<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rıza Yıldırım arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/riza-yildirim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/riza-yildirim/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Jan 2020 12:09:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Rıza Yıldırım arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/riza-yildirim/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>‘Aleviler Cumhuriyet Tarihinin En Kötü Dönemini Yaşıyor’</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/23/aleviler-cumhuriyet-tarihinin-en-kotu-donemini-yasiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cafer Solgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 May 2019 07:13:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[tunceli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=38928</guid>

					<description><![CDATA[<p>AKP döneminde Alevilerin durumu... Alevilerin CHP ve Atatürk'e bakış açısı... Laiklik ve Cumhuriyet ile ilgili tutumları... Geleneksel Alevilik kitabının yazarı Rıza Yıldırım, söyleşimizin üçüncü ve son bölümünde bu konulardaki görüşlerini açıklıyor...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/23/aleviler-cumhuriyet-tarihinin-en-kotu-donemini-yasiyor/">‘Aleviler Cumhuriyet Tarihinin En Kötü Dönemini Yaşıyor’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Alevilik tartışmaları ve Alevilerin talepleri arasında bir paralellik kurulabilir mi? Biraz daha açmak gerekirse; bazı yetkililerin ‘Alevilere haklarını vermek istiyoruz ama çok dağınıklar; önce birlik olsunlar!’ türünden açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz?</b></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-38929" src="https://s3-eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/05/AleviMiting.jpg" alt="" width="357" height="246" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu şekilde düşünenlerin bir kısmı gerçekten samimi olabilir. Ancak kamu otoritesini kullanan ve çözüm üretme konumunda bulunanların bu söylemleri, çok net ifade etmem gerekirse, Alevilerin taleplerini geçiştirmek için kullanılan siyasi bir manevradan başka bir şey değildir. Bu stratejiyi AKP hükümetleri kendileri açısından son derece başarılı ve verimli olarak kullandı. Bir yandan bürokrasiden az sayıdaki Alevileri ‘temizlerken’ diğer yandan dünyaya Alevilerin hakları konusunda en ciddi adımları atan hükümetlermiş gibi bir imaj oluşturmayı başardılar. </span></p>
<p><b>AKP döneminde Alevilerin haklarında iyileşme olmadığını mı düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Evet. Hatta Alevilerin sosyo-politik ve ekonomik şartlar bakımından Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşadığını rahatlıkla söyleyebilirim. </span></p>
<p><b>Bu görüşünüzü neye dayandırıyorsunuz? Örneğin cemevlerinin açılması, Alevilerin cemlerini açıktan yapabilmeleri bir kazanım sayılmaz mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Önce şunu tespit edelim: Cemevleri AKP döneminden önce açıldı ve AKP iktidara geldiğinde zaten faaliyet halindeydi. 2002’den bu yana da cemevlerinin hukuki durumunun çözüme kavuşturulması ya da şartlarının iyileştirilmesi yönünde hiçbir adım atılmadı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha da önemlisi, bu tür gelişmeleri değerlendirirken dünyanın ve Türkiye’nin bütününe bakmak gerekir. Son yarım yüzyılda dünyada azınlıklar ve mikro kimliklerin kazandığı haklara baktığınızda Alevilerin kazanımının ortalamanın çok gerisinde olduğunu görürsünüz. Bir örnek vermek gerekirse, 1960’lardan önce Amerika’da siyahiler hala otobüslerde ancak kendilerine ayrılan yere oturabiliyordu, 2008’de ABD’nin siyahi bir başkanı oldu. Aleviler için böyle bir iyileşmeden bahsetmek mümkün mü?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kaldı ki cemevi vb. gibi gelişmeler tamamen toplumun kendi tabanından gelen bir dinamiğin ürünü olup siyasetin olumlu hiçbir katkısı olmamıştır. Tam tersi toplumun derinliklerinden gelen bu talebi hükümet mümkün olduğunca boğmaya çalışmaktadır. Sadece cemevleri ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlara bakmak bile AKP’nin ve artık tamamen onun güdümüne girmiş bulunan devletin tutumunu anlamak için yeterlidir. </span></p>
<p><b>Peki sizce Alevilerin talepleri nelerdir? Hangi talepleri karşılanmıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle şunun altını çizelim. Alevi toplumu her ne kadar kendi içinde parçalı bir yapıya sahip olsa da devletten ve hükümetten temel talepleri konusunda bir uzlaşı içindedir. Bu talepler AKP hükümetinin organize ettiği ‘Alevi Çalıştayları’nda da net olarak dile getirildi. Hepsi temel insan haklarıyla ilişkili olan bu talepleri birkaç madde altında özetleyebiliriz: 1) Kamu kurumlarında Alevilere karşı ayrımcılığa son verilmesi, 2) Zorunlu din derslerinin kaldırılması, 3) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ya lağvedilmesi ya da mezhepler üstü bir yapıda yeniden düzenlenmesi, 4) Cemevinin Alevi ibadethanesi olarak kabul edilmesi ve bu hususta gerekli yasal düzenlemelerin yapılması. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu hususların hiçbirinde ciddi bir iyileşme olmadığı gibi, Aleviler açısından durumun AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına göre çok daha kötü olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p><b>Neden? Biraz açar mısınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="wp-image-38930 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/05/Cem-e1558437508661.jpg" alt="" width="376" height="188" />Çünkü yukarıda özetlediğim taleplerin hepsi eşit yurttaşlık, laik devlet yapısı ve demokrasi kavramları ile ilgilidir. Alevilerin temel talebi eşit yurttaş olarak kabul edilmektir. Bu ise ancak 1) dini aidiyetleri devletin işleyiş mekanizmasından tamamen arındırmış bir laik sistem, 2) hukukun üstünlüğü ve 3) demokratik bir rejimle mümkündür. Esasen bu dediklerim sadece Aleviler için değil Sünni dindarların inançlarını özgürce ve samimice yaşayabilmeleri için de şarttır. Zira tarihinin hiçbir döneminde herhangi bir dini anlayışın egemenliği altında olan siyasal hegemonya alanında inanç özgürlüğü ortaya çıkmamıştır; çıkamaz. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ideolojik yönelimine ve pratik işleyişine Sünni bir anlayış egemen oldukça Alevilerin varlık zemini eriyecektir. Çünkü Sünni İslam Aleviliği meşru ve doğru bir Müslümanlık formu olarak kabul etmemekte, düzeltilmesi gereken bir sapkınlık olarak görmektedir. Bunun aksini iddia etmek, eğer Sünniliği ve Aleviliği bilmemekten kaynaklanmıyorsa, politik bir manevradan başka bir anlam ifade etmez. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde inanç özgürlüğü ancak laik/seküler devletlerin hakemliğinde var olabilmektedir. Zira her bir inanç, doğası gereği kendisinin hak geriye kalanların batıl olduğu iddiası üzerine kuruludur. Dolayısıyla, inanç özgürlüğünden bahsedebilmeniz için birbirini hak olarak kabul etmeyen farklı inanç gruplarının aynı yerde barış içinde yaşayabileceği bir politik sistem kurmanız gerekir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu açıdan bakınca Türkiye’de Aleviliğin varlık zemininin Sünniliğin hoşgörüsüne endekslenemeyeceği hemen anlaşılacaktır. İslam tarihini ve Sünniliğin yapısını azıcık bilen bir insan zaten böyle bir şeyin mümkün olmadığını da bilir. Şu hâlde, Alevilerin Türkiye’de eşit yurttaş olarak var olabilmeleri için ön şart inanç ve kimliklerinin meşru kabul edilmesidir. Bu ise ancak laiklik ve hukukun üstünlüğü üzerine oturan demokratik bir devlet yapısı ile mümkündür. AKP döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin bu niteliklerinin çok ciddi ölçüde zedelenmesi Aleviler açısından varlıksal bir kaygı nedenidir. </span></p>
<p><b>Bu dedikleriniz Alevilerin 1960’ların sonlarından itibaren neden kitlesel olarak CHP’ye oy vermeye başladığını da açıklıyor. </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="wp-image-38931 alignleft" src="https://s3-eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/05/Cem1-640x320.jpg" alt="" width="354" height="177" />Aynen öyle. Türkiye’de kamuoyunun yanlış bildiği bir gerçek de budur. Hem Aleviler hem de Sünniler arasındaki hâkim kanı Alevilerin çok partili dönemin başından beri CHP’yi destekledikleri yönündedir. Halbuki 1950 ve 1954 seçimlerinde Alevilerin ezici çoğunluğu Demokrat Parti’ye oy vermiştir. Ancak 1954 seçimlerinden sonra Menderes’in İslamcı yapılara (tarikatlar ve cemaatler) yönelik popülist bir politika benimsemesi Alevilerin yavaş yavaş bu partiden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Yine de Alevilerin büyük çoğunluğu itibariyle CHP’ye yönelmesi 1960 sonlarından itibaren özellikle 1970’lerde Ecevit döneminde gerçekleşmiştir. Bu yönelimin altında yatan temel sebep de yine laik devlet yapısının sağladığı güvencenin fark edilmesidir. </span></p>
<p><b>Alevilerin Atatürk’e bakış açısının da bu konuyla ilişkisi var mı sizce?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elbette. Son dönemde Alevilerin Atatürk sevgisi ve Cumhuriyet’e bağlılıklarını yersiz bulup eleştiren birçok ses duyuyoruz. Bu eleştiri kervanına katılan Alevi yazarlar ve kanaat önderleri de var. Görebildiğim kadarıyla Aleviler içinde beliren eleştirel damarının iki temel dayanağı var: 1938 yılında Dersim’de yapılan katliam ve tekke ve zaviyelerin kapatılması. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Farklı kesimler tarafından ön plana çıkarılan bu iki dayanağın da tarihsel bağlamından çıkartılarak kullanıldığı kanaatindeyim. Dersim’le başlayacak olursak, öncelikle, 1938’de büyük bir katliamla sonuçlanan ‘Dersim operasyonu’nun neresinden bakarsanız bakın insani bir dram olduğunu tespit etmemiz gerekir. Yine bir tespit olarak, bu operasyonun Atatürk’ün bilgisi ve iradesi dahilinde gerçekleştirildiği şüphe götürmez. Ancak yapılan operasyonu bir ‘Alevi soykırımı’ olarak lanse etmek tarihsel realiteye terstir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Dersim’de savaş açtığı düşman Alevilik (veya Kürtlük/Zazalık) değil Aşiret/derebeylik yapısıdır. Eğer o bölgenin nüfusu Alevi değil Sünni olsaydı bu operasyon yine de yapılırdı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence Alevilik faktörünün devreye girdiği yer operasyonunun kararının alınması değil uygulanması sürecidir. Aşiret hegemonyasının kırılıp bölgenin ulus devlet sistemine entegre edilmesi için çocuk, kadın, yaşlı demeden o insanların hunharca katledilmesi herhalde gerekli değildi. Burada olayın soykırımı andıracak bir katliam boyutuna ulaşmasında esas sebebin operasyonu yürüten komutanlar ve askerlerin motivasyonunda aranması gerektiğini düşünüyorum. Eğer karşılarındakiler Alevi olmasaydı yine aynı şekilde davranırlar mıydı? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunun Aleviliğe büyük bir darbe vurduğunu ileri süren görüşü tutarlı bulmuyorum. Zira bu kanun Osmanlı’dan devralınan sosyopolitik ve dini sistem içinde önemli bir yer tutan ve vakıflar üzerinden kamu gelirlerinin ciddi bir kısmını kontrol eden tarikatları hedef almaktadır. Aleviler o dönemde tarikat yapısıyla örgütlenmediği gibi tekke ve zaviyeleri de yoktu. Bektaşilerin tekkeleri ise zaten yüz yıl önce, 1826’da kapatılmıştı. Kanunun Alevileri etkileyen bir boyutu varsa o da dedelik ve çelebilik gibi unvanların yasaklanmasıdır ki Alevi dini hayatı zaten çok uzun zamandır gayrı resmi bir alanda yürütüldüğü için bunun da dikkate alınacak boyutta bir etki olduğunu düşünmüyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki bazı Alevi yazarların iddia ettiği gibi Atatürk aslında bir Alevi miydi? Yahut Alevilere dönük herhangi bir politikası var mıydı? Bana sorarsanız, Atatürk ve Cumhuriyetin ilk elitleri Modern Türkiye’yi inşa ederken Alevileri hemen hemen hiç dikkate almadılar. Alevi kimliğinin ve inancının olduğu gibi kabul edilip desteklenmesi hiçbir şekilde söz konusu olmadı. Esasen, kurmaya çalıştıkları laik devlet ve inşa etmek istedikleri seküler toplum vizyonu zaten böyle bir anlayışa izin vermezdi. Bu açıdan bakıldığında Cumhuriyet rejiminin Alevi kimliğine karşı reddiyeci bir tutum takındığına şüphe yoktur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bütün bunlara rağmen, Osmanlı dönemi ile kıyaslandığında Cumhuriyet dönemi Aleviler açısından çok daha olumlu bir siyasal düzen öngörüyordu. Doğrudan hiçbir fayda görmeseler de Alevilerin Cumhuriyet devrimlerini gönülden desteklemelerinin temel sebebi şüphesiz siyasal sistem ve devlet aygıtı üzerindeki din hakimiyetine son vermesi, yani yeni devletin laik karakteri idi. Bu yeni düzen Alevilere en azından ‘vatandaş’ olarak sisteme entegre olmak imkânı sağlıyordu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşte bu yüzden laikliğin Aleviler açısından önemi varlıksal (existential) seviyededir. Ve bu yüzden Atatürk ve Cumhuriyet’in Aleviler için ifade ettiği anlam her türlü gündelik siyasetin üzerindedir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/23/aleviler-cumhuriyet-tarihinin-en-kotu-donemini-yasiyor/">‘Aleviler Cumhuriyet Tarihinin En Kötü Dönemini Yaşıyor’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Sol Ve Kemalizm, Alevilerin Savunma Kalkanı Rolü Oynadı’</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/22/sol-ve-kemalizm-alevilerin-savunma-kalkani-rolu-oynadi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/22/sol-ve-kemalizm-alevilerin-savunma-kalkani-rolu-oynadi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cafer Solgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 May 2019 07:04:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=38923</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rıza Yıldırım ile "Geleneksel Alevilik" ile ilgili söyleşimizin ikinci bölümünde Alevilikle ilgili farklı görüşler, "Ali'siz Alevilik", modern Alevilik ve Alevilerin "sol" ile ilişkileri üzerinde durduk...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/22/sol-ve-kemalizm-alevilerin-savunma-kalkani-rolu-oynadi/">‘Sol Ve Kemalizm, Alevilerin Savunma Kalkanı Rolü Oynadı’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Röportajın birinci bölümü için <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/21/alevi-bellegi-kayboluyor/" target="_blank" rel="noopener">tıklayınız&#8230;</a></p>
<p><b>Alevilikle ilgili çeşitli görüşler var, mesela yer yer gündeme gelen ‘Ali’siz Alevilik’ gibi. Bu tür görüşlerin inancını ‘geleneksel’ olarak yaşayan Alevilerde bir karşılığı var mı? Gözlemlerinizi paylaşır mısınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-38925 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/05/Cem3.jpg" alt="" width="315" height="236" />Çok haklısınız. Başta Alevi toplumunun kendi içinde olmak üzere Aleviliğin ne olduğu konusunda çok farklı görüşler ve yaklaşımlar var. Bence bu farklılığın ana sebebi Aleviliğin temel referansları konusunda bir görüş birliğinin olmamasıdır. Esasen Geleneksel Alevilik projesinin amacı da bu referansları tespit etme yolunda bir adım atmaktır. Ancak altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki, Aleviliğin inanç ve ibadet esasları, kültürel ve coğrafi aidiyetleri ve temel referansları konusunda karşımıza çıkan bu kargaşa son elli yılın ürünüdür. Bu manzaraya bakarak Aleviliğin tarih boyunca hep bu şekilde muğlak ve kendi içinde uyumsuz olduğunu varsaymak yanlış olur. Gerek kitapta gerek diğer birçok yayınımda dile getirdiğim üzere, Alevilerin kendi içindeki bu ‘aşırı’ çoğulculaşma süreci, 1950’lerden itibaren süregelen ani şehirleşme ve sekülerleşmenin bir sonucudur. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Alevi toplumunun ilk kentlileşen nesilleri çoğunlukla Geleneksel Aleviliği terk edip Kemalizm veya solculuğu benimseyerek sekülerleştiler. 1990’larda bir dip dalga olarak beliren Aleviliğe ait değerlere dönüş cereyanı 2000’lerde iyiden iyiye etkin olmaya başladığında solculuk ve Kemalizm artık Alevi kimliğinin içsel bir parçası haline gelmişti. Alevi toplumunun kentli ve eğitimli kesimi artık bu ideolojilerden biri veya ikisini öz benliklerinin parçası haline getirmişti. Bu nesil Aleviliği yeniden keşfedip yorumlarken ister istemez sosyalizm veya Kemalizm perspektifinden yorumluyordu. 60’lar ve 70’lerde sosyalizm veya Kemalizm adına Alevi değerlerini kategorik olarak terk eden neslin yerine şimdi bu ideolojilerle uyumlu bir Alevilik inşa etmek isteyen nesil gelmişti.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kemalizm ve sosyalizmin Alevi toplumu içine girişi Alevilerin Sünni egemen kent hayatına tutunma çabaları ile koşut olarak gerçekleşiyordu. Alevi tarihinin bu kritik döneminde söz konusu ideolojiler iki önemli rol oynadılar. Birincisi gerek sosyalizm gerekse Kemalizm Alevilerin kentlileşmesi sürecinde ideolojik ve kültürel katalizörlük işlevi gördüler. Aleviliğin kendi ideolojik ve kültürel kurgusu kır muhitine göre şekillendiğinden böyle bir katalizöre ihtiyaç duyuluyordu. İkincisi, bu iki ideoloji Sünni dışlayıcılığı ve baskısına karşı kalkan işlevi gördü ve böylece Alevilerin kentte kendilerine alan açmalarına yardımcı oldu.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Son dönemde Alevi toplumu içinde solla yaşanan bu kaynaşmayı sorgulayan bir damar güçlenmeye başladı. Gerçekten de Geleneksel Aleviliğin inanç ve ibadet yapısı üzerinde en büyük tahribatı solculuğun yaptığını söylemek abartı olmaz.</span></p></blockquote>
<p><b>Bu tespitiniz Alevilerin neden kitlesel olarak sola yöneldiğini de açıklıyor herhalde değil mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kesinlikle. Görebildiğim kadarıyla, 1960’lardan itibaren bürokrasiye girip devlet içinde tutunabilen Aleviler genel olarak Kemalizm’e; daha alt düzey devlet memurları, esnaf ve öğrenciler ise sosyalizme yönelmişler. Birinci grup sayıca azdır. Onlar Alevi toplumunun genel ekonomik düzeyine göre elit sayıldıklarından 90’lardan itibaren hareketlenen dernek ve vakıf faaliyetlerinde de pek yer almadılar. Esasen bu kesimin Aleviliğe dönüşü ancak 2000’lerden itibaren İslamcılığın devlete egemen olmaya başlamasından sonradır. Öte yandan sosyalizm 70’lerden itibaren kentli Aleviler arasında kitlesel bir boyut kazandı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son dönemde Alevi toplumu içinde solla yaşanan bu kaynaşmayı sorgulayan bir damar güçlenmeye başladı. Gerçekten de Geleneksel Aleviliğin inanç ve ibadet yapısı üzerinde en büyük tahribatı solculuğun yaptığını söylemek abartı olmaz. Nitekim zamanlarda akademisyen ve entelektüeller arasında bu duruma dikkat çekerek Alevilerin sola yönelişlerini anlamsız ve çelişkili bularak eleştirenler oldu. </span></p>
<p><b>Bu durum gerçekten de çelişkili görünmüyor mu? Siz ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geçmişte bir dönem bana da çelişkili görünüyordu. Ancak özellikle Geleneksel Alevilik için yaptığım araştırmalardan sonra bunun çelişkili bir durum olmadığını anladım. Geleneksel Alevilik için yaptığım saha çalışması aynı zamanda bir sözlü tarih derlemesiydi. İnsanların anlattıkları tamamen son yarım yüzyıllık geçmişe dönüktü. Dolayısıyla bu proje sırasında Aleviler ve sol arasındaki ilişkiyi yakından inceleme şansım oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin genel sosyolojik yapısını göz önüne alınca Alevilerin sola yaklaşmasını gayet doğal buluyorum. Benim anladığım kadarıyla, bu yaklaşmanın temel sebebi sosyalizm ile Alevi inançları arasında bir yakınlık olması değil. Esas sebep muhafazakâr sosyolojinin dışlayıcılığı, yerelliği, insan haklarına karşı duyarsızlığı ve azınlıklar karşısındaki acımasızlığıdır. Ne yazık ki Türkiye’nin nüfus ve hegemonya bakımından gövdesini oluşturan muhafazakâr sosyolojinin temel kodları, temel insan haklarına karşı daima hegemon güç ve değerleri desteklemek üzerine kuruludur. Muhafazakâr çoğunluğun dip refleksi merkezden dışarıya doğru yayılan ve din-devletle temsil edilen nizamı (hegemonya sistemini) savunmaktır. O yüzden gerektiği zaman kişiler ve grupların temel haklarının ellerinden alınmasını gayet normal karşılar. Ve yine aynı sebepten, ülkenin muhafazakâr kültürü temel insan hakları gibi evrensel değerleri bir türlü içselleştirememektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Esasen sosyalizm de birey karşısında sistemi esas alan totaliter bir sistemdir. Ancak Türkiye ölçeğinde bakıldığında, sol gelenekten beslenenlerin hem sağcı muhafazakârlar hem de Kemalistlere nazaran azınlıklar ve mağdur olan kesimlerin hakları karşısında çok daha duyarlı oldukları görülüyor. Örneğin, 28 Şubat döneminde başörtüsü yasağına karşı sesini yükselten çok sayıda solcu ve liberal (ki bugün liberal olarak adlandırılan insanların çoğunun geçmişi sol geleneğe dayanır) görmüştük. Son dönemde hepimizin gözü önünce gerçekleşen ve bence başörtüsü yasağının kat be kat ötesine geçen hak ihlallerine karşı sağcı muhafazakâr kesimden yükselen etkili bir ses duyamıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1970’lerde de durumun benzer olduğunu söyleyebilirim. Aleviler yeni yeni girmeye çalıştıkları kentlerde bir yönüyle varlık mücadelesi verirken yanlarında sadece solcuları buldular. Evet şu kadarı doğrudur ki solcular Alevilere gelenek ve görenekleriyle beraber Alevi olarak değil potansiyel solcu olarak kucak açtılar. Ancak burada gözden kaçırmamamız gereken önemli nokta şudur: muhafazakâr sosyoloji Alevileri Alevilikten sıyrılsalar dahi kabul etmiyordu. Bu hazımsızlığın boyutunu yansıtması açısında kendi tanık olduğum bir örnek vermek isterim.</span></p>
<p><b>Buyurun tabii…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-38926 alignright" src="https://s3-eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/05/Cem2-640x333.jpg" alt="" width="388" height="202" />Ortaokul yıllarımın Turhal’ın Alevilerin yoğun yaşadığı bir kenar mahallesinde geçtiğini söylemiştim. O mahallede Alevi bir genç namaz kılmaya ve beş vakit mahallenin camisine gitmeye başlamıştı. Hatta bir süre sonra caminin gönüllü müezzinliğini yapmaya, imam olmadığında onun yerine namazları kıldırmaya başladı. Bu arada bizim evin karşı çaprazında oturan (ve gariptir ki kendisi de yüz yıl kadar önce Alevilikten dönen bir köyden olan) yaşlı bir adam mahallenin camisine gitmeyi kesti ve beş vakit namazını diğer mahallenin camisinde kılmaya başladı. Sonradan öğrendiğime göre, neden böyle bir şey yaptığı sorulduğunda, ‘Ben Kızılbaş’ın arkasında namaz kılmam!’ demiş. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu önyargı ve hazımsızlığın, şartlar oluştuğunda en büyük zalimlikleri ve insafsızlıkları o kitlenin gözünde nasıl kolayca normalleştirebildiğine inanamazsınız. Dersim’de yaşananlardan tutun da Çorum, Sivas, Maraş gibi yakın tarihimizin utanç dolu sayfaları zaten bunu mütemadiyen bize hatırlatmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aslına bakarsanız ben kendi hayatımda görüp yaşadıklarımdan sonra 70’lerde Alevilerin neden sola yöneldiğini çok daha rahat anlamaya başladım. Bakınız, Türkiye’de Alevilik üzerine kariyer yapmış, Alevi toplumunun kucak açtığı, sempozyum ve toplantılarda konuşurken Aleviden çok Alevicilik yapan birçok Sünni (bir kısmı muhafazakâr) akademisyen tanıdım. Bu meslektaşlarımızın ortak özelliği, her şeyin güllük gülistanlık olduğu dönemlerde kardeşlik ve birlik-beraberlik edebiyatı yapmaktır. Ancak ortam gerilip Aleviler kendilerini tehdit altında hissettiklerinde bunların sesi çıkmaz olur. Böyle zamanlarda yine meydanda sadece sol kökenliler veya sol eğilimli kişiler kalır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sebebi her ne olursa olsun, bu durum Aleviler ve sol arasında toplumsal ve politik bir yakınlaşma doğuruyor. Bu arada bir parantez açarak ‘sol’ kavramını birazcık açmak isterim. 70’lerden kalma bir alışkanlıkla Türkiye’nin siyasal ve ideolojik bölünmesini ifade ederken hala ‘sağ’ ve ‘sol’ tabirlerini kullanıyoruz. Ancak malumunuz olduğu üzere, bugün artık 70’lerdeki gibi bir sol kalmadı. Dolayısıyla Türkiye toplumundaki ana bölünmeyi izah ederken yeni bir kavramsallaştırma yapmamız kaçınılmaz. Elbette burada böylesi çetrefilli bir işe girişecek değilim. Ancak şu kadarını söyleyeyim, 2000’ler bağlamında konuşurken, sol dediğimde sosyalizm adına devrim peşinden koşanları değil, eski sol gelenekten beslenmekle beraber ana karakteri sekülerlik ve bireysel, özgürlükçü değerleri savunmak olan kitleleri kastediyorum. Bir başka deyişle, bugünün Türkiye’sinde sol kavramı sosyalist devrimcilikten çok daha geniş bir toplumsal, kültürel ve ideolojik alana işaret ediyor. </span></p>
<p><b>Peki Alevi toplumunun inanç ve geleneklerini yitirmesi ve bir yönüyle köklerinden kopması ile solla yakınlaşması arasına bir ilişki görüyor musunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şüphesiz. Hatta sadece sol değil Kemalizm de bu konuda etkili olmuştur. Ancak daha önce söylediğim gibi, eğitimli Aleviler arasında kitlesel kabul görmesi bakımından solun etkisi daha fazladır. Örneğin sizin önceki sorunuzda da geçen ‘Alisiz Alevilik’ gibi kavramlar bu seküler cereyanların beslediği nevzuhur yaklaşımların ürünüdür. </span></p>
<p><b>Geleneksel Aleviler arasında bunların bir karşılığı var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elbette yok. Geleneksel Alevilik her bakımdan Ehl-i Beyt’i merkeze alan bir inanç sistemi üzerine kuruludur. Yol sürmüş, erkan yürütmüş bir dede ile iki kelime konuşan ya da herhangi bir Alevi kaynağından iki satır okuyan herhangi bir kimse bunu hemen fark edecektir. </span></p>
<p><b>Öyle diyorsunuz ama bugün Alevi toplumuna baktığımızda Aleviliğin İslam’la bağını tartışan ve hatta reddeden Alevilerin sayısı da azımsanacak gibi değil.</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kesinlikle öyle. Bunu sosyolojik bir realite olarak kabul etmek zorundayız. Alevi toplumunun önemli bir kısmı seküler bir hayat tarzı benimsemiş durumda. Özellikle bizim kuşak ve sonrasında dinden uzaklaşan Alevilerin oranı ezici çoğunluğu oluşturuyor. Kendi hikayemden kısaca bahsetmiştim. Bunun bir istisna olduğunu düşünmeyin. Bizden bir veya iki önceki kuşaktan itibaren, köyünden (yani geleneksel kültür muhitinden) ayrılıp okuyan ve kent hayatına adapte olan Alevilerin neredeyse hepsinin durumu benzerdir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kopukluğun ne kadar derin olduğunu göstermek için bir örnek vereyim. Geleneksel Alevi hayatında her yıl görgüden geçmek şarttır. Görülmeyen kişi adeta geçici olarak Alevilikten çıkmış kabul edilir ve toplumdan dışlanır. O yüzden, örneğin çocukluğumun geçtiği köy hayatında her yıl görülmeden hayata devam etmek imkansızdı. Buna karşın, ben hayatımda hiç görülmedim. Çünkü gençlik yıllarıma geldiğimde o geleneksel ortamın dışına çıkmıştım. Zaten aynı dönemde görgü cemleri de terkedilmeye başlanmıştı.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Ne yazık ki Türkiye’nin nüfus ve hegemonya bakımından gövdesini oluşturan muhafazakâr sosyolojinin temel kodları, temel insan haklarına karşı daima hegemon güç ve değerleri desteklemek üzerine kuruludur. Muhafazakâr çoğunluğun dip refleksi merkezden dışarıya doğru yayılan ve din-devletle temsil edilen nizamı (hegemonya sistemini) savunmaktır.</span></p></blockquote>
<p><b>Bir yandan Geleneksel Aleviliği otantik Alevilik olarak anlatıyorsunuz, diğer yandan bu Aleviliğin neredeyse tamamen terkedildiğini söylüyorsunuz. Bu durumda Modern Aleviliği otantik kabul etmiyor musunuz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Bence her ikisi de otantik Alevilik olarak kabul edilmelidir. Çelişki gibi görünen bu önermenin mantığını anlamak için din kavramına biraz daha yakından bakmak gerekir. Dinler ancak insan toplulukları ile var olan canlı ve dinamik sistemlerdir. Bir din toplumsal dönüşümlere ayak uyduramaz ve gündelik hayatla uyumunu yitirirse, toplum tarafından yavaş yavaş terkedilir ve yok olur. Dolayısıyla yaşayan her din toplumsal hayatın dinamizmi ile uyum içinde devinmeye devam ediyor demektir. Ne var ki toplumsal dönüşümlerin ani ve keskin olduğu dönemlerde toplum ve din arasındaki senkronizasyon kesintiye uğrayabilir. 1950’lerden bu yana Alevi toplumunda yaşanan kimlik krizinin arkasında işte bu toplumsal dönüşümle dinsel dönüşüm arasındaki senkronizasyon sorunu yatmaktadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yani demek istiyorum ki, dinler dinamiktir, sürekli değişir ve dönüşür. Dolayısıyla bir inanç kalıbı veya ibadet uygulamasındaki değişim tek başına o inanç veya ibadeti gayrimeşru yapmaz. Burada esas ölçü söz konusu değişimin toplum tarafından ne kadar benimsendiğidir. Bir başka deyişle, dini sistemler esas meşruiyetlerini ait oldukları toplumlardan alırlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu açıdan Aleviliğe bakacak olursak, Alevi toplumunun son yarım yüzyılda çok temel dönüşümler yaşadığı aşikardır. Alevi kimliğinin inanç ve ibadet bileşenlerinin de bu dönüşüme ayak uydurması kaçınılmazdır. Alevi inanç sistemindeki dönüşüm inanç ilkelerinin ve ibadet uygulamalarının yeni şartlara uyarlanması şeklinde de olabilir, bunların bazılarının tamamen terk edilmesi şeklinde de. Nitekim Alevi toplumuna baktığımızda her iki tercihin de çeşitli derecelerde hayata geçtiğini görüyoruz. Esasen ‘Ali’siz Alevilik’ adıyla ortaya atılan anlayış da bu ikinci tercihin uç versiyonundan başka bir şey değildir. </span></p>
<p><b>Bu durumda ‘Ali’siz Alevilik’ anlayışını da meşru bir Alevilik formu olarak mı görüyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben inanç özgürlüğüne inanıyorum. Kişiler istedikleri gibi inançlarını seçme hakkına sahiptir. Bu bağlamda Alevi toplumu içinde belirli bir kitle öyle bir form üretmiş ve ona inanıyorsa bunu bir realite olarak kabul etmek zorundayız. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bununla beraber iki önemli noktanın altını çizmek isterim. Birincisi, Ali’siz Alevilik inşa etmek isteyen kişilerin şunu bilmesi ve açık yüreklilikle kabul etmesi gerekir: yapmaya çalıştıkları şey yeni bir inşadır; tarihten bize intikal eden Alevilikle alakası yok denecek kadar azdır. Bence Ali’siz Aleviliği açıktan ya da örtülü savunan yazar çizer takımının esas sorunu burada karşımıza çıkıyor. Neredeyse sıfırdan inşa etmeye çalıştıkları bu yeni olguyu Alevi geçmişine yansıtıp tarihi çarpıtmaya çalışıyorlar. Toplumsal düzeyde bunu anlarım, zira tarihsel derinliği olmadan hiçbir toplumsal kimlik ve inanç sistemi ayakta duramaz. Ancak entelektüel düzeyde tarihin bu derece çarpıtılmasını bilgi ve ideolojik üretimle açıklamak zordur. Bu tür iddiaları ortaya atan Alevi yazarların söylediklerinin uydurma olduğunu bilmemelerine imkân yok. Zira bunun için fazla uğraşmalarına gerek yok, kendi babalarının ve dedelerinin hayatlarına bakmaları yeterli. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Altını çizmek istediğim ikinci husus meselenin sosyolojik boyutuyla ilgili. Toplumsal dönüşümler iki karşıt dinamiğin diyalektik etkileşimi ile gerçekleşir. Bir yandan, sürekli değişen doğal çevre ve teknolojik yeniliklere tepki olarak toplumların altyapıları dönüşür ve bu dönüşüm toplumsal kurumlar ve değerleri mütemadiyen değiştirir. Öte yandan, toplumsal düzenin kesintiye uğramaması için tarihsel bir süreklilik şarttır. Bu süreklilik ihtiyacı her toplumda bir muhafazakarlık eylemsizliği oluşturur. Toplumsal dönüşümün yönünü ve hızını bu iki zıt kuvvetin kesişimi belirler. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Demek oluyor ki, hiçbir toplum değişmeden olduğu gibi kalamadığı gibi yine hiçbir toplum tarihsel sürekliliğini tamamen koparıp inançları, kurumları ve değerlerini sıfırdan inşa edemez. Alevi toplumu içinde karşımıza çıkan kimlik arayışları da bu iki zıt dinamiğin etkileşiminden doğan çeşitli sentezlerdir. Ali’siz Alevilik formu değişim dinamiğini uç seviyede benimserken tarihsel süreklilik dinamiğini tamamen göz ardı etmektedir ki bu durum sosyolojinin temel ilkelerine aykırıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, Geleneksel Aleviliği olduğu gibi devam ettirmek isteyenler – ki bunların sayısı oldukça azdır – bu spektrumun diğer ucunda yer alıyorlar. Onlar da değişim dinamiğini tamamen göz ardı ederek eski hali olduğu gibi korumak istiyorlar ki elbette bu mümkün değildir.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yarın: Aleviler Cumhuriyetin en kötü dönemini yaşıyor…</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/22/sol-ve-kemalizm-alevilerin-savunma-kalkani-rolu-oynadi/">‘Sol Ve Kemalizm, Alevilerin Savunma Kalkanı Rolü Oynadı’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/22/sol-ve-kemalizm-alevilerin-savunma-kalkani-rolu-oynadi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Alevi Belleği Kayboluyor&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/21/alevi-bellegi-kayboluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cafer Solgun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 May 2019 10:53:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolektif Bellek]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Yapı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=38914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akademisyen Rıza Yıldırım, Alevilikle ilgili çalışmalarıyla tanınan bir araştırmacı-yazar. Geçtiğimiz yıl yayınlanan "Geleneksel Alevilik/İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek" başlıklı kitabı, kendi alanında önemli bir çalışma ve referans kaynağı. Çünkü Tokat-Amasya-Sivas-Çorum bölgesinde üç yıl boyunca 670 Alevi köyünde dört yüzü aşkın dede, baba, âşık ve anayla derinlemesine mülakatlara dayanan bu çalışma, sadece Aleviliğin "ne" olup olmadığı ile ilgili bitmek bilmez tartışmalara yeni bir boyut getirmekle kalmıyor geleneksel Aleviliği olanca sahiciliği ile gözler önüne seriyor. Halen Amerika'daki Emory Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren Rıza Yıldırım ile geleneksel Alevilik ve Alevilerin güncel sorunları üzerine söyleştik... Söyleşinin ilk bölümünde geleneksel Alevilik çalışmasının şekillendiği süreç ve gelen tepkiler üzerinde durduk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/21/alevi-bellegi-kayboluyor/">&#8216;Alevi Belleği Kayboluyor&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>‘Geleneksel Alevilik’ ciddi bir çalışmanın, emeğin ürünü. Neden ‘Geleneksel Alevilik’i araştırma/çalışma gereği duydunuz?</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-38916" src="https://s3-eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/05/Alevi-gencler-640x427.jpg" alt="" width="350" height="233" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öncelikle teşekkür ederim; hem kitap üzerine bu söyleşiyi yapma isteğiniz için hem de kitabın arkasındaki emeği takdir ettiğiniz için. Açık yüreklilikle ifade etmem gerekir ki kitabın arkasında çok sayıda insanın emeği ve katkısı var. Esasen kitabın birinci bölümünde eserin nasıl ortaya çıktığını uzun uzun anlattım. O yüzden burada tekrara lüzum görmüyor, kitabın oluşum sürecini ve bu sürece kimlerin nasıl katkı yaptığını merak eden okuyucuları oraya yönlendirmek istiyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Esas sorunuza gelince, Geleneksel Aleviliğin peşine düşüş hikayemin hem kişisel hem de bir tarihçi ve sosyal bilimci olarak profesyonel sebepleri var. İsterseniz kişisel sebeplerle başlayayım. </span></p>
<p><b>Elbette, buyurun!</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Benim hayatımın ilk 12 yılı köyde geçti. Köyden ilk defa ortaokulu okumak için ailemle beraber ayrılıp Turhal’a yerleştiğimizde yıl 1986 idi. O yıllarda köyümüzde her yıl görgü cemleri düzenli olarak yapılır, Yol, edep ve erkanına göre sürülür, Alevilik inanç, ibadet ve kurumları ile dipdiri yaşanırdı. Hatta cumalık veya muhabbet cemi dediğimiz cemler de Abdal Musa ceminden başlayarak hasat mevsimine kadar her cuma akşamı yapılırdı. (Malumunuz olduğu üzere, eski adette günün başlangıcı olarak güneşin batışı esas alındığından bugün perşembe akşamı dediğimiz akşama eskiden cuma akşamı denirdi) Perşembe günleri akşamüstünden itibaren köyün sokaklarında hareketlenme başlar, cem için hazırlanan çörekler fırınlara atılır, varsa adaklar ve nezirler hazırlanır, temizlenilir ve akşam beklenirdi. Akşam olup karanlık çökmeye başladığında, sokakları ellerinde idare lambalarıyla cemin yapılacağı eve giden insanlar doldururdu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Köyümüzde o zamanlar müstakil bir cemevi yoktu. Cemler hali vakti yerinde olup evi büyükçe olan bir kimsenin salonunda yapılırdı. O cemlerden aklımda kalan çok anı vardır. Örneğin, insanların cemin yapılacağı salona giriş ritüeli hiç gözümün önünden gitmez. Pek tabii insanlar ailece ceme gelirlerdi. Cemin yapılacağı odanın kapısını usulünce açıp içeriye giren karı-koca (ve varsa yetişkin gençler) beraberce meydana, dedenin karşısına geçerler, ellerinde getirdikleri lokma olduğu halde niyaz eder ve dedenin duasını alırlardı. Daha sonra koca meydanın etrafında erkeklerin oturduğu ilk halkalarda kendisine uygun bir yere, kadın ve çocuklar da hemen arkadaki sıralara otururlardı. Yeni gelen kişiler niyazını tamamlayıp yerlerine oturduktan hemen sonra meydanda oturan erenler sağ ellerini göğüslerinin üzerine koyarak ‘Hüü yeni gelen canlar, Hüü!’ der, yeni gelen erkek de aynı şekilde sağ elini kalbinin üstüne koyup kafasını eğerek ‘Hüü!’ diye karşılık verirdi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Babam hem posta oturan bir dede hem de cemlerde zakirlik yapan bir âşık olduğu için perşembe akşamları ve cemlerin bizim aile hayatımızdaki yeri daha bir başkaydı. Ben daha ilkokuldayken birkaç defa babamın yanında Tokat’ta bulunan taliplerimizin görgüsüne katılmıştım. Köyde de bazen hizmet yürüttürüyorlardı. Örneğin bir defasında çerağ uyarma hizmetini yapacak kişi bulunamamış ve bana yaptırmışlardı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1986-1989 yılları arasında Turhal’da Alevilerin ve bizim köylülerin yoğunlukta olduğu bir mahallede yaşadık. Orada da görgü cemleri aksatılmadan yapılıyordu. Ancak cumalıklar terkedilmişti. 1989-1992 yıllarında ben lise okumak için gittiğimde sanırım görgü cemleri ağır aksak da olsa devam etti. Ne var ki bu cemlerin ibadet yoğunluğu ve toplum üzerindeki etkisi asla köydekiler kadar değildi. Zaten kısa bir süre sonra da tamamen terkedildi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bana gelince, köyden ayrıldıktan sonra bir daha oradaki gibi sıdk ile yapılan bir cem görmedim. Zaten lise ve üniversite yıllarımda pozitif bilime merak salmış, geleneksel Alevi inanç ve ibadetlerine hurafe gözüyle bakmaya başlamıştım. Fizik bölümünün son yılına kadar pozitif bilimlere ilgim devam etti. Ondan sonra ise sosyal bilimlerle ilgilenmeye başladım. Aynı dönemde Alevilik Türkiye gündemine oturmuş, herkes ülkede hatırı sayılır bir Alevi nüfus yaşadığını fark etmeye başlamıştı. Tarih bölümünde yüksek lisans ve doktora konusu olarak Alevi tarihini çalışmaya başladığımda hala yaşayan Aleviliğin her geçen gün erimekte olduğunun yeterince farkında ve bilincinde değildim. O dönem dikkatimi daha çok arşiv belgeleri ve eski yazma eserler çekiyordu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Doktora sonrasında güncel Aleviliği araştırmak için Alevi dernekleri ve vakıflarına yöneldiğimde, çocukluğumda gördüğüm ve yaşadığım Aleviliğin neredeyse tamamen ortadan kaybolduğunu fark ettim, tıpkı kendi kişisel hayatımda olduğu gibi. O zaman ne büyük bir hazinenin hiç kimse fark etmeden yitip gittiğini anlamaya başladım. Bir toplumun belleği ve tarihi yok oluyordu. İşte Geleneksel Alevilik, kaybolmakta olan bu Alevi belleğinin kayıt altına alınması çabasıdır.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Birçok bakımdan, böylesi bir çalışmanın yapılabileceği son dönemi yakaladık. Demek istediğim, artık böyle bir çalışma yapma imkânı temelli ortadan kaktı. Öncelikle, geleneksel Alevi hayatının içinde yetişip o belleği hala taşıyan insan sayısı çok az ve her geçen gün azalmaya devam ediyor</span></p></blockquote>
<p><b>Bu çalışmaya girişmenizin profesyonel sebeplerinden de söz ettiniz. Geleneksel Alevilik akademik bakımdan sizin için ne ifade ediyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hemen ifade edeyim ki, Geleneksel Alevilik çalışmasını tüm akademik hayatım boyunca yaptığım en isabetli işlerden biri olarak görüyorum. Kitapta anlattığım gibi, eser üç yıl süren ve maddi olarak TÜBİTAK tarafından desteklenen bir projenin ürünü. Özellikle saha çalışması çok meşakkatli oldu. Ancak geriye dönüp baktığımda fazlasıyla değdiğini düşünüyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Birçok bakımdan, böylesi bir çalışmanın yapılabileceği son dönemi yakaladık. Demek istediğim; artık böyle bir çalışma yapma imkânı temelli ortadan kaktı. Bunun birçok sebebi var. Öncelikle, geleneksel Alevi hayatının içinde yetişip o belleği hala taşıyan insan sayısı çok az ve her geçen gün azalmaya devam ediyor. 2015 yazında son saha çalışmalarımızı tamamladığımızdan bu yana, görüştüğüm kişilerin epeyce bir kısmı Hakk’a yürüdü. Hepsi belirli bir yaşın üzerinde olduğu için, toplam sayısı beş yüzü aşan bu insanların önümüzdeki on yıl içinde pek azı hala hayatta kalacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İkincisi, saha çalışmalarını yaptığımız 2013-2015 yıllarında Türkiye nispeten sakin ve huzurlu idi. Malumunuz özellikle 2016 yılındaki darbe girişiminden sonra ülke çok gergin bir siyasal iklime girdi. Bu çalkantılı dönemin ne zaman ve nasıl biteceğini öngörmek de çok zor. Böyle bir zamanda Aleviler arasında saha çalışması yapmak artık çok daha zor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ayrıca, bu tür meşakkatli projeler (özellikle kırsal alanda yoğun ve zorlu saha çalışması gerektiriyorsa) ciddi bir enerji ve motivasyon istiyor. Kendimi yokladığımda, projenin bu anlamdaki enerji ve motivasyonumun güçlü olduğu bir döneme denk geldiğini görüyorum. Düşünün ki iki yıl içinde beş aydan fazla bir süreyi sahada geçirmişim. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Geleneksel Alevilik projesi aynı zamanda benim akademik kariyerimde önemli bir kavşağa denk geliyor. 1998 yılında yüksek lisansa başladığımdan bu yana Alevi tarihini araştırıyorum. Bunun yanında özellikle doktora sonrası çalışmalarımda Alevi inanç sistemi, ritüelleri ve yazılı-sözlü kaynaklarının dinamiği üzerine kafa yormaya başladım. Bu tür araştırmaların sadece tarih disiplini sınırları içinde kalarak gerçekleştirilmesi imkânsız. O yüzden antropoloji, din çalışmaları, sözlü kültür araştırmaları, folklor gibi alanlarla ilgilenmeye başladım. Geleneksel Alevilik projesi bir yönüyle bu alanlarda edindiğim enformel birikimin uygulamasıdır. Dikkatli okuyucunun hemen fark edeceği üzere, proje, bir tarih araştırmasının çok ötesinde, başta antropoloji olmak üzere din çalışmaları, bellek çalışmaları, sözlü kültür çalışmaları, folklor çalışmaları gibi birçok disiplinin iç içe geçtiği disiplinler arası bir perspektifle hazırlandı ve gerçekleştirildi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dahası, bu projeyi tasarlamaya başladığım 2010 yılından itibaren yukarıda adı geçen alanlarda sadece dışarıdan okumaların yeterli olmayacağı yönünde bir kanaat oluşmaya başladı. Zamanla büyüyen bu kanaat nihayet din çalışmaları alanında ikinci bir doktora yapma kararına dönüştü. Şu sözleri söylerken, 2016 yılında başladığım bu ikinci doktoranın yeterlilik sınavlarını henüz vermiş durumdayım! Geleneksel Alevilik benim akademik kariyerimde, tarihçilikten tarih, antropoloji, din çalışmaları ve bellek çalışmalarının içi içe geçtiği disiplinler arası bir evreye geçiş kavşağıdır.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Üzüntü ile ifade etmek isterim ki, Alevilik çalışmalarının neredeyse tamamen gözden kaçırdığı husus işte Aleviliğin bu ‘hal’ boyutudur. Modern kent Aleviliğine yön veren Alevi aktörler de bu hal bilgisinden büyük oranda yoksun görünmektedir. Oysa bana soracak olsanız, hiç tereddütsüz Aleviliğin esas özünün bu hal bilgisi olduğunu söylerim.</span></p></blockquote>
<p><b>Araştırmanız boyunca sizi etkileyen neler oldu? Alevilikle ilgili düşüncelerinizde değişime yol açtı mı mesela?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu proje kapsamında yaptığım saha çalışmalarında Geleneksel Aleviliğin son temsilcileri olarak gördüğüm beş yüzden fazla insanla oturup sohbet etme imkânım oldu. Her şeyden önce altını kalın çizgilerle çizmek isterim ki bu benim gözümde eşsiz bir ayrıcalıktır. Sohbetlerimizi kaydettik, deşifre ettik ve arkasından bu deşifre metinleri özetleyip bir kitap şeklinde damıttım. Ancak kitaba taşıyabildiklerim sadece söze yansıyan akli bilgiler oldu. Oysa o insanların evlerinde görüp tanık olduklarım ve tecrübe ettiklerim bunun çok çok ötesinde idi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eski tasavvuf geleneğinde bir inanç vardır: ‘sohbette insibağ ve inikas vardır’ derler. Yani yüz yüze sohbet sırasında dille ifade edilemeyen hal bilgisi sohbette bulunanların birinden diğerine bulaşır ve yankılanarak kişilerin duygu ve seziş mekanizmalarına yerleşir. Bu tür hal bilgisini sadece sezer ve hissedersiniz ancak ifade edemezsiniz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Saha çalışmasının benim açımdan en değerli yönü işte bu ‘insibağ ve inikas’ ortamının içine girip o hal bilgisine bir derece şahit olmamdır. Büyük bir üzüntü ile ifade etmek isterim ki, Alevilik çalışmalarının neredeyse tamamen gözden kaçırdığı husus işte Aleviliğin bu hal boyutudur. Hatta şunu da rahatlıkla söyleyebilirim: modern kent Aleviliğine yön veren Alevi aktörler de bu hal bilgisinden büyük oranda yoksun görünmektedir. Oysa bana soracak olsanız, hiç tereddütsüz Aleviliğin esas özünün bu hal bilgisi olduğunu söylerim. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1998 yılında yüksek lisansa başladığımdan bu yana Aleviliği araştırıyorum. Çocukluğumdan kalma anıları bir yana bırakırsam, sözünü ettiğim hal bilgisini ilk defa bu saha çalışmasında buldum; stabilize toprak yollardan bin bir güçlükle ulaşabildiğimiz o fakir köy evlerinde, sadece birkaç insanın kalbine hapsolmuş halde, tarih sahnesinden çekilmeyi beklerken. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Maddi açıdan son derece basit bir hayat yaşayan o insanlar, bana insanlığın aslında çok basit birkaç temel ilke üzerinde oturduğunu öylesine anlattılar ki benim bunu yazıya dökerek okuyucuya aktarmamın hiçbir imkânı yok. Demek istediğimi anlayabilmek için, örneğin, elinizde hiçbir hediye olmadan ve tamamen yabancı olarak vardığınız bir hanede o ailenin belki 15 günlük belki bir aylık gelirini harcayarak ağırlanmanız ve 2-3 saatlik bir görüşmenin sonunda ayrılırken sanki kırk yıllık dostunuzdan ayrılıyormuşsunuz gibi bir üzüntüyü yaşamanız lazım. Ve daha buna benzer birçok tecrübe…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şunun altını çizmek isterim. Bizler inanç sistemlerini kitaplarda yazan soyut doktrinler ve kurallar üzerinden değerlendirmeye alışkınız. Halbuki inançlar ve dinler ancak insanla var olan olgulardır. O yüzden, bir inanç sistemini ancak mensuplarının yaşam tarzını nasıl şekillendirdiğine bakarak anlayabilirsiniz. Ve bazen hayattaki yansımalar kitapta yazanın tam tersi olarak tezahür edebilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hele İslam dünyasında teori ve pratik arasındaki karşıtlıklara çok sayıda örnek verilebilir. Örneğin, İslam dinin tamamı ‘iman’ kavramı üzerine oturur. ‘İman’ Arapça ‘E-M-N’ yani Türkçe’ye de geçen ‘emanet’ veya ‘emin olma’ kökünden gelir. Bu kavram İslam dini bakımından o kadar temeldir ki Hz. Muhammed daha peygamber olmadan önce ‘el-Emin’ olmuştur. Siyer kitapları hayatı boyunca en ufak bir yalan söylemediğini, kimseyi aldatmadığını yazar. Hatta meşhur bir hadiste Hz. Peygamber Müslümanı ‘elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimse’ olarak tarif eder. Oysa bugün dünya geneline baktığınızda yolsuzluk ve yalanın en fazla İslam ülkelerinde yaygın olduğunu görürsünüz. Günümüzde ortalama bir Müslüman, örneğin, sol elle yemeye gösterdiği tepkinin onda birini, Ramazan’da oruç tutmamaya gösterdiği tepkinin yüzde birini, domuz eti yemeye gösterdiği tepkinin binde birini yolsuzluğa ve yalana karşı göstermiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Demek istediğim, inanç sistemlerini anlayabilmek için sadece o inanca dair kitaplarda yazana bakmak yetmez. Belki bundan daha önemlisi o inancın hayata nasıl yansıdığını, toplumsal hayatı nasıl etkilediğini incelemeniz gerekir. Geleneksel Aleviliğin bu boyutu neredeyse tamamen Alevilik çalışmalarının dışında kalmış durumda. Benim bu projeden belki de en büyük kazancım Aleviliğin işte bu yönünü bizzat yerinde görerek öğrenmek oldu. Anlatmaya çalıştığım hal bilgisini tam olarak yazıya döküp okuyucuya aktaramasam da en azından ben bir parça biliyorum ve bu bilgi değerlendirmelerimi arka planda şekillendiriyor. </span></p>
<p><b><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-38919 alignleft" src="https://s3-eu-west-1.amazonaws.com/sivilsayfalar.org/2019/05/geleneksel-alevilik-1-640x960.jpg" alt="" width="266" height="399" />Alevi toplumundan ve genel olarak konuyla ilgili çevrelerden ne tür tepkiler aldınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kitap çok iyi karşılandı. Hatta en beklemediğim kesimlerden oldukça olumlu geri dönüşler oldu. Şöyle ki, Alevi toplumu içinde bir sol ve seküler damar olduğu ve bu damarın dinden pek hazzetmediği malum. Geleneksel Alevilik ise tamamen İslam’ın içine gömülmüş durumda; bütün referansları İslam’ın kuruluş dönemine ve o dönemin başta Hz. Peygamber ve Hz. Ali olmak üzere kurucu önderlerine gidiyor. Dolayısıyla Alevi toplumu içindeki sol ve seküler damarın bu gerçeği bu kadar geniş tabanlı bir ampirik çalışma ile işleyen Geleneksel Alevilik’ten pek hoşnut olmayacağını tahmin ediyordum. Tahminimin tersine, bu kesimden birçok Alevi kitapta bir yönüyle kendi hayatının kayıp kesitini buldu, kitabı reddiyeci bir tutumdan ziyade nostaljik bir sempatiyle karşıladı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak bu dediğim daha çok kişisel fikir hayatında nispeten özgürce devinen insanlar için geçerli. Bunların dışında, bir de ideolojik tutumu siyasal kamplaşma ve çıkar ilişkileri ile kaynaşmış kesim var. Onlardan gelen kimi eleştiriler oldu. Bu eleştiriler bilginin kendisini anlamaya dönük bir kaygı gütmediğinden üzerinde durmaya veya cevap vermeye gerek görmedim. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Genel olarak ifade etmem gerekirse, kitaba gelen tepkiler Alevi toplumunun ortak bilincinin bir şeyleri yitirdiğini fark etmeye başladığını gösteriyor. Gençliği yetmişlerde sol hareketler içinde geçen ve o günlerde Alevi inancını kategorik olarak reddeden birçok Alevi bugün annesinin-babasının, ebesinin-dedesinin hayatından kesitler hatırlıyor ve o hayata henüz tanımlayamadığım bir sempati ve nostalji ile bakıyor. Geleneksel Alevilik bir bakıma bu arayışın ete kemiğe bürünmüş sonuçlarından biri oldu. Sohbetin başında açık yüreklilikle ifade ettiğim gibi, aynı kopukluk ve kayıp hissi benim kişisel hayatımın da bir parçasıdır. </span></p>
<p><b>Kitap akademik camiada nasıl karşılandı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Akademisyen meslektaşlardan da birçok olumlu dönüş oldu. Ancak üzülerek belirtmek isterim ki bu dönüşlerin hepsi ya sosyal medya üzerinden ya da elektronik posta veya telefon yoluyla ifade edilen enformel değerlendirmelerden ibaret kaldı. Kitabın yayınlanmasından bu yana yedi ay geçmesine rağmen bilebildiğim kadarıyla henüz bir değerlendirme ve eleştiri yazısı yayınlanmadı. Esasen Türkiye’deki akademik hayatı göz önüne aldığımızda bunda şaşılacak bir şey yoktur. Zira bizde eleştirel değerlendirme (review) geleneği neredeyse ölmüş durumda. Nadiren yazılan kitap değerlendirmeleri ya övgü ya da yergi maksadıyla yazılıyor. Her ikisinin de fikir ve bilim hayatına olumlu katkısı yok. Ancak ben yine de bu fasit dairenin kırılmasını ve olumlu ve olumsuz yanlarıyla kitabın röntgenini çekecek değerlendirme yazılarının yayınlanmasını ümitle bekliyorum.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yarın: Aleviler, sol ve Kemalizm</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/05/21/alevi-bellegi-kayboluyor/">&#8216;Alevi Belleği Kayboluyor&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
