<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ulaş Tol, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/ulas-tol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ulas-tol/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Jul 2020 09:38:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Ulaş Tol, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ulas-tol/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>TÜİK İşgücü İstatistikleri Tartışmaları, İşsizlik ve İstihdam Karmaşası</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/07/13/tuik-isgucu-istatistikleri-tartismalari-issizlik-ve-istihdam-karmasasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2020 09:38:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[işsizlik verileri]]></category>
		<category><![CDATA[istihdam]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[TÜİK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=55914</guid>

					<description><![CDATA[<p>TÜİK açıkladı çarşı karıştı. Bu yılın ilk üç ayı verileri açıklandığında aynı kafa karışıklığına yol açan durum ile Nisan ayı haberlerinde de karşı karşıya kaldık. Nisan ayında işsizlik oranı geçen yıla göre düştü. Ancak istihdam da işgücü de azalmış. Yani işsiz sayısı, istihdam arttığı için düşmüyor. Artık işsiz olmayanlar iş bulmuş değil, iş aramaktan vazgeçmiş ve işsiz statüsünü yitirmiş. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/07/13/tuik-isgucu-istatistikleri-tartismalari-issizlik-ve-istihdam-karmasasi/">TÜİK İşgücü İstatistikleri Tartışmaları, İşsizlik ve İstihdam Karmaşası</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">TÜİK aylık olarak hanehalkı işgücü anketi sonuçlarını paylaşıyor. Geçen ay olduğu gibi bu ayda anket sonuçları medyada, “işsizlik oranı düştü” şeklinde yer buldu. Günümüzde manipülasyon ve yalan, habercilikte ve araştırmacılıkta bir itibar kaybına yol açmıyor maalesef. Buna karşın, bu haberlere ve verilere güven oldukça düşük oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">TÜİK’in belli periyotlarla kamuoyuna duyurduğu araştırmalar arasında ekonomi ile ilgili olanlar en fazla ilgi çekenler oluyor. Özellikle enflasyon, işsizlik ve büyüme oranları ile ilgili olanlar. Genellikle de hezeyanlara yol açıyor. İşsizlik oranları, medyada Türkiye’nin başarılı ekonomi yönetimin göstergesi olarak yer alıyor. Muhalifler ise enflasyon verilerinde olduğu gibi manipülasyon iddiasında bulunuyor. Bu açıklamaları takip eden yurttaşlar ise veri okuryazarlığı düşüklüğü ile kanaat önderlerinin dediğine inanmakla yetiniyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Teknik detaylara girmeden önce aynı rapordan farklı haber spotları çıkararak dört ana sonucu paylaşayım. </span></p>
<ol>
<li><span style="font-weight: 400;">İşsizlik oranı düştü! Nisan ayı işsizlik oranı %12.8’e düştü. İşsizlik oranı geçen yıl aynı ayda %13, bir önceki ay ise %13.2 idi. İşsiz sayısı 427 bin kişi azaldı.</span></li>
<li><span style="font-weight: 400;">İstihdam daralıyor! Çalışanların nüfusa oranı %41.1’e düştü, aynı oran geçen yılın aynı ayında %46.0 idi. Geçen yıl Nisan ayında 28.2 milyon kişi istihdamda idi, çalışan sayısı bu senenin Nisan ayında ise 25.6 Milyon kişiye düştü. Yani 2 Milyon 585 bin daha az çalışan var, üstelik çalışabilecek nüfus 1 Milyon 59 bin kişi artmışken</span><b>.</b></li>
<li><span style="font-weight: 400;">İşgücümüz azalıyor! İşgücüne katılım oranı %47.2’ye düştü, aynı oran geçen sene %52.9 idi. Geçen seneye göre çalışabilecek nüfus 1 Milyon arttı. Başka hiçbir şey değişmemiş olsa ortalama 500 bin kişi artması beklenebilecek olan işgücündeki kişi sayısı 3 Milyondan fazla azalmış. Demek ki geçen yıla göre yaklaşık 3.5 milyon kişi çalışmaktan vazgeçmiş, ya da çalışma ümidini kaybetmiş. </span></li>
<li><span style="font-weight: 400;">İşsizlik artıyor! Nisan ayında işsiz olanların sayısı geçen seneye göre 1 Milyon 769 kişi artarak 8 Milyon 358 bin kişiye ulaştı. Geçen sene %18.9, geçen ay %23.1 olan geniş işsizlik oranı %24.6’yı buldu</span><b>.</b></li>
</ol>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu dört spot dört farklı göstergeye dayanıyor: işsizlik oranı, istihdam oranı, işgücüne katılım oranı ve geniş işsizlik oranı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu dört görünüm aynı fotoğraf içerisinde. Tek birinden bahsetmek son yılların iletişim kültürünün, habercilik anlayışının sıradan bir örneği: Yaz! İşsizlik oranı düştü.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Konuya dönecek </span>olursak<b> işsizlik oranının düştüğü yalan olmasa da yanlış.</b><span style="font-weight: 400;"> Nedenine geçmeden bir veri ya da gösterge ile karşılaşıldığında yapılması gerektiğini düşündüğüm sorgulama sıralamasından bahsetmek istiyorum:</span></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Bu verinin/göstergenin ölçmeye çalıştığı bir başka deyişle temsil ettiğini iddia ettiği bilgi nedir, yani tam olarak neyi gösterme iddiası taşıyor? </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Bu veri/gösterge ölçmeye çalıştığı bilgiyi ölçmeyi ne kadar başarıyor?</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Bu veri/gösterge ile birlikte hangi verileri bir arada düşünmek fotoğrafı anlamak için koşul oluşturur?</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Bu veri/göstergenin oluşturulmasında bir ölçümleme hatası ya da manipülasyon izi var mı?</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Veriyi karşılaştırdığımız dönem nasılmış, yani baz etkisi nedir?</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Bu verinin toplandığı zamanın bağlamından kaynaklı bir etki var mı? </span></li>
</ol>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sorularla işsizlik oranına bakalım. Ama temel tanımlara hâkim olmayanlar için en aşağıda kavram ve tanımlara ilişkin bir özet rehber hazırladım. Veriye hakim olanlar bu kısmı atlayarak tabloya bakıp devam edebilir.</span></p>
<p><b>Kavramlar &#8211; Tanımlar:  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlk önemli kavram </span><b>nüfus.</b><span style="font-weight: 400;"> İşgücü istatistiklerinde nüfus diye belirtilen nüfus aslında tüm nüfus değil, çalışabilir olan nüfus. Buna kimi zaman aktif nüfus da deniyor, ama kısaca nüfus deniyor. Aktif nüfusu, 15 yaş üstü çalışabilir nüfus oluşturuyor (15 yaş üstü nüfusun yaklaşık %96’sı). Buna hapishane, kışla, hastane vb. kurumlarda olduğu için çalışma yaşamına katılma ihtimali olmadığı varsayılan nüfus dahil değil. Aktif nüfus son açıklanan verilerin olduğu Nisan ayı raporuna göre </span><b>62 milyon 320 bin kişi</b><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><b>İstihdam</b><span style="font-weight: 400;"> kavramı aralarında kavraması en kolayı, çalışan kişi sayısı: </span><b>25 Milyon 614 kişi.</b><span style="font-weight: 400;"> İstihdam oranı ise aktif nüfus içindeki istihdamda olanların oranı.</span></p>
<p><b>İstihdam oranı = İstihdam/aktif nüfus = 25.614 / 62.320 = %41.1</b></p>
<p><b>İşgücü </b><span style="font-weight: 400;">çalışan ve iş arayanların toplamı olarak görülüyor. Çalışabilir olup da iş aramayanlar işgücü dışında bırakılıyor. İşgücünde Nisan ayı itibari ile </span><b>29 Milyon 388</b><span style="font-weight: 400;"> bin kişi var. İşgücüne katılım oranı ise, çalışabilir nüfusun ne kadarının çalıştığı ya da çalışmak istediğini gösteriyor. </span></p>
<p><b>İşgücüne katılım oranı = (işsiz+istihdam)/aktif nüfus= (3.775+25.614)/62.320 = %47.2</b></p>
<p><b>İşsizlik </b><span style="font-weight: 400;">de aslında basit gibi görünen bir kavram ama işler orda biraz karışıyor. Zira uluslararası kabullere paralel olarak resmi işsizlik tanımına yalnız iş arayanlar giriyor. İş arama için ise sınır 4 hafta olarak görülüyor. Çalışmıyor olsa da son dört haftadır iş aramamış olan biri işsiz olarak görülmüyor. Nisan ayındaki işsiz sayısı </span><b>3 Milyon 775 bin</b><span style="font-weight: 400;">. Dolayısıyla işsizlik oranı da resmi işsiz sayısının işgücündeki payı olarak hesaplanıyor. </span></p>
<p><b>İşsizlik oranı = İşsiz/işgücü = 3.775/29.388 = %12.8</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak işsizlik oranının yanında mutlaka gözetilmesi gereken bir gösterge de </span><b>geniş işsizlik</b><span style="font-weight: 400;">. İşsizler haricinde iş bulmaktan ümidini kaybetmiş olan, bu yüzden iş aramayan fakat iş bulsa hemen başlayacak olan bir kesim de var: 4 Milyon 446 bin kişi. Bu halde olan kişi sayısı, resmi işsiz sayısından da fazla. Buna ek olarak da 123 bin kişi mevsimlik düzensiz işlerde çalışıyor. Bu iki rakam ve işsizliğin toplamı geniş işsizliği oluşturuyor.</span></p>
<p><b>Geniş işsiz</b><span style="font-weight: 400;"> = işsiz+iş aramasa da çalışmaya hazır halde olanlar+mevsimlik çalışanlar =3.775+4.460+123</span></p>
<p><b>İşte şu anki işsiz nüfusun sayısı için geniş işsizliğe bakmak en iyisi: 8 Milyon 358 bin kişi. Resmi işsiz sayısının 2.21 katı. </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Buna paralel olarak geniş işsizlik oranı da, geniş işsiz sayısının geniş işgücüne oranı. Geniş işgücünde 33 Milyon 971 bin kişi var. </span></p>
<p><b>Geniş işsizlik oranı = geniş işsiz/(geniş işsiz+istihdam) = 8.358/(8.358+25.614) =24.6%.</b></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-55916 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/07/geniz-issizlik.jpg" alt="Geniş işsizlik oranı" width="533" height="258" /></p>
<p><b><br />
Değerlendirme</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Resmi işsiz tanımına sadece son bir ayda iş arayanlar giriyor. Buna karşın toplumun gözünde en son ne zaman iş aradığından bağımsız olarak, iş aramıyor olsa da işsiz işsizdir. Oysa resmi işsizlik rakamında yer almayan işsizler var. Örneğin artık iş aramaktan yorulmuş veya iş bulma ümidini kaybetmiş olanlar, aktif olarak iş aramasa da çalışmaya hazır kişiler. Hatta kimi zaman öğrenci, ev kadını ya da bir engeli ya da sağlık sorunu olan ve bu nedenlerle çalışamadıklarını beyan edenler dahi kendilerini işsiz olarak da tanımlayabiliyor, zira çalışma istekleri canlı olabiliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Resmi işsizliği takip etmenin elbette bir değeri var. Ancak işsizliğin boyutlarını tek bu rakama bakarak yorumlamak eksik bir görüye, hatta kimi zaman yanılgıya neden oluyor.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla işsizlik oranının işsizliği takip için iyi bir araç olduğu şüpheli. İşsizliği ancak kısmen ölçebildiği söylenebilir. İşsizlik oranı işgücündeki ve istihdamdaki kişi sayısındaki değişim ile birlikte ancak yorumlandığında, işsizliğin seyri hakkında fikir veriyor. Bu üç veriyi bütünleyen geniş işsizlik göstergesinin ise işsizlik ile ilgili daha kullanışlı bir veri olduğu açık.</span></p>
<p><b>Peki TÜİK bize yalan mı söylüyor, buradan bu çıkmıyor. Medyadaki haberlerde bir yorum sorunu olduğu ise açık. TÜİK’in bu araştırmasının verilerini esas alsak dahi fotoğraf işsizlik azalıyor, ekonomi tıkırında şeklinde bir görüntüye sahip değil. Dolayısıyla medyada çıkan işsizlik düştü haberlerine yalan diyemeyiz ama verinin yanlış yorumlandığını net olarak söyleyebiliriz. Bu bir veri manipülasyonu mudur, hayır, ama bir iletişim hamlesi olduğu açık.</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Verilerde aldatma var diye iddia etmek kendi araştırmamızı yapmadığımız sürece ve bir kanıt olmadığı takdirde doğru olmaz. Fakat verilerde bir tuhaflık var mı ona bakmak mümkün. Yukarıda aktardığım sorunların yanı sıra, resmi işsizliği de baz alsak tuhaflık olan bir durum da göze çarpıyor. Konuyla ilgili akademisyenlerin TÜİK’ten bunu açıklamasını talep etmesi yerinde olacaktır. Tuhaflık şurada: iş aramama sebepleri arasındaki kategorilerden biri “çalışamaz halde” kategorisi. Bir de mevcut kategorilere girmeyenlerin konulduğu “diğer” kategorisi var. Bu iki kategori, bu yıl olağandışı yükselmiş. Bununla ilgili değişimler aşağıdaki tabloda. Önceki seneler değişim düşük ve aynı seviyede seyrederken bu yılın başından bu yana bir önceki seneye göre olağandışı boyutlarda artışlar var. 2019 Nisan ayında 3.93 milyon olan çalışmaz halde kategorisi, 2020 Nisan’ında 4.9 Milyona yükselmiş. Diğer kategorisindeki artış ise 1 Milyon 158 bin kişi. Bu yükseliş bir açıklamayı hak ediyor ama TÜİK maalesef bültenlerinde bu tür olağandışı değişimlere açıklama getirmiyor. Halihazırda güvenin düşük olduğu kurum bu tür eksikliklerle güvenilirliğini daha da kaybediyor. Bu iki kategoride toplam artış 2120 bin kişi. Geçmiş yıllarda neredeyse hiç artmamış olan bu iki kategorideki nüfusun da geniş işgücüne eklenebilecek bir kitle olduğunu varsayacak olursak geniş işsizlik, %.28.8. Ya da bu kişilerin yarısı aslında resmi işsiz niteliğinde ise, resmi işsizlik oranı da %12.8 değil % 15.9 olabilir. </span></p>
<h5><strong>Son 5 yılın Nisan ayı “çalışamaz halde” ve “diğer” kategorileri</strong></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><strong><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-55919" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/07/son-bes-yil.jpg" alt="Son 5 yılın Nisan ayı “çalışamaz halde” ve “diğer” kategorileri" width="572" height="121" /><br />
</strong></span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu tartışmaların yanı sıra bir de baz etkisi sorunu var. 2019 özellikle de ilk iki çeyrek ekonomik göstergelerin diplerde olduğu bir dönemdi. İşsizlik oranları da son on yılın en yüksek seviyesine gelmişti. Dolayısıyla yukarıdaki sorunlar olmasaydı dahi, işsizlik oranındaki düşüş, zaten en yüksek seviyelere gelmiş bir baza göre hafif bir düşüş. Dolayısıyla baza göre değerlendirildiğinde resmi işsizlik oranları da çok iç açıcı değil. </span></p>
<h5><span style="font-weight: 400;"><strong>Son 5 yılın Nisan ayı işsizlik oranları</strong></span></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-55920" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/07/issizlik-orani.jpg" alt="Son 5 yılın Nisan ayı işsizlik oranları" width="470" height="56" /></span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak gelelim bağlamsal etkiye. Kamuoyunda işsizliğin düştüğü haberine güven duyulmamasının en önemli nedeni bu dönemde yoğun olarak hissedilen işsizlik ve gelir kayıpları. Birçok iş yeri kapandı, etkilenen şirketler ekonomik tedbirlere yöneldi. Fakat Türkiye’de salgının ekonomik etkilerini henüz istatistiklerde gözlemlemeye başlamadık, düzenlemeler etkiyi erteledi. Batıda ise etki doğrudan ve hızlı bir şekilde işsizlik rakamlarına yansıdı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir örnek verecek olursam, ABD’de Şubat ayında en düşük seviyeye gelen (%3.5) işsizlik oranı, Nisan ayında %14.7 oldu. İşgücüne katılım ise %60.2 ile 1973’den sonraki (%60.2) en düşük oran oldu. Mayıs ayında da işsizlik önce yükselme eğilimi devam etti ve ayın ikinci yarısında istihdama dönüşün başlaması ile beraber düşme eğilimine girdi. Mayıs ayı işsizlik oranı %13.3 oldu. ABD’de ayın işsizlik istatistikleri Türkiye gibi iki ayın üzerinde bir zaman sonra değil hemen ayın bitiminde paylaşılıyor. Bu sayede Haziran ayı sonuçlarından da haberimiz var. Haziran ayında oran %11.1’e gerilemiş ve Haziran’da 4.8 Milyon kişi işine geri dönmüş. Mayıs ve Haziran’daki toparlanmalara rağmen işsizlik Şubat ayına göre 3 kat fazla. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de ise yukarıda tartıştığımız işsizlik verilerinin bire bir pandemi ile ilgili olduğunu söylemek zor. Yani hem haberlerin iddia ettiği düşüş, hem de verilerin bütünün söylediği geriye gidiş, büyük ölçüde pandemiden bağımsız, halihazırdaki pandemi öncesi ekonomik durumdan kaynaklı. Zira Türkiye’de şu anda düzenlemeler nedeniyle pandemi kaynaklı işsizlik henüz istatistiklere yansımadı, yılın ikinci yarısında yansıyacak görünüyor. 17 Nisan 2020 tarihinde yürürlüğe giren kararname ile 17 Nisan – 17 Temmuz arasındaki dönemde işten çıkarma yasaklandı ve bu süre Temmuz’da bir ay daha uzatıldı. Şirketler çalışanlarını işten çıkaramıyor ama ücretsiz izne çıkarabiliyor. Yine uygulanan paket dahilinde, çalışılamayan dönemlerdeki ödemelere destek sağlanması, işten çıkarmaları durduran ya da erteleyen diğer bir faktör oldu. Önümüzdeki aylarda ekonomik sorunların etkileri daha fazla belirginleşecek ve muhtemelen işten çıkarmalar artacak. IMF’nin iyimser tahminlerine göre 2020’de resmi işsizlik oranı %17.2’yi bulacak. Sonuç olarak salgının etkilerinden kaynaklı işsizlik artışını henüz görmedik. Öte yandan henüz işsiz sayına esas etkileri gözlemlememiş olsak da iş bulmadan ümidini kaybetme eğilimindeki yükselişin, salgının yarattığı ekonomik etkilerin yoğun olarak hissedilmesinden kaynaklı olduğu söylenebilir. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/07/13/tuik-isgucu-istatistikleri-tartismalari-issizlik-ve-istihdam-karmasasi/">TÜİK İşgücü İstatistikleri Tartışmaları, İşsizlik ve İstihdam Karmaşası</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşlılıktan Kaçış</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/01/yasliliktan-kacis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Oct 2019 07:18:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[AvivaSA]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşama Dair Vakıf]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlanma algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=42753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşlılığın ve yaşlanmanın normalleşmesi lazım. Nasıl gençlerin gelecek hayalleri gibi bir kavram varsa, yaşlılık hayalleri diye de bir kavram olmalı örneğin. Bunun için meşgale çeşitliliği gerekiyor. Yaşlanınca yeni meşgaleler geliştirmek imkansız olmasa da biraz daha zor. Ama geçmişten getirilen kimi meşgalelere yaş aldıkça daha fazla zaman ayırmak ve bunlarla ilgili kendini geliştirmek daha olası. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/01/yasliliktan-kacis/">Yaşlılıktan Kaçış</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>AvivaSa’nın desteği ile Yaşama Dair Vakıf, ilk Türkiye temsili yaşlılık araştırmasını tamamladı. Araştırmanın net bir bulgusu var: Türkiye yaşlanmaya hazır değil!.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun da çok temel iki nedeni var. Birincisi yaşlılar ve yaşlılık hakkındaki yargılar oldukça negatif. İkincisi de yaşlanma yok sayılan, reddedilen bir konu olduğu için yaşlılık yıllarına yönelik hem kişisel, hem toplumsal, hem de politika düzeyinde hazırlıklar yetersiz. Peki Türkiye’nin yaşlanmaya hazır olmaması neden bir sorun ve şimdinin konusu. Bir kere sadece Türkiye değil dünya yaşlanıyor; yani nüfus dağılımında yaşlı oranları artıyor. Bu kötü bir şey değil ve esasen insan ömrü uzaması, nüfus artışı düşmesi gibi olumlu gelişmelerin sonucu. Dolayısıyla sorun olan şey toplumların yaşlanması değil, buna uygun dönüşümleri geçirmemesi. Türkiye’nin durumu ise daha çetrefilli. Öncelikle Türkiye hızlı yaşlandı ve yaşlanmaya devam ediyor. Bu ne demek? Yaşlı oranının nüfus içinde oranları birden arttı. Başka ülkelerin 50 yılda, hatta kimilerinin 100 yılın üstünde geçirdi bu demografik dönüşümü Türkiye 20-25 yılda tamamlıyor. Bu da yaşlı toplum haline gelmeyi sindirememeye neden oluyor. İkincisi yaşlı toplumlara baktığımızda refah seviyesi yüksek olan toplumlar olduğunu görüyoruz. Türkiye böyle değil. Hatta bu araştırma gösterdi ki mevcut yaşlı kuşak da gelir seviyesi oldukça düşük bir kesim. Üçüncüsü de Türkiye bir hızlı dönüşümü de kentlileşmede yaşadı. Çok hızla nüfus kentlere geldi. En son da yaşlılar gelmeye başladı. Dolayısıyla kentte yaşayan kırsal yaşam alışkanlıkları olan geniş bir yaşlı nüfusumuz var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu olgulara rağmen yaşlılık Türkiye’de önemsenen bir mesele değil. Oysa yaşlılık ve yaşlanma neredeyse herkesin bir şekilde ilgi gösterdiği kavramlardan; herkesin hayatının bir parçası, herkesin bu konuda bir fikri ve tecrübesi var. Zira herkesin ailesinde yaşlısı var ve herkes yaşlanıyor. Öte yandan yaşlılık gün geçtikçe daha güncel ve popüler bir konu haline de geliyor. Henüz yaşlılıkla ilgili konular arasında sağlıkla ilgili olanlar ve fizyolojik değişiklikler ön planda. Yaşlanınca fiziksel görünüşümüz nasıl olacak en popüler konu örneğin. Son zamanlarda sosyal medyada yaygınlaşan yaşlandırma aracı yoğun ilgi gördü. Korku ve kaygıyla baktı bir çok kişi, gelecekteki görüntüsüne yönelik simülasyona. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yaşlılar, yaşlılık, yaşlanma kavramları sevilmeyen, pek iyi hisler uyandırmayan, kaygı yüklü kavramlar. Bu kavramlarla ilgili algı, bize bu araştırma da gösterdi ki net bir biçimde negatif. Durum şu: kimse yaşlanmak istemiyor, kimse yaşlılarla vakit geçirmek istemiyor, ama hem yaşlı yakınları olduğu için hem de bir gün kendisi de yaşlanacağı için herkes yaşlılara hürmet ediyor. Geçmişten gelen, geleneksel olarak bir saygınlık statüsü var yaşlıların; ama bu değerini ve etkisini oldukça kaybetmiş durumda. Böyle olunca da atsan atılmaz satsan satılmaz bir konu oluyor. Yaşlı yakınlarının yaşlıları hakkındaki hisleri, zıt hisler. Bir yandan bağlılar, seviyorlar, geleneksel bir değer; diğer yandan bir yük olarak görüyorlar. Bu yükle mücadelede ise, yaşlıları için bakım ve/veya kurumsal destek hizmetlerinden faydalanmayı, kültürel olarak kendilerine, ailelerine konduramadıkları için reddediyorlar, “el alem ne der” kaygıları hakim oluyor. Bakıma muhtaç bir yaşlı yakını sahibi olmak da en fenası olarak görülüyor. Tüm bunlar yaşlılarla yakınları arasında zıt hislerle kurulan sağlıksız bir ilişki meydana getiriyor. İstenilmediğini bilen yaşlılar fırsatı ve imkanı varsa yalnız yaşamayı tercih ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geçmişe göre yaşlısı aynı evde olan ya da yakınında yaşayan ailelerin oranı düşüyor. Tabi bunun başka sosyo-ekonomik nedenleri de var elbette. Fakat kültürel değişimler de yaşlıları genç yakınlarından ayrı ve bağımsız yaşamaya yönlendiriyor. Bunu olumsuz bir gelişme olarak değil de bir olgusal dönüşüm olarak ele almak ve bağımsız bir yaşam sürdürmeyi tercih eden ya da buna mecbur kalan yaşlıların hayatlarını kolaylaştıracak sosyal politikalar geliştirmek daha anlamlı olur. Bu durumun aynı hanede yaşama göre daha zorlukları olduğu açık. Ek olarak, ilk bakışta aile bağlarının zayıflaması gibi bir olumsuz sonucu da akla getiriyor; fakat karşılıklı bağımlılık ilişkisinin azalması ile aile içindeki sorunların azalmasına da yol açabildiğini de gözetmekte fayda var. Ayrıca bağımsız yaşam, yaşlıların bireysel tercihlerini daha özgürce yaşamaları ve yaşlılık hayallerini gerçekleştirmeleri için de bir fırsat olarak görülebilir. Ek olarak, bu durum, günümüzde genellikle bir kendini gerçekleştirme tercihinden ziyade, genellikle zorunlu veya belli olumsuzluklardan kaynaklı bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor. Hakim olan ve değişmeyen şey ise, yakınları ile birlikte de yaşasa da, ayrı da yaşasa, yaşlıların pek ayak altında görülmemesinin istenmesi. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Toplumdaki yok saymayı devlet de takip ediyor. Bir kere bu konuyla daha öncelikli ilgilenmesi konusunda üzerinde bir baskı yok. Kimse devletin yaşlanma alanındaki ihmalleri ile ilgili hesap sorma niyetinde değil. Devlet de yaşlılığı dilediği boyutlarda ele alıyor. Yaşlılığa özgü bir yaklaşımdan ziyade, konuyu bir engellilik meselesi gibi ele alıyor. Engelli alanındaki sosyal yardım ve bakım yaklaşımını bu konuya da transfer ediyor. Sonuç olarak bu konuda bir sosyal politika geliştirme basıncı görmüyoruz. </span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Yaşam beklentisi algısı, ömür ortalamalarındaki uzamaya paralel biçimde değişmiş değil. Bir uzun yaşama beklentisi ya da tahayyülü oluşmuş değil. Bu konuda tanık olunan emsaller de sınırlı. Bugünün orta kuşaklarının önünde izleyip karşılaştıracakları yaşlanma tecrübeleri az, yalnızca yaşlılık görgüleri var ki onlar hakkındaki algının da pek muteber olmadığından bahsettik. Bilinen ve hatırlanan yaşlılıklar ise pek iyi veya güzel şeyler değil. Yeti ve statü kayıpları, sorunlar ve bağımlılık akla geliyor. Bir başka deyişle yapılamayanların arttığı, özgürlüklerin azaldığı, davranışın kısıtlandığı bir kaybetme hali olarak resmediliyor yaşlılık. Kimse kaybetmek istemez. Ama kaçınılmaz olduğu halde bu kaybetme halini düşünmemek, doğal bir refleks oluyor. Hal böyle olunca da yaşlanma da yaşlılık da bir türlü normalleşemiyor. Her normal dışı görülen kesim gibi yaşlılar da toplumun çoğunluğunun eğilimlerinin dışına itiliyor. Eğlenme, hatta dışarıda vakit geçirme, dilediğince giyinme, flört etme, gezme, teknolojik aletleri kullanma, oyun oynama, dans etme, vb. gençlere yakıştırılan özellikler ve aktiviteler, yaşlılar sözkonusu olunca toplum algısında eğreti duyuyor. “Bu yaşta…” diye başlıyor ileri yaştaki bireylere eleştiriler, “Bu yaşta ne işin var…”, “bu yaştan sonra hiç yakıştı mı…”, “yaşına bakmadan…” vb. kalıplarla devam ediyor. Aksine bazı tuhaf, eksik ya da yetersiz davranışlar da yaşlılara yakıştırılıyor ve şöyle tarif ediliyor: “bunlar hep yaşlanma belirtisi”. Örneğin alzeimer, demans gibi ilgili bir hastalığı olmadığı halde bir unutkanlık tecrübe edildiğinde “yaşlandın sen” denebiliyor. Bunların aksine “gençliğine doyamadan” tabirinin “yaşlığına doyamadan” şeklinde bir versiyonu yok.  Oysa “her yaşın ayrı bir güzelliği vardır” gibi klişe de olsa başka bir doğrusu var toplumun. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toplumdaki yok saymayı devlet de takip ediyor. Bir kere bu konuyla daha öncelikli ilgilenmesi konusunda üzerinde bir baskı yok. Kimse devletin yaşlanma alanındaki ihmalleri ile ilgili hesap sorma niyetinde değil. Devlet de yaşlılığı dilediği boyutlarda ele alıyor. Yaşlılığa özgü bir yaklaşımdan ziyade, konuyu bir engellilik meselesi gibi ele alıyor. Engelli alanındaki sosyal yardım ve bakım yaklaşımını bu konuya da transfer ediyor. Sonuç olarak bu konuda bir sosyal politika geliştirme basıncı görmüyoruz. Son yıllarda hızla yaşanan bir toplum olduğumuz gerçeği ile ilgili farkındalığın artmış olması, bir nebze kıpırdanma yaratmış durumda. Ancak Türkiye yaşlanma hızına paralel bir hazırlık içerisinden değil. Ayrıca, yaşlanmaya hazırlanmayı bakım ve sağlık hizmetleri ile sınırlı görmeyen, kültürel ve sosyal olarak yaşlı bir toplum olma özelliğine hazır hale gelme perspektifindeki gibi bir bakışın henüz uzağındayız. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Artık yaşlı bir toplum olduğumuza göre ölümü bekleyen değil, hayalleri olan yaşlıların çoğaldığı bir kültürel değişim mümkün olmalı.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Velhasıl yaşlı bir toplum olmaya ve yaşlanmaya hazırlanmak için bir değişim gerektiği açık. Yaşlılığın ve yaşlanmanın normalleşmesi lazım. Nasıl gençlerin gelecek hayalleri gibi bir kavram varsa, yaşlılık hayalleri diye de bir kavram olmalı örneğin. Bunun için meşgale çeşitliliği gerekiyor. Yaşlanınca yeni meşgaleler geliştirmek imkansız olmasa da biraz daha zor. Ama geçmişten getirilen kimi meşgalelere yaş aldıkça daha fazla zaman ayırmak ve bunlarla ilgili kendini geliştirmek daha olası. Türkiye’de toplumun genelinde zaten bireylerin pek az meşgalesi var. En büyük meşgaleler zorunlu olarak hayatımıza girmiş olanlar: eğitim, iş, eş ve çocuklar. Bunlar da hayatından çıkınca boşluğa düşen çok kişi oluyor. Örneğin erkekler, çalışma yaşamında daha yüksek oranlarda ve sürelerde bulunduğu ve iş dışı meşgaleleri kadınlara göre daha az olduğu için (kadınların da fazla sayılmaz ama ev içi sorumluluk ve yüklerinden gelen zaruri meşgaleleri daha fazla) çalışma yaşamından sonra genellikle bir boşluğa düşüyor. Kim bilir belki bu farkın kadınların erkeklere göre daha uzun yaşamasında bir etkisi vardır. Sonuç olarak yaşlandığında insanlar, yaşamlarında yer kaplayan, sorumluluklarından kaynaklanan meşgaleler azaldığı ve bunları yenileri ile dolduramadığı için de izole oluyor. Buna toplumsal ve kültürel izolasyon da eklenince, yani normal olana yaşlıların dahiliyeti yakışıkalır görünmeyince, yaşlılık doğallığında olmasa da bir sosyal ürün olarak negatif bir vakaya dönüşüyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diğer önemli bir ihtiyaç da bir yaşlılık kadar yaşlanma nosyonun da geliştirilmesi. Emekli olmak, çocukları evlendirmek, bazı fizyolojik sorunları başlaması, görünüşte değişiklik vb. momentlerle birden hayata giren yaşlılık karşısında aşırı hazırlıksız olunca yine negatif bir ürün olarak yaşlılık kabullenilmiş bir çaresizlik olarak yaşanıyor. Mevcut durumda ise yaşlılar açısından durumu gönüllü izolasyon olarak tarif edebiliriz. Tabi bu toplumdan soyutlanma gönlünden geçen şey değil belki. Ama kendini dahil olma durumunda huzursuz hissettiği ve kimi zaman da zarar gördüğü için gönüllü olarak izole olma eğiliminde oluyor; bir anlamda el ayak altından çekiliyor ve ölümü bekliyor. Artık yaşlı bir toplum olduğumuza göre ölümü bekleyen değil, hayalleri olan yaşlıların çoğaldığı bir kültürel değişim mümkün olmalı. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/01/yasliliktan-kacis/">Yaşlılıktan Kaçış</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2 Temmuz Kınamaları Ve Amaları, Fakatları</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/12/2-temmuz-kinamalari-ve-amalari-fakatlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jul 2019 07:07:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[2 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Anma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=40616</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her yıl 2 Temmuz geldiğinde, 2 Temmuz anmalarının ve kınamalarının da etkisiyle, ümitsizleşirim. Aradan artık çok uzun yıllar geçti, ama ne Alevi nüfus, ne de bunu önemseyen diğer yurttaşlar bu travmayı atlamadı. Sanırım, bu travmanın atlatılamamasının önemli bir sebebi, yeniden bu tür vakaların yaşanabileceğine dair duyduğumuz kaygılar. Her yıl benzer içerikteki insaniyet mesajlarını paylaşmak ve okumak bu kaygıları tazeliyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/12/2-temmuz-kinamalari-ve-amalari-fakatlari/">2 Temmuz Kınamaları Ve Amaları, Fakatları</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">En azından eskiye göre (örneğin 90’lı yıllara göre) 2 Temmuz kınama mesajlarının yoğunluğunun ve çeşitliliğin artmış olması iyi bir gelişme. 2 Temmuz’u hafızalarda sıcak tutmak ve toplum vicdanının bir yarası olarak hatırlatmak, yeni ve benzer olayları oluşturabilecek iklimleri değiştirmeye önemli bir katkı kanımca. Ancak mevcut anma ve kınamalar kaçaklarla ya da indirgemelerle hareket ettiğinde ve yıllar geçmesine karşın yüzeysel kalmaya devam ettikçe, yeterli etkiyi oluşturmuyor.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yanıt aradığım sorular var: Anma ve kınamalar sırasında, hafızayı güncellerken, acı duyanların acılarını paylaşmakla beraber bir yüzleşme ikliminin gelişimini hedeflemek nasıl mümkün olabilir? Ümitsizliğin derinleşmesini değil, ümit aralıkları oluşması nasıl sağlanabilir? Örneğin toplumun farklı kesimlerince vicdan çağrıları yanıtlarına verilen olumlu tepkiler, Alevilerin taleplerinin tanınması ve diğer kesimlerle diyaloğunun geliştirilmesi ile nasıl ilişkilendirilebilir?. Başka bir çok soru var. Ben bu yazıda ise bu soruların yanıtlarından ziyade, bağlam içinde kalmaya çalışarak, sadece 2 Temmuz vasıtasıyla yapılan kınama mesajları üzerinde durmak istiyorum. Başta da belirttiğim üzere, anma ve kınama mesajlarının yaygınlaşmasını ve çeşitlenmesini takdirle karşılamak gerektiği düşüncesindeyim. Ancak, hem Alevilerin, hem onların acılarını en başından beri sahiplenen kesimlerin hem de onlara görece daha uzakta olanların tepkilerinde, bahsettiğim yüzleşmenin ve/veya diyaloğun önünde bloklar kurulmasına neden olabilecek mahiyetler olduğunu gözlemliyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunlardan ilki konuya duyarlı İslami camiadan gelen mesajların bir kısmında gördüğüm bir husus. Onların 2 Temmuz’u kınamaları, o mahalleden olmayanların ya da doğrudan Alevilerin kınamalarından daha ağırlıklı bir değer taşıyor. Zira bunu yaparken kendi mahallelerindeki bir çok önyargılı bakışa rağmen hareket ediyorlar ve Alevilere önyargılı kesimlere seslerini duyurma ve etki oluşturma olasılıkları daha fazla. Birçoğunun tonunda samimiyeti ve protestoların İslam adına yapılmış olmasından/görünmesinden ve sonuçlarından duydukları mahcubiyet, sorumluluk ve vicdani yaralanmayı da hissetmek mümkün. Öte yandan bunu yaparken, bir konudaki ısrarlarını, karşı mahalleye bir jest yapan benzer birçok çabada olan amalı, fakatlı bir tutumu da eleştirmek isterim: bu da kınamalarının yanına “tahrik”, “provokasyon” ya da “karanlık güçler” vurgularını eklemeleri.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlkin, bir çok kınamaya 2 Temmuz’da solcuların ve/ve veya katılımcıların halkı kışkırttıkları yargısı da bir hata payı olarak eşlik edebiliyor. Bu vurgulu iliştirmeye itirazım var. Öncelikle boyutu ne olursa olsun hiç bir şiddet eylemi, tahrik ve/veya provakasyon ile masumlaştırılmamalı. Özellikle de neyin provokasyon neyin ifade özgürlüğü olduğu konusundaki sınırı da belirlemenin zorlaştığı zamanlarda. Ayrıca biri beni provake ettiğinde, bu provokasyonun beni getirmek istediği yere gelmeme, gayrimeşru olan tercihlerde bulunmamak benim sorumluluğum olmalı. Tahrik ve provokasyon hoşgörülmelidir demiyorum elbette. Hatta kimi zaman bunu planlı, sistematik ve örgütlü olan biçimleri olduğunu bu ülkede neredeyse herkes bilir. Fakat kitlelerin bu planlı/plansız provokasyonlardan bu kadar kolay etkilenebilmesini ve sağduyularını kaybetmesini ve bu durumun yadırganmamasını sorun etmeliyiz.  Öncesinde ya da sonrasında yapılan, “ama tahrik vardı/provokasyon vardı” açıklamaları, neredeyse uygulanan şiddetin de önüne geçebiliyor ve işlenen suçun hoş görülmesine, hatta sempati ile karşılanmasına neden oluyor. Bu açıklamalar sayesinde oradaydım, yine olsa yine orada olurdum diyenler hiç tükenmiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan Sivas’ta esas provokasyonun mağdurların varlığında değil, saldırgan kitleyi harekete geçiren, kitlenin içinden gelen bildik söylemlerde daha net bulunabileceği de ayrı bir boyut. Şenliklere gelmiş Alevilerin ve kanaat önderlerinin yaklaşımlarından hoşlanmayan kesimler elbette vardı ve hep olacak. Oradaki mağdurların hayata bakışları ve düşünceleri, faillere çok ters geliyor olabilir, yani hiç bir şey yapmasalar da failler tahrik oluyor olabilir. Ama bu toplumsal hassasiyetlere göre otosansürler uygulamak, bir kitle kendini kaybedip insanlıktan ya çıkarsa diye geri çekilmek, susmak, hatta kimi zaman (ki Aleviler için çoğu zaman) varlığını gizlemek zorunda kalmak, çoğunluğun tahakkümünü istemek değil mi?. Potansiyel mağdurlardan, kitle provoke olmasın diye, bu susma ve varolmama özenini beklemektense; farklılıklara dayanamayan potansiyel faillerin bu hemen provoke olan doğalarını değiştirmeye, değiştirene kadar da tedbirler almaya, onları durdurmaya yönelik hassasiyetler geliştirmek daha zahmetli olmakla beraber daha değerli. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ek olarak, bu tür kınamaların ardına bir ama, fakat mahiyetinde bir gerekçe eklemek, faili meşrulaştırıcı etki oluşturduğu için de iyi durmuyor. Provokasyon hatırlatması -geçerli bir temeli olsun olmasın- isteyerek ya da istemeyerek failleri ve varsa geriplandaki güçleri masumlaştırıyor. Hatta hata payının ağırlığını şiddete uğrayanlara, katledilenlere yıkıyor. Bu bir tür örtük vicdan rahatlatma. Oradaki insanlar, aşırı tahrik olmuş, belki de tanımlanamayan güçlerin sürüklediği bir eylemliliğin içinde bulmuş olabilir kendilerini. Tüm bunlar kitlenin linç ve katliam girişimlerinin parçası olmasının, hatta orada olup da buna engel olmamanın büyük yanlışlığını değiştirmiyor ve hafifletici unsurlar olarak da görülmemeli. Kitlesel linç ve şiddet eylemleri bu toplumun kanıksanmış temayüllerinden ya da kabullenişmiş çaresizliklerinden biri olmamalı.  Bu tür bir vakanın içinde kendini bulan kişiler kendilerini meşru değil, rahatsız hissetmeli; ancak “o olayda provakosyon vardı” hatırlatmaları bu vicdan rahatsızlığının gelişmesine engel oluyor, şiddete, saldırıya hatta katliama bir haklılık payı veriyor. Böyle olunca da yine olur böyle vakalar kaygısı haklı bir kaygıya dönüşüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Benzer bir eğilim de suçu karanlık/derin/dış güçlere atmak. Bunun olgu olup olmadığını bilmiyoruz,  elbette üzerine gidilmesi gereken iddialar, neden gidilmediği de belirsiz. Ancak kınamalarda bu göndermelerin altını kuvvetle çizenlerin de vicdan rahatlama arzularının yüksek olduğu görülüyor. Son kertede vakayı karanlık güçlerin planlı bir organizasyonu olarak gösteren resimde, kitle masumlaşarak temsil ediliyor. Saldırının arkasında oradaki geniş kitleden bağımsız nasıl bir güç ya da akıl olduğunu bilemiyoruz. Fakat orada olan ve saldırıyı destekleyen, yapılmasına engel olmayan, durdurmayan, gelişmelerden coşku duyan, zafer olarak gören, velhasıl saldırının bir parçası, faili olan geniş bir kitle ve bu kitle içinde daha ön planda yer almış kimseler olduğu açık. Dolayısıyla provokasyonların, eğer öyleyse dahi, karanlık güçler eliyle yapılması da kitleyi masumlaştırmıyor. Burada açık ki, bu sonucun oluşmasını, kendisi planlanmasa da, saldırının içinde olan ve sonuçlardan da memnuniyet duyan bir nüfus vardı (hatta çoğu zaman olduğu gibi orada olmayıp, bu coşkuyu paylaşan kalabalıklar da az değildi). Bu nüfusun bu memnuniyetini ve vicdansızlığını doğuran düşmanlık iklimini sorgulamak, bu düşmanlık iklimini kullanışlı bir silaha çeviren karanlık güçleri (eğer öyleyse) konuşmaktan daha önemli değil mi? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İkinci eleştirim ilkinin aksine bir kısmında samimiyetinden de şüphe duyduğum, mesajlarını bağlamdan uzaklaştırarak, şarta bağlayarak ya da kapsam genişleterek yapılan kınama paylaşımları. Bunlardan yaygın olanı başka bir katliam kınamasını ya da vakaları da pakete ekleyen mesajlar. Bir başka deyişle 2 Temmuz kınamasını ancak başka bir kınama ile birleştirerek yapanlar/yapabilenler. Farklı bağlamları olan vakaları sepet yaparak aslında her ikisini de sıradanlaştırıyor bu girişimler. Oluyor böyle katliamlar bir tek sizin başınıza gelmedi diyor. Örneğin “Başbağlar katliamını siz kınamadınız, ama biz Sivas katliamını kınıyoruz”  ya da “Başbağlar katliamını da Sivas katliamını da kınıyorum” türü paylaşımlar, her iki olayı da bir tür basitleştirme ya da normalleştirme etkisi yaratıyor. Srebrenitsa katliamı mesajlarına 2 Temmuz’u iliştirmek de benzer bir örnek. “Bu tür vakalar oluyor, bir tarafta o varsa diğer tarafta da bu var” algısına yol açan bu kınamaları bir pakete sokma girişimleri, meselelerin kendilerinin konuşulmasından bir kaçış oluyor. 2 Temmuz örneğinde Alevilere yönelik ayrımcı sosyolojinin silikleştirilmesine yol açıyor. Bunun diğer bir versiyonu kınamayı daha evrensel bir pakete yerleştirmek. Kim yaparsa yapsın kimden gelirse gelsin bu tür katliamlara lanet olsun söylemi. Konuya girmeden girmeye çalışan, “kınamasam olmaz, kınasam taraf görünürüm” kaygılı tutumlar. Bunun bir türünü, Kürt sorunu ile ilgili bir çatışmalı durum oluştuğunda, sanki meselenin Kürtlerle ilişkisi hiç yokmuş gibi, genel barış çağrıları yapan mesajlarda da görmeye alışkınız, özellikle sanatçı mesajları böyledir. Bu evrenselleştirerek konuya temas etmemeye çalışma çabası da yine esas failleri, mağdurları ve meseleyi silikleştirmeye, önemsizleştirmeye hizmet edebiliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Üçüncü eleştirim ise Alevilere ya da onların acısını aynı ya da benzer mahallelerden paylaşan diğer kesimlere. 2 Temmuz’da yaşananların nasıl adlandırıldığı, farklı imalara yol açabiliyor. Aleviler yaşananlara katliam demeyi tercih ediyor. İslami kesimden gelen kınamalarda ise Sivas olayları/hadisesi tabirleri öne çıkabiliyor. Kimi zaman Aleviler arasında ya da mahalleye yakın birileri yaşananlara (yanlışlıkla ya da bilerek): yaşananlar, Sivas olayları ya da vaka diyecek olduğunda ağır tepkilere maruz kalabiliyor. Katliam tanımlamasına itirazın arkasında, bu tanımlama ile İslamcıların (ya da başka bir jargonla Siyasi İslamcıların) hatta orada bulunanlardan da daha geniş bir İslamcı kesimin suçlu ve fail olduğu mesajı verdiği kaygısı var. Bu yüzden yaşananları hiç tasvip etmese de bu şekilde adlandırmak istemeyen, kendisini Siyasi İslamcılar kümesinde görse de Alevilere yönelik saldırıları, şiddeti, nefreti doğru bulmayanlar var. Aleviler ise bu travma karşısında, faili kim olursa olsun, (devlet ya da örgütlü bir İslamcı grup ya da başka güçler), bir bireyi değil, bir topluluğu hedeflemiş olan bu saldırıyı katliam olarak nitelemeyi uygun görüyor. Bununla birlikte geri plandaki algılarında suçladıkları kesimin İslamcılık olduğu sanırım aşikar. Her iki tutumu ya da arada salınan tutumları tartışmak mümkün. Fakat katliam demediği için, bu konuda duyarlılık gösterenlere sert tepkiler vermek, bu duyarlıkların derinleşmesine, devam etmesine ve çeşitlenmesine zarar veriyor. Oysa karşı mahalleden gelen bir kınama ve veya vicdan muhasebesi tercih ettiği dil ve doz ne olursa olsun, değerli bulunmalı (yukarıda eleştirdiğim pozisyonlar dahil) ve bu aralığın genişletilmesi için bir fırsat olarak görülmeli ki o zaman 2 Temmuzun faillerini ve bu fiiliyata neden olan iklimi masaya yatırma şansı yükselebilsin.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Karşı mahalleden gelen kınamaların bir ümide dönüştürülmesinin önündeki bir engeli de tarihsel tutarsızlık arayışları oluşturuyor. 90’lı yıllarda 2 Temmuz için iyi bir pozisyon almadığı düşünülen kişi ya da çevrelerin bugünkü olumlu tavırları, geçmişteki yüklerine takılıyor. Bunu bir anektotla örneklemek isterim. 2000’li yılların başlarında Kürtler ve Aleviler örneklerinde bir ayrımcılıkla mücadele projesi tasarlamıştık. Geleneksel mağduru güçlendirme projelerinin aksine, hedef grubu Kürtler ve Aleviler olarak değil, Alevi olmayan Müslüman mütedeyyin kesim ve Türkler olarak belirlemiş, işbirliğini de zaruri görmüştük. Mazlum-Der işbirliği açısından iyi bir kurum olarak görünmüştü bize. O zamanki genel başkan, kendi tabanlarında bu tür bir projenin zorluklar yaratacağını, tepki alacağını ve istenmeyeceğini, ama yönetim olarak da bu tür bir sorumluluktan kaçamayacaklarını ifade ederek, işbirliği talebimizi olumlu karşılamıştı. Alevi STK’larından en önde gelen iki tanesinden biri, Kürtlerle Alevileri bir arada ele almasından dolayı projeyi doğru bulmadı. Diğeri ise dernek tabanının Mazlum-Der ile bir araya gelmeyi kabul etmeyeceğini öne sürerek ile talebimize olumsuz döndü. Gerekçe ise Mazlum-Der’in 2 Temmuz sonrası tavrına yönelik eleştirileri idi. Üstelik, Mazlum-Der’in ilerleyen yıllarda bu tavrını değiştirmiş olduğunu, hatta yaşananları bir katliam olarak değerlendirip kınamış olmalarını teslim ediyorlardı, ama  bu dönüşüm geçmiş performansın izini silememişti. Hattı zatında, Mazlum-Der’in kendisinin ve/veya yönetimlerinin değişmiş olabileceği de değerlendirme kapsamında değildi. Bu örnek çok rahat çoğaltabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Travmatik toplumsal olayların, katliamların anmalarındaki temel hedeflerden biri toplumsal hafızayı güncelleştirmek ve vicdan muhasebelerini güçlendirerek, süregelen sorunların çözümüne katkı sağlamak. Böyle olunca da geçmişte iyi bir tutum sergilememiş olan kişi veya çevrelerin bugün olumlu bir tavır sergilemelerini takdirle karşılamalı, tepkiyle değil. Aksi çözümü değil, çözümsüzlüğü güçlendiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son bir notum da şu: Alevilere yönelik saldırı ve katliamların konuşulduğu yer ve zamanlarda, bu olayları ortaya çıkaran ve bugün de aslında belli ölçülerde güncel olan nefret ikliminin konuşulması, anlaşılması ve geriletilmesi bir hedef olmalı. Örneğin bir araştırmacı olarak 2 Temmuz mağdurlarının ve ailelerinin yanısıra, orada olan, aktif ya da pasif, önde ya da geride, bilinçli ya da bilinçsizce bu suça iştirak edenlerle ya da vicdanları bu meseleden yara almamış olanlarla görüşebilmek, bugünkü duruşlarını görmek ve meselenin kapsamlı bir sosyolojik analizini yapabilmek isterdim. Maalesef bu tür girişimler kabul görülmüyor ve farklı taraflardan tepki çekmeye de çok açık. Ben buna rağmen fırsatım olursa ve kolektif bir çalışma imkanı doğarsa, böyle bir çaba içerisinde yer almak isterim elbette. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/12/2-temmuz-kinamalari-ve-amalari-fakatlari/">2 Temmuz Kınamaları Ve Amaları, Fakatları</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilerin İletişimi, İletişimin Alevileri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/01/alevilerin-iletisimi-iletisimin-alevileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:07:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=40194</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin son zamanlara kadar en fazla kendi içine kapalı kalmış kesimlerinden biri olan Aleviler, kaçınılmaz olarak, dış dünya ile iletişimlerinde, hatta öncelikle kendi içlerindeki iletişimlerinde henüz yolun başında olmanın zorluklarını yaşıyor. Gerek iletişim araçlarının kullanımında, gerek iletişim yaklaşımlarında, gerekse iletişim dillerinde kat edilmesi gereken çok yol olduğu görünüyor. Üstelik bu  ihtiyacın önemli olduğunu kabul eden Alevi çevreleri sınırlı. Özellikle dışarıya karşı güvensizlik ve temas etmeyi tercih etmeme motivasyonu, dış dünyayla iletişimin önündeki ilk engellerden biri. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/01/alevilerin-iletisimi-iletisimin-alevileri/">Alevilerin İletişimi, İletişimin Alevileri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Aleviler 2000’li yıllarda artan oranlarda, toplumda daha görünür, daha bilinir ve daha tanınır hale geldiler. Bunun nedenlerine aşağıda yer vereceğim. Ancak Alevilerin hem görünürlükleri, hem de bilinirlikleri hem hala yüksek düzeylerde sayılmaz, hem de bilinseler de yeterince tanındıklarını söylemek de zor. Öte yandan Aleviler yeterince tanınmıyor olsa da seveni de sevmeyeni de çok. Tanınmayan bir yapının veya kimliğin toplumdaki algısında beğeni, sempati ya da antipatinin oluşması kuşkusuz önyargıların, tarihsel anlatıların, ayrımcılıkların ve kimileri için de bunlara tepkilerin sonucu. Velhasıl, Alevilik toplumda iyi tanınmazken, Aleviler hakkında bir yanda sempati duyan diğer yanda antipati duyan geniş kesimler var. Her ikisi de niyetli ya da niyetsiz, Aleviler üzerindeki ayrımcılığı besliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kimilerine göre iletişim çağında olduğumuz zamanımızda, bu tanımadan sevme ya da sevmeme halinin, yaygın olmasının, bir yanda Alevilerin kendi toplumlarının dışarısı ile iletişimindeki zaaflar ile, diğer yanda da dışarıda iletişimi yapılan Aleviliğin ya aşırı bir güzellemeye ya da ayrımcılığa varacak düzeylerde ötekileştirmeye dayanması ile önemli bağıntıları olduğunu düşünüyorum. Örneğin Alevilerin temsili, kapsayıcı söylemlerde, “Aleviler güzel insanlardır”, “bu toplumun değeridir”, “Aleviler, iyidir, candır” şeklinde olabiliyor. Bu tepkiler Alevilere yönelik ayrımcı bir dil kullanımı, bir aşağılama ya da hakaret gündeme geldiğinde daha da yoğunlaşıyor. Yine böyle bir gelişme yaşandığı bir sefer, sosyal medyada bir paylaşım dikkatimi çekmişti. Bir Alevi genç, “yeter ya, ben iyi olmak istemiyorum, benim de iyi olmama hakkım olsun istiyorum” şeklindeki tepkisi ile bu güzellemelerdeki örtük ayrımcılığı açık etmişti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sadece Aleviler hakkında konuşanlar yapmıyor bu güzellemeleri. Aleviler de kendini topluma tanıtmaya ve kabullendirmeye çalışırken benzer davranabiliyor. Bu, ya hakaret ile ya da güzelleme ile gündeme gelme hali, Alevilerin toplum algısında normalleşmesini zorlaştırıyor. Alevilerin bu şekilde değil, ya kültürlerini ve/veya inançlarını tanıtırken ya da hak talepleriyle ve bu taleplerinin meşruiyeti ile gündeme gelmeyi başarması gerekiyor. Güzelleme odaklı iletişim, Alevileri zaten kendilerine sempati besleyenlerin haricindeki kesimlere erişim olanağı da sınırlandırıyor. Ayrıca Alevileri iyi olma haline sıkıştırıyor ve “ancak iyi ve güzel olursan var olabilirsin” sınırına getiriyor. Bu güzelleme iletişiminin bir versiyonunda da toplumun genelinde hakim olan kimi eleştirilebilecek özelliklerden Alevilerin azade olduğu vurgusunu öne çıkarma olabiliyor. Örneğin çok yaygın olarak Alevi güzellemeleri paketinde, Alevilerde kadınların özgür ve rahat olduğu iddiasını, son yıllarda, nihayet Alevilerin içinden gelen toplumsal cinsiyet duyarlı Alevi kadınların yükselen seslerinin de sayesinde, sorgulayabilir hale gelmiş olmak sevindirici. Bundan çok değil 5-10 yıl öncesine kadar, “Alevi kadınların da toplumun diğer kadınlarına benzer sorunları var, Alevi kurumlarında da kadınlara yönelik ayrımcılıklar var” diyecek olsanız büyük tepki alabilirdiniz, şimdi de çok değişmemiştir belki ama hiç değilse bunu dile getirirseniz bu ilk kez duydukları bir argüman olmayacak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Alevilerin iletişim performanslarına dair daha çok şey söylenebilir. İletişimdeki Alevilik peki nasıl diye soracak olursak, ilk yanıtımız bir boşluk olurdu sanırım. Gerekmedikçe, zorunda kalmadıkça tüm iletişim araçları Aleviliği konu etmiyor, hatta göründüğü yerler de Aleviliği ya görünmez kılıyor ya da örtük temsiller tercih ediyor. Yıllardır sayısız Alevi gencin katıldığı ve Alevi deyişleri dillendirdiği TV’lerdeki ses yarışmalarında dahi Alevilikle ya da Alevilerle ilgili hiç bir cümlenin kurulmamış olması buna iyi bir örnek olur sanırım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aleviliğin görünürlüğünün ve tanınırlığının seyrinin, 90’lı yılları örgütlenme yılları olarak geçiren Alevilerin dışa daha fazla açıldıkları 2000’li yıllarda deneyimledikleri şu gelişmelere bağlamak mümkün:  </span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Kentlerdeki cemevlerinin sayılarındaki artış,</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">kamuoyunda başta, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması, din derslerinin zorunluk olmaktan çıkarılması, Aleviliğin genel olarak tanınması ve ders kitapları başta olmak üzere, Aleviler hakkındaki ayrımcı söylemle mücadele gibi talepler olmak üzere, taleplerinin duyulmaya başlanması, </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">sonuç alınmış olsun olmasın iktidarın Alevi Açılımı girişimleri ve bu girişimlerin Alevi toplumunda ve kurumlarında Alevilik ve Alevilerin talepleri üzerine varolan tartışmaları ivmelendirmesi,</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">başta AİHM’de elde edilen kazanımlar olmak üzere, yukarıda sayılan taleplerle ilgili ilerlemelerin kat edilmesi,</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">kentleşme etkisiyle, kapalı bir toplum olmaktan çıkmaya başlaması ve Alevi mahallelerinin dahi daha fazla karma mahallelere dönüşmesi.</span></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sebeplerle Aleviler toplumda daha fazla görünür hale geldiler. Bu görünürlük bilinirliği de artırdı. 20-30 yıl öncesine göre daha fazla kişi bugün Alevilerin en azından var olduğunu biliyor. Öte yandan bu ilerlemeye karşın, görünürlüğün ve bilinirliğin, henüz bir tanınırlık ve tanınma getirmediğini tekrar edelim. Ayrıca, bahsettiğimiz kendi doğal ve mecburi görünürlüklerinin haricinde bir görünürlüğe de hala çok rastlıyor sayılmayız. Örneğin tek tük denemeler dışında Alevileri kısmi de olsa konu eden TV dizilerine fazla rastlamıyoruz. Ya da dizi ve sinemalarda toplumun doğallığında karşımıza çıkan bir kesimi olarak belirmiyor. Aleviler ve Alevilik hakkında fikir sahibi bir yabancı bir araştırmacı, sadece popüler kültür ürünleri üzerine bir inceleme yapacak olsa Türkiye’de, Alevilerin var olduğuna zorlukla, ancak derin bir sembolizm okuması yapabilirse ancak kanaat getirebilirdi sanırım. Gizlenme geni çok güçlü olan Aleviler, popüler medyaya kültürel olarak sızmayı da başarabiliyor. Örneğin popüler ses yarışmalarına yoğun katılım gösteren Alevi gençleri, Alevi olduklarını ya da Alevi kültüründen kaynaklı müziğe ilgileri olduğunu dile getirmek istedikleri halde bunu yapmayıp, “bizim kültürümüzde türkülerin, deyişlerin önemli bir yeri vardır” gibi sözler ile “anladınız siz onu” diyerek ve seçtikleri türkülerle kimliklerini ifşa ediyor. Daha ilginç bir başka örnek, bildiğim kadarıyla iletişim fakültelerinde de bir konu olabilmiş değil henüz Aleviler ama deyişler ve ozanlar üzerine çalışmalar mevcut. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toparlayacak olursam, Alevilerin dış dünyayla iletişiminde sorunlu olan ve Alevi yapılarınca tartışılmasını gerekli gördüğüm başlıklar ve bu konularda kanımca yapılabilecek olan şeylerin bazıları şunlar:</span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">İlkin, bahsettiğim üzere, dış dünyayla iletişimde hakim ton Alevilik güzellemesi. Böyle olunca da dışarıya değil de içeriye seslenen bir tarz öne çıkıyor. Aleviler dışarıya seslenirken, özellikle de kültürlerini tanıtırken bu güzelleme tutkusunun en azından dozunu düşürmeli ve kendilerini duyacak olanların anlam dünyalarına seslenebilmenin yollarını bulmalı. Bir başka deyişle kendi diliyle konuşsa da diğer kesimlere de seslenebilmeli. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Hak taleplerini ya da uğradıkları ayrımcılıkları anlatırken, güzelleme söylemini tamamen kenara bırakmalı, hak taleplerini meşruluğunu öne çıkarmalı. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Aleviler haklı olarak iletişimlerinde tarihsel vakalara ve çektikleri acılara ağırlık veriyor. Bu vakaların ve acıların toplumsal hafızada yer bulması önemli. Örneğin  2 Temmuz’un hep hatırlatılması, vicdani olarak toplumda daha yaygın olarak cezalandırılması için gündeme getirilmesi, tartışılması önemli. Bu tür anmaları, hafızayı diri tutma, tüm katliam ve saldırıların kamu vicdanında gayrimeşruiyetini kuvvetlendirmeye yönelik çabalar olarak görerek, iç etkinliklerin ve protesto eylemlerinin ötesine taşımak daha etkili olabilir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Öte yandan Alevilerin her kendilerinden bahsettiklerinde ya da her konu olduklarında tarihsel acılarına, çektiklerine ağırlık vermesi de yine iletişimi sınırlandıran bir unsur. Örneğin Aleviler bu acıları çekmemiş olsalardı dahi Cemevleri ya da din dersinin zorunlu olmaması talepleri meşru talepler olurdu. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Aleviler kendi içine fazla kapalılar. Dışa döndüğünde de sadece toplumun kendine en yakın kesimleri ile iletişim kuruyorlar. Uzak kesimlerle iletişime girmeyi tercih etmedikleri gibi bu tür iletişim çabalarını da olumsuz, hatta şiddetli tepkilerle karşılıyorlar. Bu güzellemesini yaptıkları Alevi kültürüne uygun bir tutum değil. Alevilerin iddia ettikleri gibi barışçıl yanlarını öne çıkarmaları ve her kesim ile iletişim kurmayı başarabilmeleri önemli. Karşı tarafın önyargıları, tutumları ya da tarihsel olarak Alevilere yanlışları olan kimlikleri sahipleniyor olmaları dahi iletişime engel olmamalı.</span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Sadece kendi medyalarında değil, öncelikle yakın ama kimi zaman da uzak medyalarda da yer bulmayı hedeflemeli. Şu anda Alevi medyalarını sadece Aleviler takip ediyor. İç iletişim açısından bunun önemi büyük. Ama hem kültürlerini hem de hak taleplerini tanıtma bir hedef olacaksa bunun kapalı devre medya performansı ile olması pek mümkün değil. Hem geleneksel hem de yeni medya araçları dışarıya dönük olarak daha etkin kullanılmalı. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Alevi sözcüler ağırlıkla orta yaş ya da yaşlı erkeklerden oluşuyor. Hem kadın hem de genç Alevi sözcüleri önünü açmaya ihtiyaç var. Tabi bunun için Alevi kurumlarının her açıdan kendini gözden geçirmesi gerekir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Popüler kültür mecralarında Alevilerin Alevi olarak yer bulması önemli, artık daha az gizlenen bir Alevilik kültürüne ihtiyaç var. Bu bir kampanyaya dönüştürülebilir. Dizi senaristlerinden gazetecilere bir çok kanaat önderi buna öncülük yapabilir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;"><span style="font-weight: 400;">Alevilik kimliğinin vurgulanması ya da belirtilmesi, Aleviler tarafından kimi zaman bir ifşa, çoğu zamanda bir fişleme olarak nitelendirilebiliyor. Örneğin sosyolojik bir araştırmada bir Alevi’ye Alevi kökenli olup olmadığını soracak olsak, genellikle büyük tepki alırız. Ya da bir Alevi sanatçıya benzer bir soru sorulsa, “ne alakası var hepimiz insanız” cevabı verilir. Kuşkusuz bu reflekslerde tarihsel ayrımcılık birikiminin etkileri var. Ama bu ayrımcılıklarla mücadele etmenin bir yolu Aleviliği normalleştirmek, bunun içinde Alevi kimliğinin ifşa olmasından çekinmemek. Ayrıca bir araştırmacı olarak, Alevilikle ilgili daha fazla soru sorabilmenin ve yanıt alabilmenin, Alevilerin temsilini güçlendireceğini düşünüyorum. Devlet eliyle yapılmadıkça (ki amacına göre o dahi belli ölçüler de kabul edilebilmeli) Aleviler, araştırmalarda Alevilik üzerine sorular sorulmasını olumlu karşılamalı. </span></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak neden Alevilerin iletişimi konusunu önemli bulduğumu not ederek bitireyim. Aleviler asimilasyon kaygısının itkisi ile kapanma refleksi ile hareket ediyor. Toplum Alevileri ve taleplerini ya bilmiyor, tanımıyor ya da bir kalıba sokarak karşılıyor. Hal böyle olunca da Alevilere yönelik ayrımcılıklar bitmiyor, biçim değiştirse de yaygın bir şekilde devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elbette, Alevilerin hakim kültürlerin içinde erime, yani asimile olma kaygısı haksız bir kaygı değil, ama dışarı ile temas etmeyen, iletişim kurmayan bir Aleviliğin, toplumda Alevilerin tanınmasını, normalleşmesini ve hak taleplerinin kabullenilmesini sağlama şansı zor görünüyor. Temas ve iletişim teslim olma olarak görülmemeli. Daha özgüvenli, kadın ve gençlerin de öne çıkabildiği bir Alevi iletişiminin Alevilerin toplumdaki temsillerini etkinleştireceğine inanıyorum.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/01/alevilerin-iletisimi-iletisimin-alevileri/">Alevilerin İletişimi, İletişimin Alevileri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Normalleşememe Yerel Seçimi Yerel Olmaktan Çıkarıyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/30/normallesememe-yerel-secimi-yerel-olmaktan-cikariyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Mar 2019 11:57:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[nevzat çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[yerel seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=37042</guid>

					<description><![CDATA[<p>Araştırmacı yazar Nevzat Çiçek ile şehirleşme ve yarın yapılacak yerel seçimler üzerine konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/30/normallesememe-yerel-secimi-yerel-olmaktan-cikariyor/">Normalleşememe Yerel Seçimi Yerel Olmaktan Çıkarıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ne düşünüyorsunuz günümüz şehirleri ve şehirleşme üzerine?</strong></p>
<p>Yıllar önce bir toplantıda bir sosyolog, bir TOKİ görevlisine şöyle söylemişti: “Ya siz insanların ar duygusuyla oynuyorsunuz, farkında mısınız?” toplantı buz gibi olmuştu. Sonra toplantı geçtiğinde kimse konuşmak istemedi meseleyi, anladılar ki mayınlı alan. Sonra ben dedim ki, abi ne demek istiyorsun? Nasıl bir ar duygusuyla oynanıyor? Mimarinin aile ve insan psikolojisi üzerindeki etkilerinden bahsetmişti. Eski medeniyet üzerindeki kavramlarla bugünü karşılaştırıp, şu an niye şehir mimarisini katlı hapishaneler olarak gördüğünü anlatmıştı.</p>
<p>Sene 2005 veya 2006, Diyarbakır sokaklarını dolaşıyoruz, bir evin balkonunda bir baktım ki patlıcan sapı kurutulmuş. Ben de Adıyamanlıyım, bizde patlıcanı tamamıyla kurutursun ama patlıcan sapının kurutulduğunu ilk defa gördüm. Kadına gidip sorduğumda, dedi ki “bu bize Ermeni komşularımızdan kalmadır. Yokluk zamanı bunu çorbanın içine koyduğunda et lezzeti veriyor. O geleneğe devam ediyoruz biz de”. Şimdi o geleneği onun İstanbul’da devam ettirme şansı yok.  İstanbul’da komşuluk ilişkilerinin bu şekilde devam etme şansı da yok.</p>
<blockquote><p>Durum şu: biz aslında şehirlerimizi, katlı hapishanelere çevirdik. Yani insanların yaşayabilecekleri alanlardan ziyade mahkum olacağı alanları sunmaya, nüfusu 80 metrekareye sığdırmaya çalıştık. Şimdi bu 16 yılda da en büyük hatalardan bir tanesi betonlaşma meselesi oldu. Bazı meydanlara gidiyorsunuz, meydan düzenlemesi yapılıyor, evet şehirde bunun yapılması lazım, ama bu meydan düzenlemesinde niye bütün ağaçları kesersin onu anlamış değilim. Bir başka mesele, siteler üzerinden, semtler üzerinden ayrışmaya gidiyorsun. Örneğin Başakşehir-Ataşehir ayrımı yapıyorsun, ama aslında ikisini de aynı şey mahkum ediyorsun. Yani iki tarafa da gidin, yeşil alanı yok, tamamıyla beton. Bu şekilde herkesin kendini rahat hissedebileceği hapishaneler oluşturuyorsunuz. Herkesin kendi yanındakiyle, dünya görüşüyle eşit olduğu koğuşları oluşturuyorsunuz. Ama aynı şeye sizi mahkum ediyorlar. Şimdi çok ilginçtir, Başakşehir’deki adam da, Ataşehir’deki adam da pazar günü nefes almak için bir piknik yeri arıyor, bir yeşillik arıyor.</p></blockquote>
<p><strong>Vatandaş da betonlaşma diye başlıyor rahatsızlıklarını anlatmaya, kanaat önderleri de öyle. Her kesim bundan rahatsız. Nasıl bu hale geliyor ve niye çözülmüyor o zaman?</strong></p>
<p>Çözülmüyor, çünkü rant meselesi var. Belediyelerin oluşturduğu bir rant var, hükümetin oluşturduğu bir rant var. Bu sadece Ak Parti’nin meselesi de değil. Bu Türkiye’de 1960 sonrası şehirleşmenin çok hızlanmasıyla birlikte adı konmamış bir projenin ürünü. Herkesin bunda bir suçu var.</p>
<p>İkincisi, kültürel kod sıkıntısı. Örneğin TOKİ’nin yaptığı yerler? Evet içiyle ilgili maliyeti anladım ama bunun dışıyla ilgili yapılabilecek şeyler var. Bir eskiye benzetme, farklı bir yapı kurma, farklı bir taş unsuru kullanma, çok zor değil bunlar. Dış cepheyle ilgili belediyeler ana kurallar getiriyor. Bu ana kuralı modern olan yerde modern biçimde kullan eyvallah, ama modern olmayan yerde geleneksel mimariye atıf yap. Yani Fatih’te Suriçi’nde oraların mimari yapısını koru. En azından dış cephede koru bunu.</p>
<blockquote><p>Daha da ilginç bir şey söyleyeyim, mesela İstanbul’a taşınan tarikat cemaatleri var Anadolu’dan. Bunların büyük odaları olur, zikir meclisleri olur. Bunların hepsi bodrumlara girmeye başladı. Çünkü ona uygun bir zemini ta İstanbul’un dışında bulacak, ona gitme gelme olmayacağı için bir bakıyorsunuz ibadet bile bu kötü şehirleşmeden dolayı bodrumlara tıkanan bir şey oldu. Mesela, mescitler var, mescitlerin çoğu yer altı. Bu bir vizyon meselesi. Yani bina sıkıntılıysa mescit altına koymuş, dokunulmazlığı elde etmiş, nasılsa yıkılamaz falan demiş, ama o insanı ibadet için oraya layık görüyorsun dediğinde bunu konuşamıyorsun.</p></blockquote>
<p><strong>Başka ne gibi sorunlar görüyorsunuz şehirlerde?</strong></p>
<p>En büyük sorun plan, proje çok uzun vadeli yapılmıyor. Şimdi bina yapılıyor, insan sirkülasyonu var ama cadde aynı cadde. İki aracın geçebileceği cadde en başından beri aynı cadde. Sonra, mesela şimdi kentsel dönüşüm diyoruz ya, ne oluyor da 20 sene önce yaptığın binayı tekrar yıkmak durumunda kalıyorsun. Çünkü binayı yapmamışsın sen.Aslında milli servetin kendisini buradan götürüyorsun. Binayı yapmamışsın.</p>
<p>Mesela başka bir şey, İstanbul’da bir seyyar satıcı kültürü gerçeği var. Halbuki bunu sisteme bağlayabilirsin, çok basit. Her meydanda, her yerde bunu sisteme bağlayabilirsin, kayıt altına alabilirsin, daha modern ufak tezgahlarla bunu yapabilirsin. Yani şöyle bir sorun var bizde, ihtiyacı görüyor, işine geldiği zaman evet diyor, işine gelmediği zaman kovalıyor.</p>
<p>Toplu taşımayı çok söylemeye zaten gerek yok. Son yıllarda hafiften biraz arttı ama orada yoğunluk sorunları var, mesela metrobüse binme teknikleri diye ders almanız lazım. Hangi kapıda durmanız lazım, hangi tarafta durmanız lazım. Böyle baktığınızda, insan taşıyorsunuz ya, o kadarını söylemek lazım.</p>
<p>Bir diğer sorun bence tabela kirliliği. Yani mesela ben hala şunu anlamış değilim. Mardin’de bunun çok örneği var. Mardin’e gidiyorsunuz, o tarihi çarşı içerisinde tek tip tabela yapmışlar ve çok da güzel olmuş görsel açıdan, çok güzel bir estetik oluşturmuş. İstanbul’da bu Arapça ya da yabancı tabela eleştirileri abes. Örneğin Almanya’daki adam sana nasıl davranıyor. Orada adam Türkçe tabelayla ilgili olarak kaldırıyor mu onu, kaldırmıyor. Ama bir standardı oluşturuyor. Sen burada o standardı yakalatamıyorsun. Çünkü gidiyorsunuz inanılmaz bir tabela kirliliği, inanılmazın üzerinde bir tabela kirliliği. Sonuçta adam kendisini göstermek istiyor.</p>
<p>Bir diğer sorun, Sulukule Projesinde de gördük, şehrin renklerini şehirde tutmak lazım. Romanlar bir renkse ona uygun yaşamı orada tutman lazım. Mesela bu insanları burada tutmuş olsalardı, tamam eski evler, o ayrı bir şey, burası müthiş bir turizm potansiyeliydi. Bu renkleri tutmak lazım, bu renkler yavaş yavaş kayboluyor. Çok tartışılmıyor, mesela Kocamustafapaşa’da ciddi anlamda bir Ermeni nüfus vardı, Kumkapı’da bir Ermeni nüfus vardı. İstanbul’da Ermeni mutfağını en iyi nerede bulabilirim diye birisi sorsa onun yavaş yavaş kaybolduğunu görecek. Ama eskiden böyle değildi işte. Kurtuluş’ta, Kocamustafapaşa’da, Kumkapı’da bu mutfağı görebiliyordunuz. Bu aslında belki de en büyük sorun, turizm anlamında biz zannediyoruz ki sadece Sultanahmet’i dolaştığında, Ayasofya’yı dolaştığında turizmdir ya da denize girdin turizmdir. Halbuki dünyada gastronomi turizmi, inanç turizmi, bu bahsettiğim farklı renklerin turizmi var.</p>
<p>Diğer bir sorun da bu şehirleşmede, eski yapıların restorasyonu meselesi. Bunu bazı projelerde yapmaya çalıştılar, olmadı. Şu an mesela aslına uygun cami, medreseleri yapıyorlar, güzel bir çaba. Ama aslına uygun daha büyük yerlerin yapılması lazım. Bizim şehrin kimliği yok. Daha doğrusu sadece İstanbul için söylemiyorum. Şehrin kimliklerini çıkarmak lazım. Yani kimlikten kastım, kardeşim nerede ne var? Ama bu sadece, turizm anlamında değil. Mesela yeni bir çalışma var İstanbul çeşmeleriyle ilgili, çok muazzam bir çalışma. İstanbul’da kaybolan çeşmeleri çıkarıyorlar, o çeşmeler onarılıyor.</p>
<p>Başka bir örnek söyleyeyim, ben uzun yıllar İstanbul’daki hamalları çalıştım. Hem eski, hem yeni. İstanbul hamallarının kendisi bile aslında bir İstanbul tarihi. Bunların hepsi kayboluyor. Bir şehirde bütün bunları kaybettiğinizde şehri kaybetmiyorsunuz, insanı kaybediyorsunuz ve şu anda İstanbul’daki en büyük sorun şehre aidiyet sorunu.</p>
<p><strong>Siz belediye başkanı olsanız bu konuştuğum şeylerden ya da başka şeylerden ilk ne gibi şeyler yapardınız? İcraatlarınız ne olurdu?</strong></p>
<p>İlk ne yapmalı? Bence ilk bulunduğunuz yerin bir künyesini çıkarmalı. Ben kiminle yaşıyorum burada, ben kimi yönetiyorum, ne yapıyorum burada, kimler var, ne yapmak istiyorlar. İkincisi, ben kültürel alana çok yoğunluk verirdim. Ama sadece kağıt üzerinde değil. İstanbul’da kalıp da 30 yıldır hala deniz görmeyen insan var. Şimdi şahidiz buna. Bu çok büyük bir mesuliyet. Yani o 30 yıldır 3-5 km ötesindeki denizi görmemiş insanlar var. Bunu sağlayacak bir mekanizma lazım. Sonuç itibariyle sadece yollar, çöp toplama, altyapı değil belediyecilik. Artık şehre olan aidiyeti sağlama noktasındaki işleri yapabilmek gerekiyor. Benim ilk yapacağım şey ben kiminle burada yaşıyorum, iki sosyal alanda komşuluğu nasıl güçlendiririm, üçüncüsü ben burada insanların nasıl huzurlu, mutlu olabileceği bir sistemi kurabilirim, dördüncüsü kendi ilçemde yöresel olabilir, geleneksel olabilir, ürünleri nasıl pazar haline getirebilirim?</p>
<p>Başka bir mesele, Ramazan meselesi, işte bu iftar çadırları kuruluyor. Valla çok açık söyleyeyim, ben belediye başkanı olsam insanların onurunu kıracak hiçbir iş yapmam, o kadarını söyleyeyim. Yardıma da ihtiyacı varsa, şeye de ihtiyacı varsa onur kırıcı hiçbir şey yapmam.</p>
<p><strong>Yeri gelmişken tanzim satış yerlerini nasıl buluyorsunuz?</strong></p>
<p>Türkiye’de kooperatifçiliği bitirdik, şimdi tekrar dönüyoruz. Bir devletin görevi sebze meyve satmak değil, onu söyleyeyim. Daha önemli şey şu, kendine yeten 7 tarım ülkesinden biriyken şu an yetiyor musun? Yetemiyorsun. Dolayısıyla da şimdi tanzimler belli bir süreliğine bu işi kurtarır, peki sonrasında ne olacak? İki sene sonrasında biz yine mi tanzim kuracağız? Veya hayvancılıkta bunu yaşadık. Ne oldu, gittik hayvan getirdik, et kestik, marketlere falan verdik. Ben, keşke şimdi de et işini yaptığı gibi yapabilseydi. Yani direkt sahaya inmeseydi. Çünkü bir devletin vatandaşıyla rekabet etmemesi lazım. Mesela  altın fiyatlarını biri artıracak, devlet altın mı satacak? Ekmek karaborsaya düşse, ekmek mi satacak? Bu belki vatandaş açısından çok olumlu, ucuz alıyor, ihtiyacı olduğu için alıyor, yani kimse de gidip o sırayı beklemez ihtiyacı yoksa, onu da görmek gerek ama devletin yapış biçimine karşıyım ben. Çözüm üretmiyorsun yine, çatışma alanı oluşturuyorsun. Şimdi tanzimle pazarcıyı niye karşı karşıya getireceksin ki? Kimse kusura bakmasın ama ben şunu anlıyorum, demek ki devletin gücü belli insanlara yetmiyor. Ben böyle anlıyorum. Eğer devletin gücü, kanunun gücü bu insanlara yetmiyorsa o zaman onu sorgulayacaksın, hukuk gücünü sorgulayacaksın.</p>
<p><strong>İstanbul konuştuk, biraz da, önümüz seçimleri konuşalım. Adayları, vaatlerini, İstanbul’a bakışlarını nasıl buluyorsunuz?</strong></p>
<p>Bana deseniz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın 10 tane vaadini say, sayamam, açık söyleyeyim. Çünkü sebebi şu, genel siyasetin söyleminin içinde kayboldu hepsi. Kaybolduğu için aslında vatandaş da çok ciddi anlamda o söylemle hareket etmiyor. Bilmiyor zaten.</p>
<p><strong>Bilmiyor mu, dinlemiyor mu?</strong></p>
<p>Dinleyemiyor bence. Çünkü tepki var, kalabalık bir bilgi kirliliği var. Bütün söylenenler genel. Genel söylem olduğu için de bir bıkkınlık söz konusu. Zaten üstte bir siyasi çatışma var, altta da aynı şey. Neye bakıyorsunuz? Adayın biraz daha insancıl mı değil mi, sinirleniyor mu sinirlenmiyor mu, halkla ilişkileri nasıl, arkasında bir başarı hikayesi var mı yok mu ve yapabilir mi yapamaz mı, çalar mı çalmaz mı, bu sorular eşliğinde bir kanaat oluşturuyorsunuz.</p>
<p><strong>Seçmende karşılık buluyor mu peki, bu yerelin makro düzeyde konuşulması?</strong></p>
<p>Ülke normalleşmediği için karşılık bulmuyor, genele bakıyor. Örneğin Bayrampaşa’da oturuyorsunuz, bir sorundan bahsettiğinde, ülkenin beka sorunu hakkında konuşuluyor. <strong>Dolayısıyla da İstanbul’da adaylar vaatlerinden ziyade dikkat edin, biraz daha insancıl, biraz daha farklı, biraz daha insanlara ulaşabilen biri olup olmadığına göre değerlendiriliyor. </strong></p>
<p><strong>Mesela seçmen ne düşünür, eğer belediyeyi öteki parti alırsa başına ne geleceğini düşünür?</strong></p>
<p>CHP’lilerin mesela, genel kanaati şu, İstanbul’u bunlar kaybederse bir erken genel seçime gidilir. İktidarın da kaygısı o, yani İstanbul’u biz kaybedersek ya da ciddi anlamda bir oy kaybı olursa, bu meşruiyet sorunu olur. Devlet Bey de biliyorsunuz böyle bir şey söylemişti, büyükşehirlerin kaybedilmesi bir meşruiyet sorununu da beraberinde getirir.</p>
<p><strong>O zaman siz şöyle diyorsunuz, ne kadar iyi projeler, ne kadar vaatlerde fark yaratırsa yaratsın, genel siyaseti aşamaz adaylar. </strong></p>
<p>Tamamen de öyle değil aslında, o konuda dikkat edin iki adayın da en büyük özelliği genel siyasete hiç bulaşmıyorlar şu an. Biz bunun dışındayız demeye çalışıyorlar. Ama, parti teşkilatları farklı çalışıyor. Yani bir taraf İstanbul’u bunlardan alırsak bunlar gider, diğeri de İstanbul’u biz kaybedersek devamı gelir diyor. Yaklaşım bu. Sahaya çıkın, mesela Ak Parti teşkilatlarını, CHP teşkilatlarını dolaşın, durum böyle.</p>
<p>Şu an seçmen kitlesi içinde kararsız kitle Ak Parti’de mevcut. Sandığa gitmeme eğilimi, kızgın kitle Ak Parti’de mevcut. Türkiye’de, bu ekonomik krizle birlikte bir kızgınlık olduğunu biliyoruz. Fakat, onun yanında da acaba bunlar giderse daha mı kötüleşir tarzı bir yaklaşım var, onun frenlediğini biliyoruz. Dolayısıyla bu seçim hakikaten çok ilginç bir seçim. İlk defa belki sahada bu kadar rengin kendisini tam belli etmediği bir seçim yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Ekonomik sorunların bir karşılığı var mı bu seçimlerde?</strong></p>
<p>Valla şöyle söyleyeyim, en büyük mesele şu an o. İlginç bir şey söyleyeyim, <strong>ilk defa, Ak Parti belediye başkan adayları merkezi hükümetin desteği olmadan seçime giriyorlar</strong>. Çok önemli. İkincisi, ister Ak Partili olsun, ister olmasın, bu ülkenin bir gerçeği var, ideolojisi ne olursa olsun adamın cebine dokunduğunuz andan itibaren ideolojinin hiçbir kıymeti kalmıyor. Şu anda o cebe dokunuldu. Bir kısmı operasyon olarak algılıyor, biraz daha kenetlenme unsuru olarak görüyor, ama bir kısmı da Ak Parti’nin yanlışları olarak okuyor.</p>
<p>Ekonomi de beka meselesi üzerinden lanse edilmeye çalışılıyor. Yani Ak Parti’nin stratejisi şu, bizi yıkmaya çalışıyorlar. CHP diyor siz kötü yönetiyorsunuz, kimsenin sizi yıkmaya çalıştığı yok, evet olsa da olan olurdu ama esas sebebi sizsiniz, kötü yönetim falan. Şimdi bunun yerelde çok etki etmemesi lazımdı. Ama ilk defa bu kadar etki eden bir yerel seçim gördük. Dolayısıyla da Ak Parti açısından en zor kısımlardan biri bu ekonomik kısım. Ama muhalefet bunu ne kadar oya tahvil ettirebilir, ne kadar bunu anlatabilir bilmiyorum. Çok açık söyleyeyim, mesela bir HDP’linin bir CHP’liyi desteklemesinin temel koşulu ekonomik gösterge midir, yoksa Ak Parti “düşmanlığı” mıdır, Ak Parti düşmanlığıdır. Onun kafasındaki şey Ak Parti gitsin, kim gelirse gelsin.</p>
<p><strong>Peki Ak Parti’ye oy veren Kürtler? </strong></p>
<p>Ciddi bir sandığa gitmeme ihtimali var. Şimdi HDP politikalarını eleştirebilirsiniz, HDP’nin yaptığı her şeyi farklı bir yere koyabilirsiniz ama HDP’ye oy veren kitleyi terörist olarak ifade ettiğinizde bu herkesi incitir. Benim sahada en çok gördüğüm o. Yani mesela HDP ile mesafesi olan Kürtler bile yavaş yavaş oraya doğru kaymaya başlamış. Çünkü genel söylem rahatsız etmiş onları. O ayrım olmamış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/30/normallesememe-yerel-secimi-yerel-olmaktan-cikariyor/">Normalleşememe Yerel Seçimi Yerel Olmaktan Çıkarıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehirler Bedenimizde Değil Ruhumuzda Sızı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/28/sehirler-bedenimizde-degil-ruhumuzda-sizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2019 15:00:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[GENAR]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Şen]]></category>
		<category><![CDATA[yerel seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36963</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şehirler ve yerel seçimler üzerine söyleşilerimize araştırmacı yazar  Mustafa Şen ile devam ediyoruz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/28/sehirler-bedenimizde-degil-ruhumuzda-sizi/">Şehirler Bedenimizde Değil Ruhumuzda Sızı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günümüzün şehirlerini nasıl buluyorsunuz, şehir üzerine genel yargılarınız neler?</strong></p>
<p>Gerek Türkiye’de gerekse dünyada, genel anlamda şehirler beni boğuyor. Sadece beni değil, başka insanları da boğuyor; hatta hayvanlar da yaşayamıyor şehirlerde. Burada Müslüman-Müslüman olmayan veya Batılı-Doğulu ayrımı yapmıyorum; genel olarak böyle. İstanbul’u, Tiflis’i, Afrika’dan bir şehri alalım,  Madagaskar’ın başkenti Antananarivo’yu mesela, hep böyle. Kahire’ye, Paris’e, Londra’ya, Roma’ya, New York’a, Tokyo’ya nereye bakarsan bak; orada insanı bunaltan, insan olmayla bağdaşmayan bir sorun var. Bedene göre yapılmış bu şehirler, hatta beden de ıskalanmış da; daha önemlisi, insan ruhuna göre yapılmamış. Bana sorarsanız; şehirler insan bedenine göre inşa edilmeli, insan ruhuna göre ibda edilmeli. Bu ibda ve inşa faaliyetinin imtizacı olarak şehir ortaya çıkarsa, o şehirdeki rüzgarın da yaşamasına, bulutun da, denizin de, ormanın da, karıncanın da, farenin de, kedinin de, insanın da yaşamasına, ama hem ruhu hem bedeniyle yaşamasına imkan olur diye düşünüyorum. Şehir bu imkanı veren bir mekan, Cenab-ı Hakk’ın “Künn” emrinin gerçekleşme alanı mekan.  Mekan ve imkan aynı kökenden; Türkçedeki olmak ve oluş gibi.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-36964" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/mustafasen-640x853.jpg" alt="" width="360" height="480" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/mustafasen-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/mustafasen-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/mustafasen-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/mustafasen-scaled.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 360px) 100vw, 360px" />İstanbul’a bakacak olursak, neler değişiyor İstanbul’da son yıllarda?</strong></p>
<p>İstanbul’un, baktığımızda yeşil alan miktarı artmış, 20-30 sene öncesine göre. Aktif yeşil alan kullanımına baktığınızda bir artış var; kişi başı aktif yeşil alan 7-8 metrekareden 12-13 metrekareye göre rakamlar değişiyor; halbuki, eskiden bu 3 metrekareydi. Bu çok güzel bir gelişme. Lakin, şu da var: İstanbul’un yarısına yakını orman ama siz hiç kendinizi bir ormanlık şehirde yaşıyor gibi hissediyor musunuz? Yahut İstanbul’un içinden deniz geçiyor, denizlerle çevrili; siz kendinizi her tarafı deniz olan bir şehirde yaşıyor gibi hissediyor musunuz? Bence hissetmiyorsunuz. Şunu da söyleyeyim ki, denize 5 km mesafede yaşayanlarda dahi bir deniz şehrinde yaşıyorum algısı yok. Biz bunu 2001 yılında yaptığımız bir araştırmada görmüştük. Denize 5 km mesafede yaşayan ama hiç deniz görmemiş insanlar vardı.</p>
<p>Şu an Büyükşehir Belediyesi deniz altı ve yüzey temizliği yapıyor. İstanbul plajlarının tamamı mavi bayrak dikilecek düzeyde. Bu harika bir şey. Ama biz deniz şehrinde yaşadığımız algısı içerisinde değiliz. Çoğumuz kendisini bir deniz şehrinin çocuğu olarak görmüyor. Biraz da şöyle; Tokatlı, Tokatlı olarak, Antepli Antepli, Trabzonlu Trabzonlu olarak görüyor. Bir dakika; biz İstanbulluyuz, ister buraya bir kara şehrinden gelmiş olalım, ister bir deniz şehrinden.</p>
<p>Hayvanlara bakalım; İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi bir milyondan fazla hayvanı tedavi etti, bu dehşet bir rakam. Bugün bir ilçe belediye başkan adayını dinledim; bir hayvan rehabilitasyon merkezi kuracağız dedi, yokmuş. Peki, sen onu kurana kadar şu geçen on yıllarca zaman içerisinde hayvan yok muydu orada, ben çok şaşırdım. Ben bu gezegene hayvanlardan sonra geldiğimize inanıyorum. Buranın sahibi aslında hayvanlar. Biz sonradan gelmişiz, onların memleketine konmuşuz, sonra da onlara yaşam alanı bırakmamışız. Böyle bir şey olabilir mi, böyle bir şehir olabilir mi? Yaşam alanlarını yok etmişiz, gıda bulamıyorlar, suları almışız boruların içerisine, su bulamıyorlar.  Biz onlardan sonra gelip trafik yaptık, insan geçemiyor ki, trafikte kedi geçebilsin ya da köpek geçebilsin. Arabalar onları eziyorlar, hayvan yola adım attığı zaman trafiğin durması lazım; bizimki bağırıyor, üzerine kırıyor. Hayvanlara nedir bu ettiğimiz şeyler, oysa onlarla beraber yaşamak gerekiyor. Ayrıca, doğanın bir dengesi var, bir tanesini çektiğiniz zaman hayvanın, sonra belanızı buluyorsunuz; doğa intikamını alıyor.</p>
<p>Ben geldiğimde, 84’de geldim, bu İstanbul bir acayip yerdi. Bir yerden bir yere gidilemiyordu. Raylı sistemler, kavşaklar, şunlar bunlar, hiçbir şey yoktu, trafik keşmekeş oluyordu, günün hiç bir saatinde su yoktu, çöp dağları ve çukurlar vardı. Mesela, bazı uzmanlar Haliç’in kapatılmasını önerdiler Tayyip Erdoğan’a İBB Başkanı olduğunda. Haliç’te şimdi yüzebiliyorsunuz, balık var; hadi yüzmeyin ama balık var.  İstanbul’un hiçbir tarafında yüzemiyordunuz, su hastalıklıydı, koli basili vardı.</p>
<p>Diğer taraftan, 1100 km’ye ulaşan bir raylı sistem planlaması var. Bunun 600-700 km’si birkaç sene içerisinde bitiyor, hali hazırda 400 km’ye yaklaşmış. Bütün bunlar oldu; ama bir şehir, ruhumla buluşayım dediğinizde ruhunuzla buluşabiliyorsanız, şehirdir. Şimdi, lokasyon olarak çok güzel noktalar sayabilirim size. Ama ruh var mı? Ruhunuzu bulabiliyor musunuz orda? Yani; bedenin ruhunla randevulaşsın, şurada bir buluşalım desin, orada ruhunuzla buluşamıyorsunuz. Siz oraya gidiyorsunuz, ruhunuz gelmiyor; ruha göre ibda edilmediği için. Bedene göre inşa edilmiş yere ruhunuz gelmiyor ve siz orda sap gibi kalıyorsunuz bedeninizle kendi başınıza. Bir zaman sonra da canınınız sıkılmış, bunalmış bir vaziyette ayrılıyorsunuz. Sebep? Ruhunuz muazzep olmuş!</p>
<p><strong>Peki; nasıl olabilir, mesela siz belediye başkanı olsanız ne yapardınız?</strong></p>
<p>Ben belediye başkanı olmam.</p>
<p><strong>Diyelim belediye başkanı olana danışmanlık yapacaksınız? </strong></p>
<p>Kesinlikle olmam. Ulaş hocam benim Cenab-ı Hakk’tan istediğim şeylerden biri de odur: Yâ Rabbî! Beni belediye başkanlığı meselesine mecbur etme. Belediye Başkanlığı danışmanlığı da yapamam ama belediye başkanıyla arkadaşlık yapabilirim, muhabbet edebilirim ve ona çok güzel şeyler, çok önemli şeyler söyleyebilirim.</p>
<p>Belediye başkanı olacak olan kişilerin bir sertifika programından geçmelerini isterim öncelikle.  Demokrasi çok şeydir, ama demokrasi her şey değildir. Bir belediye başkanı olacak kişinin şehre dair algısı, kaygısı, bilgisi ve bilinci olmalı. Şehre dair bana beş tane şiir okusun, o şehrin mimarlarından bana örnekler verebilsin. İstanbul’daki siyasetçiler bana 10 tane mimar ismi sayabilir mi? İstanbul üzerine şiir okumalı, “sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” şiirini istemiyorum ama; onu herkes biliyor! İstanbul üzerine resimleri olan kişiler var ya da İstanbullu ressamlar var; bunları sayabilmeli. Sanat hakikate açılan penceredir, bana o pencereden görülenleri gösterebilmeli. İstanbul’un tarihi oluşumunu, nerden nereye gelmiş olduğunu bilmeli. İstanbul bir kültür ve medeniyet membaı. Bana bunu idrak ettirebilmeli ve yaşatmalı. Bazı şehirler ilim, irfan ve hikmet pınarı. Bu pınar öncelikle belediyeden damla damla süzülmeli. Göç üzerine teorik mülahazalarda bulunabilmeli, pratik çözümler söyleyebilmeli bir başkan. Ekolojiden konuşabilmeliyiz onunla. Akıllı şehirden de. Bir belediye başkanı bunları bilebilir mi? Hepsini bilemeyebilir, hak veriyorum ama yanındaki çalışma arkadaşlarının ve danışmanlarının böyle olması lazım. 4-5 tane danışmanı olmalı ki bunlardan birisi ressam, birisi şair-edip, birisi mimar, birisi musikişinas ve benzeri kültür-sanat-edebiyat alanlarından kişiler olmalı onlar. Onlarla istişare etmeli, onlarla konuşmalı. Hatta, o kişilerin kısmî imza yetkisi olmalı. Her şey değil ama bazı şeyler onların onayından geçmeli. Şehir, bir manada yüksek kültür üretilen ve yüksek kültür tüketilen yerdir. Onu kırdan, köyden bu yüksek kültür ayırır. Başkanlar bu yüksek kültürün insanı olmalılar her şeyden önce; yanındakiler de.</p>
<p><strong>Belediye başkanlarının bakanları olmalı diyorsunuz bir anlamda!</strong></p>
<p>Bazı şeylerde “ben başkanım, halk beni seçti yaparım, demokrasi var,” olmamalı. Demokrasi dediğim gibi, çok şeydir ama her şey değildir, bir insan demokrasi adına şehrin canına okuyamaz.</p>
<p><strong>Yani; siz, şehirler için başkanlık sistemi iyi bir sistem değil, demiş oluyorsunuz aslında, öyle mi?</strong></p>
<p>Bu başkanlık sistemi ile alakalı bir şey değil, imzanın yetki dağılımı ile bağlantısı var diyorum, ki özellikle sanat ruhu olan, tarihi şehirlerde o yetkinin biraz paylaşılması lazım.</p>
<p><strong>Bu, çevre için de olabilir, başka başlıklar için de olabilir o zaman.</strong></p>
<p>Başkan şehrin lideri olmalı, yöneticisi değil; şehrin bütüncül yapısının lideri. Bu liderlik ağı içerisinde karıncasına varıncaya kadar her canlı, onun adına illa ekolojik şehir demeye gerek yok, rüzgar bile o şehirde yaşayabilmeli. İlginçtir, kainat çoğul bir kelime, evren tekil; Batı dillerindeki universe de tekil.  Bu kainat ya da bu evren ya da bu evrenler diferansiyel bir denklemdir. Rüzgarın nasıl estiği bir diferansiyel denklemdir. Herhangi bir yerin topografyasını, bana matematiksel olarak yazabilir misiniz, yazarsınız. Üç tane diferansiyel denklem söylüyorum size bozulan: 1. Topografya diferansiyel denklemini bozuyoruz. 2. Rüzgar, oksijen başta olmak üzere, hava akımı diferansiyel denklemini bozuyoruz. 3. Güneş ve ışık; ışık yaşamın bir tür kaynağı, o denklemi de bozuyoruz. Bozulmuş üç ana denklem ortamında nasıl yaşayabiliriz? Şehir nasıl olmalı, bir belediye başkanı olsan nasıl yapardın ya da danışmanı olsan ne derdin diye sorarsanız, işte bunu söylüyorum: Bir belediye başkanı bu üç diferansiyel denklemi ya da belki de diferansiyel olmayan bu üç denklemi koruyacak, bozulmasına fırsat vermeyecek bir belediye başkanlığı yapmalı; demokrasi de bu denklemleri bozmaya alet edilememeli. Bunu yapan belediye başkanının ben ellerinden öperim ya da ben ona bir türkü söylerim, bir şehir türküsü.</p>
<p><strong>Peki; şu an hani seçim atmosferindeyiz. Başkan adayları var, vaatleri var, programları var; onları nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Şimdi, ya hep ya hiççi olunca kötü olur. Ben yeterli pozitif düzeyde, yeterli olgunlukta görmediğimi söyleyebilirim. Ama bu hiçbir şey demiyorlar ya da yapmıyorlar, yapmayacaklar anlamına gelmez; o da haksızlık olur.</p>
<p>Belediye başkanlarının ve başkan adaylarının vaatleriyle, benim olmasını istediğim şeyler arasında bir kesişim kümesi var. Fakat, oradaki temel sorun şu; bütünden hareketle yapılmadığı için, bütünün bir parçacığı olarak kalıyor, bir anlamda tesadüfen iyi şeyler ortaya çıkıyor. Bunun sebeple şehir felsefesi zemininde şehir bilinci, şehirlilik bilinci, şehirli insan, şehirli varlık bilinci kazandıracak sertifika programlarından geçmiş kişilerden belediye başkanı olmasını istiyorum</p>
<p>Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan dedi ki, biz İstanbul’a ihanet ettik. Doğru söyledi, bu şehrin yöneticileri bu şehre bir kötülük yaptılar, şimdi bu yoldan nasıl dönülür diye çare aranıyor. Bu çareler bizim 2000’lerin başlarında şehir felsefesi üzerine yazdığımız metinlerde var; bütüncül belediyelik dedik buna o zamanlar.</p>
<p><strong>Nedir bu?</strong></p>
<p>Bütüncül belediyecilik fiziki belediyecilik, sosyal belediyecilik ve kültürel belediyecilik çalışmalarının bir zeminde ve ekolojik yaklaşımda bir bütün olarak yapılması demek. Aynı zamanda şehri, içinde bulunduğu daha geniş çevre ve bölge içinde değerlendirmek.</p>
<p>Bu şehir gitmeli, yerine yeni bir şehir gelmeli; evet! Ancak; insanların rahatlıkla işe gidip gelebildikleri, rahatlıkla parkta oturup ya da filan eğlence yerinde eğlendikleri bir şehir de yeterli değil. İnsanlar ona şehir diyorlar. O, bedenin şehri; o inşa edilir. Onu elli sene sonra robotlar yapıyor olacak zaten ama robotların yapamayacağı bir şey var: Ruh. Ruhun şehri, ruha göre ibda edilen şehri robotlar yapamayacak. Biz bugün en fazla robotik işler yapıyoruz, insani işler değil. Bütüncül belediyecilik bu bütünselliği de ihtiva etmektedir.</p>
<p><strong>Bir de güncel meselelere değinelim; ekonomi meselesi var, bir belediye hayat pahalılığıyla, yoksullukla mücadelede ne yapabilir, ne katkı sunabilir şehir yaşayanlarına?</strong></p>
<p>Çok güncele dair çok önemli bir soru.  Hegel’in dönemin belediyeciliği için söylediği bir şey var, diyor ki belediyeler burjuvazinin işlerini yürütür. Oysa, doğrudan o şehrin sakininin hayatını kolaylaştıran ona daha daha fazla verebilen bir kurum olmalı belediye. Yerel kalkınma unsurlarını devreye sokabilir belediye başkanı. Mesela; ev kızlarımız var, ev kadınlarımız var ya da işsiz kızlarımız, oğullarımız var. Yerel kalkınma modelleri geliştirilerek onların üretimin içine sokulması mümkündür. Bu, belediyenin görevi değil ama belediye buna katkı sağlayabilir.</p>
<p><strong>Son bir de şunu sorayım: Siz araştırmacısınız, eminim çok araştırma da yapıyorsunuz bu dönemde seçmenin beklentisi üzerine; nelerden etkileniyor, bir başkandan, şehircilikten, belediyecilikten ne bekliyor, gerçi bu aralar anket işleri biraz itibar kaybediyor ama.</strong></p>
<p>Yok, kaybetmedi kaybetmedi! Toplumun bir kısmını, Muharrem İnce’nin dediği gibi, şizofren haline getiren araştırmacılar vardı, onları da İnce payladı daha önce.</p>
<p>Partisel ya da ideolojik aidiyeti, kurumsal sadakati, liderlik bağlantısı olan seçmen kitlesi birinci büyük kitleyi oluşturuyor; bunlar kolay kolay değişmiyor; dolayısıyla, bunları sabit kabul etmek mümkün. Bir de hareketli olan ya da kaygan oyları olan seçmenler var. Bunlar oylarını her seçimde değiştirebiliyorlar; yüzde 10-15 civarında, yüzdelik olarak büyük dilimi oluşturmuyorlar. Bunların içerisinde de ekonomiyi birinci madde olarak görenler var; ‘önce geçimine, sonra seçimine bakan’ bir kitle var. İşte bu kitle başta olmak üzere, yüzde 10-15’lik kitlenin ne dediğine bakmak gerekiyor. Şimdi bana sorarsanız, mevzuyu ülkenin ekonomisiyle yani geçimle alakalı görmediğim için, siz benim oyumu değiştiremezsiniz. Ama o yüzde 10-15’in içerisindeki bir kesim böyle düşünmüyor, benim gibi düşünmüyor, dolayısıyla onun oyu değişebilir. Oradan bakıldığında daha farklı şeyler gözüküyor; o seçmenler ‘önce geçimine sonra seçimine’ bakıyor, önce şehrine sonra başkanına bakıyor. Diyor ki: “bir dakika sen geldin 5 sene çalıştın, şunları yapacağım dedin, şunları bunları yapamadın, niye yapmadın yapsaydın; sana oy yok!” Yahut, yapmış vadettiklerini; o zaman al sana destek!</p>
<p>İşte, o kesimin ne dediğine bakmak gerekiyor. Onlar ‘kendi ve kenti’ arasında ilişki kuruyor. ‘Kendi ve kenti’ ilişkisinden hareketle de oy veriyor. Oyları az ama belirleyici; yani, onun oy ağırlığı benim oy ağırlığımdan daha yüksek. Çünkü; benimki sabit, onunki ise haraketli. Benim oyumun enerjisi durağan, onun oyunun enerjisi kinetik; vurdu mu dağıtabilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/28/sehirler-bedenimizde-degil-ruhumuzda-sizi/">Şehirler Bedenimizde Değil Ruhumuzda Sızı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Beka Seçimi Yapmıyoruz, Belediye Seçimi Yapıyoruz&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/15/beka-secimi-yapmiyoruz-belediye-secimi-yapiyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Mar 2019 08:00:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Yönetimler]]></category>
		<category><![CDATA[belediye seçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent Şahin Erdeğer]]></category>
		<category><![CDATA[Şarkiyat Araştırmaları Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[yerel seçim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36346</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şarkiyat Araştırmaları Merkezi’nden Bülent Şahin Erdeğer yerel seçimlerin genel seçim havasında geçtiğini vurgulayarak, "Belediye başkanını mı seçeceksiniz yoksa ülkeyi mi kurtaracaksınız? Dolayısıyla belediye başkanınızın iyi bir şehirci, çoğulcu, iyi bir insan olup olmadığı konu edilmiyor, şu adaya oy verirseniz hainler, teröristler ülkeyi ele geçirecekler diye kaygı oluşturuluyor. Bence bu bir seçim hilesi. Bu ahlaki de değil. Çünkü biz bir beka seçimi yapmıyoruz, belediye seçimi yapıyoruz." diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/15/beka-secimi-yapmiyoruz-belediye-secimi-yapiyoruz/">&#8220;Beka Seçimi Yapmıyoruz, Belediye Seçimi Yapıyoruz&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yerel seçimlere yaklaşırken, şehri konuştuğumuz röportajlarımıza Şarkiyat Araştırmaları Merkezi&#8217;nden Bülent Şahin Erdeğer&#8217;le devam ediyoruz&#8230;</p>
<p><strong>Şehir kavramı üzerine neler düşünürsünüz şehir, şehircilik ne tür çağrışımlar yapıyor? </strong></p>
<p>Şehir kavramı bana öncelikle Medine’yi çağrıştırıyor. Şehir insanların sadece belli çıkar ilişkisi dolayısıyla buluştukları bir yer değil, aslında insanların evi gibi mahrem bir alan. İnsanlar o şehre kendilerinden bir şey katıyorlar ve buna özellikle bizim geleneğimizde Medine deniyor. Bu sebepten dolayı Peygamberimiz Yesrib’e Medine adını verdi. Belli değerler ve ilkeler çerçevesinde buluşuldu ve orada vesika imzalandı, bir uzlaşıya varıldı. Bir toplumsal sözleşme imzalandığı için Yesrib Medine’ye dönüştü. Dolayısıyla şehir denince aklıma insanların buluştuğu ve ortaklaşa bir özel alan inşa ettiği, değer verdiği ve estetize ettiği yer aklıma geliyor. Ama maalesef bu moderniteyle beraber şehirler daha soğuk, daha estetikten yoksun, daha çirkin yerlere ve bir zorunlu buluşma alanına dönüşmeye başladı. Sanıyorum şehirdeki insanların aralarındaki çatışma buradan kaynaklanıyor. Bazı insanlar estetiğe, mimariye bazı insanlar da sermaye, kazanç gibi başka şeylere önem atfediyor.</p>
<p><strong>İlginç bir şey söylüyorsunuz, genellikle kamusal alan olarak tarif edilir, şehirdeki ortak alanlar, siz bu yerler için özel alan tanımlaması yaptınız. Şehri bu anlamda ne özel yapıyor? </strong></p>
<p>İnsan yaşadığı yeri şekillendirir. İnsanın yaşadığı yeri şekillendiremediği yer Filozof Agamben’in gündeme getirdiği kamptır mesela toplama kampıdır, ya da Foucault’nun yoğunlaştığı “Cezaevi”dir. Orayı şekillendiremezsin. Aslında orayı bile kısmen şekillendirebilirsiniz belki ama duvara resim asarsınız örneğin ama orası sizin değildir, oraya zorla konmuşsunuzdur. Eviniz içinse özel bir mimari geliştirirsiniz, orayı süslersiniz, korursunuz, estetize edersiniz çünkü onunla sizin aranızda duygusal bir bağ oluşur. Aynı şey yaşadığınız şehir için de geçerli. Bu da bir süre sonra şairlerin, edebiyatçıların şehirlerin ruhu dediği şeyi ortaya çıkartıyor. Bundan sonra tarihsel bir bellek oluşuyor şehirde. Bunun yüzden şehrin silueti çok önemli. Aslında siluet  o şehrin genel ruhunu yansıtıyor, o bozulduğunda, şehrin özel kimliği de bozuluyor. Bu anlamda özel alandan bahsediyorum yoksa hukuksal anlamda kamusal alan, özel alan ayrımı bağlamı ayrı.</p>
<p><strong>Şimdi mesela şehrin ruhu dediniz ya. Örneğin İstanbul’un ruhu nedir?</strong></p>
<p>İstanbul’u Medeniyet kılan Bizans-Osmanlı buluşmasıdır. Doğu ve batı arasında bir köprü. Klişe oldu belki ama çok öyle gerçekten. İsmi Roma’dan geliyor. İstanbul, Konstantinopolis’in Arapçalaştırılmış ve kısaltılmış hali. İsmi bile Bizans-Müslüman sentezini ifade ediyor. Daha sonra biliyorsunuz Osmanlı’nın başkenti oluyor İstanbul ve aslında Müslüman Roma olarak ifade edebileceğimiz bir sentezi ifade ediyor. İstanbul’un tarihsel belleği bu anlamda Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman tebanın iç içe yaşadığı, komşu olduğu; Ermeni kuyumcu, Rum zanaatkar ya da Ermeni mimar, Müslüman zanaatkar gibi bir toplumsal karışımı ifade ediyor. Daha sonra ulus devletler sonrası nüfus oranları çok değişti tabi, ama 1914’lere kadar 15’lere kadar İstanbul’un büyük bir kesimi olan ekaliyetler daha sonra çeşitli nedenlerle azaldı. Mesela Osmanlı’nın temel mimari eserleri Ermeni mimarlar tarafından yapılmış. İstanbul’un ruhu dediğimizde bu da var, Fetih de var;  yani Fatih Sultan Mehmed ve daha sonra Fetih düşüncesi de var. Bu hepsini içinde barındıran bir zenginlik.</p>
<figure id="attachment_36347" aria-describedby="caption-attachment-36347" style="width: 360px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-36347" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/bulentsahin-640x480.jpg" alt="" width="360" height="336" /><figcaption id="caption-attachment-36347" class="wp-caption-text">Bülent Şahin Erdeğer</figcaption></figure>
<p><strong>Peki bu Fetih düşüncesiyle bir arada yaşam kültürü arasında bir çelişki yok mu?</strong></p>
<p>Aslında bu paradoksal bir şey. Çelişki var, ama aynı zamanda güzel bir çelişki bu. Osmanlı İstanbul’u fethettikten sonra bir soykırım ya da uluslaştırma yapmıyor. Aksine bürokraside çok önemli yerlere gelmiş azınlıklar, varlıklarını devam ettirmişler. Ama daha sonra uluslaşma sürecinde homojenleşme bu özelliği ortadan kaldırıyor. Yani fetih düşüncesi bugünkü Osmanlıcıların tasavvur ettiği gibi bir şey değil. Osmanlıcılık bir ideoloji. Benim söylediğim ise Osmanlı ruhu. Osmanlıcılıkta ise tek tipleştirme, düşmanlaştırma, Türkçülük var. Ama Osmanlı’da o yok.</p>
<p><strong>İstanbul’un Şehir Ruhunda Kaybolan Çoğulculuk</strong></p>
<p><strong>Peki, günümüzde bu İstanbul’un ruhu diye tarif ettiğiniz şeyden geriye ne kalmış durumda?</strong></p>
<p>Geriye pek bir şey kalmamış gibi maalesef. Tabii ki küllerin altında bir şey belki yaşıyor, mimarisiyle örneğin, ama şöyle bir şeyle karşılaşıyoruz. Birincisi bu uluslaşma sebebiyle her şeyin Türkleştirilmesi gibi bir politika var. Bu politikadan dolayı Osmanlı’dan kalan o zenginlik, çeşitlilik yok edilmiş ya da yok edilmeye çalışılmış. Bu tek tipleştirme sadece gayrimüslim azınlıklara yönelik değil. Bir tanım yapılıyor. Bu tanımının dışında kalan her şey ya çürümeye bırakılıyor ya da doğrudan müdahale edilerek deforme edilmeye çalışılıyor. Bunu tarihi eserlere yaklaşımda da görebiliyoruz. Mesela tekke ve dergahlar. Bunların birçoğu tekke ve zaviye kanunundan sonra kullanım alanları dışında kullanılmışlar, birçoğu da metruk binaya dönüştürülmüş. Öteki tarafa baktığımızda Rumlara, Ermenilere ait yerler, devletin kültür politikasında şehircilik politikasında restore edilmesi gereken, korunması gerekenler listesinde ya değiller ya da görmezden geliniyorlar. Dolayısıyla bir tahribat söz konusu. Belediyelerin belediyecilik anlayışından kaynaklanıyor. Bugüne kadar İstanbul’daki tüm belediyeler şehrin ruhunu öne almak yerine yol yapmayı, bayındırlık hizmetlerini esas aldığı için bu kayıpları yaşıyoruz. Parti ayrımı yapmadan söylüyorum, Cumhuriyet döneminden bu yana böyle. Son 20 senede de devam ediyor. Yani bu bir gelenek, kötü bir gelenek. Belediye başkanları şehrin tarihi dokusuyla kavga eder bir tarzları var. Binali Yıldırım güzel ve doğru bir açıklama yaptı. &#8216;Tarihi yarımadayı eski şehir ilan edeceğim&#8217; dedi. Zaten bu yapılması gereken bir şeydi. Orası bir sit alanı aslında, bu açıklamada doğru bir çıkıştı.</p>
<p><strong>Siz belediye başkanı olsaydınız icraatlarınız ne olurdu?</strong></p>
<p>Hiyerarşik iktidar paradigmasına karşı olduğumdan ben belediye başkanı olmam. Yani verseniz de olmak istemem, açık söylüyorum.</p>
<p><strong>Peki belediye başkanına tavsiyeleriniz ne olurdu?</strong></p>
<p>“Ortak akıl” dediğimiz, tüm eksik ve zaaflarına rağmen Batı’nın çoğulcu demokrasi, özgürlükçü demokratik bir sistem var. Bundan neyi kastediyorum, mimarlar odası var, tabipler odası var esnaf ve sanatkarlar odası var, şehirle ilgili kurulmuş sivil toplum yapılanmaları var. Bir belediye başkanına şunu söylerim: kamplaşmaya göre davranmadan bu kurumlarla ortak aklın peşinde olmalı. Mesela bir şehirde X camisinin çevresinde bir düzenleme mi yapacak. Bunun için şehir meclisleri var, konseyler var. Mimarlar odasının görüşünü raporunu almalı, çevresel raporları almalı, muhtarlarla görüşmeli. Bunlarda ortaya çıkan sonuçları üst üste koymalı.Mesela bir belediye başkanı bir meydan yapıyor. İstanbul önemli bir ilçesi meydan yapıyorsunuz.</p>
<p><strong>Üsküdar gibi mi?</strong></p>
<p>Üsküdar gibi. Şimdi bir, burada yaşayan insanlar var, esnafı var, iki Üsküdar halkı var, üç mimarlar odası var, dört sivil toplum örgütleri var, yazarlar var. Ama siz bunlara sormazsanız o zaman seçimi kaybedersiniz işte. Sorun orada. Karar çıkar, çıkmaz ama dersiniz ki kardeşim ben bunu sordum istişare ettim. Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 1994 ve sonrası başarısının altında bu yatıyor. Yani Recep Tayyip Erdoğan’ın birkaç kez belediye başkanı seçilmesinin altında bu yatıyor.</p>
<blockquote><p>Mesela dikey mimariden bahsediliyor. Merak ediyorum bu mimariyi kim yaptı? Bir anda her yer böyle gökdelen mi doldu? Bir anda uyandık ve her yer AVM mi oldu? Neden deprem toplanma alanları AVM’lerle dolduruldu? Muhalefet için de söylüyorum bu arada, parti ayrımı yapmadan söylüyorum. Nedense imar konusunda tüm partiler toplumsal bir uzlaşı içine giriyorlar.</p></blockquote>
<p><strong>Yani istişareyi iyi yürüttü mü diyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet ama daha sonra malum başka sebeplerle farklılaştı.</p>
<p><strong>Bu farklılaşma sizce ne kaybettirdi İstanbul’a? </strong></p>
<p>Toplumsal rahatsızlığın, tabandaki rahatsızlıkların yükselmesine yol açtı ve bunlardan birisi Gezi Parkı olaylarıdır mesela. Gezi Parkı olaylarını kim başlatmıştır, hangi noktaya gelmiştir ayrı bir tartışma konusu belki ama bu kadar yaygınlaşmasının, toplumsal bir taban bulmasının sebebi önemli. Mesela neydi her şeyin başlangıcı? Bir park ve o parkla ilgili bir söylenti. Doğru muydu, yanlış mıydı o hengameden sonra pek takip edilmedi ama işte oraya bir AVM yapılacağı söylendi. Bu tepki aldı. Neden? Çünkü şehirde hakikaten çok fazla AVM var ve şehrin yeşil alanları çok azalıyor ve bundan dolayı İstanbul’da bir rahatsızlık var. Bunun üzerine, yine istişaresizlik üzerine bir dayatma, biz böyle yapacağız arkadaş tutumu vardı. Dolayısıyla bu orada, meşhur o ilk 3 gün dediğimiz Gezi Parkı olaylarında, toplum nezdinde meşru ve masum bir yere oturdu. Sonrasında olayların vandalizme evrilmesi ve kontrolden çıkması Gezinin meşruiyetini kaybetmesine yol açtı bu başka bir inceleme muhasebe konusu&#8230;</p>
<p>Başka bir örnek vereyim, Üsküdar’da kıyıda bir camii var. Meydan düzenlemesi sırasında camiinin tamamen önünü kesen bir planlama yapıldı, bu da camiyi yaptıranın vakfiyesine aykırıdır ve zaten şehrin ruhuna aykırı yani o camiinin önemi zaten kıyıda olması. Bu Üsküdar Belediyesi’ne sahip olan partinin tabanı açısından da büyük bir tepki topladı. Dolayısıyla belediye bu tepkileri görünce projeyi durdurdu ve değiştirmek zorunda kaldı. AK Parti belediyecilikle ve bayındırlık hizmetleri ile iktidara gelmiş bir parti. Şu anda büyükşehirlerde oyların başa baş olmasının ya da kaybedebilecek olmasının, bu özelliğini kaybetmesi ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Genel seçim faktörleri de var elbette.</p>
<blockquote><p>Şöyle bir algı vardır AK Parti tabanında: belediye ayrı, Recep Tayyip Erdoğan ayrı. Erdoğan’ı destekleyen birçok insan aynı partinin belediye başkanını desteklemeyebilir ya da onu çok şiddetli eleştirebilirdi. Bu fark hep vardı ama bu sefer bu fark biraz daha kapanmış gibi. Rahatsızlıklar biriktiği için. Belediyelere yönelen bu tepkiler, Erdoğan da kendini bunlarla eşleştirdiği için, ona da yönelebiliyor.</p></blockquote>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-36348" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/bulentsahin2-640x480.jpg" alt="" width="360" height="393" /></p>
<p><strong>Peki vatandaşlar neyden rahatsız şehir hayatında?</strong></p>
<p>En önce şehirlerin yaşanılabilir olması lazım. Ama siz projenin kendisine yoğunlaşıp onun insani yönünü yok saymaya ya da ihmal etmeye başladığınızda o güzel proje de anlamını yitiriyor.Mesela metrobüs projesi, evet büyükşehir trafik sorununa güzel bir çözüm çabası, ama siz bunu yaptıktan sonra insanların yoğunluğunu ayarlamazsanız insanlar balık istifi halinde seyahat ederse iyi bir proje olmaktan çıkıyor. Mesela Kanal İstanbul. Kanal İstanbul projesi çoğulcu, demokratik bir anlayışla topluma açılmış, bilim insanları tarafından onaylanmış, bir konsensüsle ortaya çıkmış bir proje değil. Siyasiler diyor ki “benim çılgın projem var, buna uyacaksınız, zaten güzel bir şey.” Onun güzel olduğuna vatandaş karar vermiyor. Sadece ütopik yaklaşımlara ya da  ekolojik açıdan karşı çıkışlara değil, insani, vicdani duruşlara da kulak verilmiyor. Ben metrobüse binerken bunu bizzat yaşıyorum. Benim gibi her gün binlerce insan yaşıyor. Bunun için belediye başkanının ya da adayının ve bürokratlarının metrobüse binmeleri lazım, her gün olmasın da haftada bir binsinler de göreyim! Fotoğrafçılarla ya da protokol ağıyla yani formalite icabı değil, o sıkışıklıkta olması gerekiyor. 2-3 gün sonra hala metrobüs hakkında bir sorun yok, aslında güzel diyebiliyorsa o zaman tamam. Bunu yapmadıkları için insanların tepkilerini anlayamaz hale geliyorlar. Bu sefer de ne oluyor? Tepkilerin sebeplerini başka yerlerde arıyorlar. Dış güçler, gizli dünya devleti, üst akıl vs. Bunlara gerek yok. Evet, dış güçler vardır. Ama belediye başkanlarının işi sorunları çözmektir, her şeyi dış güçlere ya da teröre bağlamak değildir. Mesela dikey mimariden bahsediliyor. Merak ediyorum bu mimariyi kim yaptı? Bir anda her yer böyle gökdelen mi doldu? Bir anda uyandık ve her yer AVM mi oldu? Neden deprem toplanma alanları AVM’lerle dolduruldu? Muhalefet için de söylüyorum bu arada, parti ayrımı yapmadan söylüyorum. Nedense imar konusunda tüm partiler toplumsal bir uzlaşı içine giriyorlar.</p>
<p><strong>Peki, bu seçim döneminde takip ediyorsunuz anladığım kadarıyla. Adayların vaatlerini, programlarını nasıl buluyorsunuz? Doğruları ve yanlışları neler sizce?</strong></p>
<p>Sonuçta dünya görüşü olan bir insanım. İnsanların dünya görüşü olması bunu dogmalaştırıp kendisi gibi düşünmeyenleri düşmanlaştırmadığı sürece değerli de bir şey. Ancak şu ana kadar sorduğunuz soruları bu kentte yaşayan bir vatandaş olarak şehircilik ekseninde cevaplamaya çalıştım. Oysa, konu belediye seçimleri, ama ülkede genel seçim havası var, hatta bir kurtuluş savaşı. Siz belediye seçiminde belediye başkanını mı seçeceksiniz yoksa ülkeyi mi kurtaracaksınız? Dolayısıyla belediye başkanınızın iyi bir şehirci, çoğulcu, iyi bir insan olup olmadığı konu edilmiyor, şu adaya oy verirseniz hainler, teröristler ülkeyi ele geçirecekler diye kaygı oluşturuluyor. Bence bu bir seçim hilesi. Bu ahlaki de değil. Çünkü biz bir beka seçimi yapmıyoruz, belediye seçimi yapıyoruz. Bu belediye seçimi sonuçları itibariyle belediyenizdeki hizmetleri sağlıklı alamayabilirsiniz çünkü seçeceğiniz belediye başkanı iktidarla uyuşmayacağı için vaatlerini gerçekleştiremeyebilir derseniz bunu anlarım. Ama ülkenin beka sorunu buna bağlarsanız bu işte kurallarına göre oynamamak demek. Diğer taraftan baktığımızda muhalif adayların da yeterli olmadığını görüyoruz. En azından böyle bir görüntü var. Bir vizyon ve ufuk sunan, yapıcı bir şekilde şurası yanlış, şurası doğru; biz bu doğruları sahipleniyoruz ve bu yanlışları da düzelteceğiz, şöyle projelerimiz var gibi bir söylem geliştirmediklerini görüyoruz.</p>
<p>İmamoğlu burada bir istisna oluşturmaya çalışıyor bireysel çabalarıyla. Partisi CHP ve AK Parti’ye rağmen. AK Parti’ye rağmen olması normal zaten. Ama kendi partisine rağmen bir seçim kampanyası yürütüyor olması hüzünlü ve ilginç. Allah sabır ve çaba versin, çünkü bir insanın kendi partisine rağmen kampanya yürütmesi o kadar kolay bir şey olmasa gerek. Karşı taraftan oy kazanmak yerine karşı tarafın seçmen kimliğini, dünya görüşünü, yaşam tarzını aşağılayan, işte makarnacılar, cahiller şeklinde küçümseyen, o insanları tamamen ötekileştiren, o bildik Ortodoks dili kullanan adaylar ve siyasetçiler var. İmamoğlu kendi tarafındaki bu çoğunluğa rağmen çabalıyor. Şu an itibariyle mevcut olan muhalefette genel ruh açısından bir ümit göremiyoruz. Ama İmamoğlu kendi şahsı adına başarılı ve doğru bir şey yapıyor. Yani halkla bizzat görüşüyor, kendisine oy vermeyen insanların da değerlerini küçümsemiyor.</p>
<p><strong>&#8220;Seçmenin Beklentisi Ekonomik Sorunlara Çare&#8221;</strong></p>
<blockquote><p>Cumhurbaşkanı seçimi beka çerçevesinde genelleştirerek, rahatsızlığı da belediyeye yansıtmış oluyor. Ekonomik kriz, o domates, patates fiyatı belediye seçimine de yansıyor. Benim gördüğüm kadarıyla vatandaşın en önemli problemi ekonomi.  Mesela aracı olan da artık metrobüsü, metroyu kullanıyor, tabi bu aslında iyi bir şey. Ama akbil de çok pahalı, aktarma yok çoğu yerde. Ulaşım çok pahalı yani. Vatandaş daha ucuz ve daha sakin bir İstanbul istiyor, sen çılgın proje diyorsun. Çılgın proje dediğiniz şey şehre bir şehir daha koymak.</p></blockquote>
<p><strong>Ekrem İmamoğlu belediye başkanı olursa ne olur, Binali Yıldırım belediye başkanı olursa ne olur? Nasıl bir İstanbul olur her iki durumda da? </strong></p>
<p>Binali Yıldırım zaten mevcut olan statükoyu temsil ediyor. Onların da zaten bir şehircilik anlayışı, faaliyetleri var zaten. Binali Yıldırım belediye başkanı olursa bu faaliyetler devam edecek. Yani hiçbir özeleştiri yapılmayacak, toplumda rahatsızlıklar artarak devam edecek ama iktidar partisi de doğru bildiği, kendi doğrusu olan projelerini uygulamaya devam edecek. Bu projeler ne? Çılgın projeler adı altında kurulmuş olan, topluma sorulmayan ve bilim insanlarına sorulmayan, gerekli çevrelere sorulmayan projeler, Kanal İstanbul gibi. Binali Yıldırım’ın geçmişinde olduğu gibi bayındırlık anlamında hizmetler de devam edecek. Ama bu bayındırlık hizmetlerinin bir de götürüleri var: paralı olması. Yani öyle babasının hayrına Demirel ve Özal’ın yaptığı gibi ücretsiz yapmıyor. Hem vatandaş hem müşteri oluyorsunuz siz orada. Ekrem İmamoğlu gelirse farklı projelerle de karşılaşmaya başlayabiliriz, ama Ekrem İmamoğlu sınanmış ya da ortaya somut bir proje çizmiş değil. Mevcut projeleri de üst başlık olarak kalıyor. Daha bilmiyoruz ama göreceğiz. Daha temiz bir sayfa, daha kirlenmediği için henüz daha temiz bir portre çiziyor. Binali Bey de samimiyeti dolayısıyla ilgi çekiyor, AK Parti içerisindeki en samimi portrelerden birisi izlenim olarak. Ancak onun da şöyle bir sorunu var. Nasıl Ekrem İmamoğlu yalnızsa Binali Bey de yalnız. Geçen hızlı trene bindi torunuyla. Evet çok sempatik göründü, çok espritüel. Ama o trende son 3 yılda 75 insanımız hayatını kaybetti. İşte Çorlu’da, Ankara’da, Konya’da. Dolayısıyla tamam o trene bindi, o tren güzel. O zaman Ulaştırma Bakanı’ydı. Dede-torun ilişkisi seçim için sempatik. Hepsine eyvallah ama 75 cenazenin üzerinde bu sempatiklik yapılıyor. Daha o 75 cenazenin sorumluları hesap vermedi. Hesap vermek bir yana çok oyalayıcı açıklamalar yaparak özellikle o kazalarda ölenlerin yakınlarına yönelik hatta çok kaba çıkışlarda bulundular. Çünkü hesap vermiyorlar ve eleştirileri, en basitinden özür dileme çağrılarını bile kendilerine yapılmış bir saldırı olarak algılıyorlar. Açıklamalarından bu görülüyor. Dolayısıyla bu sempatiklik böyle bir gerçeklikle çelişki arz ediyor. Yani partilerine ve kendi siyasi yapılarına tezat teşkil eden iki adayla karşılaşıyoruz aslında. Dolayısıyla ben biraz umutsuz görüyorum.</p>
<p><strong>Seçmenleri gözlüyor musunuz? Onların belediyelerden beklentileri yani seçimler bir şey ifade ediyor mu İstanbullu için?</strong></p>
<p>Seçmenin beklentisi aslında ekonomik sorunlara çare. Cumhurbaşkanı seçimi beka çerçevesinde genelleştirerek, rahatsızlığı da belediyeye yansıtmış oluyor. Ekonomik kriz, o domates, patates fiyatı belediye seçimine de yansıyor. Benim gördüğüm kadarıyla vatandaşın en önemli problemi ekonomi.  Mesela aracı olan da artık metrobüsü, metroyu kullanıyor, tabi bu aslında iyi bir şey. Ama akbil de çok pahalı, aktarma yok çoğu yerde. Ulaşım çok pahalı yani. Vatandaş daha ucuz ve daha sakin bir İstanbul istiyor, sen çılgın proje diyorsun. Çılgın proje dediğiniz şey şehre bir şehir daha koymak. Sonra diyorlar ki neden böyle oldu. Sen yaptın kardeşim, ben mi yaptım diyor vatandaş. Dolayısıyla bu da şehirleri yaşanmaz hale getiriyor. Erdoğan İstanbul’a göçü engellemek için vize konmalı demişti yolun başındayken. İstanbul nüfusunu her dakika kalabalıklaştıran bir inşaat-yönetim stratejisi var. Nüfus arttıkça trafik, toplu ulaşım, çevre, sosyal yaşamdaki sorunlar katmerleşiyor. Yani sorunların sebeplerini çözmek gerekiyor. Sürekli o sebepleri besleyip ardından da ortaya çıkan sonuçları tali çözümlerle geçiştirmek İstanbulluya umut vermiyor.</p>
<p><strong>Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?</strong></p>
<p>İstanbul’da hükümetin Suriye politikalarını destekleseniz de desteklemeseniz de bir göçmen gerçeği var. Hoşlansak da hoşlanmasak da kentimiz mahallelerinin sosyolojilerini derinden değiştiren Suriyeli, Afgan, Doğu ve Batı Türkistanlı, Afrikalı vs. fenomeni var. Ama hem İstanbul hem de diğer büyükşehirlerimizde göçmenler hakkında özel birimler yok. Oysa bu birimler hem bu kardeşlerimizin yaşamlarını kolaylaştırmaları hem de kent sakinleriyle, şehrin kültürüyle entegre olmaları, şehir halkıyla göçmenler arasında yaşanabilecek sorunları minimize etmeleri açısından çok önemli. Ama halen böyle bir farkındalık yok. Düşmanlık yapmanın da görmezden gelmenin de bu gerçekliği soruna dönüştürmekten başka bir etkisi yok. Ayrıca şehrin kültürü, mimarisi, engellileri için de somut projeler halen ya konuşulmuyor ya da kısık sesle dillendiriliyor&#8230;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/15/beka-secimi-yapmiyoruz-belediye-secimi-yapiyoruz/">&#8220;Beka Seçimi Yapmıyoruz, Belediye Seçimi Yapıyoruz&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Etkisiz Yerel Yönetimler, Önemsizleşen Yerel Seçimler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/11/etkisiz-yerel-yonetimler-onemsizlesen-yerel-secimler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Mar 2019 10:37:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Yönetimler]]></category>
		<category><![CDATA[YerelSeçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36188</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şehir ve yerel seçimler üzerine söyleşilerimize Özgür-Der Genel Başkanı Rıdvan Kaya devam ediyoruz. Yerel yönetimlerin yanı sıra Türkiye'nin genel sorunlarıyla ilgili düşüncelerini de paylaşan Kaya, "Belediyenin kendi yardım ve hizmet faaliyetleri de var elbette, bunlar güzel şeyler; ama bunların daha şeffaf, tartışılabilir, denetlenebilir olması gerekiyor. " diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/11/etkisiz-yerel-yonetimler-onemsizlesen-yerel-secimler/">Etkisiz Yerel Yönetimler, Önemsizleşen Yerel Seçimler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Biliyorsunuz önümüzde yerel seçimler var.  Biz de sizinle şehirler ve yerel yönetimler üzerine konuşmak istiyoruz. Şehirler nasıl olmalı size göre?</strong></p>
<p>Şehir konusuna girmeden önce son dönemdeki sorunlar üzerine konuşmak isterim. Toplumda genel bir huzursuzluk var. 15 Temmuz sonrası sürecinin iyi yönetilmediğini düşünüyorum. Bu süreçte medya ve özellikle de hukuk alanında ortaya konulan yaklaşımların toplumun farklı kesimlerinde huzursuzluk ortaya çıkarttığını görüyorum. Öncelikle benim herhangi bir seçimden genel beklentim, bu huzursuzluğun, kutuplaşmanın giderilmesi. Aslında, kutuplaşmadan çok şikayetçi de değilim, farklı yaklaşımlar olması doğal. Ama kutuplaşma adaletsizliği hoş göstermemeli. Ben diyelim ki ayrı düşünüyorum, farklarım var, farklı olmak da isterim ama farklı olduğum insanın zulüm görmesini istemem.Yerel seçimler bu konunun üzerine kurulmayacak tabi ama doğal olarak seçimler Türkiye çapında olduğu için, bu konuların tartışılmasını, gündemleşmesini arzu ederdim, ama öyle bir hava yok şuan maalesef.</p>
<p>Şehir konusuna yansımalarına dönersek, örneğin trafikte beklerken bir sürü araç geçmeye başladı emniyet şeridinden, sireni çakıp geçiyorlar. Yönetici bir elit oluşuyor, bu geçmişte de vardı tabi, eskiden bunu mesela askerde görürdük. Şimdi de bunu gerek iktidarı, hükumeti temsil eden kişilerde gerekse belediyeleri temsil eden kişilerde görüyoruz. Ayrı bir sınıfın giderek geliştiğini belirginleştiğini görüyorum, bundan rahatsızım. Bu tabi beraberinde bildiğimiz tartışmaları da getiriyor, yolsuzluk tartışmaları: iltimas, torpil, hemşericilik. Çok fazla söylenti var, RTA gibi: yani Rize Trabzon Artvin. Halk arasında giderek rahatsızlık artıyor, bu yıpranmışlık ciddi anlamda sorgulanıyor.</p>
<p>Öte yandan belediyecilik hizmetlerinde genel hatları ile çok sıkıntı görmüyorum. Ama hizmetleri yapan insanların çevresine ayrıcalık, yakınlarına kayırmacılık ya da buna benzer şeyler yapmamaları lazım. Tabi sadece yerel değil genel olarak da ortaya çıkan rahatsızlıklar, mağduriyetler, torpil iddiaları var. Bu yerel seçim ile alakalı bir şey değil ama son dönemlerde mesela mülakat tartışmaları çok ciddi sıkıntı. Şimdi Fetullahçıların en çok suçlandığı konulardan bir tanesi imtihan sistemlerini ifşa etmeleri idi. ÖSYM üzerinden, başka yerlerden bir sürü ayrıcalıklı insan oluşturdular; imtiyazlar, sahtekarlıklar oldu. Tamam, bundan herkes rahatsız. Bundan dolayı hesap veriyorlar, ama şimdi buna karşı önlem adı altında başka bir sistem var. Burada bakıyorsunuz, tam anlamı ile kayırmacılık var, yani parti teşkilatından değilseniz, üye değilseniz veya parti teşkilatından referans getirmiyorsanız kamuya alınmanız zor. Oysa kamu parti değil ki, yani parti iktidara gelmiş olan bir hükumeti yönetebilir ama kamuyu hükümet temellük edemez, benim öncelikle gördüğüm sıkıntılar bunlar diye söyleyebilirim.</p>
<blockquote><p>Belediyenin kendi yardım ve hizmet faaliyetleri de var elbette, bunlar güzel şeyler; ama bunların daha şeffaf, tartışılabilir, denetlenebilir olması gerekiyor. Ayrıca belediyelerin tüm bütçe konularında daha şeffaf olması lazım. Örneğin isim vermeyeyim, bir belediyede çalışan bir tanıdığım belediye başkanının hanımının şoförlüğünü yapıyor, bu olmaz. Çok basit bir örnek olabilir ama bu bir usulsüzlük. Bu kural dışılığın meşru görülmesi başka kural dışılıkların da gelişmesine yol açıyor.</p></blockquote>
<p><strong>Siz İstanbul belediye başkanı olsanız neyi değiştirirdiniz?</strong></p>
<p>Bir insan neden İstanbul belediye başkanı olmak ister onu anlamıyorum. Bu kadar çok sıkıntılı bir yükün altına niye girer, buna talip olur. Mutlaka sağladığı bir sürü şey vardır: popülerite, imtiyaz, itibar gibi. Hepsini tam olarak bilmediğimiz için nasıl bir motivasyon olduğunu kavrayamıyoruz. Bu şehirde metropol olmanın getirdiği sıkıntılar, planlama sorunu var. Şehir yalnız yakın vadeyi düşünülerek yönetiliyor. 3 sene sonra ne ile karşılaşacağız ya da 13 sene sonra ne olacak, bunlar üzerinde çok fazla durulmuyor.</p>
<p><strong>Peki neyi farklı yapardınız ya da ben bunu yapmazdım dediğiniz bir şey var mı mevcut belediyelerin yaptığı?</strong></p>
<p>Geçtiğimiz hafta açıkladılar, epey bir para vermiş büyükşehir belediyesi kendine yakın vakıflara. Doğru bulmadığım bir şey. Bir kere vakıfsa kendi imkanları ile gönüllülük temelinde çalışmalı, kamu kaynaklarını bu şekilde kullanılmasını doğru bulmuyorum. Ben bu belediyenin yardım ettiği vakıflardaki evlatlarımızın iyi işler yaptığını düşünüyorum.  Ama tersi de olabilir, yarın belediye değiştiğinde hiç arzu etmediğim faaliyetleri yürüten başka kuruluşlara kamu kaynakları bu şekilde dağıtılabilir. Her ikisine de ilkesel olarak karşı çıkmak gerekiyor. Belediye ne yapabilir derseniz? Doğrudan muhtaçlara, sağlık sorunları yaşayan insanlara yardımlar yapabilir ya da gençlere yönelik eğitim faaliyetleri düzenleyebilir ama gönüllü teşekkül olarak kendisini tanımlamış bir kuruluşa direkt para aktarmasını, kaynak aktarmasını, faaliyet itibarı ile olumlu sonuçlar ortaya çıkacak olsa dahi olumlu bulmuyorum.  Belediyenin kendi yardım ve hizmet faaliyetleri de var elbette, bunlar güzel şeyler; ama bunların daha şeffaf, tartışılabilir, denetlenebilir olması gerekiyor. Ayrıca belediyelerin tüm bütçe konularında daha şeffaf olması lazım. Örneğin isim vermeyeyim, bir belediyede çalışan bir tanıdığım belediye başkanının hanımının şoförlüğünü yapıyor, bu olmaz. Çok basit bir örnek olabilir ama bu bir usulsüzlük. Bu kural dışılığın meşru görülmesi başka kural dışılıkların da gelişmesine yol açıyor.</p>
<p>Bazen belediyeler sivil topluma kendilerini açtıklarını söylüyorlar. Fakat en basit bir eleştiri yaptığınız zaman ilk planda ilişkiyi keserler, örneğin salonunu kullanıyorsanız belirli programlarınız için engel olurlar, kullanamaz hale gelirsiniz. İnsanların gönül rahatlığı ile tartışıp sonuç alabileceği türde denetim süreçlerinin inşa edilmesi lazım diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Güncel bir konudan konuşalım, hatır sayılır bir Suriyeli nüfus var artık İstanbul&#8217; da. Toplumun geri kalan kesimlerinin neden bir gerilimi var Suriyeliler ile.</strong></p>
<p><strong> </strong>Türkiye de toplum Suriyelileri belirli bir olgunluk ile karşıladı diye düşünüyorum. Ayrıca, belediyelerin ya da iktidarın pek çok eleştirdiğim yönü var ama göçmenler ile alakalı yaklaşımlarını olumlu buluyorum. Yaklaşımları, toplumun belirli kesimlerinden çok daha sahiplenici, çok daha müşfik. Muhalefetin söylemi neredeyse ağırlıklı olarak muhacirlik düşmanlığı üzerine kurulu. İnsanlar belki rahatsız olacak bir şey görmüyorlar normalde ama sürekli siz bunu gündeme getirirseniz; onlar geldiler şu kadar para harcandı, ekmeğimizi bölüşüyoruz gibi ifadeleri desteklerseniz, bunlar otomatik olarak kendi tarafınızda bir düşman algısını doğurup besler. Oysa ırkçı söylemin ırkçılık olduğunu vurgulamak lazım, bunu tolere etmemek lazım.</p>
<p><strong>Hayat pahalılığı, yoksulluk bu tür konularda belediyeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong>Yardım kuruluşlarını destekliyorlar, ama sınırlı tabi. Türkiye’de sonuçta yerel yönetimlerin yetkisi çok dar, alanı geniş değil. Bir dönem çok tartışıldı yerel yönetimlere geniş bir özerklik verme hakları falan o zaman BDP’nin bu işten fazlasıyla yararlanabileceği düşüncesi ile vazgeçildi zannediyorum.</p>
<p><strong>Yani siz genel olarak aslında belediyelerin çok muktedir olmadığını düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Şu an bence bir çift başlılık var: seçilmiş bir belediye başkanı var ama onun üzerinde de bir vali var. Amerika’daki kadar eyalet sistemi gibi olması gerekmiyor. Almanya’da ki gibi eğitimi yerel yönetimlere bırakmak doğru olmayabilir belki ama biraz daha güçlü olmaları lazım yerel yönetimlerin.  Eskiden beri Türkiye’de merkezi yönetim daha güçlüdür. Mesela Eminönü köprüsünü belediyeye bırakıyorsunuz ama gişelerin olduğu Boğaziçi’ni, Fatih’i karayollarına; yani merkezi yönetime. Dolayısıyla ister istemez yerel yönetimler, zaten daha dar bir alana sıkışıyor.Batıda yerel yönetimlerin daha fazla etkisi var, daha geniş bir alanda faaliyette bulunuyorlar. Bu genişleme, insanlarla doğrudan temasının, kalitesinin artmasını sağlar.Şu anda belediye başkanlarının etkisi yok. Bakıyorsun İç İşleri Bakanlığı, mahkeme kararı olmaksızın belediye başkanlarını görevden alabiliyor.</p>
<p><strong>Peki, yerel seçim üzerine konuşalım biraz da, İstanbul’da adayların vaatlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Şimdi iktidar partisinin işi zor, çünkü yaklaşık öncesi ile beraber 25 senedir devam eden bir kesintisiz yönetim var. Dolayısıyla 25 yılın yükü de beraberinde geliyor. Bir vaatte bulunduklarında 25 yıldır siz niye yapmadınız denir. Bir sorundan bahsettikleri zaman, bu sorunu sen ürettin denebilir.</p>
<p>CHP’li aday ne vaat ediyor onu bilmiyorum, izlemiş değilim. Ama genel siyasi manzara açısından iyi bir aday olduğunu düşünüyorum. Daha yumuşak bir dil kullanıyor, daha yumuşatıcı olmaya çalışıyor, en azından kendi dar tabanlarının dışındaki seçmene hitap etme mecburiyetini daha fazla hissediyor. Bu iyi bir şey, sonuçta ben bunu taktiksel bir çaba yada sadece siyasal oportünizm olarak görmüyorum. Bence iyi bir şey, en azından süreç içerisinde bu yaklaşım zaten insanları geliştiriyor. Geçmişte, bu ister genel seçim, ister belediye seçimi, ister muhtarlık seçimi olsun, Atatürk’ün resimleri, bayraklar, ulusçuluk, laiklik gibi sloganlarla, Türk duyarlılıklarını harekete geçirerek rakibi ezmeye çalışmak ya da rakibi kriminalize etmek ya da kendine alan açmak gibi taktikler vardı. Bir müddettir o yok, bu iyi bir şey oldu, bu tutumun  devam ettirilmesinden yanayım. Aday tercihlerinde de o gözüküyor, söylemde de değişiklik var. Dolayısı ile de birbirine daha yaklaşan bir dil var, bu anlamda seçim döneminin daha yumuşak geçeceğini tahmin ediyorum. Ben açıkçası CHP’ye oy vermem. Siyasi duruşum, ideolojim, çizgim gereği, ama Ekrem İmamoğlu bana antipatik gelmiyor açıkçası, CHP’nin geçmiş adayları ile, CHP’nin profili ile karşılaştırdığım zaman daha sempatik.</p>
<blockquote><p>Eskiden beri Türkiye’de merkezi yönetim daha güçlüdür. Mesela Eminönü köprüsünü belediyeye bırakıyorsunuz ama gişelerin olduğu Boğaziçi’ni, Fatih’i karayollarına; yani merkezi yönetime. Dolayısıyla ister istemez yerel yönetimler, zaten daha dar bir alana sıkışıyor.Batıda yerel yönetimlerin daha fazla etkisi var, daha geniş bir alanda faaliyette bulunuyorlar.</p></blockquote>
<p><strong>Peki o ya da bu adayın kazanması neyi değiştirir İstanbul’da?</strong></p>
<p><strong> </strong>Ben Beşiktaş’ta oturuyorum yıllardır. Tabi oranın sosyolojik yapısı farklı. Örneğin bulunduğumuz ilçe Fatih ile Beşiktaş’ın arasında belirli farklar var ama belediyenin kararlarından, uygulamalarından dolayı sosyal hayatta çok büyük değişiklikler olduğunu düşünmüyorum. Belki kültürel etkinliklerde farklar oluyordur, bunlar da toplumun çok çok küçük bir kesimine hitap eden şeyler. Onun haricinde çok fazla fark yok. Zaten ilçe belediyelerinin çok etkisi yok. Ama metropol belediyesine bakacak olursak onun siyasi anlamı büyük olur. İktidarın İstanbul’u, 25 yıllık bir yeri kaybetmesi, siyasi anlamda muhalefeti güçlendirir, iktidarı da yıpratır. Yalnız değişim olursa CHP’nin uzun bir süre herhangi bir şekilde kendi Kemalist kimliğini yansıtacak eylemlerden kaçınacağını düşünüyorum. Mesela 2009 seçimlerinde AK Parti’den CHP’ye geçen belediyeler oldu İstanbul’da. O seçim sonrasında dikkat çekiciydi CHP’li bu belediyelerin tavrı. Mesela bir belediye CHP’ye geçti daha ilk ayda sözleşmeli başörtülü personelin hepsini işten çıkarttı. Başka bir tanesinde Belediye Başkanının daha göreve gelmeden başörtülü personele haber gönderdiği söylendi o zaman. Bunlar oldu ama bugün için olur mu, olmaz.</p>
<p><strong>Belediyecilik anlamında bir fark olur mu?</strong></p>
<p><strong> </strong>Belediyecilik anlamında, genel olarak AK Partinin başarılı olduğu bir alan var, zihinlerde de onu oturttu. Ama pratikte ben çok büyük değişiklikler olacağını düşünmüyorum. Ama bir hastalık var onu da vurgulamak isterim. Birisi geldiğinde hatta bu aynı partiden değişiklik olduğunda da oluyor, kadroyu bir süpürüyor, önce bir kendi kadrosunu getiriyor. Bunun ortaya çıkarttığı bir güvensizlik, bunun ortaya çıkarttığı bir tedirginlik var. Ama halka doğrudan yansıyacağını düşünmüyorum açıkçası olası bir değişikliğinin.</p>
<p><strong>Vatandaşlar da sizin gibi başarılı buluyor mu belediyeleri?</strong></p>
<p>Belediye ile alakalı vatandaşın çok ciddi bir sıkıntısının olduğunu düşünmüyorum. Ama genel hatlara bakıldığında yerel seçimler, Türkiye’de aslında genel seçim gibi geçiyor. İstanbul büyükşehir belediyesinin ne yapıp ne yapmadığı ile ya da Binali Yıldırım’ın ne yapabileceği ile ilgilenilmiyor, hükumetten memnunsa oy veriyor. İktidar partisinin belki yıpranmışlığının, özellikle son ekonomik krizden kaynaklı, sonuçlara yansıyabileceğini düşünüyorum. Daha önce iktidara oy veren seçmenlerin bir kısmının şu veya bu oranda bir kısmının sandığa girmemesi şeklinde yansıyabilir diye düşünüyorum. Bir geçişken kitle de var,  CHP’li iken AK Parti’ye oy veren, AK Partiliyken CHP’ye oy veren ama bu küçük dar bir kitledir. Asıl daha çok AK Partiden rahatsızlık şöyle olur, boykot eder seçimi. Ya da gönülsüz olduğu için sandığa gitmez ve bu da muhalefetin oranını doğal olarak daha yükseltir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/11/etkisiz-yerel-yonetimler-onemsizlesen-yerel-secimler/">Etkisiz Yerel Yönetimler, Önemsizleşen Yerel Seçimler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Yer&#8221;siz Olma ve İstanbul&#8217;da &#8216;Tekasür&#8217; Krizi&#8230;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/04/yersiz-olma-ve-istanbulda-tekasur-krizi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/04/yersiz-olma-ve-istanbulda-tekasur-krizi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 14:07:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[31Mart]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[YerelSeçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=35922</guid>

					<description><![CDATA[<p>31 Mart 2019 yerel seçimlere sayılı günler kala Sivil Sayfalar’da yerel yönetimler üzerine sıkça söyleşilere yer vereceğiz. Bu söyleşilerden birini İslami sivil toplumdan Mustafa İslamoğlu ile gerçekleştirdik. İslamoğlu’na şehir yaşamı, İstanbul ve İstanbul’u yönetmeye aday olanlarla ilgili görüşlerini sorduk. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/04/yersiz-olma-ve-istanbulda-tekasur-krizi/">&#8220;Yer&#8221;siz Olma ve İstanbul&#8217;da &#8216;Tekasür&#8217; Krizi&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Nasıl bir şehir tahayyülünüz var? Bugün yaşadığımız şehirlerin sorunları neler? </strong></p>
<p>İstisnalar kaideyi bozmaz kuralını hep elde var bir olarak söyleyelim: Maalesef bizde şehir yok edildi. Bizde kasaba bozması insan depolama alanları var. Gittiği yeri çölleştiren cahiliye bedevisinin yaşadığı badiyeye dönüştürdük şehirleri. Kendimiz şehirlileşmek yerine, şehri kendimize benzettik. Nedeni açık: bizde “yer” bilinci çok zayıf. Zihniyet olarak mekansızız. Yer bilinci şehri oluşturan şey. Kitabı Kur’an olan bir toplumun yer bilincinin olmaması beni çok şaşırtıyor. Kur’an mekan bilinci olmayan bedeviyi “nankörlükte zirve” olarak niteler. Şu halde “medine” yani şehir, yer bilinci olanların ve hukuku her şeyin üstünde tutanların –ki şehir anlamına gelen Medine ‘hakim’ anlamına gelen bir ‘deyyan’a sahip olan yerleşim birimi demektir- mekanıdır.</p>
<p><strong>Bu göçerlik kültürü ile mi alakalı?</strong></p>
<p>Sanırım. Bedevi çölün göçerine denir. Anadolu etnisitesi, hem etnik açıdan hem sosyolojik açıdan, hem de teolojik açıdan göçer ve göçmen toplumlar mozaiğidir. Etnik olarak Asya steplerinden gelmiş, bir türlü göçerlik psikozunu atamamış. Çöpünü, yediği ve içtiği yerde bırakması bunun bir sonucu. Sigara tiryakisi, ama arabasının küllüğü pırıl pırıl. 10 yıllık, 20 yıllık arabasının küllüğüne bir tane sigara çırpmamış.</p>
<p><strong>Bir anlamda atı gibi mi arabası?</strong></p>
<p>Evet, onun algısında araba etnik köken olarak at, kültürel köken olarak deve. Yaptığı gecekondular, ruhsatsız binalar ve katlar da çadır. Hepsinin arka planında yersizlik var. Kamusal alan fikri gelişmemiş. Boş bulduğu her yere sahip olmaya kalkıyor. Boşluk diye bir şey var zihninde. Bunu bir kul hakkı olarak da görmüyor. Dini de kendine benzetmiş. Asıl sebep din algısındaki yamulma. Ona içeriksiz bir kimlik ve mensubiyet karşılığında emeksiz cennet vaat edilmiş. Yani cennete gecekondu mantığıyla konmuş, dünyada onu kim tutar? Bu zihniyet şehirlileşmenin önündeki en büyük engel. Bu coğrafyada tüm sorunlar, sorunlu din algısından beslenirler.</p>
<p>Şöyle bir şey: kendisi İstanbul’a göç etmiş, 20, 30, 40 yıldır burada yaşıyor. Çocuğu İstanbul doğumlu. Ekmeğini burada kazanıyor, fakat “İstanbulluyum” diyemiyor. Niye? Çünkü zihin taşrada kalmış. Hazine arazisine apartmanlar dikip zengin olmayı becermiş ama kendini zengin eden şehri benimsemeyi becerememiş. Hâlâ zihniyeti taşralı. Böyle birinin şehirli gibi davranmaması değil, davranması anormal olurdu.</p>
<blockquote><p>Zihniyeti taşralı olan biri şehirli gibi davranamaz. Ortada ‘benimsemek’ ile ilgili bir sorun var. ‘Benim’ demek mülkiyetle, ‘benimsemek’ sorumluluk bilinciyle ilgilidir. Bencil “benim” der, sorumlu benimser. İlki, mülkiyeti kendine ait olmayanı korumaz. İkincisi, kamusal alanı koruma bilinciyle hareket eder.</p></blockquote>
<p>Biri sokak lambasına zarar verirse ona engel olur. Benimsemezseniz bir taş da siz atarsınız. Kaldırıma araç park etmeyi kul -yayalar da kul- hakkına girmek olarak görürsünüz. Veyahut elindeki çöpü sokağa atan birini gördüğünüzde tepkiniz, benimsediğiniz kadardır. Bizde benimseme yok. Onun için de bir türlü kentli veya şehirli olamıyor insanımız. Sonuçta eziklik psikolojisiyle bulunduğu yeri taşraya çevirmeye kalkıyor. Yani kendisi dönüşmek yerine ‘yeri’ yani mekanı dönüştürüyor. Soru şu: Kendisi neden dönüşmüyor? Görünür neden, kapalı havza psikozu. Bunda korku en baskın duygudur. Bu korkunun iki nesnesi vardır: Biri farklı olan, yani ötekidir. İkincisi değişimdir. Her farklı onun için korkusunun şiddetine göre ya rakip, ya hasım, ya düşman, ya şeytan ya da deccaldır. Her değişim de onun için ya istikrarsızlık, ya zevzeklik, ya düşmanlık, ya beka sorunu veya kıyamettir. Ona karşı içe kapanır, kabuğuna çekilir, kendini korumaya alır. Zira yok olacağını düşünür. Bu tepkinin kökeninde hayatta kalma güdüsü vardır. Oysa ki şehirlileşmek farklı olanla bir arada yaşamak ve taşralılıktan evrilmek, yani değişmektir. Ve bu değişimi ve gelişimi sürekli kılmaktır. Taşralı zihin için bu ikisi de cehennemin habercisidir. Onun derdi kendi habitatını elde tutmak ve diğer sürülere karşı orayı kalesi haline getirmektir. Tıpkı bir alfa erkeğin her şeyine karar verdiği sürünün parçası olan ve kendi av alanını feromonlarla işaretleyerek koruma altına alan primatlar gibi. Bunun şehirleşme ve daha özelde belediyecilikteki karşılığı “Burası bizim kalemiz” veya “burası falancaların kalesi” denilecek bir anlayıştır. Bunun particilik, ideoloji, tarikatçılık, cemaatçilik, mezhepçilik, dincilik, sınıfçılık üzerinden yapılan versiyonları vardır. Hepsi de medeniliğin yerine bedeviliği, kişiliğin yerine kimliği, insanın yerine sürüyü, şehrin yerine taşrayı ikame eder. Orada şehir çürür.</p>
<p>Sözünü ettiğim kapalı havza psikozu en çok iki şeyle köpürtülür: Hamaset ve farklı olana nefret. Bu yüzden hamasetten taharet necasetten taharetten daha elzemdir.</p>
<p><strong>Sizce şehir nasıl olmalı?</strong></p>
<p>Farklılıkları bir arada yaşatma bir numaralı koşuldur. Yani bir şehir ne kadar farklılıklara tahammülü varsa o kadar şehirdir. Kamusal alanda insanlar birbirlerinin hukukuna ne kadar saygılıysa o kadar şehirdir orası, bu iki. Üçüncüsü, orada yaşayan insanlar ortak iyi için risk almalı ve emek vermeli. Dördüncüsü; şehir orada yaşayanların ortak aklını dikkate alarak yönetilmeli, uzaktan kumanda ile veya belli bir kesimin kalıplarına mahkum edilerek değil.</p>
<p><strong>Böyle bir şehir için neler yapılabilir? Siz belediye başkan olsanız icraatlarınız neler olurdu?</strong></p>
<p>Ben olsaydım, önce bu yarışa katılan tüm adayları toplar her birini fahri danışman ilan ederdim. İkincisi yönettiğim veya yönetmeye talip olduğum şehrin yönetimine bir biçimde orada yaşayanların ortak aklını dahil etmenin bir yolunu arardım. Sorumluluk, ehliyet ve liyakat sahibi insanlarından bir “şehir aklı” oluşturmak için her türlü çabayı gösterirdim. Şehre av alanlarını işaretleyen primatlar gibi davranarak burası benim, dokundurtmam, elletmem, söyletmem, karıştırmam diyecek otoriter bir zihniyetin şehre çökmemesi için farkındalık seferberliği başlatırdım. Bir de şu yukarıda tek tek saydığım siyasi, ideolojik, dini, etnik ve sınıfsal mahalle duvarlarını kaldırmak için her riski göze alırdım. Yani kategorik zihinsel mahalle duvarlarını…</p>
<blockquote><p>Şehirde herhangi bir grubun, dinin, ideolojinin, ırkın veya sosyal sınıfın bir zihinsel mahalle yapmasını engellemek için işinin ehli psikologlar, sosyologlar, sosyal-antropologlar, teologlar ve filozof-mimarlarla birlikte çalışırdım.</p></blockquote>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-35923" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/mustafaislamoglu.jpeg" alt="" width="360" height="186" />Günümüzdeki belediye başkanlarını ve adaylarını takip ediyor musunuz? Onları nasıl değerlendirirsiniz?</strong></p>
<p>Kısmen ediyorum. Zira ben bir şehirliyim. Bulunduğum kentle ilgili olan her şey beni ilgilendirir. Kayıtsız kalmak bir şehirlinin yapmaması gereken bir günah. Ben bir kenti yönetmeye talip olanların seçiminde ideolojik, dinsel, siyasal, sınıfsal, bölgesel önyargılarını esas alan insanları temelden taşralı, bedevi ve kentsiz, yani yersiz olarak görüyorum.</p>
<p>Vaatlerine bakıyorum. Vaatler tek başına pek bir şey ifade etmezler. Bu vaadi gerçekleştirecek bir altyapı, bir direnç, bir kararlılık ve arkasında bir zihniyet var mı ona da bakıyorum. Ama zihniyet deyince hemen ideolojik bir algı akla geliyor, o değil bu. Ben asıl, bu insan bugüne kadar ne yapmış ki, bundan sonra ne yapacak? Bu insan elinin altında bugüne kadar hangi yetkiyi bulundurmuş? Mesela bir şirketin CEO’su ise CEO’luğunda bu şirkete ne katmış? Veya daha küçük bir yerleşimin belediye başkanlığını yapmışsa, belediye başkanlığı sırasında nasıl bir performans sergilemiş. Hatta, iktidarın gücünü arkasına almadan bir şeyler yapmışsa, benim için o kişi iktidarın rüzgarını arkasına almış olan kişiden daha başarılıdır. Çünkü Ankara’nın katkısı ile değil kendi gayreti ile bir şeyler yapmış. Dolayısıyla buna bakardım ve buna bakıyorum. Şu anda da izliyorum. Bu anlamda da, belediye seçimleri ile ilgilenmemeyi bir bedevi ve bir taşralı kayıtsızlığı olarak görüyorum. Bu kayıtsızlığı kişinin yaşadığı şehre ihanet olarak görüyorum.</p>
<p><strong>Biraz somutlaştırırsak hocam neleri kast ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Yaşadığım yerde insanca yaşamak isterim. Arabaların benden üstün olduğu bir şehirde yaşamak istemem. Hak ve hukukumun gözetilmediği bir şehirde yaşamak istemem. Üç sene evvel bir bisiklet edindim. Biraz da teşvik olsun kabilinden bisikletle seyahat etmek istedim. Fakat bisiklete binecek yol yok. Tabi tüm sorumluluğu belediyelere yüklemek de haksızlık. Önce şehir insanı şehre saygı duyacak. İstanbul gibi trafik maktulü bir şehirde, kadınlar ya da erkekler dağda sürülecek dört çeker ciplerle geziyorlar. En hafifinden şehirlilik adabına aykırı bu. Şu soruyu hepimiz sormalıyız: İstanbul’u nasıl yağmaladık ve katlettik? Dünya incisi bu güzel kenti nasıl beton kente çevirdik? İstanbul yeşil alanlarıyla övünen bir şehirdi, şu anda İstanbul beton. Resmen beton.</p>
<blockquote><p>İstanbul’u bu hale getirenler, betonu imanın şartlarından biri olarak mı görüyor diye sorasım geliyor. Bu beton aşkını ben bir türlü anlamadım. Hatta bir gazeteci sormuştu. İşte falan tepenin üzerine anıt bir mabet yapılacakmış, ne diyorsunuz diye. Ben de demiştim ki: Kabe’nin etrafı tepelerle dolu ama Kabe en çukura yapıldı. Zirvelerdeki yapılar kibri temsil eder. Kabe tevazuyu temsil eder. Dahası, Allah o tepeyi zaten bir anıt eser olarak yapmış. Allah’ın anıtını beğenmedik mi ki, üzerine başka bir şey yapıyoruz? Naçizane benim bakışım bu.</p></blockquote>
<p><strong>Şimdiki vaatleri nasıl?</strong></p>
<p>‘Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır’ diye bir söz var. Sorunuz bana bunu hatırlattı. Tekasür suresinden mülhem bir kavram kullanırım: “Tekasür krizi” yani çokluk ve büyüklük tutkusu. Adı geçen sure bu tutkunun insanoğlunu nasıl helak ettiğini dillendirir. İstifa eden belediye başkanının “İstanbul’u 30 küsur milyonluk nüfusa göre ayarlayacağız” dediğini duyduğumda benim tüylerim diken diken olmuştu. İşte tekasür krizi, çokluk tutkusu dediğim şey tam da bu. Bu, İstanbul’a atom bombası atmakla eşdeğerdir. Bu, İstanbul’un ölüsünü de öldürür. Oysa İstanbul’a ‘küçük güzeldir’ diyen bir belediyecilik anlayışı lazımdı. Umarım tren kaçmamıştır.</p>
<p>Bu zihniyetle, boğazı baştan başa köprü yapsanız da sorunu çözemezsiniz? Her yaptığınız köprü bağlantı yolları ile birlikte İstanbul’a bir yük daha getiriyor. Bir sıkıntıyı çözmüyorsunuz aslında. Öte yandan bu köprüler ve tüneller milletin malı da olmuyor. Birilerinin kesesi doluyor. İstanbul’u para basan bir darphane gibi görmek yanlıştı. Bunun sorumluluğu İstanbul’un yeniden yapılandırıldığı 1950’li yılların başına kadar gider. Bu ülkede, tarihi tecrübesiyle uyumlu ne bir imar ne de bir iskan politikasının varlığından söz edilemez. Keşke İstanbul’a “elleme küserim” bitkisi gibi, örselenince küsecek bir çiçek gibi bakılsaydı. Bunları söylerken bile kendimi kötü hissediyorum, zira boş konuşuyormuş duygusuna kapılıyorum. Allah beni affetsin.</p>
<p><strong>Belediyelerin siyasetle ilişkisi üzerine ne düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>Esasında Türkiye’de belediyecilikle siyaset arasındaki ilişki çarpık ilişki. Şimdi düşünün, iktidar para musluklarını kendinden olan belediyeye açacak. Bu A iktidarı da, B iktidarı da olabilir. Yani bugünkü iktidara has bir şey değil, tüm iktidarlar üç aşağı beş yukarı böyle yaptı. Beka korkusu üzerinde yükselen merkezi devlet zihniyeti, tüm Türkiye kentlerini Ankara’nın kapatması gibi gördü. İstanbul’un her şeyine Ankara’dan karar vermek başlı başına bir cinayet ve kıyametti. İşte biz o cinayeti gördük, o kıyameti yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Peki nasıl olmalı, şehirler nasıl yönetilmeli?</strong></p>
<p>Hakikat, adalet, merhamet, ehliyet ve meşveret; siyasetin 5 ana ilkesidir. İster bir ev yönetin ister bir ülke yönetin, fark etmez. Şehir yönetiminde de bu beş ilke esas olmalı. İlk ilke hakikat. Yalanla iman bir arada olmaz. Şehir halkını doğru bilgilendirmek esastır.</p>
<blockquote><p>İkinci ilke adalet. Hiç kimseye iltimas geçilmemeli. Düşünebiliyor musunuz imar planlarıyla oynuyorsunuz. Adam geliyor, yüzde bilmem kaç arttırma pazarlığı yapıyor, bizden gerekçesiyle kabul ediyorsunuz. Çünkü ilkeleriniz yok. Diyorsunuz ki: Gökdelenlerinin üzerine beş kat daha koy, bunun karşılığında falan yere şu sosyal tesisi yap. Yani rüşveti kişi alırsa haramdır da kurum alırsa helal midir? Böyle bir şey olabilir mi? İsterseniz İmam Hatip Okulu ya da cami yaptırın, fark etmez. Meşru değil, temiz değil, helal değil. Adaletten kastım bu.</p></blockquote>
<p>Sonra merhamet. Gettolara ayırmayacaksınız. Uyanık biri şöyle diyebilir: biz ayırmadık, inanmazsanız Taksim’e, Taşlıtarla’ya gidip bakın. Bilirim, caddenin alt tarafı fukara Harunlarla, üst tarafı zengin Karunlarla dolu. Fakirlerin veya yoksul mahallelerin önüne ses duvarları yaparak onları gizlemeyeceksiniz. Yani ‘ah’a kulaklarınızı tıkayınca ah kalkmıyor. Daha keskin hale gelip senin şehrini sallıyor.</p>
<p>Ondan sonra ehliyet, ama hepsinin ötesinde ehliyet. Hepsinin üstünde ehliyet. Niye? Ehil değilse yönetmesin. Çünkü ehil olmayan birinin o göreve talip olması ehliyet ayetine göre haramdır. Ehil olan birinin de kaçması haramdır. Bu Allah’ın emridir. “Allah emanetleri ehline vermeyi emreder.” Nokta.</p>
<p>Sonuncusu meşveret. Kent, o şehirde yaşayanların rızasıyla, ortak aklın da dahil edildiği bir şehir aklıyla yönetilmeli. Bana göre bir şehri yönetmenin beş ilkesi bunlardır.</p>
<p><strong>Biz sahada şunu gözlemliyoruz. Sizin bu dediğiniz betonlaşmadan çok rahatsız büyük bir kesim var artık? </strong></p>
<p>Bunun da viral bir moda söylem olmasından dolayı kuşkuluyum. Son dönemde bu söylem prim yapmaya başladı. Eleştirel söylemler, eğer eleştirel düşüncenin ürünü değilse, yani arkasında sağlam bir eleştirel bakış açısı yoksa, bana pek güven vermiyor. O da satış malzemesi oluyor. Orada şöyle bir pazarlama mantığı var: İktidar pazarlanabilir bir şey olduğu gibi muhalefet de pazarlanabilir bir şey. Onun için eğer muhalefet para etmeye başlamışsa, “biz de o da var abi” tavrı. Bu dün kirleterek kazananların, bugün temizleme materyalleriyle kazanmasına benziyor. Dün iktidar malzemeleriyle kazananlar, bugün muhalefet malzemelerini üretmeye başlayabilirler. Bu durumda, kirletenlerin kendisi temizlik malzemeleri üretmeye başlamış demektir.</p>
<p><strong>Mesela bu millet bahçeleri şu an gündemde, nasıl bir fikir sizce? </strong></p>
<p>Ben onun da ithal ama tahrif edilmiş bir ithal olduğunu düşünüyorum. Çünkü gelişmiş dünyada çok oldu o yapılalı. Hemen hemen her şehirde var. Bu iş bana alengirli görünüyor. Altını betonla doldurduğunuz bir yeri, üzerine toprak dökerek bahçe yapmaya benziyor. Oysa biz doğaya mensubuz, doğa bize mensup değil. Kitap öyle der: İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden denizlerde ve karalarda fesat çıktı. Millet bahçeleri aslında doğayla kurulmuş doğal bir ilişkinin değil, sentetik bir ilişkinin sonucu. Böyle yapmak yerine, var olana saygı duymak gerek. Yeşil de dahil her şeyi siyaset ve ticaret için kullanışlı hale getirmemek gerek. Kaldı ki onun bize maliyeti ne olacak? Çünkü bugüne kadar yapılanların maliyeti çok ağır oldu.</p>
<p><strong>Son bir sorum daha var. Bir şehrin yönetiminin bir görevi de o kentteki ihtiyaç sahiplerine hizmet götürmek. İstanbul’da da yoksulluk, hayat pahalılığı çok önemli bir problem. Bir belediye başkanı olsaydınız yoksulluğu azaltacak neler yapabilirdiniz?</strong></p>
<p>Esasen bir şehir, paylaşmayı bilenlerin mekânıdır. Paylaşabildiğiniz kadar şehirlisiniz. Çünkü o şehirde kazanıyorsunuz, içerisinde bulunduğunuz bir konfor varsa o şehir sayesinde var. Peki bunu paylaşmayacak mısınız? Dini katmıyorum bakın. Yani inancınız vardır yoktur, hiç fark etmez. En azından rasyonel olun, mevcut durumunuzu korumak için paylaşın. Zira toplumsal sınıflar arasındaki uçurumlar sadece uçurumun karşı kıyısındaki yoksulları vurmaz, o uçurumun oluşmasına katkıda bulunan varsılları da vurur. Kendi ayağına, yüreğine, kafana sıkıyorsun. Dolayısıyla paylaşabilenlerin mekânıdır şehir.</p>
<p>Ben olsam ne mi yapardım? İstanbul’un her şeyinin Ankara’da kararlaştırılmasını çok yanlış bulduğum gibi, İstanbul’un da bir oligarşi tarafından sırça saraydan yönetilmesine karşı çıkardım. Altın kelimeler: planlama, organizasyon ve koordinasyon. Merhamet bir duygudur. Her duygu gibi merhamet de organize edilmeli, yönetilmeli. Planlanmalı. Projelendirilmeli. Ben olsam merhameti projelendirip merhamet sahiplerinin önüne koyardım. Ve derdim ki şurada kentimizin aç veya muhtaç sakinleri var. İftar çadırında vicdanıma rüşvet vermek yerine, varsıllarla yoksulları bir araya getiren köprüler kurardım. Bu Köprülerde onlar buluşsun, tanışsın ve paylaşsın diye&#8230; Onun dışında dünyada güzel örnekleri var. Gıda bankaları var. Bizde niye yok? Sözün özü: Hayır işi siyasi bir araç olarak kullanılmamalı. A veya B partisi, şu veya bu ideoloji, fark etmez. Hiç kimse yapmamalı bunu. Bu ahlaki bir problemdir.</p>
<p><strong>Bu belediyelerin yaptıkları yardımlar?</strong></p>
<p>Bu anlamda belediyeler sizce kime yardım yapıyorlar? Nasıl seçiyorlar? Karar vericiler kimler ve kriterleri neler? Şeffaf, yansız ve insan onuruna uygun mu? Mesele bu. Belediyelerin imkânlarını muhtaç olanı “gebe bırakma” amacıyla dağıtmaya karşıyım. Bu bir. İkincisi; yardımlar yardıma muhtaç olanları tembelliğe sevk etmemeli. Bu ikisi çok önemli. Yoksulları tembelleştiren her merhamet ve yardım yoksula kötülüktür. Kaşığıyla verip sapıyla gözünü çıkarmaktır. Bence tüm hayır ve hasenat işinde, tüm yardım faaliyetlerinde hedef “yoksulun kendisi” değil “yoksulluğun kaynağı” olmalıdır. Bunun için de sonuçlardan yola çıkmak yerine sebeplerden yola çıkılmalı, onlarla mücadele edilmelidir. Aksi, aman yoksulluğu yok etmeyelim ki, biz vermenin manevi zevkinden mahrum kalmayalım tavrıdır. Bu bencil dindarlığın dik alasıdır. Ebu Hanife’nin bir talebesinin zekat yorumu şöyledir: Birine zekat verirken, onu başkalarına yardım edecek duruma getirmeyi hedefleyin.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/04/yersiz-olma-ve-istanbulda-tekasur-krizi/">&#8220;Yer&#8221;siz Olma ve İstanbul&#8217;da &#8216;Tekasür&#8217; Krizi&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/04/yersiz-olma-ve-istanbulda-tekasur-krizi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
