“Öğrenci ve Akademisyenler Üniversitenin İki Temel Unsurudur”

Günümüzdekine yakın bir işleyişe sahip üniversitelerin ortaya çıkışı 11. yüzyıl sonrasına tarihleniyor. O günden bugüne müfredatından yönetimin biçimine, eğitime erişme olanaklarından başarı ölçümlerine dek uzanan bir yelpazede “İdeal üniversite nasıl olmalı?” sorusuna yanıtlar aranmış. Üniversite doğası gereği gelişen, değişen, dönüşen bir kurum. Bu dönüşüm bazen zamanın ruhu gereği bazen de politik iklimle olmakta. Bir süredir Türkiye’nin gündeminde yerini koruyan Boğaziçi Üniversitesi rektör atamasına yönelik protestolardan yola çıkarak dünyada ve Türkiye’de üniversite yönetimleri nasıl belirleniyor, öğrenci ve akademisyenlerle üniversite idaresi arasındaki ilişkiler nasıl kuruluyor ve üniversite alanında çalışan sivil toplum kuruluşları akademiyi nasıl değerlendiriyor konularına yakından baktık. 
Üniversite Özerkliğinden KHK’ya Uzanan Yol
Öncelikle Türkiye’de rektörlük makamının yıllar içindeki değişiminin satır başlarını hatırlamakta fayda var. 1946 yılında Resmi Gazete’de yayınlanan Üniversiteler Kanunu ile rektörlerin görevlerine seçimle gelmesi yürürlüğe sokuldu. İlgili kanunun ilk maddesinde “Üniversiteler fakültelerden, enstitü, okul ve bilimsel kurumlardan oluşmuş özerkliği ve tüzelkişiliği olan yüksek bilim, araştırma ve öğretim birlikleridir” deniliyor. Madde 12’de ise “Rektör; Fakülte Profesörler Kurullarının bir arada yapacakları toplantıda iki yıl için, aylıklı ordinaryüs profesör veya profesörler arasından, sıra ile, her seçim döneminde başka bir fakülteden olmak üzere salt çoklukla seçilir” denilmekte. 1960 yılındaki “özgürlükçü” özellikleriyle bilinen anayasa ile üniversitelerin özerk yapısı daha da sağlamlaştırıldı.  Rektörlerin üniversite içindeki heyet tarafından seçilmesi uygulaması 12 Eylül askeri darbesine dek devam etti. 1981 yılında kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve ardından gelen 1982 Anayasası ile rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanması dönemi başladı. 1992 yılında yeni bir değişiklik yapılarak orta yol bulundu. Buna göre öğretim üyeleri tarafından rektörlük için belirlenen altı aday YÖK’e sunuluyor, YÖK adayları üçe indirerek Cumhurbaşkanına sunuyor ve nihai seçimi Cumhurbaşkanı yapıyordu.  Ve son olarak 2016 yılında yayınlanan KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile üniversite içindeki seçimler kaldırılırdı, süreç YÖK’ün sunduğu üç aday arasından Cumhurbaşkanı’nın seçtiği adayın makama atanmasına bağlandı. 
Üniversitenin Dahil Olduğu Demokratik Seçim
Türkiye’de rektör seçimindeki tablonun ardından dünyanın farklı ülkelerindeki prosedürlere baktığımızda; rektörlük seçimi için farklı yöntemler uygulandığı görülse de ortak paydanın üniversite yönetiminin seçimlerde söz hakkı sahibi oluşu göze çarpıyor. Teyit.org’un yayınladığı analizde 90 ülke baz alınarak yapılan bir araştırmanın sonuçları yer alıyor. Araştırmaya göre; 90 ülkenin 40’ında rektörleri hükümet yetkilileri ya da devlet başkanları atıyor. 50’sinde ise üniversite yönetiminin de dahil olduğu demokratik bir seçim uygulanıyor. Ülkelerden örnek vermek gerekirse İtalya’da rektör üniversite profesörlerinin oylarıyla belirleniyor. Almanya ve İspanya’da seçimde öğrencilerin de söz hakkı bulunuyor.  Türkiye gibi rektörlük seçiminde üniversite yönetiminin ve öğrencilerin söz sahibi olmadığı ülkeler için ise Çin, Azerbaycan, Mısır ve Pakistan’ı örnek vermek mümkün. 
“Öğrenciler ve Akademisyenler, Üniversitenin İki Temel Unsurudur”
Türkiye’de ve dünyada rektörlük makamıyla akademik kadro ve öğrencilerin ilişkisinden yola çıkarak, “Nasıl bir akademi?” sorusunun kılavuzluğunda üniversitelerdeki özgürlük ikliminin neleri içermesi gerektiğini, bilimsel çalışmadan kültürel aktivitelere öğrencilerin ve akademisyenlerin haklarını ve ideal akademinin bileşenlerini Sivil Alan Araştırmalar Derneği ile konuştuk.  Berna AkkızalDernek Başkanı Berna Akkızal sözlerine üniversitelerin imkanlarını ve karar mekanizmalarını kendilerinin yönetmeleri vurgusuyla başlıyor: “Öğrenciler ve akademisyenleri üniversitenin temel iki unsuru ve var edeni olarak görüyoruz. Öğrenciler de akademisyenler de bu süreçte elbette yer almalı ve söz sahibi olmalıdır.” Eleştirel düşüncenin merkezi olması gereken üniversitelere dışarıdan müdahalelerin kurumun yapısına aykırı bir yaklaşım olduğunu söyleyen Akkızal; örneklerle dünyadaki güncel tabloyu değerlendiriyor: “Dünyadaki örnekler incelendiğinde; ABD’de birden fazla yönetim yaklaşımı söz konusu. Anglo-Sakson üniversitelerde Türkiye’de olduğu gibi üniversite yönetim kurulu tarafından rektör seçimlerinin olduğu üniversiteler var. Atamalar, eğitim bakanlığı tarafından gerçekleştiriliyor. Harvard Üniversitesi’nde ise rektör, üniversite mezunları tarafından seçiliyor. İngiltere ve Fransa’da öğrencilerin katılımıyla seçim yapılırken, Almanya, İsveç ve İtalya’da öğrenci temsilcilerinin katılımı söz konusu. Genel olarak baktığımızda üniversitelerin rektör seçimlerinde, tabii olarak öğrenciler de seslerini duyurabiliyor; seçim yapabiliyor.”
“Üniversiteler Tam Bağımsız Olmalı”
İfade özgürlüğünün, uluslararası sözleşmeler ve Anayasa’yla güvence altına alınmış olan bir hak olduğunu ifade eden Akkızal, “İfade özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkının sınırları da sadece çoğunluğun hoşuna giden ve benimsediği fikirleri dile getirmek, beğenmediği uygulamaları protesto etmekle kısıtlı değil. Tam aksine hakim olmayan fikirlerin ifade edilebilmesini, kimsenin cesaret edip de karşı çıkamadığı uygulamaları protesto edebilmeyi sağlamak buradaki amaç. Üniversitelerde de olabildiğince tüm seslerin duyulması, tüm fikirlerin tartışılabilmesi gerekir. Üniversite bünyesindeki kulüpler, çalışmalar, içinde bulunduğu insanların karar mekanizmalarına ait, dokunulmaz olmalıdır. Kısaca üniversitelerin mali, yönetimsel ve akademik açıdan tam bir bağımsızlığı olmalıdır.” diye açıklıyor.
“Üniversite Hakkında Alınan Her Kararda Öğrencilere Danışılmalı”
"Sivil Alan Araştırmaları olarak, demokratik, özgür, hiyerarşinin olmadığı, üretken bir akademi hayalimiz var” diyen Akkızal; “Sadece rektör seçimlerinde değil, üniversite hakkında alınan her kararda öğrencilere danışılmalı. Üniversitelerde yapılan inşaatlar, yarışmalar, üretimler de buna dahil. Dışarıdan hiçbir temsilci öğrenciler ile ikame edilmemeli” diyerek üniversite içi özerkliğe bir kez daha vurgu yapıyor. 

İlgili İçerikler