındaki her cinselliğin varoluş mücadelesini ve pratiğini yaşamaktaysak, kültürel olarak kadın-erkek tanımının da yok olması zamanıdır. Örneğin ben tüm kimlik hareketlerini o kimlik hareketine gerek bırakmayacak bir düzen için mücadele olarak görürüm. Feminizmin de nihai amacı kendinin anlamsız ve yok olacağı bir kültürel cinsiyetsizlik aşamasıdır.

Öte yandan, kolay ve cüretkâr kavramlaştırma yapabilenlerden değilimdir çünkü kavramlaştırma demek bir yere sıkıştırmak demektir bütün bilgileri. O yüzden erkeklik krizi diye bir kriz tanımlamıyorum ama bu olguyu reddetmiyorum. Ve bunun bilince yükselmesini sevinerek izliyorum. Bu cinsiyetçi toplum herkesin zararına. Hep birlikte buradan çıkış için mücadele etmek söz konusu. Ben kadın erkek derken biyolojik cinsiyetten bahsediyorum ama kültürel cinsiyete (toplumsal cinsiyete) sıkışmış cinsel kimliklerin ve o manadaki kadın-erkek dikotomisinin de eşitlik, kriz vs adına dillendirilmesini demode buluyorum. Dolayısıyla kriz cinsiyet krizidir.

Cinsiyetçi ikiyüzlülük hakkında yaptığınız araştırmayı anlatır mısınız?

8-9 yıl önce kadın örgütlerinin üst düzey yöneticileriyle bir araştırma yaptım. Benim geliştirdiğim kavram olan cinsiyetçi ikiyüzlülüğün herkese, hatta muhalifine dahi içkin olduğu hipotezinden çıkıyordu. Herkese sorduk, feminist mi sayıyorsunuz kendinizi evet tabii mangalda kül bırakmıyoruz. Özellikle belli bir eğitim seviyesinde böyle olduğumuza karşımızdaki kolay ikna edebiliyoruz. (Hele bir kadın örgütünde yöneticiyse…) Butler’dan vs  alıntı da yapıyor, süsleyebiliyoruz. Oysa eğitim ters tepiyor, yalanı çoğaltıyor. Eğitimli erkek ve kadın kendini feminist olmaya “mahkûm” hissedip daha çok yalan söylüyor. Şöyle ki, yukarıdaki soruyu takiben senin evinde her şey eşit mi dediğimizde herkes evet diyor. Bunu gözlemlemek veya aksini söyletmek mümkün değil. Herkes kendini göstermek istediği gibi cevap verecek kadar nitelikli/eğitimli. Ben “dedikodu” üzerinden “bilimsel” bir metot geliştirdim. Sizin yönetim kurulunda şiddet gören kadın var mı? Diye sordum. Aa tabii ki var dediler. Ev içi roller nasıl, aa rezalet, tamamen o kadının üzerinde, akşam toplantıya gelemiyor, eşi izin vermiyor  vs. Kendi için sorsan muhtemelen kendi de aynı durumda ama onu söyleyemiyor. Utanıyor. Ve yalan söylemeyi, belki kendine de, iyi becerecek kadar donanımlı. Aslında benim onun yalancılığını tespit etmek gibi bir gayem de yok. O yönetim kurulunda onun kadar feminist birinin aslında günlük olanı değiştiremediğini, yani söylemi ne olursa olsun özel olanı, günlük yaşam pratiğini değiştiremediği problemini ortaya koymak gibi bir derdim var. Yani söylenildiği gibi yaşanmıyor. Cinsiyetçi ikiyüzlülükten en basit olarak kastım bu. Feminizmin sosyal bilimlere kattığı çok önemli bir şey var. Özel olan politiktir. Özel alanı değiştiremeyen insanın feminist ahkam kesmesi şizoid bir yarılmaya neden olur. Feminist örgütte yönetici olmasa da, kadın tipinin aynası “seçkin/ayrıcalıklı” erkek de aynı ikiyüzlülükte. Dolayısıyla krizi sadece erkeğe atfetmiyorum. Bu  sadece bir cinsiyet krizi değil; cinsiyetçi kimlik krizi aslında. Hem cinsiyet hem cinsiyetçi krizde. Bunun içide erkek de var. Hep vardı ama farkındalık özellikle pratikte anca oluştu.

Kadının da erkeğin de kendi özel hayatlarında yapamadıklarını jakoben bir anlayışla, üstenci bir söylemle başkalarına yardım götürdüklerini düşünüyorum. Eğitimsiz, “gariban” kadınlar evet onlar şiddet görüyorlar. Onlar bunun içindeler ve bunun bilincine sahip değiller. Onların ekonomik özgürlüğü, çekip gidebilme özgürlüğü de yok geleneksel çevrelerinden.  Ama şiddet gördüğünü, geleneksel kadın rollerinin faili olduğunu, sorarsanız söyler. Onun hayatındaki erkek de geleneksel rolleri “normal” olarak yaşar ve sorarsanız söyler. Ama sözde “garibanlığı aşmış” olan kadın ve erkek, pratiklerindeki aterkilliği ve şiddeti, sorarsanız söylemez; kendini “eşitlikçi” olarak tanıtır. İşte tutum-davranış arasındaki bu çelişki cinsiyetçi ikiyüzlülüktür. Bu durumda eğitim çözüm değildir. Eğitim sadece cinsiyetçi pratiği kamufle edebilme becerisini, cinsiyetçi ikiyüzlülüğü arttırır. Formel ya da enformel eğitim ataerkil ve ideolojik bir aygıt.

Kriz bunalım demektir, varoluş problemi. Cinsiyetçi dünyada biyolojiden çıkarak kurgulanmış  kültürel olduğunun farkına vardığımız ama o kültürel kimlikleri ortadan kaldırmadığımız sürece tutum-davranış arasındaki bu şizoid yarılmanın asıl kriz olduğunu düşünüyorum. Kadın doğulmadığını, kadın olunduğunu  ikinci dalga feminist hareketin muazzam başarısıyla öğrendik. Ama bu kültürel kimliği mutlaklaştırarak dikotomiyi yeniden üretmek artık bir gericiliktir.

Hangi tür erkeklikler bu krizi yaşıyor? 

Sadece erkeklere atfederek bu kez de kültürü kader yapmak istemiyorum. Krizi en çok seçkinler yaşıyor. Kadın-erkek ekonomik düzeyi nispeten daha iyi olan, iyi okullarda eğitim almış kesim cinsiyetçi ikiyüzlülüğü daha fazla yaşıyor. Üst düzey bir yönetici, bir profesör, bir hekim dayak yiyor susuyor, bilemedin boşanıyor ama şiddeti  ifşa etmiyor. Vaaz ettiğinin aksine şiddeti kendi suçu gibi yaşadığının önemli bir göstergesidir bu. Yoksa bu insanlık suçunu işleyeni niçin ifşa etmesin? Gerekçe olarak ne sürülenler bahanenin ötesinde değildir.

Erkeklerin elinde sırf şiddet kaldı. İyi meslekleri olan, ortalamanın üstünde kazanan bir çift düşünelim.Yıllarca süren bir ilişkileri olmuş, erkek evlenmekten hep imtina etmiş, kadın hep için için evlenmeyi düşünmüş (ama asla evlenmeyi kendi teklif edecek kadar eşit olduğunu fark etmemiş) ve nihayet havai fişeklerle  ve bir değerli yüzükle (bu kadın başlık parasına tabii ki karşı ama yüzüğün modern ve örtük bir başlık parası olduğunu göremeyecek kadar “ikinci cins”) erkek kadına evlenme teklif etmiş. Evlenmişler, üç yıl sonra kadın ben başkasına aşık oldum deyip boşanma talep etmiş. Çok eşitlikçi erkek burada sıkışıyor ve dövüyor. ( yıllarca ben evlenme teklif edeyim diye yapmadığı kalmadı, benim evliliğin yegane karar vericisi olduğumu hissettirdi. Şimdi ise evliliği o bitirmek istiyor. Madem evlilik benim tekelimdeydi; bozmak nasıl onun iradesinde olur diye olanın bitenin çelişkisini anlanamıyor. Bu bir kriz tespitidir. Ama tabii ki şiddeti açıklamam onaylamam anlamına gelmez.) Kapalı kapının arkasında verebileceği, üstelik  ataerkil bahanelerle ve toplumsallaşmayla “meşrulaşmış”. En kolay reaksiyon şiddet. Veya çok gelişmiş ülkelerde sokak şiddetlerinin, sokak tecavüzlerinin artması. Bunu anlatabilmek çok zordu Özgecan hikayesine kadar. Özgecan gariban mahallenin gariban sokağında bir kız değildi. Ataerkil sistemi tehdit eden bir kadın tipiydi. Aşacak bir kadın tipiydi, özel üniversitede okuyordu, herhalde giyimi kuşamı ona göreydi. Bir minibüsün içerisinde bir toplumsal rövanş ile karşı karşıya kaldı. Kanada’ya, İsveç’e bakıldığında şiddet oranları aynı Türkiye ile. Kadın özgürleşmiş, bu ne kolektif ne toplumsal bilinçaltında ve bilinçte normalleşmemiş bir durum. Erkeğin öğrendiği ile ona dayatılan arasında çok ciddi bir uçurum var ve neredeyse refleks olarak şiddet gösteriyor. Elindeki tek miras o. Ve o üstün olduğunun ispatı niteliğindeki şiddet karanlık bir sokakta ya da ev içinde cereyan ediyor.

Çok temel bir sosyolojik açıklamayla hem cinsiyet krizini  hem cinsiyetçi ikiyüzlülüğü yorumlarsak Durkheim’a baş vurabiliriz: Anomi. Eski değerler  ortadan kalkıyor ama yeni değerler henüz inşa edilmemiş. Bu anomik ortamda intihar nasıl yükselirse, intihar da otoşiddet, kadına/dışa/acize yönelik şiddetin yükselmesi de doğal. Doğal olması tabii ki onu anlayışla karşılayacağımız/affedeceğimiz anlamına asla gelmiyor.

Öte yandan kadının özgürleşmesine/ güçlenmesine karşı cinsiyetçi bir rövanş olarak tanımlıyorum şiddeti. Şiddeti besleyen diğer dinamikleri de göz önüne almamız lazım. Kadınlar da ikiyüzlü ve dönüşümün lehinlerine olan kısımlarını kullanmak eğiliminde. (Yukarıdaki örnekteki gibi. Ben kadınım evlenmeyi senden talep edemem ama ben eşitim boşanmak istediğimde boşanırım!)Herkesin dönüştüreceği bir şeyler var. Karşı tarafa suç bulmak çözüm değil. Erkeklik kıstırılmış durumda. Kadının da elini taşın altına koymayı ve bedel ödemeyi göze almasını kastediyorum. Kriz cinsiyet krizidir; cinsiyetçilik krizidir ve ancak hep birlikte çıkılabilir.

Türkiye’de erkekler bu krizi konuşmaya hazır mı? 

Konuşulunca içselleştirilmiş oluyor mu? Erkeklik krizinin çözümü asla kadının haklarını sözde ve belki de pratikte de teslim etmekten geçmiyor. Veya erkek-kadın diktomisini kabul ederek rolleri ters yüz etmekte sorunu çözmez. Rolleri, statüleri cinsiyetten arındırmak gerekiyor.

Erkekler kadın mücadelesinin neresinde olmalı?

Ben asla, hele tarihin bu aşamasında, feminist harekete erkeklerin entegre olmasını düşünmem. Erkeğin ben feministim demesi bana komik geliyor; zira bir psikolojik mekanizma olarak (reaksiyon formasyon) ataerkil/cinsiyetçi bir erkeğin bu sıfatı reklam tabelası, çekiciliğini artıran bir faktör olarak kullandığına sık tanık oluyorum. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Bu aşamada feministim demekten çok  cinsiyet kodlarını, eşitlik adına sunulsa dahi, kullanmadan yaşamayı denemenin kadın ve erkek için devrimci bir eylem olduğunu düşünüyorum.

Erkekler krizden nasıl çıkacak?

Pratiği cinsiyetçilikten arındırmakla ve günah çıkarmakla!Örneğin erkeklerin çıkıp ben şu tarihte şu tarihte şiddet uyguladım maalesef diyerek kitleye mal olacak şekilde konuşmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Kadında da erkekte de popüler bir kimliğin cinsiyetçiliği ifşa eyleminin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her kitleden ve her kategoriden ifşa etmeliyiz/yüzleşmeliyiz. Bireysel ve toplumsal arınmanın en pratik formülü bu.  Kısacası laf değil eylem.

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend