Röportaj İnsan Hakları

“Yaşadıklarımız ancak filmlerde olabilir”

Büyükada’da rutin bir insan hakları toplantısında olan insan hakları savunucularının 5 Temmuz günü basılarak gözaltına alınmalarının üzerinden üç ay geçti. Daha önce tutuklanmış olan Af Örgütü Türkiye Şubesi Başkanı Taner Kılıç’ın da dosyaya dahil edilmesiyle birlikte 9’u tutuklu 11 hak savunucusu hakkında yazılan iddianame kabul edildi. 25 Ekim’de Çağlayan Adliyesi’nde görülecek ilk duruşma öncesi, toplantıya Hak İnisiyatifi adına katılan Şeyhmus Özbekli ile Sivil Sayfalar için konuştuk.

 

Şeyhmus merhaba, Büyükada’da serbest zamanın da bol olacağı bir programa gidecek olunca insan sadece toplantı değil tatil hazırlığı da yapar. Nitekim sen de öyle yaptın. Neler yaptın mesela?

Merhaba, öncelikle evdeki hesapla çarşıdakinin altüst olduğunu belirtmeliyim. Umduğumla bulduğum arasındaki makası bırakın hayal etmeyi, yaşadığım halde anlamlandırmakta zorlanıyorum. 24 yaşındayım, çocukken bir kere gitmişliğim vardı ve en az 15 yıldır İstanbul’a gitmemiştim. Programa Türkiye’deki insan hakları kuruluşları katılacağından insanlarla tanışmak, tecrübelerinden faydalanmak iyi olur diye düşündüm. Program esnek olunca biraz tatil de yaparım diye hazırlık yapmıştım. Hatta oradan da Antalya’ya geçecek şekilde tatil planlamıştım. Bu yüzden şort, terlik alışverişi falan yaptım. Şimdi geriye dönüp bakınca bir aksiyon filminin içine düşmüş gibi hissediyorum. Ben klostrofobik biriyim, sekizinci katta oturmamıza rağmen en az 10 yıldır asansöre binmemiştim. Seyahate çıkacağım için problem yaşamayayım diye çokça antrenman yaptım. Bu kadar zaman sonra asansöre bindim mesela.

Şeyhmus Özbekli

Bu antrenmanlar işe yaramıştır umarım, ‘içine düştüğün aksiyon filmi’nde 13 gün nezarethanede kaldın mesela?

Yaramaz olur mu! Gözaltına alındığımız günün gecesi bizi küçük, kutu gibi bir tekneyle Büyükada’dan Anadolu yakasına götürdüler. Gece olduğundan hem deniz çok karanlıktı hem de tekne çok karanlık ve basıktı. Antrenmanlı olmasam herhalde klastrofobim beni bayıltırdı. Yine de pek iyi görünmüyormuşum ki, sağolsun İdil Eser çok dostça yaklaşarak o stresten kurtulmama yardımcı oldu. İlk iki gün Nejat Taştan ile Pendik’te bir polis karakolunda kaldık. O karakolun nezareti kötü değildi ancak Vatan Emniyet’in nezareti çok boğucuydu. Yine de gelmeden önce ‘antrenmanlı’ olmasam daha zor olurdu herhalde.

“Şaşırmamak gerekiyor çünkü ülkenin içinden geçtiği süreçte hukukun işletildiğini söylemek mümkün değil. Şaşırıyorum çünkü bizi suçladıkları şeyler ve arkadaşlarımızdan sekiz kişinin tutukluluk gerekçeleri -abartmıyorum- bu ülkede nüfusun en az üçte birinin tutuklanması için gerekçe olabilir. Benim için tek cümlelik bir suçlama ile 15 yıl hapis isteniyor.”

Şöyle bir tweet atmıştın: ‘Dün asansöre bindim bugün uçağa, çok büyük oynuyorum bu aralar.’ Çok büyük oynamışsın gerçekten!

Hayal edemeyeceğim kadar büyük! Bizzat yaşamama rağmen hala yaşadıklarımız ancak film olabilir diyorum. İnsan hakları kurumlarının hemen her zaman yaptıkları, ‘hizmet içi eğitim’ diyebileceğimiz rutin bir etkinliğine gitmiştim. İlk günler Büyükada’da bisikletle gezdim, denize girdim, bunları Instagram’da falan paylaştım. Dördüncü günün sabahı, polislerin “herkes yere yatsın!” diye bağırarak içeri girmesiyle aksiyon filmimiz başladı. Gözaltına alındık. Haber verme hakkımız olmasına rağmen hiçbir yakınımıza haber veremedik. Az önce de söylediğim gibi, gece yarısı karanlık bir tekne ile karşıya götürüldük. Ama biz hala dışarıda ne yaygara koparıldığını bilmiyoruz tabi. Vatan Emniyet’e götürüldüğümüzün ertesi günü gözaltına alınan biri benim kaldığım nezarete getirildi. Tanışırken “ooo, o meşhurlardan Şeyhmus sen misin?” deyince dışarıda büyük bir gürültü koptuğunu tahmin ettim. Sonradan duyduk ki, her gün bir gazetenin manşetindeymişiz. Ne ajanlığımız kalmış ne teröristliğimiz. Stajının sonuna gelmiş bir hukukçuydum, şimdi iki aylık bir avukatım. Türkiye’deki hukuk düzenine yabancı değilim elbette ama yine de bizim durumumuzla suçlamaları karşı karşıya getirince ‘Bu kadar da olmaz!’ dedim, oldu maalesef.

Programa katılma sebeplerinden birinin “tecrübelerden faydalanmak” olduğunu söyledin. Bütün bu süreçten edindiğin tecrübeyi anlatır mısın?

Evet, edineceğim tecrübenin de bu kadar büyük olacağını tahmin edememişim. İlk üç gün planladığıma yakın gidiyordu aslında. Hangi kurum ne iş yapıyor, nasıl yapıyor gibi kurumsal deneyim paylaşımlarının yanında birlikte bisiklet sürmek, denize girmek gibi arkadaşlık ilişkileri geliştirmek falan. Ancak gözaltına alınmak, yaklaşık 30 saat ailene dahi haber verememek mesela, bu en temel hakkı kullandırmıyorlarsa başka kötü niyetleri de olabilir mi diye düşünmeden edemedim. Bildiğiniz gibi bu konuda pek parlak bir geçmişimiz yok. Az evvel anlattığım nezarethane hatırasından, dışarıda işlerin pek iyi gitmediğini anladım ama avukat arkadaşlar yine de birçok şeyi bize yansıtmıyorlarmış, çıkınca anladım. Girdiğim ilk ifade kendi ifadem oldu mesela, bu ilginç bir deneyimdi. Alelade bir toplantının, hakikate zerre kadar itimadı olmayan bir medya operasyonuyla nasıl dezenforme edildiğini bizzat yaşadım. Yine, memlekette ve dünyanın dört bir yanında hak savunucularıyla dayanışma gösteren insanların varlığı çok iyi geldi, bu kadar geniş bir aile olduğumuzu bilmiyordum.

“İnsan haklarını savunmak lüks değil, hobi değil zorunlu bir sorumluluktur ve ibadet gibidir, bence gibi bile değil bizzat öyledir. O yüzden ben, herkesin hakkı için en zor zamanlarda adalet aramaktan geri durmamış insanların yargılanacağı ilk duruşmaya herkesi çağırmak istiyorum: 25 Ekim Çarşamba günü Çağlayan’da buluşalım, insan hakları mücadelesi kazansın!”

‘Bu kadar da olmaz!’ dedin ama olmaz dediğimiz başka şeyler de oldu. Sen adli kontrolle serbest bırakıldın ama hak savunucusu arkadaşlardan sekizi halen tutuklu. İddianame de tamamlandı ve duruşma günü açıklandı bu arada. Hem genç bir hak savunucusu hem davanın şüphelisi hem de çiçeği burnunda bir avukat olarak  nasıl bakıyorsun olan bitene?

Şaşırmamam gerekiyor ama şaşırıyorum. Şaşırmamak gerekiyor çünkü ülkenin içinden geçtiği süreçte hukukun işletildiğini söylemek mümkün değil. Şaşırıyorum çünkü bizi suçladıkları şeyler ve arkadaşlarımızdan sekiz kişinin tutukluluk gerekçeleri -abartmıyorum- bu ülkede nüfusun en az üçte birinin tutuklanması için gerekçe olabilir. Benim için tek cümlelik bir suçlama ile 15 yıl hapis isteniyor. İşlediğim suç, görüştüğüm iddia edilen birinin ‘bylock’ kullanıcısı olması. Söylenen kişinin kim olduğunu bilmiyorum, sadece bir iki kere mesaj atmışım. O da kandil ve bayrama denk geliyor, gelen kandil ve bayram mesajına cevap vermişim yani. Kaldı ki burada suç olduğu iddia edilen toplantı hakkında da suçlanmıyorum, arkadaşlarımızın her biri için böyle akıl almaz, hukukun kabul edemeyeceği çıkarımlarla suçlamalar yapılmış sonra da her biri bir örgüte yakın gösterilerek iddianamede kokteyl bir örgütler manzumesi çıkarılmış. Günal Kurşun bir hukuk doçenti, ifadelerimizin alınmasından sonra tutukluluğa sevk edildiğimizde ‘bu gerekçelerle tutukluluğa sevk edecek bir hukukçu benim öğrencim olsa dersten geçemez’ demişti. Sanırım bundan daha iyi anlatılamaz. Ama bir hukukçunun aklına gelmeyen, başına gelmiş oluyor burada. Bu da absürtlüğün resmi oluyor galiba.

Peki, arkadaşların 100 günden fazladır tutuklu, ve önümüzdeki hafta ilk duruşmanız var. Duruşma hakkında söylemek istersin? Arkadaşlarına buradan bir mesajın olur mu?

Hakkımızda ihtimalle, vehimle, muhbir iftiralarıyla gerçek dışı bir süreç başlatıldı. Biz sürecin ilk anından beri yetkili makamların bu hatayı fark edip yaptıkları yanlıştan döneceklerini beklerken olaylar hep daha da ileri gitti. En son hakkımızda 15 yıla varan iddianame yazıldı ve mahkeme de kabul etti. Bu ayın 25’ine duruşma tarihi verildi. Hukuka inanıyoruz ki, mahkemenin ilk celsede özgürlüğünden alıkonulan bütün arkadaşlarımızı tahliye edeceğini bekliyoruz ve aynı gün kısmet olursa gidip cezaevinden onları alacağız. İlk kez Büyükada’da tanıştığım ve hayatımın belki en önemli kişileri haline gelen “dava arkadaşlarımı” çok özledim, bazılarının rahatsızlıkları var, onları düşününce daha çok üzülüyor ve daha çok özlüyorum.

Bir an önce çıkmalarını, dışarıda beraberce oturup bu yaşadığımız trajikomik olaydan kahkaha atarak bahsetmek istiyorum. Günal hocanın çocuğuna yazdığı masallardan, Veli’nin doğmamış çocuğuna hasretinden… Özlem’le vapura binip telefon ve bilgisayarları kapatıp, etrafı seyrederek adaya gitmek fena fikir değil mesela, hele bir çıksın…

İnsan haklarını savunmak lüks değil, hobi değil zorunlu bir sorumluluktur ve ibadet gibidir, bence ‘gibi bile’ değil bizzat öyledir. O yüzden ben herkesin hakkı için en zor zamanlarda adalet aramaktan geri durmamış insanların yargılanacağı ilk duruşmaya herkesi çağırmak istiyorum: 25 Ekim Çarşamba günü Çağlayan’da buluşalım, insan hakları mücadelesi kazansın! Arkadaşlarım için son bir söz olarak; müellif bir darbe sonucu “terörist” ilan edilip yazdığı kitaplar bahane edilerek idam edilen bir şiirden,  yaklaşık yüz gündür kulağımda yankılanan bir alıntıyla bitirmek isterim: “Kardeşim! Sen parmaklıklar ardında olsan da özgürsün. Kardeşim! Sen prangalara vurulsan da özgürsün!”

Şeyhmus Özbekli kimdir?

1993 Diyarbakır doğumlu. Dicle Hukuk Fakültesinden geçen yıl mezun oldu ve gözaltına alındığında avukatlık stajını bitirmek üzereydi. Şimdi Diyarbakır Barosu’na bağlı avukat olarak çalışıyor. 19 Mart 2017 tarihinde mahkemece atanan üç kişilik kayyum heyeti tarafından gerçekleştirilen Olağanüstü Genel Kurul’da kapatılan 16 MAZLUMDER şubesinin kurduğu Hak İnisiyatifi’nin Diyarbakır temsilciliğinde insan hakları çalışmaları yürütüyor. Toplantıya da Hak İnisiyatifi adına katılmıştı. Yaklaşık dört yıldır insan hakları alanıyla ilgilenen Şeyhmus Özbekli aynı zamanda Diyarbakır Barosunun İnsan Hakları Birimi’nde de çalışıyor.

Yorum Yap

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

E-Bültenimize Abone Olun

E-Bültenimize Abone Olun

You have Successfully Subscribed!