Sanatın Dönüşüm Gücü

Medyayı sorguladığımız bir zamandan geçiyoruz. Bu da kendi içinde sorunlu bir durum değil. Bir yandan sosyal medyadan üzerimize her yerden bilgi akan bir çağın insanları olarak bunları ayıklamada uzmanlaşmak sorumluluklarımız arasında. Peki gerçeklikle bağımızı nasıl kuruyoruz ve bunda sanatın rolü ne?

Gerçekliğin tartışılmaya açıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu başlı başına olumsuz bir durum değil. Fakat yanında getirdiği zemin kaybı, yaşadıklarımızı anlamlandırmada bizi zaman zaman zora sokuyor. 

John Berger’in Sanatla Direniş (2017) ismiyle basılan kitabı, The Shape of a Pocket (2001), farklı dönemlerin eserleri üzerine denemelerden oluşuyor. Gerçeklikle ilişkisi nedeniyle, sanatın nasıl bir direniş alanına dönüştüğünü araştırıyor. 

Sanatın güç odağına karşı tavır alması, bir direniş yolu olması yeni değil. Hatta güç karşısında bir tavır sergilemesinin beklenir olduğu bile düşünülebilir. Baskı altındaki insanlar için de bir ifade alanı açıyor. Sansüre, gücün kötüye kullanılmasına bir tepki, bir adalet arama aracı olarak karşımıza çıkabiliyor. 

Sanatsal bir ifade, siyasi, ekonomik, sosyal şartlara bir eleştiri olabilir. Bir konuda farkındalığı artırmak, adalet çağrısı yapmak için kullanılabilir. Yaratıcı direnişin pek çok farklı şekli olabilir. Farklı direniş yollarından zaman zaman daha etkili de olabilir. Fakat Berger’in meselesi sanatın gücünün bu boyutundan ibaret değil. 

Sanatın gücünü düşünürken hikaye anlatıcılığının değeri üzerinde durmak gerekiyor. Hikaye anlatmak artık önemli yetkinlikler arasında sayılıyor. Hikayelerde bir anlam bulmanın, hangi dili konuştuğundan bağımsız olarak insanlarda evrensel bir deneyime karşılık geldiği, empatiyi geliştirdiği dolayısıyla da farkındalığı artıran bir işlevi olduğu düşünülüyor. Sanat, evrensel bir dil olarak etki yaratabiliyor.

Bu etkiyi yaratan bir diğer sebep de duygularla olan sıkı teması. Bizi farklı bir yerden yakalıyor ve başka bir anlam kazanıyor. Einstein’a göre yaşayabileceğimiz en güzel deneyim, gizemli olanla. Gerçek sanatın ve gerçek bilimin temelindeki temel duygu gizemdir diyor. Her şeyi açık ve net ifade etmese de bir sanat eseri bize öyle bir yerden etki edebiliyor ki sayfalarca okuyarak ulaşamayacağımız bir farkındalığa, bir iç burulmasına, bir hissiyata getirebiliyor. Hatta iddia edilebilir ki açık ve çıplak gerçek tam tersi bir hissizleşme yaratabiliyor.

Güçle ve iktidarla olan ilişkimizin sanatta yansıması ve sanatla ilişkisi de bu etkiden dolayı önem taşıyor. Fakat burada düşünülecek bazı konular var. Birincisi güç meselesi her yerde karşımıza çıkabilir. Yani sanatçı gücün ne kadar parçası ve baskın olana, eşitliğe ve eşitsizliğe ne kadar hizmet ediyor ya da yeniden üretiyor düşünmek gerekir. Bir diğeri de gücün içinden çıkarak ya da sistemin bir parçası olarak ona karşı ne kadar özgün bir eleştiri getirebiliyoruz? Kendimizi neye göre konumlandırdığımız burada belirleyici. Zira kimliklerimizi de öteki üzerinden kurduğumuzu düşünürsek, eleştirimiz ne kadar sistemin içinde kalıyor düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla, sanatın, tüm sistemi yapıbozumuna uğratan, kimlik farklarının ötesine geçen bir ifade şekli olması ihtimali ortaya çıkıyor.

Farklı duruşların çatışması Chantal Mouffe’a göre çok olağan bir durum. Fikir birliğine, tam toplumsal uzlaşmaya fazla önem verildiğinde dönemin üstün gücü ne ise onun sonucunda oluştuğunu ve istikrara yönelten bir güç olarak çalıştığını iddia ediyor. Bu alanın dışında her zaman kalanlar olacağı için bir anlamda sürekliliği olan bir mücadele ortaya çıkıyor. 

Berger, adıyla beraber en çok anılan kitabı Görme Biçimleri’nde çok sade ama çok önemli bir cümle kurar: Yalnızca baktığımız şeyleri görürüz. Bunu psikolojiden algıda seçicilik kavramıyla beraber düşünmek mümkün. Etraftaki onlarca uyaran içinden dikkatimizi çekenler ve dikkatimizi verdiklerimiz, günlük hayatta var oluşumuzu kolaylaştırır. Fakat zamanla, seçtiğimiz şeyler şekillenir. Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler. Kelimelerin anlamı, kavramların bize ne ifade ettiği yaşadığımız zamana, topluma göre farklılaşır. Sanat, bir anlamda görünmezi görünür kılabilir. 

Bu durumda, tecrübelerimizin, etrafımızda gördüklerimizin bazıları sorunlu olsa bile onları eleştirmeyi ya da bir adım ötesi değiştirmeyi tahayyül etmeyi aklımıza getiremiyor hale gelebiliriz. Bunlar bizim normalimiz olur. 

Sanatla Direniş kitabında, medyanın rolü ve sistemi nasıl desteklediği üzerine sözleri şöyle: 

“Günbegün bütün dünyada medya ağı gerçeklerin yerine yalanları koyuyor. En başta siyasi ya da ideolojik yalanlar yok (onlar sonra geliyor), insan hayatının ve doğal hayatın aslında neden oluştuğuna dair görsel, somut yalanlar var. Bütün yalanlar tek bir devasa sahtekârlıkta toplanıyor: hayatın kendisinin bir meta olduğu ve onu satın almaya gücü yetenlerin, tanımı gereği onu hak edenler olduğu varsayımı! Çoğumuz bunun yanlış olduğunu biliyoruz ama bize gösterilenlerin pek azı direncimizi güçlendiriyor.” 

Sanatın, gerçeklikle ilişkisine bakışı burada iyice netleşiyor. Tüm bu sistemin içinde kendisini nereye konumlandırabilir ve sanatsal ifade gücünü günümüz insanını oluşturan sistemi değiştirmek için nasıl kullanabilir. 

Berger, kitabın orijinal ismine referansla: “Söz edilen cep, küçük bir direniş cebidir. Bir cep, iki ya da daha fazla insan hemfikir olup bir araya gelince oluşur. Direniş, yeni ekonomik sistemin insanlık dışı olmasına karşıdır. Bir araya gelen insanlar okuyucu, ben ve yazılar Rembrandt, Paleolitik mağarada ressam, Romalı köylü, kadim Mısırlılar, bazı otel odalarının yalnızlığının uzmanı, alacakaranlıkta köpekler, bir radyo istasyonunda bir adam. Beklenmedik bir şekilde bu alışverişimiz her birimizin dünyada bugün olanların yanlış olduğuna ve bu konuda söylenenlerin genellikle yalan olduğuna dair inancımızı kuvvetlendirir. “

Kitabın ilk bölümünde, görünen ve var olan arasındaki farklara dikkat çekiyor. Günümüz sisteminin görüntüde olanı kırılmalara, illüzyonlara çevirmesi, iştahı ortaya çıkaran bir çerçeve işlevi görmesi ve hepsinin tek bir iştah, daha fazlası için olan iştaha yoğunlaşmasından dem vuruyor.

Var olanı açık ve net olarak göstermek de dolayısıyla bir direniş eylemine dönüşüyor. “Direniş eylemi, sadece bize sunulan dünya-resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur.”

Sanat, doğa ve yaşamla iç içe. Sanat, gerçekliğin, esasında temelde sorunun ne olduğunun resmini bize en temas eden yerden çizen haliyle, dönüşüm gücünü de içinde taşıyor.