<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Röportaj arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/roportaj/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/roportaj/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Jul 2025 16:49:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Röportaj arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/roportaj/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye’de Fon Ekosistemi &#124; Rümeysa Çamdereli: Fonculuk suçlaması temel savunuculuk faaliyetlerinin altını boşaltmak için enteresan bir araç</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/07/03/turkiyede-fon-ekosistemi-rumeysa-camdereli-fonculuk-suclamasi-temel-savunuculuk-faaliyetlerinin-altini-bosaltmak-icin-enteresan-bir-arac/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2025 16:49:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Daktilo1984]]></category>
		<category><![CDATA[Fonculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye ve Uluslararası Fon Ekosistemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87622</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ancak anladığım kadarıyla tüm konuştuklarımız içerisinde en zoru, bağlı oldukları ülke ya da uluslararası kuruluşların politik tutumunu da temsil eden fon veren temsilcilerinin birlikte strateji kurması. Bu dünya barışını istemek gibi bir şey yani, keşke öyle olmasaydı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/07/03/turkiyede-fon-ekosistemi-rumeysa-camdereli-fonculuk-suclamasi-temel-savunuculuk-faaliyetlerinin-altini-bosaltmak-icin-enteresan-bir-arac/">Türkiye’de Fon Ekosistemi | Rümeysa Çamdereli: Fonculuk suçlaması temel savunuculuk faaliyetlerinin altını boşaltmak için enteresan bir araç</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daktilo1984 ekibi, 12 Haziran 2025’te yayınladığı <a href="https://daktilo1984.com/yazilar/turkiye-ve-uluslararasi-fon-ekosistemi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">“Türkiye ve Uluslararası Fon Ekosistemi”</a> adlı raporun ardından “Türkiye’de Fon Ekosistemi ve Sivil Toplum” konusunu daha derinlemesine incelemek için bir röportaj serisine başladı. Serinin ikinci röportajı Sivil Sayfalar yazarlardan Rümeysa Çamdereli&#8217;yle <a href="https://daktilo1984.com/roportajlar/turkiyede-fon-ekosistemi-rumeysa-camdereli-fonculuk-suclamasi-temel-savunuculuk-faaliyetlerinin-altini-bosaltmak-icin-enteresan-bir-arac/">gerçekleştirildi</a>. Sivil Sayfalar olarak biz de röportaja yer vermek istedik.</p>
<p><strong>Türkiye’de, uluslarası kurumlardan fon alarak sivil toplum faaliyeti yapmak sizce nasıl algılanıyor?</strong></p>
<p>2000’lerin başında AB uyum süreçleriyle popüler hale gelen uluslararası fon sistemi son yıllarda her geçen gün artan şekilde kriminalize oluyor. Uluslararası fonlardan destekle proje yapan kişi ve kurumların adı hemen “ajana” çıkıyor. Alınan fon daha bir kuruş harcanmadan devlete bildirilirken, yine alınan hibenin neredeyse yarısı dolaylı şekilde devlete vergi olarak geri dönerken, vatana ihanetle suçlanmak tam bir yeni Türkiye çelişkisi.</p>
<p><strong>⁠Uluslararası kurumlardan fon alarak yaptığınız çalışmalarda “fonculuk” ile suçlandığınız oldu mu?</strong></p>
<p>Evet, tabii ki. Ama bu sadece fon almakla ilgili değil tabii. Temel savunuculuk faaliyetlerinin altını boşaltmak için enteresan bir araç artık “fonculuk” suçlaması. Eğer yaptığınız çalışmalarla sivil toplum olarak en temel misyonunuzu yerine getiriyor, devletin bazı uygulama ya da yaklaşımlarını eleştiriyorsanız, ya da toplumsal bir soruna işaret ediyorsanız, bu meşru zemininiz ancak böyle temelsiz suçlamalarla elinizden alınabiliyor.</p>
<p>Özellikle X platformundaki troll ordusu içerisinde bu konuda itinayla çalışan kişiler var ne yazık ki. Belki onların paylaşımları doğrudan bir zarar vermiyor, ama sonrasında potansiyel bağışçıların korkmasına neden oluyor. Malum uzun yıllardır artık herhangi bir kuruma bağış yapmak, yine her aşamasıyla resmi bir şey olmakla birlikte suç unsuru haline gelebiliyor. Kimi zaman yöneticiler tarafından da böyle hedef göstermeler olduğunda, zaten dar olan bağışçı kitleniz tamamen ortadan kalkabiliyor. Aldığınız finansal kaynaklarla finansal kaynaklarınızı olumsuz etkilediğiniz enteresan bir dilemma daha.</p>
<p><strong>⁠Sizce uluslararası kurumlardan fon almak bağımsız faaliyette bulunmayı engelliyor mu?</strong></p>
<p>Uluslararası fon kuruluşlarının bu fonları verirken kendilerine belirledikleri genel hedefler var. Bu hedefler herkese açık bir şekilde yazılı hale getirilmiş hedefler. Kolaylıkla söyleyebilirim ki tüm bu hibelerin en genel amacı Türkiye’de demokratikleşmeye katkı sunmak olarak ifade ediliyor. Sonrasında da fon veren her kurum kendisine göre öncelikli olan tematik alanlara hibelerini yönlendirebiliyor.</p>
<p>Bu güne kadar aldığım hiçbir hibede bu akışın dışında bir uygulamayla karşılaşmadım. Ama son zamanlarda, Türkiye’de hibe vermeye devam etmek isteklerini sebep göstererek fon kuruluşlarının belirli gündemleri, özellikle de LGBTİ+ gündemlerini dışarıda bıraktıklarına dair paylaşımları oluyor arkadaşlarımın. Ama tabii Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere buradaki hibeleri dağıtan ülkelerin de gün geçtikçe daha fazla sağ partiler tarafından yönetilmeye başladığını unutmamak gerekiyor. Burada da faaliyet kısıtlamasından çok hibelerin azalmasını tecrübe ediyoruz.</p>
<p><strong>Sizce Türkiye’de fonlar ne kadar etkin kullanılıyor?</strong></p>
<p>YADA Vakfı olarak 2022 yılında yaptığımız bir araştırmada<a id="_ftnref1" href="https://daktilo1984.com/roportajlar/turkiyede-fon-ekosistemi-rumeysa-camdereli-fonculuk-suclamasi-temel-savunuculuk-faaliyetlerinin-altini-bosaltmak-icin-enteresan-bir-arac/#_ftn1">[1]</a> şunu görmüştük: Özellikle AB hibesi almayı “başarabilirseniz” bunun etkisi olumlu. Fon alma süreçlerinde artık sabit bir gerçekliğe dönüşen yoğun rekabet, var olan hibelerin daha etkin kullanılabilmesiyle sonuçlanıyor bence. Artık her kurum önerdikleri projenin daha önce uygulanmadığını, kendi kurumlarının bu projeyi yapmasının bir katma değer olduğunu daha başvuru aşamasında savunmak durumunda.</p>
<p>Ben sivil topluma ilk giriş yaptığım dönemlerde en fazla şikayet edilen konu kendisini tekrar eden ve her kurumun aynı işi farklı yerlerde yapmayı öngördüğü projelerdi. Hala böyle bir problem devam ediyor tabii ki, ama bence hibe veren kurumların da kapasitesi bu konuda arttı. Elbette bu artış bi anlamda bir tekelleşmeyi de beraberinde getirdi, çünkü artık fon verenler kendilerini kapasitesiz kurumlara destek vererek “tehlikeye atmak” istemiyor. Türkiye’de proje yürütme kapasitesiyle ünlü kurumlara doğrudan hibeyi emanet edip ortadan çekiliyor. Bu da “her hibeyi alan kurumlar” ve “hiç hibe alamayan kurumlar” gibi bir ikiliğe doğru gidiyor. Fon verenler arasında herhangi bir koordinasyon da olmaması bu konuda genel bir strateji inşa edilmesine engel oluyor. Ancak anladığım kadarıyla tüm konuştuklarımız içerisinde en zoru, bağlı oldukları ülke ya da uluslararası kuruluşların politik tutumunu da temsil eden fon veren temsilcilerinin birlikte strateji kurması. Bu dünya barışını istemek gibi bir şey yani, keşke öyle olmasaydı.</p>
<p><strong>Siz </strong><strong>deneyimlerinize dayanarak bu sorunlara ne</strong><strong> gibi çözümler önerirdiniz</strong><strong>?</strong></p>
<p>Son dönemde uluslararası hibeler gözle görülür şekilde daraldı. Var olan hibeler de dediğim gibi birkaç kurum tarafından yönetiliyor. Fon verenlerin sadece 1-2 kişi daha işe alarak daha kapasitesi küçük kuruluşlara destek verebileceği bir sistem, böyle suyunun suyunu sivil topluma bırakarak yolda tükeniyor. O nedenle ilk elden en kritik olan şey finansal krizlerle uğraşan, özellikle de yerelde ya da başka hiçbir kurumun yapmadığı işleri yapan ve var olan politik kutuplaşma nedeniyle bağış toplayamayan, hibelerden başka bir kaynak bulamayan kurumlara olan destekleri verimli şekilde aktarmak.</p>
<p>Bu şekilde bu hibeleri alan kurumların profillerinin özellikle de politik arka plan bağlamında çeşitlendirilmesi de sağlanabilirse eğer, fonculuk suçlamalarının da gücünü kaybedeceğini düşünüyorum. Sivil toplum içerisinde sadece birbirine benzeyen ve birbiriyle benzer şeyler söyleyen kişi ve kurumlara destek vermeye devam edilirse, bu suçlamalar güçlenerek artacaktır.</p>
<hr class="wp-block-separator has-alpha-channel-opacity" />
<p><a id="_ftn1" href="https://daktilo1984.com/roportajlar/turkiyede-fon-ekosistemi-rumeysa-camdereli-fonculuk-suclamasi-temel-savunuculuk-faaliyetlerinin-altini-bosaltmak-icin-enteresan-bir-arac/#_ftnref1">[1]</a> <a href="https://www.yada.org.tr/sivil-toplum-sektorunun-etkisi-arastirmasi-turkiyede-ab-desteklerinin-sivil-toplum-sektorunun-etkisindeki-payi/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://www.yada.org.tr/sivil-toplum-sektorunun-etkisi-arastirmasi-turkiyede-ab-desteklerinin-sivil-toplum-sektorunun-etkisindeki-payi/</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/07/03/turkiyede-fon-ekosistemi-rumeysa-camdereli-fonculuk-suclamasi-temel-savunuculuk-faaliyetlerinin-altini-bosaltmak-icin-enteresan-bir-arac/">Türkiye’de Fon Ekosistemi | Rümeysa Çamdereli: Fonculuk suçlaması temel savunuculuk faaliyetlerinin altını boşaltmak için enteresan bir araç</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yabancı Gazetecilere Yönelik Müdahaleye ‘Basın Özgürlüğü Uyarısı’</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/14/yabanci-gazetecilere-yonelik-mudahaleye-basin-ozgurlugu-uyarisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gökhan Korkmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Apr 2025 13:11:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[19 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF)]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Gazeteciler Sendikası]]></category>
		<category><![CDATA[Tutuklamalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87454</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından başlayan protestoları haberleştirmek için Türkiye’ye gelen yabancı gazetecilere yönelik uygulamalara ilişkin değerlendirmelerde bulunan  Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi ve Bianet sitesi medya özgürlüğü raportörü Erol Önderoğlu ile Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Sekreteri Ayşe Banu Tuna ‘basın özgürlüğü’ uyarısında bulunuyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/14/yabanci-gazetecilere-yonelik-mudahaleye-basin-ozgurlugu-uyarisi/">Yabancı Gazetecilere Yönelik Müdahaleye ‘Basın Özgürlüğü Uyarısı’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından başlayan protestoları haberleştirmek için Türkiye’ye gelen BBC muhabiri Mark Lowen 26 Mart günü gözaltına alındı ve 17 saat gözaltında tutulduktan sonra sınır dışı edildi. BBC muhabiri Mark Lowen&#8217;ın Türk makamları tarafından sınır dışı edilmesi konusunda açıklamalarda bulunan İngiltere&#8217;deki Ulusal Gazeteciler Sendikası (NUJ) Genel Sekreteri Laura Davison, olayın son derece endişe verici olduğunun altını çizerken izleyicilerin tarafsız ve güvenilir gazeteciliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymakta olduğunu söyledi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte taraftan 30 Mart günü de Türk makamları İsveçli gazeteci Joakim Medin&#8217;in Türkiye&#8217;ye girişinde tutuklandığını resmen teyit etti. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ),  Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), İngiltere&#8217;deki Ulusal Gazeteciler Sendikası (NUJ) ve İsveç Gazeteciler Sendikası (SJF) Türk makamlarına Joakim Medin başta olmak üzere olayları takip ederken  gözaltına alınan tüm  gazetecilerin derhal serbest bırakılması konusunda çağrıda bulundu. Bu durumu  Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi ve Bianet sitesi medya özgürlüğü raportörü Erol Önderoğlu ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Sekreteri Ayşe Banu Tuna ile konuştuk.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h5><strong> </strong></h5>
<h5><strong>‘Tutuklamaya büyük şüpheyle bakıyoruz’</strong></h5>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-87455 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2025/04/Erol-Önderoğlu.jpg" alt="" width="446" height="416" /></p>
<p>Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi ve Bianet sitesi medya özgürlüğü raportörü Erol Önderoğlu, “Gazeteci Mark Lowen&#8217;ın Türkiye&#8217;den sınır dışı edilmesi ve İsveçli gazeteci Joakim Medin&#8217;in tutuklanması, uluslararası medya temsilcilerinin Türkiye’de ilk kez hedef oldukları anlamına gelmezken otoriter yönetimlerin bazen saplantı noktasında işlettikleri güvenlik politikasına tehlikeli unsur olarak artık ne denli rahat dahil edildiklerine dair fikir verir” dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Perrier gibi onlarca habercinin daha önce eleştirel işlere imza attıktan sonra “milli güvenliğe veya kamu düzenine tehdit” gerekçesiyle yıllardır Türkiye’ye giremediğini belirten Önderoğlu, “Medin hakkında henüz iddianame çıkmadıysa da, uluslararası standartlarda yeri olmayan “Cumhurbaşkanı’na hakaret” düzenlemesi ve İsveçli bir gazeteciyi hedef almasının da tuhaf boyutları itibariyle “örgüt üyeliği”ne dayandırılan bir tutuklamaya da endişe ve büyük şüpheyle bakıyoruz. Bu nedenle, durumu bir an önce gözden geçirilmeli, evrensel demokratik standartları karşılamıyorsa derhal tahliye edilmelidir” diye konuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h5><strong>‘Gazetecileri  bu hukuksuz önlemler durduramaz’</strong></h5>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-87456 aligncenter" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2025/04/banu-tuna.jpg" alt="" width="279" height="318" /></p>
<p>Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Sekreteri Ayşe Banu Tuna, iktidarın artık hukuki sorumluluklar, yasaya uygunluk, etik kodlar gibi bağlayıcı unsurlarla bağını tamamen yitirmiş olduğunu ifade etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İktidarın kendini hukuka karşı sorumlu ve yükümlü hissetmediğine değinen Tuna, “Bu nedenle önce hareket ediyor, sonra kitabına uydurmaya çalışıyorlar. Yoksa ne Saraçhane’deki eylemleri izleyen gazetecilere saldırılması, bu isimlerin gözaltına alınması ve şimdi haklarında bir dava açılmış olması açıklanabilir, ne de BBC muhabiri Mark Lowen’ın sınırdışı edilmesi ne de Joakim Medin’in tutuklanması” diye ifade etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O kadar çok insanın  “terör” suçlamasıyla yargılandığına da dikkat çeken Tuna, “Bu suçlamanın eskisi gibi, deyim yerindeyse “ağırlığı” kalmadı. Kimseyi bu suçlamayı yaparak yalnızlaştıramıyor, itibarsızlaştıramıyorlar artık. Onun yerine gazetecileri sahadan çekerek, onları iş yapamaz hale getirerek, haberden ve halktan uzaklaştırarak susturmaya çalışıyorlar. Ancak unutmamak gerekir ki, mesleğini yapmak için hemen her türlü riski ve zorluğu göze alan gazetecileri bu hukuksuz önlemler de durduramaz, bilginin yayılması 21. Yüzyılda engellenemez.” şeklinde konuştu.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/14/yabanci-gazetecilere-yonelik-mudahaleye-basin-ozgurlugu-uyarisi/">Yabancı Gazetecilere Yönelik Müdahaleye ‘Basın Özgürlüğü Uyarısı’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Etki Ajanı Yasası&#8221; mecliste gündeme geliyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/11/13/etki-ajani-yasasi-mecliste-gundeme-geliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Nov 2024 10:05:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[ajan]]></category>
		<category><![CDATA[etki ajanı]]></category>
		<category><![CDATA[Etki Ajanı Yasası]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[Itır Erhart]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87173</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ancak bu süreci sadece Türkiye’ye özgü bir durum olarak düşünmemek gerekiyor. Gürcistan gibi örneklerin yanı sıra başka ülkelerde de “yabancılık”, “ihanet” gibi söylemleri sık sık kullanan popülist partilerin ve devlet zihniyetinin varlığı göz önünde tutulursa, çok daha büyük bir operasyonun tezahürlerini gördüğümüzü söyleyebiliriz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/11/13/etki-ajani-yasasi-mecliste-gundeme-geliyor/">&#8220;Etki Ajanı Yasası&#8221; mecliste gündeme geliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>24 Ekim&#8217;de sivil toplumun çağrısıyla başlayan imza kampanyasının <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/10/31/sivil-toplum-kuruluslarindan-etki-ajani-yasasina-karsi-milletvekillerine-ret-oyu-cagrisi/">haberini</a> yapmıştık.</p>
<p>Sivil toplumun farklı kesimlerinden bu düzenlemeye yönelik tepkiler büyüyor. Kadın hakları ve yasanın kesişiminde olası senaryoya dair Jin Dergi&#8217;de yayınlanan kapsayıcı içeriği <a href="https://jindergi.com/yazi/etki-ajanligi-yasasinin-kabulunun-kadina-ve-topluma-etkisi/">linkte</a> bulabilirsiniz.</p>
<p>Biz de Sivil Sayfalar olarak etki alanında çalışan uzmanlara konuya ilişkin fikirlerini sorduk. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Itır Erhart, sosyolog Ferhat Kentel, YADA Vakfı Araştırma Direktörü Rümeysa Çamdereli sorularımızı yanıtladı:</p>
<div><strong>Sizce neden &#8220;etki ajanı yasası&#8221; gibi bir teklif önerisi gündemde? Bu değişiklik önerisinin çıkış noktası nedir?</strong></div>
<div></div>
<div>
<p><em><strong><img decoding="async" class=" wp-image-87174 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF-640x640.jpg" alt="" width="200" height="200" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF.jpg 750w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" />Ferhat Kentel: </strong></em>Türkiye’nin “modernleşme” tarihinde devletin makbul vatandaş yapma niyeti hiç bitmedi. Türkiye’de toplumsal değişimin aldığı istikameti az veya çok takip etmek yerine, devlet eliyle topluma yön vermek çok daha başat bir yöntem oldu. Bunda kendine ve kendi dışındakilere karşı güvensiz, cemaatleşerek var olabilen geniş toplumsal kesimler üzerinde yükselen bir devlet mantığı hâkim oldu. Devlet, travmalarıyla var olan bir toplumun güvensizliği üzerinde kendini yeniden üretirken, aynı devlet aygıtının çeşitli mekanizmalarına dâhil olan ve kendi sınıfsal-kültürel çıkarlarını hem güvence almayı hem de maksimize etmeyi arzulayan “güce aç” kesimler de kendi rejimlerini sağlamlaştırmak için sürekli bir çaba içinde oldular.Şimdiki dönemde iktidardan pay alan kesimler de kabaca “devrim” olarak gördükleri bir süreçte, bir türlü kontrol altına alamadıkları muhalif güçler karşısında, garantili görmedikleri iktidarlarını korumak için yeni çabalara girişiyorlar. &#8220;Etki ajanı yasası&#8221; da “yerlilik ve millilik” görünümü altında, tüm toplumu kontrol altına almanın, ikna ederek sağlanamayan “total” bir toplumu, “yasal” görünüm altında baskı altına almanın bir çabası olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Ancak bu süreci sadece Türkiye’ye özgü bir durum olarak düşünmemek gerekiyor. Gürcistan gibi örneklerin yanı sıra başka ülkelerde de “yabancılık”, “ihanet” gibi söylemleri sık sık kullanan popülist partilerin ve devlet zihniyetinin varlığı göz önünde tutulursa, çok daha büyük bir operasyonun tezahürlerini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Çok kabaca söylersek, sermaye hareketlerinin özgür olduğu (Türk şirketlerinin İsrail’e yaptıkları ihracat gibi) ya da ulusal çıkarlar adı altında devletlerin ve şirketlerin her türlü “uluslararası işi” yapabildiği bir dünyadayız. Buna karşılık, bu tür yasalar, demokrasiden çıkarı olan yerli toplumsal kesimlerin uluslararası dayanışma yapma imkânlarını baltalamayı amaçlıyor. Sonuç olarak bu tür yasalar sadece tekil “milliyetçi” bir devletin yaptığı iş değil; tam tersine bu devletlerin de taşeronluk yaptığı neo-liberal kapitalist yapıların dikensiz bir uluslararası piyasa yaratma çabalarının bir uzantısıdır.</p>
</div>
<div></div>
<div><em><strong>Itır Erhart:</strong> </em>&#8220;Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk”  başlığı altında  “Devletin güvenliği ve siyasal yararları aleyhine suç işleme” olarak ifade edilen yeni bir suç eklenmesini gündeme geldi biliyorsunuz. Bunun nedeni casusluk kavramının teknolojik gelişmelerle birlikte yeniden tanımlanması gerektiğine dair bir iradenin oluşması sanırım. Günümüzde &#8220;casuslar&#8221; filmlerdeki gibi kılık değiştirerek organizasyonların içine sızmıyor artık; verileri ele geçirmeye çalışıyor. Suç tanımına kimlik ve veri hırsızlığını dahil etmek istemiş olduklarını düşünüyorum.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><em><strong>Rümeysa Çamdereli: </strong></em>Bu değişiklik önerisi aslında uzunca bir süredir yaşadığımız sürecin sonuçlarından bir tanesi. Gezi olayları ve 15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında farklı argümanlarla meşrulaştırılarak iktidar tarafından Türkiye&#8217;nin her yerinde sivil toplum faaliyetlerinin kısıtlanmasına yönelik birçok yaptırım uygulanıyor. &#8220;Türkiye&#8217;nin doğusunda&#8221; içselleştirilmiş kayyumlar, dernek kapatmalar, artık tüm Türkiye&#8217;nin gündeminde. Bu yasa da kurumsal seviyede gerçekleşen bu korku iklimini kişisel olarak da bize yaşatmanın bir yolu olarak araçsallaştırılıyor. Türkiye&#8217;nin içerisinde bulunduğu ekonomik kriz ortamı, demokrasi ve hukukun her geçen gün anlamını yitirdiği uygulamalar bu şekilde gündemlerle bir nebze gölgeleniyor. Hayvan haklarına yönelik &#8220;katliam yasası&#8221;nın meclisten geçiş sürecinde de benzer bir süreç yaşamıştık. Bu suni gündemlerle aktivistlerin halihazırda zihnini kaplayan sayısız gündeme bir yenisi ekleniyor, bu şekilde sivil toplum hareketlerinin pasifleştirileceği düşünülüyor. Olan da Türkiye&#8217;deki tüm canlılara, özelde de bu alanda çalışan aktivistlerin değişime yönelik umutlarına oluyor.</div>
<div></div>
<div></div>
<div></div>
<div><strong>Bu yasanın geçmesi durumunda bizi sizce neler bekliyor? Yasa değişikliğine karşı ve eğer olumsuz senaryoda yasa değişikliği gerçekleşirse sivil toplumun nasıl adımlar atması gerekir?</strong></div>
<div></div>
<div><em><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-87175 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/575x510-itir-erhart.jpeg" alt="" width="205" height="182" />Itır Erhart:</strong> </em>Yasanın içinde oldukça muğlak ifadeler yer alıyor: &#8220;Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda gerçekleştirilen fiiller&#8221;</div>
<div></div>
<div>Özellikle insan hakları alanında çalışan dernek ve vakıfların projelerini hayata geçirmelerinin önünde bir engel oluşturma potansiyeli çok yüksek.</div>
<div></div>
<div>Uluslararası bir kurum tarafından fonlanan bir projenin etkinliğinde (panel/söyleşi/sergi&#8230;) devletin resmi ideolojisine ters düşen bir konuşma yapılması bile söz konusu sivil toplum kuruluşunu riskli bir noktaya taşıyabilir.</div>
<div></div>
<div>Eğer yasa teklifi onaylanırsa sivil toplum kuruluşlarının ortak akılla bir doküman hazırlayıp ifade özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, bilgiye erişim hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerin ihlaline gidebilecek bu durumla ilgili tepkilerini ilgili kurumlara ve mercilere iletmesi gerekiyor. Yasada yer alan kavramların ve ifadelerin netleştirilmesini talep etmek de gerekiyor.</div>
<div></div>
<div>
<p><em><strong>Ferhat Kentel: </strong></em>Bu yasanın geçmesi durumunda, kuşkusuz, şimdikine kıyasla daha da kısıtlanmış, yukarıdan aşağı tanımlanmış bir “yasal çerçeve” bizi bekliyor. Muhtemelen, devletin görünen kumandasındaki aktörler, “yabancılık,” “ihanet”, “dış güçler”, “ajanlar” gibi ideolojik dağarcıklarında zaten bulunan manipülasyon araçlarını bol bol kullanacaklar. Şimdiye kadar “terör” ile özdeşleştirilen bütün hareketler ve aktörler bundan sonra, bu yasanın sağladığı kolaylık sayesinde, bir de “ajanlık” mertebesine çıkacaklar. Bu yasa geçtiği takdirde, Türkiye’nin iyileşmeyen yaraları muhtemelen daha da acımaya devam eder. Ancak toplumsal hayat, toplumsal hareketler ve toplumsal değişim yasalarla ortaya çıkmaz. Yasalar, toplumun hareketini tabii ki eğip, bükebilir. Beklenmeyen yönlere itebilir ama sona erdiremez. Öte yandan, Türkiye toplumu bütün sorunlarına, kutuplaşmalarına, cemaatleşmelerine rağmen, hayatta kalma konusunda son derecede direngen bir yapıya sahip görünüyor. Bu da muhtemelen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan çok önceye giden Anadolu tarihinde biriken korkular, güvensizlikler, sürgünler, isyanlar, itaatler, saklanmalar ve mücadelelerle oluşan bir tecrübeye dayanıyor. Bir teorinin reçetesine sokulamayacak kadar karmaşık olan bu süreçte toplum kendisine dayatılan “teorik” ya da “ideolojik” kalıpları tersyüz etmenin, çarpıtmanın yollarını üretebiliyor.Böyle bir toplumsal altyapıda sivil toplumun ise etkili yaratıcı yöntemler düşünmesi gerekiyor. Bu yöntemleri bir reçeteye sokmak mümkün değildir, ancak en azından mizahı ve sivil itaatsizliği akılda tutmak ve söz konusu yasayı çıkaranların bizzat kendi “etki ajanlıklarının” altını çok iyi çizmek gerekiyor kanımca.</p>
</div>
<p><em><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-87176 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-640x853.jpg" alt="" width="183" height="244" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-scaled.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 183px) 100vw, 183px" /></strong></em></p>
<p><em><strong>Rümeysa Çamdereli: </strong></em>Türkiye&#8217;de sivil toplum tüm koşullarda varlığını devam ettirme konusunda inanılmaz sınavlar verdi. İstanbul Sözleşmesi&#8217;nin yürürlükten kaldırılması sonrasında örneğin kadın hareketi hiç hız kesmeden faaliyetlerine devam etti. Hayvan hakları aktivistleri yine yürürlüğe giren &#8220;katliam yasası&#8221; sonrasında faaliyetlerine hiç ara vermeden devam ediyor. Ancak bu yasa özelinde sivil toplumun geneline konuşan, sivil toplumun sadece sivil toplum olduğu için yaşadığı zorlukları işaret eden ve kapsayıcı bir dil üreten kurumların sayısı oldukça sınırlı. Bu konunun &#8220;sahipsiz&#8221; kalma riski var. &#8220;Özgür Sivil Toplum&#8221; imza kampanyası bu anlamda çok özgün bir adım oldu. Bundan sonrası için de eğer değişiklik bahsedildiği şekilde gerçekleşirse ortak hareket etmeye ihtiyaç var. Burada da sivil toplumu herhangi bir tematik alan, arka plan, coğrafya gözetmeksizin kapsayıcı bir şekilde ele alan bir süreç için emek vermek gerekecek. Umarım biz de, özellikle YADA Vakfı olarak böyle bir sürecin etkin bir parçası olmayı başarabiliriz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/11/13/etki-ajani-yasasi-mecliste-gundeme-geliyor/">&#8220;Etki Ajanı Yasası&#8221; mecliste gündeme geliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Büyük Çaresizliğimizin En Güzel Dayanışması”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/23/buyuk-caresizligimizin-en-guzel-dayanismasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2024 11:58:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Afet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Adıyaman]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum ve afet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86709</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adıyaman Sivil Toplum Dayanışma Grubu’nun 6 Şubat depremleri sonrası edindiği zengin deneyimi bir kitaba dönüştü: Adıyaman Sivil Toplumu Anlatıyor. Kitabın sürekli “daralmasından” şikâyet ettiğimiz sivil alandaki aktörlere mesajı net: Adıyaman Sivil Toplum Dayanışma Grubu “Türkiye’deki en iyi afet sonrası sivil koordinasyon örneklerinden biri” çünkü “...var olan gücümüzü etkin kullanabildik, süreci rekabetçi değil dayanışmacı şekilde yürüttük.” Kitap aynı zamanda Türkiye’de taban örgütlerinin neden güçlenmesi gerektiğine sahadan yanıt veriyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/23/buyuk-caresizligimizin-en-guzel-dayanismasi/">“Büyük Çaresizliğimizin En Güzel Dayanışması”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>6 Şubat depremlerinin ardından bölgeye “yoğun şekilde yönelen” sivil toplum projeleri ve gönüllülerin sayıları, nispeten azaldı. Kamuoyunun da bölgeye olan ilgisi ekonomik krizin de etkisiyle düştü.  STK’lar gönüllülerin ve kaynakların yetersizliğinden dem vurmaya başladı.</p>
<p>Adıyaman, kentin afet öncesi ve sonrası sivil alana bakışı yönünden özgün bir örnek olabilir.  Depremin hemen ardından Hamit Levent Evci gibi bazı sivil toplum profesyonelleri Adıyaman’da sahada idi. Sürecin birebir tanığı ve afet sonrası sivil toplum faaliyetlerine dair biriken söz ve deneyimleri o kadar yoğundu ki bunları çoklu krizle çağında yaşayacağımız yeni krizler için paylaşma sorumluluğu hissettiler ve neredeyse tüm hak alanlarındaki içgörüleriyle <a href="https://anit417.org/adiyamansiviltoplumuanlatiyor/">Adıyaman Sivil Toplumu Anlatıyor</a> kitabında bir araya getirdiler.</p>
<p>Kitabın yazarlarından Hamit Levent Evci, Gülfer Kırbaş ve Asuman Şahin sorularımızı yanıtladı.</p>
<p><strong>Neden bir kitap yazmayı düşündünüz? Hedefiniz kime ulaşmak? Nasıl bir etki yaratmak? </strong></p>
<p><strong>Hamit Levent Evci: </strong>Deprem sahasında çalışıyorsanız, hele ki Adıyaman gibi “unutulan” bir yerde çalışıyorsanız, birçok şeyi düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Burada çalışan çoğu kişi kendisini çok yalnız hissetti ama bir yandan da bir sürü deneyim vardı burada. Bu kitabı, birçok sebeple kaleme aldık ama en çok şu 3 sebeple sanıyoruz:</p>
<p>Adıyaman’da depremden bu yana bir buçuk sene geçti. Bir buçuk senenin sonunda halen onlarca sorun yaşanıyor. Bu sorunlara yönelik hizmetler ise her geçen gün azalıyor. Dolayısıyla bu kitabı tüm aktörlere “deprem sonrası toparlanma bitmedi, hatta neredeyse yeni başlıyor” demek için kaleme aldık.</p>
<p>Türkiye krizler ülkesi. Birçok kriz oluyor ve ne yazık ki olmaya da devam edecek. Zaten doğal afetlerden kaçmak da mümkün değil, önemli olan krizlere dönmemesi için önlemler almak ve karşılaştığımızda en az hasarla bu süreci geçirmek. Adıyaman’da sivil toplum aktörleri olarak birçok deneyim kazandık. Bu deneyimleri gelecekteki krizlere hazırlanan tüm öznelere anlatmanın önemli sorumluluklarımızdan biri olduğunu düşünüyorduk.</p>
<p>Adıyaman Sivil Toplum Dayanışma Grubu Türkiye’deki, hatta belki de dünyadaki en iyi ve en işlevsel afet sonrası sivil koordinasyon modeli örneklerinden biri. Kitapta da okuyacağınız üzere hacminin çok ötesinde işler başardı ve halen ASTDG koordinasyona ve de kolektif üretime devam ediyor. Hem bu modeli hem de bu koordinasyon etrafında bir araya gelen kişi/kurumların deneyimlerini bir araya getirmenin de bu modeli güçlendirmek için önemli bir adım olduğunu düşündük. Ve gerçekten de öyle oldu.</p>
<p>Kitabın yazarları olarak kitabı ilk gördüğümüzde ne yapacağımızı, birbirimize nasıl teşekkür edeceğimizi bilemedik. Çünkü bu deneyim, uzun süredir söylediğimiz gibi “bizim büyük çaresizliğimizin en güzel dayanışması” ve bu kitap da bu dayanışmanın en güzel üretimlerinden biri.</p>
<h4><strong>Rekabetçi Değil Dayanışmacı! </strong></h4>
<p><strong>Kitap pek çok hak alanını içeriyor, kentte en verimli çalıştığınız alanlar  ve hala çok sıkıntılar var dediğiniz alanlar hangileri?</strong></p>
<p><strong>Gülfer Kırbaş: </strong>Adıyaman afet sonrası müdahalede çok yalnız bırakılmış bir şehir oldu. Burada çalışmaya gelen sivil toplum kuruluşları, insani yardım örgütleri de afetin büyüklüğü karşısında yalnız hissetti ve devam edebilmenin tek yolu olarak dayanışmayı buldu. Bu dayanışma temelli koordinasyon ile aslında sınırlı kaynağı etkin şekilde kullanabildi. Dolayısıyla en verimli çalıştığımız alan dayanışabildiğimiz her alan oldu.</p>
<p>Afet sonrası oluşan bu dayanışma halinin kente çok daha geniş bir yansıması olduğunu da gördük. Bir yandan sivil toplum kuruluşlarında çalışmaya başlayan Adıyaman’lı gençler için yeni bir alan açıldı, çok şey öğrenip hızla bu alanda yetişmeye başladılar. Bir yandan da Adıyaman halkı hak temelli çalışmalarla tanıştı ve bu çalışmalara alan açtı.</p>
<p>Örneğin kadın çalışması konusunda Adıyaman’da zorlanacağını düşünebilir pek çok örgüt. Ama afet sonrası süreçte 3 yılda alacağımız yolu 3 ayda aldık, kadınlar için farklılaşan akut ihtiyaçları karşılarken ve bunları gündem ederken çok kısa sürede toplumsal cinsiyet eşitliği konuşur olduk. Sivil alanın varlığı kadınları sivil alana katılımı konusunda da güçlendirdi. Gençlik çalışmaları çok etkili bir şekilde gelişti. Mülteciler özelinde hizmet verilmesinin ötesinde hak savunuculuğu yaptı burada örgütler. Aslında her alanda var olan gücümüzü etkin kullanabildik çünkü bu süreci rekabetçi değil dayanışmacı bir şekilde yürüttük.</p>
<p><strong> </strong>Bugün hala devam eden sorun alanları var. Geçici yerleşim alanlarına ne olacağı, yeni yerleşim alanlarının ne zaman biteceği, buraların kent kültürüne, özel ihtiyaçlara uygunluğu, kentin kadınlar ve çocuklar için destekleyici mekanizmalarının güçlendirilmesi, deprem sonrası kent hafızasının yok oluşu, mültecilerin yaşam alanları…</p>
<p>Ama en büyük sorun bu çalışmaların devamlılığı. Başta kontrolsüzce yığılan destekleri en etkin şekilde kullanmaya çalıştık ama şimdi bu destekler hızla çekiliyor. Henüz sonuçlarını yeni alacağımız merkezler kapanıyor çünkü özel sektör ilk zamanlara kıyasla desteğini çekmiş/veya oldukça azaltmış ve de büyük fon verenlerin gündemi değişmiş. Örneğin, psikolojik destek almaya başlarda hiç hazır değildik ama asıl şimdi buna ihtiyacımız var diyor insanlar. Ama ruh sağlığı ve psiko-sosyal destek alanında çalışan kurumların sayısı bugün oldukça az.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-86710" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/1-160x160.jpeg" alt="" width="346" height="346" />Adıyaman’da Tek Sivil Aktör Gibi Çalışmak! </strong></p>
<p><strong>Adıyaman’dan ve mevcut sivil toplumundan siz ne umdunuz? Ne buldunuz? Ne gözlemlediniz?</strong></p>
<p><strong>Asuman Şahin : </strong>Adıyaman’da deprem öncesinde geniş ve güçlü bir sivil toplum ağından bahsedemiyoruz ne yazık ki. Afetten önce dernekler odasına kayıtlı yüzlerce dernek olsa da çoğu hemşehri dernekleri veya meslek odaları, sahada uluslararası partnerlerle insani yardım alanında çalışan bir dernek ve yeni kurulmuş birkaç gençlik sivil toplum örgütü vardı.</p>
<p>Dolayısıyla sivil toplumdan bir beklentimizin olması çok mümkün değildi.</p>
<p>Hem fon sağlayıcı kurumlar hem de dernekler Adıyaman’ı bilmedikleri için çalışma yapmaya da çekindiler ve Adıyaman’da ya hiç çalışmadılar ya da sahada çalışmaya başlamaları çok uzun zaman aldı, bahsettiğimiz yalnızlık hissini böyle bir yerden de yaşadık.</p>
<p>Depremden sonra ulusal ve bölgesel sivil toplum kuruluşları Adıyaman’a ihtiyaç analizi için gelmeye başladı ve o sırada Adıyaman Sivil Toplum Dayanışma Grubu ile tanıştılar, sağlıklı veriye ulaşabilecekleri, sahada nerede nasıl bir çalışma yürüteceklerine dair öngörü paylaşabilen bir grupla tanıştığı için pek çok kurum Adıyaman’da çalışma yapmaya cesaret edebildi.</p>
<p>Şunu söyleyebiliriz ki öncesinde sivil toplum hareketliliği bulunmayan bir şehirde depremle birlikte yüzlerce kurum çalışma yürüttü, kimisi projesi bittiği için gitti ancak geri dönmenin ve tekrar sahada çalışmanın yollarını arıyor. İnsani yardım ve hak temelli çalışan sivil örgütleri aynı paydada buluşturabildik mesela, iki grup da birbirinin dilini anlamazken kavramlarda uzlaştılar, birbirlerini ve çalışma alanlarını tanıdılar, birbirlerine yönlendirme yaptılar. Adıyaman’da kurum isimleriyle çalışılmadı aslında, tek bir sivil hareket gibi çalışıldı ve herkes ihtiyacı tutabildiği ucundan tutup karşılamak için çabaladı. Bu hepimiz için şaşırtıcı ve oldukça etkileyici oldu, hep “bir şehrin kaderini değiştirmeye niyetliyiz” derdik, çok iyi bir sivil örgütlenme ve koordinasyon örneğini sivil alana katma şansımız oldu. Adıyaman’da tahminlerimizden daha ötesini bulduk diyebiliriz.</p>
<p><strong>Yerel düzeyde STK çalışmasına dair, özellikle deprem sonrası pek çok projenin yönelmesi, nasıl bir etki yarattı? Eleştirel bir değerlendirme yapar mısınız?</strong></p>
<p><strong>Asuman Şahin: </strong>Bu soruyu birkaç ana başlık üstünden düşünmek anlamlı olacaktır :</p>
<p>Deprem sonrasında hem fon kuruluşları hem özel sektör hem de bireysel bağışçılar deprem bölgelerine çok fazla destek sağladı, alana çok fazla proje geldi. Çok fazla fon sağlanmış olsa da bu fonlar illerin depremden etkilenmişlik düzeyleriyle doğru orantılı olarak sahaya dağıtılmadı.</p>
<p>Saha çalışmaları sırasında ihtiyaçlar çok hızlı değişiyordu ve bildiğimiz/alışık olduğumuz proje yönetme sistemleri, prosedürler ve kurum içi uygulamalar ihtiyaca yetişmeyi zorlaştırıyordu. Sahada tespit edilen ihtiyaca uygun bütçeler veya aktiviteler olmadığında veya kurum içi prosedürlere takılıp ihtiyaçların satın alma süresi uzadığında ne yazık ki ihtiyaca cevap verilemiyordu.</p>
<p>Pek çok bağışçı, özel sektör fonu ve büyük fon sağlayıcı kurum afetin başında bu konuda sağlayabileceği bütçenin çok büyük bir kısmını sahaya sundu ve yavaş yavaş sahadan çekilmeye başladılar. Örneğin bugün ilk günlerdekine göre çok daha fazla ruh sağlığı ve psikososyal destek çalışması ihtiyacı var ve hatta tam da bu dönemde bu çalışmalara başlanması gerekirdi ama fon bulunamadığı için bu bağlamda çalışan aktör sayısı çok azaldı.</p>
<p>Fonların da koordinasyonunun sağlanması ve ihtiyaca göre kademeli olarak sahaya yönlendirilmesi gerekirdi. Örneğin şu anda kalkınma ve yeniden kurulum konuşulması gerekiyor ancak sahada bu işler için çalışılabilecek uygun fonlar/projeler yok. İlk zamanlarda ihtiyacın çok üstünde, birbirine çok benzeyen pek çok proje yürütüldü ve bu mükerrer desteklerin verilmesine sebep oldu.</p>
<p>İnsani yardım aktörleri fon sağlayıcıların ajandaları gereği birinci yılın sonunda tamamen mülteci odaklı çalışmalar yürütmek durumunda kaldı ve afet gündeminin dışına çıkıldı, şu anda afet sahalarında kurulmuş operasyonlarda pek çok kurum mülteci koruma programı yürütüyor ve afet programlarını kapattı mesela.</p>
<p><strong>Yerelin İhtiyacına Uyumlanan Sivil Aktörlerin Farkı </strong></p>
<p><strong>Hamit Levent Evci</strong> :  Bu depremlerde sivil toplum çok önemli işler yaptı. Ama sivil toplumu bir bütün olarak da değerlendirmemek lazım. Yerelin ihtiyacını fark edebilen, yereldeki kaynaklarla birlikte hareket eden ve yerel dinamiklerine uyumlananlar fark yarattı. Merkezi bir yerden “ben çok iyi bilirim bu işi” diyen kurumlar ise çuvalladı. Birçok kurumun elindeki fonları “hedef odaklı” kullandıklarını ve etkisinin oldukça sınırlı olduğunu gördük. Bu noktada bir diğer eleştirimiz ise, küresel insani yardım sektörüne olabilir. Türkiye’deki müdahale süreçleri, deprem için ayrılan fonların çok düşük bir miktarının depremzedeye ulaşması ve yereldeki kurumları çok zor durumda bırakan onlarca prosedür vardı. Bu da hareketi oldukça kısıtladı.</p>
<p><strong>Sivil toplumda afet, nasıl bir etki yaratıyor? Adıyaman’ın diğer depremi yaşayan kentlerden farkı var mı? Benzerlikler ne olabilir?</strong></p>
<p><strong>Gülfer Kırbaş: </strong>Aslında hem sivil toplum hem insani yardım örgütleri ülkenin geri kalanında olduğu gibi afetlere hazırlıklı değil. Bu yaşanan hepimiz için bir krizdi. Buradan öğrenilen dersleri aktarmak kitabı yazmakta en önemli motivasyonlarımızdandı. Bu dersleri gerçekten içselleştirmemiz ve olası afetler/krizler için en çok koordine olmaya hazırlıklı olmamız lazım.</p>
<p><strong>Adıyaman’a sizin ilk adım attığınızdan bu yana ne değişti? Kendi sosyal etkinizi, sivil toplumun yaptıkları, yapamadıkları, eksik kaldıkları neler olabilir?</strong></p>
<p><strong>Gülfer Kırbaş</strong>: Deprem öncesi Adıyaman’da sivil toplum örgütlerinin azlığı bir yana sivil katılım yaklaşımının zayıf olduğunu gördük. Deprem bir kriz yaratarak aslında dönüşmesi belki de çok zor bir tutumu değiştirmeye yönelik etki alanı açtı.</p>
<p>Sivil toplum kuruluşları, bağımsız yüzlerce gönüllü depremle beraber Adıyaman’a geldi. İnsanlar başlarda kendilerine uzanan eli can havliyle sormadan tuttular. Sonraları yavaş yavaş “siz neden buradasınız” demeye başladılar. “Sıcak yataklarınızı bırakıp nasıl geliyorsunuz?” dediler. Hatta daha da sonraları biz evlerimize gidip geri dönüyorduk, bunu görenler de “Hadi bir kere geldiniz, bu rezilliği gördükten sonra tekrar nasıl geliyorsunuz onu hiç anlamıyoruz.” dediler.</p>
<p>Bu sorular, yorumlar aslında bir çıkarımız olmadan sırf toplumsal bir soruna birey olarak, sivil toplum örgütleri olarak el uzatabileceğimizi gören zihinlerin düşünme şekliydi. Üstelik bu işleri “hak temelli” yapıyorduk. Yani insanlar “Allah razı olsun” dediğinde “olsun tabi ama bu ekmek, su, çamaşır senin hakkın” diyorduk. Doğalında gelişen bu süreçte dernekler, vakıflar ne iş yapar, neden ve nasıl gelir buralara diye çok sorup düşündü insanlar. Şehir dışından desteğe gelen herkes bir güç kattı Adıyamanlıya ve onlar da kendileri için ne yapabileceklerini düşünmeye başladılar. Bu zaten başlı başına çok büyük bir etki.</p>
<p>Daha önce neredeyse hiç STK çalışmasının olmaması aslında pek çok yerde olan STK yorgunluğunun da olmaması demekti. Yani yereli gözetmeyen, hedef odaklı ve mükerrer işlerle karşılaşmaktan insanlar yorulabiliyor. Defalarca kapısı çalınan, soru sorulan insanlar buna karşılık anlamlı bir destek bulamayabiliyor. Adıyaman’da bu yoktu. Bunun olmaması için de iyi bir koordinasyon yürütmeye çalıştık. Umarız bundan sonra da Adıyaman bu konuda iyi bir örnek olmaya devam eder.</p>
<p><strong>Sivil Alanda ‘Dayanışmacı Birliktelik’ Elzem !</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Türkiye’de genel olarak sivil alana dair bir tespitiniz ya da bir mesajınız var mı? </strong></p>
<p><strong>Gülfer Kırbaş: </strong>Hem deprem bölgesinde hem ülkenin diğer her ilinde çalışan sivil toplum örgütleri arasında ne yazık ki bu bahsettiğimiz gibi dayanışmacı bir birliktelik bulunmuyor. Evet sivil toplum bir sektöre dönüştü ama bu arasında rekabet olan, yerelin ihtiyaçlarını ve gücünü görmeyen bir yapıya dönüştü.</p>
<p>Biz, buna karşı iyi bir örnek oluşturduk Adıyaman’da. Bu örnekle aslında yerelleşme savunuculuğu yapıyoruz. Yereli iyi bilmek, yereli güçlendirmek yaklaşımıyla hareket edersek anlamlı işler yapabiliyoruz.</p>
<p><strong>Hamit Levent Evci:</strong> Merkezi yönetimleri ve yaklaşımları genellikle eleştiriyoruz. Sivil toplum içinde de bunu eleştirmeliyiz ve de değiştirmeliyiz. Türkiye sivil toplumu denilince birkaç şehirdeki güçlü yapılanmalar geliyor akla. Birçok yerel örgüt var ve bu yerel örgütlerin güçlenmesi gerekiyor. Dolayısıyla bence Türkiye sivil toplumunun büyümesi/gelişmesi gereken taraf taban örgütlerinin güçlenmesidir. Büyük STÖ’lerin de en temel görevlerinden biri yerelde, kendileriyle benzer konularda çalışan STÖ’lerle işbirliklerini artırması ve karşılıklı öğrenme ortamlarını güçlendirmesi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Yayının tamamına bu <a href="https://anit417.org/adiyamansiviltoplumuanlatiyor/">linkten</a> ve Sivil Sayfalar raporlar bölümünden ulaşabilirsiniz.</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/23/buyuk-caresizligimizin-en-guzel-dayanismasi/">“Büyük Çaresizliğimizin En Güzel Dayanışması”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;En Büyük Zorluk, Genel Atmosferdeki Düşmanlık Söyleminin Etkisi&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/19/en-buyuk-zorluk-genel-atmosferdeki-dusmanlik-soyleminin-etkisi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/19/en-buyuk-zorluk-genel-atmosferdeki-dusmanlik-soyleminin-etkisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Apr 2024 10:23:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[DİDEM DANIŞ]]></category>
		<category><![CDATA[GÖÇ ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Göç Araştırmaları Derneği'nden Didem Danış ile mülteci derneklerinin yaşadıkları ayrımcılık üzerine konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/19/en-buyuk-zorluk-genel-atmosferdeki-dusmanlik-soyleminin-etkisi/">&#8216;En Büyük Zorluk, Genel Atmosferdeki Düşmanlık Söyleminin Etkisi&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Mülteci dernekleri 6 Şubat depremleri sürecinde neler yaşadı. Onların deprem deneyimiyle ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle belirtmek gerekirse, biz İstanbul&#8217;da yerleşik bir derneğiz, ancak depremden hemen sonra sahada mültecilerle çalışan sivil toplum örgütleriyle iletişime geçtik. Elbette, depremin yıkıcı etkileri onları da derinden etkiledi. Zarar gören veya depremden etkilenen birçok STK, özellikle büyük sivil toplum örgütlerinde, yani hemen her ilde çalışan örgütlerde can kayıpları yaşandı. Özellikle Hatay ve ilçelerinde bu durum çok yoğun şekilde gözlemlendi. Depremin can ve mal kaybının yanı sıra, sahada aktif olarak çalışan mülteci alanında faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri de etkilendi. Ancak, bir diğer etkisi ise ilk şok atlatıldıktan sonra özellikle sosyal medyada mültecilere karşı artan nefret söylemiyle yaşandı. Sahada bir süre sonra toparlanıp çalışma yürütmek isteyen mültecilere yönelik çalışma yapmak isteyen sivil toplum örgütleri, bu yabancı düşmanı söylemle ve mülteci karşıtı söylemle ciddi anlamda sınırlanmış oldular. Bu şekilde genel bir ikili tablodan bahsedebiliriz.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Örneğin, bazı STK&#8217;lar deprem sırasında yaptıkları yardımlarda normalde üzerinde isimlerinin bulunduğu ve &#8220;sığınmacı&#8221; yazan yeleklerini giymemeye başladılar.</span></p></blockquote>
<p><b>Mülteci dernekleri toplum içindeki algı ve ayrımcılıkla mücadelede hangi stratejileri kullanıyor ve bu stratejilerin etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Dernek olarak sizin bu konudaki stratejiniz nasıl?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Deprem özelinde değerlendirdiğimizde, 2023 yılında özellikle deprem ve sonrasında sosyal medyada yükselen mülteci karşıtlığı, nefret söylemi ve düşmanlaştırıcı suçlamalarla dolu bir döneme girdik. Bu durum, mülteci alanında çalışan STK&#8217;ları da genellikle daha düşük profilde çalışmaya yönlendirdi. Özellikle büyük örgütler, hem çalışan sayısı hem de maddi güçleri bakımından daha güçlü olduğundan, isim değişikliğine gittiler veya logolarının görünmemesi için ek çabalar sarf ettiler. Örneğin, bazı STK&#8217;lar deprem sırasında yaptıkları yardımlarda normalde üzerinde isimlerinin bulunduğu ve &#8220;sığınmacı&#8221; yazan yeleklerini giymemeye başladılar. Bu nedenle, güçlü karşı söylem, sivil toplum alanında çalışanların kendilerini daha az fark ettiren bir pozisyona çekilmelerine yol açtı. Özellikle uluslararası kuruluşlara baktığımızda, Birleşmiş Milletler ve bağlantılı kurumların mültecilere ve özellikle de bu dönemde ekstra ayrımcılığa maruz kalan mültecilere yönelik etkili bir çalışma yürütmediklerini ve görevlerini neredeyse tamamen unuttuklarını gözlemledik.</span></p>
<p><b>Mülteci hakları savunuculuğu yaparken kişi ve kurum olarak nasıl zorluklarla karşılaşıyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Göç Araştırmaları Derneği olarak, alanımız genellikle bilgi üretme ve bu bilgiyi politika oluşturma süreçlerine ve araştırmaya dayalı çalışmalara katkıda bulunma üzerine odaklı. Bu sebeple, insani yardım alanında aktif olan diğer sivil toplum örgütlerinden farklı olarak, daha çok hak savunuculuğuna olanak tanıyacak bilgi üretimi, bilgiyi yayma ve söz üretme çabalarına odaklanıyoruz. Bu nedenle, depremden doğrudan etkilenmemiş olabiliriz ancak depremin neden olduğu yabancı düşmanlığı söylemi de bizim üzerimizde etkili oldu, elbette sınırlı da olsa. Dolayısıyla, sorunumuz şudur: Mülteci haklarını savunurken kişi ve kurum olarak hangi zorluklarla karşılaşıyoruz? En büyük zorluk, genel atmosferdeki düşmanlık söyleminin etkisidir. Bu söylem, bize yönelik, &#8220;seviyorsan al da evine besle&#8221; gibi korkunç ifadelerle kendini gösterebiliyor. </span></p>
<p><b>Mülteci derneklerinin çalışmalarına karşı medyanın nasıl bir bakışı olduğunu düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Medya, genel olarak siyasi kutuplaşmanın ötesinde son birkaç yılda göçmen karşıtı bir hava benimsemiş durumda. Özellikle muhalif medyada, yani hükümete karşı olan medyada, çok güçlü bir göçmen karşıtlığı görülmekte. Bu durum, işimizi daha da zorlaştıran bir atmosfer oluşturuyor. Hükümete daha yakın olan medya, hükümetin açık kapı politikası izlemesi ve göreceli olarak kucaklayıcı bir yaklaşım sergilemesi nedeniyle mülteci karşıtı dalgaya kapılmıyor, daha temkinli davranıyor. Ancak, son birkaç yılda toplumda ve seçmenlerde yükselen tepkinin farkında olmalarına rağmen bu konuyu görmezden gelme eğilimi gözlemleniyor. Bu nedenle, hak odaklı sivil toplum faaliyeti yürütmeye çalışanlar için iki türlü görmezden gelme ve yok sayılma tavrı mevcut. Ancak, muhalif kanatta bu durum daha zorlayıcı olabiliyor çünkü orada bir anlamda düşmanlaştırıcı bir tavır sergileniyor.</span></p>
<p><b>Mülteci derneklerinin yaşadığı ayrımcılık, sürdürülebilirliği de etkiliyor. Sürdürülebilirlik ve uzun vadeli etki sağlamak için hangi stratejileri önemsiyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bizim odaklandığımız en önemli nokta, Türkiye&#8217;deki güncel gelişmeler çerçevesinde konulara müdahil olmak. Örneğin, geçtiğimiz günlerde yerel seçimler bağlamında kentlerdeki göçmen ve sığınmacıların durumu tekrar gündeme geldi. Kasım ve Aralık aylarında hızlı bir çalışma yürüterek bu konuda bir rapor hazırladık. Benzer şekilde, deprem döneminde deprem bölgesindeki mültecilerle ilgili çalışmalar yaptık. Bu çalışmaların amacı, onların yaşadığı zorlukları ve başa çıkma stratejilerini araştırmaktı. Stratejimiz, gündeme paralel olarak araştırmalar yaparak söylemimizi güçlendirmek ve esnek bir şekilde hareket etmektir. Derneğimiz küçük olmasına rağmen, üyelerimizin çoğunun akademisyen olması ve farklı üniversitelerde çalışıyor olmaları sayesinde araştırmaya dayalı çalışmaları küçük bütçelerle gerçekleştirebiliyoruz. Bu da, diğer derneklerle kıyaslandığında daha hızlı hareket etmemizi sağlıyor. Küçük bütçelerle çalışmanın getirdiği esneklik ve hızı stratejimizde değerlendiriyoruz.</span></p>
<p><b>Mülteci derneklerinin ayrımcılıkla mücadelede daha etkin olabilmesi için, toplumun genelinde ve devlet politikalarında ne gibi değişikliklere ve tutuma ihtiyaç var?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">En büyük sorunlardan biri, toplumun genelinde sığınmacılara karşı bir hava olması. Yapılan araştırmalar zaten bunu gösteriyor. Türkiye&#8217;de, siyaseten kutuplaşmış bir yapıda bile herkesin hemfikir olduğu nadir konulardan biri göçmenlerdir. Dolayısıyla, toplumda kendimize müttefik olarak görebileceğimiz kesimlerin çok sınırlı olması önemli bir zorluk. Avrupa eleştirilir, devlet politikaları göçmen karşıtıdır ve çeşitli hak ihlalleri yapılır, ancak Avrupa&#8217;da göçmen haklarını savunan güçlü sivil toplum örgütleri ve halk inisiyatifleri bulunmaktadır. Bizde ise birkaç STK dışında toplumda göçmenlerle duygudaşlık veya dayanışma gösteren yapılar çok azdır. Dolayısıyla, mülteci alanında çalışan sivil toplum örgütleri genellikle tek başlarına hareket etmekte. Bu durumda, sivil alanda hak arayabileceğimiz çok fazla aktör bulunmamakta. Baroların mülteci komisyonları bu alanda önemli bir rol oynamaktadır ve diğer sivil toplum örgütlerini güçlendirmek için çaba göstermektedirler. Ancak, güçlü bir hak savunuculuğu hareketinin varlığından bahsetmek zor. Birkaç yerel girişim hariç, etkinlik açısından sınırlı. Örneğin, Gaziantep&#8217;teki Kırkayak gibi yerel girişimlerden bahsedebiliriz. Ancak, genel olarak, bu girişimlerin etkinlikleri sınırlı.</span></p>
<p>Kapak görseli: Anastasiia Kucherenko/Shutterstock</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/19/en-buyuk-zorluk-genel-atmosferdeki-dusmanlik-soyleminin-etkisi/">&#8216;En Büyük Zorluk, Genel Atmosferdeki Düşmanlık Söyleminin Etkisi&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/19/en-buyuk-zorluk-genel-atmosferdeki-dusmanlik-soyleminin-etkisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Feminist Afet Politikası Elzem Çünkü Kadınlar Afet Sonrasının Taşıyıcı Kolonları! </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/06/feminist-afet-politikasi-elzem-cunku-kadinlar-afet-sonrasinin-tasiyici-kolonlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2024 12:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Afet]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK)]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[6 şubat deprem]]></category>
		<category><![CDATA[6 Şubat depremleri]]></category>
		<category><![CDATA[afet politikaları]]></category>
		<category><![CDATA[EŞİK – Eşitlik İçin Kadın Platformu]]></category>
		<category><![CDATA[Özgül Kaptan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86559</guid>

					<description><![CDATA[<p>6 Şubat depremlerinden hemen sonra kadın örgütleri sahadaydı ve hala afetin yarattığı tahribata merhem olmaya çalışıyorlar.  Çünkü “afetler her türlü eşitsizliği açığa çıkarıyor ve devleştiriyor”. Peki afet sonrasında iyileşmenin “taşıyıcı kolonları”-kadınlar ne durumda? Neye ihtiyaç duyuyor?  EŞİK Platformu gönüllüsü Özgül Kaptan ile feminist-eşitlikçi afet yönetiminin neden kamu politikası olması gerektiğini konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/06/feminist-afet-politikasi-elzem-cunku-kadinlar-afet-sonrasinin-tasiyici-kolonlari/">Feminist Afet Politikası Elzem Çünkü Kadınlar Afet Sonrasının Taşıyıcı Kolonları! </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadın dernekleri, deprem sürecinde neler yaşadı? Özellikle deprem bölgesindeki kadın örgütleri neleri deneyimledi? </strong></p>
<p>6 Şubat depremlerinden sonra en hızlı harekete geçen yapılar kadın örgütlenmeleri oldu. Keza Deprem bölgesinde de en hızlı toparlananlar da onlardı. Görünür veya görünmez biçimlerde engellenenler de onlar oldu tabii. Görünür engelleri herkes hatırlayacaktır: çadır / konteryner kentlere girmelerine kadınlarla çalışmalarına izin verilmedi ve bu sorun halen devam ediyor. Bazılarının kendi olanakları ile kurdukları destek çadırları kaldırıldı.</p>
<p>Görünmezden kastım daha geniş boyutlu bir mesele ama bir örnekle kısaca şöyle açıklayayım:  adı sonradan “Aile Bakanlığı” yapılan ve adına paralel işlevi de kadın erkek eşitliği perspektifinden soyutlanıp “sosyal yardım” bakanlığına dönüştürülen Aile Bakanlığı ile bağımsız kadın örgütlerinin irtibatı sıfırlandı. Oysaki bütün bakanlıklar arasında en çok bu bakanlığın kadın örgütleri ile ilişkisinin olması gerekir.</p>
<p>Mesela bakanlığın deprem yaşanan kentlerde şiddete karşı önceden hazırlanmış depremde yıkılmayacak bir kadın güvenli alanı olmalı. Buralarda sorumluluk alacak kendi personeli dışında yereldeki sivil toplum gönüllülerini dahil eden önceden hazırlığı, (eğitimleri, sorumluluk tanımları vb.) yapılmış bir acil eylem planı olmalı. Afete müdahalede yerelde eğitimli ve örgütlü sivil yapılar kritik derecede önemlidir. Depremden sonra oluşan güvensiz koşullarda, ki bu koşulların oluşacağı da önceden bilinen bir gerçek, kadınlar yapayalnız ve şiddete müdahale konusunda en ufak bir fikirleri olmayan gönüllülerle baş başa kalmazdı.</p>
<p>Kamu kaynaklarını kullanan bu yapının örgütlerin önünü açan, sivil dayanışmayı olumlu yönde destekleyen organizasyon rolünün olması gerekir. Görünmeyen engel bu işte. Deprem sürecinde başrolde olması gereken kamu kurumlarının çoğu destek değil köstek pozisyonunda idiler.</p>
<p>Söylemeden geçmeyelim; Kadın örgütlerinin çok hızlı harekete geçmesinin nedeni salt organize yapılar olmaları, sürekli iletişimde olan ağlarının olması değil.  Kadın örgütleri zaten sürekli bir dayanışma ve deyim yerindeyse teyakkuz halinde uzun zamandır. Başka çeşit afetler yaşıyoruz yıllardır, günde en az 3 kadının öldürüldüğünü, bir o kadarının ölüm tehdidi aldığını duymadığımız tek bir gün yok mesela.</p>
<p>EŞİK’te ne yapacağımızı, nasıl bir destek örgütleyebileceğimizi konuşmaya başladığımızda depremin üzerinden yarım saat geçmemişti. Whatsapp gruplarında kimimiz aşevi kurmak için kolları sıvarken, kimimiz enkaza vinç ya da vinçe operatör bulmaya çalıştık. Kimimiz şiddete maruz bırakılan kadınlara destek bulmaya çalıştı, kimimiz Adana’dan balıkçı tekneleri ile Samandağ&#8217;a erzak gönderilmesine uğraştı, kimimiz kayıp çocukları gündeme taşıdı.</p>
<p>İletişim ağlarımızın tümü, ki hemen hemen her şehirden ve birçok ülkeden yaklaşık 1500 kadın var gruplarımızda hem ihtiyaçlara dair bilgilerin hem de kaynakların aktarıldığı yerler oldu. Sahada olan arkadaşlarımız, EŞİK bileşenleri de vardı elbette. İnternet bulabildiklerinde haberleşiyorduk. Aslında 1999 Marmara depreminde, bu denli geniş sivil ağların olmadığı bir zamanda da kadınlar en örgütlü desteği sağladılar deprem bölgesine. O zamanki dayanışmadan 3 tane kadın örgütü çıkması tesadüf olmasa gerek.</p>
<figure id="attachment_86560" aria-describedby="caption-attachment-86560" style="width: 334px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-86560" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/06/ozgulkaptan-e1717678232794-160x160.jpeg" alt="" width="334" height="334" /><figcaption id="caption-attachment-86560" class="wp-caption-text">Eşik Platformu Gönüllüsü Özgül Kaptan</figcaption></figure>
<p><strong>Afetler Cinsiyet Eşitsizliğini Devleştiriyor! </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Afet İçin Feminist Dayanışma’nın depremin 1. yılında yayınladığı metinde “ patriyarkal kapitalizmin yarattığı yıkımın, kadınlar açısından her alanda derinleştirdiği ikincilleştirme, ayrımcılıktan” söz ediyordu. Siz bu konuda ne söylersiniz? Sizin gözlemleriniz neler? </strong></p>
<p>Afetler her türlü eşitsizliğin açığa çıktığı ve devleştiği bir etki yaratıyor. İki katlı müstakil villada yaşayanların evi depremde yıkılmıyor. Kapıda arabasına bir şey olmuyor. Kontağı çevirip mesela başka bir şehirdeki ikinci konutuna gidip hayatına devam edebiliyor.</p>
<p>Sınıfsal eşitsizlikle iç içe geçmiş en derin eşitsizlik tabii ki toplumsal cinsiyet eşitsizliği.  Afetler en çok cinsiyet eşitsizliğinin sonuçlarını katlıyor. Çünkü kadınlar aynı zamanda afet sonrası iyileşme döneminin taşıyıcı kolonları. Bu sebeple kadınların “zarar görebilir guruplar” tanımın içinde sayılıp geçilmesine karşı çıkıyoruz. Kamusal hizmetlerden biri olması gerekirken özelleştirilmiş olduğu için çadıra sayaç koyan enerji dağıtımı şirketi, en çok yemek pişirmesi, temizlik yapması, hasta veya çocuk bakması gereken kadının işini zorlaştırıyor.</p>
<p>1999 depreminin 3. gününde bölgede gözümüze çarpan ilk şey; erkekler Açıkhava kahveleri oluşturmuşlardı, oturuyorlardı. Kadınların kimi ekmek kuyruğunda, kimi çocuğunun hastalığı için ilaç peşinde idi. Bu yüzden toplumsal cinsiyete duyarlı afet planlaması şart diyoruz.</p>
<p>Depremlerin en az zarar vermesinin pek çok koşulu var elbette, afet risk haritasına göre yerleşim planlaması ve depreme dayanıklı yapılaşma en başta geliyor. Giderek vahşileşen kar / rant / beton ekonomisinin yönünü değiştirmek, bir kamu politikası olmaksızın mümkün değil. Bunun pek de zor olmadığını Şili örneğinde gördük. Ülkenin zengin olmasıyla da bir ilişkisi yok. Tamamen bilimi, kamu yararını öne koyan siyasetle ilgili.</p>
<p>Temel sorun; nüfusunun yüzde 70 ‘i fay hatları üzerinde yaşayan ve tüm dünya ülkeleri gibi iklim krizinin yol açtığı felaketleri de yaşayan bu ülkede, deprem ve iklim felaketlerini en az zararla yönetmek için köklü bir değişim gerekiyor. Çok yönlü bir değişimden söz ediyorum. Risk altında yaşayan insanların etkin şekilde dahil olduğu bir değişim gerekli. İstanbul depreminin yakınlaştığı 1999 depreminden bu yana 25 yıldır konuşuluyor.</p>
<p>Tek konu en az can kaybına yol açmayacak şekilde yapılaşma değil elbette. Hayatta kalanların insanca yaşama koşullarına yeniden kavuşturulması süreçlerinde cinsiyet eşitliğine kafa yormak kritik önemde. Mesela deprem gibi olayların erken doğuma yol açtığı biliniyor. Deprem riski yüksek şehirlerde depremde yıkılmayacak kadın doğum hastaneleri inşa etmek çok mu zor? Kızılay’ın bebek maması – çocuk bezinin yanı sıra kadınlar için hijyen malzemelerini de stoklaması neden mümkün olmasın? Bütün arama kurtarma ve ilk yardım ekipmanlarının büyük merkezlerden taşınması şart mı? Neden yüksek riskli yerleşim yerlerinde nüfusa oranlı lojistik merkezi önceden kurulmuyor? Kurumların bir merkezden emir beklemesi ne demek mesela?</p>
<p>Bütün şehirlerin afet acil eylem planlarında hangi kurumun ne yapacağı önceden belli olmalı, herkes afet anında işinin başında olmalı zaten. Zarar görecek kurumların başka şehirlerdeki yedekleri önceden hazırlanmalı. Ve her kurumun kadınların özgün durumlarına ilişkin eğitimleri de tabii ki önceden yapılmalı.</p>
<p><strong>Kadın Örgütleri “Afetlere Müdahalede Eşitlik” Konusunda 6 Şubat’a Dek Aktif Değildi!</strong></p>
<p><strong>Kadın örgütleri söz konusu sorunlarla baş etmek için neler yaptı? Sizce yeterince örgütlü bir kadın mücadelesi (deprem-afet-kadın odağında) şekillendi mi? Engeller nelerdi? </strong></p>
<p><strong> </strong>Bence kadın hareketi genel anlamda bu konuda 6 Şubat sürecine kadar pek bir şey yapmadı. Dönüp bakınca bir özeleştiri gerekiyor bence. 99 deneyimi bu konuda öğretici bir deneydi. Bu deneyim iyi değerlendirilemedi. Oysaki 2000’li yılların ortalarına kadar cinsiyet eşitliği yönünde birçok adımın atılmasına uygun bir siyasal iklim mevcuttu.</p>
<p>“Afetlere müdahalede eşitlik” konusu feminist mücadelenin konularından biri olmadı bir şekilde. Depremler kendini sık sık hatırlattı aslında. 2010’lardan sonra bu siyasal iklim değişti, kazanılmış hakların savunulması süreci başladı ama yine de toplumsal cinsiyete duyarlı afet yönetimi en azından söylem olarak gündemde tutulabilirdi.  Hiçbir şey yapılmadı diyemeyiz elbette ama çok cılız kaldı. Kısacası engeller esas olarak kadın hareketinin kendi dinamikleri ile ilgiliydi bence.</p>
<p>Ama “böyle olmasaydı ne değişirdi?” diye soracak olursak çok şey değişmezdi.  Geldiğimiz noktada, şiddeti dini telkinlerle önleyebileceğini, kadınlar ses çıkarmazsa her şeyin yolunda gideceğini empoze etmeye çalışan bir zihniyetin hâkim olduğu bir ülkede, cinsiyet eşitliği bakımından harika eylem planları hazırlamış olmak bir işe yaramazdı. Örneğin, AFAD geçici barınma merkezlerinde ilk iş çamaşırhane açmazdı. Aile Bakanlığı ilk iş kadın güvenli alan oluşturmazdı. Sağlık bakanlığı ilk iş üreme sağlığı ve doğurganlık hakları ile ilgili destek mekanizması oluşturmazdı. Ya da Kızılay kadınların özel ihtiyaçları kimse istemeden yardım malzemelerine dahil etmezdi. Afet olmadan ne yapılmadığına bakınca bunları görmek zor değil.</p>
<p><strong> </strong><strong>Afet Yönetiminde Eşitlik Depreme Dayanıklı Bina Kadar Hayati! </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Feminist afet politikası ne demek? </strong></p>
<p>Kadınların afetlerin mağduru değil, afet yönetiminin her aşamasında, sürecin etkin bir toplumsal aktörü olduğunun, ataerkil sistemin kadınların omuzlarına yüklediği rollerin aslında ne kadar yaşamsal ve hayat kurucu roller olduğunun, çok değerli olduğunun kabul edilmesi demek. Kadınların ev içi emeğinin ekonomik değerinden bahsederken “bir kap yemek pişirmek, inşaat yapmak ya da banka yönetmekle aynı ekonomik değerde olabilir mi” sorusunun ortadan kaldırılması demek.</p>
<p><strong> </strong><strong>Genel olarak afet öncesi-sırası ve sonrası için nasıl bir feminist politika izlenebilir? Buna dair nasıl bir gözleminiz ve deneyiminiz var?  </strong></p>
<p>Bu sorunun yanıtı uzun, minik birkaç örnek verdim az önce. Sadece nereden başlamak gerektiğini söyleyeyim; öncelikle eşitlik politikalarının temel alınması gerek. Afet yönetiminde toplumsal cinsiyet eşitliğinin depreme dayanıklı bina yapmak kadar temel bir mesele olduğunun bir kamu politikası olarak kabul edilmesi gerek. Sonrası kolay; afet öncesi, sırası ve sonrasının bu kabullere göre planlanması, bu planlamaya bağımsız kadın örgütlerinin dahil edilmesi, afet yönetiminde rolü olan ve olacak tüm kurumlarda eşit temsilin sağlanması ve cinsiyet eşitliği bilincinin yerleştirilmesi durumunda feminist afet politikasından bahsedebiliriz.</p>
<p><strong> </strong><strong>Kadın örgütlerinin deprem mağduru kadınların hayatlarına nasıl bir katkısı oldu? Hak kayıplarının telafi edilmesi ya da yeni oluşumlara örnek verebilir misiniz? </strong></p>
<p>Yardım veren ve alan ikiliği/ayrımcılığı yaratmadan dayanışma örgütlenebileceğinin örneklerini oluşturdular, oluşturuyorlar. Kadınların, kendilerini, güçlerini görmelerini, birlikte üretim ve yeniden üretimi deneylemelerini sağlıyorlar. Bence kıymetli olan da bunlar aslında.</p>
<p><strong> </strong><strong>Karar alıcılara (ulusal ve yerel düzeyde) feminist bir afet politikasını anlatabildiniz mi? Bir karşılık alabildiniz mi?  </strong></p>
<p>Son dönemde yerel yönetimler düzleminde konuştuk daha çok.  En azından “Afetlerde kadın erkek herkes zarar görüyor, sadece kadınları konuşmanız ayrımcılık olmuyor mu?” sorusunu aştık belli bir düzeyde. “Kadınların özel ihtiyaçlarının hesaba katılması/katılmaması” konusu da belli bir düzeyde kabul edildi.</p>
<p>Ama asıl meseleye henüz gelemedik diyebilirim.  Bazen “kırılgan gruplar” bazen de “zarar görebilir gruplar” listesine konulan kadınları “mağdur” algısından çıkarıp eşitlik politikalarını konuşmaya tam olarak geçemedik henüz. Tam da eşitsizliği yeniden üreten bakım emeğine, Feminist mücadelenin ana konusuna yani. Elbette bizler konu ediyoruz da kabul edilmesini sağlayabildik mi zaman gösterecek. Orta vadede hem kadın örgütlerinin hem de yerel yönetimlerin ne kadar sahip çıktıkları gösterecek.</p>
<p><strong> </strong><strong>Bundan sonrası için EŞİK olarak sizin afet odağında ne tür faaliyetleriniz olacak ?</strong></p>
<p>EŞİK Platformu misyonunu kadınların kazanılmış haklarına yönelen eşitlik karşıtı tüm saldırılara karşı ortak mücadele olarak belirlemişti. Eşitlik ve laiklik karşıtlığının afet yönetiminde cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının da önündeki en büyük engel olması nedeniyle elbetteki çizdiği sınırla örtüşüyor. Ancak cinsiyete duyarlı afet alanı, özel olarak gündeminde değil. Yani bu konuya özel kampanya yürütmek gibi bir planı yok. Tabii ki bütünün bir parçası ve birçok bileşeni özel olarak da alanda çalışıyor. Bu yönüyle elbette gündemde o ayrı.</p>
<p>İki önemli çerçeve metin ürettik. Biri 6 Şubat depreminin ilk iki ayını toplumsal cinsiyet bakımından izlediğimiz <a href="https://esik.org.tr/s/2547/i/ESIK_DepremRaporu_TCE_BakisAcisindan_GelecegeNotlar.pdf">deprem raporumuz</a>, diğeri ise <a href="https://esik.org.tr/s/2547/i/ESIK_Yerel_Yonetimler_Icin_Bes_Acil_Sart_4_Mart_2024.pdf">“nasıl bir yerel yönetim istiyoruz?”</a> konusunda çıkardığımız çerçeve metin. Bunlar sadece birkaç kişinin oturup yazdığı metinler değil tabii, her Çarşamba yaptığımız toplantılarda konuşuluyor, tartışılıyor sonra yazılıyor.</p>
<p>Her iki metinde de bakım yükünün eşit paylaşılması ve kamusallaşması konusu ile afet yönetiminde eşitlik ilkesinin ilişkisini kuruyoruz. <a href="https://esik.org.tr/s/2547/i/Turkiyede_Toplumsal_Cinsiyet_Esitligi_icin_Ekonomi_Politikalari_Bilgi_Notu.pdf">Mor-Yeşil ekonomi şarttır</a> diyoruz. Belki bu konuyu da açan metinler üretiriz ileride. Mor Ekonomi Prof. İpek İlkaracan’ın geliştirdiği bir model. Pandemi süreci bu modelin ne kadar da gerçekçi olduğu ortaya çıkmıştı. Bu konuda İpek İlkkaracan ve Emel Memiş’in hazırladıkları bilgi notu da EŞİK web sitesinde bulunabilir.</p>
<p>Rant odaklı tahribat yaratan doğa ve emek sömürüsünden, insanların yaşam hakkını ve doğanın kendini yenileme ve iyileşme hakkını elinden alan neoliberal ekonomi politikaları yerine, kamu yararını esas alan planlı, anayasal sosyal devlet anlayışına geri dönülmesi gerekiyor; bu bir gün dahi ertelenemez. Afet risk azaltma sürecinden başlayarak doğa haklarına ve insanların doğal çevreye uyumlu yerleşimlerde yaşama hakkına saygılı planlama döneminin başlatılması ve kamusal hizmetleri özelleştirme politikasından derhal vazgeçilmesi gerekiyor.</p>
<p>“Nasıl olacak?” derseniz biraz konu dışına çıkacağım ama doğa söylüyor aslında neler olacağını&#8230; Filistin’de soykırımı, tüm dünya da ama en çok da bizim gibi ülkelerde ekokırımı ve cinskırımı seyrediyoruz. Bazen böyle bir çağda halen en temel kadın haklarını savunmak zorunda kalmamız inanılır gibi gelmiyor. Bunları sadece ben düşünmüyorumdur elbette. Umut veren de bu zaten.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/04/06/feminist-afet-politikasi-elzem-cunku-kadinlar-afet-sonrasinin-tasiyici-kolonlari/">Feminist Afet Politikası Elzem Çünkü Kadınlar Afet Sonrasının Taşıyıcı Kolonları! </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Türkiye&#8217;deki Sivil Toplum, Afetlerin Ardından Daha da Güçlendi ve Çeşitlendi&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/03/25/turkiyedeki-sivil-toplum-afetlerin-ardindan-daha-da-guclendi-ve-cesitlendi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2024/03/25/turkiyedeki-sivil-toplum-afetlerin-ardindan-daha-da-guclendi-ve-cesitlendi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 11:54:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Afet]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Vural Tarlan]]></category>
		<category><![CDATA[Kırkayak Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86285</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil toplumdaki ayrımcılık üzerine konuştuğumuz Kırkayak Kültür Genel Koordinatörü Kemal Vural Tarlan, yaşanan afetlerin ardından sivil toplumun güçlenerek ve çeşitlenerek çıktığını söyledi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/03/25/turkiyedeki-sivil-toplum-afetlerin-ardindan-daha-da-guclendi-ve-cesitlendi/">&#8216;Türkiye&#8217;deki Sivil Toplum, Afetlerin Ardından Daha da Güçlendi ve Çeşitlendi&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yakın zamanda birinci yılı dolan 6 Şubat depremleriyle başlamak gerekirse; sivil toplumun alanda yaşadıklarıyla ilgili neler söylersiniz?</strong></p>
<p>Sivil toplum, özellikle depremin etkilediği bölgelerde faaliyet gösteren STK&#8217;lar, afet sonrası dönemlerde nasıl müdahale edeceklerini, kapasitelerinin bu tür durulmalarda nelere yeteceğini,  bence önemlisi de, dezavantajlı kesimlerin afet sonrası süreçte kırılganlıklarının nasıl artığını yaşayarak deneyimledi. Özellikle, 2011&#8217;de başlayan kitlesel göçle, Suriyeli mültecilerin yoğun olduğu illerde pek çok yere, ulusal ve uluslararası örgüt zaten aktif olarak çalışıyordu, bu illerdeki ve sınır ötesi çalışan ekipleri, çünkü deprem sadece sınırın bu tarafını etkilemedi, sınırın diğer tarafında, Suriye içerisinde de büyük yıkıma sebep oldu, bu sebeple, onlarca sivil toplum örgütü  yerel ihtiyaçlara odaklanarak çalışmalarını sürdürüyordu. Ancak, depremin ardından herkes gibi sivil toplum da zorlu bir süreç yaşadı. Örneğin, Kırkayak Kültür’ün her iki merkezinde de hafif hasarlar oluştu ve bir süre kullanılamadı. Sivil toplum çalışanları, özelliklede gönüllüler, ilk günlerde fiziksel mekanlara girmeden çalışmaya başladılar. Ancak diğer yandan Pandemi sürecinde de yaşadığımız gibi ne yazık ki, insani yardım örgütleri de dahil olmak üzere sivil toplum, bu tür acil durumlara hazırlıklı değildi. Pandemi sürecinde de aynı durum yaşandı; sivil toplum bu tür beklenmedik doğal tehlikelerin yaratacağı afetlere hazırlıklı değildi. Ancak, yine de kısa süre içinde, uluslararası ve yerel sivil toplum örgütlerinin hızla organize olması ve sağlanan uluslararası fonlarla birlikte etkin bir şekilde çalışma için sahaya dönüldü ve bir yıldır bu çalışmalar sürüyor. Bir yıl sonra, dönüp geriye baktığımızda, Türkiye&#8217;deki sivil toplum, afetlerin ardından daha da güçlendi ve çeşitlendi. Gölcük Depremi ve Van Depremi gibi geçmiş afetlerin ardından kurulan STK&#8217;lar, şimdi sahada aktif olarak çalışıyor. Suriyeli mültecilerin kitlesel göçüyle birlikte Türkiye’de sivil toplumun yapısı da değişmişti, şimdi afet sonrası dönemde sivil toplum yeniden bir değişim yaşıyor.  Bugün, sivil toplum hala bu alanda faaliyet gösteriyor, ancak çalışmalarının etkinliği ve ihtiyaçlara göre yönlendirilmesi hala tartışma konusu, özellikle insani yardım alanı hak temelli bir yaklaşımın çok uzağında, oysa afet sonrası dönemlerde şunu gördük ki, hak temelli yaklaşım insanları hem afet riskinden korumayı hem de afet sonrası hayatlarını sürdürebilmeleri için onları güçlendirmek için olmazsa olmazlardan biri.</p>
<p><strong>Afet sonrası dönemde insan haklarına saygı ve koruma açısından sivil toplum kuruluşlarının paydaşlarla iş birliği nasıl sağlanabilir?</strong></p>
<p>Kırkayak Kültür olarak, hak temelli  çalışmalar bir sivil toplum örgütüyüz. Özellikle dezavantajlı toplum kesimleri için koruma faaliyetleri yürütüyoruz ve savunuculuk yapıyoruz. İnsani yardım alanında faaliyet göstermiyoruz, ancak pandemi sonrasında gönüllülük esasıyla ihtiyaç sahibi ailelere destek olduk. Depremle birlikte fark ettiğimiz bir şey var. Depremin yaşandığı ilk dönemlerde, sivil toplum örgütlerinin insani yardım ve koruma alanında hak temelli bir çalışma yürütmediğini gördük. Yardım yerine destek vurgusu yapmamız gerektiğini fark ettik. Konteyner ya da çadır gibi desteklerin, aslında barınma hakkı içinde, bir hak olduğunu vurguladık.</p>
<p>Bu deprem bize, insani yardımın koruma olmadığını, ancak hak temelli yaklaşımla korumanın bir aracına dönüşebileceğini gösterdi. Bu nedenle, gelecek için dersler çıkarmamız gerekiyor. Bu depremde sivil toplum örgütlerinin ne kadar önemli olduğunu anladık. Ancak, afet öncesi ve sonrası çalışmalarda sivil toplumun daha fazla dahil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Türkiye&#8217;nin deprem bölgesi olması ve küresel göç yolları üzerinde bulunması nedeniyle, afet öncesi koordinasyonun sivil toplumu da içerecek şekilde yapılması önemli.</p>
<p>Şimdiye kadar, AFAD ve kamu kurumları bu konuda düzenleyici rol oynadı, ancak sivil toplum örgütlerinin bu sürece daha fazla dahil edilmesi gerekmekte. Afet sonrası dönemde koruma ekseninin insan hakları temelli olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yaklaşımla, dezavantajlı toplum kesimlerinin ihtiyaçlarına daha etkili bir şekilde yanıt verebiliriz.</p>
<blockquote><p>Özne, hizmet götürdüğümüz ya da hizmet verdiğimiz toplum kesimleri, hedef kitlemiz, yaralanıcılarımız, ne ad verirsek verelim, ama özne biz değiliz. Bu büyük bir yanılgı… Özne olarak kendimiz alırsak sadece kendimiz eksenli düşünürüz, proje odaklı düşünürüz ve asli görevlerimizi unuturuz.</p></blockquote>
<p><strong>Sivil toplum kuruluşlarının kendi içinde çeşitliliği teşvik etme ve ayrımcılığı önleme konusundaki çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Şu anda dünyada belirli terimler ve alanlar trend olabiliyor. Sivil toplumda da benzer bir durum söz konusu. Son dönemlerde, kırılganlık ve yerelleşme gibi terimler üzerinden bir söylem oluştu. Ancak, bu trendler genellikle pratikte karşılığını bulmuyor. Bence, sivil toplum çalışanlarının ve sivil toplum örgütlerinin öncelikle kabullenmeleri gereken bir şey var ki o da, kendilerinin özne olmadığı gerçeğini kabullenmeleri, özne hizmet götürdüğümüz ya da hizmet verdiğimiz toplum kesimleri, hedef kitlemiz, yaralanıcılarımız, ne ad verirsek verelim, ama özne biz değiliz. Bu büyük bir yanılgı… Özne olarak kendimiz alırsak sadece kendimiz eksenli düşünürüz, proje odaklı düşünürüz ve asli görevlerimizi unuturuz… Yıllardır ayrımcılıkla mücadele ediyoruz ve ayrımcılığa uğrayan toplum kesimlerinin ve bireylerin uğradıkları ayrımcılığın epeyce bir kısmının da sivil toplum çalışanlarınca yapıldığına tanık oluyoruz. Birçok örnekte, sivil toplum çalışanlarının ayrımcı tavırlarla sergilediğini görüyoruz. Örneğin, bir Çingene mahallesine giden bir çalışanın, mahalleye girdiğinde &#8220;burası Çingene dolu, dikkatli olun bir şeyini çalmasınlar&#8221; gibi ifadelerle kullanması ya da depremden sonra sivil toplum kurumlarının bir kısmının, Dom, Abdal ve mültecileri desteklememesi, sağladıkları desteklerde onları geride bırakmaları gibi…  Ne yazık ki bu tür ön yargılar ve kalıp yargılar her dönemde ve her toplumda oldukça yaygın ve bunlar ayrımcı uygulamalara sebep oluyor. Ama son 10 yılda öğrendiğimiz bir şey var ki afet sonrası dönemler, bu tür önyargıların ve ayrımcı uygulamaların daha da güçlenip, toplum içerisinde yaygınlaşıyor. Dünyanın her yerinde bu ayrımcı uyulmalarla, başta sivil toplum örgütleri olmak üzere, insan hakları savunucuları, aktivistler mücadele ediyor. Sivil toplum bu açıdan çok önemli ama bugün neo-liberalizmin de etkisiyle artık kendisini bir sektör olarak tanımlıyor. Oysa sivil toplum örgütleri, dünyayla dertleri olan insanların, devletin boşalttığı yada erişemediği alanlarda çalışmalar yapmak için kurulur, var olma sebeplerinden biri de budur.</p>
<p>Sivil toplum sektörü olarak adlandırılan bu dönemde, özellikle gençlerin insan hakları alanında eğitilmesi ve ayrımcılık konusunda duyarlı hale gelmeleri önemli. Ancak maalesef, gelinen noktada, pek çok sebebi olmakla birlikte, bu konuda duyarlılık artık pek yaygın değil, bu alana artık sektörel iş olarak bakılıyor.</p>
<p><strong>Yapılan çalışmalar, dezavantajlı grupların yaşam koşullarının normal zamanlarla kıyaslanamayacak kadar kötüleştiğini gösteriyor. Haklara ve hizmetlere erişimleri zorlaştı. Deprem sürecinde sivil toplumun da ‘dezavantajlı gruba’ dönüştürüldüğünü düşünürsek, bir dezavantajlının diğeri için ne yapabileceğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Şu anda elimizde özellikle göç dönemini ve deprem sonrası dönemi ilgilendiren sivil toplum verileri oldukça sınırlı. Tabi ki, deprem sivil toplum çalışanlarını da etkiledi ve bazı travmatik deneyimler yaşandı, özellikle Hatay’da sivil toplumda da can kayıpları oldu, büyük kayıplar yaşandı.  Ancak sivil toplum örgütleri insan kaynağı açsından hızla kendini yeniledi ve sivil toplum örgütleri hala topluma hizmet etmeye çalışıyorlar, özellikle deprem sonrası travma yaşayan kesimlere destek olmaya çalışıyorlar. Bu süreç zorlu olsa da, sivil toplumun görevi bu tür durumlarda topluma yardımcı olmak, biz bunun için varız.</p>
<p><strong>Ayrımcılıkla mücadelede sivil toplum kuruluşlarının karşılaştığı en büyük zorluklar nelerdir ve bu zorlukların üstesinden gelmek için neler yapılabilir?</strong></p>
<p>Şu anda dünyada çok güçlü bir mülteci karşıtı hareket var ve bu hareketin temeli aslında ırkçılık. Bu ırkçı düşünce, özellikle de  yeni medya aracılığıyla, toplumda hızla yayılıyor ve sokakta, gündelik hayatta ciddi bir ayrımcılığa dönüşüyor. Günümüzde özellikle sivil toplum örgütlerinin dezavantajlı toplum kesimleri için çalışanlarının en büyük problemi, siyasetin popülist eğilimleri üzerinden ayrımcılığı körüklemesi. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki, bu eğilime karşı bir karşı dalga daha var,  ben bu dalgadan oldukça umutluyum, son dönemde dünyanın farklı yerlerinde katıldığım, toplantılar, forumlarda bu kaşı dalganın filizlenip güçlendiğini gördüm, bu gün dünyanın her yerinde birlikte yaşamı savunan dalga da yükseliyor. Bu yıl katıldığımız,  Nepal’de düzenlenen Dünya Sosyal Formu, Cenevre’de düzenlenen Göç ve Kalkınma Formu ve daha pek toplantı, özellikle, bu yeni dalganın güçlenmesinin görünürlüğü açsından oldukça önemliydi. Dünyanın her tarafında bu dalga yükseliyor. Özellikle de küresel güneyden gelen taban hareketleri, dünyanın her tarafından dezavantajlı, marjinalleştirilmiş toplum kesimlerinin temsilcileri, küresel kuzeye göç etmiş göçmen örgütleri,  yeni kuşak göçmen gençler, göçmen işçi örgütleri, insanı önceleyen, sadece geleceği değil bugünü de isteyen, farklıkların birlikte ve eşit yaşayacağı bir dünya talebiyle bir araya geliyor. Bu günün dünyasında kadın hareketinin en güçlü olduğu dönemi yaşıyor. Özellikle gençler arasında, kadın hareketinin de verdiği güçle ve göçmen kökenli gençlerin söz sahibi olduğu, bir hareket güçleniyor. Diğer taraftan tarihsel olarak marjinalleştirilmiş, dezavantajlı Roman, Dom ve diğer topluluklar içinde eğitimli bir kuşağın ortaya çıkması da bu dalgayı güçlendiriyor. Tüm bunlar bir araya geldiğinde yeni ve yaşanabilir bir dünyanın geç olmadan kurulması gerektiğinin farkına varan insan sayısı da artıyor. Çünkü dünyanın her tarafında, biraz olsun olup bitenin farkına varan herkes, yaşanan iklim, çevresel ve ekonomik krizlerin dünyanın sonunu getireceğini görüyor, mevcut sistem sürdürülebilirliğini hızla yitiriyor.</p>
<p>Belki bu günlerde, popülist siyasetin yükselişiyle birlikte, sivil toplum örgütlerinin ayrımcılıkla mücadele etmesini zorlaştıran bir ortam oluşuyor. Türkiye&#8217;de de benzer bir durum söz konusu, mülteci ve göçmen karşıtlığıyla mücadele eden sivil toplum örgütlerinin seslerini duyurmakta zorlandıkları bir dönemden geçiyoruz. Ancak, yaptığımız işlerde  hak temelli yaklaşımı eksen alan kurumlar olarak, bizim de içinde bulunduğumuz dalganın pozitif enerjisini hissederek, bu zorlukların üstesinden gelmek için çaba gösteriyoruz.</p>
<p><strong>Sıfırdan başladık, yine sıfıra döndük raporunuz Abdal ve Dom’ların yaşadığı ayrımcılığa odaklanıyor. Bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşları diğerlerinden farklı olarak neler yaşadı deprem sürecinde.</strong></p>
<p>&#8220;<a href="https://www.kirkayak.org/download/sifirdan-basladik-yine-sifira-donduk/" target="_blank" rel="noopener">Sıfırdan başladık, yine sıfıra döndük</a>” raporu, Suriyeli mültecileri de içererek afet sonrası dönemlerdeki  haklara ve hizmetlere erişim ve ayrımcı uygulamalara odaklanıyor ve geleceğe dair politika önerilerini içeriyor. Mevcut deneyimlerimiz bize afetlerin ilk günlerinde toplumların homojenleştiği, herkesin etkilendiği ara dönemler oluştuğunu gösteriyor. Ancak zamanla afetlerden sonraki o kaos hali sona erince, sosyoekonomik açıdan farklılıkların görünürlüğü hızla artıyor ve heterojenleşme daha hızlı ve daha keskin bir hal alıyor. Afetlerin, özellikle dezavantajlı toplum kesimlerini daha fazla etkilediğini görüyoruz. Çünkü deprem gibi afetlerde en çok zarar görenlerin genellikle yoksul bölgelerde yaşayanlar olduğu, depreme dayanıksız konutların en çok yoksulların yaşadığı bölgelerde olduğunu, toplumsal dayanıklılığın bu toplum kesimlerinde daha düşük olduğunu görüyoruz. Bunu son yaşadığımız afet sonrasında da gördük, kitlesel göçün yaşandığı dönemde de. Bu raporu hazırlarken görüşmeler yaptığımız insanlar, desteklerin sağlandığı yerlerde, medyada özellikle de sosyal medyada ayrımcılığın yaşandığını, dile getirdiler. Hizmetlere ve haklara erişimde dezavantajlı ve kırılgan toplum kesimlerinin nasıl geride bırakıldığını, onlardan dinledik ve bunu raporladık.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/03/25/turkiyedeki-sivil-toplum-afetlerin-ardindan-daha-da-guclendi-ve-cesitlendi/">&#8216;Türkiye&#8217;deki Sivil Toplum, Afetlerin Ardından Daha da Güçlendi ve Çeşitlendi&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2024/03/25/turkiyedeki-sivil-toplum-afetlerin-ardindan-daha-da-guclendi-ve-cesitlendi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Proje Yazmanın Sırrı &#8216;Bizim Proje Geçmedi&#8217; Podcast Serisinde!  </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/02/29/proje-yazmanin-sirri-bizim-proje-gecmedi-podcast-serisinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Feb 2024 10:41:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Podcast]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Didem Tekeli]]></category>
		<category><![CDATA[podcast]]></category>
		<category><![CDATA[Proje]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Alan]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86130</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok çeşitli alanlarda şahane bir fikriniz var fakat bu fikri bir proje haline getirip hayata nasıl geçireceğinizi bilmiyorsunuz. Veya iyi bir proje hazırladığınızı düşündüğünüz halde projeniz kabul edilmedi. O halde tam size uygun bir podcast serisi var: Bizim Proje Geçmedi. Atölye Tekeli çatısı altında bu alanda uzman bir isim olan Didem Tekeli’nin hazırladığı podcast, proje tasarlarken temel konuları öğrenmek ve sık yapılan hatalara düşmemek için size sunulan bir 'gıda takviyesi' gibi. Didem Tekeli ile podcasti ve proje yazma serüvenleri üzerine konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/02/29/proje-yazmanin-sirri-bizim-proje-gecmedi-podcast-serisinde/">Proje Yazmanın Sırrı &#8216;Bizim Proje Geçmedi&#8217; Podcast Serisinde!  </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Neden b</strong><strong>ö</strong><strong>yle bir podcast hazırlama ihtiyacı duydunuz? </strong></p>
<p>Fikrimizi projelendirmek ve bu projeyi yabancıların karşısına çıkarıp gerekliyse onların desteğini istemek, doksanların sonunda yeni bir şeydi. Bu, Türkiye’de doğup yetişmişler için çok tanıdık bir pratik de değildi doğrusu. En azından benim böyle bir pratiğim yoktu. Fakat artık “proje” sözcüğüne de bizden “proje” talep edilmesine de alışığız.</p>
<p>Buna rağmen proje yazanların yaptığı hataların on beş yıldır değişmediğini görüyorum. Şahit olduğum hatalardan yola çıkarak, bir başka deyişle deneyimime bakarak, daha geniş bir kitleye konuşmak istedim.</p>
<p>Kısaca söylersem; proje tasarlanırken aynı hatalar tekrarlanmasın istiyorum. Özellikle sivil alanda ve sosyal fayda sağlamak için fikir üreten insanların projelerinde iyiye doğru bir değişim olduğunu görmek istiyorum. E, yalnız istemekle olmaz. Değil mi? Ben de söz ettiğim, istediğim dönüşüme katkı vereyim diye kolay tüketilebilir bir podcast içeriğini ürettim.</p>
<blockquote><p>Proje yazanların yaptığı hatalar on beş yıldır değişmedi.</p></blockquote>
<p><strong>Proje derken tam olarak neyi kastediyorsunuz? </strong></p>
<p>Harika bir soru! Çünkü görüyorum ki insanların kafasında bambaşka şeyler var “proje” dendiğinde. Sanıyorum bunun temel nedeni “proje” sözcüğünün Türkçe olmaması. Örneğin İngilizce sözlükte “<em>project</em>” sözcüğünü ararsanız, TDK sözlükte yazandan daha net ve tam da kullandığım şekilde anlamını okuyabilirsiniz.</p>
<p>Okuyucularınız podcastimi dinlesin istediğimden önce şöyle demek isterim: Podcastin 3. bölümünde projenin tanımını veriyorum. Öbür bölümlerde de hatırlatıyorum dinleyiciye.</p>
<p>Diyorum ki, proje, kısıtlı zamanda, kısıtlı imkanlarla belli bir sonuca ulaşmak için ortaya konan hizmet ve ürünler silsilesidir. Proje derken demek istediğim şey bu.</p>
<p>Farkındaysanız proje bir plan temelde. Yani yalnızca destek ararken yazdığımız bir şey değil.</p>
<p>Ayrıca, benim söz ettiğim proje mantığı bir iş planı için de geçerli. O yüzden adı “proje” veya “mantığa dayalı plan” veya “iş planı” olabilir. Belirli bir sonuca ulaşmak için yapılan aktiviteler silsilesinden söz ediyorum. Bu aktivitelerin kısıtları olduğunu unutmamaktan söz ediyorum.</p>
<p><strong>Tüm alanları ve kurumları kapsayan projeler mi bunlar? Sadece sivil toplum ya da Avrupa Birliği projeleri ya da uluslararası projeler mi? Medya vb. alanlardaki projeler de buna dahil mi?  </strong></p>
<p>Söz ettiğim planı kimin yaptığının hiçbir önemi yok. Farkındaysanız şunun yaptığına proje denir, bunun yaptığına denmez demiyorum. İster devlet yapsın veya yazsın projeyi, ister sivil toplum örgütü, ister gazeteci veya medya kuruluşu. Fark etmez.</p>
<h5><strong>&#8216;Proje İle İlgili  Terimleri Bilmek Önemli!&#8217;</strong></h5>
<p><strong>Proje jargonunda bazı kavramlar var: hak temelli yaklaşım, hedef kitle, paydaş, proje amacı- proje çıktısı, sosyal fayda vb. Bunları da açıklar mısınız? </strong></p>
<p>Podcastın özellikle iki bölümü var ki, kullanılan dilin ve ifadenin önemi üstünde duruyorlar. Sorunuzu okuyan kişileri, daha geniş cevabımı duyabilmek adına, 4. ve 5. bölümleri dinlemeye davet etmek isterim.</p>
<p>Bir “proje jargonu” var mı gerçekten Türkiye’de? Olsaydı, daha biraz önce dile getirdim, “proje deyince herkes başka bir şey anlıyor,” der miydim?</p>
<p>Ben bir jargondan söz edip edemeyeceğimizi tartışmaya değer bulduğumdan; o jargonun varlığını hemen alıp kabul etmediğimden, proje yazarken kullanılan terimler demeyi tercih edeceğim.</p>
<p>Ve evet, okununca, duyulunca hemen kavranmayan bazı terimler var. Bu terimlerin hemen hepsi başka bir dilden çeviri. İlk bakışta anlaşılmamalarının en büyük nedeni bu olmalı. Proje sözcüğü de, demin dediğim gibi, Türkçe değil.</p>
<p>Sizin verdiğiniz örneklere bakalım. Örneğin, “<em>paydaş</em>.” İstanbul’da, Trabzon’da günlük hayatta ne kadar kullanılıyor bu sözcük acaba? Veya bahsettiğiniz, “<em>hedef kitle</em>.” Hedef kim, kitle nerede; kimin hedefi? Kimin kitlesi? Duralım burada. “<em>Hedef kitle”</em> teriminin İngilizcesi “<em>target group</em>.” Ana dilim İngilizce değil ama İngilizce konuşabilen birisi olarak “t<em>arget group</em>” bana hedef kitleden daha çok şey söylüyor doğrusu. Üstelik “<em>hedef kitle</em>” başka alanlarda başka anlamlara sahip. Bir akademisyen bana, “biz medya araştırmalarında, örneğin bir dizinin, filmin hedef kitlesinden söz ediyoruz. Senin bahsettiğine başka bir şey desek olmaz mı?” diye sormuştu. Haklı. Bence olur.</p>
<p><strong>Bu terimleri bilmek </strong><strong>ö</strong><strong>nemli mi? </strong></p>
<p>Evet, elbette. Çok önemli. Ben size “<em>cqbryeugerıu</em> yapın,” dersem, ne istediğimi anlar mısınız? Anlamanız ve cevap vermeniz için “<em>cqbryeugerıu</em>” ne demek bilmeniz, kavramanız gerekir. Ürettiğim içerik herkes proje terimlerini anlasın, bilsin, hiç olmadı onlarla yakınlaşsın diye var.</p>
<p>Yüzmeye başladıysak, palet, şnorkel, yüzücü gözlüğü arasındaki farkı bilmemiz gerekir. Proje çıktısıyla proje sonucu arasındaki farkı bilmeden anlamlı bir aktivite planı çıkaramayacağımız ortada. Ne dediğimizi bilelim. Aynı şekilde bize denileni anlamamız gerekecek.</p>
<p>Size ne söylendiğini anlamak ve ne dediğinizi bilmek başarının anahtarı mıdır? Evet. Demek ki projenin de başarısı açısından önemli. Bu dediğimi podcast bölümlerinde de dile getiriyorum.</p>
<blockquote><p>&#8216;Sizin proje geçmedi&#8217; dediğimde, projenin mantığının gümlemesinden, sınıfta kalmasından söz ediyorum.</p></blockquote>
<p><strong>Bu terimleri bilmek projenin kabul edilmesini mi kolaylaştırıyor? </strong></p>
<p>“Bizim Proje Geçmedi…” sonuca yönelik atılan, belirli kısıtlar içinde atılan adımlara proje diyor. Sosyal fayda sağlayacak olanlara odaklanıyor. Bir projenin sonuca ulaşması önemli, kabul alıp almaması değil. Tabii eyleme geçmek için bütçe gerekir. O ayrı. Fakat hedef sonuca ulaşmak olmalı, finansal kaynağa değil. Ben bunun altını çizmek isterim. Çünkü bu, “ne için proje yazarız, tasarlarız?” sorusunun da cevabı.</p>
<p>Tekrarlamış olayım: ben, “Bizim Proje Geçmedi…” veya “sizin proje geçmedi,” dediğimde, projenin mantığının gümlemesinden, sınıfta kalmasından söz ediyorum.</p>
<blockquote><p>Proje hazırlayacak kişinin meraklı, öğrenmeye açık ve dolayısıyla araştırmaya, okumaya hazır olması şart.</p></blockquote>
<p><strong>Bir proje hazırlamak isteyen kişi, asgari seviyede proje yazma eğitimi almış olmalı mı</strong><strong>?</strong></p>
<p>Kısa cevabım, hayır. Bir eğitimin şart olduğunu düşünmüyorum. Fakat proje hazırlayacak kişinin meraklı, öğrenmeye açık ve dolayısıyla araştırmaya, okumaya hazır olması şart. Ki Podcastin 1. bölümü bu tezle başlayıp bitiyor. Hatta buna proje yazmanın sırrı, diyorum. Proje yazmak isteyen kişinin en azından internete girip deminden beri konu ettiğimiz terimleri arayıp ne demek istediklerini anlaması gerekecek elbette.</p>
<h5><strong>İyi bir Proje İçin Geçerli Olan Yaklaşım Biçimi </strong></h5>
<p><strong>Projelerin kabul almasında en temel etkenler ve en çok hata yapılan konular neler? Sizin deneyimleriniz ne g</strong><strong>ö</strong><strong>steriyor</strong><strong>?</strong></p>
<p>Bir projenin başarısı benim için “kabul” almakla bir değil. Biraz önce de dile getirmeye çalıştım. Bununla birlikte sahip olunması gereken bir yaklaşım biçimi, bir mantık var. O mantığı bilmekte fayda var. İşte o mantığı, o yaklaşım biçimini anlatabilmek adına 8 bölüme yaydığım bir içerik hazırladım ve podcast olarak sizlerle paylaştım. Merak eden herkesi dinlemeye davet ediyorum.</p>
<p><strong>Sizin </strong><strong>“ç</strong><strong>ok </strong><strong>şahane bir fikir fakat iyi projelendirilmediğ</strong><strong>i i</strong><strong>çin reddedilen&#8221; ya da </strong><strong>“</strong><strong>hiç kabul almaz” deyip </strong><strong>“</strong><strong>kabul edilen” proje başvuruları örneklerinden hatırladıklarınız var mı</strong>?</p>
<p>Bir defa daha altını çizmek istiyorum: ben iyi bir proje tasarımı için bütün dünyada geçerli olan bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bu mantığa sahip her proje gerçekleşmesi için şansı hak edecektir. Çünkü o proje kapasitesini bilir. Konuşacağı topluluğu bilir vs. Bu nedenle, açıkçası hiç kabul almaz deyip de geçen bir projeye denk gelmedim. Geçsin istemediğim projelerin geçtiği olmuştur; fakat o bambaşka bir durum. Üstelik ben “dünyanın proje otoritesi” de değilim. Ben projenin mantığında yanlış veya eksik görmüşümdür fakat bir başka kişi çok gerekli bulmuştur onu. Olabilir.</p>
<p>“Çok şahane fikir” olup “iyi projelendirilmediği” için kabul edilmeyen onlarca, yüzlerce taslak okudum öte yandan. Bu dediğinizden tonlarca var! Çünkü, hayal, istek, fikir ve proje arasında fark var. Bölüm 2 ve bölüm 3 bu gerçeğe vurgu yapmak için yazıldı ve podcast olarak karşınıza çıktı.</p>
<blockquote><p>Proje yazmak eğlenceli bir iş.</p></blockquote>
<p><strong>Proje yazmak, genelde zahmetli ve deneyim gerektiriyor. Bu işin eğlenceli y</strong><strong>ö</strong><strong>nleri de var mı</strong><strong>?  </strong></p>
<p>Bence proje yazmak tamamen eğlenceli bir iş. Nereye varmak istediğini biliyorsun, o varmak istediğin yere gitmek için oyun kuruyorsun. Her şey sana bağlı. Bu büyük bir fırsat, öyle değil mi?</p>
<p>Sosyal fayda için hazırladığımız projeleri düşünelim. Kolay iş mi bu? Hayır. Sorumluluk almak, öne çıkıp adım atmak, elini taşın altına koymak kolay değil. Ama güzel, zevkli bir iş bu.</p>
<p><strong>Spesifik olarak sivil toplumla ilgili projelerde sorunlar neler sizce? </strong></p>
<p>Ben yekpare bir sivil toplumun var olduğunu düşünmüyorum. O nedenle herkesi kapsayan bir cevap vermem mümkün değil.</p>
<p>Sivil aktörlerin tasarladığı projelerde gördüğüm tökezlemelerden yola çıkarak 8 bölümlük bir podcast içeriği oluşturdum. Ve dinleyin isterim, cevap o bölümlerde bence.</p>
<h5><strong>&#8216;Ekonomik Krizde Proje Bütçesini Hazırlarken Risk Analizi Yapın. Bütçeyi Esnek Tutun&#8217;</strong></h5>
<p><strong>Ekonomik kriz koşullarında, proje bütçeleri hazı</strong><strong>rlan</strong><strong>ırken nasıl bir yol izlenmeli? Euro ve dolar kurunu dikkate alarak, bütç</strong><strong>ede </strong><strong>ö</strong><strong>ng</strong><strong>ö</strong><strong>rülmeyen durumlara karşı nasıl </strong><strong>ö</strong><strong>nlemler alınabilir? </strong></p>
<p>Bütçe yazma konusunda 8. bölümün ikinci kısmında söylediklerimden fazlasını söyleyemem ne yazık ki. Çünkü proje bütçesi proje içeriğine göre şekillenir ve genel açıklamalar yapmak zordur. Benim için zor en azından. Projeden projeye yapılması gereken veya yapılmasında fayda olan değişecektir. Dolayısıyla harcama planı değişecektir. Ne desem, okuyucuya, dinleyene uymaz.</p>
<p>Ayrıca, proje spesifik bir finansal yardımı hak etmek için yarışmaya girecekse, o yarışmanın koşullarına bakmak gerek. Bazı yarışma der ki, ben insan kaynağına para ayırmayacağım. Oysa ben herkese, “insan kaynağına yatırım her şeyin başıdır,” deyip duruyorum. Ne olacak? Didem boş boş konuşmuş olacak.</p>
<p>Dövizdeki dalgalanmalara nasıl cevap vermek gerekir, diye soruyorsunuz. Keşke bilsem de söylesem! Bir tek, “bütçeyi esnek hazırlayın”, diyebiliyorum. Ki bu esnekliğin ne demek olduğunu 8. bölümde örneklerle açmaya çalıştım.</p>
<p>Proje tasarlarken mutlaka risk analizi yapmak gerekir. Bütçe için de yapılmalı bu analiz. A planını bütçeye koyduysanız, B planını da kafada tutmakta fayda var. Örneğin, X marka mikrofon için pazar araştırması yaptınız. Ama X marka piyasadan kalkarsa diye bütçeyi hazırlarken Y markasına da yetecek bir miktar parayı ilgili kaleme eklemekte fayda var. İlk hedef X markayı almak ama Y markaya da yeten bir bütçe.</p>
<p>Risk analizi yapıp, oluşacak riskleri bertaraf etmek için gerekli harcamayı da bütçeye koymak bir başka iyi fikir kanımca. Örneğin çok fazla kişiye telif ödeyeceğiniz bir iş planını yönetebilmek için, telif konusunda bilgili bir avukatın danışmanlığına para ayırmak, gibi.</p>
<p><strong>Podcast yayınınızı dinlemeden </strong><strong>ö</strong><strong>nce, dinleyicilere ne </strong><strong>ö</strong><strong>nerirsiniz? Temel seviyede proje bilgisi eğitimi almış olmaları mı gerekir? </strong></p>
<p>İstedikleri zaman, istedikleri yerde kulaklıklarını takıp beni dinlesinler isterim. İster yürürken, ister koltukta yayılmışken, ister temizlik yaparken, ister bilgisayar başındayken.</p>
<p>Yalnızca meraktan da dinlesinler isterim. Bu çok hoşuma gider. Fakat eğer podcast onlara yol göstersin istiyorlarsa, bugüne kadar proje tasarlama deneyimlerini de gözden geçirebilirler dinlerken. O kadar. Başka hiçbir şeye gerek yok. “Bizim Proje Geçmedi…” Podcast Serisi bir ilaç değil. Bence acı bir tadı da yok. Keyifle dinleyin!</p>
<p>Ek olarak, şunun altını çizmek istiyorum: çalıştığınız alan büyük ihtimalle dallı budaklı, geniş bir alan.</p>
<ol>
<li>Bu alanın her bir kesitine sizin yetmeniz büyük ihtimalle zor. O yüzden kendi güçlü yanınıza göre, alandaki ihtiyaca göre o genişlik içinde spesifik bir yere odaklanmanızı öneririm. Fark yaratabileceğiniz bir alana. Daha önce o konuda yapılanın üstüne taş koyabileceğiniz veya eksiği giderebileceğiniz bir alana odaklanın.</li>
<li>Genişlemeden önce derinleşmeyi düşünün. İnsan kaynağında genişleme, çalışma alanında genişleme, faaliyet alanının/coğrafyanın genişlemesinden önce derinleşmeyi düşünmek anlamlı geliyor bana. Başladığınızı sürdürmek için de iyi bir fikir bence bu.</li>
</ol>
<p>Ve tabii “<a href="https://podcasters.spotify.com/pod/show/atlye-tekeli">Bizim Proje Geçmedi</a>…” adlı podcastı dinleyin. Yorum yapın. Paylaşın. Tartışın.</p>
<p><iframe title="Spotify Embed: BİRAZ ÖZET-BİRAZ BÜTÇE" style="border-radius: 12px" width="100%" height="152" frameborder="0" allowfullscreen allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" loading="lazy" src="https://open.spotify.com/embed/show/3YhOfaN17wc5vm1VrQTXVQ?utm_source=oembed"></iframe></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/02/29/proje-yazmanin-sirri-bizim-proje-gecmedi-podcast-serisinde/">Proje Yazmanın Sırrı &#8216;Bizim Proje Geçmedi&#8217; Podcast Serisinde!  </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reha Ruhavioğlu ile İki Seçim Arası Sivil toplumun Gündemi ve Etkisi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2023/11/30/reha-ruhavioglu-ile-iki-secim-arasi-sivil-toplumun-gundemi-ve-etkisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Nov 2023 10:36:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt Çalışmaları Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[reha ruhavioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=85613</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kürt Çalışmaları Merkezi Direktörü Reha Ruhavioğlu ile Sivil Sayfalar olarak Diyarbakır’da düzenlediğimiz 'Seçimler ve Sivil Toplum İlişkisini Birlikte Konuşuyoruz' etkinliği ardından iki seçim arasında sivil toplumun gündemini ve önümüzdeki süreçte odaklanılması gereken noktaları konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/11/30/reha-ruhavioglu-ile-iki-secim-arasi-sivil-toplumun-gundemi-ve-etkisi/">Reha Ruhavioğlu ile İki Seçim Arası Sivil toplumun Gündemi ve Etkisi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ülkenin gündemini uzun süre meşgul eden genel seçimlerin ardından bu kez de yerel seçimler yaklaşıyor. İki seçim arasında bir değerlendirme yapsanız özellikle sivil toplum açısından neler söylersiniz?</strong></p>
<p>Türkiye’de hemen her kesimin tabiriyle “ülkenin en önemli seçimi” geride kaldı. Geride bıraktığımız genel seçimde sivil toplumun büyük bir bölümü öyle ya da böyle seçim gündemiyle ilişkilendi.</p>
<p>Seçimler ve sivil toplum deyince akla ilk gelenlerden birinin “sandık güvenliği” olduğunu düşünüyorum. Seçim güvenliği meselesi, kanaatimce Türkiye’de sivil toplumun öncülük ederek büyüttüğü ve partilerin gündemine soktuğu bir mesele oldu.</p>
<p>Diğer yandan kadın, çevre, göçmen meseleleri ve hayvan hakları gibi alanlar sivil toplumun öteden beri bilgi ve deneyim biriktirdiği alanlar. Siyaset kurumunun bu gündemlerle pozitif ya da negatif ilişkisi seçim sürecinde arttığında sivil toplumun da gündemi daha görünür olabiliyor. Dolayısıyla sivil toplum seçim gündeminden kurumsal olarak kaçmaya çalışsa da konular onları siyasetle aynı gündem üzerinde buluşturuyor.</p>
<p>Bu sebeple geride bıraktığımız seçimde özellikle muhalefet partilerinin sivil toplumla daha fazla görüştüklerini, sivil toplumun gündemiyle daha fazla ilgilendiklerini tecrübe ettik. Örneğin “derin yoksulluk” kavramını sivil alanda yükselten Derin Yoksulluk Ağı, bu gündemi siyasetin merkezine taşıyabildi. Partilerin çoğu doğrudan bu kavramla ve ağa referans vererek çalışmalarını anlattılar ve dahası CHP, ağın aktif üyesi Hacer Foggo’yu parti içinde aynı konuda çalışmalar yapmak üzere “içeri aldı”. Vekil adayı da gösterilen Foggo, maalesef seçilemedi.</p>
<p>Ancak tecrübe ettiğimiz başka bir şey de sivil toplumun angajman ilişkisinin sonuçta alana negatif olarak dönme potansiyeli. Türkiye’de sivil toplumun önemli bir kısmının muhalif ve eleştirel olması, “ülkenin en önemli seçimi” ile birleşince çoğu zaman iktidar-STK ilişkilerine benzer muhalefet-STK angajmanı da daha görünür oldu. Bu ilişkide sivil toplumun alanının genişlediği örnekler olsa da benim kişisel gözlemim siyasetin sivil toplum alanında genişlemesi daha fazla oldu. Bu ilişkinin iktidarın “biz ve onlar” kutuplaşmasına katkı yaptığını ve kategorik bir karşıtlığın sivil toplumun itibarına zarar verdiğini kabul etmek gerekiyor, ki doğru yerden başlayabilelim.</p>
<p><strong>Sivil toplum bundan sonraki dönem için süreçte neler öğrendi sizce?</strong></p>
<p>Bütün bu konuları Ekim’in son Cumartesi’sinde, Sivil Sayfalar’ın davetiyle, Diyarbakır’da sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle tartıştığımız verimli bir etkinlik gerçekleştirdik. Hem Diyarbakır sivil toplumu 2015-16’dan bu yana biriken tecrübeyle hem de Türkiye’nin batısındaki sivil toplum seçimin sonuçlarından kıymetli dersler çıkarmış görünüyor. Siyasetin gündemine etki etmek ama angaje olmamak, talep etmekle kalmayıp değişime paydaş olarak katkı vermek, siyasetçilerin bizim siyasi görüşümüze yakın olup olmamasına bakmaksızın bir denetleyici göz olmak bu derslerden bazıları.</p>
<p>Bunu söylerken aklıma iki örnek geliyor: Diyarbakır’da 2019 seçimleri öncesinde, sivil toplumun kendi arasında başlattığı bir toplantılar dizisi oldu. Sonra Selçuk Mızraklı HDP adayı olduğunda bu grubu da içeren geniş bir kesimi tartışma toplantılarına davet etti. “Kent Sözleşmesi” hazırlamak üzere başlayan bu tartışmaların kıymetliydi ama yine de katılımcı profilinin Diyarbakır’ın tamamını kapsadığını söylemek, tahmin edilen gerekçelerle mümkün değil. Bu toplantılardan bir Kent Sözleşmesi taslağı çıktı ve Mızraklı bunu aynen kabul etti. Ancak sonrasında bu sözleşme ile “5 yıllık stratejik plan” uyumluluğunu sivil toplum olarak yeterince izlediğimizi düşünmüyorum. Zaten Selçuk Mızraklı da görevinde çok kısa süre kalabildi. Görevden alınarak yerine kayyum atandı.</p>
<p>Kayyum atanmasından sonra hükümete karşı eleştirel olan sivil toplumun Diyarbakır yerelinde herhangi bir politika yapım sürecine dahil edildiğine şahit olmadık. En son depremzedeler için kurulan çadır-kent, sivil toplumun bütün itirazlarına rağmen Dicle Nehri kenarına yapıldı ve ilk yağmurda tahliye edildi. Dönemin parasıyla 125 milyon TL’nin heba edildiği düşünülüyor.</p>
<p>Depremden kısa süre önce, Aralık 2022’de karar mekanizmalarından dışlanan sivil toplum örgütleri bir araya gelerek “Diyarbakır Kent Koruma ve Dayanışma Platformu” kurdular. 86 STK, sendika ve oda ile başlayan platformun üye sayısı yüzü geçmiş durumda. Platform, depremde bir kriz masasına dönüşerek belki de ilk yerel, alternatif müdahale becerisi gösteren yapı oldu. Platform hakkında yazılmış iki rapor önerebilirim: <a href="https://kurdish-studies.org/yayinlar/deprem-kriz-raporu/" target="_blank" rel="noopener">Deprem Kriz Masası Raporu</a> ve <a href="https://rawest.com.tr/wp-content/uploads/2023/06/AFET-YONETIMINDE-DIYARBAKIR-KENT-PLATFORMU-DENEYIMI-INDIRMEK-ICIN-TIKLAYINIZ.pdf" target="_blank" rel="noopener">Afet Yönetiminde Diyarbakır Kent Platformu Deneyimi Raporu</a>.</p>
<p>Sivil toplumun canlı kalma inat ve iradesinin yerelde afete hızlı müdahale ve onarıcı etkisini yakinen görmüş bir şehir olarak Diyarbakır’ın, sivil toplumun bu özgün pozisyonunu terk etmeyip güçlendirmesi gerektiğini düşünüyorum ve şehrin sivil kurum ve aktörlerinin de bu kanaatte olduklarını görüyorum.</p>
<p><strong>Diyarbakır başta olmak üzere yereldeki sivil toplum için bu süreçte ne gibi önerilerde bulunursunuz?</strong></p>
<p>Sivil toplumun 2015’ten bu yana biraz şartların zorlaması biraz da kendiliğinden sokaklardaki görünürlüğünün azaldığını, otel salonlarında daha görünür olduğunu biliyoruz. Bu durum bazı kurumların çalışma alanları ve muhatapları sebebiyle doğal olmakla birlikte mahalle kılcallarına erişmesi beklenen sivil toplumun bunun için uygun araçları değerlendirmesi gerekiyor. Hemşehri derneklerinin sivil toplumdan pek sayılmadığı bir vakıa, oysa mahallelere erişim için çok organik bir sivil toplum yapısından bahsediyoruz. Diğer yandan muhtarlık gibi yerel birimler mahallelerin sivil toplum ilişkisi için uygun kurumlar.</p>
<p>2015 sonrası yaşadıklarımız; çözüm sürecinin bitişi, çatışmaların şehirde yeniden başlaması, darbe girişimi ve sonrasında hayata geçen OHAL rejimi sebebiyle sivil toplumun kamusal alanı büyük ölçüde elinden alındı. Ülkenin en önemli seçimi de geride kaldı. Sivil toplumun siyasetin kararlarına etki edeceği, izleyeceği ve güçlü bir paydaş olacağı süreci en başta sivil toplum başlatabilir. Kendi göbek bağımızı kendimiz kesebiliriz. Bu muhasebe buluşmalarından ve birbirimizin başarı ve yenilgilerinden öğrenmeye devam ediyoruz, devam etmeliyiz.</p>
<p><em><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-84087 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2023/05/FES-LOGO_20mm.jpg" alt="FES logo" width="201" height="115" />Bu içerik <a href="https://turkey.fes.de/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://turkey.fes.de/&amp;source=gmail&amp;ust=1684839228399000&amp;usg=AOvVaw1sCsJbBGxW_mzdEq6NETNm">Friedrich-Ebert-<wbr />Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği </a>desteği ile hazırlanmıştır ve derneğin görüş veya tutumunu yansıtmaz. Sayfadaki içerikten sadece Sivil Sayfalar sorumludur.’</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/11/30/reha-ruhavioglu-ile-iki-secim-arasi-sivil-toplumun-gundemi-ve-etkisi/">Reha Ruhavioğlu ile İki Seçim Arası Sivil toplumun Gündemi ve Etkisi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
