<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yakın Ertürk arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/yakin-erturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yakin-erturk/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Oct 2020 09:30:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Yakın Ertürk arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yakin-erturk/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Kadın Erkek Konusu Sistem Sorununun En Önemli Halkası”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/30/kadin-erkek-konusu-sistem-sorununun-en-onemli-halkasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Oct 2020 09:30:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Podcast]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Ertürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=60254</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil Mikrofon’da kadına şiddet, erkeklik krizi ve kadınların pandemi sürecindeki deneyimlerini değerlendiren Prof. Dr. Yakın Ertürk, restorasyon süreci olarak kavramsallaştırılan bu dönemde erkeklerin hem bireysel hem de kurumsal olarak güçlerini ve ataerkil yapıları yeniden güçlendirmek için çabaladıklarını, kadınların kazanılmış haklarının bile geriye alınması için adımlar atıldığını belirterek, “Bu restorasyon süreci sadece cinsler arası bir mesele değil. Kadın erkek konusunu sistem sorununun en önemli halkalarından biri olarak görmek gerekir” dedi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/30/kadin-erkek-konusu-sistem-sorununun-en-onemli-halkasi/">“Kadın Erkek Konusu Sistem Sorununun En Önemli Halkası”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2003-2009 arasında BM İnsan Hakları Konseyi Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü’nü yürüten Prof. Dr. Yakın Ertürk, pandemi sürecinin kadınlar açısından hem ev içi yüklerin hem de şiddetin artması sebebiyle daha ağır deneyimlendiğini ancak bu sürecin özellikle kadın hareketi açısından büyük bir aktivizme dönüştüğünü dile getirdi. Ertürk, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi karşısında kadınların hem ulusal hem de uluslararası alanda örgütlenerek kazanılmış haklarını kaybetmemek için mücadele ettiğini hatırlattı. Kadına şiddetin artması ve erkeklik krizi tartışmalarına da değinen Ertürk, neoliberal küreselleşmenin aile yapısını dönüştürmesi ve kadın hareketinin başarısı sebebiyle erkeklerin kaybettikleri ataerki güç ve kurumları yeniden elde etmek için hem bireysel hem de sistemsel çabalar içine girdiğini kaydetti. Ertürk, İstanbul Sözleşmesi, nafaka, Medeni Kanun gibi konulardaki tartışmaların bu restorasyon sürecindeki güç elde etme, kadınların kazanımlarının önüne geçilmesi çabaları olduğunu vurguladı.</p>
<p><iframe title="Spotify Embed: “Kadın Erkek Konusu Sistem Sorununun En Önemli Halkası”" style="border-radius: 12px" width="100%" height="152" frameborder="0" allowfullscreen allow="autoplay; clipboard-write; encrypted-media; fullscreen; picture-in-picture" loading="lazy" src="https://open.spotify.com/embed/episode/1o5rZLCaRF0H4XNJAJ8wnp?si=jf1GrZO4RVWhrOjZqlrMQQ&#038;utm_source=oembed"></iframe></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/10/30/kadin-erkek-konusu-sistem-sorununun-en-onemli-halkasi/">“Kadın Erkek Konusu Sistem Sorununun En Önemli Halkası”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Ataerki Sonrası Cinsiyet Rejimini Hayata Geçirme Zamanı Geldi!”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/26/ataerki-sonrasi-cinsiyet-rejimini-hayata-gecirme-zamani-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Jun 2020 08:31:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[pandemi]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Ertürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=55294</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Yakın Ertürk ile röportajımızın devamında, içinde bulunduğumuz COVID-19 salgınının toplumsal cinsiyet eşitliğine etkisini konuştuk. Kadın hakları alanında elde edilen kazanımlara karşın, cinsiyete dayalı iş bölümünde köklü bir dönüşüm olmadığını pandeminin bize gösterdiğini söyleyen Ertürk, tüm olumsuzluklara karşın, insan hakları, eşitlik ve adalet odaklı yeni bir dünya düzeninin kurulabileceğini belirtiyor. Dahası, bu mücadelenin ana aktörlerinden birinin, feminist hareket olduğuna inanıyor. Yakın Ertürk’e göre, erkekler kadınların yanında durmak istiyorlarsa ilk adımı “ataerki erkeklik imtiyazından kurtularak”, diğer bir deyişle erkekliklerinden kurtularak atabilirler. Etkili bir mücadele yürütmek için yeni bir misyon ve vizyona ihtiyaç duyan feminizm ise “farklı kadın gruplarıyla ve diğer özgürlük hareketleriyle stratejik ortaklıklar kurmaya ihtiyaç” duyuyor. Sonuç olarak, Yakın Ertürk’e gore; “ataerki sonrası cinsiyet rejimini tasarlama ve hayata geçirme zamanı geldi.” </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/26/ataerki-sonrasi-cinsiyet-rejimini-hayata-gecirme-zamani-geldi/">“Ataerki Sonrası Cinsiyet Rejimini Hayata Geçirme Zamanı Geldi!”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Korona Günleri sizin açınızdan nasıl bir dönem? Bu dönemde &#8220;kadınların erkeklere nazaran daha sorumluluk üstlendiği” tespiti sizin için geçerli mi? Akademide ve çevrenizde cinsiyet roller pandemiden nası etkilendi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Korona sürecini cinsiyete dayalı iş bölümü ve toplumsal cinsiyet eşitliğine daha kapsamlı çalışmalar yapıldıkça daha iyi anlayacağız. Aslında, bireysel tecrübelerimiz de konunun farklı boyutlarının ortaya çıkartması bakımından önemli bir gözlem alanı. Kendi tecrübeme baktığım zaman, her şeyden önce, maddi ve fiziki bakımdan güvende olmanın verdiği rahatlık, kendimi imtiyazlılar kulübünün kıyısında köşesinde konumlanmış hissettirdi.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-55298 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/yakin-erturk-640x480.jpeg" alt="Yakın Ertürk" width="372" height="279" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/yakin-erturk-640x480.jpeg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/yakin-erturk.jpeg 1000w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" />Diğer taraftan, kapanmayla birlikte, gündelik yaşamımı idame ettirebilmek için, ihtiyacım olan bazı hizmet ve ürünleri dışarıdan sağlayamaz oldum ve yeni hijyen kurallarının da devreye girmesiyle, ev içi iş yüküm hiç olmadığı kadar arttı. Yalnız yaşayan bir kadın olarak, belki de iş yükü açısından aile sorumluluğu taşıyan hemcinslerime kıyasla, daha avantajlı sayılabilirim, ama her şeyin üstesinden tek başına gelme zorunda olmak da ayrı bir yük kaynağı. Tek başına çocuk yetiştiren kadınların ve yalnız yaşayan yoksul ve yaşlı kadınların, bu dönemde, artan bir mağduriyet yaşamış olduklarını düşünüyorum.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Normal mesleki faaliyetlerimi sürdürememe ve toplumsal ağlardan kopuk yaşamanın yarattığı olumsuzluklar bir tarafa, benim için zorunlu kapanma dönemi pek çok konuda bir hesaplaşma, kafa yorma vesilesi oldu. Görünmez düşman karşısında ilk aklıma gelen öğrenciliğim zamanında karşıma çıkan Thomas Maltus’ın yaklaşımı oldu ve</span> <span style="font-weight: 400;">fark ettim ki sevgili Tayfun Atay, 4 Şubat 2020’de -henüz COVID-19 yaşamımızda kendini hissettirmemişken- ‘</span><a href="https://t24.com.tr/yazarlar/tayfun-atay/savas-aclik-salgin-malthus-un-hayaleti,25449"><span style="font-weight: 400;">Malthus’un Hayaleti’</span></a><span style="font-weight: 400;"> başlıklı bir yazı yazmış. Atay’ın, son derece öngörülü olan yazısında, Malthus’un insan nüfusunun katlanarak, besin kaynaklarının ise lineer artışı nedeniyle ortaya çıkan sorunları savaş, açlık ve salgınlarla insanlığın lehine dengelediği görüşüne yer vererek, Malthus’u, </span><i><span style="font-weight: 400;">savaşta selamet, açlıkta bereket, salgında sağlık</span></i><span style="font-weight: 400;"> şeklinde yorumlar. ‘Malthus’un hayaleti’, Altay’ın yorumuyla da birleşince, COVID-19’un ilk hedefinin yaşlanan dünya nüfusu olacağı düşüncesi, ürpertici bir biçimde düşüncelerimi esir aldı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nitekim öyle de oldu, salgınla mücadelede yaşlılar görünürlük kazandı ama sesleri, düşünceleri duyulmadı. Yaş ayrımcılığı, yaşlıların tedavide ikincil plana itilmelerinden tutun da ayak altından çekilmeleri için mutlak tecrite mahkum edilmeleri, küçültücü medya söylemlerine ve sokakta kötü muameleye kadar, çeşitli biçimlerde kendini gösterdi. Türkiye’de, 65 yaş üstü için uygulanan hükümet politikalarını ve bunu destekleyen bazı uzmanların kullandığı küçültücü dil oldukça onur kırıcıydı. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Genel olarak ayrımcı, orantısız ve mesnetsiz olan 65 yaş üstü uygulamalarının mantığını ve gerekçesini anlayabilmiş değilim.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Hükümet koronayla mücadelede tıp alanındaki uzmanlardan oluşan bilim kurulu kurarak isabetli davrandı, ancak COVID-19 sadece bir sağlık krizi değil. Diğer kritik alanlarda da -ekonomi, şiddet gibi- danışma kurullarıyla çalışılsaydı daha insancıl ve hak odaklı düzenlemeler mümkün olabilirdi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunların yanı sıra, çoluğu çocuğu uzakta olanlar gibi, ben de ABD’de yaşayan kızım ve kardeşim için endişe duydum ve acil bir durum karşısında bir şey yapamamak düşüncesi beni büyük bir çaresizliğe sürükledi</span><span style="font-weight: 400;">. </span><span style="font-weight: 400;">Bu duygularla haşır neşir olurken, vatansızlar, mahkumlar, mülteciler, vs gibi sınırsız çaresizliklere mahkum olan insanları da düşünmeden edemedim. İlk günlerdeki şaşkınlığımı, endişelerimi ve felaket senaryolarını dizginledikten sonra, rutin çalışma tempoma dönebildim, iyi kötü bir şeyler üretebildim. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Aslında ne kadar az şeyle yaşamak mümkünmüş!</span> <span style="font-weight: 400;">Ancak, buradan toplumsal anlamda bir ders çıkacak gibi görünmüyor.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Şunu da söylemeden edemeyeceğim, tecrit altındaki yaşam bana tüketiciliğimizi ve pazarın empoze ettiği yapay ihtiyaçlarımızı da sorgulama fırsatı verdi.  Aslında ne kadar az şeyle yaşamak mümkünmüş! Ancak, buradan toplumsal anlamda bir ders çıkacak gibi görünmüyor. </span></p>
<p><b>Pandemi Toplumların Eşitsiz Yapılarını Daha Görünür Kıldı  </b></p>
<p><b>BM Kadına </b><b>Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü görevinde bulunan ve pek çok ülke örneğini yerinde deneyimleyen bir akademisyen olarak, toplumsal</b><b> cinsiyet eşitliği pandemiden nasıl etkileniyor? Korona günlerini toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifiyle küreselde ve Türkiye’de nasıl değerlendirirsiniz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pandeminin hemen hemen tüm ülkeleri ve özellikle de gelişmiş batı ülkelerini endişe verici düzeyde etkilemiş olması, COVID-19’u geçmişteki benzer salgınların aksine, küresel gündemin merkezine oturttu. 2014’de, daha çok Afrika ülkelerini etkileyen ebolayı dünya uzaktaki bir felaket olarak izlemekle yetindi. Oysa, Koronavirüs Batı Avrupa’yı kasıp kavurarak hepimizin sorunu olarak başlarda eşitlendiğimiz yönünde bir algı oluşmasına neden oldu. Çok geçmeden gördük ki pandemi mevcut eşitsizlikler ve toplumların kırılgan hatları üzerinden somutluk kazandı; kadınlar, kız çocukları, yaşlılar, engelliler, mülteciler, işçiler, sosyal güvenlik sistemi dışında kalan emekçiler, yoksullar ve diğer dezavantajlı toplum kesimleri orantısız biçim ve derecede etkilendiler.  Bu bakımdan, toplumların baskın özelliklerini ve eşitsiz yapılarını daha abartılı bir biçimde görünür kıldı.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pandeminin toplumsal cinsiyet açısından etkilerine ilişkin BM sistemi, hükümetler, akademisyenler ve sivil toplum aktörleri tarafından, gerek Türkiye’de gerekse uluslararası düzeyde, pek çok değerli çalışma yapılmıştır. Pandemi dönemini toplumsal cinsiyet perspektifiyle kadınlar açısından değerlendirirken öncelikli olarak dört konuya odaklanmak gerektiğini düşünüyorum: ev içi bakım faaliyetleri; kadın istihdamı (buna da formal ve enformal sektör farkına göre bakmak gerekir); kadına yönelik şiddet; ve kız çocuklarının durumu. Her biri ayrı bir tartışma konusu olan bu faktörlere, yüzeysel de olsa, kısaca değinmek isterim.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bakım emeği ve ekonomisi toplumsal cinsiyet açısından çok yönlü çıkarımlarda bulunmaya elverişli bir alan. Zira</span> <span style="font-weight: 400;">bakım faaliyetlerinin nasıl düzenlendiği, kadın emeğini ve cinsler arası ilişkileri doğrudan etkiler. Pandemi döneminde kamu kurumlarının, pazarın ve enformal ilişki ağlarının sağladığı çocuk, yaşlı, hasta bakımı; temizlik; ve ürün temini gibi ertelenemez faaliyetler tümüyle aileye aktarıldı. Sınıf farklılıkları olmakla birlikte, eve yönelen bu işleri genelde kadınlar üstlenmiştir. Benim açımdan kritik olan mesele cinsiyete dayalı iş bölümünün yapısal, yani niteliksel boyutu. Sorulması gerek soru, ev içi bakım vs gibi işlerde erkeklerin sorumluluk almaları, cinsiyet iş bölümünü yapısal anlamda ne derece dönüştürüyor?  </span></p>
<p><b>Cinsiyete Dayalı İş Bölümünde Köklü Bir Dönüşümün Ol(a)mayışı </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadınların son 30-40 yıllık kazanımlarına rağmen, korona koşullarında cinsiyete dayalı iş bölümünde köklü bir dönüşümün olmadığını görmüş olduk. Özellikle, orta sınıf kariyer sahibi kadınların bakım yükümlülüklerinden, cinsiyet eşitliği sağlandığı için değil, dışarıdan hizmet temin edebildikleri için kurtuldukları ortaya çıktı. Kandiyoti’nin belirttiği gibi daha önce koordinatör olan kadınlar salgın koşullarında tekrar temel icracı olmuşlardır. Ücretsiz ve ‘gönüllü’ kadın emeği, kriz dönemlerinde ve bakım ekonomisinin devlete ve pazara yük getirdiği durumlarda, hep kurtarıcı olmuştur. Bugün eve devredilen işlerin bazılarının korona sonrası normalleşme sürecinde ailede kalma riskine işaret ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın istihdamı çok boyutlu bir konu ve bunun değerlendirilmesini ekonomistlere bırakmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak, ön plana çıktığını düşündüğüm iki konuya işaret edebilirim. Birisi, hemen hemen bütün ülkelerde kadın emeğinin yoğun olduğu ve pandemi döneminde de kritik alan olarak ortaya çıkan sağlık, temizlik, kasiyerlik gibi işlerde, özellikle, virüsle mücadelede ön saflarda yer alan sağlık çalışanlarının %60’nın kadınlardan oluşması; virüse yakalanma riski taşıyan işleri yapan bu kadınların çalışmama seçenekleri olmaması sonucu veriler, enfekte olan sağlık çalışanları arasında kadınların oranının oldukça yüksek olduğunu gösteriyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pandemi sürecinde, gerek haberlerde, gerek işçi temsilcilerinin beyanlarında ve gerekse devlet önlem paketlerinde üzerinde neredeyse hiç durulmayan, sigortasız-güvencesiz ev işlerinde çalışan kadın işçiler belki de en görünmez kadın kategorisini oluşturuyor. Eve kapanma uygulamaları nedeniyle, bu kadınların çoğu işlerinden ve gelirlerinden oldular. Çoğu ülkede, sosyal güvenceden yoksun ve kayıt dışı çalışan bu kadınların çalışamadıkları günlerin ücretini alamama durumu oldukça yaygın bir eğilim. Ev işi işçilerinin iş verenlerinin de kadınlar olduğu düşünülürse, burada feminist literatürde de yeterince ele alınmayan, kadınlar arası bir sömürü ilişkisi ve etik sorun olduğu kanısındayım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diğer bir gözden ırak olan konu, kız çocuklarının payına düşen ev içi iş yükü ve eğitim durumları. Pandemiyle birlikte uygulamaya giren dijital eğitimin en yakıcı sorunlarından biri bilişim teknolojilerine erişim ve kullanma eşitsizlikleridir. İnternet erişimi ya da bilgisayar vb. olanaklara sahip olan hanelerde bile kız çocuklarının dijital okuryazarlık ve dijital araçlardan daha az yararlandıkları bir gerçek. Dolayısıyla, dijital eğitim modeli eğitimdeki eşitsizlikleri daha da derinleştirmiştir.</span> <span style="font-weight: 400;">Kriz dönemlerinde, kız çocuklarının iş yüklerinin ve cinsel tacize maruz kalma risklerinin arttığı da biliniyor. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Kız çocuklarının evliliğe, erkek çocuklarının da işgücüne yönlendirilmeleri yoksul aileler için mağduriyetleriyle baş etmede kaçınılmaz bir strateji olabilir.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Çocuk evliliğinin zaten sorun olduğu birçok ülkede, Türkiye dahil, bazı kızların pandemi sonrasında eğitim sisteminden çıkartılıp evliliğe yönlendirilmeleri riskleri oldukça yüksek. ILO, salgının çocuk işçiliğinin önlenmesinde son 20 yılda sağlanan başarının genel olarak tersine dönebileceğine işaret ediyor. Bugün 1.5 milyar çocuk okul dışında, bunların bir kısmı belki de okula artık hiç dönmeyecek. Kız çocuklarının evliliğe, erkek çocuklarının da işgücüne yönlendirilmeleri yoksul aileler için mağduriyetleriyle baş etmede kaçınılmaz bir strateji olabilir. </span></p>
<p><b>‘Yoldan Çıkan’ Kadınların, Daha Sert Cezai Uygulamalara Çarptırılmaları </b></p>
<p><a href="https://kockam.ku.edu.tr/ceza-adaleti-ve-toplumsal-cinsiyet-yakin-erturk/"><b>Ceza Adaleti ve Toplumsal Cinsiyet</b></a><b> adlı son makalenizde, ataerki ilişkilerin hüküm sürdüğü toplumda, eşitsizliğe ve ayrımcılığa maruz kalan kadınların cezaevinde de benzer sorunları yaşadığını; kadınların son 20 yılda hızla artan kadın mahpus sayısının cinsiyet ayrımcılığı, şiddet ve yoksullukla yakından ilgili olduğunu söylüyorsunuz. Neden kadın mahpus sayısı son yıllarda yüzde 53 arttı? Kadınlar, eskisine göre daha mı çok itiraz ediyor ve haklarını arıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu soruya yanıtımı Suudi Arabistan örneğinden başlayarak vermek istiyorum. 1979-82 yılları arasında Riyad Üniversitesi öğretim üyesi iken Riyad cezaevi ziyaretimde, oradaki 10 civarındaki tutuklu ve hükümlü kadının hepsi yabancı uyrukluydu, hiç Suud’lu kadın yoktu. 1980 başlarında ülke genelinde cezaevi nüfusu, 50’si kadın olmak üzere, 4000 civarındaydı ve bunların dörtte üçten fazlası yabancı uyrukluydu. 2008 yılında BM kadına yönelik şiddet raportörü olarak Arabistan’a resmi ziyaretimde Riyad cezaevinde durum çok farklıydı; kadın tutuklu sayısı 1200’ün üstündeydi, çoğunluğu yabancı olmakla birlikte 30 kadar Suud vatandaşı kadın vardı. Suud’lu kadınlar ‘ahlak’ ya da siyasi nedenlerle cezaevinde bulunuyorlardı. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">1980’li yıllarda ‘yoldan çıkan’ kadınlar enformal yöntemlerle yola getirilirken, bugün devreye ceza adaleti sistemi girmiştir.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda, kadın hakları savunucusu pek çok aktivist kadının tutuklandığına dair bilgiler haberlere yansıyor. 1980’li yıllarda ‘yoldan çıkan’ kadınlar enformal yöntemlerle yola getirilirken, bugün devreye ceza adaleti sistemi girmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Küresel olarak baktığımızda, kadın tutuklular genelde dezavantajlı toplum kesimlerinden gelmektedirler ve çoğunun yaşam hikayesini yoksulluk, şiddet, cinsel istismar ve zihinsel hastalıklar gibi sorunlar oluşturuyor. Kadın tutukluların sayılarındaki artış benzer nedenlerle açıklanabilse de ülkelerin baskın özelliklerine göre farklı faktörler ön plana çıkıyor. Örneğin, kadın tutuklu sayısının en yüksek olduğu ABD’de ırk ayrımcılığı ve uyuşturucuyla mücadele uygulamaları, El Salvador’da katı kürtaj yasağı, Guatemala’da sokak çeteleriyle ilgili sorunlar, Afganistan ve İran’da ahlak anlayışı ve zina suçu, İşgal Altındaki Filistin Topraklarında işgale karşı eylemlere katılma gibi faktörler hangi kadınların cezaevine düşeceğinin ip uçlarını veriyor.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suç ve ceza örüntülerinde toplumsal cinsiyetin etkisi yeterince incelenmiş bir konu değil. Bazı uzmanlar kadınların daha özgür bir toplumsal konuma gelmelerinin suç oranındaki artışı etkilediğini savunurken, diğer bazıları toplumsal cinsiyet eşitliğinin erkek suç oranlarına olumlu yansıdığını ileri sürüyor. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Kadınların geleneksel yöntemlerle yerlerinde tutulamadıkları için cezai uygulamalara çarptırıldıkları yönündeki iddialar ağırlık kazanıyor.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Batı Avrupa ülkelerinin iç politikalarında uyguladıkları görece eşitlikçi ve demokratik politikanın şiddet ve suç olgusunu azaltıcı yönde etkilediği yönündeki tez, feminist paradigma açısından oldukça ilginç. Kadın tutuklu sayısındaki artışın, davranış değişikliğinden mi yoksa ceza adaleti sistemindeki değişiklilerden mi kaynaklandığı sorusu hala tartışma konusu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cezaevi nüfusu sayısının artma eğiliminde olduğu pek çok ülkede, Arabistan örneği dahil, görünürlüğü artan kadınlara yönelik soruşturma ve yargılamanın daha sert bir biçimde uygulanıyor olabileceği hipotezi, mevcut bilgiler ışığında ağırlık kazanıyor. Bu iddia, benim yukarıda belirttiğim iktidarın rıza ve zor ile yürütüldüğü ve rıza kanallarının tıkandığı anlarda, kaba şiddetin arttığı yönündeki tezimi de teyit eder nitelikte. Bu tartışmalardan, kadınların geleneksel yöntemlerle yerlerinde tutulamadıkları için cezai uygulamalara çarptırıldıkları yönündeki iddialar ağırlık kazanıyor. Bu yöndeki sorulara daha güvenilir yanıt verebilmek için daha çok karşılaştırmalı araştırma gerekiyor.</span></p>
<p><b>Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğini Yeniden Üreten Akademi</b></p>
<p><b>Salgın günlerinde ve aynı koşullarda erkek akademisyenlerin daha fazla yayın çıkardığı, buna karşın kadın akademisyenlerin daha az bildiri-makale ürettikleri; izin kadın akademisyenlere dair gözleminiz nedir? Son zamanlarda gündemde olan akademide tacizin yaygınlığı ve hasıraltı edildiğine ilişkin tespitlere katılır mısınız? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Akademi, hep Türkiye’de kadının istihdamında en başarılı alanlardan biri olarak görülmüştür. 30-40 yıl önce, Batı ülkelerinde kadın akademisyenlerin % 5 dolayında olduğu dönemlerde, Türkiye’de bu oran %30’ların üstündeydi. Bugün kadın akademisyenlerinin oranı %40-44 dolayında. </span><span style="font-weight: 400;">Araştırma görevlisi ve öğretim görevlisi kadrolarında sayıları erkeklere denk olan kadın akademisyenlerin, unvan yükseldikçe erkeklere göre geride kaldıkları akademideki cam tavana işaret ediyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span><span style="font-weight: 400;">Yönetim kadrolarında ise cam tavan çok bariz bir biçimde kendini gösteriyor. Bugün, rektörlerin  sadece %9.1’i, rektör yardımcılarının %10.3’ü ve dekanların %21’i kadındır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bilimsel yayın konusuna ilişkin verilere sahip değilim ama kadınların daha az yayın yapıyor olmaları çok şaşırtıcı olmaz, zira diğer istihdam alanlarında olduğu gibi akademide de kadınlar özel yaşamlarında ertelemedikleri ve satın alamadıkları pek çok sorumluluk nedeniyle tam zamanlı iki işde çalışıyorlar neredeyse.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bekar ve çocuksuz kadın akademisyenlerin daha fazla yayına sahip oldukları yönünde bazı veriler mevcut. Çocuk sahibi kadın akademisyenler ise ‘külkedisi parakoksu’ yaşar; bakım ihtiyaçlarını yerine getirdikten sonra baloya da giderler bilimsel yayın da yaparlar. Kadın akademisyenler, ister istemez çalışmalarını akademik yükseltmeler için gerekli olan minimum ölçütleri yerine getirmekle yetinme durumunda kalabiliyorlar, bu da daha az yayın anlamına gelebilir. </span><span style="font-weight: 400;">Bunu, kendi pratiğimde de yaşadım, çalışma tempom ve verimliliğim 50-yaşımdan sonra </span><i><span style="font-weight: 400;">zaman, enerji ve birikim</span></i><span style="font-weight: 400;"> üçlüsünün örtüşmesiyle hızla arttı. Yazıp çizmek artık bir iş değil yaşam tarzı oldu ve emeklilik sonrasında üretkenliğim artarak devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ne yazık ki özgür ve özerk olması gereken üniversitelerde, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve cinsiyetçi yaklaşımlar yeniden üretiliyor. Son yıllarda üniversitelerde daha önce duymadığımız kadar çok cinsel taciz ve saldırı  vaka ve davası  kamuoyuna  yansıdı. Bu bağlamda, mahkemeye taşınan bazı vakalar ve araştırma görevlisi Ceren Damar’ın bir erkek öğrencisi tarafından öldürülmesi, ‘hafif kadın’ olduğu için bir asistanın işine son verilmesi, akademideki cinsiyetçiliğin ne denli derin olduğunu ifşa ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Üniversitelerimizin, ülkedeki genel siyasi ve cinsiyetçi eğilimlerden arınmaları pek mümkün değil. Ne yazık ki tüm kurumlarımız açısından sorun teşkil eden liyakat meselesi üniversiteler için de söz konusu. Son yıllarda siyasi konjonktüre bağlı olarak üniversite kadrolarında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bilimsel çalışmaların bürokratik kriterlerle sürdürülmesi, bilim dünyasını olumsuz etkileyen faktörlerdir. </span></p>
<p><b>Kadın Hareketlerinin Küçümsenemeyecek Kazanımları</b></p>
<p><b>“Türkiye’de ve dünyada kadın hareketinin kazandığı çeşitliliğe ve başarılı noktaya rağmen, kadının eşitlik ve hak mücadelesinde henüz yolun başındayız” diyorsunuz. Kadınlara ve kadın hakları alanında çalışan sivil örgütlere</b><b>, </b><b>salgın koşulları ve sonrası için bir öneriniz olur mu? Erkekler kadın hakları mücadelesinde ne ölçüde ve nasıl yer almalı sizce? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Doğrusu kimseye tavsiyede bulunmak gafletinde bulunmak istemem. Ama sorunun analizinden hareketle şunu söyleyebilirim; şimdiye kadar kadınlar olarak liberal bir yaklaşım izledik. Yani, mevcut sisteme eklemlenmeyi, anaakıma entegre olmayı hedefledik. Bu bağlamda, küresel ve ulusal kadın hareketlerinin 40 yıllık mücadelesi sonucu kuşkusuz her ülkede küçümsenmeyecek kazanımlar elde edilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özellikle, kadınların insan haklarının tanınması yönünde bir dönüm noktası niteliği taşıyan 1990’lı yıllardan bu yana, uluslararası düzeyde kapsamlı bir kadın hakları ve eşitliği rejimi oluşmuş ve şiddetle mücadelede kayda değer bir aşama kaydedilmiştir. Bu gelişmeler ulusal düzeyde hükümetlere yasal ve kurumsal reform, kadınların güçlenmesini destekleme, toplumu bilinçlendirme gibi alanlarda önlemler alma yönünde özen yükümlülüğü (</span><i><span style="font-weight: 400;">due diligence</span></i><span style="font-weight: 400;">) getirmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de de uluslararası standartlar çerçevesinde gelişmişlik göstergeleri açısından kadınların durumlarında iyileşmeler yaşanmıştır. Ne var ki Türkiye’ye ilişkin veriler, özellikle kadının siyasete ve karar verme mekanizmalarına katılım oranı açısından dünya sıralamasında gittikçe en alt sıralarda yer aldığını gösteriyor. Liberal haklar açısından bile gerek Türkiye’de gerekse diğer ülkelerde, sorunlar devam ediyor. Dolayısıyla, kadınların kitlesel olarak bu haklarına kavuşmaları için anaakım sistemi sonuna kadar zorlamak gerekiyor. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Enerjimizi erkek pratiğine göre biçimlenmiş olan anaakımı dönüştürmeye kanalize etme zorundayız. Ataerki sonrası cinsiyet rejimi tasarlama ve hayata geçirme zamanı geldi.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak, şunu unutmayalım ki küresel olarak kadınların kamu alanında %50 oranında temsil edildikleri ülkelerde dahi, güç ve paranın -kadınların yönetim kadrolarından dışlandığı- özel sektöre kaymasıyla, cinsiyet ayrımcılığı ve eşitsizliği gizli bir biçimde devam edebiliyor. Bir başka deyişle, </span><i><span style="font-weight: 400;">anaakımlaştırma babaakımlaşmaya yenik düşüyor</span></i><span style="font-weight: 400;">. O halde, enerjimizi erkek pratiğine göre biçimlenmiş olan anaakımı dönüştürmeye kanalize etme zorundayız. Ataerki sonrası cinsiyet rejimi tasarlama ve hayata geçirme zamanı geldi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her ne kadar, içinde yaşadığımız konjonktürde, dünyanın gidişatı ürkütücü ve bunu destekler nitelikte olmasa da ben diyalektiğe inanan birisi olarak, bunların aşılacabileceğine; insan hakları, eşitlik ve adalet odaklı bir toplumsal sözleşmeyle yeni bir dünya düzeninin kurulabileceği inancımı koruyorum. Bu mücadelenin ana aktörlerinden birisi, daha önce de belirttiğim gibi, feminist harekettir. Etkili bir mücadele için, yeni bir misyon ve vizyona ihtiyacı olan feminizmin, farklı kadın gruplarıyla ve diğer özgürlük hareketleriyle stratejik ortaklıklar kurmaya ihtiyacı var. </span></p>
<p><b>Erkeklerin Kadınlar Üzerindeki Tahakküm Kurma İmtiyazından Vazgeçmesi  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin bu mücadelede yer almaları için her şeyden önce ataerki düzenin onlara sunduğu kadın ve gençler üzerinde tahakküm kurma imtiyazından vazgeçmeleri gerekir. Feminist yanlısı erkeklerin varlığı ümit verici, ancak bunlar hem sayısal olarak yeterli değiller hem de çok etkili alanlarda varlık gösterdikleri söylenemez. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">‘Beyaz Kurdele’ hareketi, ‘He-For-She’ gibi popülerleşen bazı erkek hareketleri, soruna yapısal değil pragmatik açıdan bakıyor ve olay ‘iyi erkek’ / ‘kötü erkek’ karşıtlığına indirgenerek, iyi olanların kötü olanlara iyi model olup onların rehabilitasyonu amaçlanıyor. Diğer taraftan, militarist erkek kimliğinin dönüşümü açısından önemli olan barış hareketinde erkekler, hala oldukça marjinal role sahip. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin kadın hakları mücadelesinde ‘yanınızdayız’ yerine, kendi ezilmişliklerine odaklanan bir söylemle yer almalarının daha tutarlı olacağı kanısındayım. Aksi taktirde, kurtarıcı tuzağına düşerek cinsiyet hiyerarşinin yeniden üretilmesine katkı yaparlar.</span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın cinayetlerinin, cinsel tacizin, cinsiyete dayalı sömürünün, cinsel köleliğin, çocuk istismarının vb. yaygın olduğu memleketimizde, erkeklerin kadınların yanında olmanın ötesinde bağımsız bir duruş sergiledikleri de söylenemez. Erkeklerin, ataerki sistemin dayattığı cinsiyet rolleri bakımından kendi konumlarını irdeleyerek, neden kadınların yanında olduklarının yanıtını vermeleri gerekiyor. Bunun da ilk adımı, ataerki erkeklik imtiyazından kurtulmak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Seneler önce bir konuşmamda, ‘erkekleri erkekliklerinden kurtarmak gerek’ demişim. Bunu bana sevgili Tayfun Atay, 8 Nisan 2019 tarihli ‘Gaia’nın Koynunda’ adlı yazısında anımsattı. Erkeklerin kadın hakları mücadelesinde </span><i><span style="font-weight: 400;">yanınızdayız</span></i><span style="font-weight: 400;"> yerine, kendi ezilmişliklerine odaklanan bir söylemle yer almalarının daha tutarlı olacağı kanısındayım. Aksi taktirde, kurtarıcı tuzağına düşerek cinsiyet hiyerarşinin yeniden üretilmesine katkı yaparlar. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Pandemiyi avantaja çevirebilmek için kırılgan ve güvencesiz olduğu belirlenen bazı alanların sosyal politika ve yatırım önceliğiyle güçlendirilmesi gerekiyor.</span></p></blockquote>
<p><b>Son olarak, pandemi sonrasında sizce neler yapılmalı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Modern çağda zaman çok önemli; COVID-19 dört ayımızı çaldı ve bu süre daha da uzayacağa benziyor. Göze çarpan tüketim (conspicuous consumerism) alışkanlıkları, doğaya ve tarım sektörüne yönelik yıkıcı neoliberal ekonomik politika ve pratikler, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği, gibi pandemi döneminde öne çıkan durumlar karşısında hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilirse, çalınan zamanımız boşa gitmiş olacak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pandemiyi avantaja çevirebilmek için kırılgan ve güvencesiz olduğu belirlenen bazı alanların sosyal politika ve yatırım önceliğiyle güçlendirilmesi gerekiyor. Bu bağlamda çok taraflı işbirliği kurum ve modellerini güçlendirmek; hayatımızın her alanını etkileyen COVID-19 krizinin kapsamlı bir değerlendirilmesi ve ileriye dönük olumsuz etkilerini önleyecek eylem planı hazırlanması için uluslararası konferans düzenlenmesi ve çalışma gruplarının oluşturulması akla gelen bazı öncelikli alanlar.</span></p>
<p>Röportajın ilk bölümününe aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="Z4xMIQhl21"><p><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/23/siddet-pandemisiyle-mucadele-radikal-yontem-ve-kararlilik-gerektiriyor/">“Şiddet Pandemisiyle Mücadele, Radikal Yöntem ve Kararlılık Gerektiriyor”</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;“Şiddet Pandemisiyle Mücadele, Radikal Yöntem ve Kararlılık Gerektiriyor”&#8221; &#8212; Sivil Sayfalar" src="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/23/siddet-pandemisiyle-mucadele-radikal-yontem-ve-kararlilik-gerektiriyor/embed/#?secret=aD8rpIsLpp#?secret=Z4xMIQhl21" data-secret="Z4xMIQhl21" width="500" height="282" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/26/ataerki-sonrasi-cinsiyet-rejimini-hayata-gecirme-zamani-geldi/">“Ataerki Sonrası Cinsiyet Rejimini Hayata Geçirme Zamanı Geldi!”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Şiddet Pandemisiyle Mücadele, Radikal Yöntem ve Kararlılık Gerektiriyor”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/23/siddet-pandemisiyle-mucadele-radikal-yontem-ve-kararlilik-gerektiriyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2020 08:35:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet pandemisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Ertürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=55110</guid>

					<description><![CDATA[<p>COVID-19 salgınının küresel düzeyde eşitsizlikleri derinleştirdiği ve kadın hakları alanında elde edilen kazanımların kaybedilme riski, İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya karşı süregelen itirazlar, içinde olduğumuz “eril restorasyon” sürecinde erkeklerin kaybettiklerini geri kazanmaya çalıştıkları tespitlerini, ODTÜ Sosyoloji bölümünden emekli Prof.Dr. Yakın Ertürk ile konuştuk. 2003-2009 arasında BM İnsan Hakları Konseyi Kadına Yönelik Şiddet Özel Raportörlüğü’nü yürüten ve insan hakları, cinsiyet eşitliği, kadına yönelik şiddet konularında uzman olan Ertürk, kadın haklarındaki gelişmelerin yanılsamalı ve kırılgan halini not etmekle birlikte feminist hareketin en dirayetli muhalefet olduğunu vurguluyor. “Şiddet pandemisi virüs pandemisi gibi sinsi ve görünmez değil, tam tersine açık seçik ortada ve çoğu kez geliyorum diyor” diyen Ertürk, şiddet pandemisiyle mücadelenin radikal yöntem ve kararlılık gerektirdiğini kaydediyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/23/siddet-pandemisiyle-mucadele-radikal-yontem-ve-kararlilik-gerektiriyor/">“Şiddet Pandemisiyle Mücadele, Radikal Yöntem ve Kararlılık Gerektiriyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.metiskitap.com/catalog/book/6030"><b>Sınır Tanımayan Şiddet: Paradigma, Politika ve Pratikteki Yönleriyle Kadına Şiddet Olgusu</b></a><b> adlı kitabınızda, “Neoliberal dünyada, evrensel ataerkil kültür ve cinsiyet yapılanması hegemonyasını sürdürüyor; cinsiyet ayrımcılığını yeniden üretmeye devam ediyor ve şiddet sınır tanımaz biçimde yaygınlaşıyor” diyorsunuz. Kitabın basıldığı 2015 yılından bu yana tespitlerinizde bir değişiklik oldu mu?  “Kadınların hak mücadelesi günümüzün en etkili küresel hareketi” olmayı sürdürüyor mu? </b></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-55111 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/yakin-erturk.jpg" alt="Yakın Ertürk" width="423" height="282" />Sınır Tanımayan Şiddet</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı kitabımla ilgili saptamanız doğru, ancak şunu da söylüyorum: hegemonyanın istikrarsızlaşması sonucu ataerkil yapıda meydana gelen derin kırılmalar erkekliği krize sokmuştur. Şiddeti bünyesinde taşıyan iktidar ilişkileri –ister evde ister dışarıda olsun- sarsıldığı, ikna (rıza) mekanizmalarının çöktüğü ve gerilimlerin arttığı anlarda, şiddet tırmanışa geçerek normalleşir. Şiddetin artması, egemen gücün (eril güç / devlet) kendini yeniden meşrulaştırmak için toplumsal dinamikleri dizginleme çabasıdır.  Tarih bize bu gibi çırpınışların sonun başlangıcı olabileceğini öğretmiştir.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla, günümüzde tezahür eden kaba şiddet ve otoriterleşme, tarih boyunca süregelen egemenlik savaşlarının olmayan yeni bir evresine işaret ediyor diyebiliriz. Soğuk Savaş sonrası esen özgürlük rüzgarları, özellikle 1990’lı yılların baskın insan hakları hareketleri ve devletlerin destekleyici tutumları, bugün yerini anti-göçmen, anti-liberal, anti-kadın ve anti-LGBTQİ eğilimlere ve cezalandırıcı devlete bırakmıştır. Bu konjonktürde, tüm dünyada sağ popülizmin ivme kazanması -kimi yerde devlet aygıtını ele geçirerek, kimi yerde güçlü bir muhalif kanat oluşturarak- tesadüf değil. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kitabın yazıldığı yıllarda zaten epey yol almış olan bu eğilimler, günümüzde ileri demokrasileri dahi doğrudan tehdit eden boyutlara erişti. Demokrasi ve insan hakları ilkelerine göre tasarlanan Avrupa Birliği projesi, özellikle mülteci ve göçmen sorunları karşısında tıkanmış ve hızla sağcılaşmaya başladı. Sosyal demokrasinin kalesi olan İsveç gibi bir ülkede dahi, sağ parti son seçimlerde %17 oranında oy aldı ve ülkede kökleştiği düşünülen eşitlikçi değerler üzerindeki mutabakat sarsılmaya başladı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ocak ayında davetlisi olduğum, İsveç’in en büyük kadın örgütü FOKS, kadın örgütleri olarak bu konudaki endişeleri karşısında diğer ülke kadınlarından ‘ne öğrenebiliriz ve nasıl bir iş birliğine gireriz?’ arayışında olduklarını ifade ettiler. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Feminist kadınlar, özellikle ülkemizde, kamu alanından silinmek istenmekte, devlet kurumlarıyla diyalogları tıkandığı gibi gerici güçlerin de hedefi haline geldiler. Kıyafetini uygun bulmadığı kadınları sokakta tartaklamak, fikrini beğenmediği kadınlara karşı tecavüz çağrıları yapmak, siyasette görünürlüğü olan kadınları cinsiyetçi hakaretlerle sindirmeye çalışmak, çocuk istismarını Allah’ın emri diye savunmak ve kadın cinayetlerini ‘özgürlük düşkünü bir kadın ve gayrimeşru yaşantısı içinde geçen bir ölüm hikayesi’ yorumuyla suçu kadınlara yüklemek gibi durumlar, toplumumuzdaki lümpenleşmenin işaretleridir. Ne yazık ki bunları kendini bilmez bir avuç çapulcuya atfetmek mümkün değil. </span></p>
<blockquote><p>Kadın haklarına yönelik saldırıların adeta örgütlü bir harekete dönüşmesini, bir bakıma, kadın hareketinin başarısının bir sonucu olarak nitelemek hiç de yanlış olmaz; kadın hakları hareketi küçük ve büyük patriarkları ürkütmüştür.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın ve LGBQI haklarına karşı yaklaşımlara resmi düzeyde prim verilmesi ve bunların din, örf, adet gibi hepimiz için önemli değerlerle bezenerek sunulması, aşırı akımları cesaretlendiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlginçtir ki, gerek kuzey gerekse güney ülkelerinde, demokratikleşme ve kadın hareketi el ele gitmiştir. Yakın tarihe bakacak olursak, örneğin, Türkiye ile bazı paralellikleri olan Brezilya’da kadınlar,1988 Anayasasının kabul edilişine giden demokratikleşme sürecinde önemli rol oynamışlardır. Keza, Türkiye’de kadın hareketi, son kırk yıldır Medeni Kanun reformu ve Türk Ceza Kanunu reformu gibi kritik süreçlerin kritik aktörleri olarak ön planda yer almıştır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün, ne yazık ki her yerde korku siyasetinin kıskacında olan kadın hakları, demokrasi, hak ve hukuk beraberinde korku etiğini de getiriyor. ‘Travma feminizmi’ olarak da tanımlanan bu durum karşısında pek çok kadın için öncelik korunmak olmuştur. Korku travması koronavirüsle birlikte insanları birbirinden soyutlayarak yabancılaştırmıştır. Tehlikeli olan, bu travmanın uzun vadede kemikleşerek manipülasyona açık kitleler yaratmasıdır.</span></p>
<blockquote><p>Pek çok tehdidi içinde barındıran bu ortamda, feminist hareketin en dirayetli muhalefet olduğu konusunda hiç şüphem yok.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Her ne kadar, kadınların politika belirleme süreçlerini etkileme alanları son yıllarda daralmışsa da direnmekten başka seçeneklerinin olmadığını iyi bilen kadınlar, cinsiyetçiliğe ve eril şiddete karşı sokağı terketmemekte kararlılar. Eve kapanmanın uygulandığı koronalı günlerde ise kadın grupları interneti etkili bir biçimde kullanarak örgütlü duruşlarını ve dayanışmalarını sürdürüyorlar. Bu bağlamda, ‘TCK 103 – Çocuk İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu’, geniş bir taban oluşturarak güçlü bir ses ortaya koyuyorlar.  Ayrıca, “erkek yerini bilsin” hashtagiyle cinsiyetçi söylemi ters yüz eden kampanya toplumun pek çok kesiminin dikkatini çekti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sözün kısası, toplumsal ilişkilerin diyalektiği, kitabımda vurguladığım dinamiklere yeni boyutlar kazandırmış ve onları bazı yeni alanlara taşıyarak, hak ve eşitlik mücadelesini yeni meydan okumalarla karşı karşıya bırakmıştır. Bize de düşen, mücadeleye devam etmek!</span></p>
<p><b>Kadın Haklarındaki Gelişmelerin Yanılsamalı ve Kırılgan Hali</b></p>
<p><b>Bir </b><a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/30/deniz-kandiyoti-salgin-modern-kadinin-yasadigi-illuzyonu-yikti-gecti/"><b>söyleşide Prof. Dr. Deniz Kandiyotti</b></a><b> , “…kendilerini çok güçlü, çok özgür gören post-feminist kadınların” sahip olduğu güç ve özgürlük noktalarının çoğunun hayali olduğunu söyleyerek, “modern kadının illüzyonu”şeklinde tasvir etti. İçinde olduğumuz süreci “eril restorasyon” olarak tanımladı ve erkeklerin kaybettiklerini geri kazanmaya çalıştıklarını söyledi. Bu tespitlerde katıldığınız ya da ayrıştığınız hususlar var mı?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">‘Eril restorasyon’ çok doğru ve önemli bir kavram. Restorasyon çabalarının lümpenliği düşünülürse, bunu ‘hortlama’ olarak da kavramlaştırabiliriz. İktidar alanları zayıfladıkça, eril güç, agresif şekilde ve zorbalıkla imtiyazlı konumunu korumaya çalışıyor. Kadınlar kaderlerine razı olmadıkça –yani onlara biçilen toplumsal konuma karşı geldikçe- gerek devletin muhafazakar/baskıcı politikaları gerekse devlet dışı aktörlerin karşı atağa geçmeleri tam da bir restorasyon hamlesi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Post-feminist kadınlara gelince, Kandiyoti’nin tam olarak neyi kast ettiğinden emin değilim, zira feminizm sonrası bir dönemde olduğumuzu düşünmüyorum; post-feminizm ancak patriarki sonrası olabilir. Kandiyoti’nin ‘illüzyon’ hali diye nitelendirdiği bence çok daha genel bir durum için geçerli. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın haklarındaki gelişmelerin yanılsamalı ve kırılgan hali uzun zamandır kadınların gündeminde ve son yıllarda dünyanın pek çok yerinde çok daha geniş ve farklı kadın gruplarının da tepkisiyle ortaya çıkan yeni kadın hareketleri, yürüyüşler, grevler vs, ‘% 99 için feminizm’ gibi bir kavramı ve küresel düzeyde yeniden örgütlenme ihtiyaçlarını da beraberinde getirdi. Gelinen noktanın yarattığı hayal kırıklığı, Pekin + 25 kapsamındaki tartışmalara da yansıdı ve yeni bir feminist vizyon ve strateji arayışları yoğunlaştı. Mart 2020’de toplanması planlanan BM Kadının Statüsü Komisyonu’nun pandemi nedeniyle iptal edilmesiyle bu girişimler sekteye uğrasa da önceliğini koruyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu bağlamda, yeni bir feminist ‘dalganın’ habercisi olarak tekrar ezilmişlik ve tahakkümün temelinde yatan, yerel ile küresel arasındaki bağlantıyı kuran güç yapılanmalarına karşı bir direnme evresinde bulunduğumuzu düşünmek çok ütopik olmaz sanırım. Bu direniş, ikinci dalga feminizmin başarısı nedeniyle ortaya çıkan karşı saldırı (backlash) karşısında, pamuk ipliğine bağlı olduğunu anladığımız kazanımlarımıza sahip çıkma tepkisidir. Dünyanın her yerinde, tehditlere karşı kitle eylemleriyle tekrar sokaklara hakim olmaya çalışan kadınların, korona sonrasında toparlanıp daha güçlü bir biçimde dönüş yapmasını bekleyebiliriz. </span></p>
<p><b>“Ev, Erkeğin Sarayı; Kadın İçin Baskının Kaynağı ve Eşitsizliğe Karşı Mücadele Alanı”</b></p>
<p><b>İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı yasaya “Türkiye’de toplumsal değerleri tahrip ettiği ve ailenin parçalanmasına sebep olduğu yönünde” itirazlar yükseliyor. Bu itirazları nasıl değerlendirirsiniz? Karar alıcıların uluslararası sözleşmelerden çekilmesi olası mı?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aile, insan türünün devamını sağlayan üretim ve üreme faaliyetlerinin alt yapısını oluşturan temel birimdir. Bu faaliyetlerin nasıl örgütleneceği, kimin denetiminde olacağı konuları gerek kadın-erkek, gerekse sınıf ilişkilerinin özünü oluşturur. Dolayısıyla, ailenin denetimi hem devlet açısından hem de eril güç açısından önem taşır. İlk telaffuz edilişi 16’ıncı yüzyıla dayanan ‘ev / yuva erkeğin sarayıdır’ (home is a man’s castle) sözü, bu anlayışı yansıtan anlam yüklü bir deyimdir. Kadınlar açısından ise baskının bir kaynağı olarak görülen aile kurumu, eşitsizliğe karşı bir mücadele alanı olmuştur.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son 30-40 yıldır dünyanın her yerinde kadınlar aile hukuku ya da medeni kanundaki cinsiyetçiliğe karşı mücadele yürüttüler ve önemli sayılabilecek reformlar gerçekleşti. Ne yazık ki günümüzde bu reformlar gerici saldırıların odağı oldu. Benim 2016 ve 2017 arasında yürüttüğüm 8 ülkenin araştırmasından oluşan ve 2019’da yayımlanan ‘</span><a href="https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/tr/news/none-routledge-tarafndan-aile-hukukundaki-ayrmc-duzenlemelerin-kadna-kars-siddet-ile-bagn-ulke-ornekleri-uzerinden-inceleyen-kitap-yaynland-kasm-2018/"><i><span style="font-weight: 400;">Feminist Savunuculuk, Alile Hukuku ve Kadına Yönelik Şiddet</span></i></a><i><span style="font-weight: 400;">’</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı kitap farklı kültür, tarih, hukuk sistemine sahip ülkelerde kadınların verdiği mücadele sonucu elde edilen bazı yerde köklü, bazı yerde mütevazi kazanımları ve son yıllardaki gerici tepkileri anlatıyor.</span></p>
<p><b>Anneliğin ve Ailenin Tekrar Siyasi Proje Haline Getirilmesi</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünyanın pek çok yerinde </span><span style="font-weight: 400;">neoliberal gereksinim ve yükselen muhafazakarlık kadın doğurganlığını, anneliği ve aile kurumunun korunmasını tekrar siyasi bir proje haline </span><span style="font-weight: 400;">getirmiştir. Bu muhafazakarlaşmanın somut göstergesi olarak İnsan Hakları Konseyi bünyesinde 2014’den bu yana ‘aileyi koruma’ya yönelik alınan kararlar dikkat çekici. Bunlar, özünde heteroseksüelliği ve geleneksel aile yapılanmasını tehdit ettiği düşünülen her gelişmeye karşı hükümetler arası güçlenen mutabakatı yansıtması bakımından endişe verici. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Avrupa Konseyi’ne üye 13 devlet, henüz İstanbul Sözleşmesi’ni onaylamadı. Bazı taraf ülkelerde ise, Türkiye’de olduğu gibi, Sözleşme yükümlülüğünden çıkma konusu kamuoyunda tartışılır oldu. İstanbul Sözleşmesi etrafındaki eleştiriler, aslında kadın ve LGBTQI haklarına karşı daha geniş saldırının bir parçası. İtiraz sahipleri, </span><span style="font-weight: 400;">üreme ve üretim süreçlerinin denetiminin –yani güç ve imtiyazlarının- geleneksel aile yapısını korumaktan geçtiğini </span><span style="font-weight: 400;">çok iyi biliyorlar.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sağ popülizmin direniş noktası her yerde aynı: aile, kadınların üreme ve cinsel hakları ve cinsel yönelim</span><span style="font-weight: 400;">. Bu konudaki çekişmede farklı yönde gelişmeler de olmuyor değil. Örneğin muhafazakâr üyelerin çoğunlukta olduğu ABD Yüksek Mahkemesi, 15 Haziran 2020’de Medeni Haklar Yasası’nın, cinsel yönelimi farklı olan bireyleri iş yerinde ayrımcılığa karşı koruduğuna hükmetti.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uluslararası sözleşmeler uzun zamandır devletlerin hedefinde ama aynı devletler yeni sözleşmeler kabul etmeye devam ediyorlar. Zira devlet içi ve devletler arası dengeler ve dinamikler çok yönlü işleyebiliyor. Uluslararası topluluğun üyesi olmaya devam ettikleri sürece, hükümetlerin taraf oldukları sözleşmelerden çıkmaları pek olası değil. Asıl tehlike, çok taraflı diplomasi ve siyasetin çökmesi; işte o zaman her şey mümkün. Geçtiğimiz günlerde BM Genel Kurulu başkanlığına Volkan Bozkır’in getirilmiş olması Türkiye’nin uluslararası sözleşmelerden çekilme olasılığını hiç değilse şimdilik ortadan kaldırdı diye düşünüyorum.</span></p>
<blockquote><p>Kadın hakları bir mücadele alanı olmaya devam ediyor. Bir taraftan kadınlar otonom alanlarını genişletme çabasında, diğer taraftan da eril restorasyon devrede.</p></blockquote>
<p><b>Kadın hakları alanında elde edilen kazanımları kaybetme tehlikesi olduğuna ilişkin uyarılara katılır mısınız? Bu uyarılar ulusal ve küresel düzeyde geçerli mi?   </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadın hakları bir mücadele alanı olmaya devam ediyor. Bir taraftan kadınlar otonom alanlarını genişletme çabasında, diğer taraftan da eril restorasyon devrede. Bu durum dünyanın her yerinde farklı biçim ve düzeylerde kendini gösteriyor. Birkaç örnekle tehdidin boyutlarını görebiliriz:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Macaristan’da Başbakan Orban üniversitelerin toplumsal cinsiyet programlarını yasakladı ve korona sürecinde parlamentoyu kapatarak kendisini olağanüstü yetkilerle donattı. İtalya’da, son yıllarda kürtaj karşıtlığı yükselişe geçti, bazı yerel yönetimler kürtajı kısıtlayıcı, yasaklayıcı uygulamalar benimsedi. 1978’den beri yasal olan kürtaja yönelik tehditler karşısında 2018’de kadınlar sokağa döküldü. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dini ve ahlaki gerekçeleri ileri süren ve kendilerini ‘vicdani retçi’ olarak ilan eden bazı jinekologlar kürtaj yapmayı reddediyor; bu da yasal olmayan yöntemlerin artmasına neden olduğu için kadın sağlığını tehlikeye sokuyor. Polanya’da, kürtaj yasasının kaldırılmasına yönelik girişim, kadınların kitlesel karşı çıkışıyla durduruldu. İktidardaki partinin lideri Kaczynski, LGBTİ haklarını, ülkenin ulusal kimliğinin bir parçası olan Hristiyanlığa aykırı olması nedeniyle, toplumsal tehdit ilan etti. İspanyanın sağ-kanat partisi VOX, 15 yıllık kadına yönelik şiddetle mücadele yasasının kaldırılmasını talep etmekte.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Benzer şekilde LGBTİ hakları ve üreme hakları ABD’de, bazı eyaletlerle Yüksek Mahkeme’nin çekişme kaynağı olmaya devam ediyor. Bu konulara ilişkin sağ politikalar zaman zaman hükümet programlarıyla başka ülkelere de ihraç edilmektedir. Brezilya’da ırkçı, homofobik ve kadın düşmanı sağ kanat, ataerkil ve heteronormatif aile anlayışını yerleştirmek amacıyla bazı hak ve özgürlüklere yönelik savaş yürütmektedir. Ülkede aynı cinsiyet evlilikler 2013 yılından beri yasal olsa da geleneksel aile tanımına yer veren yeni bir aile yasası kabul edildi. Cumhurbaşkanı Bolsonaro’nun yaklaşım ve politikaları, 1988 Anayasası tarafından teminat altına alınmış olan kadın hakları, yerli nüfus hakları ve diğer marjinalize edilmiş toplum kesimlerinin haklarını doğrudan tehdit etmekte. </span></p>
<blockquote><p>Irkçı, homofobik ve anti-kadın sağ yaklaşımlar tüm dünyada yaygın bir eğilim olarak kazanımlarımıza meydan okuyor.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha da uzatılabilecek olan bu listede, söz konusu edinilen baskın eğilimler Türkiye bağlamında da bize pek yabancı gelmiyor sanırım. Korona döneminde artan otoriteleşmenin bu eğilimlerle eklemlenerek uzun vadede demokrasi, hak, hukuk açılarından olumsuz doğurguları-çıkarımları (implication) konusunda Chomsky gibi bazı düşünürler uyarıda bulunmuşlardır. Bu tehditlerin zaten hedefinde olan kadınlar, post-korona dönemde kendilerini genişleyen bir mağdurlar koalisyonunun içinde bulabilir. </span></p>
<p><b>Türkiye’de kadın hareketleri arasında kadının insan haklarına ve hak mücadelesine bakışında temel bir ayrışma olduğu söylenebilir mi? Kadınlar da homojen değil şüphesiz; farklı grupları kadın mücadelesinin varyasyonları olarak mı görmeliyiz? Sınır Tanımayan Şiddet kitabınızda bunu “kadınlar arasında farklılıkların ön plana çıkmasıyla kadın kimliğinin homojenleştirelemeceyek kadar karmaşık bir yapıya sahip” olması ve “Türkiye’de ve dünyada kadın hareketinin kazandığı çeşitlilik ve geldiği başarılı nokta” olarak mı değerlendirmeliyiz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Belirttiğiniz gibi kadınlar homojen değil, dolayısıyla da her zaman kadın örgütleri  arasında görüş farkı olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Ancak, Türkiye’de bu farklılıklara rağmen, belli dönemlerde kadınlar aynı platformda ortak hareket edebilmişlerdir. Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu reform süreçlerinde ve CEDAW gölge raporlarının hazırlanışında, farklı kadın grupları ortak hedefler etrafında birleşebilmişlerdir. Bu çeşitlilik, kadınların sınıfsal, etnik ve diğer pratiklerini yansıtması açısından epistemolojik öneme sahip ve gerek eylem (praxis), gerekse siyasa açısından olumlu açılımlar getirse de, kadın hareketinin çeşitlilik kazanması bazen aşılması güç çelişkileri ve ideolijik farklılıkları içinde barındırabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diyalog kanalları açık olduğu sürece, sorun bazında birlikte çalışabilme olanakları mümkün olabilir. Ancak, bugün, ne yazık ki işbirliği kanalları farklı işlemekte ve kadın örgütleri arasındaki farklılıklar siyasi iktidarın da olaya müdahil olmasıyla çok daha karmaşık hale gelmiş görünüyor. </span></p>
<p><b>“Feminizmin Nihai Hedefi, Ataerkil Güç Yapısını Ortadan Kaldırmaktır”</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kendilerini feminist olarak tanımlayanların feminizmini değerlendirmek haddim değil. Belki kendi feminizm anlayışımı ortaya koyarak bu soruya yanıt verebilirim. Çok kabaca, feminizmi ataerkil toplumda eril gücün günlük yaşamda kadın üzerinde iktidar sağlamasına ve kadını her alanda bu güce tabi kılmasına bir tepki ya da başkaldırı olarak görüyorum. Bu gücün dinamikleri ve değiştirilmesi yönünde farklı feminist akımlar söz konusu olsa da nihai hedef, ataerkil güç yapısını (kurum ve değerleriyle) ortadan kaldırmaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha basit söyleyecek olursam, </span><span style="font-weight: 400;">feminizm bizi önceden formatlanan kimliklere hapseden kategorileri sorgulayan ve bunlarla mücadelede strateji geliştiren bir bakış açısı ve bir değişim projesidir</span><span style="font-weight: 400;">. Feminizmin </span><span style="font-weight: 400;">referans noktası cinsiyet eşitsizliğinin tarihi, kadın hakları mücadelesinin pratiği ve uluslararası insan hakları standartlarıdır</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Böyle anlaşıldığında feminizm ile diğer bazı kadın hakları akımlarına mesafe koymuş oluyorum; yani </span><span style="font-weight: 400;">her kadın hakkı söylemi feminist bir söylem olmayabilir </span><span style="font-weight: 400;">demek istiyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarihsel olarak ve özellikle de günümüz neoliberal sağ popülist konjonktürde -gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde- </span><span style="font-weight: 400;">feminist gündeme karşı girişilen örgütlü saldırıların bünyesinde bazı kadın grupları da yer almışlardır</span><span style="font-weight: 400;">. Bunların feminist olma gibi bir dertleri de yok zaten. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diğer taraftan, farklı hak anlayışından hareket eden bazı kadın grupları, alternatif yaklaşımlarıyla kendilerini feminist hareketin içinde konumlandırmaktadırlar; bunların kuramsal kapsayıcılık açısından önemli olduğunu düşünüyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu bağlamda, Türkiye’de çalışmalarını saygıyla izlediğim, kendilerini İslami feminist olarak tanımlayan, kadınlar bulunmaktadır. Bu çizgide küresel bir hareket olan Musawah (arapça eşitlik), 2009 yılında Kuala Lumpur’da düzenlenen bir toplantıyla tanıtılan 47 ülkeden kadın ve erkek üyesi bulunan bir örgüt. Musawah’nın amacı, dini metinleri kadın hakları perspektifiyle yorumlayarak İslami öğretileri içeriden yorumlamaktır. On yılı aşkın bir süredir faaliyet gösteren bu örgüt, pek çok Müslüman kadın için dini kimliğini dışlamadan haklarını arama olanağı sunmakta, aynı zamanda da seküler kadın örgütleriyle ve uluslararası insan hakları mekanizmalarıyla yakın işbirliği yaparak tartışmalara önemli katkılar yapmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Sanırım, hakkında fazla bilgim olmayan HAVLE de benzer motivasyonla kurulmuş. Kurulalı henüz iki yıl olan örgütün websitesinde amaçları şöyle tanımlanıyor: </span><span style="font-weight: 400;">Feminist harekete Müslüman kadınların dahiliyetini artırarak farklılıkların görünür kılınması. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Böyle bir tanım, diğer feminist örgütlere ortak çalışma alanları tanıyan, son derece davet edici bir anlayışı yansıtması açısından ümit verici.</span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Esasında kavram olarak ‘İslami feminizm’, yukarıda yaptığım tanım çerçevesinde bana çelişkili gelse de </span><span style="font-weight: 400;">siyasi iktidara, resmi ideolojiye angaje olmayan ve şiddeti kutsamayan herkes, kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın, kabulümdür</span><span style="font-weight: 400;">; kadın haklarına olumlu katkılarının olacağını düşünüyorum. </span></p>
<blockquote><p>Şiddet pandemisi virüs pandemisi gibi sinsi ve görünmez değil, tam tersine açık seçik ortada ve çoğu kez geliyorum diyor. Şiddet pandemisiyle mücadele radikal yöntem ve kararlılık gerektiriyor.</p></blockquote>
<p><b>İçişleri Bakanlığı&#8217;nın korona döneminde “kadına karşı şiddet azaldı” açıklamasını nasıl değerlendirmeliyiz? Bu tespite, karşın bazı kadın örgütlerinin pandemi koşulları nedeniyle, şiddet verilerinin sağlıklı tutulmadığı itirazları; kadına karşı şiddete ve kadın haklarına ilişkin, siyasa yapımını nasıl etkiler?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İçişleri Bakanlığının açıklaması keşke doğru olsa; acaba şiddetin azaldığını hangi veri ve bilgiye dayandırıyorlar? BM kurumları, devlet kaynakları ve sivil toplum örgütleri dünyanın her yerinde pandemide kadına yönelik şiddette ciddi artışların olduğuna dikkat çekiyor ve önlem alınması için yetkililere çağrıda bulunuyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadına şiddet vakalarının kronik olarak cezasız kaldığı Latin Amerika ülkelerinde, kadına karşı şiddetin % 200-300 oranlarında artığı saptanmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünyanın diğer bölgelerinde de şiddet şikayetleri nedeniyle çağrı merkezlerinin aranma oranlarında %700’lere varan artış olduğu rapor edilmektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de durumun farklı olmasını beklemek iyi niyet ötesi bir saflık olur. Korona günlerinde, öncesinde de olduğu gibi, her gün kadınların cinayete kurban gittiğini medyadan öğreniyoruz. İnfaz yasası kapsamında bazı şiddet ve taciz faillerinin de salıverilmiş olmaları, evdeki riski daha da arttırmıştır. Kadın örgütleri bu süreci ellerinden geldiğince izlemekte ve çare olmaya çalışmaktalar. Konuya yakınlıkları nedeniyle onların beyanını daha güvenilir bulurum. Mevcut koşullarda raporlama ve veri oluşturma özellikle güçleşmiştir. Milyonlarca kadının internete ve akıllı telefona erişimleri yok; sosyal ağlarından da büyük ölçüde koptukları için pek çoğunun yardım isteme kanalları sınırlı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">‘Şiddet pandemisi virüs pandemisi gibi sinsi ve görünmez değil, tam tersine açık seçik ortada ve çoğu kez geliyorum’ diyor</span><span style="font-weight: 400;">.  Buna rağmen çoğu hükümet önlem almada son derece yetersiz kalıyor.  Oysa, </span><span style="font-weight: 400;">şiddet pandemisiyle mücadele radikal yöntem ve kararlılık gerektiriyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşveç’de hükümetler –bazı sorunlar orada da devam etse de- bu konuda yıllardır kararlı bir siyaset izliyor. Kadın ticaretinin ve fuhuşun önüne geçebilmek için, seks satın alımını yasakladılar. Böylece para karşılığı seks alışverişini ve genelde erkek cinselliğinin yapılandırılmasına yönelik tutumların da değiştireceği ümit ediliyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mart 2020’de, İsveç’te hükümet ‘çocuk evliliği suçu’ tasarısıyla, şiddetle daha etkili mücadele yürütebilmek yeni bir adım daha attı. Bu tasarı ile 18 yaş altı çocukların evlendirilmesinin kriminalize edilmesi amaçlanıyor. İsveç, erkek suçluluk oranları ve genel cezaevi nüfus oranlarında azalma eğilimi gösteren bir ülke. Gözlemciler, </span><span style="font-weight: 400;">kadın ve erkek mahpus oranlarındaki mesafenin daralmasının, eşitlik politikalarıyla ilgili olabileceğini düşünüyorlar</span><span style="font-weight: 400;">. İsveç çocuk evliliğini kriminalize etmeye yönelirken, biz TCK 103 affını konuşuyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burada iyi örnek olarak, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kadına karşı şiddetin ve kadın cinayetlerinin önlenmesi için Başkent Mobil uygulamasına “Mor Buton” özelliğini eklemesi not edilebilir.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/23/siddet-pandemisiyle-mucadele-radikal-yontem-ve-kararlilik-gerektiriyor/">“Şiddet Pandemisiyle Mücadele, Radikal Yöntem ve Kararlılık Gerektiriyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
