Müslüman’da İslam Endeksi

moschea-e1559128417555.jpg
Her türlü Müslüman tezahürün dışlanıp devlet kurumlarından uzaklaştırıldığı 28 Şubat süreci sonunda bu ambargoyu kıran Müslümanların uzun yıllar iktidar olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu süreç sonunda eşitlik ve adalet gibi temel İslami değerlerin yayılmasını beklerken, siyasal, ekonomik ve sosyal kurumlarında yolsuzluğun, kayırmacılığın ve kadrolaşmanın genel-geçer kural olduğu bir yapının sürdürüldüğünü görüyoruz.

George Washington Üniversitesi’nden iki akademisyen S.S. Rahman ve H. Askari’nin hazırladığı “İslamilik Endeksi” Müslüman ülkelerin Müslüman olmayan ülkelerden “daha az İslamî” olduğunu ortaya koyduğundan beri Türkiye’de de ciddi eleştirilere maruz kaldı. Eleştirilerin minvaline baktığımızda bize asıl rahatsızlık verenin içinde bulunduğumuz durum olmadığı ne yazık ki ortada. Rahman ve Askari Kuran metni ve sahih hadislerden çıkardıkları temel değerlerle bu endeksi oluşturduklarını iddia ediyorlar. Ülkeleri ise şu dört başlıkta değerlendiriyorlar: 1. Ekonomik yapı, ekonomi politikaları ve ekonomik sosyal adalet; 2. Hukuk sistemi ve devlet yönetimi; 3. İnsani ve siyasal haklar; 4. Yabancılarla İlişkiler (özellikle Müslüman olmayan topluluklarla). Araştırmanın detaylarını merak edenler yayınlanmış metne bakabilirler. Eleştirilere dönersek, bunların hiç biri Türkiye’nin bu dört alandaki durumundan bahsetmeyip bizi yine büyük resmi görmeye davet ediyorlar. Demek ki başka bir rahatsızlık var.

Endekse eleştiri yazanların kimisi yazarlarının İranlı olmasından, kimisi İsrail’in durumunun Türkiye’den üstte olmasından, kimisi de Washington merkezli bir çalışmanın nasıl bir proje olacağından dem vuruyor. Rahman ve Askari araştırmaları sonucunda Kuran’dan ve İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Sünnetinden açıkça iki temel ilke elde edildiğini yazıyor: adalet ve eşitlik. Endeksi bir kenara bırakıp gelin kendimizi adalet ve eşitlik aynalarında değerlendirelim. Kendimize bir soralım bakalım sosyal refah toplumun tüm kesimlerine eşit dağılıyor mu? İşçinin İslamî düstura göre “teri kurumadan” ödenmesi gereken hak kendisine ödeniyor mu? Diri diri toprağa gömülen kadınlara hakkını veren İslam dinine mensup İslam ülkeleri kadını yaşatabiliyor mu? Fakir zenginden hakkını alabiliyor mu? Zengin malında, makamında, servetinde fakirin de hakkı olduğunu görüyor mu? Vahşi kapitalist politikalara, faize, kayırmacılığa, haksız rekabete dur diyecek mekanizmalarımız var mı? Ve daha pek çok soru. Endeks üzerine eleştirilerin hiçbirinin bu konulara dokunmaması kendilerini asıl rahatsız edenin bunlar olmadığını düşündürüyor.

Endeksler, yüzdeler, sıra numaraları ve sayısal değerler kültürel, siyasal, ekonomik ve sosyal yapıyı anlamada tek başına yeterli değildir dersek, anlamamıza yardımcı olmak için bir bir tekil küçük örneklere bakmamız anlamlı olacaktır. Bu haberi okuduğumda aklıma ilk gelen şey İsveç’te yaptığım yüksek lisans çalışmam oldu. İsveç, endekse göre ilk üçte yer alan bir ülke ve ben yüksek lisansta İsveç’teki Türkiye’den göçenlerin kurduğu camilerde üç ay süreyle görüşmeler yapmıştım. Darül harb ve darül İslam tartışmaları ekseninde Müslümanların kendilerini İsveç’te ne derece rahat, dini yaşantıda özgür ve kendilerine adaletle muamele edildiği konusunda tatmin olmuş hissettiklerini araştırıyordum. Cemaat İsveç’te Müslüman oldukları için herhangi bir hak ihlaline uğramayacakları konusunda emin konuşuyorlardı. Dahası kanunlara güveniyorlardı. Kendilerini İsveç siyasal ve sosyal yaşantısında rahatlıkla temsil edebildiklerini anlatıyorlardı. Tam o günlerde İsveç’te başörtüsü nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir öğretmen vakası medyaya yansımıştı. Başörtülü olduğu anlaşılınca işe alınmaktan vazgeçilen öğretmen mağduriyetini ispat edince okuldaki işi almıştı ve ona bu muameleyi yapan okul idarecisi görevden alınmıştı. Gittiğim her camide bu örneği anlatarak kendilerince meseleyi ispat etmeye çalışıyorlardı. Şimdi hâlâ “bu endeksin neyi var ki İsveç’i başta gösterip bizi çok aşağılarda gösteriyor” diye soruyorsak, gelin ülkemizde Gayrimüslimlerin, yabancıların ve göçmenlerin hak ihlaline uğradığında neler yaşadıklarına bakalım. Yakın tarihimizdeki en kara leke olarak yılan hikayesine çevrilen Hrant Dink davasından başlayıp, göz altında öldürülen Festus Okey’in on yıl sonra başa dönen davasına, “Fatih’i Suriyelilere teslim etmeyeceğim!” seçim pankartlarına, el konulan vakıf mallarına, varlık vergilerine ve daha nice yaşanmışlıklarımıza bakalım. Bunlar İslam’ın iki temel sütunu olan eşitlik ve adalet sütunlarından tam olarak hangisine dahil edilebilir? Endeksin değerlendirmelerini bu süzgeçten geçirdiniz mi hiç?

İkinci bir örnek olarak aklıma 2010’da ABD’de New Jersey şehrinde karşılaştığım İspanyol Müslüman bir kadın geldi. Kadın Müslüman olmuş ve bir Türk ile evlenmişti. 11 Eylül’den sonra ABD’de Müslümanlar için zorlukların arttığını düşünerek Türk eşi ile birlikte çocuklarını alıp Türkiye’ye yerleşmeye karar vermişlerdi. “Çocukların İslami bir ülkede büyümesi onlar için daha iyi olur diye düşündük” diyordu. Bu saikle geldikleri Türkiye’de Ankara’ya yerleşmişler ve daha en baştan geliş sebepleri olduğu üzere çocuklarına istedikleri gibi bir dini eğitim aldıramamışlardı. Çünkü zorunlu din dersi dışında dini bir eğitim mümkün değildi. İspanyol kadın İslam’a girdikten sonra siyah başörtüsü ve pardesü ile örtünüyordu ve bu nedenle her yerde tepkilerle karşılaşmıştı. Aile içinde bile “nedir bu siyahlar, çıkarsana, bizim gibi örtün” demişlerdi. Sokakta hiç tanımadığı kişilerin kendisine laf ettiğini, resmi kurumlarda yabancı olarak hiç de iyi muamele göremediğini bir bir anlattığında iki Türk kadın olarak biz onun yaşadığı zorlukları anlayabilmiştik. Böyle zorlu geçen bir yılın sonunda her şeye rağmen ABD’de İslam’ı daha rahat yaşadıklarına karar verip geri dönmüşlerdi. Çünkü bu ülkede ana akım devlet söylemi dışında Müslüman olarak da kendinizi özgürce ifade etme hakkınız çok kolay ihlal edilebiliyor. Yakın geçmişimizdeki başörtüsü yasakları yüzünden okullarından ve işlerinden atılıp hayatları sekteye uğratılan binlerce kadın bu devlet söyleminin baskıcılığının nelere varabileceğinin göstermektedir. Evet, bugün başörtüsü yasakları konusunda ciddi bir serbestlik söz konusudur. Fakat öncelikle başörtülü kadınların herhangi bir iktidar değişikliğinde tekrar haklarının gasp edilip kapının önüne konmama garantisi yok. İkinci olarak da kadın üzerindeki kontrol mekanizmaları her durumda ciddi şekilde işliyor. Bugün devlet kurumlarında önceden başörtülü olup da artık başını örtmemeyi seçen kadınların türlü dışlanma, kademe düşürülme ve yok sayılma muamelelerine maruz kaldığı yer de yine bizim güzel ülkemizdir. Bununla da yüzleşmemiz gerekiyor.

Bugün Türkiye’de din ile ahlakın bağının aşındığına şahit olmaktayız. Dindar olmanın başını örtmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek gibi bireysel hak ve yükümlülüklerle ilişkilendirildiği, kamusal yozlaşmaya neden olacak faizin, eşitsiz ekonomik bölüşümün, yalanın, yolsuzluğun ve hak yemenin yani ahlaki konuların hiçbir değerlendirme kriterimize girmediği günleri yaşıyoruz. İşçisinin sigortasını yapmayan, yapsa da en düşükten prim ödemeyi marifet sanan, vergi kaçırmakta hiçbir beis görmeyen ya da maaşları düzenli ödemeyip işçisini mağdur eden Müslüman iş adamının değil de başörtüsünü çıkaran Müslüman iş kadınının dini ifsat ettiğini düşünmemiz ahlak ile dinin bağının koparıldığının en güzel ve yaygın örneklerinden biridir. Ya da üzerindeki malları –kızlar hak almasın- diye ölmeden önce erkek evlatlarının üzerine geçiren hacı amcanın günde beş vakit namaz kılmasını cennete gitmek için yeterli görmesinin çok yaygın bir tutum olması… Her türlü Müslüman tezahürün dışlanıp devlet kurumlarından uzaklaştırıldığı 28 Şubat süreci sonunda bu ambargoyu kıran Müslümanların uzun yıllar iktidar olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu süreç sonunda eşitlik ve adalet gibi temel İslami değerlerin yayılmasını beklerken, siyasal, ekonomik ve sosyal kurumlarında yolsuzluğun, kayırmacılığın ve kadrolaşmanın genel-geçer kural olduğu bir yapının sürdürüldüğünü görüyoruz. Bu konuda içeriden ve dışarıdan her türlü eleştiride büyük resmi görememekle ya da vizyonsuzlukla suçlanıyoruz. Ama belki de asıl gözden kaçırdığımız o tek tek birikip çığ olan küçük resimlerdir. Belki de küçük resimleri umursamadığımız için böyle kötü bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz. Bir de böyle düşünelim.

Kaynakça:

  1. Rahman, S.S. ve Askari, H. (2010). How Islamic are Islamic Countries? (Müslüman Ülkeler Ne Kadar İslami?), Global Economy Journal, volume 10, issue 2.
  2. Akbulut, N. (2006). Islam Abroad: Turkish Muslims in Sweden (Yurtdışında İslam: İsveç’te Türk Müslümanlar). Dalarna Üniversitesi, Avrupa Siyaset Sosyolojisi Yüksek Lisans Programı. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).

“Festus Okey davası 11 yıl sonra silbaştan”, 28.05.2019’da erişildi: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/festus-okey-davasi-11-yil-sonra-silbastan-40984350

Yorum Yap

Epostanız paylaşılmayacaktır. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.



Sivil Sayfalar, sivil toplumun içine kapanma halinin aşılmasına ve etkisinin artmasına katkıda bulunmak amacıyla kuruldu. Sivil toplum haberciliği yaparak sivil toplumun tecrübesini medyaya, kamu yönetimine, siyasete, kanaat dünyasına ve diğer STK’lara görünür kılmayı amaçlıyoruz. Sivil toplum dünyasının sözcülerine, tartışmalara katılabileceği, yeni tartışmalar açabileceği bir mecra sunmayı hedefliyoruz.


E-Bülten

[et_bloom_inline optin_id=”optin_1″]


Send this to a friend