Koyun Kurt İle Gezerdi, Fikir Başka Başka Olmasa…

1200-610662-cultural-pluralism-and-melting-pot-e1568228533988.jpg
Çağdaş Siyaset Kuramı'nın en zihin açıcı düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in ağzıyla söylersek, çeşitlilik, en genel anlamıyla, ‘insanlık durumunun’ bir parçasıdır: ‘Hepimiz aynıyız, yani insanız’ der Arendt, ‘ama bu öyle bir aynılıktır ki, hiç kimse, geçmişte yaşamış, şimdi yaşayan veya gelecekte yaşayacak başka bir kişiyle aynı değildir ve olamaz.’

Sivil Sayfalar’daki yazılarımda bu güne dek çoğunlukla ‘biz neden farklılıklarımızla bir arada yaşamakta zorlanıyoruz’ sorusunun etrafında dolandım, buna ileride de devam edeceğim. Ama bugün tartışmamıza yeni bir boyut daha katalım, ‘farklılıklarımızla bir arada yaşamaktan’ bahsettiğimizde, kastımızın ne olduğu ve bunu nasıl becerebileceğimiz konusunu da yavaş yavaş konuşmaya başlayalım istiyorum.

Önce şu tespiti yapalım: Türkiye coğrafyasında yaşayan nüfus kendi içinde müthiş bir çeşitlilik gösteriyor. Öyle ki, bu çeşitliliğin içinde barındırdığı etnik, vicdani, düşünsel ve cinsiyet ve cinsel yönelim bağlamındaki tüm farklılıkları, kapsayıcı bir biçimde, yani tek bir yurttaşı dahi dışarıda bırakmadan listelemeye kalkarsak, ciltler doldurmaya başlarız: Türkler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Sünni Müslümanlar, Aleviler, Ortodoks, Katolik ve Protestan Hristiyanlar, Yahudiler, Ateistler, Laikçiler, İslamcılar, Sosyalistler, Milliyetçiler, Ulusalcılar, Kemalistler, Muhafazakarlar, Liberaller, erkekler, kadınlar, gey, lezbiyen ve biseksüeller… Liste bu şekilde uzayıp gider ve ihtimaldir ki liste ne kadar uzatılırsa uzatılsın, listeye dahil edilen kimlik belirleyenleri ne kadar çeşitlendirilirse çeşitlendirilsin, birileri yine de kendilerini dışarıda bırakılmış hissedebilirler.

Toplum içindeki ve siyaset sahnesindeki varlıklarını, farklı etnik, vicdani, düşünsel, cinsiyet ve cinsel yönelim belirleyenlerinden hareketle tanımlayan insanların gösterdiği bu çeşitliği bir zenginlik olarak görüp savunabilir, ya da için de yaşadığımız coğrafyanın bir bahtsızlığı olarak görüp, bu duruma kızabiliriz. Sevinçle, ülkemizin rengarenk bir mozaikten müteşekkil olduğunu da söyleyebiliriz, öfkesini veciz bir ifadeyle dile getirmeye çalışan eski bir Türk siyasetçisi gibi, ‘ne mozaiği ulan!’ da diyebiliriz.

Ama üzerinde yaşadığımız topraklarda gözlemlediğimiz bu çeşitliliği yok sayamayız. Çünkü bu çeşitlilik bir olgudur — biz sevsek de vardır, sevmesek de. Ona kucak açabilir, ya da ona saldırabiliriz, ama varlığını inkar edemeyiz.

Üstelik bu çeşitlilik, sadece bizim ülkemize, bizim üzerinde yaşadığımız coğrafyaya mahsus bir olgu da değildir. Bütün modern toplumlar, kendi içlerinde, o veya bu şekilde, o veya bu ölçüde, bu türden bir çeşitlilik  barındırırlar. Yani çeşitlilik olgusu bir zenginlikse, bütün toplumlar bu zenginliğe sahiptir, bir bahtsızlıksa da, bütün toplumlar bu bahtsızlıktan muzdariptir. Dolayısıyla, bizimkisi de dahil olmak üzere, yerküre üzerindeki hiç bir toplumun içinde barındırdığı çeşitlilik bağlamında kendisini diğerlerine kıyasla daha zengin veya daha bahtsız hissetmesinin bir anlamı yoktur.

Hadi bir adım daha ileri gidelim: çeşitlilik olgusu belli tarihsel dönemlerde, belli toplumlarda, belli koşullarda ortaya çıkan, başka dönemlerde, başka toplumlarda, başka koşullar altında ise yok olabilen bir şey de değildir. Çağdaş Siyaset Kuramı’nın en zihin açıcı düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in ağzıyla söylersek, çeşitlilik, en genel anlamıyla, ‘insanlık durumunun’ bir parçasıdır: ‘Hepimiz aynıyız, yani insanız’ der Arendt, ‘ama bu öyle bir aynılıktır ki, hiç kimse, geçmişte yaşamış, şimdi yaşayan veya gelecekte yaşayacak başka bir kişiyle aynı değildir ve olamaz.’

Dolayısıyla bu çeşitliliği bir zenginlik olarak görüp onu kucaklayanlarımız, insanlığı kucaklamış olurlar. Onu bir bahtsızlık olarak görüp, içinde barındırdığı renklerden birinin diğer tümüne hakim olmasına çalışanlarımızın yolu ise, savaşa, soykırıma, kısaca: insanlığa karşı suç işlemeye çıkar.

Çeşitlilik olgusunun kaçınılmazlığını kabullenmek tüm bu çeşitliliğimizle barış içinde birlikte yaşamak yönünde ortak bir iradenin oluşabilmesi için atmamız için gereken ilk adımdır. Ama bu ilk adımı attığımızda, yani çeşitlilik olgusunu kabullenip, çoğulculuk güzellemeleri yapmaya başladığımızda, işimiz bitmiş olmaz, tam tersine asıl o noktada başlar. Zira ‘farklılıklarımızla bir arada nasıl yaşayabiliriz?’ sorusu, tam da bu noktada bizden bir yanıt talep eder: Herkesin farklı doğrulara inandığı, benim iyi dediğime, ötekinin kötü, berikinin güzel dediğine, öbürünün çirkin dediği bir ortamda, insanların kavgasız, gürültüsüz bir arada yaşaması nasıl mümkün olur?

Aşık Veysel’in dediği gibi:

Kim okurdu kim yazardı

Bu düğümü kim çözerdi

Koyun kurt ile gezerdi

Fikir başka başka olmasa.

Ben bu düğümü, insan haklarına dayalı bir hukuk düzeni içinde, çoğulcu, eşitlikçi, barışçı, diyaloğu ve akılcı tartışmayı özendiren değerlerden müteşekkil bir demokratik siyaset zemininde buluşabildiğimiz ölçüde çözebileceğimizi düşünenlerdenim. ‘Fikrin başka başka olduğu’ ortamlarda, yani düşünsel ve vicdani çeşitlilik koşulları altında, demokratik değerler üzerinde böylesi bir ortaklaşmanın nasıl mümkün olabileceği sorusunu, bundan on sene kadar önce, “Neden Demokrasi, Nasıl İstikrar: Rawls-Habermas Tartışması” isimli kitabımda (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) ele almıştım. Hem bu konuya, hem de modern toplumlarda, dışlayıcı söylemlerle ötekileştirilen insanların, demokratik görüş ve irade oluşturma süreçlerine nasıl dahil edilebilecekleri gibi, çağdaş demokrasi kuramında haklı olarak önemsenen ve çokça tartışılan diğer konulara, ilerideki yazılarımda yine değineceğim.

Ama bugün gündeme dahil edilmesi gereken başka bir sorunumuz daha var; önceki yazımda değinmiştim, bugün adına kibarca ‘sağ popülizm’ dediğimiz şey, Trump Amerika’sından, Putin Rusya’sına, Orban Macaristan’ından, Bolsonaro Brezilya’sına, dünyanın bir çok ülkesinde iktidarda. Ayrıca, Almanya’dan İtalya’ya, Avusturya’dan Fransa ve İsveç’e dek, dünyanın bir çok ülkesinde, sağ popülist hareketler henüz iktidara gelmemiş olsalar da, ciddi bir yükseliş içindeler. Tıpkı Türkiye’nin içinden geçtiği kutuplaşma sürecinde olduğu gibi, bu ülkelerde de, iktidara gelmek veya iktidarda kalmayı sürdürmek isteyen popülist siyasetçiler, destekçi tabanlarını büyütmek veya muhafaza etmek için,  insanların varoluşsal korkularını harekete geçirerek, toplum içinde var olan kültürel gerilim hatlarını biraz daha germek üzerine kurdukları bir oyun planını izliyor; farklılıklarla bir arada yaşamanın yollarını arayan, bunun koşullarını oluşturmaya çalışan insanları ise sayılarını artırmaya ya da muhafaza etmeye çalıştıkları ‘dostlarına’ saldırılması gereken ‘düşmanlar’ olarak hedef gösteriyorlar.

Dolayısıyla dünya tarihinin sağ popülizmin yeniden yükselişe geçtiği  şu içinde bulunduğumuz döneminde, insan Aşık Veysel gibi sormadan edemiyor: insanlığı tüm çeşitliliğiyle kucaklamaya çalışan ‘koyunların,’ bizzat bu çeşitliliği bir tehdit olarak algılayıp, onu yok etmeye çalışan ‘kurtlarla’ bir arada yaşaması mümkün müdür? Mümkün değilse, demokratik görüş ve irade oluşturma süreçleri, bu süreçleri insanların varoluşsal korkularını harekete geçirerek istismar eden popülist siyasetçilere karşı nasıl korunaklı kılınabilirler? Daha açık bir ifadeyle: dışlayıcı, ötekileştirici söylemler ve bu söylemlerden nemalanan popülist siyasetçiler demokratik süreçlerden nasıl dışlanabilirler?

Biliyorum insanlığı tüm çeşitliliği ile kucaklamaya çalışanlarımız için ‘dışlamayı’ konuşmak çok zor, sevimsiz ve kendi içinde çelişkili gibi gelen bir şey.  Ama dünya tarihinin önümüzdeki evresinde, insani çeşitliği mümkün olan en geniş kapsayıcılıkla kucaklayabilmek için, bu çeşitliliğe yönelik tehditleri mümkün olan en dar dışlayıcılıkla nasıl belirleyebileceğimizi düşünmekten kaçamayacakmışız gibi geliyor bana. Bilmiyorum Kant’ın şu sözleri size de hassasiyetle yürütülmesi gereken bu tartışmaya başlamak için anlamlı bir çıkış noktası gibi gelir mi?

“Özgürlüğün belli bir şekilde kullanımı genellenebilir yasalarla uyumlu bir özgürlüğün kullanımına engel teşkil ediyorsa (yani bir haksızlıksa), özgürlüğün o kullanımına karşı zorlayıcı önlemler almak, özgürlüğün engellenmesini engellemek anlamına gelir, dolayısıyla bu çeşit önlemler, genellenebilir yasalarla uyumlu özgürlüklerle bağdaşır, yani hukuka uygundur.”

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend