<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dilan Karacan, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/dilan-karacan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/dilan-karacan/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Aug 2021 12:13:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Dilan Karacan, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/dilan-karacan/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8216;Pandeminin Ekonomik ve Toplumsal Etkilerini Bertaraf Edecek Tek Gerçekçi Program Yeşil Dönüşüm&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/08/13/pandeminin-ekonomik-ve-toplumsal-etkilerini-bertaraf-edecek-tek-gercekci-program-yesil-donusum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Aug 2021 12:13:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Yeşil Mutabakatı]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Paris İklim Anlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[yenilenebilir enerji]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşil Dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşiller Partisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=73361</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Türkiye’de üretimin sera gazı emisyon yoğunluğu çok yüksek, bunu düşürmeyi başaramadık, açıkçası çok geç kaldık. şimdi yumurta kapıya dayanınca üzerinde konuşmaya başladık.” Pandeminin ekonomik ve toplumsal etkilerini bertaraf edecek tek gerçekçi programın yeşil dönüşüm olduğunu savunan Yeşiller Partisi eş sözcüsü Emine Özkan, bugün artık yenilenebilir enerjinin en ucuz enerji haline geldiğini söylüyor ve sürecin maliyet açısından da elverişli düzeyde olduğuna dikkat çekiyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/08/13/pandeminin-ekonomik-ve-toplumsal-etkilerini-bertaraf-edecek-tek-gercekci-program-yesil-donusum/">&#8216;Pandeminin Ekonomik ve Toplumsal Etkilerini Bertaraf Edecek Tek Gerçekçi Program Yeşil Dönüşüm&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Paris iklim anlaşması, Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Covid-19 pandemisi derken yeşile dönmenin gerekliliği, kaçınılmazlığı ve hatta son yıllardaki popülerliğine rağmen Türkiye’nin tutumu gerek uluslararası gerekse yerel alanda oldukça büyük tepkiler çekiyor. Dünyanın birçok ülkesi ekonomisini ve sanayisini yeşil bir dönüşüme sokmuşken bunu üretim ayaklarından tüketiciye sunmaya bile başlandı. </span></p>
<h5><strong>&#8216;İstihdam Yaratmayan Eski Uygulamaları Tekrar Etmeye Değil Yeni Yeşil İşler İçin Yatırımlar Yapılması Gerek&#8217;</strong></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-73451 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/08/emine-ozkan.jpg" alt="Emine Özkan" width="280" height="280" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/08/emine-ozkan.jpg 400w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/08/emine-ozkan-160x160.jpg 160w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" />Yeşiller Partisi eş sözcüsü Emine Özkan, yaşanacak endüstriyel dönüşümün yaratacağı istihdam kayıplarına dair konuşurken, “Termik santrallerin kapatılmasıyla orada istihdam edilen işçilerin işsiz kalacağı savunulabilir oysa yeni kurulacak güneş, rüzgar santralleri için adil dönüşüm politikaları sayesinde çok daha fazla işçi istihdam edilebilir” dedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;nin ekonomik durumu hakkında konuşan Özkan, pandemi sonrası ekonomimizin kırılganlığına dikkat çekti ve yurttaşların büyük bir ekonomik krizin içinde olduğumuzun farkında olduğunu belirtti. “Normalleşme adımları ile ekonomi hareketlense bile kırılgan bir ekonomik sistemin içinde yaşadığımızı unutmayalım” diyen Özkan’a göre ekonomik krizden ve bu kısır döngüden çıkış için ortaya konacak politikaların ve teşvik programlarının yeşil olması gerekiyor. Genel işsizlik ve genç işsizliğinin tarihte çok görülmeyen şekilde arttığını söyleyen Özkan, hal böyleyken istihdam yaratmayan eski uygulamaları tekrar etmeye değil, yeni yeşil işler için yatırımlar yapılması gerektiğini savundu.</span></p>
<h5><b>&#8216;</b><b>Dönüşüme Direnmenin de Ciddi Bir Maliyeti</b><b> Var&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Özkan Türkiye için yeşil dönüşüm yolundaki en büyük engeller için siyasi arenayı işaret etti: “Dönüşümün elbette bir maliyeti olacak. Ancak daha da önemlisi dönüşüme direnmenin de ciddi bir maliyetinin olması. Bu maliyeti hep beraber artan işsizlik ve yoksulluk, yükselen enflasyon, giderek azalan kişi başı gelir olarak ödüyoruz zaten. Ülkeye istikrar getireceği iddiasıyla hayata geçirilen başkanlık sistemi işlemiyor, sokağın sorunlarına çare üretemiyor.”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son dönemde açıklanan eylem planı için konuşan Özkan şu ifadeleri kullandı: “Tepeden inme bir yeşil dönüşüm programının akıbeti de, diğer teşvik programlarının akıbeti gibi olacaktır.” Katılımcı süreçlerle tüm paydaşlar dikkate alınarak adım atmak yerine dinlemeden tasarlanan teşvik programlarının birtakım kesimlere yapılan para transferinin bir aracı haline geldiğini belirten Özkan “Bu anlayışla oluşturulacak yeşil dönüşüm programı da farklı bir sonuç vermeyecektir.” dedi.</span></p>
<h5><b>&#8216;</b><b>Yumurta Kapıya Dayanınca Üzerinde Konuşmaya Başladık&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünyadaki birçok ülkenin 2009’dan beri ekonomilerini dönüştürmeye başladıklarını belirten Özkan, ekonomi büyürken istihdam artarken emisyonların düştüğünü, kirliliğin azaldığını ve AB’nin 2019’da Avrupa Yeşil Düzeni&#8217;ni (AYD) zaten böyle bir hazırlık sürecinden sonra ilan edebildiğini söyledi. AYD’nin önemli bir parçası olan Sınırda Karbon Uyarlaması AB içinde olduğu gibi AB’ye ihracat yapan firmaların da emisyonları için para ödemesini zorunlu kılıyor. Yapılan hesaplamaların bu durumun Türkiye ihracatçısına maliyetinin yıllık 1.1-1.8 milyar avro olabileceğini gösterdiğini belirten Özkan, bu oranda bir maliyetin, çimento gibi birtakım ürünlerin AB pazarına ihracatını imkansız kılabileceğini söyledi: “Türkiye’de üretimin sera gazı emisyon yoğunluğu çok yüksek, bunu düşürmeyi başaramadık, açıkçası çok geç kaldık. şimdi yumurta kapıya dayanınca üzerinde konuşmaya başladık.”</span></p>
<h5><strong>&#8216;Teknolojileri Üretime ve Tüketime Uyarlayabildiğimizde Daha Az Kaynakla Aynı İşi Yapabileceğiz&#8217;</strong></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">“Üretim süreçlerini kaynak-etkinliği bağlamında yeniden tasarlamamız gerekiyor. Dijital dönüşüm de bunun bir parçası.” diyen Özkan, teknolojinin yeşil dönüşüm için ne derece önemli olduğuna vurgu yaptı. Özkan bilgi teknolojilerinin gelişmekte olduğunu, bu teknolojileri üretime ve tüketime uyarlayabildiğimizde daha az kaynakla aynı işi yapabileceğimizi söyledi. Araştırma geliştirmeye devletlerin harcadığı kaynağın bizim vergilerimizden elde edildiğini vurgulayan Özkan, geliştirilecek teknolojilerin bizim hayat kalitemizi arttıran teknolojiler olmasını istemenin hakkımız ve ve daha da önemlisi sorumluluğumuz olduğunu belirtti.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ekonomik krizin gün geçtikçe derinleştiğini, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle yüksek katma değerli üretim yapacak yatırımların gelmediğini ve olanın da ülkeden kaçtığını belirten Özkan, bu durumun Türkiye’nin doğal alanlarının üzerindeki baskıyı arttırdığını söyledi: “Yalnızca Çanakkale’nin %70’i maden şirketlerine ruhsatlanmış durumda. Bir bir örnek, bugün İkizköy’de Akbelen ormanı için yurttaşlar nöbette. Geçtiğimiz günlerde yaşanan sel felaketi Taşocağı için katledilmek istenen İkizdere’nin bağlı olduğu Rize’de yaşandı. Doğayla uyumlu ekonomi yatırımları için herhangi bir adım atılmazken hükümete yakınlığı ile bilinen şirketler dağa, taşa, suya, ormana saldırıyor.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Eylem Planı’nın Öngördüğü Dönüşümlerin Hiçbiri Gerçekleşemez&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8216;Çöp ithal edilen, katma-değeri oldukça düşük ve çevre etkisi oldukça maliyetli madencilik faaliyetlerinin bu kadar popüler olduğu bir ekonomik atmosferde açıklanan Eylem Planı’nın öngördüğü dönüşümlerin&#8217; hiçbirinin gerçekleşemez olduğunu dile getiren Özkan, öncelikle bu boğucu atmosferin dağıtılması gerektiğini söyledi.</span></p>
<h5><b>&#8216;Kanal İstanbul Gibi Tüm Yaşamsal Çeşitliliği Öldürecek..&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Özkan, Kanal İstanbul projesi ve AB Yeşil Finansman desteği mantaliteleri arasındaki farka dikkat çekti: “Bir diğer eylem alanı olarak Yeşil Finansman’a erişim ele alınmış genelgede. Anlıyoruz ki beklenti Sınırda Karbon Mekanizması (SKD) ve Döngüsel Ekonomi (DE) düzenlemelerine uyumla birlikte yeşil finansman kaynaklarına erişimin artacağı beklentisi hakim.” Bunun çok iyimser bir beklenti olduğunu söyleyen Özkan, SKD ve DE düzenlemelerinin AYM’nin önemli ayaklarından sadece ikisi belirtti ve Yeşil Finansman&#8217;ın önemli kaynaklarından Avrupa Yatırım Bankası’nın artık çevreye olumsuz etkisi olacak projelere finansman sağlamadığını vurguladı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Giderek artan bir biçimde özel banka fonlarının projelerin çevresel etkilerini göz önünde bulundurduğunu belirten Özkan, sözlerine şöyle devam etti: “Peki Türkiye ne yapıyor? Marmara&#8217;da büyük bir ekokırım yaratacak olan Kanal İstanbul projesini hayata geçirmeye çalışıyor, inadına yapacağız diyor. Kanal İstanbul gibi tüm yaşamsal çeşitliliği öldürecek olan bir proje için kaynak arayan ekonomiye yeşil dönüşümü kolaylaştıracak finansman girişi olamaz.&#8221;</span></p>
<h5><b>&#8216;Yeşil Finansmanı Hedefliyor ama Fiiliyatta Gözler Kanal İstanbul Finansmanında&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">“Türkiye bir seçim yapmak zorunda” diyen Özkan, Eylem Planı sözde yeşil finansmanı hedeflediğini ama fiiliyatta gözlerin Kanal İstanbul finansmanında olduğunu söyledi. Özkan, yeşil dönüşüm ve siyasi yapı arasındaki ilişkiye dikkat çekerek sözlerini şöyle tamamladı: </span><span style="font-weight: 400;">“Hükümet her alanda yeni eylem planları hazırlayarak 2023’ü işaret etmekten öteye geçemiyor. Bu ülkeye işleyen bir demokrasi ve çoğulcu bir siyaset anlayışı gerekiyor. Tüm bu gerekliliklerle el ele yürüyecek bir yeşil dönüşüm ise kaçınılmaz bir gerçek artık.&#8221;</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/08/13/pandeminin-ekonomik-ve-toplumsal-etkilerini-bertaraf-edecek-tek-gercekci-program-yesil-donusum/">&#8216;Pandeminin Ekonomik ve Toplumsal Etkilerini Bertaraf Edecek Tek Gerçekçi Program Yeşil Dönüşüm&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Giyilebilir Teknolojilerde Hızlı Adımlar: Mahkeme ve Davalar Sanal Ortama Taşınıyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/29/giyilebilir-teknolojilerde-hizli-adimlar-mahkeme-ve-davalar-sanal-ortama-tasiniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2021 09:05:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[giyilebilir teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Handan Uslu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Temür]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=72118</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Özellikle pandemi döneminde VR teknolojileri çok gelişti. İş toplantıları evden yapılabilir hale geldi. Çok ilginçtir mahkemeler ve davalar bile bu teknolojiler üzerinden sanal ortama taşınıyor.” Türkiye Gazetesi teknoloji editörü Ömer Temür ve İnternet Gözlemevi kurucusu Handan Uslu ile giyilebilir teknoloji üzerine konuştuk. Uzmanlar, bu ürünlerin dijital dönüşümde baş rolde olduğunu ancak denetlenme ihtiyacının da bir o kadar büyük olduğunu düşünüyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/29/giyilebilir-teknolojilerde-hizli-adimlar-mahkeme-ve-davalar-sanal-ortama-tasiniyor/">Giyilebilir Teknolojilerde Hızlı Adımlar: Mahkeme ve Davalar Sanal Ortama Taşınıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık sektöründen hizmet sektörüne, sanayiden finansa ve en önemlisi de günlük yaşantımıza büyük kolaylıklar sağlayan giyilebilir teknolojiler şimdiden teknoloji dünyasında öncü bir role sahip.</p>
<p>Giyilebilir teknoloji geçmişinin, insanların zamanı ölçmek ve anlamak için taktığı saatle başladığını söylemek mümkün. Bu teknoloji için, günümüzde vücut hareketlerini izleyen akıllı sensörlerle yüklü, genellikle, Wi-Fi, Bluetooth ve mobil internet bağlantısı yoluyla kablosuz olarak akıllı telefonla senkronize edilebilen teknolojik ürünler diyebiliriz. Akıllı saat, akıllı gözlük, vücut sensörleri, elektronik giyim eşyaları, kişisel video kayıt cihazları &#8216;giyilebilir teknoloji&#8217; ürünleri arasında sayılabilir.</p>
<p>Uzmanlar yakın gelecekte de teknolojinin daha çok giyilebilir alana yöneleceğini vurguluyor. Günlük yaşamı kolaylaştırıcı birçok büyük teknolojiyle kısa vadede karşılaşmamız işten bile değil. Giyilebilir kalp pili, giyilebilir ‘cilt’, giyilebilir akıllı montlar, akıllı askeri üniformalar gibi neredeyse binlerce giyilebilir teknoloji ürünü piyasa sürülmeye hazırlanıyor. Tabi son derece yaygın ve kişisel tüketim ortamı yaratan bu teknolojiler bir yandan veri denetimi, siber suçlar ve kullanım düzenlemeleri gibi konu başlıklarına da malzeme oluyor.</p>
<p><strong>Türkiye Gazetesi teknoloji editörü Ömer Temür,</strong> giyilebilir cihazların kullanım alanının pandemi etkisiyle hızla arttığını söylüyor ve araştırma firması MarketsandMarkets’ın giyilebilir teknoloji pazarının 2025 yılında 74 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşacağına dair yaptığı analizi örnek gösteriyor.</p>
<h5><strong>Sağlıktan Adalete Her Şey Sanal Ortama Taşınıyor </strong></h5>
<p>Temür, giyilebilir teknolojilerin sağlık sektöründe geldiği ve geleceği noktalara dikkat çekiyor ve <strong>giyilebilir cihazların özellikle sağlık ve sanayide adeta devrim gerçekleştireceğini düşündüğünü ekliyor.</strong> Pandemi ile akıllı saatler ve akıllı bilekliklerin daha fonksiyonel hale geldiğini örnek veriyor. Doktor saatlerin kardiyo başta olmak üzere, tansiyon, oksijen, stres ölçümü, uyku ve hijyen takibi gibi birçok özellikle donatıldığını, böylece bu tür cihazların kan ve şeker ölçümü gibi tıbbi alanda daha fazla veri sunacağını söylüyor. “Akıllı lensler ve akıllı gözlükleri de unutmamak gerek. Pandemi ile göz sağlığı başta olmak üzere, sağlık alanında kullanılmaya başlandı. Hatta bu dönemde maskeler bile akıllı cihazlara dönüştü.”</p>
<p>Giyilebilir cihazların sanayinin dijital dönüşümünde de baş rolde olduğunu söyleyen Temür, teknoloji kullanılarak oluşturulan kurgular ile gerçek ve hayalin birleştirildiği sanal gerçeklik (<i>Virtual reality;</i> VR) ve gerçek dünyadaki çevrenin ve içindekilerin, bilgisayar tarafından üretilen; ses, görüntü, grafik ve GPS verileriyle zenginleştirilerek meydana getirilen canlı veya dolaylı fiziksel görünümü olan artırılmış gerçeklik (<i>Augmented reality; AR)</i> teknolojilerinin bu anlamda öncü olduğunu söylüyor. Temür’e göre, akıllı başlıklar ile fabrikalarda uzaktan teknik hizmet vermek mümkün hale gelirken, akıllı eldivenlerle hata payı en aza indirgenebilir. “Pandemi döneminde VR teknolojisi emlak satış ofisine dönüşürken, iş toplantıları evden yapılabilir hale geldi. Çok ilginçtir mahkemeler ve davalar bile bu teknolojiler üzerinden sanal ortama taşınıyor.”</p>
<h5><strong>‘Artık İnsan Vücudu da Siber Güvenliği İlgilendiren Bir Alan’</strong></h5>
<p><a href="https://gozlemevi.io/">İnternet Gözlemevi</a> kurucusu<strong> Handan Uslu</strong> giyilebilir teknolojilerin faydacıl yapılarına dair örnekler verirken, bir denetim mekanizması ihtiyacına dikkat çekiyor. Bu şekilde teknolojiler genişledikçe, verilerin nasıl ve kimler tarafından kullanılabileceğinin denetlenmesi ihtiyacının artacağına işaret ediyor. “Örneğin akıllı saat verileri, son zamanlarda birçok cinayet vakasının çözülmesine yardımcı oldu. İnsanların kalp atışının hangi an durduğu bilgisine erişebilen güvenlik güçleri, katillerin peşinden giderken artık daha çok dataya sahipler.”</p>
<p>Uslu teknolojilerin giyilebilir olmasının insanı siber suç nesnesi haline getirdiğini söylüyor ve çarpıcı örnekler veriyor: “Giyilebilir teknolojiler, bir anlamda insan ile teknolojiyi bütünleştiriyor. Artık insan vücudu da siber güvenliği ilgilendiren bir alan. Bu sene yaşanan çok ciddi bir hackleme vakasında korsanlar, giyilebilir teknoloji bağlantılarıyla cinsel oyuncakların kontrollerini ele geçirdiler. Mağdurların vücutlarındaki aygıtların kontrol eden korsanlar, sadece para karşılığında bu oyuncakların kontrollerini bırakacaklarını söylediler ve bitcoin ile ödeme talep ettiler. Bu olay bize şunu gösterdi ki siber güvenlik açıkları, doğrudan insan vücuduna zarar verebilir.”</p>
<h5><strong>Peki ya Denetleme Mekanizmasını Kuracak Yasalar?</strong></h5>
<p>Bu tarz teknolojilerin kullanımlarına dair yasal çerçevelerin oluşması gerektiğini düşünen Handan Uslu, giyilebilir teknolojilerin henüz yeterince görünürlük kazanmadığını söylüyor. Özellikle sağlık takibi alanında birçok teknolojinin gelişeceğini düşünüyor. “Ancak bu gelişimin yaşanması için, bu teknolojileri ilgilendiren yasalar da gelişmeli.” diyen Uslu, Google gözlüklerini örnek vererek, insanların gözlerine bir kamera yerleştirmenin teknik olarak kolay olduğunu, ancak herkesin aktif gizli kameralar taşımasının toplum düzenine her zaman uygun olmadığını belirtiyor. Uslu’ya göre, giyilebilir teknolojilerin yaygınlaşması için, bu teknolojilerin hangi koşullarda, insanlara zarar vermeden nasıl kullanılacağının düzenlenmesi gerekli.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/29/giyilebilir-teknolojilerde-hizli-adimlar-mahkeme-ve-davalar-sanal-ortama-tasiniyor/">Giyilebilir Teknolojilerde Hızlı Adımlar: Mahkeme ve Davalar Sanal Ortama Taşınıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Akım Adı Altında Kişisel Verilerimizi Sosyal Medyaya Yüklemekten Vazgeçmemiz Lazım”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/28/akim-adi-altinda-kisisel-verilerimizi-sosyal-medyaya-yuklemekten-vazgecmemiz-lazim-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 May 2021 20:28:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Big Data]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Handan Uslu]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel veri]]></category>
		<category><![CDATA[Sefa Karcıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[whatsapp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=70614</guid>

					<description><![CDATA[<p>DPC Kişisel Veri Güvenliği Yönetim Kurulu Başkanı Av. Sefa Karcıoğlu, geçtiğimiz günlerde gündem olan 20-YAŞ challenge hakkında konuşurken; bu gibi akımların masum görünse de veri toplama adına çok büyük fırsatlar olduğunu, bizi biz yapan kişisel verilerimizin kolayca analiz edilmesini önlememek için akım ya da meydan okuma adı altında kişisel verilerimizi sosyal medyaya yüklemekten vazgeçmemiz gerektiğini söylüyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/28/akim-adi-altinda-kisisel-verilerimizi-sosyal-medyaya-yuklemekten-vazgecmemiz-lazim-2/">“Akım Adı Altında Kişisel Verilerimizi Sosyal Medyaya Yüklemekten Vazgeçmemiz Lazım”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Yakın dönemde Whatsapp kişisel verilere erişim için kullanıcılarından izin isteyince olanlar olmuştu. Malumun ilamı diyenler de oldu, yerli uygulamalara geçenler de fark etmeden onaylayanlar da.. Verilerin ticari amaçla kullanılacak olması söz konusu. Günümüzde pazarlama ve teknolojinin mahremiyetle ne denli büyük etik bir çatışmaya gebe olduğunu söylemek mümkün. Big data denilen havuzda toplanılan kişisel veriler insanların mahremiyetini kapitalizmin huzuruna sayısal birer istatistik olarak sunabiliyor. Kişilerin sosyo-ekonomik durumları, kişisel zevkleri ve politik tercihleri depolanıp makro bazda satış, pazarlama ve kampanyalarda kullanılabiliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">15 mayıs sonrası sözleşmeyi onaylamayan kullanıcılara kademeli olarak uygulama işlevselliğini azaltma gibi yaptırımlar uygulanması beklenirken Rekabet Kurumu geçtiğimiz günlerde WhatsApp&#8217;ın gizlilik sözleşmesine ilişkin yaptığı bilgilendirmeyi paylaştı. Açıklamada, &#8220;WhatsApp tarafından veri paylaşımını içeren söz konusu güncellemenin, onaylayan kullanıcılar dâhil olmak üzere, Türkiye’deki hiçbir kullanıcı açısından yürürlüğe girmeyeceği tarafımıza bildirilmiştir&#8221; ifadeleri kullanıldı. Whatsapp ise &#8221;Güncellemenin Türkiye’yi kapsamayacağına dair kesin bir kararımız henüz bulunmuyor&#8221; açıklaması yaptı.</span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<h5><b>“Whatsapp Gizlilik Sözleşmesinin İletişiminde Başarılı Olamadı.”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-70283 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/handan_uslu-640x922.jpg" alt="" width="290" height="418" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/handan_uslu-640x922.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/handan_uslu.jpg 1000w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" />Handan Uslu Facebook’un Whatsapp özelinde gizlilik sözleşmesi durumuna dair iletişim stratejisinin başarısız olduğunu belirtiyor: “Whatsapp’ın gizlilik sözleşmesi güncellemesi ve sözleşmeyi onaya açması, aslında bütün teknoloji firmalarının standart uygulamasıdır. Firmalar sadece ürünlerini değil, gizlilik ve içerik yönetimi gibi politikaları da günceller. Ancak Facebook’un bir parçası olan Whatsapp, Facebook’un halkla ilişkiler yönetimindeki bazı başarısızlıklarının sonucu olarak, gizlilik sözleşmesinin iletişiminde başarılı olamadı.”</span></p>
<h5><b>“Talep Etmemiz Gereken, Kullanıcıların Güvenliğini Birinci Sıraya Almış Gizlilik Politikalarıdır”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Uslu kullanıcılar olarak taleplerimizi doğru niteliklerle yansıtırsak teknoloji politikalarında aktif bir rol oynayabileceğimize, oynamamız gerektiğine vurgu yapıyor. </span><span style="font-weight: 400;">Kullanıcılar olarak, kendimizi teknoloji dünyası gibi görebileceğimize değinen Uslu, &#8220;Konu teknoloji olunca, kendimizi teknoloji ürünlerinin politikalarında pasif hissetmemeliyiz.  Ürün kullanıcıları olarak, kendi haklarımız ve güvenliğimiz ile ilgili taleplerde bulunmalıyız. Burada, sözleşmelere uymadan uygulamaları kullanmayı devam ettirmek, bizim faydamıza olan bir talep değil. Talep etmemiz gereken, kullanıcıların güvenliğini birinci sıraya almış gizlilik politikalarıdır. Whatsapp’ın, gizlilik sözleşmesine onay vermeyen, aslında whatsapp’a verisini işlemesi için rıza vermemiş oluyor. Whatsapp da verisini işlemek için rızasını olmayan kullanıcının bilgilerini toplamıyor. Yani sözleşmeyi onaylamayarak, Whatsapp’a kendi verisini kullandırtmayan biziz.&#8221; diyor.</span></p>
<h5><b>“Bu Teknolojileri Şekillendirmek Bizim Elimizde.”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="size-full wp-image-70287 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/big-data.jpg" alt="" width="320" height="320" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/big-data.jpg 320w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/big-data-160x160.jpg 160w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" />Big data, veri güvenliği, etik ve kapitalizm kapsamında değerlendirmeler yapan Uslu kullanıcılar olarak bilinçli yaklaşımlarla böylesi teknolojilere şekil verilebileceğini vurguluyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Firmalar, online yaptığımız her tıklamada, hakkımıza en mahrem verileri topluyorlar. Uykusuz kalıp sosyal medyanızı karıştırmış olabilirsiniz, hastalanmış ve tedavi araştırıyor olabilirsiniz. Teknoloji firmaları uyku düzenimizden tutun rahatsızlıklarımız, özelimiz ve bütün duygularımızdan haberdarlar. İnternette karşımıza çıkan reklamlar, aslında hiç masum değil.  İnternet platformlarında satışları arttırmak için bu özelliklerimiz kapsamında bizi hedefliyorlar. Mikro seviyede yapılan bu hedefleme, bizim irademizi elimizden alıyor. Unutmamamız gereken şu: bu teknolojileri şekillendirmek bizim elimizde. Kullanıcılar olarak, insan için tasarlanacak bir interneti katılımcı bir şekilde inşa edebiliriz.”</span></p>
<h5><b>“STÖ&#8217;ler, Bahşiş Kutusu Özelliğini Kullanacak mı, Yoksa Bu Özellik STK&#8217;lara Yasaklanacak mı?” </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Twitter ve birçok mecranın başlattığı Bahşiş kutusu özelliğine değinen Uslu, hükümetin bu gibi teknolojik hareketlere karşı izleyeceği politikaların önemine dikkat çekiyor. Uslu, bahşiş verme özelliğinin sivil toplum örgütleri için sahip olduğu potansiyel öneme vurgu yapıyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Twitter, Instagram ve Youtube gibi sosyal medya platformları üzerinden artık bahşiş vermek mümkün. Bu uygulamalar, içerik üreten kişilere gelir kaynağı oluşturması açısından özellikle faydalı. Önemli olan Türkiye devletinden, bu yeni özelliklere karşı gelecek hamleler. Türkiye’de teknoloji politikaları, her zaman vatandaşın faydasına işlemiyor. Devletin de kendi teknoloji okur yazarlığını arttırması ve vatandaşa en faydalı uygulamalar için iş birliği yapması gerekli. Örneğin Paypal’ın yasaklanması ile, binlerce kişi işsiz kaldı, ürünlerini dünya pazarlarına açamadılar. Bu şekilde yasaklar ciddi mağduriyetlere yol açıyor, ekonomiye zarar veriyor. Bir benzer örnek sivil toplum kuruluşlarında. Türkiye’de sivil bir örgütlenme olmak için, ciddi bürokratik yük altına girmek zorundasınız. Süreç hiç esnek değil. Acaba sivil toplum örgütleri, bahşiş kutusu özelliğini kullanacak mı, yoksa bu özellik sivil toplum kuruluşlarına yasaklanacak mı? Uygulama karşısında geliştirilecek politikaları takip etmemiz gerekli.”</span></p>
<h5><b>“Rekabet Kurumunun Başlattığı Soruşturma Güzel Bir Adım”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Handan Uslu Whatsapp’ın rekabet kurumu ile paylaştığı son açıklamaya istinaden vatandaşlar için gizlilik gibi alanlarda devlet tarafından sergilenecek korucuyu eylemlerin önemini hatırlatıyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Avrupa’nın teknoloji firmalarına dayattığı veri kanunları başta olmak üzere, artık bölgeler ve ülkeler teknoloji ürünleri ile ilgili kendi kanunlarını ve yasaklarını oluşturmaya başladı. Burada önemli olan, toplumun ve insanların faydasını ön planda tutarak adımlar atmak. Whatsapp’ın gizlilik sözleşmesi, sosyal medyada büyük tepki görünce Rekabet Kurumunun başlattığı soruşturma güzel bir adım, çünkü dijital alanda vatandaşların gizliliğini sağlamak devletin görevi. Toplumda tepki ve korku yaratan konu, Whatsapp mesajları ile Facebook profillerinin birleştirilmesi ve kullanılması idi. Toplum net bir şekilde rahatsızlığını belirtti. Buna cevap olarak Facebook, Whatsapp kişisel mesajlarının, Facebook profilleri ile entegre edilmeyeceğini belirtti. Rekabet kurumu da Whatsapp sözleşmesinin hangi maddelerinde neden, nasıl değişiklik talep ettiğini belirtebilir. Rekabet kurumunu izliyoruz, hangi maddeler neden bizim gizliliğimize zarar veriyor, açıklamalarını takip edeceğiz. Gelişmeleri izliyoruz.&#8221;</span></p>
<h5><b>Whatsapp Gizlilik Sözleşmesi Meselesi<img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-70284 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/sefa-karcioglu.jpg" alt="Sefa Karcıoğlu" width="293" height="152" /></b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Konu hakkında açıklama yapan DPC Kişisel Veri Güvenliği Yönetim Kurulu Başkanı Av. Sefa Karcıoğlu şu ifadeleri kullandı: </span><em><span style="font-weight: 400;">“</span></em><span style="font-weight: 400;">WhatsApp gizlilik ilkelerinde, kullanıcıların hesap bilgileri, bağlantıları, işlem ve ödeme verileri, kullanım ve kayıt bilgileri, müşteri desteği ve diğer iletişim bilgileri, cihaz ve bağlantı bilgileri, konum bilgileri, çerezler, başkalarının kullanıcı hakkında sağladığı bilgiler, kullanıcı bilgileri, WhatsApp işletmeleri, üçüncü taraf hizmet sağlayıcıları ve hizmetleri bilgilerinin toplanacağı Gizlilik ilkelerinde söz konusu kişisel verilerin, WhatsApp hizmetlerinin yürütülmesi, sağlanması, iyileştirilmesi, anlaşılması, özelleştirilmesi, desteklenmesi ve pazarlama yapılması amacıyla kullanılacağı bildirildi.” </span></p>
<h5><b>“WhatsApp’ın Onay Vermeyi Dayatması KVKK’ya Aykırıdır”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Karcıoğlu bu tutumun KVKK’ya göre aykırı ve yanlış olduğunu dile getiriyor: </span><span style="font-weight: 400;">“WhatsApp tarafından, kullanıcıların kişisel verilerinin detaylı bir aydınlatma ve açık bir bilgilendirme yapılmaksızın, genel ve ucu açık cümleler içeren gizlilik ilkelerinin kullanıcıya sunulması ve onay gerektiren ve/veya gerektirmeyen her türlü kişisel veri işleme süreci için zorunlu onay alınması, Kanun’un öngördüğü genel ilkelerden hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olma, belirli, açık ve meşru amaçlar için işlenme, işlendikleri amaçla bağlantılı, sınırlı ve ölçülü olma ilkeleriyle bağdaşır nitelikte değildir. Bir ürün ya da hizmetin sunulması için, onay vermeye zorlamak KVKK’ya aykırıdır. Hizmet şartına bağlanan ve uygulamaya erişilmeme yaptırımı söz konusu olarak alınan onayın ise, veri koruma hukuku bakımından geçerli kabul edilmeyeceği açıktır. Kullanıcıların kişisel verilerinin pazarlama, anket, araştırma, teklifler sunma gibi amaçlarla işlenmesi, işlenen kişisel verilerin yurtdışında kurulu başka şirketlere aktarılması seçme hakkı tanınmış özgür irade ile mümkündür.”</span></p>
<h5><b>“Gelen Tepkiler Üzerine Askıya Aldılar. Bir Süre Sonra Yine Karşımıza Çıkabilir”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Rekabet kurumu tarafından yapılan son açıklamaya değinen Karcıoğlu Whatsapp’ın verileri kullanma onayını almaktan vazgeçmeyeceğini belirterek, </span><span style="font-weight: 400;">“Rekabet kurumunun açıklaması, kısa ve net. Whatsapp’ın resmi bir açıklamasını görmedik. Ama benim anladığım, gelen tepkiler üzerine askıya aldılar. Bir süre sonra yine karşımıza çıkabilir. Kesin bir geri dönüş yok. Çünkü çok fazla veri ve müthiş bir Pazar var. Bu verileri kullanabilmek için her yolu deneyeceklerdir.” </span><span style="font-weight: 400;">dedi. </span></p>
<h5><b>“Seçimlerden Tutun da Sivil Toplum Hareketi Bile Bir Şirket Tarafından Kontrol Edilebilir Bir Hal Alacaktır”</b><b>  </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Twitter, geçtiğimiz günlerde kullanıcıların maddi olarak desteklemek istedikleri diğer kullanıcılara para gönderebilecekleri &#8220;TIP JAR&#8221; (Bahşiş kutusu) özelliğini sınırlı sayıda kullanıcı için yayınladı. Bahşiş kutusu özelliği için konuşan Karcıoğlu sistemin zamanla yaratabileceği olası sorunlara dikkat çekiyor: </span><em><span style="font-weight: 400;">“</span></em><span style="font-weight: 400;">Masum gibi gözükse de aslında bu bir havuz sistemi. Takipçilerin kimi ne oranda ve ne şekilde desteklediğini tespiti için yapılan bir sistem. Amaç takipçisi çok olan kişilerin popülerliğinden faydalanarak, bir taraftan takipçisi çok olan kişilerin Twitter üzerinden para kazandırırken diğer taraftan bağış yapan takipçilerin profilini çıkarmak. İlerde seçim çalışmaları, sivil toplum kuruluşları bu şekilde maddi kaynak sağlayacaktır. Buradaki tehlike, tüm dünyada hâkim konumda olan bir şirketin, şirket politikası adı altında, dilediği kişi ya da gruplara imtiyaz sağlaması ya da yasaklaması söz konusu olacaktır. İşte bu halde de seçimlerden tutun da bir sivil toplum hareketi bile bir şirket tarafından kontrol edilebilir bir hal alacaktır.”  </span></p>
<h5><b>“Verinin Big Data Üzerinden İşlenmesi ve Yapay Zeka ile Analiz Edilmesi”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-70285 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/whatsapp-gizlilik-ilkeleri-640x391.jpg" alt="" width="314" height="192" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/whatsapp-gizlilik-ilkeleri-640x391.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/whatsapp-gizlilik-ilkeleri.jpg 706w" sizes="auto, (max-width: 314px) 100vw, 314px" />Karcıoğlu kişisel verilerin big data havuzuna işlendiği ve pazarlama amaçlı kullanıldığı bu sistem için çarpıcı ifadeler kullanıyor: </span><span style="font-weight: 400;">“WhatsApp kullanan kişinin günlük hayatına ilişkin konum bilgisi üzerinden nereye gittiği, hatta o an o konumda kimlerin olduğu, kimlerle görüştüğü, hangi telefonu kullandığı, rehberinde kimlerin kayıtlı olduğu, duruma yüklenen fotoğraflar ve Türkiye’de ileride devreye girecek olan ödeme bilgileri üzerinden nelere ilgileriniz olduğu gibi  bizi biz yapan, alışkanlıklarımızı ortaya koyan onlarca kritik veriyi Facebook ile paylaşılması, size özel bir çok verinin Big Data’ya işlenmesine ve pazarlama stratejilerinde kullanılmasına yasal zemin oluşturulması demektir. Ana gayesi para kazanmak gibi görünen Facebook, Analitica skandalı ile ortaya çıktığı üzere kişilerin kendi istekleri ile sisteme yüklediği kişisel veriler üzerinden yapay zeka sayesinde kişilerin siyasi düşüncelerini de etkilemekte. Ülke bazında milyonlarca kişinin günlük yaşantısına ilişkin verinin Big Data üzerinden işlenmesi ve yapay zeka ile analiz edilmesi, ulusal güvenliği de tehdit etmektedir. Facebook’un kullanıcılarının bilgilerini paylaşması, özel yaşamın gizliliği, mahremiyetin korunması, kişisel verilerin güvenliğinin sağlanması, bireylerin onların bilgisi ve izni olmaksızın veri kaynağı olarak kullanılmaması gibi etik değerleri aşındırmıştır. Bu durum hem büyük veri etiği hem de sosyal medya etiği açısından bir sorun teşkil etmektedir.</span><span style="font-weight: 400;">” </span></p>
<h5><b>“Kişisel Verilerimizi Sosyal Medyaya Yüklemekten Vazgeçmemiz Lazım”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Geçtiğimiz günlerde gündem olan </span><b><i>20-YAŞ challenge</i></b><span style="font-weight: 400;"> hakkında konuşan Karcıoğlu, bu gibi akımların masum görünse de veri toplama adına çok büyük fırsatlar olduğunu dile getiriyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Kişisel bilgilerimiz ve beğenilerimiz ile beslenen big data aynı zamanda fiziksel özelliklerimizle de reklam hacmini genişletiyor. Aslında masum gibi görülen bu akım global firmaların, kişilerin geçmişteki görüntüsüne ilişkin verilerin ele edilmesini sağlıyor. Çok masum gözükse de 20 yıl önceki birçok veriyi sisteme yüklemiş oluyorsunuz. Şimdiki fotoğrafınızla 20 yıl önceki halinizi yan yana koyup paylaştığınızda veri işleyen firmalar için bulunmaz bir nimeti kendi ellerimizle sunmuş oluyoruz. Kim tarafından ne amaca hizmete ettiği belli olmayan akımlar adı altında fotoğrafların sunulması için bilinç oluşması lazım. Bu tür verilerimizi bu kadar kolay vermememiz gerekir. Bizi biz yapan kişisel verilerimizin kolayca analiz edilmesini önlememek için bilinçli olmalıyız. Akım ya da meydan okuma adı altında kişisel verilerimizi sosyal medyaya yüklemekten vazgeçmemiz, bilinçli davranmamız lazım.”</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/28/akim-adi-altinda-kisisel-verilerimizi-sosyal-medyaya-yuklemekten-vazgecmemiz-lazim-2/">“Akım Adı Altında Kişisel Verilerimizi Sosyal Medyaya Yüklemekten Vazgeçmemiz Lazım”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarım Sektöründe Sisli Günler: Neler Oluyor?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/27/tarim-sektorunde-sisli-gunler-neler-oluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2021 08:33:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Emine Olhan]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[küresel ısınma]]></category>
		<category><![CDATA[Tarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=69205</guid>

					<description><![CDATA[<p>Enflasyon ve döviz kurlarındaki değişimin girdi fiyatlarını yükseltmesi tarım sektöründeki en önemli sorun olarak göze çarparken, emtia fiyatlarında yaşanan artış da sektör için belirsizliği arttırıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/27/tarim-sektorunde-sisli-gunler-neler-oluyor/">Tarım Sektöründe Sisli Günler: Neler Oluyor?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Son dönemde tarımsal üretimden pazarlamaya kadar giden safhada iklim, maliyet ve pazar riski oldukça ön plana çıktı. Zaten var olan kronik sorunların üstüne bir de pandemi dönemi ve küresel iklim değişikliği etkileri de eklenince tarım alanında ezberlerin bozulduğu bir dönem yaşanmaya başladı. Bunlarla beraber dünyadaki ve ülkemizdeki emtia fiyatlarında yaşanan artış girdi maliyetlerini yükseltince çiftçi ve tarım dünyası için sisli bir atmosfer ortaya çıktı. Bu belirsizlik ortamında çiftçi ürettiğini satabileceğinden veya üretim maliyetinde bir standart yakalayabileceğinden habersiz şekilde sektöre tutunmaya çalışıyor. En önemli girdilerden gübrenin fiyatı 4,250 TL olarak dikkat çekiyor ve iklimsel değişimlerden dolayı su ihtiyacı da oldukça artış gösteriyor. Tarım dünyasında daha organize ve koordine şekilde analizlere dayalı verimli bir çalışma ve destek ortamının eksikliği oldukça fazla hissedilir vaziyette. Bu doğrultuda hükümetin tarım dünyasıyla olan ilişkisi oldukça kritik bir öneme sahip. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-69208 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/emine-olhan.jpg" alt="Emine Olhan" width="290" height="193" />Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden tarım ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Emine Olhan, tarımsal üreticilerin en önemli sorununun girdi fiyatlarının artması olduğunu belirterek, “Türkiye’de girdi fiyatlarının artmasında önemli noktalardan birisi genel fiyatların artışına neden olan enflasyon bir diğeri ise döviz kurlarındaki değişim olarak göze çarpıyor. Girdi fiyatları enflasyondan doğrudan etkileniyor. Aynı zamanda mazot ve gübre gibi en önemli girdilerin ithal olması nedeniyle döviz kurundaki artışlar da bu girdilerin fiyatlarını doğrudan etkileyerek önemli düzeyde yükselmesine neden oluyor. Girdi fiyatlarındaki artışın aslında tek başına düşünülmesi yetersiz kalıyor. Üreticilerin belirttiği noktalardan birisi de girdi fiyatları artışı ile ürün fiyatları artışının benzer düzeyde olmaması durumu. Tarımsal ürün fiyatlarındaki artış, girdi fiyatlarındaki artışın gerisinde kalıyor. Bu durum girdi fiyatları ve ürün fiyatları arasındaki makasın giderek açılmasına ve böylelikle üreticinin yeterli düzeyde gelir elde edememesine neden oluyor.” dedi.</span></p>
<h5><b>“İklim Değişikliğinin Potansiyel Etkileri Açısından Riskli Bölgedeyiz”</b></h5>
<p>Türkiye’nin <span style="font-weight: 400;">iklim değişikliğinin potansiyel etkileri açısından riskli ülkeler arasında yer aldığını vurgulayan Olhan, “Maliyetler açısından vurgulanması gereken noktalardan birisi, iklim değişikliğine bağlı olarak biyolojik döngünün sadece bitkiler için değil, aynı zamanda bu bitkilere zarar verecek organizmalar için de değişmesi durumu. Örneğin iklim değişikliği ile bitki zararları sayıları ve görülme sıklıkları artıyor ve bu durumun üretim üzerindeki etkisini azaltmak için daha fazla ilaç, gübre vb. girdi kullanılması gerekiyor. Yani iklim değişikliği ile tarımsal üretimde verim kaybı ve girdi kullanımdaki artış ile doğrudan üretici maliyetlerini artırabiliyor. Özellikle 1990’lardan sonra ülkemizde ortalama sıcaklık yaklaşık 1,5 derece arttı. Ortalama sıcaklıklardaki artış da ürünlerin su ihtiyacını artırıp ürünlerin yetiştirme dönemlerini değiştiriyor. Örneğin mart ve mayıs aylarında yetiştirilen bir bitkinin, sıcaklık artışına bağlı olarak üretim dönemi şubat ve nisan dönemine kayabiliyor. Ayrıca ortalama sıcaklık ve yağışlardaki değişim daha fazla kuraklık veya don olayının yaşanmasını tetiklemekte. Böylece iklimde ekstrem değerlerin daha sık görülmesi doğa koşullarında yapılan tarımsal üretime zarar veriyor ve ciddi verim kayıplarına hatta hiç ürün alamama gibi sonuçları beraberinde getiriyor.” Şeklinde konuştu. </span></p>
<h5><b>“Devlet Politikayı Belirlerken Ülkenin Gerçeklerini Dikkate Almalı”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Çiftçi ve devlet arasında bir koordinasyon kopukluğu olduğunu düşünmeyen Olhan devletin tarım politikalarının niteliğine ve metoduna dikkat çekiyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Devlet politikayı belirlerken ülkenin gerçeklerini dikkate almalı ve kısa dönem sık değişiklikler yerine uzun dönemi hedef almalı. Bir politika belirlendiğinde bunun amacı net olarak belirlenmeli, sonuçları görülmeli ve başarılı olup olmadığı değerlendirilmelidir. Bu değerlendirmeler ışığında yeni politikalar uygulanmaya konulabilir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Olhan hükümetin tarımsal destek uygulamalarına dair politikaların etkisinin ölçülmesinin oldukça önemli olduğunu vurguluyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Örneğin üretim politikası olarak ifade edilen bir politikanın değerlendirilmesi için bu politikanın etkisinin ölçülmesi ve gerçekten üretim amacının gerçekleştirip gerçekleştirmediği değerlendirilmeli. Türkiye&#8217;de Tarım Bakanlığı tarafından düzenli bir şekilde etki ölçümünün önemi vurgulanıyor. Ancak destekleme politikalarının etkilerinin yeterli düzeyde ölçüldüğünü söylemek mümkün değil. Bu yetersizliğin temel nedeni ise mevcut verilerin kullanılması konusunda belirli bir protokolün olmaması veya yeterli düzeyde verinin bulunmaması. Bu yüzden destekleme politikalarının değerlendirilmesi için öncelikli olarak Bakanlık, araştırma kurumları ve araştırmacılar arasında veri paylaşımı ve analizinin nasıl gerçekleştirileceğine dair bir yol haritasının oluşturulması gerekiyor. Desteklerin etkisinin ölçülmesinin uluslararası standartlara uygun bir şekilde yapılması hem politika yapıcılara hem de araştırmacılara büyük katkı sağlayarak gelecek dönem destekleme politikalarının belirlenmesinde kullanışlı bilgiler sunacaktır.”</span></p>
<h5><b>“Tarımsal Desteklerin Zamanı ve Miktarı Önemli”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Olhan hükümetin tarıma ayırdığı kaynağın hiç olmazsa enflasyon ile orantılı olması gerektiğini savunuyor. Verilen desteğin doğru nitelikte ve doğru zamanda sağlanmasının oldukça mühim olduğunu belirten Olhan; analiz ve etkilerin takibi hususunun önemine değiniyor: </span><span style="font-weight: 400;">“2021 yılı için açıklanan tarımsal destekler 2020 yılına göre hiç artırılmadan 22 Milyar TL düzeyinde kaldı.Tarımsal desteklerin miktarı kadar nasıl ve ne zaman verildiği de çok önemli. Doğru destekleme araçları doğru zamanda verilirse, amaçlanan üretim maliyetlerinin düşürülmesi, rekabet gücünün artırılması ve üretim planlaması için desteklemeler önemli bir araç olacaktır. Yukarıda bahsettiğimiz analiz eksikliği sonucu, tarımsal desteklemeler üretim planlaması için bir araç olmaktan çok bütçeye konulan paranın üreticiye (sanki bir sosyal yardım gibi) dağıtılan bir kaynak haline gelmesine yol açıyor. Verilen destekler ile üretim ne kadar arttı, kalitede bir artış oldu mu (amacımız neyse) sorusunun cevabı için düzenli olarak desteklerin etkisi analiz edilmeli.  Aksi taktirde bu anlayış ile üretim odaklı amaçların gerçekleştirilmesi imkansız gözüküyor. “ dedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Olhan desteklerin miktarı kadar zamanında ödenmesinin de önemli olduğunu vurgulayarak, “Yani destekleme miktarını artırmadan da tarımsal desteklerin doğru araçlarla doğru zamanda verilmesi etkili olacaktır. “ dedi.</span></p>
<p>Mart ayında açıklanan reform paketinin sektörün sorunlarını çözme noktasında yetersiz olduğunu da kaydeden Olhan, “<span style="font-weight: 400;">Üreticilerin en önemli sorunları olan girdi maliyetlerinin fazlalığı, ithalata bağımlılık, borçların yapılandırılması gibi acil çözüm bekleyen konulara ilişkin pakette bir önlemin olmaması karamsarlığı artırıyor. Tarım sektörünün her ülke için en önemli sektör olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. Gıda güvencesini sağlayamayan bir ülkenin bağımsızlı bile tartışılır. Bu nedenle üreticilerin sorunlarına yönelik önlemlerin alınması gerekiyor.” diye konuştu.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/27/tarim-sektorunde-sisli-gunler-neler-oluyor/">Tarım Sektöründe Sisli Günler: Neler Oluyor?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Sansür Haber Alma Hakkının Önüne Barikat Kurulmasıdır&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/16/sansur-haber-alma-hakkinin-onune-barikat-kurulmasidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Apr 2021 07:47:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Önderoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Bildirici]]></category>
		<category><![CDATA[otosansür]]></category>
		<category><![CDATA[sansür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=68391</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medyaya uygulanan sansürün yalnızca gazetecileri ilgilendirmediğini söyleyen gazeteci-yazar Faruk Bildirici, “Medyaya sansür uygulanması sadece basın ve ifade özgürlüğünün engellenmesi sonucunu doğurmaz. Aynı zamanda insanların bilgi edinme ve haber alma hakkının önüne barikat kurulması anlamına gelir.” diyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/16/sansur-haber-alma-hakkinin-onune-barikat-kurulmasidir/">&#8220;Sansür Haber Alma Hakkının Önüne Barikat Kurulmasıdır&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Medyada RTÜK ve BİK gibi kurumların başını çektiği birçok resmi kurum ve kuruluş sanat, sosyal yaşam ve ifade özgürlüğü gibi birçok alanı çeşitli gerekçeler ile cezalarla donatıyor. Bu gerekçeler dinî değerleri aşağılama, Cumhurbaşkanı’na hakaret, suçu ve suçluyu övme, toplumu galeyana getirme, terör örgütü propagandası gibi örneklerle sınırlı kalmıyor. Uygulanan bu gibi cezalar hukuksal ve ahlaki tarafı ile tartışılmaya oldukça açık gözükmekle beraber yarattığı etki bağlamında genetiğindeki sansür ile sınırlı kalmayıp bireyler için bir otosansür ortamının oluşmasına sebep oluyor. Son yıllarda OHAL ve KHK’lar ile birlikte bu ortam iyice perçinlenmiş durumda. Susma platformunun 2020 yılı boyunca Türkiye’de görülen sansür ve otosansür vakalarını ele aldığı </span><a href="https://susma24.com/wp-content/uploads/2021/02/Susma-Platformu_-Turkiyede-Sansur-ve-Otosansur_-Aralik-2019_-2020.pdf" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">rapor</span></a><span style="font-weight: 400;"> bu hususta oldukça önemli verileri gözler önüne seriyor. Sansürün uygulanış şekillerine baktığımızda yayın yasağı, erişime kapatma, etkinlik engelleme, eserin bütünlüğünü bozma, hedef gösterme ve ticari tehdit oluşturma gibi birçok yöntem görüyoruz. </span></p>
<figure id="attachment_68398" aria-describedby="caption-attachment-68398" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-68398" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/sansur-alanlari-640x334.jpg" alt="Türkiye'de 2020 yılında sansürün uygulandığı alanlar ve vaka sayıları" width="640" height="334" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/sansur-alanlari-640x334.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/sansur-alanlari.jpg 702w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-68398" class="wp-caption-text"><strong>Türkiye&#8217;de 2020 yılında sansürün uygulandığı alanlar ve vaka sayıları</strong></figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Raporda vakaların neredeyse üçte birine yakın kısmı için bir gerekçe bile belirtilmediği vurgulanıyor. Cumhurbaşkanına, kamu görevlisine ya da diğer kişilere hakaret etme suçunun en fazla kullanılan gerekçe olduğunu görülüyor. Onun dışında örgüt propagandası yapmak ve örgüt üyesi olmak gibi gerekçeler de sıklıkla mevcut. Pandemi döneminde ise “Koronavirüs, salgın ve genel sağlık” da eylem ve etkinliklerin yasaklanması için yaygın kullanılan bir gerekçe oldu. Sansüre en çok maruz kalanlar tahmin edildiği üzere gazeteciler, gazeteler, tv kanalları, tiyatrocular, müzisyenler ve yazarlar oldu. Ayrıca kadın hareketi ve LGBTİ+ hareketi de vakaların görüldüğü diğer dikkat çekici alanlar olarak göze çarpıyor. Vakaların Kürt nüfusunun yoğun olduğu yerlerde sıklıkla görülmesi senelerdir alışılagelmiş bir durumun devam ettiğinin göstergesi konumunda. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">2020 yılı içinde kaydedilen toplam 489 vakanın 137’si gazetecilik alanında gerçekleşti. Yayıncılık alanında ise geçen yıl boyunca 33 sansür ve benzeri vaka kaydedilirken radyo-televizyon alanında 33 vaka yaşandı. Çin’den sonra en çok gazeteciye hapis cezası veren ikinci ülke konumunda olan Türkiye’de son olarak getirilen İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” yasası oluşturulan sansür &amp; otosansür ortamını perçinleyici vaziyette. </span></p>
<h5><b>“Bilgi Edinme ve Haber Alma Hakkının Önüne Barikat Kurulması”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-68396 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/faruk-bildirici-640x360.jpg" alt="Faruk Bildirici" width="306" height="172" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/faruk-bildirici-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/faruk-bildirici-1024x576.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/faruk-bildirici.jpg 1152w" sizes="auto, (max-width: 306px) 100vw, 306px" />Medyaya uygulanan sansürün yalnızca gazetecileri ilgilendirmediğini söyleyen </span>gazeteci-yazar <strong>Faruk Bildirici,</strong><span style="font-weight: 400;"> medyaya sansür uygulanmasının sadece basın ve ifade özgürlüğünün engellenmesi sonucunu doğurmayacağını belirtip, &#8220;Aynı zamanda insanların bilgi edinme ve haber alma hakkının önüne barikat kurulması anlamına gelir.” diyor. </span></p>
<h5><b>“Mülkiyet Yapılarını Devşirerek Yaygın Medyayı Kontrol Altına Aldılar”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Bildirici uygulanan yoğun sansürün yarattığı otosansür ortamını yorumluyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Tabii otosansürü de sansür ile birlikte değerlendirmek gerekir. Otosansür de tıpkı sansür gibi, özgürlüklerin aleyhine işler. Maalesef günümüz Türkiyesi’nde bu karanlık mekanizmalar en yoğun haliyle devrede. Mülkiyet yapılarını devşirerek yaygın medyayı kontrol altına aldılar ve sansür uyguluyorlar. Ayrıca RTÜK televizyonlar ve internetten yapılan yayınlar, Basın İlan Kurumu da gazeteler üzerinde kırbaç şaklatıyor. Bu kurumları da kullanarak Türkiye’de tam bir baskı ortamı yarattıkları için otosansür iyiden iyiye yoğunlaştı.”</span></p>
<h5><b>“İnsan Sosyal Bir Varlıktır; Haber Alamazsa, Haberleşemezse Toplumdan Soyutlanır” </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Faruk Bildirici basın ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir ortamda haber alma hakkından söz edilemeyeceğini söylüyor ve ekliyor: “</span><span style="font-weight: 400;">Haber alma hakkı bu nedenle insanların temel haklarından biridir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 12. maddesinde bütün insanların “haberleşme özgürlüğü” ne, 19. Maddesinde de “herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu” vurgulanır. İnsan sosyal bir varlıktır; haber alamazsa, haberleşemezse toplumdan soyutlanır. Yaşadığı topluluğun ve dünyanın gerçeklerinden yalıtılmış olur.”</span></p>
<h5><b>“Demokrasinin Bir Ayağı Eksik Kalır”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Sansür ve otosansürün medya mensuplarının işlevlerini yerine getirememesine yol açacağını vurgulayan Bildirici, basın özgürlüğü daraldıkça gazetecilerin ifade özgürlüklerini ve gazetecilik reflekslerini yitireceğini söylüyor. Bildirici böylesi bir ortamda medyanın insanlara bilgi vermek yerine iktidarın propaganda aracı haline geleceğinin altını çiziyor: </span><i><span style="font-weight: 400;">“</span></i><span style="font-weight: 400;">Bu da hem toplumun bilgi sahibi olamadığı bir ortam oluşmasını sağlar; hem de gazeteciler kamu adına denetim görevini yerine getiremez olurlar. Medya, siyasi iktidar başta olmak üzere güç odaklarını denetleyen, eleştiren, sorgulayan, sessizlerin sesi olan güç olmaktan çıkar. Nihayetinde demokrasinin bir ayağı eksik kalır. Uzun vadede ise demokrasinin üzerine koyu bir karanlık çöker. Günümüz Türkiye&#8217;sinde olduğu gibi…”</span></p>
<h5><b>“Kültürel ve Sosyal Alanda İktidar Sağlayamamak”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">İktidarın oluşturduğu sansür ve otosansür ortamının insanların beğenilerini ve standartlarını etkilediğini söyleyen Bildirici alternatif medyanın ve sosyal &amp; kültürel eğilimlerin dikta edilemeyen yapısına vurgu yapıyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Fakat bir yandan da teknolojik gelişmeler, alternatif medyanın doğuşu, Cumhuriyet ve demokrasinin toplumda yaratmış olduğu birikim, tek tipleşmeye, iktidarın dayattığı beğeni düzeyini ve ahlak anlayışına karşı direnme imkânı veriyor. Bütün bunların sonucunda nereye varılacağını kestirebilmek çok zor. Zira sosyal ve kültürel olaylar, sosyal tarafların dileklerine ve uygulamalarına göre şekillenmez; çoğu zaman da ortaya kimselerin tahmin bile edemediği bileşkeler çıkar. Öyle olmasa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, devleti 19 yıldır tam anlamıyla ele geçirmiş olmalarına rağmen kültürel ve sosyal alanda iktidarlarını sağlayamamaktan yakınmazdı.” </span></p>
<h5><b>“Sosyal Medya Kuruluşlarını Tam Bir Cendereye Alacaklar”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Son dönemde dijital mecralar için çıkarılan kanuna değinen Bildirici kanunun popüler sosyal medya platformlarını baskı altına almak adına bir hamle olduğuna dikkat çekiyor. Bildirici Twitter’ın kanun sonrası akıbetinin önemine vurgu yapıyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Son olarak Twitter’ın ardından Pinterest de Türkiye’de temsilcilik açmayı kabul ettiğini duyurdu. Fakat Twitter, henüz temsilcilik açmadı. Anlaşılan devlet de şimdilik bekleme sürecinde. Muhtemelen temaslar da sürüyordur. Twitter ve diğer sosyal medya devlerinin Türkiye temsilcilikleri tam olarak faaliyete geçtikten sonra neler olacağını göreceğiz. Muhtemelen Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, BTK ve Sulh Ceza Hakimlikleri, bu sosyal medya kuruluşlarını tam bir cendereye alacaklar; erişim engellemeleri, paylaşımların silinmesi gibi isteklerin/kararların aynen yerine getirilmesini isteyecekler. Böyle bir durumda özellikle Twitter, her talebi aynen yerine getirecek mi, yoksa kendi ilkelerini uygulamaya devam edecek mi? Göreceğiz. Ama Twitter’ın kendi ilkelerini Türkiye özelinde yok saymasını beklemiyorum doğrusu. Kararların uygulanmaması ve karşılığında para cezaları yağdırılması gibi bir süreç başlayabilir.”</span></p>
<h5><b>“Yasalar, Hukuk ve Kurumlar da Bu Dayatmacı Hükümdarlığın Kullanışlı Araçları”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Spotify ve Youtube’a karşı RTÜK tarafından yapılan emsalsiz uygulamalara dikkat çeken Bildirici iktidarın sosyal medya platformlarına karşı sahip olduğu tutumunu değerlendiriyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Bu arada RTÜK de internet ortamındaki radyo ve televizyon yayınları ile ilgili yeni yetkilerini kullanmaya başladı. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, birkaç gün önce Spotify’a müdahale ettiklerini ve bazı programların kaldırılmasını sağladıklarını açıkladı. Youtube’daki bazı yayınlar için de harekete geçtiklerini duyurdu. Oysa o programlarla ilgili bir karar bile yok. Bütün bunlar siyasi iktidarın sosyal medyaya müdahale operasyonunun parçaları&#8230; İfade özgürlüğüne ve insanların öğrenme hakkına düşman bir yaklaşım sergiliyorlar; kendileri gibi düşünmeyenlere karşı en ufak bir hoşgörüleri, tahammülleri de yok. Yasalar, hukuk ve kurumlar da bu dayatmacı hükümdarlığın kullanışlı araçları…”</span></p>
<h5><b>“Gerçeği Sunma Sorumluluğu Olduğu Halde Topluma Sırtını Dönen”</b></h5>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-68397 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/erol-onderoglu.jpg" alt="erol önderoğlu" width="295" height="295" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/erol-onderoglu.jpg 295w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/04/erol-onderoglu-160x160.jpg 160w" sizes="auto, (max-width: 295px) 100vw, 295px" />Basın özgürlüğü savunucusu gazeteci<b> Erol Önderoğlu,</b><span style="font-weight: 400;"> otosansür refleksi ile hareket eden geleneksel medya kuruluşlarına dikkat çekerken bu tip haberciliğin okurun yönelimlerine olan etkisine vurgu yapıyor: “Özellikle 31 Mart 2019 yerel seçimleri gazeteciler ve kamuoyu açısından iki temel gerçeği gösterdi: İlki, iktidarın tam mali desteği altında bulunan gazeteciliğin gerçeği sunma sorumluluğu olduğu halde topluma sırtını döndüğü, bir diğeri de okur ve izleyicinin, temel sorunlarına eğilmeyen konvansiyonel medya kuruluşlarının peşini bırakıp yeni online gazetecilik mecralarına (BBC Türkçe, DW Türkçe, VOA Türkçe, Medyascope.tv, bianet, T24, Gazete Duvar, etc) yöneldiğidir.”</span></p>
<h5><b>“</b><b>İktidar Sansürü ve İşveren Müdahaleleriyle”</b><b> </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Haberciliğin maruz kaldığı sansürün boyutlarını verilerle yansıtan Önderoğlu medyanın denetleyici ve eleştirel karakterine yapılan anti-demokratik yaklaşıma dikkat çekiyor: </span><span style="font-weight: 400;">“2020’de internet ortamında yolsuzluk, kayırmacılık, usulsüzlük, uyuşturucu ticareti, cinsel istismar, kadrolaşma gibi konularda çıkan en az 1358 İnternet haber bağlantısına Sulh Ceza Hakimliği kararıyla erişim engeli getirildi. Bir yayın yasağının yaşandığı yıl, 24 haber sitesiyle ilgili de erişim engeli getirildi. 150 kadar uluslararası medya temsilcisinin basın kartının yenilenmediği bu dönemde en az 27 eleştirel gazetecinin de basın kartı iptal edildi. Bunun yanı sıra, iktidar sansürü ve işveren müdahaleleriyle sadece gazeteciler değil, kamuoyunun da bilgilenme araçlarından, demokratik bir toplumda vazgeçilmez olan denetleme ve eleştirme gücünden yoksun kaldığı açıkça görüldü.”</span></p>
<h5><b>“Haber Alma Hakkı”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Önderoğluna göre, “Haber alma hakkı” yalnızca demokrasilerin bir standardı olma konumunda. Bunun yanında yurttaşın toplumdaki gelişmeleri özgür ve nesnel bir şekilde öğrenebilmesi, kamunun ve hükümet icraatlarının denetleyip sorgulayabilmesi, demokratik tartışma ortamı gereği her tür toplumsal sorun ve antidemokratik pratiği eleştirebilmesini gerektiriyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Önderoğlu sansür ve oto-sansürün, toplumları bugünü eleştirememekten kaynaklı olarak, geleceğe dair tehlikelere karşı da güvensiz ve savunmasız kılacağını belirtiyor ve ekliyor: </span><span style="font-weight: 400;">“İşini, her şeyini kaybeden bir işçi, toplumsal tecridin en ağırını yaşadığında bile, anlatmak, sorununa tanıklık edecek bir gazeteci arar.”</span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<h5><b>“Gerçekler Karşısında Toplumun Köreltilmesi”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Habercilikteki sansür uygulamalarına çarpıcı bir örnek ile dikkat çekiyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Kocaeli, Antalya, Tekirdağ ve Edirne gibi bölgelerde kanserojen maddelerle ilgili gizlenen tehlikeyi kamuoyuna duyurmak için Cumhuriyet gazetesi için yazan Gıda Mühendisi Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’ın “göreve ilişkin bilgileri açıklamak” suçlamasından hapse mahkûm edilmesi, gerçekler karşısında toplumun köreltilmesi girişimlerine iyi bir örnek oluşturuyor.”</span></p>
<h5><b>“Türkiye’nin 180 Ülkeli Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 154. Sırada Gösterilmesi..”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Gerçeklerin haberleştirilmesine karşı uygulanan sansüre dikkat çeken Önderoğlu ülkemizdeki basın özgürlüğünün durumuna vurgu yapıyor: “</span>Bugün Sulh Ceza Hakimleri, sansür kararlarıyla sadece gazeteciliği köreltmiyor, siyasi yolsuzluk, kayırmacılık, sömürü, çevre katli, cinsel istismar gibi en temel sorunların toplum gözünden kaçırılmasında rol oynuyor. Türkiye’nin 180 ülkeli Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 154. Sırada gösterilmesinde en belirgin etkenlerden biri, şeffaflık ve hesap verebilirliğinin de zamanla sonunu getiren, halka bilgi verme kanallarının tıkanmasıdır.”</p>
<h5><b>“</b><b>En Zararını Sansüre Razı Olanlar, Sanata Sırt Çevirenler Görür”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Önderoğlu sansürün uzun süre hüküm sürdüğü toplumlarda sanatın sönebildiği gibi kendisini başka tarzda da gösterdiğini söylüyor ve karikatür örneği veriyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Karikatür gibi sanat alanlarına yönelik yasaklarla, bu gibi yaratıcı zeminleri ele geçirmeye yetmeyeceğine inanıyorum. Bu ifade tarzları, ele sığmadıkları gibi zihinsel güçle dönüşüm gösterirler. Mizahın etkisini, örneğin mizah dergisi satışlarında görmezsiniz ancak yaygınlığını mizah ve kara mizahıyla sosyal medyadaki ifade tarzlarında çok rahat görebilirsiniz. Bu nedenle sanattan vazgeçmek çok güçtür; o nedenle en zararını sansüre razı olanlar, sanata sırt çevirenler görür. Buna karşın, Türkiye’de karikatürün karşı karşıya olduğu tek sorunun sansür olduğuna inanmıyorum; özellikle basın karikatürü ve dergi satışları bakımından bir dönüşüm güçlüğü de var gibi.”</span></p>
<h5><b>“Yargı Yoluyla Eleştirel Gazetelerin Taciz Edilmesine Benzer” </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Dijital mecralara yönelik çıkan kanun ve temsicilik açma zorunluluğu gibi gelişmelerin odağında sosyal medya &amp; yargı ilişkisini yorumlayan Önderoğlu </span><span style="font-weight: 400;">“Son olarak açıklandığı gibi Twitter da reklam kısıtlaması görmemek için temsilci atayacaksa sorun bu yönüyle çözülmüş görünüyor. Ancak en can alıcı kısmı, yerel mahkeme kararlarının sistematik şekilde uygulanması istendiğinde yaşanacak gibi. Örneğin, gündeme getirilmesinde kamu yararı bulunan bir haberin, “kişilik hakları” gerekçesiyle sosyal medya platformlarında sansür edilmesi istendiğinde ne olacak? Eğer sosyal medya platformlarından beklenti, yargı yoluyla eleştirel gazetelerin taciz edilmesine benzer bir boyut kazanırsa önümüzde büyük sorun var demektir.” </span><span style="font-weight: 400;">diyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<h5><b>“Bu Siyasi Körlük, Twitter veya Başka Bir Platformu Kapanma Noktasına Getirebilir” </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Önderoğlu iktidar &amp; kamuoyu ilişkisi üzerinden global platformların akıbetini değerlendiriyor:</span><span style="font-weight: 400;"> “Global düzeyde Facebook ve Twitter gibi uygulamalar birçok otoriter ülkede tehditlerle karşılaşıyor. Türkiye’deyse siyasi kutuplaşmayı derinleştirmekle meşgul egemen siyasetin, Wikipedia’yı uzun sürelerle kapatmışlığı da varken, kamuoyunun özgürce bilgilenmesini dert ettiğini düşünmüyorum. Zaten “kamuoyu”muzun bu denli zayıf olmasının temelinde yasakçı toplum oluşumuzun derin izleri var. Artık, “iktidar çevrelerine zararı varken sosyal medya platformlarını yasaklayamazlar” diyemiyorum. Bu siyasi körlük, Twitter veya başka bir platformu kapanma noktasına getirebilir ancak henüz o noktada değiliz.”</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/16/sansur-haber-alma-hakkinin-onune-barikat-kurulmasidir/">&#8220;Sansür Haber Alma Hakkının Önüne Barikat Kurulmasıdır&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Kullanılmış Ambalaj Bir Atık Değil, Çevre, Ekonomi ve Toplumsal Kalkınmaya Katkı İçin Bir Kaynak, Güçtür&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/27/kullanilmis-ambalaj-bir-atik-degil-cevre-ekonomi-ve-toplumsal-kalkinmaya-katki-icin-bir-kaynak-guctur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2021 10:13:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ÇEVKO]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[atık]]></category>
		<category><![CDATA[geri dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[Mete İmer]]></category>
		<category><![CDATA[plastik]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=67578</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sürdürülebilir yaşam, geri dönüşüm ve döngüsel ekonomi üzerine konuştuğumuz ÇEVKO (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıkları Değerlendirme Vakfı) Vakfı Genel Sekreteri Mete İmer, kullanılmış ambalajın bir atık değil, çevre, ekonomi ve toplumsal kalkınmaya katkı için bir kaynak ve güç olduğunu söylüyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/27/kullanilmis-ambalaj-bir-atik-degil-cevre-ekonomi-ve-toplumsal-kalkinmaya-katki-icin-bir-kaynak-guctur/">&#8220;Kullanılmış Ambalaj Bir Atık Değil, Çevre, Ekonomi ve Toplumsal Kalkınmaya Katkı İçin Bir Kaynak, Güçtür&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sürdürülebilir yaşam koşulları ve stabil bir doğal döngü için bilindiği üzere geri dönüşüm bir hayli önemli konumda. </span><span style="font-weight: 400;">Dünyada her yıl ortaya çıkan 2.1 milyar ton atığın büyük bölümü, düzenli çöp depolama alanlarına gömülüyor. Bu miktar, potansiyel olarak 4.5 milyar varil petrolle eşdeğer bir enerji içeriyor. Söz konusu enerji miktarı, dünya elektrik tüketiminin yüzde 10’unu karşılayabilecek seviyede. 2010 yılından bu yana dünyadaki 900 geri dönüşüm tesisinde 0.2 milyar ton atık dönüştürülerek 130 trilyon kilovat-saat elektrik üretildi. 2006-2010 döneminde atıktan enerji üretimine yapılan yatırımların 4.8 milyar dolardan 7.1 milyar dolara çıktığı belirlenmişti. 2021 yılına kadar ise bu rakamın yıllık 27 milyar dolara ulaşması bekleniyor. </span><span style="font-weight: 400;">Bugün Türkiye&#8217;de yılda 25 milyon ton evsel atık, 1,2 milyon ton endüstriyel atık, 100 bin ton tıbbi atık ve 530 bin ton e-atık ortaya çıkıyor. Sadece cep telefonu atığının yılda yaklaşık bin ton olduğu tahmin ediliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemizde günlük kişi başına toplanan ortalama atık miktarı 1,17 kg. Üç büyük şehre bakıldığında; İstanbul’da 1,30 kg, Ankara’da 1,14 kg ve İzmir’de 1,32 kg atık toplanıyor. Kişi başına günde oluşan en çok atık sırasıyla Muğla, Balıkesir, Aydın, Antalya, Tekirdağ’da oluşuyor. Kişi başına günde en az atık oluşturan iller ise Kahramanmaraş, Trabzon, Mardin, Erzurum ve Kayseri.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye&#8217;de geri dönüşüm sektörü, özel sektör ve belediyelerin katkılarıyla birlikte bugün ortalama 5 milyar euroluk bir pazar haline gelmiş durumda. 2010 yılına kadar yüzde 35 olan geri dönüşüm oranı ise 2012 ve sonrasında yüzde 40 civarına yükseldiği görünüyor. Geri dönüşüm sektöründeki lisanslı yatırımcı sayısı 450’ye ulaşmış durumda. Geri dönüştürülen atıkların oranı ise şöyle: Yüzde 43 kağıt, yüzde 27 plastik, yüzde 12 cam, yüzde 8 tekstil ürünleri, yüzde 4 metal. </span></p>
<h5><b>“Kaynağında Ayrı Toplamaya Önem Veren Belediye Sayısı Her Geçen Yıl Artıyor.”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki atıkların %87’si belediye atığı. Bunun %11’i geri dönüştürülüyor. Bakanlık, dönüşümün %35’e çıkarılmasını hedefliyor. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, “2022 yılı sonu itibariyle de tüm il ve ilçe belediyelerimiz sıfır atık sistemine geçişlerini tamamlamış olacaklar.” şeklinde bir açıklama yaptı. Yani geri dönüşüm adına belediyelere büyük iş düşüyor.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Kullanılmış ambalaj bir atık değil, çevre, ekonomi ve toplumsal kalkınmaya katkı için bir kaynak, bir güçtür. Günlük yaşamımızda kullandığımız ürünlerin ambalajlarının, geri dönüşüm yolu ile hammadde olarak ekonomiye kazandırılması; bu sayede hem kaynak tasarrufu hem de çevrenin korunmasının sağlanması mümkün.</span></p></blockquote>
<p>Mete İmer<span style="font-weight: 400;"> geri dönüşümün küresel önemine ve yerel yönetimlerin geri dönüşümdeki majör rolüne vurgu yapıyor:</span></p>
<figure id="attachment_67581" aria-describedby="caption-attachment-67581" style="width: 339px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-67581" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/mete-imer.jpg" alt="Mete İmer" width="339" height="226" /><figcaption id="caption-attachment-67581" class="wp-caption-text">Mete İmer</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">“Sanayi, kamu yönetimi ve tüketicilerin katkı ve katılımları ile meydana gelen sürdürülebilir bir geri dönüşüm sistemi, sürdürülebilir kalkınma için çok önemli. Dünya Bankası verilerine göre, dünya genelinde yılda 270 milyon tonun üzerinde atığın geri dönüşümü gerçekleşiyor. Uluslararası Geri Dönüşüm Ofisi verilerine göre bu alanda 200 milyar dolarlık küresel bir ekonomi söz konusu. Ülkemizde de geri dönüştürebilir ambalaj atıklarını toplayan, ayıran; ayrılan cam, plastik, metal, kağıt/karton, kompozit, ahşap malzemeleri geri dönüştüren Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan lisans almış 1.000’in üzerinde tesis bulunuyor.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geri dönüşüm yatırımlarında, düzenleyici-kolaylaştırıcı-kontrol mercii konumundaki kamu ve yerel yönetimlere, geri dönüşüm yükümlülüğüne sahip ticari kuruluşlara ve lisanslı tesislere farklı sorumluluklar düştüğünü belirten Mete İmer, son birkaç yıldır kamu yönetiminin, sıfır atık vizyonu çerçevesinde bu konuya eğildiğini, kamu kurumlarının yanı sıra, önde gelen sanayi kuruluşlarının sıfır atık alanında önemli adımlar attığını söylüyor. Bu konuda on beş yılı aşkın süredir yasal düzenlemeler olduğunu ve sanayi sorumluluğunun, sanayi yükümlülüğüne dönüşmüş durumda olduğunun altını çizen İmer, &#8220;Kaynağında ayrı toplamaya önem veren belediye sayısı her geçen yıl artıyor. Toplum nezdinde de kaynağında ayırma alışkanlığı yerleşiyor. Belediyelerce toplanan ambalaj atıkları, lisanslı toplama-ayırma tesislerine geliyor ve buralarda türlerine göre işlemlerden geçirildikten sonra lisanslı geri dönüşüm tesislerine gönderilerek, bu tesislerde insan, çevre ve ekonomi açısından yararlı hammaddelere dönüştürülüyor.” diyor.</span></p>
<h5><b>Döngüsel Ekonomi</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">İmer, “</span><span style="font-weight: 400;">Geri dönüşümün sürdürülebilir çevre ve ekonomi açısından önemi, küresel toplumun öncelikli gündem maddeleri arasında yer alan</span> <span style="font-weight: 400;">“Döngüsel Ekonomi” modeli kapsamında daha da öne çıkıyor.&#8221; diyerek bu ekonomi modelinin önemine vurgu yapıyor. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Avrupa Birliği Komisyonu raporuna göre, atıkların önlenmesi, eko-tasarım, tekrar kullanım sayesinde döngüsel ekonominin AB üyesi ülkelerdeki şirketlere 600 milyar avro, ya da yıllık cirolarının yüzde 8’i mertebesinde net kazanç ve sera gazı salımında yüzde 2-4 aralığında düşüş sağlayacağı öngörülüyor.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">İmer, endüstrileşme ve kalkınma sürecinde uygulanan, kısaca “üret-kullan-at” diye tanımlanabilecek “Doğrusal Ekonomi” modelinin, hızla artan nüfusla birlikte kısıtlı kaynakların yok olmasına yol açtığını söylüyor: Sürdürülebilir kalkınmayı tehdit ediyor.  Günümüzde, başta gelişmiş ülkeler, bu modeli terk ederek “Döngüsel Ekonomi” modeline geçmek üzereler.  Sürdürülebilir yaşam için yeni bir yaklaşım olma özelliği taşıyan ve sadece ülkemizde değil, tüm dünyada yeni bir model olan döngüsel ekonomi, “sürdürülebilir üretim”, “sürdürülebilir tüketim” ve “yukarı dönüşüm” süreçlerini bir “çember” halinde ele alıyor.”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Teknoloji &amp; geri dönüşüm ilişkisine Çevko Vakfı’nın geliştirdiği bir uygulama üzerinden dikkat çeken İmer, t</span><span style="font-weight: 400;">eknolojinin yaşamın her alanında olduğu gibi, geri dönüşüm konusundan da giderek daha fazla ön plana çıktığını, burada en önemli noktanın, geri dönüşüm konusunda paydaşların gereksinimlerini doğru belirleyip teknolojiyi bu gereksinimleri en etkin şekilde karşılamak için kullanabilmek olduğunu söylüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">ÇEVKO Vakfı olarak, teknoloji ve geri dönüşüm konusunda örnek bir uygulamaya imza attıklarını belirten Mete İmer, çalışmalarının, yerel yönetimlerin olduğu kadar vatandaşların da yaşamını kolaylaştırdığını hatırlatıyor: Geliştirmiş olduğumuz ‘’Nereye Atayım’’ uygulaması ile atık toplama ekipmanları dijital haritalar üzerine işlenmekte, belediyelerin tüm atıkları tek bir ekran üzerinden izlenebilmekte, atık toplama çalışmalarında eşgüdümün ve verimliliğin artırılması sağlanmaktadır. Ayrıca yurttaşların en yakın toplama ekipmanını görebilmesi, dilek ve şikayetlerini ilgili kişilere kolayca iletebilmesi sağlanmaktadır.”</span></p>
<blockquote><p>Kullanılmış ambalaj bir atık değil, çevre, ekonomi ve toplumsal kalkınmaya katkı için bir kaynak, bir güçtür.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Geri dönüşüm farkındalığına dikkat çeken İmer bu konuda yapılabileceklere de şöyle değiniyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Ülkemizde geri dönüşüm kültürü giderek gelişmekte. Sürekli dile getirildiği üzere geri dönüşümün başlangıç noktasını bireyler oluşturuyor.  Kullanılmış ambalaj bir atık değil, çevre, ekonomi ve toplumsal kalkınmaya katkı için bir kaynak, bir güçtür. Günlük yaşamımızda kullandığımız ürünlerin ambalajlarının, geri dönüşüm yolu ile hammadde olarak ekonomiye kazandırılması; bu sayede hem kaynak tasarrufu hem de çevrenin korunmasının sağlanması mümkün.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geri dönüşüm süreci, evlerimizde, iş yerlerimizde attığımız basit adımlarla başlar. Bu nedenle, bireylerin eğitim ve bilinçlendirilmesi amacıyla, okullarda eğiticilerin eğitimi yoluyla olsun, evlerde ve iş yerlerinde kapı-kapı bilgilendirmeler yoluyla olsun, kalabalıkların yer aldığı büyük etkinlikler veya medya yoluyla olsun, iletişim çalışmalarının gerçekleştirilmesi gerekiyor.”</span></p>
<h5><strong>Plastik Atık İthalatı Meselesi</strong></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’ye 2004 yılından bugüne Avrupa Birliği ülkelerinden ithal edilen plastik atıklar 173 kat arttı. Türkiye’de bir yandan plastikle ilgili mücadele devam ederken bir yandan plastik atık ithalatı artmaya devam ediyor. Çin’in 2018 yılındaki plastik atık ithalatı yasağının ardından plastik çöplerin yeni adresi Türkiye oldu. Eurostat verilerine göre Türkiye 2019’da sadece Avrupa’dan 582 bin 296 ton plastik atık ithal etti. Avrupa’nın plastik çöpünü en fazla alan ülke konumuna geldi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Greenpeace verilerine göre, Türkiye’nin ithalatı 2016 yılı başında ayda 4 bin ton iken 2018 başında aylık 33 bin tona yükseldi. 2019 yılında ise plastik atık ithalatı en yüksek seviyeye ulaşarak aylık ortalama 48,5 bin tona yükseldi. Eurostat verileri ise Türkiye’nin AB’den ihraç ettiği 14 milyon ton atığın 0.59 tonunun plastik olduğunu ortaya koyuyor. Bu, her gün 213 kamyon dolusu plastiğin Türkiye’ye girmesi anlamına geliyor. Plastik atıklarını Türkiye’ye ihraç eden ilk beş ülke ise İngiltere, İtalya, Belçika, Almanya ve Fransa. Türkiye’nin Avrupa’nın yeni plastik çöp rotası haline gelmesinin temelinde ise, başta Çin olmak üzere, Malezya, Vietnam ve Tayland’ın plastik atık ithalatına kısıtlama getirmesi yatıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Plastik atıkların ekonomik değer yaratan bir ham madde mi, yoksa çevresel bir tehdit mi oluşturduğu ise tartışma konusu. </span></p>
<blockquote><p>Ülkemiz, atıkların hem yurt içinden toplanması ve ayrılması hem de geri dönüştürülmesi için alt yapı ve kapasiteye sahip.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Konu hakkında Mete İmer’in yorumları ise şu şekilde: </span><i><span style="font-weight: 400;">“</span></i><span style="font-weight: 400;">Biz plastik ve diğer atıkların öncelikle ülke içinden toplanarak geri dönüştürülmesini savunuyor ve bu konuda çalışıyoruz. Türkiye’de plastik de dahil geri dönüştürülebilir ambalaj atıklarının toplanması ve ayrılması için, bakanlıktan lisans almış çok sayıda toplama-ayırma ve geri dönüşüm tesisi var. Pek çok belediyenin de ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması için bakanlıktan onaylanmış ambalaj atığı yönetim planları bulunuyor.  Ülkemiz, atıkların hem yurt içinden toplanması ve ayrılması hem de geri dönüştürülmesi için alt yapı ve kapasiteye sahip.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diğer yandan, &#8220;Eğer geri dönüşüm tesisleri kapasitelerini kullanmak için hammadde olarak plastik atıkları yurtdışından ithal etmeyi tercih ediyorsa, bunun nedenlerinin araştırılması gerektiği düşüncesindeyim.&#8221; diyen İmer, plastik atıkların, ithalatla kıyaslandığında, uygun maliyette, iyi kalitede, düzenli ve yeterli miktarlarda yurtiçinden toplanıp bu tesislere sevk edilmesinde yaşanan sorunların ortaya çıkarılması ve bu sorunların çözülmesi için gerekirse teşvikler kullanılması gerektiğini ekliyor. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">AB ülkeleri de ürettikleri atıkların ihracını zorlaştırıcı, birlik içinde değerlendirilmesini teşvik edici önlemler alıyor. Çünkü döngüsel ekonomide, artık, ülkeler için ürettikleri atıklar birer kaynak konumunda.</span></p></blockquote>
<h5><b>Neler Yapılabilir?</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Her çeşit atığın geri dönüşümü adına ülkemizde neler yapılabileceğine değinen İmer, gelişmiş ve iyileştirilmiş süreçler ile sağlanacak faydaya dikkat çekiyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Sadece plastik değil, ülke içinden toplanan tüm atıkların geri dönüşümünü arttırmak için geri dönüşüm konusunda ihtisaslaşmış organize sanayi bölgeleri tesis edilebilir.  Geri dönüşüme sevk edilen malzemelerin kalite kontrolü ve standartlarının oluşturulması için ölçüm laboratuvarları kurulabilir.  Elde edilen ürünlerin etkisi ve katma değeri yükseltilebilir.  “Sanayi /Üniversite” iş birliğinin arttırılarak, döngüsel ekonomi ilkelerine uygun sistemlerin kurulması için alt yapıların oluşturulması ve teşvik edilmesi gerekiyor. Öte yandan, toplama-ayırma ve geri dönüşüm lisansı verilmesi aşamasında, tesislerin sahip olması gereken teknik yeterlilik ve alt yapı konusunda standartların geliştirilmesi ve bu standartların uygulanması sektörün sağlıklı gelişimine katkı sağlayacaktır.&#8221;</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/27/kullanilmis-ambalaj-bir-atik-degil-cevre-ekonomi-ve-toplumsal-kalkinmaya-katki-icin-bir-kaynak-guctur/">&#8220;Kullanılmış Ambalaj Bir Atık Değil, Çevre, Ekonomi ve Toplumsal Kalkınmaya Katkı İçin Bir Kaynak, Güçtür&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Hükümetin İstanbul Sözleşmesi&#8217;nden Vazgeçmesi Bizim Vazgeçtiğimiz Anlamına Gelmiyor”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/21/hukumetin-istanbul-sozlesmesinden-vazgecmesi-bizim-vazgectigimiz-anlamina-gelmiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2021 10:03:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Berrin Sönmez]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[kadın hakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=67384</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kadın hakları aktivisti Berrin Sönmez, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesiyle ilgili, karşımızda artık şiddeti insan hakları ihlali saymayan bir iktidar olduğunu belirterek; 'Hükümetin İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmesi bizim vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor.' dedi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/21/hukumetin-istanbul-sozlesmesinden-vazgecmesi-bizim-vazgectigimiz-anlamina-gelmiyor/">“Hükümetin İstanbul Sözleşmesi&#8217;nden Vazgeçmesi Bizim Vazgeçtiğimiz Anlamına Gelmiyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Resmî Gazetede Cuma günü (19 Mart) geç saatte yayınlanan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle Türkiye İstanbul Sözleşmesi&#8217;nden resmen ayrıldı. Kararda &#8220;Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile onaylanan &#8216;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti Bakımından Feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin üçüncü maddesi gereğince karar verilmiştir&#8221; denildi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Resmi adı &#8220;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8221; olan İstanbul Sözleşmesi, şiddetin önlenmesi, şiddet kurbanlarının korunması ve faillerin cezasız kalmasının önlemek için 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmıştı. Türkiye, 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülke olmuştu.</span></p>
<h5><b>“Bu Karar Mutlaka Değişecektir”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Alınan fesih kararı sonrası tepkisini dile getiren Sönmez, İstanbul Sözleşmesi için verilen mücadelenin güçlü bir şekilde devam edeceğini vurguluyor. Sönmez, sözleşmenin fesih kararının değişeceğine inanıyor ve çeşitli yöntemler ile sözleşmenin uygulanması için mücadele edileceğini söylüyor.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle bundan sonrası için mücadeleye devam diyoruz. Mücadeleye devam edeceğiz. İstanbul Sözleşmesi&#8217;nden hükümetin tek taraflı olarak vazgeçmesi bizim vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor. Biz İstanbul Sözleşmesi&#8217;nden vazgeçmiyoruz. Sözleşme hiçbir yere gitmedi ve orada duruyor. </span></p></blockquote>
<figure id="attachment_67220" aria-describedby="caption-attachment-67220" style="width: 301px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-67220" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/berrin-sonmez.jpg" alt="Berrin Sönmez" width="301" height="224" /><figcaption id="caption-attachment-67220" class="wp-caption-text">Berrin Sönmez</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8221;Bu sözleşme hala bizim sözleşmemiz.&#8221; diye vurgulayan Berrin Sönmez, bu sözleşmeyi hükümet uygulamasa bile farklı yöntemler ile bu ülkede uygulanabilmesi için yollar geliştirdiklerini ve geliştireceklerini söylüyor: &#8220;</span><span style="font-weight: 400;">Önemli olan nokta 300 yıllık kadın hakları ve eşitlik mücadelesinin bir sonucu olan bu sözleşmeden asla vazgeçmeyeceğimizin bilinmesidir. Biz vazgeçmedik. Bu sözleşmeyi mücadele edenler olarak biz hazırladık, biz hazırlattık ve sözleşmeyi tekrar bu ülkenin gündemine sokmayı başaracağız. Bundan kimsenin şüphesi olmamalı. Ama bugün, ama yarın fakat kesinlikle tekrar gündeme sokacağız.”</span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<h5><b>“Ayasofya Baş İmamının Söylediklerinin Peşinden Gideceklerine Hiç Şüphe Yok”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Kararı iktidar odağında eleştiren Sönmez, fesih ile birlikte ortaya çıkan tabloyu yorumlarken iktidarın kamuoyu figüranlarına dikkat çekiyor: </span><span style="font-weight: 400;">“İktidar sözleşmeyi feshederek toplumda bu feshi destekleyen 7%’lik oy oranına talip oldu. Bu oyların görebildiği kadar hayrını görsün bakalım diyoruz. Bunu yapan kesim yani bu güruh bu sözleşmenin yanına 6284’ü ekliyordu, CEDAW sözleşmesini ekliyordu zaten. Tüm bunlar kaldırılsa bile susmayacaklar. İktidarın kadın milletvekillerine ve kadın bakanlarına asla seslerini yükseltmedikleri için kızmak, kınamak gerekiyor. Onlara ciddi anlamda öfkeliyim. Bu sözleşmeden imza çekilmesi kadın odağında ülkenin insan hakları ve hukukundan çekilmesi demektir. Çünkü sözleşme şiddetin insan hakları ihlali olduğunu tespit eden bir sözleşmeydi ve eşitlik ön görüyordu. Buna tahammül edemediler.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Karşımızda artık şiddeti insan hakları ihlali saymayan bir iktidar olduğunu söyleyen Söznmez, &#8220;Şiddetle mücadele adına iktidarın yapacağı hiçbir şey eşitlik ilkesi barındırmadığı sürece hiçbir anlam ve öneme sahip olmayacaktır. Şiddeti önlemek için yeterli de olmayacaktır. Nitekim Fahrettin Altun’un kararnamenin dün gece resmî gazetede yayınlanmadan önce verdiği röportajda söyledikleri kesinlikle şiddetle mücadele ilkelerinden, yöntemlerinden ve mevzuattan habersiz olduğunu gösteren sözlerdi. Sade ve sadece “Cumhurbaşkanımızın onayı ile” ve “etkin yürütülme kararlılığını sürdüreceğiz” gibi yuvarlak ifadeler kullandı. Bence bunlar şiddet ile mücadeleye önem vermiyorlar. Ayasofya baş imamının söylediklerinin peşinden gideceklerine hiç şüphe yok. Bunları durdurmak için ortak hareket etmemiz gerekiyor.&#8221; diye konuştu.</span></p>
<h5><b>&#8220;‘Güçlü Kadın, Güçlü Türkiye’ Gibi Laflara Aldanmasınlar”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Sözleşmeden çekilmesiyle birlikte AK Partililer&#8217;in sosyal medya üzerinden başlattığı &#8220;Güçlü Kadın&#8221; kampanyasını da değerlendiren Berrin Sönmez, &#8220;</span><span style="font-weight: 400;">Hiçbir şekilde “şiddetle mücadeleden vazgeçmiyoruz”, “güçlü kadın, güçlü Türkiye” gibi laflara aldanmasınlar. Aldandıkları görülüyor ama bundan vazgeçmeleri gerekiyor. Çünkü eşitlik yoksa kendilerinin de bulundukları konumu korumaları ve muhafaza etmeleri mümkün gözükmüyor. Ayasofya baş imamı bugün bize söylüyorsa yarın onlara söyleyecek. Ona bu şekilde bir yol açılıyor. Nitekim Fahrettin Altun’un röportajının yayınlanmasından az bir süre sonra Twitter hesabının altına doluşan yüzlerce trole ve İstanbul sözleşmesi karşıtlığıyla bayram eden mesajlara baktığımızda sözleşme feshinden sonra bütün diğer kadın haklarına saldırılacağını görüyoruz.&#8221; dedi.</span></p>
<h5><b>“Ya Hep Birlikte Özgürüz ya da Hiçbirimiz Özgür Değiliz”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın hakları adına herkese çağrı yapan Sönmez bu yolda eşitlik ve dayanışmanın önemine vurgu yapıyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Kadın dayanışmasına kesinlikle ihtiyaç var. Biz kadın hareketi olarak, bağımsız kadın örgütleri olarak çok uzun yıllar boyunca hiç kimsenin ideolojik, siyasi, dini, fikir ayrılığı gibi farklılıklarını görmezden gelmeden bu farklılıklar ile beraber eşit temellere dayanan bir mücadele etme ve dayanışma kültürü geliştirdik. Bu kültüre AKP iktidarına mensup kadınlar, MHP’ye mensup kadınlar, iktidara yakın olan ve olmayan muhafazakâr kadın örgütleri de dayanışma ile katılmak zorundadır. Eşitlik ve özgürlük için birimiz bile dışarıda kalmamalıyız. Ya hep birlikte özgürüz ya da hiçbirimiz özgür değiliz. Bunu asla unutmamamız gerekiyor. “</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/21/hukumetin-istanbul-sozlesmesinden-vazgecmesi-bizim-vazgectigimiz-anlamina-gelmiyor/">“Hükümetin İstanbul Sözleşmesi&#8217;nden Vazgeçmesi Bizim Vazgeçtiğimiz Anlamına Gelmiyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Kadına Şiddete Gerçekten KarşılarMIŞ GİBİ”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/18/kadina-siddete-gercekten-karsilarmis-gibi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2021 08:50:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Berrin Sönmez]]></category>
		<category><![CDATA[Canan Arın]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[kadına şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis Araştırma Komisyonu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=67215</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avukat ve kadın hakları aktivisti Canan Arın, "kadına yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi" amacıyla Meclis araştırma komisyonu kurulmasını değerlendirirken, "Komisyonun bir işe yarayacağını düşünmüyorum. İşi savsaklamak için 'komisyona havale etmek' çerçevesinde kadına şiddete gerçekten karşılarMIŞ gibi yaptıklarını düşünüyorum." dedi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/18/kadina-siddete-gercekten-karsilarmis-gibi/">“Kadına Şiddete Gerçekten KarşılarMIŞ GİBİ”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde TBMM Genel Kurulunda, &#8220;kadına yönelik şiddetin sebeplerinin araştırılarak alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi&#8221; amacıyla Meclis araştırma komisyonu kurulması kabul edildi. A<span style="font-weight: 400;">raştırma komisyonun 19 üyeden oluşacağı, ilk etapta 3 ay görev yapacağı, komisyonun görev süresince elde edeceği veriler ve değerlendirmeler doğrultusunda bir rapor hazırlayacağı ve bu raporun daha sonra Genel Kurul&#8217;da görüşüleceği belirtildi. </span></p>
<figure id="attachment_67219" aria-describedby="caption-attachment-67219" style="width: 412px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-67219" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/canan-arin.jpg" alt="Canan Arın" width="412" height="232" /><figcaption id="caption-attachment-67219" class="wp-caption-text">Canan Arın</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Avukat ve aktivist Canan Arın komisyonu değerlendirirken, &#8220;</span>Kurulan komisyonun bir işe yarayacağını düşünmüyorum. İşi savsaklamak için; &#8216;komisyona havale etmek&#8217;; çerçevesinde kadına şiddete gerçekten karşılarMIŞ GİBİ yaptıklarını düşünüyorum. Kadına şiddeti önleme konusunda siyasi bir iradelerinin olduğu kanaatinde değilim. Mevcut yasaları uygulasınlar. İkide bir af çıkartmasınlar. Yargıç, savcı, avukat, tüm barolar, hekimler ve toplumun tümüne &#8216;toplumsal cinsiyet eşitliği&#8217; iç eğitimi versinler. En önemlisi kendileri de buna inansınlar. Yoksa oradan çıkacak kararları eğer son derece tutucu ve çağ dışı değilse uygulayacaklarını sanmıyorum.” dedi.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Komisyon hakkında görüşlerini aldığımız bir diğer isim olan feminist-aktivist Berrin Sönmez ise EŞİK Platformu olarak taleplerine dikkat çekerken, hükümetin komisyonun oluşması sürecindeki tutumunun &#8216;algı yaratma&#8217; hedefli olduğunu savunuyor. K</span><span style="font-weight: 400;">omisyonun kuruluşunun EŞİK platformunun başlattığı “Meclis Göreve” kampanyası ile ilişkili olduğunu düşündüğünü belirten Sönmez, &#8220;Kampanyada meclisten kadın hakları adına İstanbul Sözleşmesi’ni uygulanmasına ve bu anlaşmanın önündeki engellerin kaldırılmasına yönelik görüşme yapılmasını talep etmiştik. Daha çok da İstanbul Sözleşmesi&#8217;nin uygulanmasında görülen aksaklıklar hususunda GREVIO’nun sağladığı raporun resmi çevirisinin yapılarak bir yol haritası halinde kullanılıp uygulanmasını istemiştik. Raporun resmi çevirisinin yapılarak siyasi partilere, bütün kamu kurum ve kuruluşlarına da dağıtılmak suretiyle İstanbul Sözleşmesi uygulamalarında bir yol haritası ve elverişli bir araç olarak kullanılması çağrısını yapmıştık. Bu çağrımıza görünüşte hükümetten bir yanıt gelmedi. Fakat 8 Mart ertesinde bu tip bir komisyon kurulacağı şeklinde bir adım atıldı. Aslında muhalefet partileri bizim çağrımıza kulak vererek özel bir toplantı ve genel bir görüşme yapılması teklifini getirmişlerdi. Bu teklifler de iktidar tarafından oy çoğunluğu ile sürekli olarak reddedilmişti. Zaten aylardır muhalefet partilerinin kadına yönelik şiddet ve İstanbul Sözleşmesi adına oluşturduğu bütün soru önergeleri, yasa teklifleri vs. daima iktidarın toptancı bir bakışla reddettiği teklifler olmuştu. Anca 8 Mart’a gelirken, son günlerde yaşanan şiddet haberleri, özellikle de Samsun’da yaşanan o vakanın yarattığı sosyal infial ile birlikte bizim ve bunca zamandır muhalefetin bu hususlardaki adımlarını, tekliflerini görmezden gelmeye ve duyarsız kalmaya devam edemediler. Samsun Canik’te gerçekleşen şiddet olayına karşı duyarlılık gösteriyormuş gibi bir algı yaratmak adına bir komisyon oluşturdular.&#8221; şeklinde yorumluyor.</span></p>
<h5><b>“Komisyon Kurmak Sorunları Ötelemenin Bir Yoludur”</b></h5>
<figure id="attachment_67220" aria-describedby="caption-attachment-67220" style="width: 384px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-67220" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/03/berrin-sonmez.jpg" alt="Berrin Sönmez" width="384" height="286" /><figcaption id="caption-attachment-67220" class="wp-caption-text">Berrin Sönmez</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemizdeki komisyon oluşturma algısına vurgu yapan Sönmez 2005 yılında kurulan bir diğer komisyonun başarısı hakkındaki fikirlerini şöyle dile getiriyor: </span><span style="font-weight: 400;">“Ülkemizde siyasetin tıkandığı zamanlarda konunun uyutulması için hemen bir “komisyon” kurulur. Ve durumlar komisyona havale edilerek kamuoyu uyutulur.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ülkemizde komisyon kurmanın toplumu oyalamanın ve sorunları ötelemenin bir yolu olduğunu söyleyen Berrin Sönmez, &#8220;Dolayısıyla yapılan şeyin gene böylesi bir durum olduğundan şüpheleniyorum. Gene de bu komisyon ne yapabilir diye sormak istiyorum. Bu komisyonda yapılabilecek bir şeyler olabilir. Daha önce de yanlış hatırlamıyorsam 2005 yılında kadına yönelik şiddet için bir komisyon kurulmuştu ve bu komisyon görece etkili çalışmıştı. Bu komisyonun yayınladığı çok geniş çerçeveli bir rapordan yola çıkılarak 2006 yılında 2006/17 sayılı başbakanlık genelgesi çıkartılmıştı ve şiddetle mücadele adına etkili olmuştu. O zaman daha İstanbul Sözleşmesi yoktu.&#8221; diyor.</span></p>
<h5><b>“Çok Kısa Sürede Çok Geniş Çaplı Bir Rapor Hazırlanmalı”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">HDP’ye yönelik kapatma gündeminin bir erken seçim ihtimali doğurduğunu belirten Sönmez, komisyonun elini çabuk tutması gerektiğini belirtiyor. K</span><span style="font-weight: 400;">omisyonun GREVİO maddelerini inceleyip geniş çaplı bir rapor hazırlayabileceğini vurgulayan Sönmez, &#8220;Fakat bunu aylar sürecek geziler, görüşmeler vs. vakit kaybetmeden yapılması gerekir. Çünkü HDP’ye yönelik kapatma davası gibi gelişmeler bir erken seçim ortamı yaratabilir ve komisyon meclis ile beraber sahipsiz kalabilir. Bu sebepten dolayı hızlı hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum. HDP’ye yönelik bu durum hızlı şekilde de sonuçlanabilir. Çok kısa sürede çok geniş çaplı bir rapor hazırlanmalı. Komisyon İstanbul Sözleşmesi ve 6284’ün uygulanmasında görülen aksaklıkları gidermek adına çalışmalı. Yeni bir yasa hazırlamaya ihtiyacımız yok. Böylesi bir ortamda hazırlanacak yeni bir yasaya asla ve asla güvenilemez. Yeni bir yasa ya da mevzuat gibi bir duruma gerek yok. Biz var olan yasanın uygulanmasının önündeki engeller ile ilgili çalışılmasını istiyoruz.” dedi.</span></p>
<h5><b>“Kadına Yönelik Şiddet Bir İşkencedir.”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Türk Ceza Kanunu’ndaki eziyet maddesine dikkat çeken Sönmez bu gibi maddelerin uygulanmamasının doğurduğu dramatik sonuçları hatırlatarak, &#8220;</span><span style="font-weight: 400;">Kadına yönelik şiddet bir işkencedir. Bireyin bireye yönelik şiddetini eziyet diye yorumlayan bu madde 2005 yılından beridir o kanunda yer alıyor. Fakat 2005 yılından bu yana kadına yönelik şiddet adına tek bir kez bile uygulanmadı. Bu maddenin uygulanması gerekiyor. Komisyon bu maddenin iddianamelere girmesini sağlayacak ve kadına yönelik şiddetin işkence olduğu için bu gibi davalarda uygulanması gerektiğini içeren bir rapor yazmalıdır. Örneğin Melek İpek davası. Melek İpek 12-13 yıl boyunca şiddet görmüş. Eğer bu madde yargılamada yer alsaydı bu gibi insanlar 2 yıldan 8 yıla kadar ceza öngören bir şekilde tutuklu yargılanacaktı. Yani Melek kocasını şikâyet ettikten sonra bu madde uygulanacaktı ve Melek’in kendini savunması ile son bulan bu süreç hiçbir zaman yaşanmayacaktı. Melek gibi birçok kadın da şiddetten kaçmak için şiddet uygulamaz ve böylesi bir şiddet sarmalı yaratılmış olmazdı. Şiddeti engellemenin yolu şiddet uygulayan insana şiddet uygulayamayacağı koşulları sağlamak, yani tutuklu yargılamak.” diye konuştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geçtiğimiz yıllarda KEFEK tarafından oluşturulan alt komisyona da değinen Sönmez, komisyonun hazırladığı ve yayınlanmayan raporun şimdiki komisyon tarafından kamuoyuna sunulması gerektiğini sözlerine ekledi.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/03/18/kadina-siddete-gercekten-karsilarmis-gibi/">“Kadına Şiddete Gerçekten KarşılarMIŞ GİBİ”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Böyle Gidersek 30 Sene İçinde Su Fakiri Ülke Olacağız&#8221; </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/02/22/boyle-gidersek-30-sene-icinde-su-fakiri-ulke-olacagiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilan Karacan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2021 09:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Akgün İlhan]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[su sorunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=65940</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye'deki su politikalarını ve verilerini değerlendiren Su politikaları uzmanı Akgün İlhan, gerekli önlemler alınmazsa 30 yıl içinde su fakiri bir ülke olacağımızı hatırlatıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/02/22/boyle-gidersek-30-sene-icinde-su-fakiri-ulke-olacagiz/">&#8220;Böyle Gidersek 30 Sene İçinde Su Fakiri Ülke Olacağız&#8221; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Türkiye&#8217;deki güncel su kaynak durumu nasıl? Öngörüler neler söylüyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-65941 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/akgun-ilhan.jpg" alt="akgün ilhan" width="279" height="284" />Türkiye ne sanıldığı kadar su zengini ne de su fakiri bir ülke. İkisinin arasında bir yerde yer alıyor. Ülkemizin yıllık tüketilebilir su potansiyeli 112 milyar m</span><span style="font-weight: 400;">3</span><span style="font-weight: 400;">. Bunun yüzde 74’ü tarımda, yüzde 13’ü içme-kullanma amacıyla kentlerde ve diğer yüzde 13’ü de sanayide tüketiliyor. Türkiye dünya ortalamasının üzerinde ısınan bir ülke olması dolayısıyla aşırı iklim olaylarından (seller, kuraklıklar, sıcak dalgaları vb.) çok etkilenen bir ülke. Bu durum da hem su kaynaklarının beslenmesini hem de suya erişimi daha da zorlaştırıyor. Üstelik 83 milyonu aşmış nüfusumuzun yarattığı kullanım baskısı da bu olumsuzlukların üstüne ekleniyor. Özetle bir yanda hızla artan bir nüfus öte yanda erişimi zorlaşan ve kirlenen su varlıklarımız söz konusu. Öyle ki 1960’lı yıllarda kişi başına düşen yıllık su miktarı 4000 m</span><span style="font-weight: 400;">3</span><span style="font-weight: 400;"> iken bu miktar bugün 1349 m</span><span style="font-weight: 400;">3</span><span style="font-weight: 400;">’e düşmüş durumda. Böyle gidersek 30 sene içerisinde su fakiri ülke olacağız.</span><b>  </b></p>
<figure id="attachment_65942" aria-describedby="caption-attachment-65942" style="width: 278px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-65942 " src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/kisibasina-dusen-su-miktari-640x501.jpg" alt="Türkiye'de kişi başına düşen yıllık su miktarı" width="278" height="218" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/kisibasina-dusen-su-miktari-640x501.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/kisibasina-dusen-su-miktari.jpg 937w" sizes="auto, (max-width: 278px) 100vw, 278px" /><figcaption id="caption-attachment-65942" class="wp-caption-text">Türkiye&#8217;de kişi başına düşen yıllık su miktarı</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Buna ek olarak Türkiye küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenen Doğu Akdeniz havzasında bulunuyor. Kuraklığın yaşanma sıklığı da şiddeti de artıyor. Bugün Türkiye’nin 7 bölgesinde de aşırıdan hafife uzanan çeşitli derecelerde kuraklık yaşanıyor. Ve hatta bir yanda kuraklık yaşarken öte yanda sellerle boğuşuyoruz. Bundan birkaç hafta önce İzmir’de yaşanan aşırı yağışların sonucunda yaşanan sellerde 2 insan hayatını kaybetti, büyük mal kaybı yaşandı. Türkiye, artık rutin hale gelmiş bu iklim riskleri karşısında gerçek çözümler oluşturulmadığı sürece her geçen gün daha kırılgan bir ülke haline geliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1960’lardan bu yana 2 milyon hektara yakın sulak alan kurudu. Bu Marmara Denizi’nin 1,5 katından fazla bir alan kurudu demek. Bunun nedenleri sadece iklim değişikliği değil, aynı zamanda iklim değişikliğiyle uyumsuz ve hatta ona inat kentleşme, tarım, enerji ve sanayi politikaları. Bunun nedenleri iklim değişikliğinde azaltım yönünde dişe dokunur bir adım atmak yerine onu artırıcı petrol, kömür ve linyit gibi fosil yakıtlara daha fazla yatırımlar yapmak.   </span></p>
<p><b>Hükümetin su politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz? </b></p>
<figure id="attachment_65943" aria-describedby="caption-attachment-65943" style="width: 359px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-65943" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/kuraklik-sikligi-640x503.jpg" alt="Türkiye'de kuraklık olma sıklığı" width="359" height="282" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/kuraklik-sikligi-640x503.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/kuraklik-sikligi.jpg 700w" sizes="auto, (max-width: 359px) 100vw, 359px" /><figcaption id="caption-attachment-65943" class="wp-caption-text">Türkiye&#8217;de kuraklık olma sıklığı</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Devletin su politikaları ağırlıklı olarak su arzını artırma yönünde. Suyun verimli kullanımı ve su tasarrufu konuları politika metinlerinde dile getirilse de uygulamada hemen her sektörde arka planda kalıyor. Oysa iklim değişikliği çağında su arzını artırmanın en garantili ve en ucuz yolu su tasarrufunu sağlamaktır. Bugün kentlerimizde şebeke suyundaki kayıp kaçak oranı yüzde 43 civarında. Bunun yüzde 25’e indirilmesi için 2014 tarihinde </span><span style="font-weight: 400;">İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği</span><span style="font-weight: 400;"> yürürlüğe girdi. Ancak kayıp kaçağı önlemede fazla bir mesafe alınmayınca yürürlükteki tarihler 4-5 sene ötelendi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Üstelik neredeyse yarısı musluklarımıza varabilen suyu verimli de kullanamıyoruz. Evlerimizdeki lavabo, duş ve çamaşır makinelerimizde kullanıldıktan sonra oluşan gri su (az kirlenmiş atık su) ile tuvalette kullanıldıktan sonra oluşan siyah su aynı borularda karışıp kanalizasyona veriliyor. Bu karma su, atıksu arıtma tesislerine gidiyor. Tuvalet sifonlarında içme suyu kullanılıyor. Binlerce yıllık kadim bir yöntem olan yağmur hasadı yapılmıyor. Gri suyun yeniden kullanımı ve yağmur hasadı konularında yasal zorunluluk veya ekonomik teşvik yok. Bu teknolojilerle kentlerde yüzde elliye varacak su tasarruf etmek mümkünken, artan nüfusun büyüyen su talebini karşılamak için hep daha fazla sayıda baraj kurulup, daha uzak mesafelerden su taşınıyor. Bu barajların ve isale hatlarının bir ekolojik ve sosyal maliyeti olduğu hesaba katılmıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suyun dörtte üçünü tüketen tarım sektöründe de yüzde 90’lara yakın bir oranda kontrolsüz yüzey sulama teknikleri kullanılıyor. Tarımsal sulamada kaybedilen su yüzde 90’lara varabiliyor. Suyun yüzde 13’ünü kullanan sanayide de suyun yaklaşık üçte ikisi enerji üretimine gidiyor. Başta hidroelektrik, termik ve nükleer enerji olmak üzere tüm enerji biçimlerinde hammadde çıkarımında, türbinlerin hareket ettirilmesinde, soğutmada ve temizlemede kullanılan ortak girdi su. Türkiye’de elektrik ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan hidroelektrik ve fosil yakıtla çalışan termik santraller yoğun su kullanıyor ve kirletiyor. Bütün bu sektörlerde de döngüsel su kullanımını hayata geçirmek için yasal zorunluluklar ve teşvikler eksik kalıyor.  </span></p>
<p><b>Su kaynak kullanımı ve daha iyi bir su yönetimi adına neler yapılmalı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hükümetin sadece su politikalarında değil tüm yönetim alanı politikalarında iklim değişikliğini merkeze alacak şekilde değişiklikler yapılmalı. Kentsel kullanımda evde üretilen atık suyun yarısından fazlasını oluşturan gri suyun ayrı bir tesisatla toplanıp arıtılarak yeniden kullanılması yeni binalarda bir asal zorunluluk haline getirilmeli. İlk kurulum maliyeti için de gerektiğinde ekonomik teşvik verilmeli. Yarı yarıya su tasarrufu sağlayan bu yöntemle hem birincil su varlıklarımız hem de atık su arıtma tesisleri üzerindeki kullanım baskısı azalacaktır. Yerel yönetimlerin yağmur yönetiminde sadece yağmursuyu hattı kurup bu suyu denize dökmek gibi gri altyapı çözümleri yeterli değil. Yağmur suyunu toplayıp rekreasyonel göletlere çevirerek kentlerdeki yeşil alanları artırmak mümkün. Böylece hem insanların ruh ve beden sağlığına fayda sağlamak, hem de kentin havasını temizleyip biyoçeşitliliğini kuvvetlendirmek ve felaketler karşısında daha dayanıklı kentler kurmak söz konusu olacaktır. Kente inen yağışın kentte kalması, yani toprak tarafından emilip yer altı sularını beslemesi için </span><span style="font-weight: 400;">sünger kent</span><span style="font-weight: 400;"> kavramı ilkelerine uygun uygulamalar gerçekleştirilmeli. İklim değişikliği, asfalt ve beton yüzeylerle mühürlenmiş su geçirimsiz yüzeylerin çokluğu gibi nedenlerle bozulan su döngüsünü ancak bu şekilde onarmak mümkün olabilir.  </span></p>
<figure id="attachment_65944" aria-describedby="caption-attachment-65944" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-65944" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/su-dongusu-640x468.jpg" alt="Sünger kentte su döngüsü" width="640" height="468" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/su-dongusu-640x468.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/02/su-dongusu.jpg 1000w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-65944" class="wp-caption-text">Sünger kentte su döngüsü</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarımda da damlama ve yağmurlama sulamayla yüzde 50-60 oranında ve hatta kimi durumlarda yüzde 90’a varan su tasarrufu sağlamak mümkün. Buna uygun bitki desenleri de eklendiğinde tarımda su tasarrufunu daha da büyütebiliriz. Suyumuzun en büyük kısmını alan bir sektörde böylesine bir tasarruf, akarsularımız ve göllerimiz üzerindeki kullanım baskılarını da büyük ölçüde azaltacaktır. Sanayide su verimliliğini yükseltebilmek için enerjiden kimyasal üretimine her sektörde birincil su kaynakları yerine atık suyun arıtılıp döngüsel olarak yeniden kullanılması gerekir. Aksi takdirde özellikle kurak zamanlarda azalan suyun sulama suyu olarak kullanılması yerine sanayiye gitmesi gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir.  </span></p>
<p><b>Vatandaş ne yapmalı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Vatandaş bireysel olarak evinde musluğundan akan suyu gereksiz yere tüketmemeli. Meyve ve sebzeyi, ninelerimiz ve dedelerimizin eskiden yaptığı gibi bir kabın içine su doldurup yıkamak bile önemli fark yaratabilir. Duşta ve lavabodaki musluğun açık kalma süresini kısaltmak için ufak davranış değişikliklerini alışkanlık haline getirmek faydalı olacaktır. Musluklara perlatör takmak da çok önemli bir önlemdir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak bireysel su tasarrufunda evin dışındaki su kullanımımız çok daha büyük yer tutar. Evde kullandığımız suyun onlarca katını satın aldığımız her türlü mal ve hizmet aracılığıyla harcamış oluyoruz. Aldığımız mallar ve hizmetler yoluyla oluşan büyük bir su ayak izimiz var. Doğal kaynağın çıkarılması, fabrikasyon, paketleme, depolama, taşıma, tüketiciye ulaştırma, kullanım ve atığa dönüşüm gibi bir ürünün ve hizmetin yaşam döngüsünün her aşamasında su gerek doğrudan gerekse dolaylı yollarla tüketiliyor ve kirletiliyor. Yani her malın ve hizmetin de su ayak izi var. Her birimizin su ayak izi tükettiğimiz bu malların ve hizmetlerin su ayak izlerinin toplamı kadar ediyor. Ne kadar az tüketirsek o kadar az da su kullanmış ve kirletmiş oluyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bireysel sorumluluğumuz bununla da bitmiyor. Gri suyun yeniden kullanımı, yağmur hasadı, su tasarrufu, yeşil alanların artırılması yönündeki taleplerimizi yerel yönetimlere ve merkezi hükümete doğru kanallarla iletmekle de yükümlüyüz. Bir devlet vatandaşlarının sorumluluğu oranında güçlüdür. Çünkü devlet sen, ben, biziz. Devlet hepimiziz. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/02/22/boyle-gidersek-30-sene-icinde-su-fakiri-ulke-olacagiz/">&#8220;Böyle Gidersek 30 Sene İçinde Su Fakiri Ülke Olacağız&#8221; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
