<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ebru Ağduk, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/ebru-agduk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ebru-agduk/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 May 2020 13:44:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Ebru Ağduk, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ebru-agduk/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Her Türlü Virüse Karşı İyi Olma Hali </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/03/24/her-turlu-viruse-karsi-iyi-olma-hali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2020 16:16:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[korona]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[savunuculuk]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=51067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde herkesin dilinde Koronavirüsün pandemi sonrasında da yaşamımızı nasıl değiştireceği konusu var ki muhtemelen bir değişim olacak. Ama bu değişim gökten zembille inmeyecek, bu değişimin nasıl olacağı, nasıl bir sonuca yol açacağı bize bağlı.  Kendimizi ve birbirimizi gözetip kollamazsak değişimin istemediğimiz bir yere evrilmesi gayet mümkün.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/03/24/her-turlu-viruse-karsi-iyi-olma-hali/">Her Türlü Virüse Karşı İyi Olma Hali </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Dünyanın her yerinde insanlar Koronavirüs (COVID-19) nedeniyle evlere kapanır, evler iş yeri ve okula dönüşürken, gününün çoğunu evinin dışında geçirmeye alışık olan günümüz insanı dört duvarla nasıl baş edeceğinin yollarını bulmaya çalışıyor. Gün demiyorum dakika geçmiyor ki sosyal medya, WhatsApp grupları aracılığıyla evde kalırken beden ve ruh sağlığınızı korumak için neler yapabileceğinize ilişkin öneriler gelmesin. Neden tüm bu öneriler? Çünkü bu dönem eve kapanmanın getirdiği can sıkıntısının ötesinde bir deneyim yaşıyoruz. Hepimizin yaşamları tehdit altında, binlerce insan ölüyor, sadece sağlık sistemi değil tüm bir dünya düzeninin nasıl da sıradan insanları önceleyecek şekilde işlemediğini ve bizim bundaki payımızı görüyoruz. Bazılarımız için yeni olan bu farkındalık, aktivistler için yeni değil. Yıllardır fark edilmeyen, görülmeyen, görmezden gelinen meseleleri dert ediniyorlar, sadece kendileri için değil başkaları için de değişimi sağlamaya çalışıyorlar. Dert edinmedikleri bir şey var ki, Korona virüs günleri bunun görülmesini dört bir yandan dayatıyor: İyi olma hali. Bugüne kadar görmezden geldiğimiz iyi olma haline özen göstermediğimizde, uğruna didindiğimiz değişimi sağlamamız da mümkün olmuyor.  Ben demiyorum, araştırmalar diyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tükenmişlik sendromu iş dünyası ve sivil toplum için yeni bir kavram değil elbette, tanımı ve ölçeklendirmesi 1970lerde yapılıyor. Kabaca şu anlama geliyor: O kadar yoruluyorsunuz ve bitkin düşüyorsunuz ki yaptığınız işin değerini, işin parçası olan insanları küçümser hale geliyor, işinizi iyi yapabileceğinizden şüphe etmeye başlıyorsunuz. Tanımlamayı yapan bilim insanları daha da radikal bir açıdan yaklaşarak tükenmişliğin insan ruhu ve iradesini yok ettiğini de </span><a href="https://pdfs.semanticscholar.org/e60b/bd84571429f8b73adffbc30fa640fdfebb33.pdf"><span style="font-weight: 400;">söylüyorlar</span></a><span style="font-weight: 400;">. Bu denli ciddi sonuçları olabilecek bir durumu hafife alma amacıyla değil ama konuya tükenme değil de iyi olma üzerinden bakabilmek için son dönemde yapılan bazı çalışmaların benimsediği “iyi olma hali” kavramını tükenmişliğe tercih edeceğim. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yıllardır sivil toplumda farklı pozisyonlarda profesyonel olarak çalışan, gönüllülük yapanlar olarak hepimizin bildiği, gözlemlediği ve iyi olma halimizi doğrudan etkileyen durumlar vardır. Çalıştığımız konular yakıcıdır. Toplumda çok az sayıda insan kendi varlıklarını tehlikeye atma ihtimali olduğunu bilerek, ensest, şiddet, hak ihlali üzerinde çalışmak ister. Toplantılarda, görüşmelerde öyle deneyimler dinler, öyle durumlara şahitlik edersiniz ki günlerce uykularınız yarım olur, söylenenler aklınızdan çıkmaz. Tüm dünyaya karşı olan güveniniz, inancınız zedelenir, kızarsınız ama yola devam edersiniz. Kızgınlık yola devam etmek için yakıtınız olur ama bir yandan da içinizde siz fark etmeden hacim olarak haylice büyük bir yer edinir. Etrafımda bir tek hak savunucusu bilmiyorum ki bu türden bir deneyim yaşamamış olsun. Özetle zordur.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Örgütlerde bir avuç kişi çalışır.  Tek bir kişi beş kişilik iş yapar. Düzenli sivil toplum işinden freelance dünyaya geçtiğimde başka sektörlerde çalışanların “bu benim işim değil, iş tanımımda bu yok” dediklerini duyduğumda hayrete düşmüştüm.  Hangisi daha profesyonel tartışılır tabii ama sivil toplumda direktör masa taşır, çalışan toplantılardaki yemek menülerinin katılımcıların diyetine uygun olmasını sağlar. Herkes çokça tercüme, az biraz infografik tasarımı yapar, kısacası herkes her işi yapar. Bu nedenle de çok çalışırsın, yorulursun ama devam edersin. Sadece başka iş bulmak zor olduğu için değil, inandığın için.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çok çalışmanın temel bir nedeni ise, sivil toplum örgütlerinin mali kaynaklarında çeşitliliğin halen sağlanamamış olmasıdır.  Çoğu sivil toplum örgütü, fon veren kuruluşların hibeleriyle ayakta duruyor, bağışlar sınırlı, bağış toplamaya ilişkin mevzuat sivil toplumun örgütlenmesinin önünde önemli bir sorun teşkil ediyor.  Bu durum değişmedikçe, fonların izin verdiği sayıda insanın – ki bu genelde yapılacak işle doğru orantılı olmuyor &#8211; istihdam edilmesinin önüne geçilemeyecek. Yani bir avuç insan sayısız iş yapmaya devam edecek.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir avuç sivil toplum örgütü dışında, birçok örgüt profesyonel bir yaklaşıma sahip değil. İş tanımları, süreçler, karar verme mekanizmaları, performans geri bildirimleri, sürdürülebilirliğin nasıl sağlanacağı belli değil, örgüt olarak geleceğe ilişkin bir vizyon yani bundan on yıl hadi beş yıl sonra örgütün nerede olacağına dair bir tanımlama yok. Bu durum iş yükünü artırmakla kalmıyor, değişimin somut sonuçlarının görülmesinin zor olduğu bir alanda belirsizliği daha da artıran bir unsur oluyor. Bu türden bir örgütsüzlüğün bir diğer doğal sonucu da sivil toplumda olmaz diye düşüneceğiniz mobbingin çok sofistike bir şekilde uygulamaya konuluyor olması. Üstelik mobbinge maruz kalan birçok çalışan, sivil toplum çalışmalarına atfedilen değer yüzünden de sessiz kalmayı tercih ediyor. Başkasının hakkını ararken kendisi için susar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Değişim uzun zaman alır. Bazen savunuculuğunu yaptığınız bir alanda küçücük bir değişiklik olur ve tüm dünyayı değiştirmiş kadar mutlu olursunuz. Sonra aradan zaman geçer, öyle bir şey yaşanır ki o küçük kazanımdan geriye düşecek bir politika uygulanmaya başlar. İlk başladığınız noktadan değil, daha da geriden tekrar başlamanız gerekir. Mühendis, mimar, doktor arkadaşlarınızın sosyal bilimlerin anlamlı olmadığı, somut olarak neyi değiştirmeyi sağladığınız üzerine yaptıkları tespitlerine, temel insan hak ve özgürlükleri ve bunları savunan insanlar olmasaydı sen böyle konuşabilir miydin acaba diye yanıt verseniz de nafile. Özellikle son dönemde artan popülist yaklaşımlar, anti demokratik uygulamalar, hak ihlalleri ve sivil alanın daralmasını gözlemleyip, oturur sorgularsınız gerçekten neyin değişimine katkı verdim diye. Sonra en başa döner ve hak ihlaline maruz kalan insanların deneyimlerini hatırlar, sabah işe koyulursunuz. Arkadaşlarınız, dostlarınız yargılanır, haksız yere yıllarca dört duvar arasında kalır. Mahkeme salonlarına gider, sosyal medyadan içerik paylaşırsınız, elinizden gelen budur sadece.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben sadece özet geçtim. Bu türden yükü insan ruhu, aklı, sağlığı taşımaz. Ama aktivistler iyi olmazsa değişimi sağlamak nasıl mümkün olacak? İyi olma halini utanmadan istemek gerek sadece kendimiz için değil, haklarını savunduğumuz insanlar için de. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sosyal alanda değişim için çalışanların ve hak savunucuların iyi olma hali ile değişimi sağlamanın arasında bir bağlantı olduğundan hareket eden yeni girişimler var. </span><a href="http://wellbeing-project.org/"><span style="font-weight: 400;">The Well Being Project</span></a><span style="font-weight: 400;"> Ashoka, Esalen, Impact Hub, Porticus, Skoll Vakfı ve Synergos tarafından 2014 yılında başlatılan ve sosyal değişim alanında çalışan herkes için iyi olma hali kültürünü paylaşma amacını taşıyan bir girişim. Girişime yol veren çalışma çeşitli ülkelerden sosyal değişim alanında çalışan insanlarla yapılan mülakatlar dizisi olmuş.  Bu mülakatlar insanların çalışmaları sırasındaki kişisel mücadelelerini, karşı karşıya kaldıkları zorlukları ve onlar için fark yaratan destekleri ortaya koymuş. İnsanların örneğin meditasyona ya da terapiye başlamalarıyla birlikte kendi yaşamlarını değiştirdiklerini, bunun iş yerine de yansıdığını söylemişler. Meslektaşlarını daha iyi dinlemeye başlamışlar mesela. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu ilk araştırmanın hemen ardından 2017 yılında 6 ay süren, internet üzerinden kapsamlı bir Delphi araştırması yapılmış. 55 ülkeden 250 kişiyle yapılan bu araştırma sonucunda sivil alan çalışanlarının sürdürülebilir bir değişimi sağlamaya çalışmak için iyi olma halinin vazgeçilmez olduğunu düşündükleri ortaya çıkmış. Aynı grubun içinde hatırı sayılır sayıda insan, kendisini stresli, endişeli, tükenmiş ve izole edilmiş hissetmesine rağmen, yeterli kaynakların olmaması ama her şeyden önemlisi kendine özen göstermenin bir tür rahata düşkünlük göstergesi olması nedeniyle iyi olma hali için çaba göstermediklerini söylemiş.  Ortaya çıkan diğer önemli sonuçlar ise, katılımcıların yaptıkları işle aralarına mesafe koymakta zorlanıyor olduğu, uzun saatler çalışmanın sektörde bir çeşit “onur nişanı” olarak kabul edildiği ve sivil alandaki kültürün çalışanların iyi olma halinin desteklenmesi ya da göz ardı edilmesinde önemli bir etken olduğu. Bu verilerden hareketle ilk etapta sadece yöneticilerin dahil edildiği 18 ay süren bir “İçsel Gelişim Programı” inşa edilmiş. Bu programa katılan yöneticiler ilk başta kendilerine özen gösterdikleri için suçluluktan kavrulmuşlar ama zamanla programın çalışmalarına uzun vadede nasıl etki edeceğini görerek çalışmalara katılmışlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çalışma hakkında daha detaylı bilgiye projenin internet sitesinden ulaşmak mümkün. Ancak programın sonuçlarını genel olarak aktarmak gerekirse, kişisel iyi olma hali karmaşık, uzun dönemli ve sürekli evrilen bir süreç olmasına rağmen, kişisel düzeyde elde edilen değişimle iş ortamındaki değişimler arasında doğrudan bir ilişki var. Örneğin programa katılanların meslektaşları ile ilişkilerinin de farklılaştığı, ortak üretime, dinlemeye daha açık hale geldikleri, fikir üretimi, kaynak geliştirme gibi alanlarda da kapasitelerinin arttığı gözlemlenmiş. Programa katılanların sivil alanda çalışan liderler olması nedeniyle farklı örgütler arasındaki iş birliğinin yanı sıra sivil alan ve diğer sektörler arasındaki ortaklıkların da arttığı da ortaya çıkmış. Proje yetkilileri toplumsal değişime etkisini daha uzun süreli gözlemlemek gerektiğini ve bunun için de en az üç yıla ihtiyaçları olduğunu söylüyorlar. Ama ilk verilere bakıldığında programa katılanların tabanları ve topluluklarla daha derin ilişkiler kurduklarını söylemek mümkün. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son günlerde herkesin dilinde Koronavirüsün pandemi sonrasında da yaşamımızı nasıl değiştireceği konusu var ki muhtemelen bir değişim olacak. Ama bu değişim gökten zembille inmeyecek, bu değişimin nasıl olacağı, nasıl bir sonuca yol açacağı bize bağlı.  Kendimizi ve birbirimizi gözetip kollamazsak değişimin istemediğimiz bir yere evrilmesi gayet mümkün. 1918 İspanyol gribi salgınından kurtulan ve halen hayatta olan 107 yaşındaki Joe Newman Guardian’a </span><a href="https://www.theguardian.com/world/2020/mar/22/be-careful-spains-last-1918-flu-survivor-offers-warning-on-coronavirus?CMP=Share_iOSApp_Other"><span style="font-weight: 400;">şunları</span></a><span style="font-weight: 400;"> demiş: “Siz benim koltuk değneğim olmalısınız. Ben de sizin. İçinden geçtiğimiz her krizde bu böyle olmuştur. Ve sonra arkaya dönüp baktığımızda bu zamanları atlatmamıza bunun yardımcı olduğunu göreceğiz.” Koltuk değneğinin kendisi sağlam değilse, kimseye bir faydası olmayacaktır.  Ben konuşmuyorum, deneyim konuşuyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapak görseli: Stuart Pritchards, Pexels</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/03/24/her-turlu-viruse-karsi-iyi-olma-hali/">Her Türlü Virüse Karşı İyi Olma Hali </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstediklerini Yapmak İçin Özgür ve Güçlü Olmak</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/02/25/istediklerini-yapmak-icin-ozgur-ve-guclu-olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Feb 2020 08:42:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=48201</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazı bir deprem yazısı değil, ben de deprem uzmanı değilim. Bu yazı, sivil toplumun deprem sonrasında yaptıkları kadar öncesinde de neler yapabileceğine ve bunun Türkiye’nin sivil toplumunun güçlenmesine nasıl katkı verebileceğine ilişkin.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/02/25/istediklerini-yapmak-icin-ozgur-ve-guclu-olmak/">İstediklerini Yapmak İçin Özgür ve Güçlü Olmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Yerküre 4,5 milyar yaşında. Oluştuğu günden bu yana yerin üstü de altı sürekli hareket ediyor, değişiyor. Hareket ettikçe Anadolu’da kentler yok olmuş, yenileri kurulmuş, bazen de ne olursa olsun insanlar oralarda yaşamaya devam etmiş. Deprem hep ola gelmiş bu topraklarda. Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) verilerine göre ülke topraklarının %92’si deprem kuşağında ve nüfusun da %95’i buralarda yaşıyor. Durum ciddi. Son aylarda arka arkaya olan depremler, bu ciddiyeti korku ve endişeye dönüştürerek hepimize yaşatıyor. O bölgelerde yaşayanlar kendi güvenliklerinden, uzaktakiler de sevdiklerinin yaşamlarından endişe ederek süreci yaşıyorlar, döngü bitmiyor. Ama bu yazı bir deprem yazısı değil, ben de deprem uzmanı değilim. Bu yazı, sivil toplumun deprem sonrasında yaptıkları kadar öncesinde de neler yapabileceğine ve bunun Türkiye’nin sivil toplumunun güçlenmesine nasıl katkı verebileceğine ilişkin.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">45 saniye süren 1999 depremi sonucunda birçok şey oldu. Kamu kurumlarının bu türden bir yıkım için ne kadar hazırlıksız olduğunu deneyimledik, yıkıntıların arasında sevdiklerimizi aradık, yardımlar yağdırdık, o günlerde gelen ve bir daha gitmeyen yeni vergilere “dayanışacağız tabii ki vereceğiz” diye tamam dedik. Kamu kaynaklarının yetmediği yerlerde AKUT gibi örgütlerin yanı sıra, o güne kadar hiçbir deneyimi olmayan insanlar devreye girdi ve ellerinden geleni yaptılar. Kimi yardımların dağıtımında gönüllülük yaptı, kimi depremden sağ çıkanların maddi manevi ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştı. 99 depreminin ardından 2011 Erciş Van depreminde, en son Elazığ depreminde de sivil toplum örgütleri ve gönüllüler sahadaydı. Erciş depreminde KHK ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği gönüllüleri aylarca çocuklarla çalıştı, depremden etkilenen çocuklarının normal yaşama güçlenerek geçmelerine katkı verdiler. En son Elazığ depreminde sahaya koşan sivil toplum örgütleri devlet kurumları ile bir araya gelerek </span><i><span style="font-weight: 400;">“Sivil Toplum Kuruluşları Afet Koordinasyon Platformu”</span></i><span style="font-weight: 400;">nu kurdular. Birbirinden çok farklı alanlarda çalışan bu örgütlerin bu platformu kurmaktaki ana derdi, deprem sonrasında yapılacak çalışmalarda sivil toplum ve devlet kuruluşları arasında ve sivil alanda koordinasyonu sağlayabilmekti. Çünkü hepimiz biliyoruz ki depremin hemen ardından oluşabilecek karmaşanın önüne geçerek depremzedelerin ihtiyaçlarını karşılamak en büyük gereksinimlerden biri. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İster alt alta koyun toplamına bakın ister her birinin tekil olarak değerlendirmesini yapın, sonuç hep aynı. İhtiyaç olduğunda aktivistler hep orada. Durum buyken neden sivil toplum olarak istediğimiz değişim neden tam olarak gerçekleşmiyor? Neden hala daha örgütlü toplum olmamızı sağlayacak sayıda ve nitelikte insana erişmekte güçlük çekiyoruz? Bu sorunun Türkiye’nin siyasi geçmişinden kaynaklı, etkileri Türkiye’nin demokratikleşmesini rehin alan meşru yanıtları var, bu koşulları rakamlarla görünür kılan </span><a href="https://dokuz8haber.net/gundem/insanhaklari/verilerle-sivil-toplum-ve-dernekler-turkiye-demokratiklesmeye-ne-kadar-gonullu/"><span style="font-weight: 400;">analizler</span></a><span style="font-weight: 400;"> mevcut.  Tüm bu koşullara rağmen, sivil toplumun etkisinin artması için bir şeyler yapmak mümkün mü?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Depremden hareketle kendime bu soruyu sorunca aklıma ilk Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı ve tabii ki uzun yıllar boyunca buraya emek veren Şeyda Sever geldi. Kısa bir ön bilgilendirme; Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı 1999 depreminden sonra kuruldu, deprem bölgelerinde yaşayan mahallelileri deprem olmadan önce örgütlemek gerektiğini savundu. Vakıf ne yazık ki şu anda yok ama kurulmasına öncülük ettiği dernekler illerdeki çalışmalarına devam ediyorlar. Arkadaşı olmaktan gurur duyduğum Şeyda ise, önce 1999 depreminde arama kurtarma ve yardım dağıtma çalışmalarında gönüllülük yaptı. Depremden sonra da çalışmaya devam etti, depremin neden olduğu travmanın etkilerini azaltmak için çocuklarla çalıştı. Erciş depremi olduğunda artık Mahalle Afet Gönüllüleri Vakfı vardı o zaman da arama kurtarma ve yardım dağıtımında aktif çalıştı. İnsanları örgütleyerek deprem öncesinde nelerin yapılabileceğine dair insanları harekete geçirmeye çalıştı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Var olan ihtiyaç ve sağlanan fayda ortadayken ne oluyor da oluyor ve istediğimiz örgütlenmeyi tam olarak elde edemiyoruz? Konunun bir bileni olarak Şeyda’ya bu soruyu sorduğumda yanıtı çok netti. “Uluslararası kuruluşlar ve fon sağlayıcılar deprem öncesi çalışmalara, deprem sonrasında yapılanlardan daha az albenili ve az görünür olduğundan kaynak vermek istemiyorlar.” İyi de o zaman insanlar yaşamlarını hatta canlarını bu kadar etkileyecek bir girişimi kendileri destekleyebilir, bütçeleri neye elverirse. “Ama zaten örgütlü değiliz, insanlar bu tür işleri yapanlara mahallenin biraz daha farklı olan, daha “çıkıntı” tiplerinin yaptığını düşünüyor.” Olsun aktivist olmak demek yüksek oranda “çıkıntılığı” da gerektirir. Ama bu insanlar diğer insanlara ulaşamıyor, dertlerini anlatamıyorlar. Konuşmamız boyunca sorular ve yanıtlar döngüsel bir halde devam etti. Çıkış yok.  Halbuki sivil toplum çalışmalarında hepimizin konuştuğu hazır reçeteye bakarsak, ihtiyaç var, fayda var, canla başla çalışanlar var ama istediğimiz sonuç yok. Un, şeker, yağ var, helva da yapıyoruz ama helvanın tadı tam da istediğimiz gibi değil. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye sivil toplumu için, tabanı örgütleyememek en bilindik ve eski sorunlardan biri. Ancak buna alışık olmayan ülkelerde de benzer tartışmalar bir süredir devam ediyor. Eskiden mahalle düzeyinde örgütlenen ve katılım gösteren “topluluklara” dahil olan insanlar artık geri duruyorlar. Geçenlerde denk geldiğim bir </span><a href="https://medium.com/together-institute/there-are-two-ways-to-show-up-in-a-community-as-a-consumer-or-as-a-co-creator-6c12939a8c8d"><span style="font-weight: 400;">yazıda</span></a><span style="font-weight: 400;"> insanların bugüne kadar toplulukları yönetenler tarafından hizmet edilmeye alıştıklarını, beğenmediklerinde basıp gittiklerini ve katılımcı olarak değil “eş-üretici”</span><span style="font-weight: 400;"> olarak orada olduklarında durumun değişebileceğini anlatıyordu. Bana göre eş-üretici gibi bir tanımlamayla amaçlanan, topluluğa katkı verenlerin sorumluluk alarak güçlenmelerine fırsat sunmak. Yani isimleri farklılaştırsak da topluluğu harekete geçiren dinamik hala daha aynı, insanların süreçte sorumluluk alarak harekete geçmeleri ve tüm bu süreçte güçlenmeleri. Buradaki güçlenme kelimesinin İngilizce karşılığı empowerment ve İngilizce sözlükte de “istediğini yapmak için özgürlük ve güç kazanma süreci ya da olabilecekleri kontrol edebilmek” olarak tanımlanmış. Bizdeki güç kelimesi aslında kelimenin hakkını vermiyor. Gündelik hayatta karşılığı olmayınca kelime de türemiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Güçlendirmenin yolu yordamına ilişkin çok kapsamlı kaynaklar, türlü çeşit öneriler var ama bırakın ülkeler arasındaki farklılıkları aynı ülkedeki iki durum için bile farklı yöntem ve araçlar düşünmek şart. Dolayısıyla belki bakış açısını değiştirerek soruyu topluluk oluşturmak için nasıl örgütlenmeyelim diye değil de ne yaparsam insanları daha güçlü kılabilirim diye sormak gerekiyor. Çünkü vatandaşlar güçlendikçe hem kendileri hem de başkaları için harekete geçiyorlar, kelimenin de söylediği gibi istediklerini yapmak için özgürlük ve güç kazanıyorlar. Aktivistleri en ihtiyaç duyulan zamanlardan biri olan depremlerde harekete geçiren de bu güçlü olma hali zaten. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şeyda’yla konuşmamızın bir noktasında durdu ve şöyle dedi: “Ebru, tüm bu çalışmalarda beni en çok mutlu eden ve tatmin olduğum anlar hangileriydi biliyor musun? Eğitim sonucunda harekete geçen ve bugüne kadar yapmadığı şeyleri yapmaya başlayan kadınların yüzündeki ifade.” </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bizi yolda tutan yüz ifadeleri hiç azalmasın, hep artsın. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fotoğraf: Helena Lopes</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/02/25/istediklerini-yapmak-icin-ozgur-ve-guclu-olmak/">İstediklerini Yapmak İçin Özgür ve Güçlü Olmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tostoraman Ekonominin Karşısındaki Akıllı Fareler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/14/tostoraman-ekonominin-karsisindaki-akilli-fareler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 07:48:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Ekonomi Zirvesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Gayri Safi Yurt İçi Hasıla]]></category>
		<category><![CDATA[Jacinda Ardern]]></category>
		<category><![CDATA[Tostoraman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=46857</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer sivil toplum gelir adaletini sağlayacak, fırsat eşitliğini güçlendirecek yeni bir ekonomiyi gündemine alacaksa, ekonomide yönetişimi tartışarak günümüz insanının ihtiyaç ve taleplerini karşılayacak şekilde kurumların yapılandırılması için öneriler oluşturmak iyi bir başlangıç noktası olabilir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/14/tostoraman-ekonominin-karsisindaki-akilli-fareler/">Tostoraman Ekonominin Karşısındaki Akıllı Fareler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">2018 yaz aylarıydı sanırım. Döviz kuru birdenbire arttığında, analistler televizyonlardan ve sosyal medyadan Swap işlemleri gibi lafları etmeye başladığında Türkiye’de Google’da en çok aranan kelime Swap olmuştu. Öğrenmek önemli tabii ama çok teknik bir finansal terimi bilmek, hele de olan olduktan sonra pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Döviz kurlarındaki artış da dahil olmak üzere ne zaman ekonomiyi anlamaya çalışsam, ekonomiden anlayan bir arkadaşıma sorular soruyorum. İlkokul çocuğuna anlatır gibi tane tane, kolay anlaşılır yanıtlar vermesini rica ediyorum. Başka konularda sabırlı olmasa bile, uzmanlık alanında bana peygamber sabrı göstererek tek tek anlatıyor. Onunla yaptığım konuşmalardan ve dinmez bir çabayla yaptığım okumalardan sonra vardığım nokta şu: Ekonomi eğer meşhur çocuk kitabındaki “Tostoraman*”</span><span style="font-weight: 400;"> ise, bu düzen içinde bizlere düşen rol de aynı hikayedeki akıllı fındık faresi olmak. Tek tek bireyler olarak akıllı fare gibi yolumuzu çizip, Tostoraman’ın midesine inmekten kendimizi kurtarabiliriz. Ancak var olan durum bireysel çabanın yanı sıra örgütlü bir çabanın da gerekli olduğunu söylüyor bize. Neden mi?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ekonomik göstergeler ortaya koyuyor ki gelir adaletsizliği gün geçtikçe artıyor, yani son dönemde de sık sık duyduğumuz gibi, zengin daha zengin olurken, artık sadece zenginle fakir arasındaki makas değil, neo liberal politikaların refah vaadinin göbeğinde olan orta sınıfla zengin arasındaki makas da açılıyor. Bizler anne babalarımız kadar çalışsak bile onlar kadar alım gücümüz yok, tasarruf yapma kapasitemiz daha kısıtlı. Gelir adaletsizliği ile kol kola ilerleyen fırsat eşitliğinin zayıflaması ve artan işsizlik oranları herkesten çok gençleri etkiliyor. Üniversiteden mezun olunca iş bulma endişesinin üstüne ödenmesi gereken kredi borçları eklenince gençlerin ümitvar olmasını beklemek çok da adil değil. Son dönemde dünyanın farklı ülkelerinde süregiden protestolara bakıldığında, o ülkenin kendine özgü olan meselelerinin yanı sıra hemen hemen hepsinin ortak özelliği artan bir biçimde hissedilen gelir adaletsizliğine karşı duyulan kızgınlık. Kısacası, birçok ülkede farklı toplumsal sınıfları doğrudan etkileyen bir durumla karşı karşıyayız. Örgütlü çabayı gerektiren nedenlerden biri bu küresel ve tüm sınıfları yatay kesen durum.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diğer mesele ise iklim krizi. Tam da bu yazıyı yazarken, okyanuslardaki deniz suyu ısısının bugüne kadarki en yüksek değerde ölçüldüğü haberi geldi. Deniz suyunun ısınması yeryüzünün ne denli hızla ısındığının bir göstergesi olması açısından önemli. Peki bu ne anlama geliyor ve ekonomi ile ilişkisi ne? Şöyle ki deniz suyunun ısınması kuraklık, sel, son aylarda Avustralya’da çıkan türden yangınlar ve deniz seviyesinin gitgide yükselmesi demek. Gerekli önlemler alınmaması halinde, tüm bu doğal felaketlerin ekonomiye etkisini iklim krizini reddedenler de dahil olmak üzere hepimiz ne yazık ki deneyimleyeceğiz. Bu nedenle artık, her ne pahasına olursa olsun büyüme yaklaşımından, yeşil büyüme, döngüsel ekonomi, yeşil ekonomi gibi kavramları ve bunları hayata geçirecek önerileri önceleyen yaklaşımlar bir süredir var. Bu yaklaşımların ve kişi başına düşen gelir ve milli gelir refahı tek başına açıklamak için yeterli değil, yeni göstergeler oluşturmak lazım tartışmalarının sonucunda insani gelişme endeksleri oluşturuldu.  Ancak refahı tariflemek için, halen daha Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) gibi göstergeler bu endekslerden daha yaygın olarak kullanılıyor. Tüm bunlara rağmen yenilikçi girişimler de mevcut. Örneğin Yeni Zelanda’nın kadın başbakanı Jacinda Ardern geçtiğimiz Mayıs ayında Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomi Zirvesi’nde dünyadaki ilk </span><a href="https://www.worldfinance.com/strategy/why-gdp-is-no-longer-the-most-effective-measure-of-economic-success"><span style="font-weight: 400;">“iyi olma hali bütçesini”</span></a><span style="font-weight: 400;"> (well being budget) yapacağını açıkladı. Başbakan konuşmasında refahın ölçümü için artık sadece GSYİH değerlerine bakılmayacağını, toplumun “iyi olma halinin” önemli bir gösterge olacağını ve bütçenin de bunlar göz önüne alınarak yapılacağını söyledi. Bir örnek vermek gerekirse, Yeni Zelanda tüm dünyada en yüksek genç intiharı oranlarına sahip olan ülkelerden biri. Bununla mücadele etmek için bütçede akıl sağlığı üzerine hatırı sayılır bir bütçe ayrılmış ve ülkenin Hazine Bakanı “bu konu artık sağlık politikalarımızın çeperinde yer alan bir mesele değil” diye açıklama yapmış. Elbette süreç kusursuz değil ve bir grup iktisatçı göstergelerin somut olmadığı şeklinde uyarılar da yapıyorlar. Amma velakin, bir birey olarak benim ve gezegenin iyi olma halini düşünen ve bunun üzerinden tartışma başlatan hükümetlerin olması – ben o ülkenin vatandaşı olmasam dahi – umudumu güçlendiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bazı düşünce kuruluşlarını, meslek örgütlenmelerini ve iş çevrelerini temsil eden örgütleri bir kenara bırakacak olursak, sivil toplum örgütleri sadece Türkiye’de değil tüm dünyada genel olarak ekonomi meseleleri üzerine çok da fazla bir şey demiyor, söz üretmiyor. Gelir adaleti ve fırsat eşitliği açısından bakılsa dahi ekonomi alanı haylice uzak ve hep başka mahallenin oyun alanı gibi düşünülüyor. Halbuki taban örgütleri açısından her iki hak alanı da kitlelere erişmek ve harekete geçirmek açısından önemli bir fırsatı barındırıyor çünkü son dönemde yapılan tüm kamuoyu araştırmaları “adaletin” tüm toplumsal kesimlerin en yaygın talebi olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmalardan bize ulaşan veriler adalet dendiğinde tam olarak ne kastediliyor anlatmasa dahi, bu talebin ekonomi ile ya da gençlerin talepleri ile bağını kurmak mümkün. Benzer bir biçimde sivil toplumun ülke bütçesine yeni bir yaklaşımı ve refah seviyesinin ölçümünde çeşitli göstergeler kullanımını talep etmesi de olası.  Tam da bu noktada sadece sivil toplumu değil, ülke olarak hepimizi esir alan “bizim ihtiyaçlarımız ve önceliklerimiz farklı” “Yeni Zelanda nere, Türkiye nere” gibi yaklaşımlara yüz vermemek gerek. Gerçekçiliği aşan bu karamsarlık ve alaycılık, sivil toplum kararlılığı ve dinamizmine ters düşüyor. İyi olma hali, yeryüzündeki tüm canlıların en temel haklarından biri ve işlemeyen kurumların ve yöntemlerin insafına bırakılmayacak kadar da kıymetli.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eğer sivil toplum gelir adaletini sağlayacak, fırsat eşitliğini güçlendirecek yeni bir ekonomiyi gündemine alacaksa, ekonomide yönetişimi tartışarak günümüz insanının ihtiyaç ve taleplerini karşılayacak şekilde kurumların yapılandırılması için öneriler oluşturmak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Bu türden bir başlangıç noktasının benimsenmesi durumunda politika yapıcılar doğru adres olmakla birlikte, haklı talepleri olan toplumun farklı kesimleri ile bağlantıya geçmemek, onları daha iyi anlayarak birlikte hareket etmemek örgütlü bir toplumu sağlamak için bir fırsatı tepmek olduğu kadar sivil toplumun asli görevlerinden birini yerine getirmekte geriye düşmesine de neden olacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Altı yaşındaki oğlum Çınar’a yazının başındaki hikayeyi ilk okuduğumuzda bir fındık faresinin devi alt edecek becerisinin olup olmadığını hiç sorgulamadı. Daha çok Tostoraman’ın şahane tasvir edilmiş çirkinliği, fare ile olan konuşmaları ve Tostoraman’ın fareyi nasıl da yiyemediği ile ilgilendi. Galiba bakış açısı değiştiğinde zor olan mümkün oluyor.   </span></p>
<p>*<span style="font-weight: 400;"> Kitabın orijinal adı Gruffalo. Yakın zamanda İş Bankası Yayınları’ndan Yayazula adıyla basıldı. Kitaptaki çirkin dev karakterinin adı Gruffalo yeni baskıda Yayazula  olarak çevrilmiş. Ben bunun yerine ilk çevirideki Tostoraman’ı kullanmayı tercih ettim. Kısaca öykü şöyle; ormandaki çeşitli canlılar, haylice çirkin ve korkutucu bir canlı olan Tostoraman’ı fareye tasvir ederler. Fare karşılaştığında Tostoraman’ı hemen tanır. Anlatılanlar ve aklı sayesinde Tostoraman’ın midesine inmekten kurtulur. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/14/tostoraman-ekonominin-karsisindaki-akilli-fareler/">Tostoraman Ekonominin Karşısındaki Akıllı Fareler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz Seçmeninin Tercihi Sivil Toplumu Neden İlgilendirir?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/17/ingiliz-secmeninin-tercihi-sivil-toplumu-neden-ilgilendirir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Dec 2019 08:20:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşik Krallık]]></category>
		<category><![CDATA[Boris Johnson Brexit]]></category>
		<category><![CDATA[Galler]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz İşçi Partisi]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Theresa May]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=45791</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başarılı olan siyasi ya da sivil hareketlerin hemen hemen hepsinin tabanla doğrudan ve organik bir bağı olduğunu görüyoruz. Bu yakınlık ve düzenli ilişki sivil toplum açısından tabanda etkin örgütlenme anlamına geliyor. Örgütlenme işin olmazsa olmazı, sadece “ne kadar çok insan temsil ediyorsanız o kadar güçlüsünüz” görüşünden kaynaklı olarak değil, vatandaş olarak sorumluluklarının farkında olan bireylerin güçlendirilmesi anlamına geldiği için önem taşıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/17/ingiliz-secmeninin-tercihi-sivil-toplumu-neden-ilgilendirir/">İngiliz Seçmeninin Tercihi Sivil Toplumu Neden İlgilendirir?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sivil Sayfalar’da yayınlanacak ilk yazım için bilgisayar başına oturduğumda, sivil toplum alanında en çok neyi paylaşmak istiyorum, bugün yaşadığımız ama geleceği de belirleyen unsurlar, dinamikler neler diye kendime sormuştum. Buradan başlayınca sivil toplum alanında bir yandan hak alanında söylediklerimizden geri durmadan yeni bir yaklaşım ve söyleme ihtiyacımız olduğunu anlatan bir yazı yazmıştım. Geçtiğimiz hafta tüm yazı boyunca kısaca İngiltere diyeceğimiz Birleşik Krallık’ta yapılan ve Muhafazakar Parti tarafından kazanılan parlamento seçimlerinin ardından yine bu yaklaşım ve söylem üzerine yazmanın zamanı geldi sanırım. Türkiye’de bile olmayan ve siyasi partilerin yarıştığı seçimlerle Türkiye’deki sivil toplumun yaklaşım ve söyleminin ne alakası var derseniz buyurun yazının devamına.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Önce İngiltere seçimleri hakkında kısacık bir özet bilgi. İngiltere’nin yılan hikayesine dönen referandumda seçmenler tarafından kabul gören Avrupa Birliği’nden çıkma kararı (popüler ve bilinen adıyla Brexit), o dönemin başbakanı David Cameron ve yürütülemeyen bir süreç sonucunda da Theresa May’in istifasına neden oldu. Muhafazakar Parti’nin yeni lideri Boris Johnson Brexit’i uygulamaya geçirmek için İngiliz Parlamentosu’nu aradan çıkarmak isteyince de olanlar oldu ve 12 Aralık tarihinde erken genel seçim yapılma kararı alındı. Muhafazakar Parti’nin seçimleri kazanacağına dair bir öngörü oluşmuş olmasına rağmen, İşçi Partisi’nin 1935 yılından bu yana aldığı en ağır yenilgiyi göreceğini herhalde çok az kişi tahmin etmiştir. Benzer bir biçimde neredeyse hemen hemen hiçbir seçimde Muhafazakar Parti’ye teveccüh göstermeyen, geleneksel olarak İşçi Partisi’nin tabanı olarak “kabul gören” ve Muhafazakar Parti “istilasına” karşı “kırmızı bir duvar” (red wall) ören kuzey, orta İngiltere ve Galler Bölgesi’ndeki yerleşimlerden seçmenler de bu seçimlerde hiç gözünün yaşına bakmadan Muhafazakar Parti’ye mührü basıverdi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Buraya kadar olup bitenler bir çoğumuz için İngiliz iç siyaseti ile ilgili. Ancak seçim sonuçlarını genel geçer bir bakış açısıyla değil de, yenilginin gerçek sebeplerini anlama derdiyle yapılan </span><a href="https://eyalclyne.wordpress.com/2019/12/13/reflections-on-our-defeat-and-the-challenge-ahead/"><span style="font-weight: 400;">analizlere</span></a><span style="font-weight: 400;"> bakıldığında, İngiliz İşçi Partisi’nin tabanı ile olan ilişkisini yitirdiği ve seçmenlerinin neyi dert edindiğine ilişkin bir çaba göstermek yerine tabiri caizse çantada keklik görerek, karmaşık ve anlaşılmaz bir dille mesajlarını tam olarak iletemediğini görüyorsunuz.  Siyaset dünyanın her yerinde insanı merkeze alan, artan ekonomik eşitsizliklere çözüm üreten, iklim krizini ciddiye alan ve ayakları yere basan bir gelecek vaat etmediği ve bunları “ölümlülerin” anlayacağı bir dille anlatmadığı sürece, korku ve endişeye temelli, kutuplaştıran güvenlikçi dile yenik düşme olasılığını artıracak. Bu sadece lafla olacak iş de değil, var olan siyasi yapılar ve süreçlerin de köklü bir değişimden geçmesi, yeni fikirlerin sadece siyasi ve entelektüel elit tarafından değil, vatandaşlar tarafından da tartışılması ve üretilmesi gerekli.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum da tüm bu süreçten bağımsız olamaz elbette. Zira, siyaset yukarıdaki gibi bir çerçeveyi oluşturamadığında, sivil toplum işlevi ve doğası gereği sahneyi alarak harekete geçer. Geçtiğimiz aylarda dünyanın dört bir tarafında devam eden protestolar ve gösteriler de aslında bunun bir göstergesi. Uzun zamandır dinlenilmediğini, görülmediğini düşünen insanlar farklı araçlarla seslerini duyurma derdindeler. Hal böyleyken sivil toplumun da gösteri yapan yapmayan, ama ihtiyaçları olan insanları anlamak ve bu ihtiyaçları haklar çerçevesinde tanımlar anlatırken anlaşılır olmak gibi bir sorumluluğu var.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun ilk adımı da tabana daha yakın düzenli ilişki içinde olmak ve taleplerini iyi anlayabilmek elbette. Başarılı olan siyasi ya da sivil hareketlerin hemen hemen hepsinin tabanla doğrudan ve organik bir bağı olduğunu görüyoruz. Bu yakınlık ve düzenli ilişki sivil toplum açısından tabanda etkin örgütlenme anlamına geliyor. Örgütlenme işin olmazsa olmazı, sadece “ne kadar çok insan temsil ediyorsanız o kadar güçlüsünüz” görüşünden kaynaklı olarak değil, vatandaş olarak sorumluluklarının farkında olan bireylerin güçlendirilmesi anlamına geldiği için önem taşıyor. Dolayısıyla taban örgütlenmesinden kastım bireye, bireyin ifade özgürlüğüne ve katılım hakkına alan açan bir yapılanma. Yani süreçte olan herkesin kendi gereksinimlerini ve taleplerini çekinmeden eşit olarak ifade edebileceği süreçlerin olması ve tabii ki bu taleplerin küçük görülmeden seslendirilmesi ve değişime yol açması için çalışılması. Sivil toplum dünyamıza bu görüşün hakim olmadığı hepimiz tarafından bilinen bir gerçek. İstisnalar yok mu? Tabii ki var. Ancak var olan koşullar tüm bunların istisnai durum ve uygulamalar olmaktan çıkmasını ve hakları sahiplenen, demokratik bir sivil alanın yeniden kurgulanmasını gerekli kılıyor. Tabanda örgütlenmenin bir diğer alameti farikası ise, tekil halde etkisi daha dar alana kısıtlanabilecek becerilerimizin, başka kişilerin ustalıkları ile birleştiğinde etkisinin artması. Ama bunun sağlanması da ancak elverişli ve eşitlikçi ortamların oluşturulması, bireylerin kendi potansiyellerini ortaya koymalarına imkan verecek yeni bir süreç, yapı ve dilin oluşturulması ile mümkün. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Örgütlenmede yapı ve süreç ne kadar önemli ise, dil yani söylem üretilen içeriklerin tabanın beklentilerini yansıtması da bir o kadar elzem. Şöyle ki, İngiliz seçimlerinin bu kadar farklı çıkmasına neden olan, sokaklarda sesini duyurmak için aylardır gösteri yapan tüm bireylerin muhatap alınmak ve önemsenmek gibi bir dertleri var. İngiltere’deki seçimlerde ne olduğunu anlamak için kapıları çalan ve seçim sürecinde İşçi Partisi kampanyası yapmış birinin duydukları da bunu doğrular nitelikte. Özetle, Brexit oylamasında ne anlatmaya çalıştığımız netti, irademize saygı duyulacağı sözü verilmişti, onun yerine bize bir şeyden anlamaz cahil muamelesi yapıldı denmiş. Özgür iradeyle seçme en temel hak ama sonuçlarına saygı göstermekte hayli zorlanıldığı ortada. Diğer konular ise tabii ki, gelir adaletsizliğinin her geçen gün artması ve fırsat eşitliğinin azalması. Bunların hepsi bize bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Fırsat eşitliği ve gelir adaleti buralardaki en temel taleplerden biri değil mi? Ancak insanların fırsat eşitliği derken neyi kast ettiğini henüz layıkıyla detaylandıramıyoruz, bu talebi insanların aklına ve kalbine eriştirecek bir söyleme kavuşturamıyoruz ve de sahada örgütlenme becerimiz ve deneyimimiz halen daha çok kısıtlı.  Yine de bıkmadan usanmadan söylemek lazım, insanları anlamadan dinlemeden, onları harekete geçirecek yapı ve süreçleri hazırlamadan, değişim zor. Tüm zorluklara rağmen dünyanın dört bir tarafında sokaklarda hak ve adalet isteyenler de olmasa yolumuz hep karanlık sanacağız. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fotoğraf: Gerd Altmann</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/12/17/ingiliz-secmeninin-tercihi-sivil-toplumu-neden-ilgilendirir/">İngiliz Seçmeninin Tercihi Sivil Toplumu Neden İlgilendirir?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>24 Ekim’de Ne Oldu?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/19/24-ekimde-ne-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Nov 2019 07:27:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Magna Carta]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis Genel Kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[Tbmm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=44557</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk futbol kulübü İngiltere’de kuruldu, verem mikrobu keşfedildi, naylon kadın çorapları satışa sunuldu, Birleşmiş Milletler kuruldu, Concorde’un son uçuşu yapıldı. Ha bir de o kadar uzak bir zamanda değil daha geçtiğimiz Ekim ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi bütçe görüşmelerine başladı. Birçoğumuzun haberi yok, gizlenen bir bilgi olduğu için değil, zira Meclis takviminde en öngörebildiğiniz süreç bütçe görüşmeleri. Tarihi, zamanı, mekânı, aktörleri belli. Çok bilinmeyenli denklem gibi olan Meclis çalışmaları ve yasama takviminin tek bilineni olan bütçe görüşmelerine ne yazık ki pek iltifat etmiyoruz. 24 Ekim’de ne olduğunu bilmememiz ondan. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/19/24-ekimde-ne-oldu/">24 Ekim’de Ne Oldu?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Vatandaşlar olarak bizlerin ilgisi kısıtlıyken, bütçe hakkı en temel ve yazılı olarak garanti altına alınan haklardan biri. Madem tarihte neler oldu meselesinden girdik konuya, bütçe hakkının taaa Magna Carta’ya kadar gittiğini de belirtelim. Birçoğumuzun ilk anayasa olarak bildiği Magna Carta, İngiliz Kralı John’un bitmek tükenmek bilmeyen savaşlarını fonlamak için vergi üstüne vergi ödeyen baronların krala “yetti gayrı bizden para toplamak için bize hesap vermen lazım, öyle sebepli sebepsiz vergi salamazsın” dedikleri belge.  1215’ten bahsediyoruz, bu nedenle de bu hesap verme sadece baronlarla kısıtlı, soylular dışındaki sıradan ölümlüleri kapsamıyor; kadınların cisimleri var ama isimleri yok zaten. O günden bu yana haklar konusunda epey yol alındı, Meclis ve yürütmenin artık tüm vatandaşlara hesap verme yükümlülüğü var. Bütçe de yürütmenin hem meclise hem de vatandaşlara hesap vermesinin araçlarından biri. Zira yürütmenin eli ayağı olan bütçe meclis tarafında onaylanmadan, herhangi bir politika ya da hizmet sunmak mümkün değil. Şöyle özetleyeyim durumu: Eğer TBMM yürütmenin bütçesini onaylamazsa, yani bütçe kanununu Genel Kurul’dan geçirmezse yeni mali yılın başlangıcı olan 1 Ocak günü ne su akar musluklardan ne de elektrik olur evlerde. Tam da bu nedenden dolayı bütçe meclis’in yürütmeyi denetlemesi için önemli bir araçtır. Denge ve denetleme sisteminin önemli bir ayağıdır.</p>
<p>Meclis bu elindeki denetim mekanizmasını etkin bir biçimde kullanabiliyor mu? Ne yazık ki TBMM yürütmeyi etkin denetlemesiyle ünlü değil, var olan denetim mekanizmaları olan yazılı, sözlü soru, genel görüşme, araştırma komisyonları ve meclis soruşturmasının yürütmenin üzerinde etkili denetim mekanizmaları olmadığına ilişkin genel bir kabul var. Bütçede de durum çok farklı değil. Bütçeyi görüşerek Meclis Genel Kurulu’na sevk eden Plan Bütçe Komisyonu meclisin en prestijli yasama komisyonlarından biri olmasına rağmen, başta komisyon üyelerinin çoğunlukla iktidar partisi milletvekillerinden olması, komisyon gündeminin yoğunluğu ve çok teknik bir alan olan bütçeye ilişkin milletvekillerine verilen teknik desteğin kısıtlı kalması gibi bir dizi nedenden dolayı bütçe görüşmeleri etkin bir denetim sağlamaktan uzak. Meclis adına bütçenin yargısal denetimini yapan Sayıştay’ın yetki ve görevlerinde yapılan iyileştirmelere rağmen, Sayıştay raporları için gerekli olan belgelerin ilgili kamu idareleri tarafından zamanında Sayıştay’a ulaştırılmadığı da bilinen bir gerçek .</p>
<p>Bütçenin temel hak olarak görüldüğü ve gerek sivil toplum örgütlerinin gerekse de vatandaşların kamu harcamalarının kendi vergileri ile yapıldığı ve hesap verilmesi gerektiğine dair farkındalığın olduğu ülkelerde yasama organının bütçeyi layıkıyla görüşebilmesi için mekanizmalar ve yapılar mevcut. Bunlardan birisi, Amerikan kongre üyelerine hizmet sunan <a href="https://www.cbo.gov/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.cbo.gov/&amp;source=gmail&amp;ust=1574233357322000&amp;usg=AFQjCNErJ2-jsJrYzY8N7JtPMOT18iAAFg">Kongre Bütçe Ofisi</a>. Kurum, Kongre’deki bütçe sürecine destek vermek amacıyla her sene bütçe ve ekonomik konular üzerine bağımsızanalizler hazırlıyor, tüm partilere eşit mesafede duruyor ve çalışanlarını siyasi parti ya da görüşleri üzerinden değil liyakat esasıyla işe alıyor. İnternet sayfasına girdiğiniz zaman üretilen raporlara erişmek mümkün. Kısıtlı ekonomi ve bütçe bilgime rağmen raporlara şöyle bir göz attığımda, kurumun çalışmalarındaki ana derdin Kongre üyelerinin bütçe konusunda elini güçlendirmek olduğunu fark ettim. Bir iki rapor başlığı örneği verince daha anlaşılır olacak: Bütçe Seçenekleri, Temel Bütçe ve Ekonomi Projeksiyonları, Maliyet Hesaplamaları. Tüm bu içerikler Kongre’yi bütçe görüşmelerinde edilgen bir konumdan çıkararak, daha etkin olmasına ve denetim yapabilmesine destek veriyor. Kongre Bütçe Ofisi özgün bir örnek olmakla birlikte farklı ülkelerde çeşitli mekanizmalar mevcut.</p>
<p>Peki yasama organı denetimi tam olarak yapamıyorsa, sivil toplum ve vatandaşlar olarak kendimize çıkaracağımız bir görevimiz olabilir mi? Bütçe en basit haliyle bir ülkenin gelirlerinin hangi politika alanlarına aktarılacağını belirler; o politika alanlarında mali yıl boyunca hangi harcamaların yapıldığını belgeler. Bütçe dökümanı tek bir metin olmasına rağmen, bir sürece de işaret eder, bu açıdan bakıldığında, bütçe de politika üretim süreci gibi farklı aşamalardan oluşur. Bir ülkenin ilgili kurumlarının, yani yürütmenin yaptığı hazırlık süreci – bir önceki dönem harcamalarının neler olduğu ve önümüzdeki dönem hangi politika alanlarında ne tür harcamaların yapılacağının belirlendiği hazırlık aşaması, bütçenin politikalar ve hizmetler aracılığıyla uygulamaya konulduğu aşama, bütçenin bağımsız yargı organları tarafından denetlendiği dönem ve nihai olarak yasama organında kabul edilerek kanunlaştığı süreç. Sivil toplum örgütleri için bütçenin farklı süreçlerinde izleme ve karar alma süreçlerine dahil olma kapsamında fırsatlar var. Bu fırsatların kullanılması için de, bilgiye erişim ve şeffaflığın sağlanması, sivil toplum örgütlerinin bütçeyi hangi araç ve yöntemlerle izleyeceklerini belirlemeleri, içeriğe ilişkin teknik uzmanlık geliştirmeleri ve elde ettikleri veri üzerinden politika alanlarında nasıl savunuculuk yapacaklarına dair beceri ve uzmanlığının olması gereklidir.</p>
<p>Türkiye’de farklı politika alanlarına ilişkin en kapsamlı izlemeyi <a href="http://www.kahip.org/" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=http://www.kahip.org/&amp;source=gmail&amp;ust=1574233357322000&amp;usg=AFQjCNHbxnwEjnb9PH0Eeyend7jFG3PRQw">Kamu Harcamalarını İzleme Platformu</a> yaptı. Platform bir süredir izleme yapmıyor, yapıyorsa da rapor yayınlamıyor. Ancak platform sadece bütçeyi izleme alanında bir metodolojinin gelişmesine katkı vermedi, bu beceri ve donanıma sahip olmayan örgüt ve aktivistlere eğitimler vererek donanım ve becerinin artmasını da sağladı. Bu tür çalışmalar yapan daha fazla sayıda girişime, örgüte ve buradan çıkacak sonuçları sahiplenecek daha çok sayıda aktif vatandaşa ihtiyacımız var.</p>
<p>Ama tabii özellikle aktif vatandaş gökten zembille inmiyor. Burada da sivil toplum örgütlerine görev düşüyor. Bütçe izlemesi nihayetinde hayli teknik bir iş ve elde edilen veriler de insanların anlayacağı, kendi yaşamları ile bağlantı kurabileceği bir içeriğe ve çerçeveye büründürülmediğinde, vatandaşların kendi başına harekete geçeceğine inanmak çok iyimser bir yaklaşım olur. Vatandaşları haklarını sahiplenmeye ikna etmek zor elbet, ama İletişim Fakültesi’ndeki hocalarımdan birinin dediği gibi, demirden korksak trene binmezdik. Sivil toplum için fırsatlar var. Bütçe ve vergi konusu hem temel bir hak alanı olması hem de doğrudan cebimizi ve kendi bütçelerimizi ilgilendirdiğinden, sağlam bir savunuculuk çalışması için iyi bir fırsat sunuyor. Bu fırsatı nasıl kullanabileceğimize ilişkin ipuçları veren <a href="https://www.internationalbudget.org/wp-content/uploads/Guide-to-Transparency-in-Government-Budget-Reports-How-Civil-Society-Can-Use-Budget-Reports-for-Research-and-Advocacy-English.pdf" target="_blank" rel="noopener" data-saferedirecturl="https://www.google.com/url?q=https://www.internationalbudget.org/wp-content/uploads/Guide-to-Transparency-in-Government-Budget-Reports-How-Civil-Society-Can-Use-Budget-Reports-for-Research-and-Advocacy-English.pdf&amp;source=gmail&amp;ust=1574233357322000&amp;usg=AFQjCNGkZp2rYF9zCctFJ4tIcuOOiVoUzQ">kaynaklar</a> da İngilizce olmasına rağmen mevcut.</p>
<p>Yukarıda linkini verdiğimiz kaynağı hazırlayan International Budget Project’in internet sitesinden bir çok kaynağa ulaşmak mümkün. Bunlardan biri de, “Bizim Paramız, Bizim Sorumluluğumuz – Vatandaşların Hükümet Harcamalarını İzlemesi İçin Rehber”.  Rehberin girişinde aktarılan bir hikaye aslında bütçe izlemenin önemini çok iyi aktarıyor. Hikaye kısaca şöyle: Vatandaşların Bilgiye Erişimi Hakkı Ulusal Kampanyası kapsamında 1996 yılında Hindistan’da büyük bir toplantı düzenlenir. Toplantıya dönemin mühim şahsiyetlerinin yanı sıra Susheela Devi adında bir kadın da katılır. Toplantıda bilgiye erişim üzerine büyük bir kampanya yürüten çiftçi ve tarım işçilerini temsilen bir konuşma yapan Susheela daha sonrasında gazetecilere röportajlar da verir. Sorulan sorulardan biri, çiftçilerin ve tarım işçilerinin bilgiye erişim meselesini niye bu denli dert edindiğidir. Üç çocuk sahibi ve sınırlı bir eğitime sahip olan Shusheela şu yanıtı verir: “Çocuğumun eline 10 rupi verip bir şeyler alması için markete gönderdiğimde, dönüşte bana hesap vermesini istiyorum. Benzer bir biçimde, hükümet benim paramı harcadığında, harcamaların hesabını istemek benim hakkım.<i>”<a href="https://www.internationalbudget.org/wp-content/uploads/Our-Money-Our-Responsibility-A-Citizens-Guide-to-Monitoring-Government-Expenditures-English.pdf"><b>[1]</b></a></i>Alıştığımız bu söylemi kıymetli kılan bence bunu söyleyenin kimliği ve çabası.</p>
<p>Hindistan’da bu kampanyalar sonucunda ne değişti tam olarak bilemiyorum. Belki yasa çıkmıştır ama uygulanmıyordur. Belki düzen devam ediyordur ve bir şey değişmiyordur. Tıpkı sivil toplumun olduğu yerde değişim talebinin değişmeyeceği gibi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/19/24-ekimde-ne-oldu/">24 Ekim’de Ne Oldu?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veri Bilimi Sivil Toplum İçin Altın Yumurtlayan Tavuk Mudur?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/05/veri-bilimi-sivil-toplum-icin-altin-yumurtlayan-tavuk-mudur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2019 10:15:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgiye Erişim Hakkı Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik için veri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Büyük Millet Meclisi]]></category>
		<category><![CDATA[veri]]></category>
		<category><![CDATA[veri bilimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=43935</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hak savunuculuğu yapan tüm sivil toplum örgütleri, ister hak ihlallerini belgelemek kapsamında olsun, isterse temsil ettikleri tabanın profilini ve ihtiyaçlarını anlatmak için olsun sayılara erişebilmek ve çalışmalarında kullanmak için çaba sarf ediyorlar. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu işte bunun için de önemli.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/05/veri-bilimi-sivil-toplum-icin-altin-yumurtlayan-tavuk-mudur/">Veri Bilimi Sivil Toplum İçin Altın Yumurtlayan Tavuk Mudur?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Bilgiye Erişim Hakkı Kanunu’nun 2003 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçişi ile birlikte önemli bir kazanım elde edilmişti. Bu yasa sayesinde o güne değin kamu idaresinin görevlerinden kaynaklı olarak sahip olduğu veriler artık bu bilgiyi edinmek isteyen tüm vatandaşlar tarafından öğrenilebilecekti. Üstelik bunun için talepte bulunan tarafın bir dernek, vakıf ya da şirket olmasına yani tüzel kişiliğinin olmasına da gerek yoktu, vatandaşlar da bireysel olarak bilgi edinme hakkından faydalanmak için başvurabilecekti. Elde edilen bilgilerle yürütme daha şeffaf, hesap verebilir olacaktı. Kanun hâlen yürürlükte, ancak uygulamada çoğunlukla beklentileri karşılamadığına dair yaygın bir kanaat var. Bu yazının amacı kanunun uygulamasına yönelik bir değerlendirme yapmak değil. Kanun ilk etapta kamu idaresinin hesap verebilir olması ve tüm sistemin demokratikleşmesi açısından önemli. Bunun yanı sıra kanun, çalışmalarını bilgi temelinde yapmak isteyen, ancak bu çapta ve kapsamda üretilmesi hayli maliyetli olan veriye ulaşamayan sivil toplum örgütlerine kamu idaresinin veri sağlaması açısından da önemli. Eğer sivil toplum veriyi bu yollarla elde edemiyorsa yeni teknolojiler veri toplama açısından bir fırsat sunuyor mu? Yani sivil toplum için veri altın değerinde mi, yeni teknolojiler veriye ulaşmamızı kolaylaştırıyor mu yoksa yeni uzmanlıklar mı geliştirmemiz gerekiyor? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum alanında çalışan birçok aktivist ve meslektaşım gibi uzunca bir süredir </span><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/07/29/son-gelecek-bukuculer-sivil-toplum-orgutleri/"><span style="font-weight: 400;">yeni bir yaklaşım ve söyleme</span></a><span style="font-weight: 400;"> ihtiyacımız olduğu görüşündeyim. Bu yaklaşım ve söylemi inşa edecek birçok unsur elbette var ancak tabanla ilişki kurmak, tabanın ihtiyaçlarını anlamak ve hak ve özgürlükler temelinden bu ihtiyaçlara denk gelecek lafı ve eylemi geliştirmek için veriye sahip olmak gerekli. Veri yoksa, varsayımlar var. Varsayımların olduğu yerde de genellemeler yapmaya başlamak en büyük tuzak. Üstelik hızla dönüşen ve heterojen bir yapıya sahip olan günümüz toplumlarındaki hedef gruplara ulaşmak için varsayım ve genellemelerin ötesinde farklı kategoriler altında ayrıştırılmış ve stratejik hedeflere göre yapılandırılacak veriye ihtiyaç var.  Bu ihtiyaç da yeni değil. Hak savunuculuğu yapan tüm sivil toplum örgütleri, ister hak ihlallerini belgelemek kapsamında olsun, isterse temsil ettikleri tabanın profilini ve ihtiyaçlarını anlatmak için olsun sayılara erişebilmek ve çalışmalarında kullanmak için çaba sarf ediyorlar. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu işte bunun için de önemli.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Veri meselesine geri dönecek olursak, benim gibi başı sayılarla hoş olmayan bir “sosyalci” için rakam, analiz, algoritma gibi kelimeler saçımızdaki beyazların artmasına neden olabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Algoritmalar bizim işimiz olmasa da sosyalciler olarak veri ve bilgi arasındaki farkı biz tanımlayabiliriz elbet.  Veri bir konu hakkında enformasyon sağlar, ancak işlendikten sonra anlamlı hale gelir. Ham hâli o konuya hâkim olmayan insanlar için bir şey ifade etmez. Bu nedenle verinin organize edilmesi, yapılandırılması ve bir bağlama oturtulması gerekir ki veri bilgiye dönüşsün, o konu üzerine uzmanlığı olmayan insanlar için bir şey söyler hale gelsin. Örneğin, Türkiye’de kadın istihdam oranının düşük olduğunu, gözünü sivil toplum çalışmalarına açan 6 yaşındaki oğlum bile biliyor. Yani veri yeni değil. Ama kadın istihdamının düşük olmasının Türkiye ekonomisi için ne demek olduğu birçok insan için yeni bir bilgi. Bunun da ötesinde eğer kadın istihdamını artırma önceliği olan bir örgütsek ve veriyi bilgiye dönüştürmeyip, noktaları birleştirme işini insanlara bırakıyorsak hedefimize ulaşmak konusunda kendi işimizi zora koşmuş oluyoruz. Halbuki istiyoruz ki insanlar bizi desteklesin, bu konuda bizim söylediklerimizi söylesin ve zihniyet değişsin. Tam da bu nedenden dolayı hepsi olmasa da veri temelli çalışan örgütler, veriyi hem yazılı hem de görsel olarak bilgiye dönüştürmeye çalışıyor, gücünün yetmediği noktalarda uzman desteği alıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uzun yıllar boyunca sivil toplum örgütleri, kamu kurumları ve şirketler veriyi kamuoyu araştırmaları, odak grupları gibi daha aşina olduğumuz, yöntem olarak uzmanı olmasak bile adını bildiğimiz yöntemlerle elde etmeye çalıştı. Bu yöntemler halen daha yaygın olarak kullanılıyor. Ancak yaygın cep telefonu kullanımı, internetin yaşamımızın asli unsurlarından biri haline gelmesi, mobil uygulamaların kullanımı ile birlikte, biz farkında olsak da olmasak da tercihlerimiz, eğilimlerimiz, davranışlarımız hakkında veri üretiyoruz. Hepimizin malumu artık, bu ürettiğimiz veriler şirketler tarafından derlenip toparlanıyor, şirketlerin kârlarını artırabilecekleri stratejilerin temelini oluşturuyorlar. Bu verileri derleyip toparlayan “veri bilimi” ise günümüzün en gözde ve gelecek vaat eden mesleklerinden biri olarak tanımlanıyor. Facebook, Google, Amazon gibi şirketler veri bilim insanlarını işe alarak her geçen gün daha fazla sayıda ve çeşitlilikte veriye sahip oluyor. Bir iddiaya göre yeni dönemin kralları bu şirketler, zira veri onlarda.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Durum buyken, bu şirketler ya da kamu kurumları kadar kaynak ve güce sahip olmayan sivil toplum örgütleri için veri toplama ve işleme alanında fırsatlar var mı? Sorunun yanıtı tabii ki var. Hayli yeni bir kavram olan </span><a href="https://towardsdatascience.com/why-data-for-good-lacks-precision-87fb48e341f1"><span style="font-weight: 400;">“iyilik için veri”</span></a><span style="font-weight: 400;"> sivil toplum örgütleri, aktivistler ve sosyal faydayı dert edinen veri bilim insanları ve sivil toplum profesyonelleri tarafından tartışılmakta.  İyilik için verinin üzerinde uzlaşılmış standart bir tarifi olmamasına rağmen, nihai kullanıcılarının kamu kurumu ya da kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olması, veriyi işleyen yetkin gönüllülerin olması, veriyi sağlayan araçların bir kişi ya da kuruluş tarafından ücretsiz ya da düşük bir ücretle sağlanması gibi genel bir çerçeve üzerine bir uzlaşı var. Çok yeni olmasına rağmen Hindistan, Kanada, İngiltere gibi ülkelerde bir grup sivil toplum örgütü veri bilimini çalışmalarında kullanmaya başlamış durumda.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki veri biliminin nimetlerinden faydalanmak sivil toplum örgütlerine ne tür faydalar sağlıyor? Öncelikle sivil toplum alanında zaten kısıtlı olan kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlıyor. Verinin işlenmesi ile birlikte, toplumun farklı kesimleri ve gelecekteki eğilimler hakkında daha fazla bilgi sahibi olarak gerek strateji gerekse de mesajları yeniden belirlemek mümkün.  Çalışmaların izlenmesi ve yarattığı etkiyi analiz etmek de veri bilimi ile daha kolay. Proje çemberine sıkışmış olan Türkiye’deki sivil toplum örgütleri için şu anda pek geçerli olan bir fayda olmasa da bağışçıların profilini çıkarmak, eğilimlerini, önceliklerini anlamak kısacası kaynak geliştirme açısından da veri bilimi birçok fırsatı barındırıyor. Her şeyden önemlisi, örgütler veriyi kendi öncelik ve ihtiyaçlarına göre analiz ederek, geleceğe ilişkin projeksiyon yapabilirler.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Veri bilimi sivil toplum örgütleri için tek başına mucizeler yaratacak bir araç değil. Kullanmaya başlamak için insan kaynağına ve mâli kaynaklara ihtiyaç olduğu muhakkak. Şu an kira ödemekte güçlük çeken örgütlerin olduğu bir sivil toplum dünyasında veri bilimi ütopik bir fikir olarak düşünülebilir.  Ancak sivil toplum örgütleri olarak veri toplama işinden uzun süre geri duramayacağımız da aşikâr. Zira savunduğumuz hakların özü değişmemekle birlikte, işlev gördüğümüz ortam, seslendiğimiz kitle ve kullandığımız araçlar inanılmaz bir hızla dönüşüyor. Bu dönüşümü anladığımız ve stratejilerimizi, çalışmalarımızı bu değişimi de gözeterek yapılandırdığımızda değişimi sağlamak konusunda daha etkin olmamız da mümkün olabilir.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/11/05/veri-bilimi-sivil-toplum-icin-altin-yumurtlayan-tavuk-mudur/">Veri Bilimi Sivil Toplum İçin Altın Yumurtlayan Tavuk Mudur?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne Seninle Ne Sensiz: Bir Katılım Hikayesi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/22/ne-seninle-ne-sensiz-bir-katilim-hikayesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Oct 2019 08:50:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış İlkeleri]]></category>
		<category><![CDATA[faaliyetler döngüsü]]></category>
		<category><![CDATA[katılım]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=43500</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ülke varmış. Günler yıllar geçtikçe bu ülkede yaşayan insanların ihtiyaç ve talepleri o kadar karmaşık bir hâl almış ki, ülkenin yöneticileri herkesin faydasına olan çözümleri üretebilmek için eski yolların yetmediğini fark etmişler ve   yeni bir yol bulmaya çalışmışlar. Gece gündüze gündüz geceye döner yöneticiler de kara kara düşünürken, aralarından biri demiş ki çözümü en iyisi ihtiyaç sahibine soralım, hatta sormakla da kalmayalım çözümü birlikte üretelim. Bundan böyle o ülkenin insanları gereksinimlerini karşılayacak, haklarını koruyacak çözümleri birlikte üretmişler. Uzaktaki o ülkede herkes mutlu mesut yaşamış. Bir çırpıda katılımın hikâyesi bu olabilir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/22/ne-seninle-ne-sensiz-bir-katilim-hikayesi/">Ne Seninle Ne Sensiz: Bir Katılım Hikayesi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Katılım alanında çalışan uzmanlar olarak temsili demokrasinin ardından gelen katılımcı demokrasinin nereden kaynaklandığını buradan tarif eder, ortak çözümler sonucunda üretilen politika ve hizmetleri insanların daha çok sahiplendiğini de cümlemizin sonuna iliştiririz.  Bunların hepsi katılımın ve katılımcılığın genel kavramsal çerçevesini oluşturmak açısından tabii ki önemli. Ancak katılım adı üstünde pasif bir durumu anlatan bir kavram değil, içinde eylemeyi barındırıyor. Bu eylemlilik hali tek bir an ve faaliyete sınırlanmadığı, amacı ve çerçevesi belli bir süreç olarak tasarlandığında, sürekliliği sağlandığında ve süreçteki tüm aktörler üzerlerine düşen görevleri yerine getirdiğinde katılım tanımında olan vaadini yerine getirebilir hale geliyor. Bunun olmadığı hâllerde katılım süreçteki paydaşlar için hikâyedeki gibi bir mutlu son vaat etmiyor, sonucundan kimsenin mutlu olmadığı ama vazgeçilemeyen “faaliyetler döngüsü” olarak kalıyor. Peki o zaman ne tür bir katılım ve süreç beklentileri karşılayabilir?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle şunu teslim etmek gerek. Katılım süreçleri tek başına demokrasi ve haklar alanında tüm meseleleri çözecek sihirli değnek değil ama elbette bir hak alanı olarak önemli ve örgütlü ya da örgütsüz tüm vatandaşlar için vazgeçilmez nitelikte. Katılım dediğimiz zaman da sadece karar alma süreçlerine yani bir politika ya da hizmetin oluşturulmasının farklı aşamalarında aktif olarak yer almayı düşünmemek gerek. İyi kötü bir demokrasiye sahip olan tüm ülkelerde katılımı aslında farklı şekillerde ve seviyelerde sağlamak için araçlar mevcut. Vatandaşlar ve sivil toplum örgütleri olarak belediyelerin stratejik plan hazırlama süreçlerinde aktif olarak yer almak da katılım, üyesi olduğumuz sivil toplum örgütünün yönetim kurulunda olmasak da plan ve faaliyetlerini şekillendirmek için öneriler geliştirmek de katılım, mahallenin bir ihtiyacının toparlanarak yerelde ilgili yerlere iletilmesi, bunun için mahalleli ile çalışılması da bir katılım süreci. Özetle katılım aslında farklı bağlamlarda karşılık bulabilir ve tam da bu nedenden dolayı aktif vatandaşlık ve örgütlülük açısından birçok fırsatı barındırıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bağlamı ne olursa olsun hangi kapsamda uygulanıyor olursa olsun katılım uygulamanın tam aksine bir süreç. Bu nedenle de hedefi, faaliyetleri, bütçesi, insan kaynağı, zaman çerçevesi ve sonuçları, çıktıları en başından tarifli olan bir süreç. Uygulamada ise genelde tek bir çalıştay, konferans, odak grup çalışması ya da görüş alma toplantısı katılım olarak tanımlanıyor. Bunlar elbette katılımın içinde sadece bir faaliyet ve katılımın yerini tutacak ya da istenen sonuçları üretecek nitelikte değiller. Bu nedenle katılımın öncelikle bir süreç olarak kabul görmesi ve uygulamanın da bu yönde şekillendirilmesi katılanların ve süreci tasarlayanların beklentilerini karşılama ve tatmin edici bir sonuç elde edilmesi için neredeyse bir ön koşul. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tam da bu noktada her katılım sürecinin olmazsa olmazı “amacın” belirlenmesi devreye giriyor. Artık amaç, hedef, vizyon, misyon gibi kelimelerin tükenip içlerinin büyük ölçüde boşaldığı dönemde amaç belirlemek, üstelik katılım açısından biraz “geçmişte kalan” bir yaklaşım olarak görülebilir. O zaman belki kelimelere saplanıp kalmadan şunu sorabiliriz kendimize: Bu katılım süreci neden var ve en sonunda ne tür bir değişime hizmet edecek? Bu soruların yanıtı bir kez verildiğinde aslında katılım için önemli ilkelerden biri olan örneğin şeffaflığın sağlanması için de önemli bir adım atılmış oluyor. Çünkü, süreçle ilgili olarak en başından itibaren bilgi sahibi olarak katılan herkes, sürecin ne tür bir amaca hizmet ettiğini bilerek yerini alıyor olacak. Benzer bir biçimde, amacın net tarif edilmesi faaliyetlerin belirlenmesini de sağlar. Zira her faaliyet her amaca uygun olmayacağı gibi, faaliyetlerin sürecin en başında belirlenmesi bütçe, insan kaynağı ve zaman çerçevesinin çıkarılması açısından da gerekli.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hazır faaliyetten söz açılmışken, değişen ihtiyaçlar ve hedef gruplarla birlikte, katılmasını umut ettiğimiz gruplara daha çok hitap edebilecek katılımı teşvik edecek yeni ve yaratıcı faaliyetleri düşünmenin ve uygulamaya geçirmenin de zamanı geldi. Artık sivil toplum olarak yeteri kadar çalıştay, seminer, konferans yaptık şimdi dijital araçların da devreye girmesiyle birlikte alternatif yöntemleri üretmek, yüz yüze araçlarla birlikte teknolojinin nimetlerini de bir araya getirmek gençler başta olmak üzere erişimi kısıtlı olan grupları dahil etmek için bir fırsat sunabilir.  Özetle katılımı tek bir faaliyet üzerinden tanımlamak kapsamını ve yarattığı etkiyi de o faaliyetin çerçevesi ile kısıtlayan bir yaklaşımı da beraberinde getireceğinden süreç tasarlamaya faaliyetten değil, amaçtan başlamak her zaman daha geniş bir perspektif sunacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Katılımın süreç olarak tanımlanması ne kadar gerekliyse, süreci tanımlayan ilkelerin olması da bir o kadar önemli. İlkeler, tarafların katılımın çerçevesini bilerek süreçte yer almasını, diğer bir deyişle süreçte nasıl yer alabileceklerini ve sınırlarının neler olduğunu da belirleyen bir faktör. Katılımcı süreçler tanımlayan ve işleten tüm uluslararası ve ulusal düzeydeki kuruluşlar ve örgütlerin birçoğu tam da bu nedenden dolayı ilkeler belirleyerek, katılımcı süreçlerin zeminini tahkim etmek gibi bir amaç güdüyorlar. Temel olarak şeffaflık, hesap verebilirlik, geri bildirim verme, yeterli bir zaman çerçevesinin olması tüm katılım çalışmalarında artık asgari düzeyde kabul görmüş olan ilke ve uygulamalar. Bu ilkelerin katılım sürecinde uygulamaya geçirilmesi, bir sonraki çalışmaya katılımı özendirecek bir etkiye de sahip, bu nedenle de katılım alanında sürekliliği sağlamak açısından kritik bir role sahip. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de on yılı aşkın bir süredir katılım üzerine çalışmalar yapılıyor, eğitimler veriliyor, çapı ve etkisi beklenen düzeyde olmasa dahi katılım için “faaliyetler” düzenleniyor. Ancak halen daha bu alanı tam anlamıyla düzenleyen bir mevzuat olmadığı gibi, sivil toplum ve kamu kuruluşlarının üzerinde uzlaştığı bir ilkeler bütünü de yok. Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın yürüttüğü bir çalışma kapsamında sivil toplum örgütleri ve farklı paydaşlarla yapılan görüş alma süreci sonucunda üretilen </span><a href="https://siviltoplum-kamu.org/tr/raporlar/davranis-ilkeleri-rehberi/"><span style="font-weight: 400;">Davranış İlkeleri</span></a><span style="font-weight: 400;"> bu açıdan önemli bir çerçeve. İlkelerin daha kapsamlı ve uygulamaya yönelik olarak açıklanması ve üzerinde tartışılmasına ihtiyaç var ancak iyi bir başlangıç noktası veriyor. Kısacası önümüzdeki dönemde kamu ve sivil toplum arasındaki diyaloğu ve bu düzeydeki katılımı düzenlemek için ilkeler üzerinden bir tartışmayı yeniden başlatmak ve tüm tarafların üzerinde uzlaşacağı bir ilkeler bütününün oluşmasına ihtiyaç var.  Bu ilkeler bütünün eşlik edeceği, süreç olarak kurgulanmış bir katılımın beklentileri karşılamaya bir adım daha yakın olması mümkün. </span></p>
<p>Kapak görseli: Miguel Á. Padriñán</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/22/ne-seninle-ne-sensiz-bir-katilim-hikayesi/">Ne Seninle Ne Sensiz: Bir Katılım Hikayesi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sözümüz Meclis’ten İçeri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/08/sozumuz-meclisten-iceri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Oct 2019 07:37:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Boris Johnson]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=43037</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil toplum örgütleri olarak uzun süre Meclis’in işleyişinde yapılması gerekli olan reformlara “kendi alanımız olmadığı” gerekçesiyle arkamızı döndük. Halbuki Meclis’in temsil, yasama ve yürütme işlevini yerine getirmesi bizlerin hak savunuculuğu ile doğrudan ilişkili.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/08/sozumuz-meclisten-iceri/">Sözümüz Meclis’ten İçeri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Ankara’da yaşayanlar için devlet kurumları, bakanlıklar, Meclis günlük yaşam akışlarının bir parçasıdır. Önlerinden yürür geçeriz, o dairelerde çalışan bir akrabamız, komşumuz ya da arkadaşımız, bir bağımız muhakkak vardır. Ankara’dan olmayanlar içinse durum biraz daha farklıdır, beton binalardır, ağır bürokratik işlemlerdir kamu kurumları, sabah gelinir akşam koştura koştura dönülür Ankara’dan. Ünlü şairin ünlü dizesini duymaktan yılmışızdır biraz da.  Her şeye rağmen biz Angaralılar için bile bir sınırı vardır bu tanışlığın, günün sonunda biz de inanmayız devlet yurttaş ilişkisinde bir ortaklık olabileceğine, sözümüzün dinleneceğine. Hele Meclis bir çoğumuz için haylice uzaktır, çünkü orası siyasetçilerin evidir, biz de siyaseti “kirli” buluruz, sevmeyiz. Ama ne zaman ki sivil toplum çalışmalarının bir parçası oluruz, işte o zaman işin rengi değişir, çünkü değişim gibi bir derdin varsa Meclis ve Bakanlıkların kapısını aşındırman gerekir. Çünkü savunuculuk yapan örgütlerin çalışmalarının bir ayağını kendi tabanları ve kamuoyu oluştururken, diğer bir ayağını politika değişimi için karar alma süreçlerinde aktif yer alabilmenin yollarını bulabilmek oluşturur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Söz konusu olan politikalara etki etmek olunca, işinin ehli olan sivil toplum örgütleri, çeşitli çıkar grupları doğal olarak çalışmalarının ve kaynaklarının çoğunu Bakanlıklara yönlendirirlerdi. Çünkü bir zamanlar Türkiye’nin hükümet sistemi olan parlamenter sistemde politikaların vücut bulduğu mevzuat Bakanlıklarda hazırlanır, oylanmak üzere Meclis’e gönderilirdi. Yani suyun kaynağı Bakanlıklardı. Zaten parlamenter sistemlere hâkim olan katı parti disiplini nedeniyle Bakanlıklarda hazırlanan yasa taslaklarının çok da değişmediğini biliyoruz. Ama hala Meclis’e gitmek, Meclis’te sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar için tanımlı ve düzenli katılım süreçlerinin olması gerekli ve önemli. Peki neden?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de Meclis’in tüm sistem içindeki önemi ve işlevi sık sık göz ardı edilir, aslında bu eğilim bence tam da yasama organının tüm sistem içindeki öneminden kaynaklıdır. Hangi hükümet sistemi olursa olsun, yasama organlarına verilen üç önemli işlev olan temsil, yasama ve yürütmenin denetlenmesi, sistemdeki herhangi başka bir kuruma ya da organa tanımlı değildir. Dolayısıyla ne zaman ki sistem ara ya da demokratik olmayan yollarla zorlanmak</span> <span style="font-weight: 400;">istense Meclis’in bu işlevlerine halel getirilir. Bakınız geçtiğimiz aylarda İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın Brexit tartışmalarında İngiliz Avam Kamarasını saf dışı bırakmak için yaptıklarına. Her şeyi kol mesafesi uzaklıkta tartışmaya alışık olan bir yasama organı ve yeryüzündeki en eski yasama organlarından birine sahip İngilizler için ülkenin kaderini etkileyecek bir süreçte parlamentonun saf dışı bırakılmak istenmesi, sistemdeki aktörlerin rollerini ve bu aktörlerin kritik anlarda nasıl daha etkin olacaklarına dair bir tartışmayı da başlattı. Demem o ki, temsil, yasama ve denetim işlevlerini layıkıyla yerine getirmeyen bir yasama organının olmadığı bir demokrasi gerçek bir demokrasi değildir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de Meclis ne yazık ki bu üç işlevi de layıkıyla yerine getiremiyor ve bu da yeni bir durum değil. Temsil, %10’luk seçim barajından başlayıp, adil ve eşit olmayan seçim kampanyaları ve siyasi partilerdeki anti demokratik işleyişler nedeniyle Meclis’e tam olarak yansımıyor. Yasama işlevinin özünde, her bir yasa taslağının Meclis komisyonlarında enine boyuna tartışılması, üzerinde</span> <span style="font-weight: 400;">değişikliklerin yapılarak Genel Kurul’a gönderilmesi ve orada nihai şeklinin verilmesi yatar. Ancak çoğu zaman komisyonlarda istişare ve müzakere tam anlamıyla yürütülmüyor. Genel Kurul görüşmeleri de vatandaşların tartışılan konu hakkında partilerin duruşunu anlamasına elverecek nitelikte değil. Meclis’in var olan denetim araçları halen eski parlamenter sistem için kurgulanan araçlar; kaldı ki o sistemde bile yürütme üzerinde etkin denetim araçları olmadıkları iktidar ve muhalefet tarafından kabul edilen bir gerçekti. Tüm bunların yokluğu aslında, uygulamada demokrasinin ne denli ağır aksak ilerlediğini de gösteriyor. Meclis’e ve işlevlerine sahip çıkmadığımızda talep ettiğimiz hakların uygulamada karşılığını görmemiz zor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum örgütleri olarak uzun süre Meclis’in işleyişinde yapılması gerekli olan reformlara “kendi alanımız olmadığı” gerekçesiyle arkamızı döndük. Halbuki Meclis’in yukarıda sayılan 3 temel işlevini yerine getirmesi bizlerin hak savunuculuğu ile doğrudan ilişkili. Yasa taslaklarını layıkıyla müzakere etmeyen bir Meclis’e mevzuat değişikliği için etki etmemiz ne kadar mümkün? Ya da temsil açısından baktığımızda, oy veren tabanı ile değil de parti üst yönetimi ile ilişkisini daha çok önemseyen ve korumak zorunda hisseden bir vekil ordusu üreten bir seçim sistemi, seçmenle seçilen arasındaki mesafeyi açarken, milletvekillerinin kendisine oy verenleri ve sivil toplumu, onların ihtiyaç ve önceliklerini dert edinmesini engellemiyor mu? Yürütme üzerinde etkin bir denetim yapmayan Meclis, yürütmenin tasarruflarından kaynaklanan olası hak ihlallerinin artmasına da neden olmuyor mu? Kısacası Meclis’in görevini tam anlamıyla yapmaya başlaması, değişim isteyen tüm sivil toplum örgütleri için kritik öneme sahip. Yani Meclis içtüzüğünü değiştiriyorsa, “sivil toplum örgütleri olarak ben pek de bu konuyu bilmem” demeden önce bir kez daha düşünmeliyiz. Uzmanlığımız anayasa hukukçuları kadar derin olmasa da deneyimlerimizden kaynaklanan önerileri gündeme koymak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Günün sonunda, şu gök kubbe altında Meclis içtüzüğü, seçim kanunu ve siyasi partiler kanununda değiştirilmesi gerekenler üzerine her şey söylendi, yazıldı, çizildi. Ancak özellikle de hükümet sistemi değişikliğinden sonra Meclis çalışmalarının da geldiği nokta göz önüne alındığında, uygulamaya etki edecek mevzuat değişikliklerinin yapılmasını sağlamak için bir araya gelmek kaçınılmaz bir hal aldı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir diğer önemli çaba ise, sivil toplum örgütleri ve yurttaşların, Meclis düzeyinde karar alma süreçlerini sağlayacak düzenli, sistematik ve şeffaf bir sürecin kurgulanması olacaktır. Sivil toplum örgütleri yıllardır bu türden katılım süreçleri ve mekanizmalarının olmasının aktif savunuculuğunu yapıyorlar. Ancak Meclis’te halen daha tanımlı bir katılım süreci yok, içtüzüğün de elverdiği şekilde, özellikle komisyon seviyesindeki katılımın en belirleyici aktörü komisyon başkanı. Başkanın onaylamadığı bir görüş alma sürecinin başlatılması mümkün değil, keza başkanın onaylamadığı bir örgütün komisyon toplantısına çağrılması da. Bu toplantılarda neler konuşulduğunu, tüm toplantı tutanaklarını okuma sabrı olan mutlu bir azınlık biliyor. Görüşmelerin yasalara nasıl etki ettiğini ise görüş verenler de dahil olmak üzere neredeyse</span> <span style="font-weight: 400;">hiç kimse bilmiyor. Yani katılımın asli unsurlarından biri olan geri bildirim ilkesi neredeyse hiçbir şekilde uygulanmıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yeni bir yasama yılına başlarken, Meclis’in sadece parti grup konuşmalarından ibaret olmadığını hatırlamak lazım. Grup konuşmaları siyasi partilerin kendi alanlarını tahkimlemek için araçlar olarak kalmaya devam edecekse, Meclis de vatandaşlar için katılım, uzlaşma, müzakere ve çağın ruhuna uygun çözümler üreten</span> <span style="font-weight: 400;">bir zemin olma niteliğini kazanmalı. </span></p>
<p>Fotoğraf: Sait Fehmi Ağduk</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/10/08/sozumuz-meclisten-iceri/">Sözümüz Meclis’ten İçeri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm Kaderimiz Mi?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/09/24/kapitalizm-kaderimiz-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ebru Ağduk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Sep 2019 10:06:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikan İş Dünyası Yuvarlak Masa Toplantısı]]></category>
		<category><![CDATA[Greta Thunberg]]></category>
		<category><![CDATA[Harvard Business School]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[kaz dağları]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Wolf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=42549</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geleceğin dünyası bugüne kadar alışık olmadığımız koşullar altında şekillenirken; tam da bu koşullar siyaset, iş dünyası, akademi, sivil toplum ve medyanın tartışmaların asli paydaşları olmasını ve karmaşık sorunlara, ortak çözümler üretilmesini gerekli kılıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/09/24/kapitalizm-kaderimiz-mi/">Kapitalizm Kaderimiz Mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Şu hayatta ne kadar güzel insan tanıdıysam hepsi de kapitalizmden nefret ediyorlardı. Benim böyle şeylere pek aklım ermez gardaş… Ama bu kapitalizmin çok şerefsiz bir şey olduğu besbelli.” Dilber Ay </em></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dilber Ay’a ne soruldu da kapitalizmi tarif etti bilmiyorum ama geçtiğimiz Nisan ayında vefat ettiğinde sosyal medyada en sık dönen cümleleri bunlardı sanırım. “Kadere Mahkumlar”ın şarkıcısı, mücadele ederek kendine bir yaşam kurmuş olan Dilber Ay’ın yalın ve içten kapitalizm tarifi, var olan ekonomik, sosyal ve politik koşullar karşısında kuşatılmış hisseden birçok insanın hislerine tercüman oldu. Liberal ve neo liberal politikalar aracılığıyla gündelik yaşamlarımızı biçimlendiren kapitalizm ve sonuçlarının yol açtığı kuşatılmışlık hissi, farklı sınıflar tarafından farklı şekillerde hissediliyor, değişik kelimelerle anlatılıyor. Ama his ortak, sorunlar da ortak. Bu sorunların birçoğunun kaynağının düzenli olarak kriz üreten, var olan haliyle “refah” vaadini yerine getiremeyen kapitalist sistem olduğuna dair tartışmalar yoğun bir şekilde devam ediyor. Bu yazı ekonomik ya da sınıfsal bir analiz yapmak amacını taşımıyor; daha çok kapitalizm ve nereye evrileceği tartışılırken, yeni bir düzen için farklı paydaşların bir araya gelerek neleri üretebileceğini ve sivil toplumun da bu tartışmalarda nasıl yer alabileceğini sorgulama derdinde. Küresel ölçekte hararet kazanan bir konu olmasına rağmen, bu tartışma henüz Türkiye’deki örgütlerin çok da fazla gündeminde değil. Ancak iklim değişikliği, gelir adaletsizliği, artan yoksulluk, politika yapıcıların çözüm yerine otoriterleşen yaklaşımları ve durulacağa pek benzemeyen göç hareketleri sivil toplumun gündemindeyse, kapitalizme ne olması gerektiği de meselelerinden biri olmalı.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geleceğin dünyası bugüne kadar alışık olmadığımız koşullar altında şekillenirken; tam da bu koşullar siyaset, iş dünyası, akademi, sivil toplum ve medyanın tartışmaların asli paydaşları olmasını ve karmaşık sorunlara, ortak çözümler üretilmesini gerekli kılıyor. Süregiden çalışmalara ve fikir paylaşımlarına şöyle bir baktığınızda, şu anda herkesin biraz kendi evinden konuştuğunu, ancak satır aralarında bir diğerini dışarıda bırakamayacağını da fark ettiğini görüyorsunuz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Misal iş dünyası uzunca bir süredir kapitalizmin SOS verdiğinin ve sistemin var olan haliyle gelecekte belki de en çok kendilerine zarar vereceğinin farkında. Değişimi savunurken de bugüne kadar şirketlerden duymaya pek de alışık olmadığımız, sivil toplumun lügatında var olan kelimeleri ve söylemi kullanıyorlar. Dünyanın en büyük şirketlerinin lokomotifi olduğu </span><a href="https://www.inc-cap.com/about/"><span style="font-weight: 400;">Kapsayıcı Kapitalizm Koalisyonu (Coalition for Inclusive Capitalism)</span></a><span style="font-weight: 400;"> kapsayıcı bir kapitalizm tartışması için farklı paydaşları bir araya getirerek geleceği tanımlamayı amaçlıyor. Kâr amacı gütmeyen bir girişim olan Koalisyon, iş dünyasının yatırım kararları alırken çevresel, sosyal ve yönetişim ile ilgili bir bakış açısının olması gerektiğini söylüyor. Koalisyonun hedeflerini anlattığı üç dakikalık videosunda kullanılan kelimelerin birçoğu sivil toplum örgütlerinden duymaya alışık olduğumuz türden. Tabii ki hem bu kelime seçimi hem de farklı paydaşların – kâr amacı gütmeyen kuruluşların ve siyasetin – Koalisyon’da bir araya getirilmesi, geleceği tanımlama iddiası olan bir girişimin bunu tek başına yapamayacağını fark etmesinden kaynaklanmış olsa gerek.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Martin Wolf, geçtiğimiz günlerde Financial Times’da yayınlanan </span><a href="https://www.ft.com/content/5a8ab27e-d470-11e9-8367-807ebd53ab77"><span style="font-weight: 400;">“Hileli Kapitalizm Neden Liberal Demokrasiye Zarar Veriyor?”</span></a><span style="font-weight: 400;"> başlıklı yazısında üretmeyen rantiye kapitalizmin nelere yol açtığını anlatmadan önce, dünyanın en büyük 181 şirketinin üst düzey yöneticilerinin bir araya geldiği Amerikan İş Dünyası Yuvarlak Masa Toplantısı’ndaki bir konuşmayı alıntılamış. Alıntının meali şu; biz bugüne kadar sadece hissedarlarımızı gözettik, artık tüm paydaşlarımızı gözetmemiz gereken günler geldi çattı. Elbette bunların hiçbiri rastlantısal ya da gelişigüzel edilen laflar değil. Dünyanın ileri gelen şirketleri farkındalar ki, özellikle 2008 yılında yaşanan finansal kriz sonrasında büyük şirketlere ve krizin asıl faturasını kitlelere ödeten siyasetçilere duyulan kızgınlık, şirketlerin görece küçük bütçelerle yürüttükleri kurumsal sosyal sorumluluk projeleri ile dinecek gibi değil. Var olan sistem de artık sürdürülebilir değil. Hissedarların yerini paydaşlar alırken, yeni yaklaşımlarla birlikte, yeni yönetişim ve örgütsel modeller de tartışılıyor. Kurumsal sosyal sorumluluğun yerini daha bütüncül bir söylem ve yaklaşım alırken artık değer yaratan, amaç güden şirketlerden bahsediliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu tartışmalarda akademi de boş durmuyor tabii. Harvard Business School gibi anlı şanlı okullar ve kerli ferli akademisyenlerin yanı sıra eskiden pek rağbet görmeyen kapitalizmin geleceğinin tartışıldığı derslere iltifat etmeye başlayan öğrenciler de yazıp çizmeye fikir üretmeye başladılar. Özellikle son 10 yıldır alternatif örgütsel modeller tartışılarak, sosyal etki, sosyal girişimcilik, kollektif mülkiyet hakkı ve demokratik katılım ilkeleri üzerinden şekillenen kooperatifçilik hareketi üzerine öneriler geliştiriliyor. Kısacası gitgide ivme kazanan ve daha fazla fikrin, önerinin geliştirileceği bir akademik alandan bahsediyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gelelim sivil topluma&#8230; Son aylarda en görünür hale gelen sivil girişimlerin birçoğu çevre hakkı ve özellikle de iklim değişikliği ile ilgili. Kaz Dağları’ndaki su ve vicdan nöbetinden tutun, 16 yaşındaki Greta Thunberg’in iklim değişikliğine dikkat çekmek için okula gitmeyi bırakıp İsveç parlamentosu önünde tuttuğu nöbete kadar, çok sayıda insanın bir şey yapmak şart oldu demesine yol açan girişimler çevreye verdiğimiz tahribatla ilişkili. Peki o zaman soru şu: Eğer harekete geçmezsek 10 yıl içinde geri dönülmez bir yola gireceğimiz öngörülen iklim değişikliğinde, var olan üretim sistemleri ve örgütsel yapılanmanın, tüketim alışkanlıklarımızın, ulusal ve yerel düzeyde politikaların kısacası var olan kurulu düzenin payı ne? Bu soru yeni bir soru değil ama bütüncül bir yaklaşımla ortak bir masa kurma ihtiyacı artık ertelenmeyecek seviyede. Sivil toplum örgütleri, hak savunusu yaparken diğer paydaşlarla birlikte ortak çözümler üretmek için masadaki yerini almalı. Bunun için de küresel düzeyde devam eden güncel tartışmaları takip ederek, insanlara yeni bir yaşam kurgusunu ve düzenini tarif etmede öncü olmalı. Sivil toplumun bu tartışmaların dışında kalması durumunda, üretilecek alternatiflerin ne denli çoğulcu ve kapsayıcı olacağı şüpheli. Sivil toplumun kapsayıcılığı ve çoğulculuğu teşvik eder bir nitelikte masada olması için de kendi içindeki güç ve hiyerarşi tanımlamalarını gözden geçirmesi, önereceği yeni düzen ve yaşama uygun bir örgütlenme, yaklaşım ve söylem benimsemesi elzem. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/09/24/kapitalizm-kaderimiz-mi/">Kapitalizm Kaderimiz Mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
