<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>nükleer santral arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/nukleer-santral/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/nukleer-santral/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Mar 2023 12:09:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>nükleer santral arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/nukleer-santral/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Coğrafya Ne Zaman Kader Olur? </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/29/cografya-ne-zaman-kader-olur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Apr 2022 13:01:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Halk Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer yakıt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=80731</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çernobil Nükleer Felaketi 36 yılın ardından hala gündemi belirleyecek kadar ölümü ya da hastalıklarla yaşamayı dayatıyor. Radyoaktif mağduriyetin sonuçlarını son dönem çalışmalara ait bilimsel verileri baz alarak tartıştığımız bu yazı, ülkemizde tüm canlıların geleceğini birbirine mıhlayacak bir kaderdaşlığın oluşmaması için yıllardır verilen direnişe bir küçük katkı girişimi olarak düşünülebilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/29/cografya-ne-zaman-kader-olur/">Coğrafya Ne Zaman Kader Olur? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sürekli değişen sosyal ilişkiler ve inşalar ağının kendini tekrarlayarak gerçekleştirdiği mekan olan coğrafya, üzerinde yaşayan halkların varlığına sirayet eden olayların deterministik yaklaşımlarla tartışılmasına da vesile olur. Dünya genelinde karar süreçlerine erişimi varoluşçu bir bakış açısıyla insancıllık üzerinden ele alırsak, dünyadaki bütün canlılar için insanın kural koyucu otorite olması ona yaşamın sınırlarını tayin eden çerçeveyi çizme yetkinliğini verir. Diğer taraftan sürekliliğin esas olduğu bir güç olarak devletin karşısındaki yurttaş bireyin yaşam hakkı ise yasalara göre biçim alır. Dolayısıyla kanunlarla tanınmayan hakların getirilerine &#8216;fıtrat&#8217; diyenler de çıkabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çernobil Nükleer Felaketi 36 yılın ardından hala gündemi belirleyecek kadar ölümü ya da hastalıklarla yaşamayı dayatıyor. Radyoaktif mağduriyetin sonuçlarını son dönem çalışmalara ait bilimsel verileri baz alarak tartıştığımız bu yazı, ülkemizde tüm canlıların geleceğini birbirine mıhlayacak bir kaderdaşlığın oluşmaması için yıllardır verilen direnişe bir küçük katkı girişimi olarak düşünülebilir. Zira ülkemiz, siyasi iktidarın yasama ve yargı süreçlerini kontrol altına almak suretiyle itirazları yok saydığı ortamda, biri inşa, diğeri ÇED aşamasında bulunan 2 nükleer santral projesi ile nükleer yakıt çubuklarının bu coğrafyadan içeri girmesinden itibaren sonraki nükleer felaketlerin güçlü adaylarından biri olacak.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Radyoaktif mağduriyetleri kadere eşitleyen şey kuşkusuz radyoaktif yayılımın tüm canlılar için nesiller boyu sürecek hastalıkların müsebbibi olmasıdır ve bilindiği gibi felaketin meydana geldiği tarihte doğmamış olanlar dahi bu etkiden ari değildir. 2012 yılında Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanan Çernobil Halk Mahkemesi&#8217;ni Türkçe&#8217;ye kazandırmış olan Umur Gürsoy, eserin önsözünde radyoaktif patlamayı işgalle özdeşleştiren bir ifade kullanır: “işgal olduğunda annesinin karnında olanlar ve işgalden sonraki 0-6 yıl içinde doğanlar en çok etkilenenlerdi&#8221;. </span><span style="font-weight: 400;">Nitekim Nükleer Silah ve Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW) tarafından 2011 yılında yayımlanarak Alper Öktem&#8217;in Türkçe&#8217;ye kazandırdığı rapora göre de </span><span style="font-weight: 400;">Avrupa genelinde 5 bin civarında bebek ölümü, 10 bin civarında doğum anomalisinden bahsedilmektedir. Kurulma nedenleri arasında nükleer enerjinin dünya genelinde yaygınlaştırılması bulunan  </span><span style="font-weight: 400;">IAEA&#8217;nın raporlarında 100-200 bin civarında düşük vakasıyla sınırlı tutulan veriler, IPPNW araştırmacılarına göre sadece </span><span style="font-weight: 400;">Çernobil bölgesinde 12,000 &#8211; 83,000 çocuğun, dünya çapında 30 bin -207 bin çocuğun yapısal bozukluklarla doğduğuna ve düşük oranlarının IAEA tarafından küçük gösterildiğine işaret etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan düşük doz radyasyona maruz kalınması bile genetik olarak bu hastalıkların kader gibi yaşanmasına neden olabilir. Nitekim </span><span style="font-weight: 400;">Ukrayna&#8217;da 1987-1992 arasındaki verilere göre endokrin sistem hastalıklarında 25 kat, sinir sistemi hastalıklarında 6 kat, dolaşım sistemi hastalıklarında 44 kat, sindirim organı hastalıklarında 60 kat, cilt ve ciltaltı hastalıklarında 50 kat, kas-iskelet sistemi ve fizyolojik disfonksiyonlarda 53 kat artış olduğunu göstermekte ve felaketin canlılarda yarattığı tahribatın büyüklüğüne dair önemli fikir vermektedir. Maalesef benzer bir durum 2011 yılında meydana gelen Fukuşima  Nükleer Felaketi&#8217;nin ardından da görülmektedir. Daha önceki </span><a href="https://yesilgazete.org/radyasyon-kiz-cocuklari-ve-kadinlar-icin-daha-buyuk-tehdit/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">yazılarımda</span></a><span style="font-weight: 400;"> normal şartlarda milyonda 1 çocukta görülen çocukluk çağı tiroit kanseri ve şüphesine tekabül eden vakalarda 500 kat artış olduğuna işaret etmiştik. Bu konuda American thyroid.org tarafından 2016 yılında yayımlanan bilimsel makale Fukuşima coğrafyasında tiroit kanseri teşhisi konmuş olan 6-18 yaş arasındaki çocukların sayısının 100 bin çocukta 37 olduğunu göstermektedir ki ABD&#8217;deki oranın 0,54 çocuk olduğu belirtilmektedir.</span><span style="font-weight: 400;"> Altını çizmek gerekirse, </span><span style="font-weight: 400;">çocukluk çağı tiroit kanseri normalde milyonda bir görülen hastalıktır ve bu kanser türündeki artışın tek nedeni bilimsel olarak endüstriyel radyoaktiviteye bağlanmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin tanığı olarak dünyaya adını duyuran Svetlana Alexievich Nobel ödülünü aldığı </span><i><span style="font-weight: 400;">Çernobil&#8217;den Sesler</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı eserinde 485 köyün saatler içinde yaşanmaz hale geldiğinden ve bugün hala 800.000&#8217;i çocuk olmak üzere Beyaz Rusya&#8217;da 2 milyon kişinin radyoaktif  bölgelerde yaşadığından bahsetmektedir. Bu toprakların ne kadar radyoaktif olduğuna dair bir fikir vermek için, 100 bin kişinin ancak nükleer test sahasında maruz kaldığı dozun 1.480 kat daha yüksek radyasyon düzeyinin hakim olduğu bölgelerde yaşadığı söylenebilir. Nitekim 1990 ve 2000 yılları arasında, bölgede yetişkinlerde rastlanan tiroid kanseri vakalarında yüzde 1.600 artış meydana gelmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">IPPNW raporuna göre felaketten sonra Beyaz Rusya genelinde 12 bin kişide tiroid kanseri gelişirken Beyaz Rusya&#8217;nın Gomel kentinde 50 binden fazla çocukta yaşamları boyunca tiroid kanserinin gelişeceği tespit edilmiştir. Ayrıca  Çernobil nükleer felaketi nedeniyle  ebeveynleri yüksek doz radyasyona maruz kalmış çocukların dünyaya sağlıklı gelme oranı 1996’da %81’den %30’a düşmüştür. Hatta raporun yazıldığı yıllarda Avrupa&#8217;da çocuklarda yükseldiği anlaşılan tip I diyabet hastalığı da yine Çernobil&#8217;le ilişkilendirilmektedir.</span> <span style="font-weight: 400;">  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki Beyaz Rusya&#8217;nın Gomel kentinde 132 kilometre mesafedeki Çernobil&#8217;den daha yüksek kanser oranlarına rastlanmasının nedeni nedir? Tarihçi bilim insanı Kate Brown 2019 yılında yayımlanan </span><i><span style="font-weight: 400;">Çernobil Kılavuzu, Hayatta Kalma Rehberi</span></i><span style="font-weight: 400;"> (</span><i><span style="font-weight: 400;">Chernobyl Guide, A Manuel For Survival</span></i><span style="font-weight: 400;">) adlı eserinde SSCB&#8217;ye ait askeri güçlerin müdahalesinden bahseder. Buna göre, radyoaktif yağmur bulutlarının Moskova&#8217;ya ulaşmadan önce yağdırılması için gümüş iyot yüklenen uçaklar devreye sokularak Belarus&#8217;un Gomel kenti semalarına gönderilmiştir. Gomel&#8217;de yaklaşık yarım milyon insan 4 saat sonra üzerlerine radyoaktif yağmurun yağdırılacağından habersiz ve merakla  arkalarında sarı dumanlar bırakarak hemen üstlerinde cirit atan SSCB&#8217;ye ait uçakları izliyordur. Böylece SSCB&#8217;de Hidrometeroloji uzmanlarının 1941 den beri yağmur yağdırma teknikleri üzerine yaptığı çalışmalar Moskova&#8217;yı radyoaktif mağduriyetten koruyarak “ilk meyvesini” verir. </span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çernobil Nükleer Felaketi&#8217;nin başlaması kimlerin yaşamaya  kimlerin ölmeye bırakılacağının egemenin uhdesinde olduğunu bir kez daha bize göstermiştir. Hiroşima&#8217;dan, Marshall Adaları&#8217;na oradan Fukuşima&#8217;ya uzanan geniş bir tarihsel izleği takip eden  mağduriyetler silsilesi Çıplak Hayatlar yazımızda da Arkhangelsk bölgesinde Rusya&#8217;nın deniz üstünde gerçekleştirdiği nükleer tatbikatlar nedeniyle radyoaktiviteye maruz kalan, böylece suç teşkil etmeden öldürülebilen fakat kurban edilemeyen şeklinde tanımladığımız Nenoksa halkı gibi </span><span style="font-weight: 400;"> Beyaz Rusya halkının da gözden çıkarıldığını göstermektedir. Çernobil&#8217;in etrafındaki 30 kilometre yarıçaplı alan içinde S.S.C.B askerleri tarafından Ukrayna topraklarında 90 bin kişi kurtarılırken tesisin 3 kilometre ötesindeki  Beyaz Rusya topraklarında yalnızca 20 bin kişinin tahliye edilmiş olması da bu kötülüğün bir parçasıdır. Öyleyse kader olan coğrafya mıdır gerçekten? Yoksa bir halka zulmetme yetkisini kendinde gören egemene tabi olmak mı? Biz kime haktır sağlıklı yaşamak diye düşüneduralım, Türkiye&#8217;de Akkuyu NGS&#8217;nin sahibi olan Rusya devletinin başkanı Vladimir Putin, 2006 yılında  radyoaktif bulutları Beyaz Rusya coğrafyasının üzerine kovalayan hava kuvvetlerinden Cyclone-N Tugayı komutanı Alexander Grushin&#8217;e Rusya topraklarını radyasyondan korumadaki rolüne istinaden bir madalya verir</span><span style="font-weight: 400;">. </span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yukarıda anlatılanlara ek olarak Çernobil&#8217;den kuş uçuşu 1000 kilometre mesafede olsa da radyoaktif bulutlarla yıkanmış olan bu topraklarda 2006 yılında TTB tarafından gerçekleştirilen </span><i><span style="font-weight: 400;">Çernobil Kazası Sonrası Çernobil ve Kanser</span></i><i><span style="font-weight: 400;">  </span></i><span style="font-weight: 400;">araştırmasının kanser vakalarındaki artışın araştırmaya muhtaç olduğunu işaret etmesine rağmen 36 yıldır bu ülkede devlet eliyle bir tane bile resmi araştırmanın yürütülmediğinin altını çizelim. Bu gerçeği bilip yıllardır artan kanser vakalarına bağlı olarak ölülerini toprağa verenleri, hastalıklarla sürünenleri görerek direnenler, nükleer tesislerin faaliyete geçeceği  tarihe her geçen gün yaklaşılırken hukukun yok edildiği bu coğrafyada çaresizlik içinde. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanların kaderini eline alması için Mersin ve Sinop&#8217;taki nükleer santral projelerinin bu coğrafyada istenmediğine Çernobil felaketinin 36. yıl anmasında da bildik yöntemlerle bir kez daha dikkat çekildi. Fakat basın açıklamaları uzun zamandır tarihe not düşmekten ibaret. Hukuk sisteminin etkisizliğinin, atılan atışın kurbağaya değmemesinden farksız olduğu bu sistemde en son Sinop projesi için verilen ÇED onayının iptal edilmesi için açılan dava da kaybedildi. Ne hukukun ne kanunların esamesinin okunduğu bir dönemde Sinop NGS ÇED iptal davasının Akkuyu NGS sürecinde deneyimlenen siyasallaşan yargı sürecinden tek farkı haklı ve gerekçeli muhteşem savunmalı itirazların daha hızlı bir şekilde yok sayılmasıydı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa daha önce </span><i><span style="font-weight: 400;">Şirketsiz ÇED&#8217;e referans reaktör</span></i> <span style="font-weight: 400;"> yazımızda açıkladığımız gibi hangi şirketin hangi reaktörü kuracağının bile belli olmamasıyla doğuştan arızalı bu proje için hazırlanarak onaylanan ÇED raporu bilirkişilerin incelemesine göre acil durum tahliye şartlarının uygunsuzluğundan tesisin kurulacağı sahanın heyelan riski teşkil etmesine, hakim rüzgarların radyasyon yayılımı halinde kent nüfusunun yaşadığı bölge üzerine tesir edeceği gibi nedenlerle projenin fizibilitesinin dahi uygun olmadığını göstermektedir. Kaldı ki projeyi yapan taraf olan davalılar dahi haksızlıklarını ÇED&#8217;i yeterince iyi hazırlamadıkları yönündeki beyanlarla örtüp yeniden ÇED hazırlama önerisiyle projenin iptal edilmesinin önüne geçmeye çalışmıştır.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hal böyleyken şimdi başa dönüp soruyu tekrar soralım, gerçekten coğrafya mıdır kader olan? Yoksa kaderini eline alma cesareti göstermeyip yazgısını kendisi yazamayan halklar mı?</span></p>
<p><em>Görsel: Otto Schade</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/04/29/cografya-ne-zaman-kader-olur/">Coğrafya Ne Zaman Kader Olur? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Birikimin E-Halinden Nükleer İrrasyonaliteye</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/02/07/birikimin-e-halinden-nukleer-irrasyonaliteye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Feb 2022 07:57:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Akkuyu NGS]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği Komisyonu]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[radyasyon]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=78358</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Birliği Komisyonu'nun raporuna göre radyasyon ve fosil gaz[1] iklim dostu ilan edilebiliyorsa, küresel sivil toplum olarak işimiz çok! Kapitalist sistemin ileri dönüşümü açısından kontrol mekanizması işlemeyen bir metalaşma sürecinde yıkım kaçınılmaz olduğu için[2] sermayenin saldırıları sesimizi alarm zilleri gibi yükseltirken ekoloji ve emek hareketleri ortaklaşmadıkça kaybedilen şeyin adı olmaz mı bu dünyadaki yaşam?</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/02/07/birikimin-e-halinden-nukleer-irrasyonaliteye/">Birikimin E-Halinden Nükleer İrrasyonaliteye</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Son dönemde karşı karşıya kaldığımız fahiş elektrik faturaları malumun ilamı oldu. Giderek daha fazla yoksullaşan dolayısıyla yoksunlaşan geniş kesimler açısından, ekonomik sürdürülebilirlik tanzim satışlarla, asgari geçim indirimleriyle ya da ucuz kredilerle göğüslenecek eşiği çoktan aştı. Zira en başta özelleştirmeler, kur krizi ve artan maliyet enflasyonu nedeniyle kötüye giden ekonomi şartlarında birim bazında pahalılaşan elektrik, bir sonraki çevrimde ara ürün olarak değdiği her şeyin fiyatını daha da yükseltecek. Bu şekilde önümüzdeki kara delik her geçen gün büyürken bu mağduriyetlerin elektriğin tüketim limitlerindeki değişiklikle tolere edilmesi de mümkün değil ve bu durum  geniş kesimler için ilave yeni borçlanmalar anlamına geliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan yurt genelinde süren işçi eylemleriyle geçinemeyenlerin sesine  yukarıdan aşağıya </span><span style="font-weight: 400;">taşeronlaşmış olan bu sistemde, açlık içindeki sermayenin gasp ettiği emeğin sesi de daha fazla karışıyor. Bunun bir örneğini, Akkuyu NGS ile olası bir seçimden önce gövde gösterisi yapmayı sağlayacak açılış seremonisinin kotarılması, en azından 2023&#8217;te 1. reaktörün operasyona başlatılması hedefinin yakalanması için pandemi demeden, dur-durak dinlemeden az zamanda daha çok işin yapılması adına çalıştırılan işçilerin emeklerinin karşılığı verilmeksizin  işten çıkarılmalarına isyan edişlerinde  görüyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu ortama bir de Türkiye&#8217;de Sinop&#8217;a kurulması tasarlanan, Türkiye&#8217;nin ikinci nükleer santraline yönelik Rusya ile paslaşıldığı haberi gündeme düştü&#8230; Hem de Sinop&#8217;ta kurulması istenen farazi bir nükleer santral projesine verilen ezbere ÇED onayına karşı Sinop&#8217;taki nükleer karşıtlarının başvurusuyla başlatılan dava sürecinde bilirkişi incelemelerine ait inceleme raporu Sinop İnceburun&#8217;da öngörülen alanda herhangi bir nükleer santralin kurulmasının uygun olmadığına dair görüşlerini bildirmiş ve projenin uygunsuzluğunu bundan 2 ay önce açık açık ilan etmişken&#8230;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir kez daha görüyoruz ki, siyasi beka iktidar için her şeyden önemli ve nükleer santral nüfusun bir kesimi için bilinmezlikleriyle vaatlerin motoru olarak en azından önümüzdeki seçime yönelik hala bir propaganda aracı yerini korumakta&#8230;  Bu açıdan demokrasi şartlarında tepki çekmesi muhtemel olan bu söylemi, iktidar açısından olanaklı kılan iki nedenden biri inkar, diğeri edinilen aşırı gücün korunmasındaki zorunluluk. İnkar iktidarın eylemlerinin bir parçası, zira gerçek duruma uygun ve uyumlu hareket etmek problemlerin failleri için kendi sorumluluğunun bulunduğunu kabul etmek demektir. Dolayısıyla bu noktada muktedir için yapılabilecek tek şey, irrasyonaliteye sığınmak ve “tufanın kendisinden sonra geleceği inancıyla”  hakikati reddetmek oluyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yukarıdaki mantalitenin ısrarcılığında,  elektrik alım fiyatının Akkuyu NGS için yapılan sözleşmeye göre bugünkünün de üstünde bir fiyattan garanti edilmiş olduğu düşünülürse,  elektrikte bugün  yaşanan şokun bir benzerinin  nükleer enerjinin devreye girmesiyle tekrarlanacağı az çok tahmin edilebilir. Bu şartlarda  ikinci santralin de muştulanması ise  irrasyonaliteye sığınmaktan başka bir şey değildir. Hem de bizzat Enerji ve Tabii Kaynaklar  Bakanı Fatih Dönmez  tarafından sarf edilen “nükleeri 15 yıl pahalı, 65 yıl ucuz diye düşünmek lazım” itirafı</span><span style="font-weight: 400;"> [3] yani 2023&#8217;te nükleer enerji üretimine geçilirse 2038&#8217;e kadar elektriği bugün yaşadığımız şoka neden olan fiyatlardan daha pahalıya alacağımız yönündeki bu itirafı tazeliğini korurken! Ayrıca bakanın ifadesinde geçen “65 yıl ucuz” elektrik sağlanacağı iddiasına hiçbir okuyucumuzun itimat etmeyeceğini umarım. Zira bugün 60&#8217;lı yaşlarında bir bürokrat için kendi siyasi ömründen sonrasını ilgilendiren nükleer santralin operasyon sürecinin ilk 15 yılından sonra başlayacak 65 yıllık zaman dilimine dair tespitlerde bulunmak bir sorun teşkil etmeyebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her şeyin ötesinde biliyoruz ki,  kamulaştırma olmadıkça elektriğin ucuza üretimi mümkün değildir, maliyetli bir enerji üretim metodunu şirket eliyle bir de üzerine kar koyup satarsanız o elektriğin ucuz olması hiç mümkün değildir. Ayrıca rüzgar ve güneş temelli yenilenebilir enerjiden  üretilen elektriğin fiyatı bugünkü elektriğin fiyatının dörtte birine denk gelirken enerjiyi pahalıya üreten ve aynı zamanda kirletici olan  teknolojilerle vakit kaybetmek niye? Bu noktada şunun da altını çizmek istiyorum; içinde bulunduğumuz kriz nükleer enerjinin yoğun elektrik üretimi sağlaması üzerinden elektriğin ucuzlayacağı faraziyesinin savunulacak tarafının kalmadığının ispatıdır. Zira bilindiği gibi bugün şok yaşatan elektrik fiyatları üretim kapasitesinin yüzde 50&#8217;ye yakını atıl</span><span style="font-weight: 400;"> durumdayken yaşanmakta.[4]</span><span style="font-weight: 400;">      </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, bakanın bu ifadesini biraz daha irdelersek, iki mesaj daha verildiğini görmekteyiz. Bunlardan biri, ömrü şimdiye dek 60 yıl olarak ilan edilmiş olan nükleer santralin ömrünün şimdiden 80 yıla uzatıldığıdır. Oysa, bir nükleer santralin ömrü uzatıldıkça sorunları artar, üstelik bu sorunları iklim krizi şartlarıyla birlikte düşünmemiz gerekiyor artık&#8230; Yani  nükleer santral gibi her geçen yıl atıl teknoloji haline gelen bu yatırım çetinleşen iklim şartlarında  daha büyük tehlikeler arz edecek. Tüm bunlara ilaveten, lütfen okuyucularımız not etsin ki, Akkuyu NGS için yapılan sözleşmede 15 yıl sonra elektriğin alım fiyatının artmayacağının garantisi bulunmadığı gibi, nükleer santralin inşa maliyetine ek olarak yüklenilmesi gereken geçici ve nihai nükleer atık depolarının yapımı da Türkiye&#8217;nin sorumluluğu altında bulunmaktadır. Yani nükleer santral kurulması nedeniyle elektrik üretim sürecine dahil olan maliyetli üretim süreçleri karşısında bugünden daha zor ekonomik koşullar içine girmemiz kaçınılmaz. Ayrıca muştulanan ikinci santral nedeniyle siz bunu bir de ikiyle çarpın!</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir diğer irrasyonalite ise küresel sahnede yaşanmakta&#8230; Zira Avrupa Birliği Komisyonu&#8217;nun iklim krizi şartlarında nükleer enerjiyi 2045 yılına kadar düşük karbon teknolojiler arasında saymak suretiyle sürdürülebilirlik sınıflandırmasına dahil ettiğini duyurdu[5]</span><span style="font-weight: 400;">.</span><span style="font-weight: 400;"> Yani göz göre göre radyasyon kaynağı ve uzun ve maliyetli süreçlerinde karbon da salan nükleer enerji  yatırımları iklim krizine karşı önlemler arasına katıldı. Kuşkusuz bu kabulde ağırlığını koyan geçmişte yaptığı yatırımlarla elektrik enerji üretiminin yüzde 72&#8217;sini nükleer santrallerden karşılayan ve nükleer enerji üretimine eşlik eden iş alanlarına sahip Fransa ve nükleer endüstri ağının paydaşlarıdır. Kaldı ki  fosil gazı da düşük karbonlu teknolojiler arasına katan komisyon üyeleri tarafından nükleerden yana farklı bir karar alınması  da beklenemezdi. Ancak bu ön kabulün bedelinin nükleer bir kaza olmasa dahi,  iklim krizi şartlarında da ekolojik felaket demek olduğu unutulmamalı [6]. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Avrupa Birliği Komisyonu&#8217;nun bu kararı Türkiye gibi pek çok ülke açısından insan ve sermaye kaynağının maliyetli ve ekolojik olmayan nükleer santral yatırım süreçlerinde hebaya devam edeceğinin  işaretlerini veriyor. Yani uranyum madenciliğinden çözümsüz atık aşamaları dahil tüm operasyon süreci boyunca kaza olmasa dahi yaşamı ipotek altında tutan nükleer santral yatırımlarına kaynak aktarılması gerçekten hepimiz için büyük bir kayıp. Zira iklim krizinin kontrol altına alınmasını sağlayacak kaynağını doğadan alan ve sonlu olmayan rüzgar ve güneş gibi doğaya uyumlu, düşük maliyetli ve komplike olmayan uygun  çözümlere ihtiyaca göre yatırım yapmaktan uzaklaşılması, zamanın ve maddi kaynakların israf edilerek yaşamlarımıza el koyulması demek. İklim krizini ve beraberinde başka ekolojik sorunları derinleştirecek bir karar olarak AB Komisyonu raporunda radyasyon ve fosil gaz iklim dostu ilan edilebildiğine göre küresel sivil toplum olarak işimiz çok! Zira Kapitalist sistemin ileri dönüşümü açısından kontrol mekanizması işlemeyen bir metalaşma sürecinde yıkım kaçınılmaz olduğu için [7],</span><span style="font-weight: 400;"> sermayenin saldırıları sesimizi alarm zilleri gibi yükseltirken ekoloji ve emek hareketleri ortaklaşmadıkça kaybedilen şeyin adı olmaz mı bu dünyadaki yaşam? Bu durum gezegenimizi büyümenin sınırlarını aşındıran eşiğe her geçen gün daha fazla yaklaştırırken, yaşamsal sürekliliğe kast eden irrasyonalitenin daha da büyümesinden başka bir anlama daha geliyor. Karar vericilerin üzerinde baskı kurmak bir gereklilik ve bu ancak hak kayıplarına uğrayanların aynı yönde hareket ederek ortak bir talebi dile getirmesiyle mümkün.</span></p>
<h6><strong><em>“Birikimin e hali” ile  enerji üretimi üzerinden sağlanan rant ve el koyma süreci ifade edilmiştir. Bunun için Fukuşima Nükleer Felaketinden sonra sivil toplum örgütleri tarafından başlatılan enerji dönüşümüne verilen “e-shift/e dönüşüm” anlamına gelen kısaltmadan esinlenilmiştir. Japonya&#8217;daki enerji dönüşümü için bkz: </em></strong></h6>
<h6><strong><em>Demircan, P.,2020, Teknoloji ve Toplumsal Değişim İlişkisinde Çevresel Felaket ve Risklerin Belirleyiciliği, Fukuşima Nükleer Felaketi Örneği (119-131) Türkiye’de STS: Bilim ve Teknoloji Çalışmalarına Giriş, Turanlı, A., Aydınoğlu, A. U.,  Şahinol, M İstanbul Teknik Üniversitesi, Bilim, Teknoloji ve Toplum Anabilim Dalı Başkanlığı.  </em></strong></h6>
<h6><strong><em>[1] Bu yazıda doğal gaz fosil gaz olarak adlandırılmıştır çünkü, bkz https://www.termiksizgelecek.org/fosil-yakit-nedir-ve-nasil-olusur/</em></strong></h6>
<h6><strong><em>[2] Bkz Polanyi, K. (1986). Büyük dönüşüm.A. Buğra (Çev.) İstanbul: Alan Yayınları. </em></strong></h6>
<h6><em>[3] https://tr.sputniknews.com/20220126/bakan-donmez-nukleer-enerjiyi-15-yil-pahali-65-yil-ucuz-diye-dusunmek-lazim-1053138745.html</em></h6>
<h6><strong><em>[4] Bu konuda en son TMMOB 2021 Enerji Görünümü Raporuna bakılabilir. </em></strong></h6>
<h6><strong><em>[5] https://yesilgazete.org/ab-komisyonu-dogal-gaz-ve-nukleeri-dusuk-karbonlu-olarak-siniflandirdi/</em></strong></h6>
<h6><strong><em>[6] Bu konuda bkz https://nukleersiz.org/2021/10/cop-26-nukleer-karsiti-kampanya/; ayrıca bkz video https://youtu.be/zPVKk7NrHzE</em></strong></h6>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/02/07/birikimin-e-halinden-nukleer-irrasyonaliteye/">Birikimin E-Halinden Nükleer İrrasyonaliteye</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Nükleer Enerji İklim Krizine Karşı Çözüm Değil Bilakis Tehdit&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emel Altay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Nov 2021 10:48:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çernobil Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Fukuşima Nükleer Felaketi]]></category>
		<category><![CDATA[iklim krizi]]></category>
		<category><![CDATA[insan sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer enerji]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[temiz enerji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=75686</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nukleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan’la yaptığımız söyleşinin ikinci ve son bölümünde Demircan, nükleer santrallerin kurulumundan tasfiyesine her aşamasında insan ve çevre sağlığı ile ülke ekonomisine büyük zararlar vereceğini, iklim krizini yavaşlatmak için çarenin rüzgâr ve güneş enerjilerine yönelmek olduğunu anlattı. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/">&#8216;Nükleer Enerji İklim Krizine Karşı Çözüm Değil Bilakis Tehdit&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Pınar Demircan, nükleer santrallerin kurulumundan başlayan negatif etkilerinin çalıştığı dönemdeki devasa riskler ve çevreye verdiği zararla devam ettiğini, tasfiye kararından sonra da hem çevreye hem de ekonomiye zarar vermeyi sürdürdüğünü söylüyor. Demircan, “Nükleer santraller çözümlenememiş atık sorunu, aşırı maliyetli süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi içinde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci) nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre 6, rüzgâr enerjisine göre de 3 kat daha yüksek karbon salımına yol açtığı bilimsel olarak ispatlanmıştır,” diyor. </span></p>
<p><b>Nukleersiz.org ve nükleer karşıtı mücadele veren diğer dernekler, sıklıkla nükleer enerjinin temiz enerji olmadığını vurguluyor, taşıdığı tehlikelerin altını çiziyor. Nükleer enerjinin iklim krizine karşılık çözüm önerisi olarak sunanlara karşı sizin argümanlarınız nelerdir? Nükleer enerji iklim değişikliğini önleyebilir mi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-75688 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/11/pinar-demircan-1-640x593.jpg" alt="Pınar Demircan" width="288" height="267" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/11/pinar-demircan-1-640x593.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/11/pinar-demircan-1.jpg 700w" sizes="(max-width: 288px) 100vw, 288px" />Nükleer enerjinin iklim krizine karşı çözüm değil bilakis tehdit olduğuna dair iddiamız nükleerin salt bir enerji kaynağı olmadığı gerçeğine dayanıyor çünkü yaşamın devamlılığı ancak ekolojide yaratılan tahribat üzerinden bize kötücül formlarda dönmeyecek bir enerji türüyle mümkün olabilir. Yani enerjinin astarı yüzünden pahalı olmamalıdır. Nitekim kömürün riskleri, emisyonları artırdığı artık küresel çapta anlaşıldı ve kömürden vazgeçiliyor. Esasen Çernobil Nükleer Felaketi’nin ardından Avrupa’da 10 yıl boyunca nükleer santral kurulmamıştı. En son Fukuşima Nükleer Felaketi meydana geldiğinde Almanya tüm sanayisini besleyen elektrik üretiminin %30’unu sağladığı nükleer santralleri kapatma kararı aldı ve bu kararını 2022’de tüm reaktörlerini kapatmış olmak için adım adım uyguluyor, 11 reaktörünü kapattı ve kapatılmayı bekleyen altı reaktörü kaldı. Benzer şekilde Belçika, İspanya ve İsviçre 2030 itibariyle nükleer santrallerini tekrar açmamak üzere kapatma yani söküm kararı aldı. Almanya’nın kömürlü termik santrallerini de kapatma kararı aldığını biliyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu noktada şunu hatırlatmak istiyorum: Almanya 2019’da ilk kez, hidro-olmayan yenilenebilir enerji kaynakları (güneş, rüzgâr ve esas olarak biyokütle) nükleer santrallerden daha fazla enerji üretti. 2020’de nükleer üretimdeki önemli düşüşle aradaki fark genişledi ve yenilenebilir kaynaklar küresel olarak nükleer reaktörlerden yüzde 16,5 daha fazla elektrik üretti. 2020’de ise Almanya’nın 573 trevatsaat elektrik ürettiğini bunun 557 teravatsaatini tükettiğin görüyoruz. Türkiye’de ise üretimin 291 teravatsaat, tüketimin 290 teravatsaat olarak gerçekleştiğini görüyoruz. Yani Almanya dev sanayisini yenilenebilir enerjilere dayandırarak mevcut nükleer santrallerini kapatmanın maliyetlerini de göze alarak nükleer enerji üretiminden vazgeçiyor. </span></p>
<h5><b>“Türkiye Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Üretiminde Neden Almanya’yı Geçemesin?”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Almanya’nın yarısı kadar elektrik üreten ve tüketen Türkiye bu niye yapamasın? Kaldı ki Türkiye’de güneş elde edilen zaman süresi Almanya’ya göre 1000 saat daha fazla. Türkiye’de ihtiyaç duyulan elektriğin yalnızca %6’sı güneşten elde edilirken, yani Almanya’da yüzde 60 daha az güneş kapasitesi olmasına rağmen Türkiye’de üretilen güneş enerjisinin 46 kat fazlasını üretiliyor. Rüzgâr konusunda da benzer bir durum söz konusu: Almanya’da rüzgârdan elde edilen elektrik enerjisi ile tüketiminin yüzde 21’i karşılanırken ve Türkiye rüzgâr konusunda da Almanya’dan üç kat daha yüksek kapasiteye sahipken rüzgâr enerjisinden üretimi Almanya’nın yarısı kadar. Ayrıca Almanya 2022’de nükleerden çıktığı gibi 2038’de kömürden çıkmış olacak. Yani nükleeri de iklim krizine bir çare olarak görmüyor, iklim krizi açısından kapatılması elzem olan kömürden çıkışını da nükleerden sonraya bırakıyor! Bununla birlikte güneş ve rüzgârın istihdam olanaklarının nükleere göre en az 3 kat daha fazla olduğunu da belirtmeliyim. </span></p>
<h5><b>“Nükleer Santrallerin Söküm ve Atık Süreci de Çok Maliyetli”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Almanya’nın Fukuşima Nükleer Felaketi’nden ders çıkararak nükleer enerji üretiminden vazgeçmesinin arkasında Japonya’daki gibi bir felaketin meydana gelmesi halinde ilk günlerde açıklanan 250 milyar dolarlık kazanın maliyetinin bugün 750 milyar dolara ulaşmış olmasıyla da ilgisi var, kaldı ki izleyen yıllarda Fukuşima’nın maliyeti 1 trilyon doları da aşacak. Zira daha onlarca yıl nükleer atıklarla da uğraşılması gerekiyor. Yani nükleer tesis sökülse dahi sorunlar devam etmekte, hep ek önlemler alınması, yeni maliyetlerin yüklenilmesi gerekecek. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu öyle maliyetli bir süreç ki nükleer risklerin bilincinde olan çoğu ülkenin dahi nükleer santrallerini kapatmaktan kaçınmasının da nedeni. Zira mevcut siyasi iktidarlar bu sorun ve maliyetli süreçleri üstlenmek istemiyor. Esasen Almanya nükleer enerji üretiminden çıkmış olunca da sırada söküm süreçleri ve atık bertaraf süreçleri bulunduğundan nükleer sınavı bitmiş değil, yine bu proseslere insan ve maddi kaynak ayırmak zorunda kalacak. Örneğin; bugün ülkenin elinde 20 bin ton nükleer atık var, bunlar kimsenin kendi bölgesinde ya da “arka bahçesinde” istemediği atıklar. Almanya’da nihai nükleer atıklar için kalıcı milyonlarca Euro maliyet anlamına gelen kalıcı depolama alanı araştırmaları devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleer santrallerin bu söküm ve atık süreçleri dahil ekoloji ve yaşamın devamlılığı açısından riskleri saymakla bitmez, bu röportaja da sığmaz. Bunun için ilgilenen okuyucularımızı nükleersiz.org web sitemizde nükleer riskleri, karşı çıkış nedenlerimizi </span><span style="font-weight: 400;">100 nedende topladığımız sayfaya</span><span style="font-weight: 400;"> <a href="https://nukleersiz.org/100-nedende-nukleersiz/">davet edeyim.</a></span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleerin genel risklerine ek olarak, iklim krizine çözüm olamayacağını esas alan “Do not Nuke The Climate/Türkçe tercümesiyle</span><span style="font-weight: 400;"> İklimime Nükleer Bulaştırma!” </span><span style="font-weight: 400;"> adında dünya çapında bir kampanyanın başlatıldığını belirtmek isterim. Biz de bu <a href="https://nukleersiz.org/2021/10/cop-26-nukleer-karsiti-kampanya/">kampanyanın</a> aktif bir üyesi olarak Türkiye’de yaygınlaştırılmasına çalışıyoruz.</span></p>
<h5><b>“Akkuyu Nükleer Santrali’nin İnşaatı Dahi Yaşamın Kendisine Düşman”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleer yakıtın çıkartılıp işlenip, ömrünü tamamlamasına kadar geçen yaşam çevrimine “Nükleer Yakıt Çevrimi” denir. Yakıt çevriminin ön kısmı olarak adlandırılan süreç, uranyumun reaktörde kullanılmak amacıyla yerin altından çıkartılması ki burada da radyoaktif atıklar ortaya çıkar; kimyasallarla işlenmesi, zenginleştirilmesi ve yakıt imalatı aşamalarından oluşur. Elektrik üretimine başlandıktan 3 yıl sonra yakıtın reaktörden çıkartılmasını izleyen ve havuza alınarak gerçekleştirilen depolama süreçleri, havuzdan alınıp yeniden işleme tabi tutulması (bu aşamada denizaşırı sevkiyat da söz konusu) ve nihayet kalıcı depolama/jeolojik depolama süreçleri nükleer yakıt çevriminin kendisidir. Bu yakıt çevriminin her aşamasında karbon salınır. Bu prosesler benzin, mazot kullanılarak doğa tahrip edilerek gerçekleştirilmektedir. Ayrıca bu proseslerin her biri karbon salımı olan proseslerdir. Karbon salımı demişken tertemiz Akdeniz’in Akkuyu Plajı’nın, kum zambaklarının kökünü kurutan, fokların yaşam alanını yok eden Akkuyu Nükleer Santrali’nin görüntüsü bile, nükleer enerji tesisi inşaatının dahi ekolojiye dolayısıyla iklime yani yaşamın kendisine nasıl düşman olduğunu göstermez mi? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toparlayacak olursam nükleer santraller çözümlenememiş atık sorunu, aşırı maliyetli süreçlerinin yanı sıra tüm yakıt çevrimi içinde değerlendirildiğinde (uranyum madenciliği-yakıt üretimi-yakıt sevkiyatı-tesis inşaatı-atık süreci) nükleer enerji üretiminin güneş enerjisine göre 6, rüzgar enerjisine göre de 3 kat daha yüksek karbon salımına yol açtığı da bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bunun için bilimsel bir kaynak da paylaşabilirim. (</span><i><span style="font-weight: 400;">Sovacool, B.K </span></i><span style="font-weight: 400;">Valuing the greenhouse gas emissions from nuclear power: A critical survey</span><i><span style="font-weight: 400;">, Energy Policy,Volume 36, Issue 8, 2008)</span></i></p>
<p><b>Almanya, İsviçre gibi ülkeler nükleer santrallerini kapatma kararı alırken Türkiye yeni nükleer santral kurmanın peşinde. Türkiye’de Mersin ve Sinop’ta yapımları süren nükleer santraller durdurulmazsa ne gibi tehlikelerle karşılaşmak olası? Burada en çok akla gelen şey Çernobil ya da Fukuşima gibi kazaların yaşanma olasılığı. Ama bu çeşit kazalar olmasa dahi, normal işleyişiyle de nükleer santrallerin çevreye verdiği zararlar neler? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin hâlihazırda Mersin’de devam eden Akkuyu Nükleer Santral Projesi’nden vazgeçmesi gerekiyor. Esasen Türkiye’de nükleeri bir enerji kaynağı olarak gören, geleceğin teknolojisi olarak değerlendirenlerin bile Türkiye’deki nükleer santral projelerine karşı çıkması gerekiyor. Nükleer santrallerin genel tehlikelerini, risklerini nükleer enerjiyi savunanlar ya bilmez ya da gerçekleşmesi düşük riskler olarak görür tecrübe etmeden anlamayacaktır fakat bu ülkenin gerçeklerini gören bilen, bilenlerin bilmeyenlere, görmek istemeyenlere anlatması lazım çünkü herkesin Akkuyu Nükleer Santrali’nin kurulmasına karşı çıkması Sinop’taki projenin ise başlatılmasına engel olması gerekiyor. Yani size 3’lü bir yelpazeden bahsediyorum:</span></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><b>Nükleere özgü nedenler (ekolojik olmaması, savaş teknolojisi olması),</b></li>
</ul>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><b>Nükleer santrallerin kurulması için uluslararası sözleşme yapmak ve bunu yap-sahip ol-işlet formatında Ruslara teslim etmek dâhil şeffaflık ve hesap verebilirlikten uzak olma durumu yani bizim ülkemize özgü nedenler (siyasi nedenler).</b></li>
</ul>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunların içine Akkuyu NGS’de 2019’da meydana gelen reaktör temelinin inşaatının çökmesini, geçen sene yaşanan ve bir kilometrekare mesafede evlerin arabaların camlarının kılınmasına neden olan patlamanın ve daha birkaç gün önce Akkuyu NGS trafosunda çıkan yangının meydana geliş sebeplerini de ekleyelim. Bunlar sıradan olaylar değildir, bu ülkede nükleer enerjiyi savunanların bile Türkiye’de nükleer santral kurulmasına karşı çıkmasını gerektiren bazı önemli örneklerdir. </span></p>
<p><b>İklim kriziyle bu iki kategoriyi daha da öteye taşıması muhtemel nedenler şeklinde tasnif edebiliriz bunları. </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleere özgü nedenleri açarsam nükleer aslında bir enerji kaynağından ziyade dünya genelinde ağlarını örmüş nükleer endüstrinin bir ürünüdür ve esas amacı nükleer silah üretimine ya da nükleer teknolojilerin geliştirilmesine yönelik üretimdir. Yani siyasi ve ekonomik pazarlıkların konusuna girer. Nükleer santral kurarak ana hedefin enerji üretimi olmadığını bize bu enerjinin verimli olmayan, riskli süreçleri ve uzun zaman alan maliyetli inşaat süreçleri zaten göstermekte. Kaldı ki nükleerin ekolojiye düşman su kaynaklarını kullanan ve kirleten bir üretim süreci vardır.  Örneğin, 2017’den beri bu konuda yazıyorum ki içinde bulunduğumuz iklim krizi çağında kurak geçen yaz mevsimi boyunca soğutma suyunu göl ve nehirden alan nükleer santrallerin kapatılması hatta yaz aylarında devreden çıkarılması gibi durumlar söz konusudur ve maalesef iklim krizi bu gibi örnekleri her geçen yıl çoğaltacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu noktada nükleer enerji için verimli denebilir mi? Üstelik soğutma suyuna neden ihtiyaç duyulduğu da başlı başına bir sorun. Zira nükleer enerji doğası gereği verimsiz, aşırı ısınan bir maddeyi deniz suyuyla soğutarak aşırı yüksek sıcaklık üretmek suretiyle buhara çevirerek jeneratör çalıştırıyorsunuz. Kömürlü termik santralin daha fazla su kullananı diye düşünebilirsiniz ve bu suyu kullanmak için de deniz canlılarının ölmesine neden olan klor ve kimyasallar kullanılıyor. Şimdi bu noktada sadece bacasından karbon emisyonu çıkarmıyor diye nükleer santral iklim dostu farz edilebilir mi? Kaldı ki ek olarak yine ekolojik olarak sorun yaratacak başka bir madde salımı yapıyor. Periyodik olarak havaya radyoaktif izotoplar salıyor. Bazen bu salım daha uzun sürelerde oluyor. İşte bir problem geldiğinde belirlenen sınırlar aşılarak bu salım yapılırsa ve bu uluslararası meteoroloji kaynakları tarafından tespit edilirse imzaladığınız sözleşmelere ve vakanın büyüklüğüne göre ülkelere tazminat ödüyorsunuz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan nükleer enerji ile ucuz elektriğe erişim imkânı gibi yalanlara da toplumun kanmaması gerekiyor çünkü elektriği şu anda dünya standartlarına göre 4 dolar sentten alırken Akkuyu nükleer santrali için bunun ilk 15 yıl için 3-4 kat fazlasına 12,35 dolardan satın alacağımızı taahhüt etmiş bulunuyoruz ki sonraki yıllarda bu temel fiyatın artmayacağını garantisi yok, kaldı ki yurttaş elektriğe ulaşırken eklenecek vergiler de cabası. Üstelik doların TL karşılığı anlaşma yapıldığı zaman 2,35 TL iken bugün 10 TL olması gibi Türkiye’nin ekonomik gidişatının vahametini gösteren durumlar söz konusu.  </span></p>
<p><b>Son olarak Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu eylül ayının sonunda kamuoyuyla paylaşıldı. Yeşil Gazete’de de sizin raporla ilgili detaylı incelemeniz yer aldı. Raporda geleceğe yönelik öne çıkan ayrıntılar sizce nelerdi? Dünya nükleer enerjiden uzaklaşıp temiz, yenilenebilir enerjiye yaklaşıyor, iklim kriziyle –en azından nükleer enerji alanında- gerçekten mücadele ediliyor diyebilir miyiz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Maalesef diyemeyiz. Bilakis dünya şimdi iklim krizi bacasından karbon salmadığı iddiasına dayanarak sorunlu ve sorumsuz bir yolda ilerleme eğilimi içinde bulunuyor. Diğer bir deyişle 1970’lerin sonunda Petrol Krizinde kömüre, petrole alternatif enerji kaynağı olarak gösterilerek adeta Nükleer Rönesans ilan edilen dönemde nükleer santrallerin birbiri ardına kurulması deneyimlenmişti. Şimdi benzer bir atılımı nükleer lobi iklim krizini bahane ederek yapmanın peşinde. Bu şekilde ikinci bir nükleer Rönesans başlatmak niyetindeler ki bunun en net örneği olarak Ortadoğu’nun nükleerleşmesinde görüyoruz. Yeni nükleer santraller kuşkusuz nükleer lobi için yeni müşteriler demek. Bugün 31 ülkede toplam 415 nükleer reaktör aktif operasyonda bulunuyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleerin iklim krizine çözüm gibi gösterilmesi yeni bir hadise değil ancak her geçen yıl nükleer lobi bu konuda el yükseltiyor. Örneğin, 2017 yılında Bonn İklim Forumu’nda muzda da radyasyon var, bakın her gün yiyebiliyorsunuz diyerek muz dağıttılar. Muzdakinin radyasyon değil potasyum olduğunu es geçerek bunu yapıyorlar ki hemen ardından Türkiye’de de böyle haberler dolaşıma sokuldu. Muzdaki potasyumun endüstriyel izotopla aynı şey olmadığını, çocuklarda görülen tiroit kanserinin tek nedeninin endüstriyel izotoplar olduğunu oysa bu çocuklar için muzun önemli bir besin kaynağı olduğunu göz ardı ediyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu konuda ilgili bir yazımın da linkini yeri gelmişken </span><a href="https://yesilgazete.org/nukleer-icin-medyada-turkiye-hamlesi-muzdaki-potasyuma-siginmak/"><span style="font-weight: 400;">buradan verebilirim.</span></a></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na dair bir değerlendirmeyi</span><span style="font-weight: 400;"> hemen her sene kaleme alıyorum çünkü hakikaten güvenilir ve tarafsız bilgi kaynağına ihtiyaç var bu alanda.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kuşkusuz küresel olarak Paris İklim Anlaşması’nın imzalanmasıyla iklim krizinin durdurulması, en azından yavaşlatılması için bir adım atılmış olması sevindirici fakat nükleerin çözüm gibi sunulması nedeniyle bu yaklaşımın samimi olmadığını görüyoruz. Yani aslında iklim krizinde nükleere ayrılan kaynaklar çözümün kendisinden adım adım uzaklaşmak demek. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nitekim Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda da nükleer enerjinin güneş ve rüzgâr üretimindeki maliyet düşüşlerine rağmen yaygınlaştırılmak istendiği görülüyor, oysa iklim riskleriyle birlikte düşününce nükleer endüstrinin dünyanın bütünü için mevcut olan risklerinin artmış olduğuna da dikkat çekiliyor. Dünya genelinde nükleer reaktörlerin yaşlanmakta oluşlarıyla bakım-onarım maliyetlerinin arttığı ve daha da riskli konuma geldikleri de düşünülmesi gereken hususlardan. Dileyenler raporun değerlendirmesine </span><span style="font-weight: 400;"><a href="https://yesilgazete.org/2021-dunya-nukleer-endustri-durum-raporu-aciklandi-gunese-ragmen-dunya-hala-soguk-ve-gri/">şuradan</a> göz atabilirler.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zira iklim krizine çözümü nükleer enerjiyle verileceğini sanmak gerçeklikten kopmuş olmayı gerektirir. Her şeyden önce dünyanın çok vakti kalmadı. Nükleer çözüm bile olsa 10 yıldan önce bitmeyen inşaatlar, milyonlarca dolarlık maliyetlerin arşınlanma zorunluluğu hızlı önlemler alınmasına izin vermez. Kaldı ki 2030’da eriyen buzullara bağlı olarak deniz kıyısındaki nükleer santraller için deniz seviyelerinin yükselmesi gibi büyük riskler var. Bu risklerden biri de Akkuyu için geçerli. </span></p>
<h5><b>“Türkiye Nükleeri İklim Krizine Çözüm Gibi Gösteren Ülkeler Arasında”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Maalesef Türkiye nükleerin iklim krizine çözüm gibi gösterilmesine aracılık eden bir ülke konumunda çünkü enerji üretimi için uzun, maliyetli süreçlerin göze alınması bazı siyasi iktidarlar için siyasi vaatler oluşturarak bunları kullanmayı sağlıyor. Örneğin; iş piyasası yaratılacağı söyleniyor, dünya nükleer endüstri pazarına girileceği söyleniyor ve meşakkatli, uzun ve maliyetli süreçler neoliberal kapitalizmle uyumlu bir şekilde siyasilerin vaat edebileceği iş pastaları olarak sunuluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa nükleer santral faaliyete geçtiğinde asında bu vaatler de yerini burukluklara bırakacak çünkü nükleer santrallerin belli teknolojik standartları var ve know how sahibi olan Rusya’nın Türkiye tarafında teknolojik aktarım yapması söz konusu değil. Ayrıca Rusya’nın kendi iş piyasasını ilgilendiren bir durum bu daha çok. Şöyle bir örnek vereyim, Fukuşima Nükleer Felaketi’nin nedenlerini ve sonuçlarını öğrenip Türkiye’ye aktarmak üzere Japon sivil toplum örgütlerinin davetiyle Fukuşima’ya birkaç kez gitme imkânım olduğunda bir nükleer santral ziyaret etmiştik. Orada görevliye Fukuşima sonrasında tüm nükleer santraller kapatıldığı için nükleer santral çalışanı olan teknik personeli işten çıkarıp çıkarmadıklarını sormuştum. Yanıt, “hayır kimse çıkarılmadı, yurt dışındaki projelerde değerlendirilecek onlar,” şeklindeydi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nükleerin bir enerji kaynağı olmadığı konusunda son olarak size Ermenistan’dan bir örnek vermek isterim. Bildiğiniz gibi orada 400 Megavatlık bir nükleer reaktör var, önceden Ermenistan’ın Rus uzmanların desteğiyle yapılan 2 reaktörü vardı fakat 1988 yılında 7,2 büyüklüğündeki Spitak depreminden sonra kapatıldı ancak, 1995 yılında 2. ünite yeniden açıldı. Ermenistan, Rusya’dan yüzde 80 oranında doğalgaz ithal eden bir ülke yani Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı. Nükleerden elde ettiği elektrik enerjisinin yarısını ise İran’a ihraç ediyor. Yani Ermenistan nükleer santrali kendi enerji ihtiyacını karşılamak için üretmiyor. Şu anda da renovasyon sürecinde olan santralin en az 2026’ya kadar çalıştırılması planlanıyor. Türkiye’de halihazırda kurulu kapasiteye ve gelecek projeksiyonlara baktığımızda elektrik üretimine ihtiyaç görülmüyor ve Türkiye halihazırda yüzde 50 oranında Rusya’ya olmak üzere toplam yüzde 70 civarında enerjide dışa bağımlı bir ülke pozisyonundadır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa siyasi iktidarın retoriğinde “yerli ve milli” tabir edilen enerji üretimi ancak güneş ve rüzgarla mümkündür zira dev endüstrisini Türkiye’deki kapasitenin yarısıyla ayakta tutabileceğini öngören Almanya yüzünü tamamen güneşe ve rüzgâra dönebiliyorsa bunu Türkiye çok daha kolay ve kısa sürede başarabilir. Aksi takdirde Türkiye insan ve maddi kaynağını nükleer enerjiyle tüketirken yurttaşlarını istihdam edebileceği yarınlarını doğru projelerle emanet edebileceği güneş ve rüzgâr enerjisi üretim süreçlerine geç kalabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Röportajın ilk bölümüne </span><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">buradan erişebilirsiniz.</span></a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/">&#8216;Nükleer Enerji İklim Krizine Karşı Çözüm Değil Bilakis Tehdit&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Sözleşmelerden Çok Nükleer Santralleri Durdurmaya Odaklanmalıyız&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emel Altay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Nov 2021 10:15:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Akkuyu Nükleer Santrali]]></category>
		<category><![CDATA[enerji kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[iklim krizi]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer enerji]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[radyoaktif atık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=75616</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nükleersiz.org Koordinatörü Pınar Demircan’la radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü taraflara karşı mesuliyetlerle ilgili ekim ayında yürürlüğe giren kanunlar ve nükleer enerjinin tehlikeleri üzerine faydalı bilgiler içeren kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/">&#8216;Sözleşmelerden Çok Nükleer Santralleri Durdurmaya Odaklanmalıyız&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Pınar Demircan’la gerçekleştirdiğimiz uzun söyleşinin ilk bölümünde ekim ayında Resmî Gazete’de duyurulan radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü tarafları ilgilendiren sözleşmelere odaklandık. Demircan, yürürlüğe giren sözleşmelerin zaten Türkiye’nin imzalamaya mecbur olduğu sözleşmeler olduğunu söylüyor. Demircan’a göre bu sözleşmelere odaklanmak yerine var gücümüzle nükleer santrallerin hayata geçmesini önlemeye çalışmalıyız: “Bizim meselemiz bu sözleşmelerin TBMM’den geçmesi değil nükleer santral gibi riskli, ağır hantal, müsrif ve maliyetli bir tesisin kurulmasına izin vermemiz olmalıdır. Bu bağlamda dikkatimizi yöneltmemiz gereken şeyin engelle(ye)mediğimiz bu nükleer santraller karşısında haklarımızı korumak olduğunu eklemeliyim.”</span></p>
<p><b>Radyoaktif atık ve nükleer enerji alanında üçüncü taraflara karşı mesuliyetlerle ilgili yeni onaylanan kanunlarla ilgili görüşleriniz nedir? Bu sözleşmelerle birlikte uygulamalarda ne gibi farklılıklar yaşanacak? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class="size-full wp-image-78406 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/02/pinar-demircan.jpg" alt="Pınar Demircan" width="321" height="372" />Radyoaktif atık konusu Türkiye’de nükleer santral olsun olmasın mevzuatta yeri olan ve olması gereken bir konudur. Zira nükleer santrallerde nükleer atık formunda radyoaktif atık oluştuğu gibi tıpta, tarımda, çeşitli endüstriyel alanlarda, mesela büyük baraj inşaatlarında dahi radyoaktif atık kapsamına giren madde ve malzemeler kullanılmaktadır. Radyasyon kaynaklarıyla çalışanların ekipman ve kıyafetleri de bu kapsamdadır. Radyoaktif atıklar insan ve çevre sağlığını yani ekolojiyi direkt ilgilendirdiği için bu maddelerin bertarafları çok dikkatli, özenli ve prosedürlere uygun olarak gerçekleştirilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Önceden Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun (TAEK) görevleri arasında yer alan bu süreçler 2019 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildikten sonra yeni kurularak TAEK çalışanlarının da transfer edildiği Türkiye Enerji Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) içindeki Radyoaktif Atık Yönetimi Koordinatörlüğünün sorumluluğuna geçti. Böylece radyoaktif atıkların toplanması, kabul edilmesi, işlenmesi, sınıflandırılması, taşınması, etiketlenmesi, paketlenmesi, depolanması ve bertaraf edilmesi bu birimin görevi oldu. Ne var ki radyoaktif atıklarla ilgili bir kurumun varlığı uygulamanın düzgün yapıldığı anlamına gelmez. Zira uygulamanın prosedür ve yönetmeliklere uygun olması için denetimlerin yapılması, uygunsuzlukların raporlanması hatta yaptırımların uygulanması gerekir. </span></p>
<h5><b>“Dünyanın En Önemli 20 Radyoaktif Kazasından Biri Türkiye’de Oldu”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu denetimler yapılmadığı için örneğin TAEK zamanında İkitelli’de kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi cihazının “hurda” diye atılması gibi bir olay yaşadık. Bu olayla Türkiye “Dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası” listesine girdi. Radyoaktif maddeyle direkt temasa geçen bir kişi 10 yıl sonra kanserden öldü, ailenin 12 ferdi ise radyoaktif maddeyle görece daha az temasları ölçüsünde sonradan gelişen çeşitli hastalıklardan muzdarip yaşamlarını sürdürmekte. Mahkeme Türkiye Atom Enerjisi Kurumunu (TAEK) ağır kusurlu buldu. Ilgaz Ailesi’nin 13 ferdine, faizleriyle birlikte 3 milyon TL’yi geçen maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi. TAEK parayı ödemeyince aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. TAEK, AİHM süreci içerisinde tazminatı aileye ödedi. Bu olay son olmadı, daha sonra da irili ufaklı fazla gündemde tutulmayan radyoaktif atık kaynaklı vakaların meydana geldiği kamuoyuna yansıdı fakat hepsinin ötesinde devletin kurumlarının radyoaktif atık konusuna nasıl bigâne kaldığını gösteren en büyük vaka İzmir Gaziemir gerçeği ile karşımızda duruyor.</span></p>
<p><b>Gaziemir’deki tehlikenin boyutları nedir ve bu konuda önlem olarak neler yapılıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gaziemir’de 90’lı yıllarda artan şehirleşmeyle beraber mahalle ortasında kalan bir kurşun fabrikasında atık geri dönüşüm proseslerinde işlenmek üzere o sahaya getirilen nükleer yakıt çubuğu dâhil radyoaktif maddelerin yakılması neticesinde bugün o toprakta cüruf hâlinde 100 bin tona yakın nükleer bulaşık, dolayısıyla nükleer atık bulunuyor. En azından 2007 yılında bu konunun bilgisi dâhilinde olan TAEK ise hiçbir sorumluluk almamış olduğu gibi bugün TENMAK da bu konuyla ilgilenmiyor. Maalesef bertaraf edilmesi gereken nükleer ve kimyasal atıklar toprağa karışmışken ÇED onayının alınarak, sivil toplum örgütlerinin, işin uzmanı meslek odalarının katılımını öngören bilimsel bir nükleer atık bertaraf prosesine başlanmış değil. Kaldı ki bu nükleer atık alanı bir yerleşim yerinin ortasında ve çok yakınında bir de ilkokul var. Gaziemir’e ilişkin detaylarla ilgilenen okuyucularımız “Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve İhmalin Otoriter hâli” yazıma bakabilirler.</span></p>
<h5><b>“Bu Sözleşmelerin ‘Mış Gibi’ Yapmaktan Öte Bir Faydaları Yok”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla Akkuyu Nükleer Santrali faaliyete geçerse nükleer atık konusunda bu ülkede sorun yaşanmayacağına inanmak maalesef mümkün değil, kaldı ki bir de Sinop projesinde ısrar ediliyor. Gaziemir meselesinin kamuoyuna intikal ettiği 2007’den bugüne sivil toplumun bütün örgütleri, meslek odaları tarafından bu radyoaktif atıkların dünya standartlarına göre bertarafı talep edilirken devletin kurumları halkın sağlığını açıkça hiçe saymaktadır. Söz konusu radyoaktif temizlik nükleer atıkların bertarafı önceden TAEK’in sorumluluğundaydı bugün de TENMAK’ın sorumluluğunda olduğu üzere sivil toplum güçlerine destek veren, radyoaktif atıkların halk sağlığını tehdit ettiğini savunan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin de eli kolu bağlı bulunmaktadır. Kaldı ki nükleer atık bertarafı çok yüksek maliyetler gerektirir, termik santrallerin filtresiz çalıştırılmasına izin verilmiş bir ülkede bu maliyetlerin durduk yerde karşılanmasını beklemek sanırım biraz hayalcilik olur. Bu da bize TENMAK yetkililerinin Gaziemir’deki nükleer atık sorununa bigâne kalırken Türkiye’nin imzaladığı </span><b>Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme’nin imzalanması </b><span style="font-weight: 400;">gibi gelişmelerin bu konudaki prosedür ve yönetmeliklerin kâğıt üstünde kaldığını, “mış gibi” yapıldığını gösteriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Açıkçası ben bunu Akkuyu NGS için 4. reaktörün inşaat lisansına onay verilen aşamaya gelinmişken dünya standart ve yönetmeliklerine uyum sağlandığına dair bir güvence verme gerekliliğinin bir parçası olarak okuyorum. Yani 6 Ekim 2021 tarihinde mecliste onaylanan bu </span><b>Kullanılmış Yakıt İdaresinin ve Radyoaktif Atık İdaresinin Güvenliği Üzerine Birleşik Sözleşme</b><span style="font-weight: 400;"> ile </span><b>28 Ocak 1964 Tarihli Ek Protokol ve 16 Kasım 1982 Tarihli Protokol ile Değiştirilen 29 Temmuz 1960 Tarihli Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokol</b><span style="font-weight: 400;"> hâlihazırda nükleer santral inşasına devam edilirken Türkiye’nin zaten imzalamak zorunda olduğu iki sözleşmedir. Ayrıca zaten Türkiye TAEK’in kurulduğu 1956 yılından Akkuyu projesine kadar nükleer santraller için dört defa ihale açmış bir ülke olarak bu sözleşmelere ilk imzaları önceki iktidarlar döneminde atmış bulunuyor. Öte yandan onaylanma tarihine denk gelişi itibariyle bunları Paris İklim Sözleşmesi’nin onayıyla bağdaştırmak kamuoyunu yanıltıcı bir yaklaşım olur. Kaldı ki Paris Sözleşmesi biz nükleer karşıtları için de çok kıymetli çünkü iklim krizi politikalarına uyum sağlamak gerekliliği bizim termik santrallerden kurtulmamızı sağlayacak. Zira nükleerin gerçek anlamda ekoloji üzerindeki tahribatını önemserken yaşamı söndüren bir başka enerji kaynağına güzelleme yapmayı etik ve samimi bulmuyorum. Bu nedenle kömürlü termik santrallere karşı mücadele edenlerin de nükleerin enerji formunda propagandasını yapanlara itiraz etmesi gerektiğini düşünüyorum. </span></p>
<p><b>Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmeyi Değiştiren Protokole yeniden dönecek olursak bu protokolün imzalanması ne anlama geliyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu protokol Anayasanın 90. Maddesi olan “Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma” şartı gereği nükleer santral inşaatı bitmeye yakın bir ülkede nükleer sızıntı ve vakaların yaratacağı mağduriyetlerin tazmini konusu sözleşmeye taraf olan komşu ülkelerin gündemini ilgilendiriyor. Yani doğrudan uygulanabilecek uluslararası sözleşme niteliğindeki Paris Sözleşmesi’ne uyum şartı aranmaktadır. Buradaki Paris Sözleşmesi’nin Nükleer Enerji Ajansı tarafından 1960’larda hazırlanan protokollere dayandığını yani 2015’te imzaya açılan Paris İklim Sözleşmesi’yle ilgisi olmadığını, bunun isim benzerliği olduğunu belirtmek isterim. Açıkçası nükleer santral sahibi olmaya niyetlenen bir ülke pozisyonundaki Türkiye için sırasını bekleyen daha çok sözleşme, düzenlenmesi gereken kanun, imzalanması gereken protokol olduğunu da belirtmeliyim. Esasen bunlar nükleer meselesinin nasıl sadece tek bir ülkeyi ilgilendirmediğinin de göstergesidir. Yani ham maddesinden atığına kadar süreci nasıl yürütmekte olduğunuza dair dünya standartlarına uyum sağlamamız gerekiyor. Bu nedenle bizim meselemiz bu sözleşmelerin TBMM’den geçmesi değil nükleer santral gibi riskli, ağır hantal, müsrif ve maliyetli bir tesisin kurulmasına izin vermemiz olmalıdır. Bu bağlamda dikkatimizi yöneltmemiz gereken şeyin engelle(ye)mediğimiz bu nükleer santraller karşısında haklarımızı korumak olduğunu eklemeliyim. Yani uluslararası sözleşmelere dayanan iç hukukun da oluşturulması safhasında bizlerin baskı grupları olarak katılımcılık esasının göz ardı edilmemesi ve sürece dâhil olmamız için çaba göstermemiz gerekiyor. Aksi takdirde biz sızıntı ya da kaza hâlinde yurttaşlar olarak derdimizi kimseye anlatmamız mümkün olmayabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu nedenle nükleer atık konusunda öne çıkan diğer bir husus da Türkiye’nin nükleer santral sahibi olma yolundayken atıklarını, kullanılmış yakıtını nasıl tasnif edeceğine dair belli kanunları, standartları oluşturması gerekliliğidir. Bizler demokratik kitle örgütleri ve yurttaşlar olarak bu sözleşme ve kanunların da hazırlanma süreçlerine dâhil olabilmeliyiz. Bu noktada diğer ülkelerin ilgili kanun maddeleri üzerinde bir çalışma yapılması ve en iyi örneklerin baz alınması gerekir diye düşünüyorum. Ne var ki Gaziemir örneği bize yasalar, yönetmelikler olsa da uygulanmadıkça ortaya çıkan tehlikeli sonuç açısından fark yaratmadığını bize gösterdi. Nitekim 2014 yılında Gaziemir’deki nükleer atık davası açılınca Mahkeme sorumlu Aslan Avcı şirketinin ÇED alarak radyoaktif temizlik yapmasına hükmetmiş olmasına rağmen davalı mahkeme kararlarına uymamış ve kararın uygulanması ancak bizim sivil toplum örgütleri olarak kampanya başlatmamızla mümkün olmuştur. Fakat bu sefer de şirket ÇED gerekliliklerine göre radyoaktif temizlik işlemleri maliyetli olduğu için halkın sağlığını hiçe sayarak gece yarısı fabrika sahasındaki radyoaktif cürufu ve kayaları iş makinalarıyla parçalama, öğütme yoluna gitmiştir. Bu arada Aslan Avcı şirketine o güne kadarki en yüksek çevre cezası olan 5 milyon TL kesilmiş olmasına rağmen bu cezanın 2020’de kesinleştiği haberi de şirketin cezayı ödemeye direndiğini gösteriyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bunlara ek olarak maliyetli ÇED sürecini fırsata çevirmek amacıyla davalı Aslan Avcı’nın şirketi fabrika sahasına atık bertaraf tesisi kurmaya kalkıştı. Neyse ki bir kez daha demokratik kitle örgütleri ve baskı gruplarının müdahalesiyle kamuoyundan yükselen tepki böyle bir sürecin başlamasını engellenmiştir.</span></p>
<p><b>Nükleer Enerji Alanında Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşme</b><span style="font-weight: 400;">ye </span><b>dair altını çizmek istediğiniz en temel noktalar nelerdir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dikkatli bakarsak bu sözleşmenin de benzer şekilde geçmişi 1960’lara giden ve yıllar içinde güncellenen uluslararası protokollerden oluştuğunu görüyoruz. Esasen bu sözleşme nükleer santral sahibi olup olmamaktan bağımsızdır çünkü ülkeler nükleer bir hadiseden etkilenen vatandaşlarının zararlarının tazmini amacıyla gerekli hukuki ve finansal altyapıyı oluşturmaları gerektiğinin farkına varmışlardır. Örneğin, bu sözleşmeyi imzalayanlar arasında nükleer santrali olmayan Yunanistan da vardır. Esasen Türkiye’nin bu protokolü nükleer santral inşaatına başlaması gerekmiyordu, Çernobil gibi bir felaket bu dünyada yaşanmaktayken (şimdiyi de dâhil ediyorum çünkü nükleer kazaların etkileri yüzlerce yıl sürer, nitekim bugün de devam ediyor) yurttaşlarının Avrupa’da meydana gelebilecek bir sızıntıya karşı tazminat alabilmesi imkânını sağlayacak şekilde daha önce onaylatmalıydı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yani çok açık ki sözleşmeye taraf olan OECD üyesi 18 ülkeden biri olarak Türkiye’nin bu sözleşmeyi meclisinde en geç onaylatan ülke olması nükleer santral sahibi olma yolunda sona yaklaşmasıyla ilgili görünmektedir. Daha açık bir ifadeyle diğer ülkelere tazminat hakkı doğuran bir yatırımı hayata geçirmek üzere olduğu için bu onayın kendisinden talep edildiğini göstermektedir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şimdi bu sözleşme TBMM’de onaylandığına göre bir de iç hukukun oluşturulması gerekecektir ki işte bizi bu kısmı yakından ilgilendirmelidir lakin bu kanunun TBMM’de onaylanmasına dair Resmî Gazeteye baktığınızda “Bu kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür”den başka bir cümle göremiyorsunuz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tekrar vurgulamak isterim ki bizim bu noktada odaklanmamız gereken nokta; Üçüncü Şahıslara Karşı Hukuki Mesuliyete Dair Sözleşmesi’nin iç hukuka yönelik düzenlemelerinde katılımcılık ve şeffaflık, hesap verebilirlik gibi demokrasilerin olmazsa olmaz kriterlerine uyum sağlanıp sağlanmayacağıdır ki demokratik hak taleplerimizde olduğu gibi bu konuda da demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, çevre hatta insan hakları derneklerine ve baskı gruplarına büyük sorumluluk düşmektedir. </span></p>
<p><b>Bu iki kanunun uygulamasında çevre ve insan sağlığı için ne gibi riskler bulunuyor? Radyoaktif atıkların yönetimi nasıl olmalı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kullanılmış yakıt ve radyoaktif atık konularına ilişkin düzenlemeler özellikle nükleer enerji santrali olan ülkelerde yapılmak zorundadır çünkü nükleer santraller çalıştırılıyorsa kullanılmış yakıt oluşması kaçınılmazdır. Kullanılmış yakıtlar 10-20 yıl soğutulmak üzere tesis sahasındaki havuzlarda bekletilir ve bekleme süresinin sonunda yeniden işleme merkezine gönderilerek işlemden geçirilir. Bu arada Yeniden İşleme Merkezi, Akkuyu için Rusya’nın kendi topraklarındaki tesisidir, yani atıklar Rusya’ya gönderilecektir. Bu gönderim güzergahı da muhtemelen Boğazlar ve/veya yapılmasını asla hayal dahi edemiyorum Kanal İstanbul olabilir. Atıkların yeniden işlenmesi pahalı ve zor bir süreç olmakla birlikte bu yöntem İngiltere, Fransa, Belçika, Rusya, Hindistan ve Japonya gibi birçok ülkede uygulanmaktadır. Kullanılmış yakıt işlendikten sonra kalan kısımlar yüksek dereceli radyoaktif atık olduğu üzere yine depolanması gereken maddelerdir dolayısıyla bunlar için kalıcı/nihai atık deposunun kurulması gereklidir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Rusya’nın yasalarında “Gelişmekte olan ülkelerden nükleer atık almaz” ibaresi bulunduğu üzere ki Türkiye, Rusya karşısında bu sınıfa girmektedir, nihai nükleer atıklar Türkiye’ye gönderilecektir. Bu ise bize çok yüksek meblağlarda maliyet anlamına gelen yeni bir tesisin kurulması zorunluluğunu ve risklerini beraberinde getirecektir. Zira kullanılmış nükleer yakıtların depolanması ve taşınması için özel tesis ve donanımlara ihtiyaç vardır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu depolama tesisi yakıtın kalıcı olarak bertaraf edileceği derin jeolojik bertaraf da olabilir (yeraltı depoları için 250 ila 1000 m derinliklerde, kuyular için 2000 ila 5000 m derinliklerde kurulur) ancak bunlar için deprem riski olan bölgeler tercih edilmez. Bu noktada Türkiye’nin fay hatlarının %99’u aktif bir deprem ülkesi olduğunu hatırlatmama gerek var mı? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bununla birlikte Nükleer Düzenleme Kurumuna (NDK) baktığımızda 2021-2025 Stratejik Planında: “Proje Şirketi, radyoaktif atıkların ve kullanılmış yakıtların Hükümetin sorumluluğu altındaki nihai bertaraf tesislerine taşınmasına kadar yönetiminden ve Nükleer Güç Santralinin (NGS) sökümünden sorumludur” ibaresi bulunmakta. Burada NGS genel bir ifadedir, yani Akkuyu NGS ile sınırlı değildir, Sinop’ta proje ilerlerse bu yaklaşım esas olacak anlamına gelmektedir. 1989’da kurulan tek radyoaktif atık tesis ile sınırlı kalabileceği düşünülmesin. Ciddi maliyet yüklenmeyi gerektirecek yeni bir tesis kurma gerekliliği söz konusudur.  </span></p>
<h5><b>“Nükleer Santralin Maliyeti Kamuoyuna Düzgün Bir Şekilde Anlatılmış Değil”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Ez cümle, nihai atık bertaraf tesisinin açıkça hükümetin sorumluluğunda olduğu ifade edilmiş bulunuyor. Yani bizim ÇED davalarında ısrarla dile getirdiğimiz sorguladığımız ağır maliyetleri ve riskleriyle nihai atık bertaraf tesisin de kurulması gerekliliği bulunduğuna, bu işin Türkiye’nin yarınını ipotek altına aldığına dair dikkat çektiğimiz husus bu ibareyle itiraf edilmiş oluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Siyasi iktidar Türkiye’de nükleer santral kurulması sürecinin maliyetlerinin yükünü henüz kamuoyuna düzgün bir şekilde anlatmış değil. Maalesef nükleer santralin kurulum süreci bugüne dek yol, köprü, baraj gibi mega projelerde başvurulan yap-işlet-devret mantığıyla inşa edildiği gibi olacak şeklinde bir algı yaratılıyor fakat durum nükleer santraller için çok farklı zira proses Built-Own-Operate/yap-sahip ol-işlet (B.O.O) prensibine dayanıyor. Yani bırakın nükleer santralin hükümetler arası anlaşma ile yapılmasını, bizim esas mesele etmemiz gereken yap-sahip ol-işlet tipinde bir anlaşmayla nükleer santral kurulması olmalıdır.  </span></p>
<h5><b>“Her Bir Nükleer Santral, Atom Bombası Potansiyeli Taşır”</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Her bir nükleer santral atom bombası anlamına geldiği üzere siz ülkede bu silahın anahtarını örneğin Akkuyu için Rusya’ya teslim etmişseniz kendinize atom bombası atmışsınız demektir. Öte yandan bu bir know-how meselesi. Türkiye istediği kadar Rusya’ya öğrenci göndersin, nükleer teknoloji bilgi ve birikimi yok ve ekonomik olarak başka birçok ihtiyaçları varken enerjisini nükleer santral kurmak için harcaması büyük kayıp kaldı ki nükleer santraller bu çağın enerjisi değil, yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgâr gücünü göstermişken nükleerin hiç şansı yok. Zira sermaye grupları rüzgâr ve güneş enerjisinden üretim maliyetleri yüzde 70’lere varan bir düşüş gösterirken aynı zaman zarfında üretim maliyetleri yüzde 30 artan ve nükleer enerji karşısında tabii ki yenilenebilir enerjiyi tercih edecek ve bu makas her geçen gün daha da açılacaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Röportajın ikinci bölümüne </span><a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/05/nukleer-enerji-iklim-krizine-karsi-cozum-degil-bilakis-tehdit/"><span style="font-weight: 400;">buradan ulaşabilirsiniz.</span></a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/">&#8216;Sözleşmelerden Çok Nükleer Santralleri Durdurmaya Odaklanmalıyız&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2021/11/03/sozlesmelerden-cok-nukleer-santralleri-durdurmaya-odaklanmaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinop&#8217;ta Referans Reaktöre Şirketsiz ÇED</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/29/sinopta-referans-reaktore-sirketsiz-ced/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Demircan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2020 08:28:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[ÇED]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[Sinop]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=55344</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye'nin ikinci nükleer santral projesi için nihai ÇED süreci başlatıldı. Sinop'ta santralin yakın çevresi üzerindeki etkisi değerlendirmeye açılan projenin ne geçerli bir anlaşması var ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi!</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/29/sinopta-referans-reaktore-sirketsiz-ced/">Sinop&#8217;ta Referans Reaktöre Şirketsiz ÇED</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Çevre Etki Değerlendirmesi(ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlanma aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve  faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif  yorum ve genelleme içeren ifadeler  dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS)n&#8217;de deneyimlendiği gibi Sinop&#8217;ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde yaşanıyor. Ancak santral alanının  yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahüt eden Japonya, Milletlerarası Anlaşma (Hükümetlerarası Anlaşma)&#8217;dan çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED</span><a href="https://yesilgazete.org/blog/2018/01/29/sinop-ngs-icin-ced-basvurusu-bir-muamma-proje-ise-fukusima-ile-istigal/"><span style="font-weight: 400;"> hazırlık dosyasının </span></a><span style="font-weight: 400;">nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik bu iki yıllık zaman zarfında ÇED yönetmeliğine göre  </span><a href="https://yesilgazete.org/blog/2018/02/07/sinop-ngs-halka-sinopu-terk-ettirme-projesidir/"><span style="font-weight: 400;">şu yazımızda</span></a><span style="font-weight: 400;"> okuduğunuz gibi  halkın katılımı önlenerek  halkın katılımı toplantısı yapılmış ve yine </span><a href="https://yesilgazete.org/blog/2019/12/11/sinopa-nukleer-santral-toplantisina-stk-temsilcileri-alinmadi/"><span style="font-weight: 400;">şu haberimizdeki</span></a><span style="font-weight: 400;"> gibi Sinop&#8217;tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) Toplantısı Ankara&#8217;da gerçekleştirilmiş sayıldı.</span></p>
<p><b>Efsane EPR Flamanville 3 &#8220;Referans Reaktör&#8221;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma&#8217;nın son bulmasının Sinop&#8217;ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce </span><a href="https://yesilgazete.org/blog/2019/06/27/murat-yetkin-japonlarla-sinop-nukleer-santral-projesi-durduruldu/"><span style="font-weight: 400;">defalarca çizmiştik</span></a><span style="font-weight: 400;">. Nitekim Japonya&#8217;nın çekildiği projenin hayat geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu. Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için  Flamanville 3 tipi reaktörün&#8221;referans reaktör&#8221;ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya&#8217;nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa&#8217;daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne  (EPR-European Pressurized Reactor)&#8217; kısmet denilmiş görünüyor. </span></p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-55346 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/EPR-640x421.jpg" alt="EPR" width="397" height="261" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/EPR-640x421.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/EPR-350x231.jpg 350w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/EPR.jpg 658w" sizes="(max-width: 397px) 100vw, 397px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">EPR, Fransa&#8217;da EDF&#8217;in Flamanville Nükleer Santrali&#8217;ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2008&#8217;den beri katmak isteyip inşaatı 12 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2024&#8217;e </span><a href="https://www.neimagazine.com/news/newsflamanville-3-startup-pushed-back-to-2024-7853088"><span style="font-weight: 400;">ötelenmiş</span></a><span style="font-weight: 400;"> olan  Areva, yeni adıyla Framatom şirketinin &#8220;yeni tip&#8221; üretimi. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere &#8220;</span><i><span style="font-weight: 400;">Areva&#8217;nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği</span></i> <a href="https://yesilgazete.org/blog/2016/05/06/sinop-icin-imza-atan-arevanin-reaktorlerinde-tam-400-uygunsuzluk/"><span style="font-weight: 400;">haberimizle </span></a><span style="font-weight: 400;"> aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda &#8220;referans reaktör&#8221; olarak karşımıza çıkan Flamanville 3&#8217;e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 Milyar Dolar  öngörülen maliyetinin  bugün 13 Milyar Dolar &#8216;a ulaştığını da belirtelim. Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya&#8217;da 2005&#8217;ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021&#8217;de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini 3&#8217;e katlamış  olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde Çin&#8217;de Taishan 1 ile 2&#8217;de; İngiltere&#8217;de Sizewell C ile Hinkley Point C&#8217;de, Hindistan&#8217;da ve Afrika&#8217;da sayısı 12&#8217;ye varan EPR reaktörlerini görüyoruz. Türkiye&#8217;nin Sinop&#8217;ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018&#8217;de ise 702 No&#8217;lu KHK ile  kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu(NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin  küresel politika arenasında IAEA ile 2018 yılında imzaladığı </span><a href="https://www.iaea.org/newscenter/news/turkey-signs-its-third-country-programme-framework-cpf-for-2018-2023"><span style="font-weight: 400;">anlaşma </span></a><span style="font-weight: 400;">da daha bir anlamlı hale geliyor. </span></p>
<p><b>Türkiye&#8217;nin Sırtına Yeni Kambur </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin  dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse  üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai  ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021&#8217;de kazı çalışmalarına başlanarak 2031&#8217;de  faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop&#8217;ta 4 reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar  rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiçbir  yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin  yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması  projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu&#8217;da, Sinop&#8217;ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-55347 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/kesilen-agac-alani-640x273.jpg" alt="1 milyon ağacın kesildiği alan" width="427" height="182" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/kesilen-agac-alani-640x273.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/kesilen-agac-alani.jpg 645w" sizes="auto, (max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p><b>Kesilen 1 Milyon Ağacın Yerine Nükleer Atık Deposu</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sinop&#8217;ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı&#8217;ndan Enerji Bakanlığı&#8217;na  10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları &#8220;gençleştirme&#8221; açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu. Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik  Bakanlığı&#8217;na yapılan nihai ÇED başvurusunun  en can alıcı noktası atıklarla ilgili: Raporda açıkça  Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı&#8217;ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca  geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların </span><span style="font-weight: 400;">Türkiye Hükümeti&#8217;nin sorumluluğu altında  TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span><span style="font-weight: 400;">Öyle görünüyor ki Türkiye&#8217;de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış,  2004&#8217;ten beri Finlandiya&#8217;da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu&#8217;nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle &#8220;atık bertaraf merkezini&#8221; nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış. </span></p>
<p><b>Dışa Katmerli Bağımlılık </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu fakat siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itiraf da projenin &#8220;yerli ve milli&#8221;liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED&#8217;de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer(ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yine yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan  nükleer santralin Akkuyu içinde geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS  için yapılan bu nihai ÇED&#8217;de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı&#8217;ndan geçirilmesi halindeki risklere  nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Okuduğunuz gibi Sinop NGS projesi ve onun &#8220;nihai&#8221; ÇED&#8217;i  ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet  barındırırken Türkiye&#8217;nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik risklere haiz olan nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda &#8221; referans reaktör&#8221; faraziyesi üzerinden  çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir başka  soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olamayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilim insanlarının incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> <img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-55348 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/sinop-inceburun-640x355.jpg" alt="Sinop İnceburun Yarımadası'nın 7 yıl önceki  halinden bir görüntü" width="406" height="225" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/sinop-inceburun-640x355.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/06/sinop-inceburun.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 406px) 100vw, 406px" /></span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu&#8217;da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak geçirilen nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira  bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın  kesilmesiyle dahi doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı&#8217;na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var. Nitekim ÇED&#8217;in  93. sayfasında &#8220;NGS saha seçimi için eleyici bir  IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır&#8221; gibi ifadeler  bilumum yerlerde pırtlarken  4. 12  Sonuç kısmında &#8220;Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür.&#8221;ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor.  Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına, duvarlar yıkılmak içindir! </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/06/29/sinopta-referans-reaktore-sirketsiz-ced/">Sinop&#8217;ta Referans Reaktöre Şirketsiz ÇED</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Japonya&#8217;da Nükleer Atık Sorununa Çare Aranıyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/01/23/japonyada-nukleer-atik-sorununa-care-araniyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Jan 2019 07:43:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Greenpeace]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Fukuşima]]></category>
		<category><![CDATA[Greenpeace Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Nükleer]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer atık]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[radyoaktif]]></category>
		<category><![CDATA[tehlikeli madde]]></category>
		<category><![CDATA[tehlikeli maddeler]]></category>
		<category><![CDATA[TEPCO]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=34516</guid>

					<description><![CDATA[<p>Japonya hükümetinin alternatif çözümler bulmaması nedeniyle Fukuşima'daki nükleer santralden çıkan 1 milyon tondan fazla radyoaktif suyun Pasifik Okyanusu’na boşaltılması tartışılıyor.  Greenpeace Almanya Nükleer uzmanı Shaun Burnie, şu anki tek seçeneğin suyun tanklarda depolanması olduğunu savunuyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/01/23/japonyada-nukleer-atik-sorununa-care-araniyor/">Japonya&#8217;da Nükleer Atık Sorununa Çare Aranıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fukuşima’daki nükleer santral felaketinin ardından geçen sekiz yılda radyoaktif su krizi yaşanıyor.</p>
<p>Greenpeace Almanya’nın raporuna göre, Japonya hükümetinin alternatif çözümler bulmaması nedeniyle santralden çıkan 1 milyon tondan fazla radyoaktif suyun Pasifik Okyanusu’na boşaltılması söz konusu.</p>
<p><iframe loading="lazy" src="https://www.youtube.com/embed/GN1L5Hu4rDw" width="560" height="315" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p>Raporda, Japonya hükümetinin ve Tokyo Elektrik Enerji Şirketi’nin (TEPCO) kısa vadeli tasarruf planları ve çeşitli teknik başarısızlıklarının, Fukuşima Daiichi nükleer santralindeki su krizini derinleştirdiği belirtildi.</p>
<p>Greenpeace yaptığı açıklamada Japonya hükümetini ve TEPCO’yu Fukuşima Daiichi’deki radyoaktif suyun uzun vadeli yönetimi için seçeneklerini acilen yeniden değerlendirmeye çağırdı.</p>
<p>Kazue Suzuki: Tasarruf etmek için yaşam tehlikeye atılıyor</p>
<p>Su krizine karşı yerel toplulukların yanında olduklarını belirten Greenpeace Japonya Enerji Kampanya Sorumlusu Kazue Suzuki şöyle konuştu: “Kısa vadede tasarruf etmek için sudaki radyoaktif trityumu ortadan kaldıracak su işleme teknolojisinin geliştirilmemesi, Pasifik Okyanusu’nu ve Fukuşima Kıyısı’nda yaşayan topluluklarının yaşam kaynakları ile sağlıklarını tehlikeye atıyor.”</p>
<p><strong>Shaun Burnie: Su tanklarda tutulmalı</strong></p>
<p>Greenpeace Almanya Nükleer uzmanı Shaun Burnie, şu anki tek seçeneğin suyun tanklarda depolanması olduğunu belirterek şöyle konuştu:</p>
<p>“Japonya hükümeti ve TEPCO, 2020’ye kadar radyoaktif su krizini çözmeyi hedefliyor ancak bu inandırıcı değil. TEPCO, sudaki stronsiyum ve diğer tehlikeli radyoaktif maddeleri yasal seviyeye indiremediğini kabul etmek zorunda kaldı. Hem hükümet hem de TEPCO’nun zayıf kararları nedeniyle Fukuşima&#8217;daki su krizinin sonu yok. Pasifik&#8217;e kirli su deşarj etmek en kötü seçenektir. Uygulanabilir ve risksiz tek seçenek bu suyun en azından bir sonraki yüzyıl boyunca sağlam çelik tanklarda uzun süre depolanması ve su işleme teknolojisinin paralel olarak geliştirilmesidir.”<br />
Hükümete göre en ucuz yol denize boşaltmak</p>
<p><strong>Fukuşima Daiichi Bölgesinde Depolama Tanklarına Her Hafta 2-4000 Ton Kirli Su Ekleniyor.</strong></p>
<p>Japonya hükümeti yüksek seviyelerde radyoaktif trityum içeren suyun denize deşarjının en ucuz ve en hızlı seçenek olduğunu söylüyor. Bu seçeneğe göre suyun denize deşarj edilmesi 3,4 milyar yen (30 milyon ABD Doları) tutacak ve tamamlanması 7 yıl sürecek. Hükümete sunulan ve sudan trityumun ayrıştırılmasını öneren diğer teklifler teknik değerlendirmeler yapılmadan reddedildi.</p>
<p>TEPCO, uzun yıllardır radyoaktif sudan stronsiyum gibi tehlikeli maddeleri “tahliye için izin verilen seviyenin altına düşüreceğini” iddia ediyordu. Ancak TEPCO, Eylül 2018’de kullandığı teknolojinin sudaki kansere neden olan stronsiyum 90 da içeren maddeleri yasal sınırın altına düşüremediğini kabul etmek zorunda kaldı.</p>
<p><strong>Bianet.org</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/01/23/japonyada-nukleer-atik-sorununa-care-araniyor/">Japonya&#8217;da Nükleer Atık Sorununa Çare Aranıyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İklim Değişikliği, Artık Termik Santral İptallerinin Gerekçesi Olarak Kabul Edilecek”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/11/05/iklim-degisikligi-artik-termik-santral-iptallerinin-gerekcesi-olarak-kabul-edilecek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Nov 2018 09:02:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri]]></category>
		<category><![CDATA[EMBA Kömürlü Termik Santralı]]></category>
		<category><![CDATA[fosil yakıt]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Atay]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=32175</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri gönüllü avukatı İsmail Atal, Çin sermayesi ile yapılacak Yumurtalık EMBA Kömürlü Termik Santralı lisans iptal davasında iklim değişikliğini gerekçe olarak sunmuştu.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/11/05/iklim-degisikligi-artik-termik-santral-iptallerinin-gerekcesi-olarak-kabul-edilecek/">“İklim Değişikliği, Artık Termik Santral İptallerinin Gerekçesi Olarak Kabul Edilecek”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kamuoyunda ses getiren bu gerekçenin ardından İklim Haber’e konuşan Atal, “Duruşmada haberlerde yer almayan bir nokta var: Bölgede tüm termik santralların kümülatif etkisinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararlarını da dile getirdik. 2011’den bu yana lisans iptal davalarında kümülatif etkinin hesaplanmasını bekledik ama artık termik santralların neden olduğu iklim değişikliği tehdidin boyutunu çok daha büyüttü” diye konuştu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-5903 size-thumbnail" src="https://www.iklimhaber.org/wp-content/uploads/2018/11/ismailatal-150x150.jpg" sizes="auto, (max-width: 150px) 100vw, 150px" srcset="https://www.iklimhaber.org/wp-content/uploads/2018/11/ismailatal-150x150.jpg 150w, https://www.iklimhaber.org/wp-content/uploads/2018/11/ismailatal-300x300.jpg 300w, https://www.iklimhaber.org/wp-content/uploads/2018/11/ismailatal.jpg 600w" alt="" width="150" height="150" />Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri gönüllü avukatı İsmail Atal’ın, Yumurtalık EMBA Kömürlü Termik Santralı lisans iptal davasında mahkemeye iptal gerekçesi olarak Ankara’daki duruşmadan bir gün önce havanın 21 derece iken, duruşma günü 14 derece birden düşerek 7 dereceye inmesini ve ceviz büyüklüğünde yağan dolu ve ağaçların yerinden sökülmesi fotoğraflarını göstermesi kamuoyunda ses getirmişti. İklim Haber’e dava süreci hakkında bilgi veren Atal, duruşma sırasında bölgede tüm termik santralların kümülatif etkisinin birlikte değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararlarını da dile getirdiklerini belirterek, “Bölgesel olarak kümülatif etkinin hesaplanması gerektiğini Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu belirtiyor. Bu kurulun kararları da alt mahkemelerin uygulamak zorunda olduğu içtihat niteliğinde. Bizim bu bölgede açtığımız lisans iptal dava sayısı yaklaşık 20’ye ulaştı. 2011’de sekiz tane lisans iptal davası açmıştık. Bu sekiz tane lisans iptal davasının yedi dosyasında idari dava daireleri kurulu bizim itirazımızı haklı gördü. 2013 yılında yediye karşı sekiz oyla bizim lehimize, yürütmenin durdurulmasını talebimizi reddeden 13. dairenin ret kararını kaldırdı” dedi.</p>
<p><strong>“Termik Santrallar Kaynaklı İklim Değişikliği Tehdidin Boyutunu Çok Daha Büyüttü”</strong></p>
<p>Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) internet sitesinden aldığı bilgilere göre kurulun bölgedeki çoğunluğu kömürlü termik santral olmak üzere yaklaşık 17 tane termik santral lisans başvurusunu reddettiğini veya reddetmek zorunda kaldığını belirten Atal, “Bu arada bizim açtığımız ilk sekiz davada da yer alan Yumurtalık Hayat Enerji, İskenderun Atlas Enerji ve Hatay-Erzin Egemer Doğalgazlı Termik Santralı dışındaki beş tane termik santralın lisanslarını EPDK kurul kararıyla sona erdirdi ve aynı şirketler grubuna başka lisanslar verildi. Biz de o değiştirilen lisanslarla ilgili 2014’te beş dava, 2016’da da yedi dava daha açtık. Bunların dört tanesi mükerrer. Dolayısıyla şu anda bizim iptalini talep ettiğimiz ve kümülatif etkinin hesaplanması gerektiğine dayandığımız yaklaşık 16 tane termik santral lisans ve ön lisans iptal davamız var. Bir de Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu kararlarından sonra bölgede EPDK’nın lisans başvurusunu reddettiği 17 tane termik santral var. Bu bölgeye akıllara zarar bir şekilde 33 tane termik santral yapılmak isteniyordu nerdeyse” dedi. Atal, bu termik santrallardan Tufanbeyli Enerjisa, Erzin Egemer, İskenderun Atlas Enerji Kömürlü Termik Santral ve Yumurtalık Sugözün’deki Kömürlü Termik Santralı’nın işletildiğini belirtiyor.</p>
<p>Benzer davalarda da yıllardır kümülatif etkinin hesaplanmasının önemini vurguladıklarını ifade eden avukat İsmail Atal, “Bölgedeki insan sağlığına, canlı yaşamına, doğaya ve deniz ekosistemine verilen zararı somut bilimsel raporlarla örnekledik. Hatta en son Temmuz 2017’de Yumurtalık EMBA Termik Santralı’na keşfe gittik. Mahkemeden keşfe eklenmesi adına halk sağlığı uzmanı ve ziraatçı bilirkişi de talep ettik ve kabul edildi. Halk sağlığı uzmanı profesör bilirkişinin Sağlık Bakanlığı’na yazdığı rapora göre 18 bin nüfuslu Yumurtalık’ta 2009’da beş tane kanser vakası tespit edildiği, nüfusun yaklaşık 1000 kişi düştüğü 2014 yılında ise kanser vakalarının 60’a çıktığı söyleniyordu. Sağlık Bakanlığı’nın resmi raporundan bahsediyorum. Yumurtalık’ta 2009’da beş kanser vakası, dört kanser çeşidi varmış. 2014’te ise 60 kanser vakası, 14 kanser çeşidi çıkmış. Niye? 2002’den bu yana orada Sugözü Termik Santralı çalışıyor. Bizim 2016’da açtığımız yedi tane davadan birisi olan EMBA Termik Santralı’nın lisans iptal davasına konu proje de 2002’den bu yana çalışan Sugözü Termik Santralı’nın 1800 metre güneybatısında yer alıyor. Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliğinin Kontrolü Yönetmeliği, baca boyuna göre iki santralın birbirine 4,5 kilometreden daha yakın olmasını engelliyor. 2011’den bu yana lisans iptal davalarında kümülatif etkinin hesaplanmasını bekledik ama artık termik santralların neden olduğu iklim değişikliği, tehdidin boyutunu çok daha büyüttü. Biz de mümkün olduğunca benzer davalarla birlikte kamuoyunun gündemine getirmeye çalışıyoruz” diye konuştu.</p>
<p><strong>“Termik Santrallar ve Petrol Şirketleri Gezegenin Böğrüne Yumruk Vuruyorlar”</strong></p>
<p>Dünyanın küresel ortalama sıcaklığının sanayi öncesi döneme göre 1,1 derece artmış durumda olduğunu ve belli eşik noktaları geçildikten sonra sürecin çok hızlı ilerlediğini belirten Atay, “Aritmetik artıştan geometrik artışa sıçrıyor. Şu anda bunun ilk emarelerini görmeye başladık. Hava sıcaklıkları bir gün içerisinde 10-15 derece iniyor, çıkıyor. Ben duruşmaya gitmeden önceki gün hava durumuna internetten baktım, Perşembe günü için bakmamıştım ve ona göre giyindim. Hava Çarşamba günü 21 dereceydi. Ankara’ya geldiğimde yağmur yağıyordu, hava soğumuştu. Sıcaklık 7 dereceye kadar düşmüştü. Hatta mahkemeye de dün 21 dereceydi bugün 7 derece diye beyan ettim. Bilim insanlarının yaptığı tespitlere göre, insan vücudunun ani olarak tolere edebildiği ısı değişikliği 2 derece. 2 derecenin üzerindeki ani değişikliklerde insan sağlığını bozuluyor. İklim değişikliği artık her şeyin ötesine geçti” dedi.</p>
<p>Dava dilekçesinde de yer verdiği bir örneği paylaşan İsmail Atay, “NASA’dan bilim insanları 100 bin yıllık bir buzulun içerisinden 8 milyon yıllık bir bakteri virüsü canlandırdılar. Bilim insanları, buzulların erimesinin sonunda insan bağışıklık sisteminin tanımadığı bakterilerin, virüslerin ortaya çıkabileceğinden bahsediyor. İklim değişikliği nedeniyle insanlığı tehdit eden tehlikeler doğuyor. Biz şimdiye kadar bölgesel zararlar üzerinde durmuştuk ama iklim değişikliği artık gezegeni tehdit eder hale geldi. Her termik santral da buna yeni bir katkı veriyor. Ceza hukukunda kastın aşılması suretiyle iştirak halinde insan öldürme diye bir suç vardır. Mesela futbol maçından çıkan bir grup taraftar, başka bir taraftar grubundan bir kişiyi sıkıştırır ve hepsi birer yumruk vurur ve o kişi ölür. Saldıran grubun amacı aslında o adamı öldürmek değildir ama saldıran grubun yumruklarının kümülatif etkisiyle birlikte o kişi iç kanama geçirir ve ölür. Şu anda dünyadaki termik santralları ve petrol şirketleri gezegenin böğrüne sürekli yumruk vuruyorlar. Böyle bir durumdayız” diye konuştu.</p>
<p>İklim değişikliğinin dünyanın güvenilirliğini tehdit ettiğini belirten Atay, dünyada 300 adet nükleer santral olduğunu ifade ederek “Dünyadaki nükleer mevzuatı kazasızlık ihtimali üzerine kurulu. Dünyanın en gelişmiş teknolojilerinden birisine sahip Fukuşima’da meydana gelen nükleer facia sonucunda bütün Pasifik Okyanusu iki yıl içerisinde zehirlendi. Tek bir facia dünyanın dörtte birini zehirledi. Nükleer santralların içerisindeki yakıtların ve atıkların sürekli soğutulması gerekiyor. ABD’yi kısa bir süre önce İrma Kasırgası vurdu. Ülkeye maliyetinin 300 milyar dolar olduğu söylendi. Kasırganın şiddetini artıran şey ne? İklim değişikliği. Bilim insanları ‘atmosferdeki su buharının artması kasırgaların şiddetini ve sıklığını artırıyor’ diyor. Florida’daki nükleer santralın nükleer facianın eşiğinden döndüğü belirtildi. Ancak bu durum, basında çok fazla dillendirilmedi. Sadece atıkları ve yakıtları soğutacak şekilde çalıştırdılar belli bir süre” dedi.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://www.iklimhaber.org/avukat-ismail-atal-iklim-degisikligi-artik-termik-santral-iptallerinin-gerekcesi-olarak-kabul-edilecek/" target="_blank" rel="noopener">İklim Haber</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/11/05/iklim-degisikligi-artik-termik-santral-iptallerinin-gerekcesi-olarak-kabul-edilecek/">“İklim Değişikliği, Artık Termik Santral İptallerinin Gerekçesi Olarak Kabul Edilecek”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çernobil’de Güneş Elektriği Üretimi Başladı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/10/12/cernobilde-gunes-elektrigi-uretimi-basladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Oct 2018 12:20:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[çernobil]]></category>
		<category><![CDATA[çernobil nükleer santrali]]></category>
		<category><![CDATA[güneş enerjisi]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[yenilenebilir enerji]]></category>
		<category><![CDATA[Yeşil Çernobil Bağış Fonu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=31409</guid>

					<description><![CDATA[<p>1986 yılında yaşanan nükleer felaketin ardından 2000 yılında tamamen devreden çıkan Çernobil nükleer enerji santrali sahasında güneşten elektrik üretimi başladı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/10/12/cernobilde-gunes-elektrigi-uretimi-basladi/">Çernobil’de Güneş Elektriği Üretimi Başladı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ukraynalı enerji şirketi Rodina ve Alman Enerparc AG işbirliği ile hayata geçen 1 MW’lık proje, 26 Nisan 1986 tarihinde patlayan santralin 4. reaktörün olduğu alanın 100 metre yakınında yer alıyor.</p>
<p>Konu hakkında yapılan açıklamaya göre şirketler sosyal sorumluluk çalışması olarak gördükleri Solar Chernobyl projesinin kurulu gücünü 100 MW’a çıkarmayı hedefliyorlar.</p>
<p>Ayrıca santralin elektrik üretiminden sağlanan gelirin projenin yatırım maliyetini karşılamasının ardından elde edilen gelir oluşturulacak Yeşil Çernobil Bağış Fonu‘na aktarılacak. Fon ile de yeşil enerji projelerinde çalışmak isteyen yetenekli Ukraynalı öğrencilerin eğitimine ve Kiev bölgesinde kamuya yönelik yeşil enerji girişimlerine destek olunacak.</p>
<p><iframe loading="lazy" title="SOLAR CHERNOBYL - 1 MWp. The 1st Solar Power Plant in the Chernobyl Zone." src="https://player.vimeo.com/video/262979330?dnt=1&amp;app_id=122963" width="500" height="281" frameborder="0" allow="autoplay; fullscreen; picture-in-picture; clipboard-write; encrypted-media"></iframe></p>
<p>1 Temmuz 2018 tarihinde elektrik üretimine başlayan proje Ukrayna yönetimi tarafından 2019 yılına kadar devreye girecek olan güneş enerjisi yatırımları için kilovat-saat için 15 avro-sent olarak uygulanan alım garantisinden yararlanacak.</p>
<p>Ukrayna’da 2017 yılının ilk dokuz aylık döneminde 500 MW gücünde güneş enerjisi santrali devreye girmiş durumda.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://yesilgazete.org/blog/2018/10/11/cernobilde-gunes-elektrigi-uretimi-basladi/" target="_blank" rel="noopener">Yeşil Gazete</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/10/12/cernobilde-gunes-elektrigi-uretimi-basladi/">Çernobil’de Güneş Elektriği Üretimi Başladı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orman Yok Etmenin Karşılığı Ağaçlandırma Değil</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/20/orman-yok-etmenin-karsiligi-agaclandirma-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seçil Türkkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Sep 2018 07:33:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[ağaçlandırma çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Doğanay Tolunay]]></category>
		<category><![CDATA[HES]]></category>
		<category><![CDATA[nükleer santral]]></category>
		<category><![CDATA[orman yangınları]]></category>
		<category><![CDATA[RES]]></category>
		<category><![CDATA[termik santral]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=30698</guid>

					<description><![CDATA[<p>"Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/20/orman-yok-etmenin-karsiligi-agaclandirma-degil/">Orman Yok Etmenin Karşılığı Ağaçlandırma Değil</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sivil Sayfalar</strong> ve <strong>Yeşil Gazete</strong> ortaklığında bu soruna el atalım, gündeme taşıyalım istedik.</p>
<p>Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak , uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/19/dersim-yanginlari-2018/" target="_blank" rel="noopener">#OrmanDosyası</a> içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.</p>
<p>Dosya kapsamında <strong>Seçil Türkkan</strong>, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Profesör <strong>Doğanay Tolunay</strong> ile görüştü&#8221;</p>
<p>Türkiye orman zengini bir ülke gibi dursa da gerçeklik öyle değil. Orman miktarımız yüzölçümünün yüzde 28’i gibi hesaplansa da, uluslararası standartlara göre yüzde 16’da. Prof. Doğanay Tolunay, enerji projeleri, yapılaşma gibi nedenlerle yok edilen ormanların yerini ağaçlandırmanın tutmayacağını söylüyor.</p>
<p dir="ltr">İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Profesör Doğanay Tolunay’ın çalışma alanları toprak ilmi, ekoloji ve iklim değişikiği. Tam da bu alanları konuşmak için bu yüzden oldukça doğru bir isim. Prof. Tolunay günümüzde ormanlık alanların yok edilmesine karşılık ağaç dikilmesinin birbirinin yerine asla geçmeyeceğini belirtiyor. Böyle bir durumda yeni ağaçlık alanın ormana dönüşmesi eğer şanslıysanız 20-30 yıl. Her istediğiniz alana da ormanlık yapamazsınız zaten. Toprağın şartlarının buna uygun olması gerekir.</p>
<p dir="ltr">Türkiye, orman konusunda zenginmiş gibi gözükse de, durum böyle değil. Türkiye’de orman miktaro yüzölçümümüzün yüzde 28’i gibi değerlendirilse de bu alanların uluslararası standartlardaki karşılığı yüzde 16. Bizim orman dediğimiz yüzde 12, uluslarası standartlara göre ağaçlık olarak kalıyor. Kaldı ki elimizde kalanları da yapılaşmaya açıyoruz. Prof. Tolunay son 5 yılda ormanlarda imar ya da enerji projeleri için verilen izin miktarının ağaçlandırılan alan miktarını aştığını söylüyor. Ormansızlatırma iklim değişikliği konusunda da önemli bir hızlandırıcı faktör.</p>
<p dir="ltr">Her yaz iklim değişikliği ile birlikte konuştuğumuz diğer mesele ise, orman yangınları oluyor. Prof. Tolunay Türkiye’nin orman yangınları konusunda Akdeniz havzası ülkeleri arasında iyi bir sıralamada olduğunu belirtse de, Türkiye’nin önemli bir sorununun yangın için önleyici bir politika yürütmemek olduğu kanısında.</p>
<p dir="ltr">Prof. Tolunay ile, orman ekosistemini konuştuk.</p>
<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-30700 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/doganay-tolunay.jpg" alt="" width="333" height="333" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/doganay-tolunay.jpg 333w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/doganay-tolunay-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/doganay-tolunay-320x320.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 333px) 100vw, 333px" /></p>
<p dir="ltr"><strong>İlginç bir dönemdeyiz. Türkiye’nin kadim ormanları devlet eliyle ortadan kaldırılırken, öte yandan her yer “ağaçlandırılıyor”. Ağaçlandırma ve ormansızlaştırma birbirini tolere eden olgular mı?</strong></p>
<p dir="ltr">Kesinlikle değil. Öncelikle orman bir ekosistemdir, ağaçlandırmaların ise ekosistem haline gelmesi için uzun bir zaman gerekir. Orman sadece ağaçlardan oluşmaz, ekosisteminde ağaçlar haricinde birçok hayvan ve diğer bitki türleri bulunur, ayrıca cansız öğeleri de vardır. İklim ve toprak yapısı çevresindeki diğer tarım ve mera alanlarından daha farklıdır. Orman ekosistemlerinde madde ve enerji döngüleri gerçekleşir. Bu döngüler sayesinde “ekosistem hizmetleri” üretilir. Ekosistem hizmetleri orman ekosisteminin sadece insanlara değil canlılara sağladığı faydalar olarak tanımlanabilir.</p>
<p dir="ltr">Örneğin ormanlar canlılara habitat oluşturur, yüzeysel akışı azaltarak selleri ve erozyonu önler, suyun toprağın içine sızmasını sağlayarak temiz su üretimine katkı da bulunur,ağaçlar fotosentezle oksijen üretir ve karbon depolar, insanlar ve diğer canlılar için gıda sağlar, habitat oluşturur. Bütün bu hizmetler de ormanın bir ekosistem olmasından kaynaklanır. Daha önce üzerinde orman olmayan bir yer ağaçlandırıldığında oraya sadece 5-10 cm boyunda fidanlar dikilir. Orman ekosisteminin diğer canlı öğelerini getiremezsiniz. Ağaç tepelerinin toprağı örterek oluşturduğu mikroiklimi, ya da ağaçlardan dökülen yaprakların ayrışıp humus oluşturmasını ve toprağın organik maddece zenginleşmesini sağlayamazsınız. Ağaçlandırılan alanların ekosistem haline gelmesi ve ekosistem hizmetlerini üretmesi için zaman gerekir. Bu zaman ağaç türüne göre değişir ama kabaca 20-30 yıl diyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">ORMAN OLMAYAN ALANLAR, ORMAN GİBİ GÖSTERİLİYOR</p>
<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-30701" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/2017-orman-yanginlari-haritasi.jpg" alt="" width="624" height="351" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/2017-orman-yanginlari-haritasi.jpg 624w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/2017-orman-yanginlari-haritasi-610x343.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/2017-orman-yanginlari-haritasi-320x180.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 624px) 100vw, 624px" /></p>
<p dir="ltr"><strong>Türkiye&#8217;de ormanlar nasıl kullanılıyor?</strong></p>
<p dir="ltr">Orman Kanunun 16., 17. ve 18. Maddeleri ile kamu yararı adı altında birçok başka kullanıma izin veriliyor. Madencilik, yol, havaalanı, elektrik nakil hattı, enerji üretim santralları (HES, RES, termik santral, nükleer santral), boru hattı, üniversite, turistik tesis, katı atık bertaraf tesisi, cezaevi gibi onlarca örnek verilebilir. Bu izinler en fazla 49 yıllığına oluyor. Ancak çoğu izin süre bitiminde tekrar uzatılıyor. Orman Kanununa göre verilen izinlerin toplam miktarı 2017 sonu itibarıyla 651 bin hektara ulaştı. Bu rakama verimsiz orman alanlarında ceviz, badem, fıstık çamı gibi meyve ağaçları ile ağaçlandırma yapılması için verilen 135 bin hektar eklendiğinde ormanlardan verilen izinler toplam 786 bin hektara ulaşıyor. Orman olmayan bu alanlar envanterlerde orman olarak gösterilmeye devam ediyor çünkü Anayasamızın 169. Maddesi orman mülkiyetinin devredilemeyeceği ve orman sınırlarında daraltma yapılamayacağını açıkça belirtir.</p>
<p dir="ltr">AĞAÇLANDIRMADAN ÇOK ORMANSIZLAŞTIRMA UYGULANIYOR</p>
<p dir="ltr"><strong>Ağaçlandırmanın rakamları ne durumda?</strong></p>
<p dir="ltr">Türkiye’de ağaçlandırma çalışmaları 1940’lı yıllardan beri yapılıyor. Orman Genel Müdürlüğü verilerine göre 1980’lerde yıllık ağaçlandırma miktarı 100 bin hektarı aştı. 2004-2017 arasında ağaçlandırma miktarı 38 bin ha kadar. Aynı dönemde ormanlardan verilen izin miktarı ise 28 bin 500 ha olmuş. Son 5 yıl içinde ormanlardan verilen izin miktarı ağaçlandırılan alan miktarını aşmıştır. Son 5 yıl içinde yıllık ortalama 44 bin ha ağaçlandırma yapılırken, ormanlardan başka kullanımlara verilen izinler yıllık ortalama 45 bin ha olarak gerçekleşmiş.</p>
<p dir="ltr"><strong>Yunanistan yakın zamanda ciddi bir yangın atlattı. Türkiye’de de Orman Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre her gün pek çok irili ufaklı yangın çıkıyor. Bir röportajınızda, “Türkiye Yunanistan yangınlarından ders almalı” demişsiniz. Bu yönde bir gözleminiz var mı?</strong></p>
<p dir="ltr">Başta Ege ve Akdeniz Bölgeleri olmak üzere ülkemiz orman alanlarının önemli bir bölümü iklim gereği büyük risk altında. Buna rağmen orman yangınları ile mücadele konusunda başarılı olduğumuz söylenebilir. Türkiye&#8217;de her yıl ortalama 2 bin 500 kadar yangın çıkıyor. Yanan alan miktarı ise 9-10 bin hektar. Bu rakamlar benzer ekolojik koşullara sahip Akdeniz ülkeleri ile karşılaştırıldığında oldukça düşük. Örneğin Portekiz’de yıllık ortalama 13 bin yangın çıkarken ortalama yanan alan miktarı 77 bin ha civarında. Orman Genel Müdürlüğü yangınlarla mücadeleye önemli bir bütçe ayırıyor. Ancak orman yangınları ile mücadelede genel strateji yangın çıktıktan sonra mücadele şeklinde.</p>
<p dir="ltr">Bugün insan-orman etkileşimi arttığı için ormanlarda yangın riski arttı. Bu etkileşimin artması, başka bir ifadeyle insanların orman içine daha fazla girmesi aynı zamanda yangınlardan etkilenecek insan sayısının da artması demek. Yunanistan’da yaşanan son orman yangını, orman içindeki yerleşimlerin oldukça fazla olması ve insanların yangın esnasında ne yapacağını bilmemesi nedeniyle çok fazla can kaybına neden oldu. “Türkiye Yunanistan yangınlarından ders almalı” derken ülkemizde de Ege ve Akdeniz sahillerindeki yerleşimlerin çoğunun ormanla iç içe olduğunu ve bu nedenle her an Yunanistan&#8217;da olduğu gibi bir felaketle karşı karşıya kalabileceğimizi vurgulamak istedim. Nitekim Yunanistan’daki yangından hemen sonra Mudurnu’da yerleşim yerlerine oldukça yakın bir yerde çıkan orman yangını yerleşim yerlerine sıçramadan durduruldu. Orman içinde ya da civarında yaşayanların öncelikle orman yangınlarına neden olan insan faaliyetleri, yangına müdahale ve yangından korunma yöntemleri konularında bilinçlendirilmesi gerekmekte. Aynı zamanda yangın çıktıktan sonra tahliye planları yapılması da son derece önemli. Ancak bu konudaki bilinçlendirme çalışmalarının oldukça eksik olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca son yıllarda aynı anda birkaç noktada çıkan yangınlarda da artış gözlenmekte olup, bu durum da yangınla mücadeleyi zorlaştırıyor.</p>
<p dir="ltr">ORMAN YANGINLARI İÇİN ÖNLEYİCİ POLİTİKA GEREKİYOR</p>
<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30702" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Kuzey-Ormanlari-içinden-gecen-3.-Kopru-insaati-1-640x360.png" alt="" width="640" height="360" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Kuzey-Ormanlari-içinden-gecen-3.-Kopru-insaati-1-640x360.png 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Kuzey-Ormanlari-içinden-gecen-3.-Kopru-insaati-1-1024x576.png 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Kuzey-Ormanlari-içinden-gecen-3.-Kopru-insaati-1.png 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Kuzey-Ormanlari-içinden-gecen-3.-Kopru-insaati-1-610x343.png 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Kuzey-Ormanlari-içinden-gecen-3.-Kopru-insaati-1-320x180.png 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p dir="ltr"><strong>Türkiye yangınlardan ders aldığını, bu yönde bir iradesi olduğunu nasıl gösterebilir? Neye ihtiyaç var?</strong></p>
<p dir="ltr">Bunun için orman yangınlarıyla yangın çıktıktan sonra değil yangın çıkmadan mücadele etmek gerekli. Orman yangını çıkmadan mücadelenin yolu ise aynı önleyici hekimlikte olduğu üzere orman yangınları hakkında halkın bilinçlendirilmesi, ormanların öneminin anlatılması şeklinde olmalı. Bu bilinçlendirme çalışmaları orman yangınlarının yoğunlaştığı mayıs-ekim aylarından önce mart-nisan aylarında başlamalı. Televizyonlarda halen yayınlanan kamu spotlarındaki gibi yangın görüldükten sonra “Alo 177 Orman Yangın İhbar Hattı”nı arayın şeklinde değil yangın çıkmaması için yapılacakları anlatan kamu spotlarına ihtiyaç bulunmakta. Ayrıca orman yangın riski bulunan yerleşimler belirlenmeli, yangın esnasında yapılacaklar eğitimleri ve tahliye planları hazırlanmalı.</p>
<p dir="ltr">ORMAN MİKTARIMIZ ALT SIRALARDA</p>
<p dir="ltr"><strong>Türkiye’nin orman varlığını bulunduğumuz dönemde nasıl değerlendirirsiniz? Yapılaşma orman varlığını nasıl etkileyecek?</strong></p>
<p dir="ltr">Türkiye’nin orman alanı 2015 yılı verilerine göre 22,3 milyon ha kadar. Bu da ülke yüz ölçümünün yüzde 28’ine karşılık geliyor. Dünya ortalaması yüzde 31. Dolayısıyla orman varlığımızın dünya ortalamasından düşük olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca orman varlığımızın yüzde 43’ü verimsiz orman olarak adlandırdığımız ağaçların oldukça seyrek olduğu, ormandan çok meraya benzeyen yapıdaki ormanlar. Uluslararası ormancılık literatüründe bu ormanlara orman denilmee daha çok “ağaçlık” olarak kabul edilmekte. Bu nedenle Dünya Gıda ve Tarım Organizasyonu gibi kurumların Türkiye ile ilgili orman verilerinde orman alanı 12,7 milyon ha olarak gösterilmektedir. Bu da ülke yüzölçümünün yüzde 16’sı kadar. Ama orman alanlarımız genel olarak artış gösteriyor. Orman alanlarındaki artışın nedenleri köyden kente göç nedeniyle ormanların genişlemesi, yapılan kadastro çalışmaları ile orman niteliğindeki ancak envantere girmemiş alanların kayıt altına alınması ve ağaçlandırmalar. 1946-2017 arasında 2,3 milyon ha kadar bir alan ağaçlandırılmış. Ağaçlandırmaların en yoğun yapıldığı dönem ise 1980’li yıllar. Bu dönemde toplam olarak 800 bin ha kadar bir ağaçlandırma yapılmış.</p>
<p dir="ltr">Ülkemizde ormanların doğrudan yerleşime ya da yapılaşmaya açılması suç. Ancak zaman zaman yapılan yasal düzenlemelerle ormanlardan açılan yerler orman dışına çıkarılmaktadır. Bunlardan en bilinenini kamuoyunda 2-B olarak bilinen Orman Kanunun 2. Maddesinin B bendine göre 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş orman alanları orman sınırları dışına çıkartılmaktadır. 2017 yılı sonu itibarıyla bu orman dışına çıkartılan alan miktarı 535 bin hektara ulaşmıştır. Ayrıca Nisan 2018’de kanunlaşan ““Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile de 31.12.1981 tarihinden sonra orman niteliğini kaybetmiş ya da niteliği kaybettirilmiş orman alanlarının da orman sınırları dışına çıkarılmasına olanak sağlandı. Bu yasaya dayanarak da Temmuz 2018 ayında son Bakanlar Kurulu kararı ile İstanbul, Kocaeli, İzmir ve Kütahya’da 1600 ha kadar bir alan orman sınırları dışına çıkarıldı. Karşılığında bu alanın iki kadar bir alan ağaçlandırılmak üzere Orman Genel Müdürlüğüne tahsisi yapıldı. Aynı yasayla ayrıca orman içindeki boşlukların yerleşime açılmasına da olanak sağlandı. Bu da gelecekte orman-insan etkileşiminin artmasına bağlı olarak yangın riskinin artması, yeni yerleşim alanları için yol açılması, elektrik nakil hattı, boru hattı inşa edilmesi ile orman alanlarının azalmasına neden olabilecek. Ormanlardan verilen 651 bin ha izinle değerlendirildiğinde bir zamanlar orman olan yaklaşık 1,2 milyon ha orman alanı artık orman özelliğini kaybetmiş halde. Üstelik son 5 yıl içinde ormanlardan verilen izin miktarı sürekli artarak 38 bin hektardan 57 bin hektara ulaşmış. Bu trendin aynı hızla devam etmesi halinde her 10 yılda bir 608 bin ha olan Trakya’daki tüm orman alanları kadar bir orman alanının, orman özelliğini kaybetmesi anlamına geliyor.</p>
<p dir="ltr">ORMANSIZLAŞTIRMA İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİ ETKİLİYOR</p>
<p dir="ltr"><strong>İklim değişikliği Türkiye ve dünyada orman varlığını nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p dir="ltr">Ormanlar ile iklim değişikliği arasında karşılıklı ilişkiler mevcut. Ormanlar hem iklim değişikliğini azaltıcı hem de arttırıcı yönde etki yapmakta. Aynı zamanda da iklim değişikliğinden çoğunlukla olumsuz olarak etkileniyor. Ağaçlar fotosentezle atmosferdeki karbondioksiti yaprak, dal, gövde ve köklerinde depolayabilmekte. Ormanlarda ve topraklarda da yüksek miktarda karbon depolanmakta. Ancak ormansızlaşma ile birlikte depolanmış bu karbon CO2 olarak tekrar atmosfere geri dönüyor. Herkes tarafından sera gazlarının en önemli kaynağı fosil yakıtlar olarak bilinse de sanayi devriminden bugüne kadar atmosfere verilen sera gazlarının üçte biri arazi kullanım değişiklikleri ve ormansızlaşmadan kaynaklanmıştır.</p>
<p dir="ltr">İklim değişikliğinin etkileri enlemlere göre değişir. Kuzey enlemlerde yağış artarken ülkemizin de içinde bulunduğu enlemlerde yağışlar düzensizleşmekte, sağanak yağışlar ve sıcaklıklar artıyor. Bu nedenle kuzey enlemlerdeki ülkelerde, orman alanlarında artış beklenirken ülkemiz ve benzer ekolojik koşullara sahip ülkelerde ormanların olumsuz etkilenmesi bekleniyor. Örneğin Türkiye&#8217;de 2070’li yıllarda sıcaklıkların 3-4 °C kadar artabileceği yağışların ise yüzde 30-40 kadar azabileceği öngörülüyor. Bu durum ülkemiz için orman yangını, böcek ve mantar zararlarının artması, kuraklık nedeniyle ağaçların ölmesi, ölmeseler de büyümelerinin yavaşlaması anlamına geliyor. İklim değişikliği dağlık alanlarda bulunan ormanları daha yükseklere göç etmek zorunda bırakacak. Orman içinde bulunan flora ve fauna elemanlarından bu değişimlere uyum sağlayamayan türlerin popülasyonlarının azalması hatta yok olması riski bulunuyor. Diğer bir ifadeyle biyolojik çeşitlilikte azalma bekleniyor.</p>
<p dir="ltr">KAMU YARARI HANGİSİ: ORMAN MI MADEN Mİ?</p>
<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30703" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Agaclandirmanin-tanimi-suni-bir-orman-faaliyeti-olarak-geciyor-640x474.jpg" alt="" width="640" height="474" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Agaclandirmanin-tanimi-suni-bir-orman-faaliyeti-olarak-geciyor-640x474.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Agaclandirmanin-tanimi-suni-bir-orman-faaliyeti-olarak-geciyor-1024x758.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Agaclandirmanin-tanimi-suni-bir-orman-faaliyeti-olarak-geciyor.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Agaclandirmanin-tanimi-suni-bir-orman-faaliyeti-olarak-geciyor-610x452.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/Agaclandirmanin-tanimi-suni-bir-orman-faaliyeti-olarak-geciyor-320x237.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p dir="ltr"><strong>Türkiye’nin orman politikalarına dair bir iyileştirme yapması için öneriniz var mı?</strong></p>
<p dir="ltr">Öncelikle ormancılığa ekonomik bir faaliyet olarak yaklaşılmamalı. Çünkü ormanların insanlara ve diğer canlılara sağladığı ekosistem hizmetlerinin fiyat olarak bir karşılığı yok. Çoğunlukla ormanın ekonomik değeri ormandan üretilen odun miktarı ile ifade edilmeye çalışılıyor. Ama ormanların ürettiği suyun ve oksijenin, önlediği erozyon ve selin, oluşturduğu mikroiklimin parasal bir karşılığı yok. Böyle olunca da orman alanlarından kamu yararı adı altında başka kullanımlara izin verilmesi oldukça kolaylaşıyor.Bu nedenle orman alanlarından verilecek izinlerde “üstün kamu yararı” yaklaşımının ön plana çıkması gerekli. Üstün kamu yararı örneğin bir orman alanında taş ocağı açılmasının mı yoksa ormanın orman olarak kalmasının mı daha çok kamu yararına olduğuna karar verilmesidir. Ayrıca ormanların parçalanmasına izin verilmemesi, korunan alanların miktarının arttırılması, korunan alanların iklim değişikliği de dikkate alınarak ağaç yetişmeyen yüksek dağlık alanları da kapsayacak şekilde ilan edilmesi, özel şirketlerin ve bireylerin de kendi arazilerinde özel ormanlar kurmasının teşvik edilmesi, parçalanmış ormanları birbirine bağlayacak ekolojik koridorlar oluşturulması gibi öneriler ilk aklıma gelenler.</p>
<p dir="ltr">ORMAN MÜHENDİSLERİNİN DE SAYISI AZALIYOR</p>
<p dir="ltr"><strong>İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Cerrahpaşa Kampüsü olarak anılmaya başlandı bile. Bu durumun Türkiye’de kurumsal ormancılık çalışmalarına ve akademiye vereceği olası zararlar neler?</strong></p>
<p dir="ltr">Bilindiği üzere Mayıs 2018’de İstanbul Üniversitesi bölünerek içlerinde Orman Fakültesinin de olduğu bazı fakültelere yeni kurulan İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’ya bağlandı. Bu bölünme öncelikli olarak gerek orman fakültesinin gerekse diğer fakültelerin mensupları ve öğrencilerinde motivasyon kaybına ve dışlanmışlık hissinin oluşmasına neden oldu. Sonuçları henüz tam olarak görülmese de bölünmenin İstanbul Üniversitesinin Dünya’daki ilk 500 üniversite arasındaki yerini kaybetme riski yarattığını söylemek mümkün. Hem İstanbul Üniversitesi hem de adı İstanbul Üniversitesi ile özdeşleşen Orman Fakültesinin marka değerini kaybedeceği endişesini taşıyorum. Ayrıca büyük çoğunluğu kamuda çalışmak zorunda olan orman mühendislerinin kadro açılmadığı için iş bulamaması nedeniyle orman fakültelerini tercih edenlerin sayısı gün geçtikçe azalmakta. Bölünmenin bu puanları daha da düşürmesi ihtimali var. Öğrenciler açısından ise özellikle yurtdışında diploma tanınırlığı ve denkliğinde sorun yaşanıp yaşanmayacağını zaman gösterecek.</p>
<p dir="ltr">İstanbul Üniversitesinin öğrenci sayısı temel alınarak bölünmesi yerine kontenjanların düşürülerek ve lisansüstü eğitime ağırlık verilerek üniversitenin ülkenin ihtiyaç duyduğu yabancı dil bilen, araştıran, sorgulayan ve üreten yüksek donanımlı mezunlar verecek şekilde yapılandırılması ülkemiz açısından daha faydalı olacaktı diye düşünüyorum.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/20/orman-yok-etmenin-karsiligi-agaclandirma-degil/">Orman Yok Etmenin Karşılığı Ağaçlandırma Değil</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
