Deniz Çekildiğinde

Belki de denizin çekilmesi, yeniden nasıl yüzeceğimizi hatırlamak içindir.
Son zamanlarda sivil toplumda bir şey oldu.
Bir anda olmadı belki ama artık inkâr edilemeyecek kadar görünür.
Fonlar azaldı. Azalıyor.
İnsan haklarının sürdürülebilirliğine dair inandırıcılığın zedelendiği, küresel siyasetin yeniden sertleştiği, “önceliklerin” değiştiği bir dönemdeyiz. Bunun Türkiye’deki sivil topluma yansıması ise çok somut: deniz çekiliyor.
Deniz çekildiğinde ne olur biliriz.
Suların altında kalanlar görünür olur. Mercanlar, deniz kabukları, balıklar…
Ve evet, denize atılmış, unutulmuş, görmezden gelinmiş şeyler de.
Bugün sivil toplumda yaşadığımız hâl bana bunu hatırlatıyor. Fonlar çekildikçe, bugüne kadar suyun altında kalan bazı gerçekler de görünür oluyor. En çok da şunu fark ediyorum: Sivil toplumu hep faaliyetleriyle, projeleriyle, çıktılarıyla konuştuk. Ama sivil toplumun kendisini yeterince konuşmadık.
Oysa sivil toplum biraz da hiç umudunu kaybetmemektir.
En karanlık yerlerde, en zor alanlarda; bazen bir sorunu çözemesek bile, en azından “bu sorun neden çözülemiyor” tespitini yapabilmek için kendimizi yıpratmak pahasına çalışmaktır. Çoğu zaman devletin, sosyal devlet ilkesi gereği yapması gereken işleri eleştirerek de olsa üstlenmektir. Bu yükle yaşamayı öğrenmektir.
Tam da bu yüzden sivil toplum zor bir alandır.
Ve tam da bu yüzden, bu alanda birbirimizi dinlemeye, anlamaya, gözetmeye daha çok ihtiyacımız vardır.
Ama bugün dürüstçe şunu söylemem gerekiyor:
Bu ortak kültürlerde ciddi çatlaklar var. Diyaloglar kolayca sertleşebiliyor. Dinleme yerini savunmaya, anlama yerini konum almaya bırakabiliyor. Elbette çok güzel dostluklar, yol arkadaşlıkları, dayanışmalar da var. Maddi karşılık alamadığımızda bile bizi ayakta tutan o değişim motivasyonu hâlâ güçlü. Bunlar iyi gelen, tutunduğumuz şeyler.
Ama yetmiyor.
Fonlar varken, özellikle Avrupa Birliği fonlarıyla birlikte, sivil toplum belirli biçimlerde kurumsallaştı. Mentörlükler aldı, belli dilleri öğrendi, belli yapılara benzedi. Bu başlı başına ayrı bir eleştiri konusu. Fakat şimdi fonlar çekildiğinde şunu fark ediyorum: Eski halimize, yani gönüllü, üretken, değiştirici gücümüze dönmek yerine, şaşkın bir hâlde kalakaldık.
Sudan çıkmış balık gibiyiz.
Ve bu şaşkınlık biraz uzun sürdü.
Elbette zaman gerekir. Bu hâl anlaşılabilir. Ama artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu şaşkınlık daha ne kadar sürecek? Fonlar yokken ne yapacağız? Dernekler susacak mı? Yoksa başka biçimlerde mi devam edeceğiz? Nerelerde, hangi alanlarda, nasıl?
Bugüne kadar engellere karşı ağlar kurmayı başardık. Yardım toplama izinleri için, mevzuat için, savunuculuk için… Peki neden kendimiz için ağlar kurmuyoruz? Neden sivil toplumun kendi içini, kendi kültürünü, kendi fonsuz hâlini konuştuğu alanları çoğaltmıyoruz?
Belki de artık şunu yapmalıyız:
Kendimizi yeniden yapılandırmayı konuşmalıyız. Birbirimizden feyz almayı, birbirimizle öğrenmeyi. Dayanışmayı sadece kriz anlarında değil, varoluş biçimi olarak kurmayı.
Bir yerde toplumsal cinsiyet uzmanlığı var, başka bir yerde güçlü bir hukuk birikimi. Bir dernek sosyal medyada çok iyi, bir başkası teknik altyapıda. Bunları fon beklemeden, bilâvâsıta, gönüllü olarak paylaşamaz mıyız? Yetkinliklerimizi takas edemez miyiz? Bir araya geldikçe birbirimizi daha iyi tanıyamaz mıyız?
Bu dönem zor bir dönem.
Ama aynı zamanda bir fırsat.
Belki de denizin çekilmesi, yeniden nasıl yüzeceğimizi hatırlamak içindir.
Belki de artık sivil toplumun kendisini konuşma zamanıdır.
Biz Toplumsal Etki Derneği olarak bu konuşmanın parçasıyız. Dinlemeye, öğrenmeye, birlikte yeniden kurmaya ve sivil toplumla, sivil toplum olarak dayanışmaya hazırız.

Bizi Takip Edin