Pandemi Hayvan Hakları İhlallerini Görünmez Kıldı

Gezegeni, yaşam alanlarımızı paylaştığımız hayvanlar her gün hak ihlallerine maruz kalıyor. “Normal” hayatlarımızda az çok tanık olduğumuz bu ihlaller, 2020 yılında başlayan Koronavirüs pandemisi nedeniyle daha fazla derinleşirken bir yandan da görünmez oldu.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi 2016 yılından bu yana hayvan hakları ihlallerini raporluyor, bu raporlarda yer alan başlıklar: yaşam hakkı gaspı, işkence, özgürlüğü kısıtlama ve cinsel şiddet. 2020 yılının ilk 6 aylık raporunu buradan okuyabilirsiniz.

Koronavirüs ortaya çıktıktan ve bu virüsün “yarasa”lar ve diğer hayvanlardan bulaşması konuşulmaya başladıktan sonra genel yargı, virüsün bulaşmasının hayvanlardan insanlara olduğu yönündeydi. Araştırmaların çok yeni olması birçok spekülasyona yol açtı ve insanlar beraber yaşadıkları hayvanları sokağa terk etmeye başladılar. Bu nedenle ormanlarda, kırsal alanlarda yaşayan kedi köpek sayısında öngörülemez bir artış oldu. Aslında koronavirüsünde de diğer zoonotik hastalıklarda (ruam, kuş gribi, deli dana, sıtma vs.) olduğu gibi hayvanları yemekle, tüketilir mallar olarak görmekle ilgili bir sorun vardı, iyi ilişkiler kurmak ve aynı evi paylaşmakla, temas etmekle değil. 

Sokakta yaşayan hayvanlar için onların üşümeyecekleri, zaten sokakta yaşadıkları için her koşulda hayatta kalabilecekleri görüşlerini sık sık duyuyoruz. Binlerce yıl önce ‘evcilleştirilmiş’ hayvanlar için sokakta yalnız başlarına hayatta kalmak olası değil, kent düzeni hayvanların kendi kendilerine avlanabilecekleri, barınabilecekleri bir düzen değil. Temel ihtiyaçlarını gidermek için insanlara ihtiyaç duydukları bir düzende yaşıyoruz. Bu temel ihtiyaçlardan yemek ihtiyacının giderilmesi genellikle gönüllü insanlar tarafından yapıldığı için sokağa çıkma yasakları hayvanların yaşam kalitesini daha da düşürdü. Sokaklarda, ormanlarda hayvan sayısı artsa da yeterli besleme yapılamadı. Nisan ayına geldiğimizde ise İçişleri bakanlığı besleme yapan insanların yasaktan muaf tutulduğuna dair bir genelge yayımladı ve böylece gönüllüler besleme yapmaya devam edebildiler. Pandemi öncesinde de olduğu gibi hayvanların sağlık kontrollerinin yapılmasının, aşılanmalarının da gönüllülerin inisiyatifinde olması, bu süreçte hayvan sayısının artmasıyla katlanarak devam etti. 

Belediyelerin de barınaklarda yaşayan hayvanları toplu bir şekilde gecenin bir saatinde kimse görmeden ormana, dağ başına bırakmalarının, ölüme terk etmelerinin yalnızca bir kısmını gördük. Örneğin Diyarbakır’da 400’e yakın köpeğin sokaklara terk edildiği ve birçok hayvanın hayatını kaybettiği görüntüler var. Ancak maalesef biliyoruz ki, bunlar ihmallerin medyaya yansıyan yalnızca küçük bir bölümü. Sadece toplu bir şekilde yapıldığı için görebiliyoruz. Belediyelerdeki süreç şeffaf yürütülmediğinden ve hayvan sayısına dair güncel bir veri olmadığından hayvanlar sokaklara terk edildi mi ya da öldürüldü mü bilmiyoruz. 

Zaten barınaklarda pandemi öncesinde yaşanan ihmallere ve kötü muameleye maalesef ki aşinayız. Hayvanlar küçücük kafeslerde üst üste, hijyenik olmayan koşullarda, bir insanla ya da hayvanla sağlıklı bir temas kuramadan, çoğunlukla kötü muameleye maruz kalarak yaşıyorlar. Denetleme yapılmıyor, koşullar her geçen gün kötüleşiyor. Bu süreçte de yaşanan sorunlarla ilgili kontrolü sağlayan gönüllüler giriş yapamadığı için yaşanan sorunlardan, ihmallerden de haberdar olamadık. 

Zaman geçtikçe insanların uzun süre evde kalması bu sefer hayvan yuvalanmalarının sayısını arttırdı. Yuvalandığınız hayvanları sokağa terk etmeyin çağrıları yenilendi. 

Esarethanelerdeki Hayvanlara Ne Oldu?

Hayvan hakları aktivistleri yıllardır hayvanat bahçelerinde, yunus parklarında, akvaryumlarda, kürk çiftliklerinde esir olan hayvanların sayısına ulaşmaya çalışsa da henüz doğru bir sayıya ulaşamadı. Yapılan araştırmalarda da hayvanların çok küçük bir kısmının sayısına ulaşıldı. Pandemi sürecinde bu esarethanelerde kalan hayvanların ne durumda olduğuna dair bir bilgiye ulaşılma çabası da sonuçsuz kaldı.

Pandemi öncesinde hayvanat bahçelerinde zaten esir olan hayvanlara yiyecek vermeye çalışan, plastik, taş vb. maddeler atan insanlardan uzak kalmaları bir bakıma iyi olmuş olsa da, onları mal ve para kazanabildikleri “şeyler” olarak gören hayvanat bahçesi sahiplerinin, çalışanlarının hayvanlar bir gelir kaynağı olmadığı durumda onlara ne kadar iyi bakım verdiklerini bilmiyoruz.

Türkiye’deki kürk çiftliklerindeki hayvanlara dair de elimizde bir sayı yok hatta kaç kürk çiftliği olduğu bile bilinmiyor, Tarım ve Orman Bakanlığı bu veriyi tutmuyor. Kürk çiftlikleri dışarıya tamamen kapalı durumda oldukları, bir denetim ve kontrol mekanizması olmadığı için içeride neler oldu ya da oluyor bilmiyoruz. Ancak Dünya’dan çıkan haberlerde gördük ki, Danimarka ve Polonya gibi ülkelerde çiftliklerdeki çalışanlarda koronavirüs çıkmasından dolayı milyonlarca hayvan öldürüldü. 

Aşı çalışmaları nedeniyle yapılan deney sayısı arttıkça deneylerde işkenceye maruz bırakılan hayvan sayısı da arttı. 

Mezbahalarda çalışan insanlarda birçok toplu virüs vakası görüldü. ABD’de pandemi sürecinin başlamasından haziran ayına kadar görülen tüm Covid-19 vakalarının yarısı bu tesislerden yayılmış olabileceğini gösteriyor. Mezbahalarda çalışan insanların genellikle göçmenler, sosyo-ekonomik gelir düzeyleri düşük kişiler olmasından dolayı kaldıkları evlerde de, yatakhanelerde de toplu şekilde yaşıyorlar. Fabrikalarda işçiler iş güvencesinden yoksun, sigortasız, günlük, saatlik kontratlarla sıkışık alanlarda çalıştırılıyorlar. Bu şekilde bakıldığında, derin hayvan hakkı ihlalleri barındıran mezbahalarda insan hakkı ihlallerinin de olduğunu görüyoruz. Zaten bu kadar şiddet dolu ve kötü bir çalışma ortamında bulunan kişilerin sağlıklı bir yaşam süreceğini bekleyemeyiz.

2020 yılında Tarım ve Orman Bakanlığı Faaliyet Raporunda canlı hayvan ticareti adı altında getirilen hayvanların sayısını açıklamadı. TÜİK verilerine göre insan menfaati için sömürülmek adına ithal edilen 14 milyon 384 bin 991 tavuk civcivi, hindi civcivi ve sığır birçok farklı ülkeden Türkiye’ye getirildi.

Burak Özgüner 2018 yılında “Afiyet Olmasın Türkiye” başlıklı yazısında şunları yazmıştı: “Bir milyona yakın hayvanın, öldürülmek üzere Türkiye’ye taşınıyor olması ise toplumun büyük bir çoğunluğunda hiçbir rahatsızlık yaratmıyor. İşkence ile taşınan hayvanlar, bir de zehirli kimyasala maruz kalmış şekilde Türkiye’ye zorla getiriliyor. “Ucuz et de ucuz et” diye aylardır gündemi meşgul eden canlı hayvan ticareti nedeniyle bu hayvanların çilesi belli ki bitmeyecek ama bu zulme ortak olmamak da elinizde…” 

Nur Akdemir

Üyelik Tarihi: 04 Mart 2021
3 içerik
Yazarın Tüm Yazılarını Gör