<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Çernobil Nükleer Felaketi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/cernobil-nukleer-felaketi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/cernobil-nukleer-felaketi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Mar 2023 12:09:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Çernobil Nükleer Felaketi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/cernobil-nukleer-felaketi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Coğrafya Ne Zaman Kader Olur? </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/29/cografya-ne-zaman-kader-olur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Apr 2022 13:01:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Halk Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer yakıt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=80731</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çernobil Nükleer Felaketi 36 yılın ardından hala gündemi belirleyecek kadar ölümü ya da hastalıklarla yaşamayı dayatıyor. Radyoaktif mağduriyetin sonuçlarını son dönem çalışmalara ait bilimsel verileri baz alarak tartıştığımız bu yazı, ülkemizde tüm canlıların geleceğini birbirine mıhlayacak bir kaderdaşlığın oluşmaması için yıllardır verilen direnişe bir küçük katkı girişimi olarak düşünülebilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/29/cografya-ne-zaman-kader-olur/">Coğrafya Ne Zaman Kader Olur? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sürekli değişen sosyal ilişkiler ve inşalar ağının kendini tekrarlayarak gerçekleştirdiği mekan olan coğrafya, üzerinde yaşayan halkların varlığına sirayet eden olayların deterministik yaklaşımlarla tartışılmasına da vesile olur. Dünya genelinde karar süreçlerine erişimi varoluşçu bir bakış açısıyla insancıllık üzerinden ele alırsak, dünyadaki bütün canlılar için insanın kural koyucu otorite olması ona yaşamın sınırlarını tayin eden çerçeveyi çizme yetkinliğini verir. Diğer taraftan sürekliliğin esas olduğu bir güç olarak devletin karşısındaki yurttaş bireyin yaşam hakkı ise yasalara göre biçim alır. Dolayısıyla kanunlarla tanınmayan hakların getirilerine &#8216;fıtrat&#8217; diyenler de çıkabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çernobil Nükleer Felaketi 36 yılın ardından hala gündemi belirleyecek kadar ölümü ya da hastalıklarla yaşamayı dayatıyor. Radyoaktif mağduriyetin sonuçlarını son dönem çalışmalara ait bilimsel verileri baz alarak tartıştığımız bu yazı, ülkemizde tüm canlıların geleceğini birbirine mıhlayacak bir kaderdaşlığın oluşmaması için yıllardır verilen direnişe bir küçük katkı girişimi olarak düşünülebilir. Zira ülkemiz, siyasi iktidarın yasama ve yargı süreçlerini kontrol altına almak suretiyle itirazları yok saydığı ortamda, biri inşa, diğeri ÇED aşamasında bulunan 2 nükleer santral projesi ile nükleer yakıt çubuklarının bu coğrafyadan içeri girmesinden itibaren sonraki nükleer felaketlerin güçlü adaylarından biri olacak.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Radyoaktif mağduriyetleri kadere eşitleyen şey kuşkusuz radyoaktif yayılımın tüm canlılar için nesiller boyu sürecek hastalıkların müsebbibi olmasıdır ve bilindiği gibi felaketin meydana geldiği tarihte doğmamış olanlar dahi bu etkiden ari değildir. 2012 yılında Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanan Çernobil Halk Mahkemesi&#8217;ni Türkçe&#8217;ye kazandırmış olan Umur Gürsoy, eserin önsözünde radyoaktif patlamayı işgalle özdeşleştiren bir ifade kullanır: “işgal olduğunda annesinin karnında olanlar ve işgalden sonraki 0-6 yıl içinde doğanlar en çok etkilenenlerdi&#8221;. </span><span style="font-weight: 400;">Nitekim Nükleer Silah ve Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW) tarafından 2011 yılında yayımlanarak Alper Öktem&#8217;in Türkçe&#8217;ye kazandırdığı rapora göre de </span><span style="font-weight: 400;">Avrupa genelinde 5 bin civarında bebek ölümü, 10 bin civarında doğum anomalisinden bahsedilmektedir. Kurulma nedenleri arasında nükleer enerjinin dünya genelinde yaygınlaştırılması bulunan  </span><span style="font-weight: 400;">IAEA&#8217;nın raporlarında 100-200 bin civarında düşük vakasıyla sınırlı tutulan veriler, IPPNW araştırmacılarına göre sadece </span><span style="font-weight: 400;">Çernobil bölgesinde 12,000 &#8211; 83,000 çocuğun, dünya çapında 30 bin -207 bin çocuğun yapısal bozukluklarla doğduğuna ve düşük oranlarının IAEA tarafından küçük gösterildiğine işaret etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan düşük doz radyasyona maruz kalınması bile genetik olarak bu hastalıkların kader gibi yaşanmasına neden olabilir. Nitekim </span><span style="font-weight: 400;">Ukrayna&#8217;da 1987-1992 arasındaki verilere göre endokrin sistem hastalıklarında 25 kat, sinir sistemi hastalıklarında 6 kat, dolaşım sistemi hastalıklarında 44 kat, sindirim organı hastalıklarında 60 kat, cilt ve ciltaltı hastalıklarında 50 kat, kas-iskelet sistemi ve fizyolojik disfonksiyonlarda 53 kat artış olduğunu göstermekte ve felaketin canlılarda yarattığı tahribatın büyüklüğüne dair önemli fikir vermektedir. Maalesef benzer bir durum 2011 yılında meydana gelen Fukuşima  Nükleer Felaketi&#8217;nin ardından da görülmektedir. Daha önceki </span><a href="https://yesilgazete.org/radyasyon-kiz-cocuklari-ve-kadinlar-icin-daha-buyuk-tehdit/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">yazılarımda</span></a><span style="font-weight: 400;"> normal şartlarda milyonda 1 çocukta görülen çocukluk çağı tiroit kanseri ve şüphesine tekabül eden vakalarda 500 kat artış olduğuna işaret etmiştik. Bu konuda American thyroid.org tarafından 2016 yılında yayımlanan bilimsel makale Fukuşima coğrafyasında tiroit kanseri teşhisi konmuş olan 6-18 yaş arasındaki çocukların sayısının 100 bin çocukta 37 olduğunu göstermektedir ki ABD&#8217;deki oranın 0,54 çocuk olduğu belirtilmektedir.</span><span style="font-weight: 400;"> Altını çizmek gerekirse, </span><span style="font-weight: 400;">çocukluk çağı tiroit kanseri normalde milyonda bir görülen hastalıktır ve bu kanser türündeki artışın tek nedeni bilimsel olarak endüstriyel radyoaktiviteye bağlanmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin tanığı olarak dünyaya adını duyuran Svetlana Alexievich Nobel ödülünü aldığı </span><i><span style="font-weight: 400;">Çernobil&#8217;den Sesler</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı eserinde 485 köyün saatler içinde yaşanmaz hale geldiğinden ve bugün hala 800.000&#8217;i çocuk olmak üzere Beyaz Rusya&#8217;da 2 milyon kişinin radyoaktif  bölgelerde yaşadığından bahsetmektedir. Bu toprakların ne kadar radyoaktif olduğuna dair bir fikir vermek için, 100 bin kişinin ancak nükleer test sahasında maruz kaldığı dozun 1.480 kat daha yüksek radyasyon düzeyinin hakim olduğu bölgelerde yaşadığı söylenebilir. Nitekim 1990 ve 2000 yılları arasında, bölgede yetişkinlerde rastlanan tiroid kanseri vakalarında yüzde 1.600 artış meydana gelmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">IPPNW raporuna göre felaketten sonra Beyaz Rusya genelinde 12 bin kişide tiroid kanseri gelişirken Beyaz Rusya&#8217;nın Gomel kentinde 50 binden fazla çocukta yaşamları boyunca tiroid kanserinin gelişeceği tespit edilmiştir. Ayrıca  Çernobil nükleer felaketi nedeniyle  ebeveynleri yüksek doz radyasyona maruz kalmış çocukların dünyaya sağlıklı gelme oranı 1996’da %81’den %30’a düşmüştür. Hatta raporun yazıldığı yıllarda Avrupa&#8217;da çocuklarda yükseldiği anlaşılan tip I diyabet hastalığı da yine Çernobil&#8217;le ilişkilendirilmektedir.</span> <span style="font-weight: 400;">  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki Beyaz Rusya&#8217;nın Gomel kentinde 132 kilometre mesafedeki Çernobil&#8217;den daha yüksek kanser oranlarına rastlanmasının nedeni nedir? Tarihçi bilim insanı Kate Brown 2019 yılında yayımlanan </span><i><span style="font-weight: 400;">Çernobil Kılavuzu, Hayatta Kalma Rehberi</span></i><span style="font-weight: 400;"> (</span><i><span style="font-weight: 400;">Chernobyl Guide, A Manuel For Survival</span></i><span style="font-weight: 400;">) adlı eserinde SSCB&#8217;ye ait askeri güçlerin müdahalesinden bahseder. Buna göre, radyoaktif yağmur bulutlarının Moskova&#8217;ya ulaşmadan önce yağdırılması için gümüş iyot yüklenen uçaklar devreye sokularak Belarus&#8217;un Gomel kenti semalarına gönderilmiştir. Gomel&#8217;de yaklaşık yarım milyon insan 4 saat sonra üzerlerine radyoaktif yağmurun yağdırılacağından habersiz ve merakla  arkalarında sarı dumanlar bırakarak hemen üstlerinde cirit atan SSCB&#8217;ye ait uçakları izliyordur. Böylece SSCB&#8217;de Hidrometeroloji uzmanlarının 1941 den beri yağmur yağdırma teknikleri üzerine yaptığı çalışmalar Moskova&#8217;yı radyoaktif mağduriyetten koruyarak “ilk meyvesini” verir. </span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin başlaması kimlerin yaşamaya  kimlerin ölmeye bırakılacağının egemenin uhdesinde olduğunu bir kez daha bize göstermiştir. Hiroşima&#8217;dan, Marshall Adaları&#8217;na oradan Fukuşima&#8217;ya uzanan geniş bir tarihsel izleği takip eden  mağduriyetler silsilesi Çıplak Hayatlar yazımızda da Arkhangelsk bölgesinde Rusya&#8217;nın deniz üstünde gerçekleştirdiği nükleer tatbikatlar nedeniyle radyoaktiviteye maruz kalan, böylece suç teşkil etmeden öldürülebilen fakat kurban edilemeyen şeklinde tanımladığımız Nenoksa halkı gibi </span><span style="font-weight: 400;"> Beyaz Rusya halkının da gözden çıkarıldığını göstermektedir. Çernobil&#8217;in etrafındaki 30 kilometre yarıçaplı alan içinde S.S.C.B askerleri tarafından Ukrayna topraklarında 90 bin kişi kurtarılırken tesisin 3 kilometre ötesindeki  Beyaz Rusya topraklarında yalnızca 20 bin kişinin tahliye edilmiş olması da bu kötülüğün bir parçasıdır. Öyleyse kader olan coğrafya mıdır gerçekten? Yoksa bir halka zulmetme yetkisini kendinde gören egemene tabi olmak mı? Biz kime haktır sağlıklı yaşamak diye düşüneduralım, Türkiye&#8217;de Akkuyu NGS&#8217;nin sahibi olan Rusya devletinin başkanı Vladimir Putin, 2006 yılında  radyoaktif bulutları Beyaz Rusya coğrafyasının üzerine kovalayan hava kuvvetlerinden Cyclone-N Tugayı komutanı Alexander Grushin&#8217;e Rusya topraklarını radyasyondan korumadaki rolüne istinaden bir madalya verir</span><span style="font-weight: 400;">. </span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yukarıda anlatılanlara ek olarak Çernobil&#8217;den kuş uçuşu 1000 kilometre mesafede olsa da radyoaktif bulutlarla yıkanmış olan bu topraklarda 2006 yılında TTB tarafından gerçekleştirilen </span><i><span style="font-weight: 400;">Çernobil Kazası Sonrası Çernobil ve Kanser</span></i><i><span style="font-weight: 400;">  </span></i><span style="font-weight: 400;">araştırmasının kanser vakalarındaki artışın araştırmaya muhtaç olduğunu işaret etmesine rağmen 36 yıldır bu ülkede devlet eliyle bir tane bile resmi araştırmanın yürütülmediğinin altını çizelim. Bu gerçeği bilip yıllardır artan kanser vakalarına bağlı olarak ölülerini toprağa verenleri, hastalıklarla sürünenleri görerek direnenler, nükleer tesislerin faaliyete geçeceği  tarihe her geçen gün yaklaşılırken hukukun yok edildiği bu coğrafyada çaresizlik içinde. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanların kaderini eline alması için Mersin ve Sinop&#8217;taki nükleer santral projelerinin bu coğrafyada istenmediğine Çernobil felaketinin 36. yıl anmasında da bildik yöntemlerle bir kez daha dikkat çekildi. Fakat basın açıklamaları uzun zamandır tarihe not düşmekten ibaret. Hukuk sisteminin etkisizliğinin, atılan atışın kurbağaya değmemesinden farksız olduğu bu sistemde en son Sinop projesi için verilen ÇED onayının iptal edilmesi için açılan dava da kaybedildi. Ne hukukun ne kanunların esamesinin okunduğu bir dönemde Sinop NGS ÇED iptal davasının Akkuyu NGS sürecinde deneyimlenen siyasallaşan yargı sürecinden tek farkı haklı ve gerekçeli muhteşem savunmalı itirazların daha hızlı bir şekilde yok sayılmasıydı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa daha önce </span><i><span style="font-weight: 400;">Şirketsiz ÇED&#8217;e referans reaktör</span></i> <span style="font-weight: 400;"> yazımızda açıkladığımız gibi hangi şirketin hangi reaktörü kuracağının bile belli olmamasıyla doğuştan arızalı bu proje için hazırlanarak onaylanan ÇED raporu bilirkişilerin incelemesine göre acil durum tahliye şartlarının uygunsuzluğundan tesisin kurulacağı sahanın heyelan riski teşkil etmesine, hakim rüzgarların radyasyon yayılımı halinde kent nüfusunun yaşadığı bölge üzerine tesir edeceği gibi nedenlerle projenin fizibilitesinin dahi uygun olmadığını göstermektedir. Kaldı ki projeyi yapan taraf olan davalılar dahi haksızlıklarını ÇED&#8217;i yeterince iyi hazırlamadıkları yönündeki beyanlarla örtüp yeniden ÇED hazırlama önerisiyle projenin iptal edilmesinin önüne geçmeye çalışmıştır.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hal böyleyken şimdi başa dönüp soruyu tekrar soralım, gerçekten coğrafya mıdır kader olan? Yoksa kaderini eline alma cesareti göstermeyip yazgısını kendisi yazamayan halklar mı?</span></p>
<p><em>Görsel: Otto Schade</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/29/cografya-ne-zaman-kader-olur/">Coğrafya Ne Zaman Kader Olur? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Nükleer Enerji İklim Krizine Karşı Çözüm Değil Bilakis Tehdit&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emel Altay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Nov 2021 10:48:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Fukuşima Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[iklim krizi]]></category>
		<category><![CDATA[insan sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer enerji]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[temiz enerji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=75686</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan’la yaptığımız söyleşinin ikinci ve son bölümünde Demircan, nükleer santrallerin kurulumundan tasfiyesine her aşamasında insan ve çevre sağlığı ile ülke ekonomisine büyük zararlar vereceğini, iklim krizini yavaşlatmak için çarenin rüzgâr ve güneş enerjilerine yönelmek olduğunu anlattı. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/">&#8216;Nükleer Enerji İklim Krizine Karşı Çözüm Değil Bilakis Tehdit&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Pınar Demircan, nükleer santrallerin kurulumundan başlayan negatif etkilerinin çalıştığı dönemdeki devasa riskler ve çevreye verdiği zararla devam ettiğini, tasfiye kararından sonra da hem çevreye hem de ekonomiye zarar vermeyi sürdürdüğünü söylüyor. Demircan, “Nükleer santraller çözümlenememiş atık sorunu, aşırı maliyetli süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi içinde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci) nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre 6, rüzgâr enerjisine göre de 3 kat daha yüksek karbon salımına yol açtığı bilimsel olarak ispatlanmıştır,” diyor. </span></p>
<p><b>Nukleersiz.org ve nükleer karşıtı mücadele veren diğer dernekler, sıklıkla nükleer enerjinin temiz enerji olmadığını vurguluyor, taşıdığı tehlikelerin altını çiziyor. Nükleer enerjinin iklim krizine karşılık çözüm önerisi olarak sunanlara karşı sizin argümanlarınız nelerdir? Nükleer enerji iklim değişikliğini önleyebilir mi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-75688 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/11/pinar-demircan-1-640x593.jpg" alt="Pınar Demircan" width="288" height="267" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/11/pinar-demircan-1-640x593.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/11/pinar-demircan-1.jpg 700w" sizes="(max-width: 288px) 100vw, 288px" />Nükleer enerjinin iklim krizine karşı çözüm değil bilakis tehdit olduğuna dair iddiamız nükleerin salt bir enerji kaynağı olmadığı gerçeğine dayanıyor çünkü yaşamın devamlılığı ancak ekolojide yaratılan tahribat üzerinden bize kötücül formlarda dönmeyecek bir enerji türüyle mümkün olabilir. Yani enerjinin astarı yüzünden pahalı olmamalıdır. Nitekim kömürün riskleri, emisyonları artırdığı artık küresel çapta anlaşıldı ve kömürden vazgeçiliyor. Esasen Çernobil Nükleer Felaketi’nin ardından Avrupa’da 10 yıl boyunca nükleer santral kurulmamıştı. En son Fukuşima Nükleer Felaketi meydana geldiğinde Almanya tüm sanayisini besleyen elektrik üretiminin %30’unu sağladığı nükleer santralleri kapatma kararı aldı ve bu kararını 2022’de tüm reaktörlerini kapatmış olmak için adım adım uyguluyor, 11 reaktörünü kapattı ve kapatılmayı bekleyen altı reaktörü kaldı. Benzer şekilde Belçika, İspanya ve İsviçre 2030 itibariyle nükleer santrallerini tekrar açmamak üzere kapatma yani söküm kararı aldı. Almanya’nın kömürlü termik santrallerini de kapatma kararı aldığını biliyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu noktada şunu hatırlatmak istiyorum: Almanya 2019’da ilk kez, hidro-olmayan yenilenebilir enerji kaynakları (güneş, rüzgâr ve esas olarak biyokütle) nükleer santrallerden daha fazla enerji üretti. 2020’de nükleer üretimdeki önemli düşüşle aradaki fark genişledi ve yenilenebilir kaynaklar küresel olarak nükleer reaktörlerden yüzde 16,5 daha fazla elektrik üretti. 2020’de ise Almanya’nın 573 trevatsaat elektrik ürettiğini bunun 557 teravatsaatini tükettiğin görüyoruz. Türkiye’de ise üretimin 291 teravatsaat, tüketimin 290 teravatsaat olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Yani Almanya dev sanayisini yenilenebilir enerjilere dayandırarak mevcut nükleer santrallerini kapatmanın maliyetlerini de göze alarak nükleer enerji üretiminden vazgeçiyor. </span></p>
<h5><b>“Türkiye Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Üretiminde Neden Almanya’yı Geçemesin?”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Almanya’nın yarısı kadar elektrik üreten ve tüketen Türkiye bu niye yapamasın? Kaldı ki Türkiye’de güneş elde edilen zaman süresi Almanya’ya göre 1000 saat daha fazla. Türkiye’de ihtiyaç duyulan elektriğin yalnızca %6’sı güneşten elde edilirken, yani Almanya’da yüzde 60 daha az güneş kapasitesi olmasına rağmen Türkiye’de üretilen güneş enerjisinin 46 kat fazlasını üretiliyor. Rüzgâr konusunda da benzer bir durum söz konusu: Almanya’da rüzgârdan elde edilen elektrik enerjisi ile tüketiminin yüzde 21’i karşılanırken ve Türkiye rüzgâr konusunda da Almanya’dan üç kat daha yüksek kapasiteye sahipken rüzgâr enerjisinden üretimi Almanya’nın yarısı kadar. Ayrıca Almanya 2022’de nükleerden çıktığı gibi 2038’de kömürden çıkmış olacak. Yani nükleeri de iklim krizine bir çare olarak görmüyor, iklim krizi açısından kapatılması elzem olan kömürden çıkışını da nükleerden sonraya bırakıyor! Bununla birlikte güneş ve rüzgârın istihdam olanaklarının nükleere göre en az 3 kat daha fazla olduğunu da belirtmeliyim. </span></p>
<h5><b>“Nükleer Santrallerin Söküm ve Atık Süreci de Çok Maliyetli”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Almanya’nın Fukuşima Nükleer Felaketi’nden ders çıkararak nükleer enerji üretiminden vazgeçmesinin arkasında Japonya’daki gibi bir felaketin meydana gelmesi halinde ilk günlerde açıklanan 250 milyar dolarlık kazanın maliyetinin bugün 750 milyar dolara ulaşmış olmasıyla da ilgisi var, kaldı ki izleyen yıllarda Fukuşima’nın maliyeti 1 trilyon doları da aşacak. Zira daha onlarca yıl nükleer atıklarla da uğraşılması gerekiyor. Yani nükleer tesis sökülse dahi sorunlar devam etmekte, hep ek önlemler alınması, yeni maliyetlerin yüklenilmesi gerekecek. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu öyle maliyetli bir süreç ki nükleer risklerin bilincinde olan çoğu ülkenin dahi nükleer santrallerini kapatmaktan kaçınmasının da nedeni. Zira mevcut siyasi iktidarlar bu sorun ve maliyetli süreçleri üstlenmek istemiyor. Esasen Almanya nükleer enerji üretiminden çıkmış olunca da sırada söküm süreçleri ve atık bertaraf süreçleri bulunduğundan nükleer sınavı bitmiş değil, yine bu proseslere insan ve maddi kaynak ayırmak zorunda kalacak. Örneğin; bugün ülkenin elinde 20 bin ton nükleer atık var, bunlar kimsenin kendi bölgesinde ya da “arka bahçesinde” istemediği atıklar. Almanya’da nihai nükleer atıklar için kalıcı milyonlarca Euro maliyet anlamına gelen kalıcı depolama alanı araştırmaları devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleer santrallerin bu söküm ve atık süreçleri dahil ekoloji ve yaşamın devamlılığı açısından riskleri saymakla bitmez, bu röportaja da sığmaz. Bunun için ilgilenen okuyucularımızı nükleersiz.org web sitemizde nükleer riskleri, karşı çıkış nedenlerimizi </span><span style="font-weight: 400;">100 nedende topladığımız sayfaya</span><span style="font-weight: 400;"> <a href="https://nukleersiz.org/100-nedende-nukleersiz/">davet edeyim.</a></span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleerin genel risklerine ek olarak, iklim krizine çözüm olamayacağını esas alan “Do not Nuke The Climate/Türkçe tercümesiyle</span><span style="font-weight: 400;"> İklimime Nükleer Bulaştırma!” </span><span style="font-weight: 400;"> adında dünya çapında bir kampanyanın başlatıldığını belirtmek isterim. Biz de bu <a href="https://nukleersiz.org/2021/10/cop-26-nukleer-karsiti-kampanya/">kampanyanın</a> aktif bir üyesi olarak Türkiye’de yaygınlaştırılmasına çalışıyoruz.</span></p>
<h5><b>“Akkuyu Nükleer Santrali’nin İnşaatı Dahi Yaşamın Kendisine Düşman”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleer yakıtın çıkartılıp işlenip, ömrünü tamamlamasına kadar geçen yaşam çevrimine “Nükleer Yakıt Çevrimi” denir. Yakıt çevriminin ön kısmı olarak adlandırılan süreç, uranyumun reaktörde kullanılmak amacıyla yerin altından çıkartılması ki burada da radyoaktif atıklar ortaya çıkar; kimyasallarla işlenmesi, zenginleştirilmesi ve yakıt imalatı aşamalarından oluşur. Elektrik üretimine başlandıktan 3 yıl sonra yakıtın reaktörden çıkartılmasını izleyen ve havuza alınarak gerçekleştirilen depolama süreçleri, havuzdan alınıp yeniden işleme tabi tutulması (bu aşamada denizaşırı sevkiyat da söz konusu) ve nihayet kalıcı depolama/jeolojik depolama süreçleri nükleer yakıt çevriminin kendisidir. Bu yakıt çevriminin her aşamasında karbon salınır. Bu prosesler benzin, mazot kullanılarak doğa tahrip edilerek gerçekleştirilmektedir. Ayrıca bu proseslerin her biri karbon salımı olan proseslerdir. Karbon salımı demişken tertemiz Akdeniz’in Akkuyu Plajı’nın, kum zambaklarının kökünü kurutan, fokların yaşam alanını yok eden Akkuyu Nükleer Santrali’nin görüntüsü bile, nükleer enerji tesisi inşaatının dahi ekolojiye dolayısıyla iklime yani yaşamın kendisine nasıl düşman olduğunu göstermez mi? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toparlayacak olursam nükleer santraller çözümlenememiş atık sorunu, aşırı maliyetli süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi içinde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci) nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre 6, rüzgar enerjisine göre de 3 kat daha yüksek karbon salımına yol açtığı da bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bunun için bilimsel bir kaynak da paylaşabilirim. (</span><i><span style="font-weight: 400;">Sovacool, B.K </span></i><span style="font-weight: 400;">Valuing the greenhouse gas emissions from nuclear power: A critical survey</span><i><span style="font-weight: 400;">, Energy Policy,Volume 36, Issue 8, 2008)</span></i></p>
<p><b>Almanya, İsviçre gibi ülkeler nükleer santrallerini kapatma kararı alırken Türkiye yeni nükleer santral kurmanın peşinde. Türkiye’de Mersin ve Sinop’ta yapımları süren nükleer santraller durdurulmazsa ne gibi tehlikelerle karşılaşmak olası? Burada en çok akla gelen şey Çernobil ya da Fukuşima gibi kazaların yaşanma olasılığı. Ama bu çeşit kazalar olmasa dahi, normal işleyişiyle de nükleer santrallerin çevreye verdiği zararlar neler? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin hâlihazırda Mersin’de devam eden Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nden vazgeçmesi gerekiyor. Esasen Türkiye’de nükleeri bir enerji kaynağı olarak gören, geleceğin teknolojisi olarak değerlendirenlerin bile Türkiye’deki nükleer santral projelerine karşı çıkması gerekiyor. Nükleer santrallerin genel tehlikelerini, risklerini nükleer enerjiyi savunanlar ya bilmez ya da gerçekleşmesi düşük riskler olarak görür tecrübe etmeden anlamayacaktır fakat bu ülkenin gerçeklerini gören bilen, bilenlerin bilmeyenlere, görmek istemeyenlere anlatması lazım çünkü herkesin Akkuyu Nükleer Santrali’nin kurulmasına karşı çıkması Sinop’taki projenin ise başlatılmasına engel olması gerekiyor. Yani size 3’lü bir yelpazeden bahsediyorum:</span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><b>Nükleere özgü nedenler (ekolojik olmaması, savaş teknolojisi olması),</b></li>
</ul>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><b>Nükleer santrallerin kurulması için uluslararası sözleşme yapmak ve bunu yap-sahip ol-işlet formatında Ruslara teslim etmek dâhil şeffaflık ve hesap verebilirlikten uzak olma durumu yani bizim ülkemize özgü nedenler (siyasi nedenler).</b></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunların içine Akkuyu NGS’de 2019’da meydana gelen reaktör temelinin inşaatının çökmesini, geçen sene yaşanan ve bir kilometrekare mesafede evlerin arabaların camlarının kılınmasına neden olan patlamanın ve daha birkaç gün önce Akkuyu NGS trafosunda çıkan yangının meydana geliş sebeplerini de ekleyelim. Bunlar sıradan olaylar değildir, bu ülkede nükleer enerjiyi savunanların bile Türkiye’de nükleer santral kurulmasına karşı çıkmasını gerektiren bazı önemli örneklerdir. </span></p>
<p><b>İklim kriziyle bu iki kategoriyi daha da öteye taşıması muhtemel nedenler şeklinde tasnif edebiliriz bunları. </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleere özgü nedenleri açarsam nükleer aslında bir enerji kaynağından ziyade dünya genelinde ağlarını örmüş nükleer endüstrinin bir ürünüdür ve esas amacı nükleer silah üretimine ya da nükleer teknolojilerin geliştirilmesine yönelik üretimdir. Yani siyasi ve ekonomik pazarlıkların konusuna girer. Nükleer santral kurarak ana hedefin enerji üretimi olmadığını bize bu enerjinin verimli olmayan, riskli süreçleri ve uzun zaman alan maliyetli inşaat süreçleri zaten göstermekte. Kaldı ki nükleerin ekolojiye düşman su kaynaklarını kullanan ve kirleten bir üretim süreci vardır.  Örneğin, 2017’den beri bu konuda yazıyorum ki içinde bulunduğumuz iklim krizi çağında kurak geçen yaz mevsimi boyunca soğutma suyunu göl ve nehirden alan nükleer santrallerin kapatılması hatta yaz aylarında devreden çıkarılması gibi durumlar söz konusudur ve maalesef iklim krizi bu gibi örnekleri her geçen yıl çoğaltacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu noktada nükleer enerji için verimli denebilir mi? Üstelik soğutma suyuna neden ihtiyaç duyulduğu da başlı başına bir sorun. Zira nükleer enerji doğası gereği verimsiz, aşırı ısınan bir maddeyi deniz suyuyla soğutarak aşırı yüksek sıcaklık üretmek suretiyle buhara çevirerek jeneratör çalıştırıyorsunuz. Kömürlü termik santralin daha fazla su kullananı diye düşünebilirsiniz ve bu suyu kullanmak için de deniz canlılarının ölmesine neden olan klor ve kimyasallar kullanılıyor. Şimdi bu noktada sadece bacasından karbon emisyonu çıkarmıyor diye nükleer santral iklim dostu farz edilebilir mi? Kaldı ki ek olarak yine ekolojik olarak sorun yaratacak başka bir madde salımı yapıyor. Periyodik olarak havaya radyoaktif izotoplar salıyor. Bazen bu salım daha uzun sürelerde oluyor. İşte bir problem geldiğinde belirlenen sınırlar aşılarak bu salım yapılırsa ve bu uluslararası meteoroloji kaynakları tarafından tespit edilirse imzaladığınız sözleşmelere ve vakanın büyüklüğüne göre ülkelere tazminat ödüyorsunuz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan nükleer enerji ile ucuz elektriğe erişim imkânı gibi yalanlara da toplumun kanmaması gerekiyor çünkü elektriği şu anda dünya standartlarına göre 4 dolar sentten alırken Akkuyu nükleer santrali için bunun ilk 15 yıl için 3-4 kat fazlasına 12,35 dolardan satın alacağımızı taahhüt etmiş bulunuyoruz ki sonraki yıllarda bu temel fiyatın artmayacağını garantisi yok, kaldı ki yurttaş elektriğe ulaşırken eklenecek vergiler de cabası. Üstelik doların TL karşılığı anlaşma yapıldığı zaman 2,35 TL iken bugün 10 TL olması gibi Türkiye’nin ekonomik gidişatının vahametini gösteren durumlar söz konusu.  </span></p>
<p><b>Son olarak Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu eylül ayının sonunda kamuoyuyla paylaşıldı. Yeşil Gazete’de de sizin raporla ilgili detaylı incelemeniz yer aldı. Raporda geleceğe yönelik öne çıkan ayrıntılar sizce nelerdi? Dünya nükleer enerjiden uzaklaşıp temiz, yenilenebilir enerjiye yaklaşıyor, iklim kriziyle –en azından nükleer enerji alanında- gerçekten mücadele ediliyor diyebilir miyiz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Maalesef diyemeyiz. Bilakis dünya şimdi iklim krizi bacasından karbon salmadığı iddiasına dayanarak sorunlu ve sorumsuz bir yolda ilerleme eğilimi içinde bulunuyor. Diğer bir deyişle 1970’lerin sonunda Petrol Krizinde kömüre, petrole alternatif enerji kaynağı olarak gösterilerek adeta Nükleer Rönesans ilan edilen dönemde nükleer santrallerin birbiri ardına kurulması deneyimlenmişti. Şimdi benzer bir atılımı nükleer lobi iklim krizini bahane ederek yapmanın peşinde. Bu şekilde ikinci bir nükleer Rönesans başlatmak niyetindeler ki bunun en net örneği olarak Ortadoğu’nun nükleerleşmesinde görüyoruz. Yeni nükleer santraller kuşkusuz nükleer lobi için yeni müşteriler demek. Bugün 31 ülkede toplam 415 nükleer reaktör aktif operasyonda bulunuyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleerin iklim krizine çözüm gibi gösterilmesi yeni bir hadise değil ancak her geçen yıl nükleer lobi bu konuda el yükseltiyor. Örneğin, 2017 yılında Bonn İklim Forumu’nda muzda da radyasyon var, bakın her gün yiyebiliyorsunuz diyerek muz dağıttılar. Muzdakinin radyasyon değil potasyum olduğunu es geçerek bunu yapıyorlar ki hemen ardından Türkiye’de de böyle haberler dolaşıma sokuldu. Muzdaki potasyumun endüstriyel izotopla aynı şey olmadığını, çocuklarda görülen tiroit kanserinin tek nedeninin endüstriyel izotoplar olduğunu oysa bu çocuklar için muzun önemli bir besin kaynağı olduğunu göz ardı ediyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu konuda ilgili bir yazımın da linkini yeri gelmişken </span><a href="https://yesilgazete.org/nukleer-icin-medyada-turkiye-hamlesi-muzdaki-potasyuma-siginmak/"><span style="font-weight: 400;">buradan verebilirim.</span></a></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na dair bir değerlendirmeyi</span><span style="font-weight: 400;"> hemen her sene kaleme alıyorum çünkü hakikaten güvenilir ve tarafsız bilgi kaynağına ihtiyaç var bu alanda.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kuşkusuz küresel olarak Paris İklim Anlaşması’nın imzalanmasıyla iklim krizinin durdurulması, en azından yavaşlatılması için bir adım atılmış olması sevindirici fakat nükleerin çözüm gibi sunulması nedeniyle bu yaklaşımın samimi olmadığını görüyoruz. Yani aslında iklim krizinde nükleere ayrılan kaynaklar çözümün kendisinden adım adım uzaklaşmak demek. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nitekim Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda da nükleer enerjinin güneş ve rüzgâr üretimindeki maliyet düşüşlerine rağmen yaygınlaştırılmak istendiği görülüyor, oysa iklim riskleriyle birlikte düşününce nükleer endüstrinin dünyanın bütünü için mevcut olan risklerinin artmış olduğuna da dikkat çekiliyor. Dünya genelinde nükleer reaktörlerin yaşlanmakta oluşlarıyla bakım-onarım maliyetlerinin arttığı ve daha da riskli konuma geldikleri de düşünülmesi gereken hususlardan. Dileyenler raporun değerlendirmesine </span><span style="font-weight: 400;"><a href="https://yesilgazete.org/2021-dunya-nukleer-endustri-durum-raporu-aciklandi-gunese-ragmen-dunya-hala-soguk-ve-gri/">şuradan</a> göz atabilirler.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zira iklim krizine çözümü nükleer enerjiyle verileceğini sanmak gerçeklikten kopmuş olmayı gerektirir. Her şeyden önce dünyanın çok vakti kalmadı. Nükleer çözüm bile olsa 10 yıldan önce bitmeyen inşaatlar, milyonlarca dolarlık maliyetlerin arşınlanma zorunluluğu hızlı önlemler alınmasına izin vermez. Kaldı ki 2030’da eriyen buzullara bağlı olarak deniz kıyısındaki nükleer santraller için deniz seviyelerinin yükselmesi gibi büyük riskler var. Bu risklerden biri de Akkuyu için geçerli. </span></p>
<h5><b>“Türkiye Nükleeri İklim Krizine Çözüm Gibi Gösteren Ülkeler Arasında”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Maalesef Türkiye nükleerin iklim krizine çözüm gibi gösterilmesine aracılık eden bir ülke konumunda çünkü enerji üretimi için uzun, maliyetli süreçlerin göze alınması bazı siyasi iktidarlar için siyasi vaatler oluşturarak bunları kullanmayı sağlıyor. Örneğin; iş piyasası yaratılacağı söyleniyor, dünya nükleer endüstri pazarına girileceği söyleniyor ve meşakkatli, uzun ve maliyetli süreçler neoliberal kapitalizmle uyumlu bir şekilde siyasilerin vaat edebileceği iş pastaları olarak sunuluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa nükleer santral faaliyete geçtiğinde asında bu vaatler de yerini burukluklara bırakacak çünkü nükleer santrallerin belli teknolojik standartları var ve know how sahibi olan Rusya’nın Türkiye tarafında teknolojik aktarım yapması söz konusu değil. Ayrıca Rusya’nın kendi iş piyasasını ilgilendiren bir durum bu daha çok. Şöyle bir örnek vereyim, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin nedenlerini ve sonuçlarını öğrenip Türkiye’ye aktarmak üzere Japon sivil toplum örgütlerinin davetiyle Fukuşima’ya birkaç kez gitme imkânım olduğunda bir nükleer santral ziyaret etmiştik. Orada görevliye Fukuşima sonrasında tüm nükleer santraller kapatıldığı için nükleer santral çalışanı olan teknik personeli işten çıkarıp çıkarmadıklarını sormuştum. Yanıt, “hayır kimse çıkarılmadı, yurt dışındaki projelerde değerlendirilecek onlar,” şeklindeydi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleerin bir enerji kaynağı olmadığı konusunda son olarak size Ermenistan’dan bir örnek vermek isterim. Bildiğiniz gibi orada 400 Megavatlık bir nükleer reaktör var, önceden Ermenistan’ın Rus uzmanların desteğiyle yapılan 2 reaktörü vardı fakat 1988 yılında 7,2 büyüklüğündeki Spitak depreminden sonra kapatıldı ancak, 1995 yılında 2. ünite yeniden açıldı. Ermenistan, Rusya’dan yüzde 80 oranında doğalgaz ithal eden bir ülke yani Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı. Nükleerden elde ettiği elektrik enerjisinin yarısını ise İran’a ihraç ediyor. Yani Ermenistan nükleer santrali kendi enerji ihtiyacını karşılamak için üretmiyor. Şu anda da renovasyon sürecinde olan santralin en az 2026’ya kadar çalıştırılması planlanıyor. Türkiye’de halihazırda kurulu kapasiteye ve gelecek projeksiyonlara baktığımızda elektrik üretimine ihtiyaç görülmüyor ve Türkiye halihazırda yüzde 50 oranında Rusya’ya olmak üzere toplam yüzde 70 civarında enerjide dışa bağımlı bir ülke pozisyonundadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa siyasi iktidarın retoriğinde “yerli ve milli” tabir edilen enerji üretimi ancak güneş ve rüzgarla mümkündür zira dev endüstrisini Türkiye’deki kapasitenin yarısıyla ayakta tutabileceğini öngören Almanya yüzünü tamamen güneşe ve rüzgâra dönebiliyorsa bunu Türkiye çok daha kolay ve kısa sürede başarabilir. Aksi takdirde Türkiye insan ve maddi kaynağını nükleer enerjiyle tüketirken yurttaşlarını istihdam edebileceği yarınlarını doğru projelerle emanet edebileceği güneş ve rüzgâr enerjisi üretim süreçlerine geç kalabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Röportajın ilk bölümüne </span><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">buradan erişebilirsiniz.</span></a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/">&#8216;Nükleer Enerji İklim Krizine Karşı Çözüm Değil Bilakis Tehdit&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Nükleer Yeşil ve Temiz Bir Enerji Değildir!’</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/30/nukleer-yesil-ve-temiz-bir-enerji-degildir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alper Tolga Akkuş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Apr 2021 12:40:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Podcast]]></category>
		<category><![CDATA[akkuyu]]></category>
		<category><![CDATA[Caretta Ekolojik Ahval]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=69386</guid>

					<description><![CDATA[<p>Caretta Ekolojik Ahval’da bu hafta 26 Nisan 1986’da meydana gelen Çernobil Nükleer Kazasının 35. yıldönümünde bağımsız araştırmacı, Nukleersiz.org koordinatörü,  Yeşiller Partisi kurucu üyesi,  Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan’ı konuk ediyoruz. Demircan ile Netflix’de yayınlanmaya başladığı 2019’dan itibaren Çernobil’i dünya gündemine yeniden sokan aynı adlı diziden Fukuşima’daki radyoaktif suyun okyanusa boşaltılması kararına; Akkuyu-Sinop gelişmelerinden iklim krizine pek çok konuya değinme imkanı bulduk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/30/nukleer-yesil-ve-temiz-bir-enerji-degildir/">‘Nükleer Yeşil ve Temiz Bir Enerji Değildir!’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h5><b>Çernobil’i Turizme Açtılar</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Cahit Sıtkı Tarancı’nın “35 Yaş Şiiri’ne atıfla başlıyor sözlerine Pınar Demircan. İnsan için 35 yılın ömrün yarısına tekabül etmiş olmasına karşın, 240 bin yıla kadar etkisini sürdürebilen radyoaktif maddeler söz konusu olduğunda bunun insan ömrü ile karşılaştırıldığında çok kifayetsiz kaldığını ifade eden Demircan, “Çernobil’de meydana gelen felaket Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın 1990’da belirlediği nükleer olay ölçeklendirmesine (INES) göre 7 seviyesi ile tarihteki en büyük kazalardan biri. 7 ölçeğindeki diğer kaza ise 2011’de yaşanan Fukuşima. Çernobil dizisinde kazanın komünist sistemle yönetilen bir yerde ve eski teknoloji kaynaklı yaşandığı vurgulandı. Dizinin yayını sırasında, “</span><a href="https://yesilgazete.org/cernobil-dizisi-neden-simdi/" target="_blank" rel="noopener"><b>Çernobil dizisi, neden şimdi?</b></a><span style="font-weight: 400;">”</span><span style="font-weight: 400;"> başlıklı bir yazı yayınlamıştım. Dizinin zamanlaması dikkatimi çekmişti. Nitekim dizinin yayınından aylar sonra Çernobil bölgesi resmi olarak turizme açıldı. Bu kararın ardından da sezonluk olarak 70 bin insanın nükleer kazanın yaşandığı gölgeyi ziyaret ettiği bilgisini öğrendik. Bunun yanı sıra Çernobil üzerine bilgisayar oyunları da var. Tehlike halen devam etmesine rağmen Çernobil’e gitmek bir trend haline getirildi” şeklinde konuştu.</span></p>
<h5><b>Fukuşima Tarzı Bir Kaza Japonya Yerine Mısır, Bangladeş ya da Türkiye’de Gerçekleşmiş Olsaydı?</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Fukuşima Nükleer felaketinin meydana gelmesinin kapitalizmle doğrudan ilişkisi bulunduğunu belirten Nukleersiz.org koordinatörü Pınar Demircan, “Fukuşima’da maliyetler nedeniyle alınmayan önlemler bu felakete yol açtı. Fukuşima Daichi Nükleer Santrali’ndeki tsunami duvarı 14 metrelik dalgalar öngörülerek inşa edilmesi gerekirken 8 metre yükseklikte bırakılmış. Yine de bu kazanın Japonya’da yaşanması, o ülkenin teknolojik imkanlarını göz önüne aldığımızda dünya için bir şans. Nükleer santral inşaatları devam eden Türkiye, Bangladeş veya Mısır’da buna benzer bir kaza yaşanmış olsa etkileri daha kötü olabilirdi. Fukuşima’nın ardından Japonya 54 olan reaktör sayısını 9’a indirdi. Bunun nedeni de Japonya’nın, aynı Türkiye gibi bir deprem ülkesi olması” diye konuştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Akkuyu ve Sinop süreçlerine de değinen Pınar Demircan, 2016’da uzmanların koordineli çalışması sonucu gerçekleşen savunma ile ortaya çıkan bilirkişi incelemelerine rağmen ÇED onayının Akkuyu için verildiğini kaydederek şunları söyledi, “ÇED ile ilgili süreci Anayasa Mahkemesi’ne götürdük fakat henüz dava sonuçlanmış değil. Bunun yolu AİHM’e (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kadar gider diye düşünüyorum. Akkuyu Nükleer Santrali 1200 MW’lık 4 reaktörden oluşuyor ve soğutma suyunun da sıcak olduğu hepimizin malumu Akdeniz’den çekmesi planlanıyor. Akkuyu’da ortaya çıkacak nükleer atıklara dair de bir öngörü yok. Atık konusu dünyada çözümlenebilmiş değil. Finlandiya’da yapımı devam eden Onkola Nükleer Atık Sığınağı’nın da inşaatı ertelenmiş durumda. Akkuyu’da inşaat alanında sayısı altı bini aşan işçiler için bir şehir kuruldu ve hiçbir altyapısı da yok. Akkuyu’da neler olabileceğini tahmin etmek için Fukuşima’ya dönüp bakmakda fayda var. Şu anda çok gündemde bir radyoaktif su sorunu var Fukuşima’da. 1 milyon 250 bin tona ulaşan radyoaktif suyun okyanusa boşaltılacağı açıklandı. Dünyayı radyoaktiviteye bulamaları kabul edilemez.”</span></p>
<h5><b>Nükleer Yenilenebilir Enerjidir İddiası Nükleer Lobisinin Bir Oyunu</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">İklim inkarcıları ve nükleer destekçilerinin son zamanlarda dile getirdiği, “Madem fosil yakıtları terk edeceğiz, o halde nükleer enerjiye geçiş yapalım” argümanına dair de eleştirilerde bulunan Demircan, “Nükleer santrallere karşı olmamızın tek nedeni gerçekleşmesi muhtemel kazalar, felaketler değil. Bu nükleerin sadece bir yönü. Nükleer santralleri salt bir bina, tesisten ibaret gibi düşünmemiz çok yanlış. Santrallerin karbon salmadığı iddiası gerçeği yansıtmıyor. Hem inşaat sürecinde hem uranyum çıkarma sondajı işlemlerinde hem de sevkiyat aşamalarında karbon salımı gerçekleşiyor. Nükleer santraller yerin altından uranum çıkarma prosesinden atık sürecine gelinceye kadar karbon salımı yapar. Diğer yandan nükleer santral bulunan yerlerin 5 kilometrelik yarı çapında yaşayanların sağlığına zararlı etkileri de söz konusu. Fukuşima’da kalp hastalıklarının 29 kat artmış olduğu tespit edilmiş durumda. Nükleer enerji yeşil ve temiz bir enerji değildir. Bize yıllardır doğal gazın da temiz olduğu söylendi fakat bugün onun da fosil yakıtlardan biri olduğunu biliyoruz. Nükleerin yenilenebilir enerji olarak gösterilmesi tamamen nükleer lobinin bir oyunundan ibaret” diyerek sözlerini noktaladı.</span></p>
<p><iframe title="Spotify Embed: ‘Nükleer Yeşil ve Temiz Bir Enerji Değildir!’" style="border-radius: 12px" width="100%" height="152" frameborder="0" allowfullscreen allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" loading="lazy" src="https://open.spotify.com/embed/episode/26Mz4wQO1orU4E4Rzo4n7G?si=KZpNBKUeRtKWJ4K5A_FMuQ&#038;utm_source=oembed"></iframe></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/04/30/nukleer-yesil-ve-temiz-bir-enerji-degildir/">‘Nükleer Yeşil ve Temiz Bir Enerji Değildir!’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nükleer Endüstrinin Çırpınışı Sıçramaya Döner mi? </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/09/nukleer-endustrinin-cirpinisi-sicramaya-doner-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Oct 2020 15:04:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Fukuşima Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=59297</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akışın kesintiye uğraması sürecin aksamasına neden olabilecek unsurların varlığından haberdar olmayı sağlar. Böylece daha önce görülmeyen ya da görülmek istenmeyen konular üzerine düşünme fırsatı yakalanmış olur ve benzer hataların yapılmasını önleriz. Ancak, zararın neresinden dönülse kardır düşüncesi bile isteye eyleme dönüşmüyorsa ya orada öncelikler farklıdır ya da  zarara uğrayanla zarara neden olan açısından bir ortaklık söz konusu değildir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/09/nukleer-endustrinin-cirpinisi-sicramaya-doner-mi/">Nükleer Endüstrinin Çırpınışı Sıçramaya Döner mi? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Dünya genelinde nükleer santrallerle ilgili yapılacak değerlendirme özellikle kaza boyutuyla düşünüldüğünde yukarıdaki tarife uyuyor.  Zira diğer birçok risklerinin yanısıra, çok geniş bir coğrafyada yaşamı kesintiye uğratacak kadar etkili olabilen nükleer santral kazaları &#8220;Bu enerjiye mecbur muyuz?&#8221; sorusuyla bir düşünümsellik kurulmasını sağlamıştır. Nitekim nükleer santrallerin felaket kaynağı olduğu en iyi 1986 yılında Çernobil Nükleer Felaketi ile görülmüştür. Felaketin başlamasını izleyen on yıl içinde Avrupa&#8217;da hiç nükleer santral kurulmamış ve nükleer enerjinin dışında kaynağını doğadan alarak yine doğada sonsuz şekilde bulunan enerji kaynakları üzerine yapılan araştırmalar yoğunluk kazanmıştır. Çernobil Felaketi&#8217;nden yirmi beş yıl sonra meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi de bu konuda toplumsal farkındalığın artmasına etki yapmıştır. Ne var ki bu felaketler farklı iki zaman diliminde ve farklı iki ekonomik sistemde meydana gelmesine rağmen aynı endişelere yol açarken kazaların meydana geldiği coğrafyaların kapsama alanı belirleyici olmuştur. Bunun bir nedeninin Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin Avrupa&#8217;nın göbeğinde meydana gelirken Fukuşima Nükleer Felaketi&#8217;nin Doğunun uzağında bir ada ülkesi olan Japonya&#8217;da  yaşanması olduğu düşünebilir. Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, yaşı, kaçının inşaat halinde olduğu, kaçının devreden çıkarılacağı, kaçının sökümüne dair bilgi kaynağı olan ve  her yılda yaşanan gelişmeler ışığında düzenlenerek yayımlanan</span> <a href="https://yesilgazete.org/blog/2020/09/26/covid-caginda-nukleer-enerji-2020-dunya-nukleer-endustri-durum-raporu-aciklandi/"><b>Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu-2020</b></a><b> &#8216;</b><span style="font-weight: 400;">de de bu çıkarımı destekleyen veriler görüyoruz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çernobil Nükleer Felaketinden sonra geçen 10 yıl zarfında Avrupa&#8217;da nükleer santral kurulmazken, Fukuşima Nükleer Felaketi&#8217;nin ardından nükleer santrali olmayan ülkelerde nükleer santral kurma girişimlerinde bulunulması oldukça dikkat çekicidir. Maalesef  ülkemiz de iki nükleer santral planıyla bu konuda örnek teşkil ederken projelerin gerçekleştirilmesinin karşısına engel çıkarılmaması için ihale yöntemini bile terk etmiş kendini uluslararası anlaşmalara teslim etmiştir. Lakin Türkiye bu yolda yalnız da yürümüyor&#8230; Bugüne dek nükleer santrali bulunmayan Suudi Arabistan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Ürdün gibi ülkelerin de adı sektörde zikredilmeye başlanmış durumda. Yani nükleer santral projeleri açıkça hem kan kaybeden nükleer endüstri için bir kurtarma planı hem de Orta Doğu&#8217;daki siyasi dengelerin yeniden konumlandırılması için araçsallaştırılıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-59300 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/10/nukleer-640x638.jpg" alt="nükleer" width="436" height="435" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/10/nukleer-640x638.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/10/nukleer-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/10/nukleer.jpg 792w" sizes="(max-width: 436px) 100vw, 436px" />Bunu anlamak için Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu&#8217;na bakmak ilk etapta yeterli. Zira geçen geçen yıl üretim  maliyeti yüzde 89 düşen güneş enerjisi ve maliyeti yüzde 70 düşen rüzgar enerjisinin karşısında maliyeti yüzde 26 artan nükleer enerjiye bu bölgede ilgi gösteriliyor olması çok açık ki önümüze yeni bir  Orta Doğu resmi çıkarıyor. Nitekim bugüne dek nükleer programıyla dikkatleri çeken İran&#8217;ın karşısına Orta Doğu coğrafyasından yeni katılımlar olması &#8220;Orta Doğu nükleerleştiriliyor mu?&#8221; sorularını akıllara getiriyor. Bu  nükleer santral projelerinin mevcut  siyasi ve ekonomik konjunktürle  uyumsuzluğu ise </span><i><span style="font-weight: 400;">Şekil 23’te</span></i><span style="font-weight: 400;">ki  gibi çok farklı taahhüt ve ilerleme seviyeleriyle kendini gösteriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleer endüstri dünyasına adım atan bu ülkeler doğal gaz ve yenilenebilir enerji üretim kapasitesiyle zengin olmasına rağmen nükleer enerji üretiminde ısrar edilmesinin hiç bir ekonomik faydanın sağlamayacağı da diğer bir konu. Nitekim ekonomik bir girdi sağlamayacak olan nükleer enerji yatırımının nedeninin Türkiye’de her zaman nükleer karşıtlarının söylediği gibi yalnızca politik kararlara dayandığı aşikar ve Rusya&#8217;nın Ortadoğu politikası  doğrultusunda geliştirilen  ilişkilerle  ilgisi olduğu  da görülmekte. Zaten büyük resim demişken yeni projelerin Rusya menşeili Rosatom tarafından yürütülüyor olması da Orta Doğu&#8217;da dengelerin ne tarafa evrilmekte olduğu konusunda fikir veriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Orta Doğu&#8217;nun nükleerleştiğini gözler önüne seren Nükleer Endüstri Durum Raporu&#8217;na göre bu ülkelerdeki nükleer santral projelerinin devam edebilmesi adına kamuoyuna karşı kurulan &#8220;fosil yakıtların payının azaltılması gerekliliği&#8221;ne dayandırılan söylemde de ortaklaşıldığı dikkat çekiyor. Benzer şekilde bu ülkelerden bazıları nükleer santral yatırımlarının kalifiye çalışanlardan oluşan bir üs kuruluyormuş ve ileri teknoloji tesisi gibi sunuluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya genelinde büyük resme bakıldığında ise Uluslararası Enerji Ajansı‘nın/International Energy Agency (IEA)&#8217;nin üç yıllık sürdürülebilir iyileşme planı çerçevesinde “2021 ile 2023 arasındaki belirli zaman aralığında uygulanabilecek uygun maliyetli önlemlerin önemine vurgu yapıldığı  ve yeni hedeflerin yenilenebilir enerji maliyetleri üzerinden tayin edildiği görülüyor. Zira bu planın ekonomik büyümeyi artırmak, istihdam yaratmak ve daha dayanıklı ve daha temiz enerji sistemleri tesis etmek gibi üç ana hedefi var.  Ancak büyük resme oturmayan bu Orta Doğu resmi, nükleer endüstrinin  yenilenebilir enerji kategorisinde yer alan rüzgar ve güneş enerjisi karşısında direnebilmesinin ancak yeni pazarlar bulunmasıyla mümkün olduğuna işaret ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Neoliberal kapitalist sisteme sırtını dayamış olan nükleer endüstrinin yeni pazarlar açma noktasında hükümetlerin politikalarına uyumlu olmanın ötesinde onları değiştirip dönüştürecek şekilde aksiyon aldığı aşikar. Dolayısıyla yazının başlığından da anlaşıldığı gibi nükleer endüstrinin kendi piyasasını canlı tutabilme adına sergilediği çırpınışın nükleer santrallerin nükleer güç sahipliğiyle ilişkilendirilmesiyle yeni bir sıçramaya dönüşmek üzere olduğu söylenebilir. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/09/nukleer-endustrinin-cirpinisi-sicramaya-doner-mi/">Nükleer Endüstrinin Çırpınışı Sıçramaya Döner mi? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pandemiden Çernobil&#8217;e İnkar, İhmal ve Bir Öngörü</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/24/pandemiden-cernobile-inkar-ihmal-ve-bir-ongoru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2020 14:36:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[çernobil]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler]]></category>
		<category><![CDATA[Ulrich Beck]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=53034</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları yasak. Bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira,  dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/24/pandemiden-cernobile-inkar-ihmal-ve-bir-ongoru/">Pandemiden Çernobil&#8217;e İnkar, İhmal ve Bir Öngörü</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için  parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira,  dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş </span><span style="font-weight: 400;">para cezaları. </span><span style="font-weight: 400;">Tek teselli  ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde &#8220;yakında&#8221; çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali&#8230; Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken  hayati risk teşkil etmeyen işyerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil.  Dolayısıyla bir ay sonrası için pandemiye veda  planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin  manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha  gerçeklerin inkar edileceğine delalet. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. </span><span style="font-weight: 400;">Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan&#8217;da yaşanan Çernobil Nükleer Felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye&#8217;ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal &#8216;çayda radyasyon yoktur&#8217; derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda,  kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete &#8220;Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir&#8221; yanıtını vermiştir. 2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan  kaçınılmış, &#8216;radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok&#8217; oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa&#8217;da  Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin etkileri üzerine yapılmış bir dizi araştırmadan yalnızca biri olan 2016 tarihli  Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından yapılan bir araştırma Çernobil&#8217;in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] </span><span style="font-weight: 400;">Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri  elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini sağlamaktansa gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapma önceliğinden yana çalışmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında hükümetle rarası anlaşmayla  Mersin&#8217;e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde 1. reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden 4 yıllık bir gecikme  hasıl olmuş bulunuyor. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin açılışı,  Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek istendiği için, açılışı 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı&#8217;na yetişsin diye hızlı bitirildiğinden ve  risk taşıdığından dem vurulan Marmaray&#8217;a benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Konfiçyüs&#8217;ün &#8216;geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın&#8217; sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda değil siyasi refleksin değişmemesi, boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ve bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor. Zira pandeminin müsebbibi birçok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın  sınır aşan etkilere  haiz nükleer felakete yol açması  halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla  araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz şüpheyle yaklaşılacak. Şüphesiz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı , millet meclisinin hiç olmadığı kadar  güçten düştüğü bir siyasi  altyapı varken, inşaatı devam ettirilen  nükleer santralin  yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun?  Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini  düşünmemize de bir mani yok&#8230;</span></p>
<p>[1]: <span style="font-weight: 400;">Beck, U  Risk Toplumu, Başaka Bir Modernliğe Doğru, Çev: kazım Özdoğan, Bülent Doğan  İthaki , İstanbul  P 356</span></p>
<p>[2]: <span style="font-weight: 400;">a.g.e , 106 </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/24/pandemiden-cernobile-inkar-ihmal-ve-bir-ongoru/">Pandemiden Çernobil&#8217;e İnkar, İhmal ve Bir Öngörü</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Godzilla&#8217;yı Çağırmak!</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/04/godzillayi-cagirmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Oct 2019 12:10:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[1999 depremi]]></category>
		<category><![CDATA[AFAD]]></category>
		<category><![CDATA[Akkuyu NGS]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Lucky Dragon]]></category>
		<category><![CDATA[Mersin]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş dönemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=42955</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğa ve doğal olanın vahşiliğine üstün gelmenin derdindeyken kendinden bir canavar yaratan insan kendi gazabından kurtulabilecek mi? İleri teknolojinin yıkıcılığını tırmandıran iklim krizi çağında siyasi iktidarlar felaketi önlemek yerine davet ediyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/04/godzillayi-cagirmak/">Godzilla&#8217;yı Çağırmak!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın ardından başlayan Soğuk Savaş dönemi boyunca yapılan iki bine yakın atom bombası denemelerinden yalnızca biriydi 1954 yılında Pasifik Okyanu&#8217;ndaki Marshall adalarında gerçekleştirilen deneme. Denemenin ardından Lucky Dragon (Şaslı Ejder) adındaki Japon menşeili gemi ve mürettebatı yoğun nükleer serpintiye maruz kalmış, bir balıkçı yaşamını yitirmişti. Godzilla fikri Toho film şirketi yapımcıları tarafından atom bombası denemesiyle ilgili haberler yayılırken yoğun radyoaktif serpintinin bir sürüngen türünü mutasyona uğratmasının hayali eseriydi. Godzilla gemileri, binaları, uçakları eline ne geçirse param parça ettiği gibi radyasyon da yayarak devasa cüssesiyle adeta atom çağının ejderhasıydı! 2019 yılında Canavarların Kralı adıyla olduğu gibi öncesinde de onlarca farklı versiyonuyla karşımıza çıkan Godzilla bu yazıda ise nükleer riskleri bu çağın diğer riskleriyle birlikte düşünmemize yardımcı olacak.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-42957 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/10/lucky-dragon3Ydeyq.jpg" alt="" width="347" height="238" />Çıkış noktası itibariyle Godzilla&#8217;nın kardeşi denebilecek nükleer santrallerin bir patlama, kaza halinde atom bombası gibi radyoaktif mağduriyet nedeni olduğu bilinen bir gerçektir.  Nitekim tarihte meydana gelen kazalar atom bombası patlamalarıyla açıklanır: 1986&#8217;da Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nde Hiroşima&#8217;ya ABD&#8217;nin atmış olduğu atom bombasıyla yayılan radyasyonun 400 kat fazlası yayılmıştır; 2011 yılında meydana gelen Fukuşima Nükleer Felaketi&#8217;nde ise yayılan radyasyon miktarı Hiroşima&#8217;ya atılan atom bombasıyla yayılanın 168 katıdır&#8230; Bu bağlamda en az iki nükleer santral rüyası gören ancak deprem ülkesi de olan Türkiye daha şimdiden temel inşaatında meydana gelen çatlaklarıyla tehlike sinyalleri yayarken Godzilla&#8217;yı karşılamaya hazırlanıyor gibi. Üstelik nükleer santral inşaatını yürüten Rus menşeili şirketin kendi ülkesinin jeolojik yapısı dahil bugüne kadar proje yaptığı ülkelerin profili açısından deprem riskini gözetmiş bir nükleer santral inşaatı da yok!</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha bir hafta önce İstanbul&#8217;da 6 şiddetinde bir deprem meydana geldi ve uzmanların söylediğine göre bu hareket ana fay hattındaki kırılmanın öne çekilmesine neden oldu hatta büyük İstanbul depreminin 6 yıl içinde meydana geleceğine dikkat çekilmekte. Nihayet şehrin büyüklüğü ve düzensizliği, çarpık yapılaşması meseleyi daha tartışmalı hale getirirken deprem anında kullanılması gereken toplanma alanlarına alışveriş merkezlerinin yapılmış olması skandal olarak gündemde! Bununla birlikte AFAD başkanının bir </span><a href="https://medyascope.tv/2019/10/02/depreme-karsi-herkes-bireysel-tedbirini-almali-diyen-afad-baskani-mehmet-gulluogluna-tepki-erk-sahiplerinin-boyle-bir-uyarida-bulunma-hakki-yok-maruf19/"><span style="font-weight: 400;">konuşmasında</span></a><span style="font-weight: 400;"> depreme karşı herkesin bireysel tedbirlerini almasını salık vermesi neoliberal dönemde yurttaşların sorunlarla tek başlarına baş etmeye bırakıldığını gösteren örneklerden yalnızca biri. Hele riskli okul ve hastanelerin güvenli binalara dönüşmesi için 100 milyar TL&#8217;nin gerektiğini ve böyle bir kaynağın olmadığını söylemesi deprem vergilerinin akıbeti de sorgulanırken fazlasıyla can yakıcı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Deprem, tsunami ve nükleer patlamaların vurduğu 11 Mart 2011 tarihi itibariyle gerek Fukuşima&#8217;da gerekse ülke genelinde Japonların sokak eylemlerindeki en yaygın sloganı &#8220;Fukuşima&#8217;yı geri ver !&#8221; olmuştur. Zira radyoaktif kirliliğin öyle bugünden yarına yok olmaması mümkün değildir, deprem ve tsunaminin izleri silinirken ölçüm cihazlarıyla ölçülmedikçe anlaşılmayan radyoaktivite Fukuşima&#8217;daki eski hayatı adeta yutmuştur. Fukuşima Nükleer Felaketi Japonya ve dünya genelinde nükleer santrallerin inşaatında deprem riskinin dikkate alınmadığına dair tespitlerinin yapılması açısından önemlidir ve nükleer endüstrinin ülkedeki nüfusuna rağmen tüm nükleer santraller kapatılmıştır (Bugün yalnızca 9 reaktör aktif olup yeniden devreye alınma ihtimali olan reaktör sayısı  ise 28&#8217;dir). Deprem riski dünya genelindeki nükleer santraller açısından da güvenlik standartlarının yükseltilmesine, birçok tesisin testlerden geçirilmesine uygun olmayanların kapatılmasına neden olmuş ve diğerlerinin kapatılması için toplumsal muhalaefet yükselmiştir. Yine Asya kıtasının bir başka deprem ülkesi olan ve nüfusu Türkiye&#8217;nin nüfusunun dörtte birine tekabül eden Tayvan&#8217;da üç bin kişinin ölümüne on bin kişinin yaralanmasına neden olan depremin meydana geldiği 1999 yılından bugüne halk nükleer santrallerden çıkılması için uğraşmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-42958 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/10/deprem-map-640x452.jpg" alt="" width="391" height="276" />1999 yılı Türkiye açısından da  Marmara ve Düzce depremleriyle damgasını vurmuş, 30 bin kişinin yaşamını yitirdiği yıl olmuştur. Yine 2011 yılındaki Van Depremi ve ondan önceki Erzincan depremi binlerce kişinin can kaybına neden olmuş, toplumsal acıların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye&#8217;nin bir deprem ülkesi olduğu ve fay hatlarının %98&#8217;inin aktif  durumda olduğu hemen herkes tarafından bilinir. Bununla birlikte en bilinen fay hatlarından Ecemiş, Akkuyu Nükleer Santrali&#8217;nin 30 kilometre ötesinden geçmektedir. Hatta 1990&#8217;larda dahi yeni teknolojilerle yapılan incelemeler 30 yeni fay hattı tespitini beraberinde getirmiştir. Bugün en tehlikeli varsayılan Kıbrıs dalma Batma çukuru Akkuyu ile 90 kilometre mesafedeki  Kıbrıs arasında mühim bir tespittir. Ancak bugünkü yeni teknolojiler kullanılarak yapılacak fay hattı taramasının Akkuyu NGS projesini tarihin çöp sepetine gönderme ihtimali olduğundadır ki bağımsız bilim insanları tarafından yapılacak yeni fay hatlarının araştırılmasından imtina edilmektedir. Diğer taraftan afet ve acil durumlara ilişkin tek yetkili kurumun 6 şiddetindeki deprem sonrasında herkesin kendi başının çaresine bakması önerisi aynı siyasi iktidarın nükleer santral kurma planlarıyla birlikte düşünülmesi gerekmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İklim krizi ise nükleer santrali olan bazı ülkelerin teyakkuza geçerek bir an önce milyonlarca dolar maliyet gerektiren önlemler almasını gerektiren bir gerçektir. 2050 yılından itibaren su seviyesindeki yükselmelerin 60 santimetreye çıkması riski ABD&#8217;de 13 ve Birleşik Krallık&#8217;ta 12 reaktör için santral sahasına su dolması ve tesis içinde tutulan atıkların sular altında kalması felaketiyle sonuçlanabilecektir. Bununla birlikte normal şartlarda nükleer santrallerde kullanılmış olan yakıt çubuklarının tesisten çıkarılması için önce tesis içindeki havuzlarda 20 yıl bekletilerek soğutulması gerekir ki su seviyelerinin yükselme hızı öngörülenden yüksek olabileceği için bu ülkeler birçok riskin ve maliyet içerse de santrallerin tasfiyesini ivedilikle planlamak zorundadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İklim krizi çağının doğayla barışık olmayan endüstrilere pek şans tanımayacağı aşikar. Türkiye hala nükleer santrallerle ilgili maddi manevi sorunları yaşamama şansına sahip ülkelerdendir. Nükleer güç olma projesinden vazgeçmesi ona bu sorunlarla uğraşan ülkelerin kaybettiği zamanı kazanmış olarak gereksiz maliyet ve faturaların altına girmekten kurtulabilir. Kaldı ki yüzünü dünya endüstri devi Almanya&#8217;dan alabileceği feyzle gerçek yerli ve milli kaynakları olan güneşine ve rüzgarına dönmesi onu gelecekte olası bir enerji kısıtı yaşamaktan da kurtaracağı gibi gerçek gücüne de kavuşturacaktır. Aksi halde bir deprem ülkesi olan ve iklim krizinin etkilerini yaşayan Türkiye&#8217;de siyasi iktidarın nükleer endüstriye kapı aralaması Godzilla&#8217;yı çağırmaktan başka bir şey değildir!</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/04/godzillayi-cagirmak/">Godzilla&#8217;yı Çağırmak!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çıplak Hayatlar</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/09/06/ciplak-hayatlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Sep 2019 07:33:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Arkhangelsk]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Hidrometeroloji ve Çevre İzleme Servisi]]></category>
		<category><![CDATA[Nenoksa Köyü]]></category>
		<category><![CDATA[Rosatom]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya Federasyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Severovinsk şehri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=41942</guid>

					<description><![CDATA[<p>Egemenliğin ortaya koyduğu ilk etkinlik çıplak hayat üretme işidir. Zira, hangi konuda olursa olsun hayatın kendisi bir iktidara ölümüne tabi kılınırken aynı zamanda mutlak bir terk edilme ilişkisine maruz bırakılır.*</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/09/06/ciplak-hayatlar/">Çıplak Hayatlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Fotoğrafta Rusya&#8217;nın kuzeyindeki Arkhangelsk bölgesinde 500 kişinin yaşadığı Nenoksa (Nyonoksa)Köylülerini bir festival öncesinde yerel kıyafetleriyle poz vermiş görüyorsunuz. Fakat ne kadar giyinseler de hep biraz çıplaktır Nenoksa halkı; herkesi koruması için siyasi iktidara bırakılan hak karşısında öldürülebilecek fakat kurban edilemeyecek kadar kutsaldırlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir ay önce, 8 Ağustos günüydü, Nenoksa halkı deniz üstündeki askeri test sahasında bir patlamayla irkildi. Patlamanın ardından test mürettebatından 7 Rosatom çalışanı özel kıyafetli görevliler tarafından ağır yaralı olarak bölge hastanesine götürüldü. Bu esnada radyasyon seviyeleri olağan sınırın 16-20 kat üstüne çıkmıştı. Ardından yetkililer tarafından radyasyon seviyesinin normale düştüğü açıklaması yapıldı. Fakat patlamadan birkaç gün sonra bölgedeki 4 radyasyon izleme cihazı devreden çıkarılmıştı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hastaneye getirilen Rosatom çalışanları kurtarılamamış, hemen ardından yaralılara temas eden doktorlar kendi muayeneleri için Moskova Hastanesi&#8217;ne götürülmüştü. Zira bir doktorun vücudunda sezyum 137 tespit edilmişti&#8230; </span><a href="https://www.themoscowtimes.com/2019/08/23/arkhangelsk-doctors-werent-warned-about-radiation-victims-surgeon-confirms-in-first-public-account-a66995"><span style="font-weight: 400;">Moscow Times&#8217;da </span></a><span style="font-weight: 400;">yer alan habere göre patlamadan sonra ağır yaralılarla ilgilenen doktorlardan biri 15 Ağustos&#8217;ta yaşadıklarını sosyal medyada şöyle anlatıyor: &#8220;Doktorlara talimat verildi. &#8216;Yaralıları tedavi edin!&#8217; denildi. Ancak yaralılara müdahale etmeden önce hiç bir uyarı yapılmadı, ne koruyucu ekipman ne de kıyafet verildi&#8221;. Sosyal medyada olayın olduğu gün bunları paylaşan doktor daha sonra gazeteye röportaj vermeyi kabul etmedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Askeri testi gerçekleştiren Rosatom&#8217;dan ilk yapılan açıklama patlamanın roket motorunda meydana geldiği yönünde olmuştu. Sonrasında bu ifade patlamanın izotop güç kaynağı olan motorda gerçekleştiği şeklinde değiştirildi. Ancak patlamadan tam 18 gün sonra Barent Observer&#8217;ın </span><a href="https://thebarentsobserver.com/en/security/2019/08/isotopes-composition-proves-reactor-was-involved-nenoksa-accident-expert-says"><span style="font-weight: 400;">haberine</span></a><span style="font-weight: 400;"> göre Rusya Federasyonu&#8217;na ait Hidrometeroloji ve Çevre İzleme Servisi Roshidromet, Severodnisk  üzerinde atmosfere yayılan radyoaktif izotoplardan numune gaz toplamış ve yayılan izotopların niteliğinden patlamanın reaktör patlaması olduğunu tespit etmişti. Bunlar yarılanma ömrü görece kısa olan bazı izotoplardı: Stronsiyum 91 (yarı ömrü 9,3 saat); Baryum 139 (yarı ömrü 83 dakika) ve Baryum140 (yarı ömrü 12,8 gün) ve Baryum ürünü olan Lanthanum 140 (yarı ömrü 40 saat).</span><span style="font-weight: 400;">**</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Patlamanın ardından Rusya yönetiminden her şeyin kontrol altında olduğu, bir sorunun olmadığı hatta Cumhurbaşkanı Putin&#8217;den &#8220;Sizi ilgilendiren bir durum yok&#8221; şeklinde açıklamalar geldi. </span><span style="font-weight: 400;"> </span><span style="font-weight: 400;">Aynı günlerde dalgalar patlama esnasında kullanılmakta olan platformları Dvina Körfezi&#8217;nde Nenoksa Köyü&#8217;ne kadar getirmişti. Tren istasyonuna yalnızca 4 kilometre mesafede kıyıya vuran </span><a href="https://www.telegraph.co.uk/news/2019/09/03/radioactive-pontoons-involved-military-test-explosion-wash-ashore/?fbclid=IwAR18lz5LlI0TDOxa9MEGmk6r9gV06P9QAQFAAXXRUsVKhrfoaEyxJYkPQqk"><span style="font-weight: 400;">platformlar</span></a><span style="font-weight: 400;"> bugün hala orada. Köyün insanları uzaktan fotoğrafını çekip sosyal medyada  &#8220;Ölüm neye benziyor bakın&#8221; diyerek paylaşmakta&#8230;</span></p>
<figure id="attachment_41944" aria-describedby="caption-attachment-41944" style="width: 352px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-41944" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/09/foto2-640x364.gif" alt="" width="352" height="200" /><figcaption id="caption-attachment-41944" class="wp-caption-text">Barent Observer</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Platformların kıyıya vurduğu sosyal medyada paylaşılmasının üstüne bölgeye giden bağımsız uzmanların uzaktan yaptıkları ölçüme göre sonuç: 154 Mikrorontgen. Uygun koruyucu ekipman ve ölçüm cihazı olmadan platformdan yayılan radyasyonun ölçülmesi riskli olduğundan tehlike tahminlerden ibaret&#8230; Bununla birlikte riskin boyutunu anlamamızı kolaylaştıracak olan bir bilgi testlerin yapıldığı bilinen bölgede patlama öncesinde standartın 5-6 Mikroröntgen olması sayılabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özetle reaktör patlamış, radyoaktif kirlilik içinde kalan iki platform kıyıya vurmuş çevre sağlığını gözeten hiç bir koruma, önlem alınmadan, bir uyarı işareti dahi konmadan  öylece durmakta. Neyse ki aynı askeri testlerde görevli olan bir kaptan bir sabah işe giderken köyün tren istasyonunda kendisine sorulunca &#8220;Siz yaklaşmayın oraya tehlikeli olabilir&#8221; deyiveriyor&#8230;(!)</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fransa&#8217;dan Radyasyon İzleme Labaratuvarı CRIIRAD&#8217;ın Araştırma Direktörü Bruno Chareyron&#8217;un Moscow Times&#8217;a yaptığı açıklamasındaki şu sözleri ise dikkat çekici: &#8220;Bu sahilde derhal radyoaktif temizlik yapılmalıdır&#8221;. Chareyron ekliyor: &#8220;Yetkililer radyoaktif patlamadan arda kalanları toplamalı, sudaki kirliliği ölçüp kumdan numune alarak çevresel radyoaktif kirliliği tespit edilmelidir&#8221;.</span></p>
<figure id="attachment_41945" aria-describedby="caption-attachment-41945" style="width: 398px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-41945 " src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/09/foto3-640x360.jpg" alt="" width="398" height="224" /><figcaption id="caption-attachment-41945" class="wp-caption-text">Severovinsk şehri</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Tehlikeye birebir maruz kalanlar, Nenoksa Köyü sakini 500 kişiyle onların genlerinde yaşayacak doğmamış olanlar ve tabii ki deniz dahil doğal yaşamın  kendisi, canlı, cansız tüm çevre.. Yaşananlar karşısında sayıların anlamını yitirirken Nenoksa Köyü&#8217;nden 30 Kilometre mesafede 183 bin nüfuslu Severovinsk şehri uzanıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Rosatom, Rusya&#8217;nın askeri ve sivil (ticari)bütün nükleer faaliyetlerini yürüten, 1992 yılında kurulmuş olan, Rusya Atom Enerjisi Bakanlığı&#8217;nın ve öncesinde Soveytler Birliği&#8217;nin Nükleer Enerji ve Endüstri Bakanlığı &#8216;nın devamı niteliğinde olan şirket&#8230; İki sene önce Mayak Tesisi&#8217;nde radyoaktif atıkların açığa çıkardığı toplam etki süresi 10 yıla varan rutenyum 106 izotopunun Türkiye dahil Avrupa semalarında aylarca dolaşması tehlikesine maruz bırakan dolayısıyla endişe ve korkuya neden olan, bu süre zarfında sorumlu olduğunu inkar eden şirket&#8230; </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1986 yılında Dünya&#8217;nın en büyük nükleer kazası olarak bilinen Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin müsebbibi ve patlamanın meydana geldiği günlerde gerçekleri  örtbas ettiği için radyoaktiviteye maruziyet potansiyelini sürdürerek dün,bugün ve gelecekte milyonlarca canlının vebalini taşıyan şirket&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1957 yılında Mayak Tesisi&#8217;nde meydana gelen fakat, 1990&#8217;a kadar 30 köyün haritadan silindiği, binlerce kişinin yaşadıkları yerlerden tahliye edildiğini saklayan ve tarihe Kyshtym Kazası olarak geçen facianın da sorumlusu&#8230; 1948&#8217;lerden itibaren bölgenin içme suyunu sağlayan Techa Nehri&#8217;ne radyoaktif atıklarını döken ve bu nehirden yaşam bulan yüz binlerce insanın, tabiatın zehirlenmesine neden olan Rosatom&#8230;  </span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-41946 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/09/foto4-640x360.jpg" alt="" width="358" height="201" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sicili böylesine bozuk, canavarsı bir şirkete hükümetlerarası bir anlaşma üzerinden %99,2 hisse sahipliğiyle Akdeniz&#8217;deki siyasi hesaplar için  nükleer santral kurma, işletme imkanı tanındığına göre bizler maalesef en az Nenoksa yerlileri kadar çıplağız! Zira &#8220;Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var ama, benim elimde olmasın, ben bunu kabul etmiyorum&#8221; sözü başka nasıl açıklanabilir ki?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye 1979 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önlenme Anlaşması&#8217;nı onaylamış  bir ülkedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha bir yıl önce, 2018 yılının Ağustos ayında Birleşmiş Milletler  Silahsızlanma Konferansı&#8217;nın Dönem Başkanlığını yaparak 2008&#8217;de de icra etmiş olduğu gibi nükleer silahsızlanmaya dair sorumluluk almış katılımcı devletlerin takdirini toplamıştır.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">*</span> <span style="font-weight: 400;">Agamben,G. ,Kutsal İnsan, 105</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">**</span> <span style="font-weight: 400;"> yarılanma ömrü*10=etki süresi şeklinde düşünülebilir.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/09/06/ciplak-hayatlar/">Çıplak Hayatlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
