<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Marmara Denizi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/marmara-denizi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/marmara-denizi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Oct 2024 10:36:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Marmara Denizi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/marmara-denizi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Güney Koreli heyet İstanbul Boğazı’nda deniz çayırlarını inceledi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/10/03/guney-koreli-heyet-istanbul-bogazinda-deniz-cayirlarini-inceledi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 10:36:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Çayırları]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[TÜDAV]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87051</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Deniz Araştırmaları Vakfı MARU araştırma gemisiyle İstanbul Boğazı’nda incelemelerde bulunan Güney Koreli heyete, Türkiye İş Bankası iş birliğiyle yürütülen “Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları” projesi hakkında bilgi verildi. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/10/03/guney-koreli-heyet-istanbul-bogazinda-deniz-cayirlarini-inceledi/">Güney Koreli heyet İstanbul Boğazı’nda deniz çayırlarını inceledi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Beykoz açıklarına yerleştirilen şamandırayı gözlemleyen heyetle proje kapsamında elde edilen bulgular da paylaşıldı.</strong></p>
<p>Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), Türkiye’yi ziyaret eden Güney Koreli heyeti İstanbul’da vakfın araştırma gemisi MARU’da ağırladı.</p>
<p>Heyet, TÜDAV ve Türkiye İş Bankası iş birliğiyle 2023 yılında hayata geçirilen “Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları” projesiyle temmuz ayında İstanbul Boğazı’nda Beykoz açıklarına atılan şamandıranın yer aldığı bölgede deniz çayırlarına yönelik incelemelerde bulundu.</p>
<p>Marmara’daki deniz çayırlarını şamandıralarla korumayı ve deniz çayırları ile ilgili toplumsal bilinci artırmayı hedefleyen proje hakkında genel bulguların paylaşıldığı buluşmada, deniz ekosisteminin korunmasına yönelik bölgesel ve küresel çözüm önerileri ele alındı.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Bayram Öztürk </strong><strong>“Deniz çayırlarının korunması, sadece yerel değil uluslararası bir mesele”</strong></p>
<p>Güney Koreli heyetin ziyaretine ilişkin açıklamada bulunan TÜDAV Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, misafir heyete İstanbul Boğazı&#8217;na yerleştirilen araştırma şamandıraları hakkında detaylı bilgi aktardıklarını söyledi. Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla Türkiye’ye gelen ve Vakfı ziyaret eden Güney Kore heyetine yaptıkları çalışmalara dair bilgiler verdiklerini ifade eden Prof. Dr. Öztürk, ziyarette deniz çayırlarının korunmasının, sadece yerel değil uluslararası bir mesele olduğunun ve küresel düzeyde iş birliğinin öneminin vurgulandığını belirtti.</p>
<p>Prof. Öztürk, “Ayrıca 2026 yılının eylül ayında Güney Kore’nin Yeosu şehrinde, ‘Geleceği Birbirine Bağlayan Adalar’ ana teması ile düzenlenecek olan ‘Dünya Adalar Fuarı’ için bilgi alışverişinde bulunduk. 30 ülkeden 3 milyon insanın ziyaret etmesi beklenen fuarın hazırlık süreçleri ile ilgili de olası iş birliklerini değerlendirdik” dedi.</p>
<p>Güney Koreli heyetin de özellikle bir STK’nın politika oluşturma sürecindeki etkileyici katkılarına dikkat çektiği ziyaret, hem Türkiye ile Güney Kore arasında deniz koruma alanlarında iş birliğini güçlendirmesi hem de sivil toplum kuruluşlarının deniz ekosistemlerinin korunmasında ne kadar önemli bir rol oynadığını ortaya koyması açısından önem taşıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları” projesi hakkında:</strong></p>
<p>‘Denizlerin Geleceği: Deniz Çayırları’ projesi; denizleri ve deniz kaynaklarını koruma, ekolojik dengeye ve sürdürülebilirliğe destek olma hedefiyle &#8216;Dünya bizim gelecek bizim&#8217; yaklaşımını benimseyen İş Bankası ve TÜDAV iş birliğiyle Eylül 2023’te hayata geçirildi. Projeyle, Marmara Denizi’nin sağlığı için kritik öneme sahip son <em>Posidonia oceanica</em> deniz çayırlarının haritalanması, üzerindeki atıklardan temizlenmesi ve korunması amaçlanıyor.</p>
<p>Projenin yeni etabında İstanbul Boğazı’nda ilk kez araştırma şamandıralaması yapılıyor. İlk 2 şamandıra, ince deniz otu ya da <em>Zostera marina</em> olarak bilinen deniz çayırlarına ev sahipliği yapan Büyük Liman ve Beykoz – Sultaniye açıklarına yerleştirildi. Temmuz ayında 8 araştırma şamandırası daha Marmara Adaları bölgesinde Narlı Köyü ve Paşalimanı Adası olmak üzere deniz çayırlarının bulunduğu alanlara atıldı.</p>
<p>Birçok deniz canlısı için yaşamsal öneme sahip habitatlar olan deniz çayırları, balıklar ve omurgasız canlılar gibi çeşitli türlere üreme, beslenme ve barınma alanı sağlıyor. Örneğin, Marmara Adaları’nda deniz çayırları karagöz, izmarit, papaz balıkları, denizatı, deniziğnesi, yengeç ve karidesler, pinalar ile kalamar ve sübyeleri de barındırıyor. Deniz çayırlarının korunması, bu türlerin yaşam döngülerinin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için büyük bir öneme sahip. Proje, deniz ekosistemlerinin sağlıklı ve dengeli bir şekilde devam edebilmesi için bu önemli alanların korumasını ve toplumsal bilincin artırılmasını hedefliyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/10/03/guney-koreli-heyet-istanbul-bogazinda-deniz-cayirlarini-inceledi/">Güney Koreli heyet İstanbul Boğazı’nda deniz çayırlarını inceledi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mülteciler Günü&#8217;nde Müsilajı Düşünmek</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/22/multeciler-gununde-musilaji-dusunmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emet Değirmenci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2021 07:52:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[ekofeminizm]]></category>
		<category><![CDATA[ekoloji krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[mülteci]]></category>
		<category><![CDATA[Müsilaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=71791</guid>

					<description><![CDATA[<p>20 Haziran Dünya Mülteciler Günü idi. Yalnızca savaşlarla zorla yerinden edilme değil; artık çevre felaketleri nedeniyle de hepimiz, her an, mülteci konumuna düşebiliriz. Artık doğa insanları silkeleyip başının çaresine bakamayacak kadar yorgun.  </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/22/multeciler-gununde-musilaji-dusunmek/">Mülteciler Günü&#8217;nde Müsilajı Düşünmek</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Ekolojik krizin çeşitli çöküşlere yol açtığı zamanları yaşamaya başladık. Belki de Marmara</span><span style="font-weight: 400;">’</span><span style="font-weight: 400;">daki müsilaj bu çöküşlerin yerel bir belirtisi. İnsanı merkeze alan ekonomik büyüme mantığı, şimdi de kirliliğin teknolojiyle temizlenebileceği umudunu yaratmaya çalışıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Artık doğa insanları </span><span style="font-weight: 400;">silkeleyip</span><span style="font-weight: 400;"> başının çaresine de bakamayacak kadar yorgun.  </span></p>
<h5><b>Deniz ve Okyanuslar Oksijen ve Yağmur Kaynağıdır </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Bilimsel veriler yeryüzünün karasal alanındaki oksijenin % 50-80 oranında deniz ve okyanuslarda üretildiğine işaret ediyor. Su döngüsü verilerine göre ise, yeryüzünün % 90’na yakın kaynağı okyanus kökenli</span><span style="font-weight: 400;">. Buna elbette karasal ortamda yağmur sağlamasını da ekleyelim. Bir başka deyişle, deniz ve okyanuslardan esen rüzgârlar karasal alana yağmur</span> <span style="font-weight: 400;">getiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bunlar düşünüldüğünde, gelinen noktada da Marmara</span><span style="font-weight: 400;">’</span><span style="font-weight: 400;">da ‘kaldırılması gereken bir ceset’ olduğuna işaret eden Levent Artüz gibi bağımsız bilim insanlarına inanmak gerekir. Çünkü sorunun kaynağı yüzeysel değil derinde. Örneğin gerçekçi ve kalıcı çözümlerden biri olarak yıllardır konu edilen Trakya&#8217;daki </span><span style="font-weight: 400;">Ergene Nehri&#8217;nin kirlilikten arınması için </span><span style="font-weight: 400;">Marmara Denizi’ne deşarjının bir an önce durdurulmasına dikkat çekiliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her denizin farklı ekosistem özelliği olduğu açık. Ancak Marmara&#8217;daki müsilaj kitlesine benzer Ege, Akdeniz ve Karadeniz’de de şimdiden emareler görüldüğü dikkate alınırsa herkese, hepimize görev düşüyor. Çünkü yediğimizin, içtiğimizin nereden geldiğini, ekosisteme etkisinin ne olduğunu ve atığımızın nereye gittiğini bilmeyen bir toplumuz. Oysa yurttaş olarak her birimizin tüm bunları bilip, çözümün parçası olmamız ve yapılacaklar hakkında otoritelere baskı yapmamız gerek. </span><b> </b></p>
<h5><b>Antroposen mi ve Kapitalosen mi? </b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Yeni bir toplum yaratmak için gelecek öngörülerine</span> <span style="font-weight: 400;">bakarken geçmişi iyi görmek gerekiyor. Afrikalı aktivist bir arkadaşım kendi kültürlerindeki </span><i><span style="font-weight: 400;">Sankofa</span></i><span style="font-weight: 400;">  mitini anlatmıştı çizerek. Öne yürürken arkasına bakan renkli bir kuştur Sankofa. </span><span style="font-weight: 400;">Ayakları öne giderken arkasını iyi görüp düşünen bir kuş.</span><span style="font-weight: 400;"> Altıncı yok oluş süreci olarak tanımlanan  </span><i><span style="font-weight: 400;">antroposen</span></i><span style="font-weight: 400;"> çağında bunu yapabiliyor muyuz?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kapitalizm doğaya kaynak deposu olarak baktığı için bu hale geldik. Evet, hangi sistemle nasıl yönetildiğimiz önemli. Ancak insan denilen, </span><span style="font-weight: 400;">düşünen</span><span style="font-weight: 400;"> yaratıcı hayvanın potansiyelini de objektif olarak</span> <span style="font-weight: 400;">görmek lazım. İnsanın hem yapıcı hem de yıkıcı potansiyel taşıyor. Kendim de </span><i><span style="font-weight: 400;">antroposen</span></i><span style="font-weight: 400;"> kavramına kafa yorduğumdan, köklerinin  16. yy’a kadar uzadığını biliyorum. Avcı derleyiciler de kabile toplumları da doğaya zarar vermiş. Dolayısıyla, insan potansiyeli ve insan doğası gelinen noktada yeniden düşünülmeli diyen araştırmacılara katılıyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanın doğanın karşısına</span> <span style="font-weight: 400;">kültürü</span><span style="font-weight: 400;">, </span><span style="font-weight: 400;">bir başka deyişle</span><span style="font-weight: 400;">,</span><span style="font-weight: 400;"> tohumun ve hayvanların evcilleştirilmesiyle yarattığı kültür birikimini koyması yeniden ele alınmalı. Bu bağlamda antroposenin yıkıcı etkileri</span><span style="font-weight: 400;">,</span><span style="font-weight: 400;"> kapitalizm dediğimiz tüketim toplumu tarihe karışsa da</span><span style="font-weight: 400;"> süreceğe benziyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanlar, belki de Vandana Shiva’nın sıkça dile getirdiği ve ekofeminizmde geleceğin ekonomisi olarak önemli bir yeri olan geçimlik ekonomiye geçmek durumunda. Böylece insan biriktirme ve merkezileşmeden uzaklaşılabilir. Adım adım küçük üretime geçilebilir. Hatta kendini yenileyen tarım yöntemleriyle, gıdamızın çoğunu doğayı her yıl sürüp çapalamak ve devasa traktörler kullanmak suretiyle</span> <span style="font-weight: 400;">ardıllığı</span><span style="font-weight: 400;"> bozarak yapılan tarım yöntemleri terk edilebilir. Bu durum, aynı zamanda, bir dizi hiyerarşik yapıyı ve tahakküm yöntemlerini çözmeye dönük </span><i><span style="font-weight: 400;">agoekolojik</span></i><span style="font-weight: 400;"> yöntemlerle yapılabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanlı doğanın insansız doğayı gözlemleyerek öğreneceği çok şey olduğuna inanıyorum. Böylece yukarıda bahsettiğim, atığından gıdasına, doğanın döngülerinin bir parçası olmayı yeniden başarabilir. Elbette bu hem sistem hem de yurttaşlık bilinci sorunu. Kısacası</span><span style="font-weight: 400;">,</span><span style="font-weight: 400;"> insan evriminde kendisinin nesne değil de özne olduğunu idrak etmesiyle bu durum mümkün olabilir. Buna belki de yaratıcı yıkım demek gerekir. Çünkü insan, kurduğu sosyal sistemlerle yaratıcılığını seferber ettiğinde çok geniş alanları restore edebiliyor. Örneğin Sarı Nehir deltasında tarihte İpek Yolu’nun merkez bölgesi olan </span><b>Loess </b><i><span style="font-weight: 400;">Plato</span></i><span style="font-weight: 400;"> iyi örneklerden biridir. Hükümet politikasıyla ele alınan restorasyon projesi neredeyse Doğu Avrupa büyüklüğünde</span> <span style="font-weight: 400;">adeta çöl kumuna dönüşmüş bir alanı 1994&#8217;te başlayan ve 10 yıl süren bir çabayla teraslar yaparak rehabilite ettiler. Böylece ölü toprağın yeniden canlanması sağlanabilmiş durumda. Üstelik bu durum yüksek teknolojiyle değil; her aileden en az bir kişinin kazma kürekle çalıştığı bir çabayla gerçekleşti. Elbette hükümet bu kişilere emeğinin karşılığını ödemiş. Geçim ekonomisi yürürlüğe konmuş bir nevi. Böylece yerel insan kendi emeğiyle oluşturduğu bir projeye elbette sahip çıkmış olmalı ki Loess Plato, bugün her gıdanın yetişebildiği bir cennete dönüştürülmüş durumda.</span><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<h5><b>Sonuç</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Ana sütünde, rahimdeki bebekte dahi mikroplastiklerin görüldüğü bir dönemdeyiz. Marmara</span><span style="font-weight: 400;">’</span><span style="font-weight: 400;">daki müsilaj, bana karasal ve sulak ekosistemlerde insanın tüketim ve üretim döngülerine sahip çıkması ve sorumluluk duyması gerektiğini düşündürdü. Kısacası, kaybettiğimiz tehdit altında olan yaşam alanları bizim içimizde! Politikadan kendini istisna tutanlar çok yakında çevre sığınmacısı olabilir. Üstelik korona sağlık krizi gibi küresel krizler peşimizi bırakmazken ve gidecek yerimiz kalmamışken.</span></p>
<p><em>Görsel: Alex Nabaum</em></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/06/22/multeciler-gununde-musilaji-dusunmek/">Mülteciler Günü&#8217;nde Müsilajı Düşünmek</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marmara’da Müsilaj: “Denizi Foseptiğe Çeviren Uygulamaların Yerini Bilim Almalı”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/30/marmarada-musilaj-denizi-foseptige-ceviren-uygulamalarin-yerini-bilim-almali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 10:23:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Çevresel İzleme (MAREM)]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Müsilaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=70714</guid>

					<description><![CDATA[<p>Marmara Denizi’ni kaplayan deniz salyasının (musilajın) nasıl ve neden ortaya çıktığını bilimsel olarak açıklayan Hidrobiyolog Levent Artüz durumu “aşırı kirlenme sonucu tür çeşitliliğinin azalması ve kirliliğe dayanabilen türlerin artışı” olarak özetliyor. Marmara Denizi’nin 1989’da “taammüden öldürüldüğünü” söyleyen Artüz, sorunun denizin kirletilme geçmişiyle yüzleşerek, bilimsel yöntemlerle çözebileceğini kaydediyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/30/marmarada-musilaj-denizi-foseptige-ceviren-uygulamalarin-yerini-bilim-almali/">Marmara’da Müsilaj: “Denizi Foseptiğe Çeviren Uygulamaların Yerini Bilim Almalı”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siren İdemen ve Anıl Olcan tarafından Marmara Çevresel İzleme (MAREM) projesi yürütücüsü, hidrobiyolog  <a href="https://birartibir.org/ekoloji/1170-cesedin-curumesidir-bu#.YLE5yhLGEeA.twitter" target="_blank" rel="noopener">Levent Artüz ile yapılan söyleşide</a>, Marmara’nın özgün yapısıyla inatlaşarak yapılan uygulamalar sonucu oluşan müsilajın, Marmara Denizi’nin kirletilme tarihiyle doğrudan bağlantılı olduğu vurgulanıyor: “Gözümüzün önünde, adım adım büyük bir cinayet işlendi. Dünyanın en genç, en bereketli, en ilginç denizlerinden Marmara taammüden öldürüldü.”</p>
<h5><strong>“Marmara 1989’da Öldü</strong><strong>”</strong></h5>
<h5><strong>Deniz Salyası (müsilaj) nedir? </strong></h5>
<p>Müsilajı, oklava şeklinde bir tavuk yumurtası düşünün, bir plankton, kısa sürede anormal artış gösteriyor. Daha sonra patlıyor. Patlama derken bomba patlaması değil, çiçeklenme, tomurcuk patlaması. Ölüp kırılıyor. Kırılınca hücre içi sıvısı ortama yayılıyor. Tıpkı yumurtanın beyazını su dolu bir bardağa dökmek gibi… Büyük miktarlarda çökmüş müsilaj alt su kütlesinde, yani 50-100 metre derinliklerde de görülüyor.</p>
<p><strong>Marmara Denizi’nde müsilaj neden ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Ortaya çıkan müsilaj agregatın Marmara’nın özgün yapısıyla inatlaşarak yapılan uygulamalarla direkt ilişkisi var. Marmara Denizi’nin kirletilme tarihiyle de doğrudan bağlantılı. Bu münferit bir olay değil, bir zincir, bir sonuç. Marmara 1989’da öldü. Gördüğümüz, bir cesedin çürümesidir.</p>
<p>Bundan sonra da böyle anomaliler göreceğiz. Marmara Denizi 1989 yılında öldü. Gördüğümüz, bir cesedin çürümesidir. Müsilajı kavrayabilmek için bu olgunun tarihine bakmalıyız.</p>
<blockquote><p>Tek ve gerçek sebep, tür çeşitliliğindeki azalışa bağlı olarak, mevcut türlerin fert adetlerindeki artıştır.</p></blockquote>
<p><strong>1989 öncesi durum nasıldı?</strong></p>
<p>Marmara’da balık bol, biyoçeşitlilik tavan&#8230; Uskumruya çıktığımızda sandal batırırdık.</p>
<p><strong>1989’da ne oldu?</strong></p>
<p>1960’larda Haliç’in kirlenmesiyle deniz kirliliği olgusu hayatımıza girdi. Ama o kirlilik bugün anladığımız türden bir deniz kirliliği değildi. İstanbul bugünkü kadar büyük değildi. Politik akıl ve onun şakşakçıları “Pisliği kolektörlerde toplarız, Derin Deniz Deşarjıyla Marmara’nın alt akıntısına basarız ve Karadeniz’e göndeririz” dediler. Bilim insanlarının yüzde 90’ı ayağa kalktı. “Bu olmaz” dendi. Ama dinleyen olmadı. Fakat idare bilimle inatlaşarak bu revizyonu uygulamaya soktu. Bu, Bedrettin Dalan’ın “Haliç gözlerimin rengi gibi olacak” dediği dönemdir.</p>
<blockquote><p>“Marmara Denizi zaten hastaydı” deniyor. Değildi, bu hale 1989 sonrası getirildi, daha doğrusu taammüden öldürüldü.</p></blockquote>
<p><strong>Teknik olarak bu nasıl uygulandı?</strong></p>
<p>“Derin Deniz Deşarjı seyreltmeyle arıtma yapıyor” dendi. Hiçbir arıtma yapmaksızın, nasıl olsa seyreliyor düşüncesiyle atıklar denizlere boca edilmeye başlandı. Ne kadar seyrelirse seyrelsin, 32 senenin sonunda geldiğimiz nokta bu.. Bunca şey yaşandıktan sonra, “Marmara Denizi zaten hastaydı” deniyor. Değildi, bu hale 1989 sonrası getirildi, daha doğrusu taammüden öldürüldü.</p>
<p><strong>Derin Deniz Deşarjı</strong><strong> nerelerde yapılıyor?</strong></p>
<p>Derin Deniz Deşarjı her yerde yapılıyor. Tekirdağ, Bursa, Kocaeli… Fabrikalarda sanayide, kasabalarda, köylerde, tatil sitelerinde aklınıza gelebilecek her tesiste hep bu yöntem kullanılıyor. Yasal olduğu için “basarım alt akıntıya suyu” deniyor. Atık suyu göstermelik bir arıtmayla denize deşarj ederseniz kirlenmeye yol açarsınız.</p>
<p><strong>Kirlenmeye bağlı anomalilerin emareleri ilk nasıl görülür oldu?</strong></p>
<p>Marmara Denizi tarihinde ilk defa, 1989 Temmuz’unda <em>Ktenefor</em> denen deniz anaları yüzünden suyun yüzeyinde kırmızı bölgeler, kırmızı adacıklar görülmeye başlandı. Bunu takiben, ‘89’un ekim ayında Üsküdar, Kartal ve Adalar üçgeninde muazzam bir balık ölümü yaşandı. 1992’de Marmara Denizi çimen yeşili bir renge büründü. 1995’te eylül ayında ilk defa taraklı medüzlerin istilası yaşandı. Balıkçılar bu olaya “kaykay” ismini verdiler.</p>
<h5><strong>“Müsilajın Sebebi Tür Çeşitliliğindeki Azalışla Mevcut Türlerin Fert Adetlerindeki Artış</strong><strong>!”</strong></h5>
<p><strong>Müsilaj Marmara’da ilk kez hangi tarihte görülüyor?</strong></p>
<p>Marmara Denizi tarihinde ilk defa 2007’nin Eylül ayında müsilaj görülüyor. Esas sorun Marmara’da kirlenmeden ötürü tür çeşitliliğinin azalması ve kirliliğe dayanabilen türlerin fert adetlerindeki patlamalar şeklindeki artıştır. Yeni ortama dayanabilen canlı, en avantajlı duruma geçer ve büyük miktarlarda ürer, çoğalır. Bunun nedeni ne küresel ısınma ne de nitrat, fosfat gibi tuzların artışı. Tabii ki bunlar da etmendir, ama ikincildir. Tek ve gerçek sebep, tür çeşitliliğindeki azalışa bağlı olarak, mevcut türlerin fert adetlerindeki artıştır<strong>.</strong></p>
<p><strong>2007’de görülen müsilaj da bugünkü kadar geniş bir alana yayılmış mıydı?</strong></p>
<p>2007’deki müsilaj oluşumu da çok büyük boyutlardaydı. Adalar’dan Çanakkale Boğazı’na kadar bir alanda ciddi etki etmişti. Bugün ortaya çıkan müsilajın hacminin tam olarak hesaplanabilmesi için biraz zaman geçmesi gerekli. Müsilajın bıraktığı hasarla ilgili kesin sonuçlara tahminim ağustos ayı gibi varabiliriz.</p>
<p><strong>Müsilaj denizin farklı katmanlarında yaşayan canlıları nasıl etkiliyor</strong><strong>?</strong></p>
<p>Müsilaj agregat çok yapışkan, bulaşkan bir yapıya sahip. Bu canlıların beslenmesini ve solunumlarını etkiler. Böylece tür çeşitliliği daha da azalır.</p>
<p><strong>Müsilajın ana nedeninin deniz suyu sıcaklığındaki artış olduğu sık sık söyleniyor</strong><strong>. Deniz suyundaki artış da küresel ısınmayla ilişkilendiriliyor…</strong></p>
<p>Marmara Denizi’nde yaşanan sıcaklık artışının küresel ısınmayla doğrudan ilişkisi yok. Tabii ki küresel ısınmanın etkisi var. Komşu denizlerde ısınma dünya ortalaması olan 1 dereceye yakınken Marmara’daki sıcaklık artışı 2,5 derece.. 2000’den beri Marmara’nın üst su kütlesinde inanılmaz bir sıcaklık artışı var. Önlem alınmaksızın yapılan Derin Deniz Deşarjlarından dolayı oluşan bulanıklık sebebi ile özellikle üst katmanda deniz suyu sıcaklığının anormal bir şekilde arttığını görüyoruz. Marmara Denizi artık küresel değil, bulanıklık sebepli, sadece bu denizimizin üst su kütlesini etkileyen lokal bir ısınmayla karşı karşıya.</p>
<p><strong>Müsilaj denizde varlığını daha ne kadar sürdürür sizce?</strong></p>
<p>Müsilaj agregat yapının yok olmasının tek bir yolu var. O da bakteriyolojik olarak parçalanması. Bakteriyolojik olarak parçalanması için gerekli suda çözünmüş oksijen de ortamda yeterli miktarda yok şu anda. Ne olacağını kestirmek güç.</p>
<p><strong>Bazı belediyeler müsilajı toplamak için gemilerle çalışma yapıyor. Bu mümkün mü?</strong></p>
<p>Müsilajı toplamanın imkânı yok. Bu kadar büyük bir kütleye iki-üç pervaneyle nasıl müdahale edilebilir?. Deniz yüzeyini çalkalamaktan nasıl bir fayda gelir?</p>
<p><strong>“32 Senedir Açık Foseptik Haline Getirilmiş Bir Denize Giriyoruz.”</strong></p>
<p><strong>Oluşan bu ortamın insan sağlığına nasıl etkileri var? Örneğin bugün Marmara’da yüzmek ya da bu sularda yetişen deniz ürünlerini yemek insanları nasıl etkiler</strong>?</p>
<p>32 senedir açık foseptik haline getirilmiş bir denize giriyoruz. Hatta bu durum çoğu yerde “mavi bayrak”la teşvik ediliyor. Deniz salyasını görünce mi aklımıza geldi denize girip giremeyeceğimiz. Yerlilerden hiçbir şey kalmadı ki! Bir tek “amman” diyeceğim su ürünü midye, siz siz olun sakın ha…</p>
<p><strong>Koskoca bir denizin yok olması ve ona bağlı türlerin sessiz sedasız ortadan kalkması, bu tepkisizlik de garip değil mi?</strong></p>
<p>Garip tabii. Bütün bunlar göz göre göre oldu. 2000’li yıllardan itibaren Adalar’ın batısından Gemlik Körfezi’ne kadar uzanan hattan başlayarak batıya doğru, anladığımız anlamda hayat neredeyse tamamen bitti, tür çeşitliliği birkaç türe kadar indi.</p>
<p><strong>“Sorunu Marmara Denizi’nin Kirletilme Geçmişiyle Yüzleşerek Çözebiliriz</strong><strong>”</strong></p>
<p><strong>Marmara Denizi’nin rehabilite edilmesi için ne yapılması gerekiyor? Yöneticilerin nasıl bir sorumluluk alması gerekir sizce?</strong></p>
<p>Bugüne kadar yapılan palyatif mühendislik hizmetlerinin masaya yatırılması ve yapılan hataların açık bir şekilde kamuoyuna deklare edilmesi gerekir. İstanbul’da yeni bir yönetim var, geçmişin hataları onlara ait değil. Kirlenmenin tarihçesine bakıldığında başrolde İSKİ var. Şu anki İBB yönetimi “Bu iş bugüne kadar yanlış yapıldı. Bir program yaptık, önümüzdeki beş-on senede bunları düzelteceğiz<em>”</em> demeli ve akılcı, bilimle inatlaşmayan bir programı da ortaya koymalı. Bu problemi ancak ve ancak Marmara Denizi’nin kirletilme geçmişiyle yüzleşerek çözebiliriz.</p>
<p><strong>Peki, sivil toplum denizle ilgili nasıl talepler geliştirmeli?</strong></p>
<p>Belediye başkanlığı makamının Boğaziçi’nin ve denizin değerinin farkında olması lâzım. İstanbul’da çoğu yerde erguvan, ıhlamur gibi ağaçlar yok. İnsanlar kendine “bir tane bile İstanbul kelebeğinin adını biliyor muyum?” diye sormalı. Böyle bir ortamda insanın duyarlı olması nasıl beklenebilir? Hem Marmara Denizi’nde hem de başka bölgelerde bilime aykırı işler yapmanın bizi getirdiği noktayı görmemiz gerekiyor.</p>
<p>“Cesedin Çürümesidir Bu” başlıklı söyleşinin tamamına <a href="https://birartibir.org/ekoloji/1170-cesedin-curumesidir-bu" target="_blank" rel="noopener">buradan</a> ulaşabilirsiniz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/30/marmarada-musilaj-denizi-foseptige-ceviren-uygulamalarin-yerini-bilim-almali/">Marmara’da Müsilaj: “Denizi Foseptiğe Çeviren Uygulamaların Yerini Bilim Almalı”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Marmara Denizi ‘Hassas Alan’ İlan Edilmeli”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/12/marmara-denizi-hassas-alan-ilan-edilmeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Eren]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 May 2021 09:10:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre ve Şehircilik Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[hassas alan]]></category>
		<category><![CDATA[iklim krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Marmara Denizi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Paris İklim Anlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=69996</guid>

					<description><![CDATA[<p>İklim krizinin etkilerine karşı yapılması gerekenleri konuştuğumuz Çevre ve Şehircilik Bakanlığı eski müsteşarı Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Marmara Denizi’nde fosfor ve azotun olması gereken değerin çok çok üzerinde olduğunu ve bu durumun çevreye zarar verdiğini belirterek, “Bu sebepten dolayı Marmara Denizi 'hassas alan' ilan edilmeli.” Dedi.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/12/marmara-denizi-hassas-alan-ilan-edilmeli/">“Marmara Denizi ‘Hassas Alan’ İlan Edilmeli”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Eski Müsteşarı (2014-2018) ve 23.Dönem Hatay Milletvekili Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile Marmara Denizi’ndeki müsilaj oluşumunun sebep ve sonuçlarından, küresel ısınmanın kentlerdeki olumsuz etkilerine kadar birçok çevre sorununa çözüm aradık.</p>
<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-70001" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/mustafaozturk-640x625.jpg" alt="Mustafa Öztürk" width="360" height="352" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/mustafaozturk-640x625.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/mustafaozturk.jpg 650w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /> </strong><strong>Bilimsel çalışmalar Türkiye’nin iklim krizinden en çok etkilenecek ülkelerden biri olduğunu gösteriyor.  İklim değişikliği ve küresel ısınmanın sonuçlarına bağlı olarak; hava sıcaklıklarının artışı, fırtına, sel ve su baskınları, kuraklık ve çölleşmenin artışı ile ilgili haber ve bilimsel makaleleri sıkça okuyoruz. Dahası artık gündelik hayatımızda tecrübe ediyoruz. Kış boyunca barajların doluluk oranları için endişe ettik meselâ. Bugünlerde ise Marmara Denizi’ndeki müsilaj ve Büyük Menderes Nehri’nin kuruması haberlerini okuyoruz. Geri dönülemez noktada mıyız?</strong></p>
<p>Küresel ısınmanın etkisiyle Marmara Denizi’nde su sıcaklığı normalin üzerinde yükselmeye başladı. Marmara Denizi’ne azot, fosfor gibi kirlilik yükleri yüksek atık sular veriliyor. Kirlilik yükü yüksek olan Marmara Denizi’nde küresel ısınmanın, durgun hava şartlarının ve su sıcaklığının artması ile tabakalaşma gerçekleşti. Neticede deniz yüzeyinde fitoplanktonlar dediğimiz mikroorganizma yapıları oluşmaya başladı. Bu fitoplanktonlar kısa sürede oluşur ve kısa sürede de strese girerek ölürler. Fitoplanktonlar öldüğünde deniz salyası dediğimiz polisakkaritler dediğimiz maddeleri salgılar ve sonuçta su yüzeyinde 1cm ile 5-6 metre arasında uzayan müsilaj veya deniz salyası dediğimiz yapı oluşur.</p>
<p>Bu doğal bir olaydır ancak bu olayı tetikleyen etmenlerin başında küresel ısınma, tabakalaşma ve azot, fosfor gibi kirletici yüklerin fazla olması geliyor. Hava hareketli olursa ve tabakalaşma azalırsa denizde hareketlenme başlıyor ve yüzeydeki müsilaj tabana çöküyor. Çökünce de tabanı battaniye gibi örtüyor ve bu sefer tabandaki deniz canlılarının oksijen transferini engelliyor ve özellikle balıkların yumurtalarına ve diğer deniz canlılarına zarar veriyor. Dolayısıyla hızlı bir şekilde Marmara Denizi’ni kirleten kaynaklar tespit edilmeli. Marmara Denizi’nin çeşitli noktalarında Azot kirliliği, fosfor kirliliği, klorofil ağı, iletkenlik, tuzluluk, ph ve sıcaklık değişimi yüzeyden deniz tabanına doğru tespit edilmeli.</p>
<p>Konu ile ilgili ulaştığım ölçüm raporuna göre Marmara Denizi’nde fosfor ve azot olması gereken değerin çok çok üzerine çıktığından -doğal olarak ortaya çıkan- fitoplankton oluşumunu ciddi şekilde teşvik ediyor, fazla olursa çevreye zarar veriyor. Bu sebepten dolayı <strong>Marmara Denizi “hassas alan” ilan edilmeli</strong>. Marmara Denizi’ne verilen bütün kirleticiler kontrol altına alınmalı ve ileri arıtma uygulanmalı. Çoğu atık su arıtma tesislerinde yalnız karbon giderimi söz konusu. Ancak ileri arıtma yapılırsa karbon, azot, fosfor gibi kirleticiler de giderilerek Marmara Denizi’nin üzerindeki kirlilik yükü azaltılır.</p>
<p>Marmara Denizi ile ilgili beni endişelendiren diğer husus; Marmara Denizi’nin 20-25 m derinliğinden itibaren tabana kadar oksijen miktarı oldukça kısıtlı. Normal seviyenin de altında olduğundan dip balıkları nerede yaşayacak! Ekosistemin dengesi bozuluyor. Bunu önlemek için Marmara Denizi’ne bırakılan bütün atık sular ileri kademe arıtılmalı. Marmara Denizi’nin çevresindeki Bursa, Balıkesir, Tekirdağ, Çanakkale ve Kocaeli gibi şehirlerde tarımsal uygulamalarda AB ülkelerinde uygulanan iyi tarım uygulamasına geçilerek azot yükü az gübre kullanılmalı. Bize bu yıl deniz yüzeyindeki salyalanma (müsilaj) bir ipucu verdi. Beni korumak istiyorsanız bana kirlilik yükü düşük sular verin, temiz su verin diyor. Bunun da yollarını yukarıda saydık.</p>
<p><strong>Peki, Büyük Menderes Nehrinin kuruması?</strong></p>
<p>Büyük Menderes Nehrinin kurumasına gelince; bu sene o havzada ön incelemelerime göre normalin altında bir yağış olmuş. Türkiye’nin belli bölgelerinde (Güneydoğu Anadolu) olduğu gibi&#8230; Normalin altındaki yağış kuraklığı tetikliyor. Menderes havzasında da tarımsal ve endüstriyel sulama çok yüksek oranda yapıldığı için Büyük Menderes Nehri’nde ve tarımda su sıkıntısı başladı. Çözüm yukarıdaki barajların kademe kademe açılması, suyun Menderes Nehri’ne verilmesi ile buradaki ekolojik dengenin korunmasıdır: İkincisi bu bölgede su yoğun sanayileşmeye son verilmeli. Üçüncü yapılacak ise tarımda su yoğun tarımsal üretime son verilmeli. Tarımda aşırı su kullanılıyor ve bu bölge Türkiye tarımsal üretiminin %11’ini karşılıyor. Dolayısıyla su yoğun tarımsal üretim azaltılmalı, su az yoğun tarımsal üretime geçilmeli. Bölgedeki bütün belediye atık suları ile sanayi atık suları yine ileri kademe arıtma yapılarak kullanma ve sulama suyu olarak kullanılmalı. O havzada ve Büyük Menderes Nehri’nde hayatın devam etmesini istiyorsak bunları yapmamız lâzım.</p>
<blockquote><p>Yağmur suyunu geçiren betonlar devreye girmeli. Parklar, meydanlar, açık otoparklar gibi yerlerde yağmur suyunu geçiren betonlar ve asfaltlar yapılmalı. Bisiklet yolları kesinlikle yağmur suyu geçiren döşemelerle kaplanmalı.</p></blockquote>
<p><strong>İstanbul’da kış aylarında bir kuraklık ve beraberinde barajlardaki su seviyelerinin düşük olması söz konusuydu. Kar yağışı ile bu sorun şimdilik ortadan kalkmış görünüyor. Ancak Türkiye’de bizi bekleyen tehlike kuraklık ve su kıtlığı. Ne yapacağız?</strong></p>
<p>İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer şehirler için kesinlikle yağmur suyu hasadı gündeme alınmalı. Yağmur suyu hasadı ile ilgili yol haritası ortaya konmalı. Biliyorsunuz şehirler beton yığını haline gelince küresel ısınmanın da etkisiyle şehirlerde kentsel ısı adası etkisi artmakta. Kentsel ısı adalarının etkisi şiddetlendikçe yağışlar da azalıyor. Bu yüzden bir an önce şehirler ağaçlandırılmalı ve özellikle dere yatakları, yol kenarları, caddeler ve meydanlar yeşil koridorlara dönüştürülmeli. Ağaçlandırma seferberliği başlatılmalı. Kişi başına düşen yeşil alan asgari 15m2’ ye çıkarılmalı. Yayaların yürüyebileceği mesafede yeşil park alanı -beton park alanı değil- olmalı. Ve artık Türkiye’de çim ekimine dur denilmeli. Türkiye çim ekimine uygun bir ülke değil. Tropikal bir iklim bölgesindeyiz, ülkemizde tropikal ağaçlandırma yapılarak daha fazla gölgelik sağlanmalı.</p>
<p>Bunlar yapılırken yeraltı suyu da yağmur suyu ile beslenmeli. Fakat ne yazık ki şehirde yağmur suları kanalizasyon sistemine karışıyor. Tertemiz su kanalizasyon sistemine karışarak hem altyapı sistemini bozuyor hem de yeraltı sularını kirletiyor. Singapur’da ve Almanya’da olduğu gibi bütün belediyelerde yağmur suyu hasadına geçilmeli. Nedir yağmursuyu hasadı; birincisi, çatılarda biriken suyun tabanda oluşturulacak özel aparatlarla toplanması ve belli aylarda sulama suyu, yıkama suyu vb. amaçlarla kullanılmasıdır. İkincisi, yağmur suyunu geçiren betonlar devreye girmeli. Parklar, meydanlar, açık otoparklar gibi yerlerde yağmur suyunu geçiren betonlar ve asfaltlar yapılmalı. Bisiklet yolları kesinlikle yağmur suyu geçiren döşemelerle kaplanmalı. Çevre yolları kenarlarında bulunan şevlerde de yağmur suyu geçiren yapılar kullanılmalı.</p>
<p>Bizim ülkemiz yeraltı suyu fakiri; maksimum 17 milyar metreküp kapasitemiz var ve bunu artırmak için de yağmur suyunu geçiren beton ve asfaltlar kullanmalıyız. Üçüncü olarak yağmur bahçeleri üretmeliyiz. Özellikle yağmur yağdığında göllenmelerin olduğu yerlerde yağmur bahçeleri yaparak yağmur suyunun yeraltı sularına karışmasını sağlamış oluruz. Diğer taraftan yağmur suyunu kanalizasyondan uzakta tutmuş oluruz. Yeterli ağaçlandırma ve yağmur suyu hasadı ile şehirlerin su sorununu çözebiliriz.</p>
<p>Diğer yandan geldiğimiz noktada belediyeler sularını ileri kademe arıtmalı, yani karbonun yanında azotu ve fosforu da arıtmalı. Bunlar toplam yatırım maliyetin %5’i ila 10’unu geçmez. Mevcut tesislerde bu dönüşüm sanıldığı gibi zor değil. Pratik ve kolay olarak uygulanabilir.  Bu atık sular ileri derece arıtılarak sulama suyu ve kullanma suyu olarak kullanılmalı. Bütün sanayi tesislerinde, OSB’lerde ve belediyelerde atık suların ileri kademe arıtılması zorunlu hale getirilerek, arıtılan su park ve bahçelerin sulamasında kullanılmalı. Bu sularda organik madde var ve klorür ile dezenfekte edilince ciddi zarar verecektir, diyenler olacaktır. Bu doğru bir düşüncedir ama klorla değil UV ışını ile dezenfekte edersek bu sorun da oradan kalkar. Artık şehirlerimizi küresel ısınmaya ve kuraklığa dayanıklı hale getirecek altyapılarımızı oluşturmalıyız. Aksi takdirde gelecekte çok ciddi sıkıntılarımız olacak.</p>
<blockquote><p>Açık otoparklar kesinlikle ağaçlandırılmalı. Dere yataklarını meselâ bazı belediyeler betonla kapatıyor, cinayet işliyorlar. Dere yatakları yeşil koridora dönüştürülmeli.</p></blockquote>
<p><strong><img decoding="async" class="alignright wp-image-70005" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/dere-yatagi-islahi.jpg" alt="dere yatağı" width="360" height="180" />Kentsel ısı adalarına vurgu yaptınız. Şehirler enerjinin, suyun ve gıdanın en yoğun tüketildiği yerler ve dünya nüfusunun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşıyor. Giderek şehirsel alanlarda sıcaklık artıyor. Yapılaşmış çevreyi onarmak ve geleceği korumak mümkün mü?  </strong></p>
<p>Onarmak ve korumak mümkün. Belediyeler şu andan itibaren çok kolay önlemler alabilir: Bir tanesi istisnasız bütün caddelerin, kaldırımların bir kenarını açacaklar ve ağaçlandıracaklar. Bu istisnasız yapılmalı. Ancak yörenin iklimine, yörenin şartlarına, yörenin doğal yapısına uygun ağaç türleri -dikkat edin ağaç diyorum çalı diyorum, kesinlikle çim demiyorum- dikmeleri gerekiyor. Tekrar ediyorum, caddeler, meydanlar, parklar ve açık otoparklar –açık otoparklar diyorum bakın- kesinlikle ağaçlandırılmalı. Dere yataklarını meselâ bazı belediyeler betonla kapatıyor, cinayet işliyorlar. Dere yatakları yeşil koridora dönüştürülmeli. Avrupa’da, Singapur’da, Çin’de ve Japonya’da birçok örnek uygulama var. Dere yatakları acilen açılmalı ve çevresi acilen yeşil koridorlara dönüştürülmeli. Dere yatakları da su geçirgen bir yapıya kavuşturulmalı. Yağmur suyu nereden akacak, yeşil koridoru, yeşil alanı biz nereden sağlayacağız. Sağlayamıyoruz, sağlayamadığımız için de kentsel ısı adaları oluşuyor. Bir de buna ek olarak şehirlerde evlerin cephelerini ve çatılarını (Bunu İspanya ve İtalya uyguluyor.) beyaz kireçle boyayın. Ne demek istiyorum; güneşten gelen ışınlar, çatılar ve duvarlar koyu olduğu zaman ısıyı emiyor ve akşama doğru da bunu doğaya veriyor böylece kentsel ısı adaları oluşuyor. Bunun yerine bütün binalar ısıyı atmosfere veren açık renkte boyanabilir. Böyle boyandığı zaman güneş ışığının absorbe edilmesi önlenir. Kentsel ısı adaları etkisi minimize edilir.</p>
<blockquote><p>Sosyal mesafeyi korumak istiyorsak bisiklet yollarını arttıralım. Paris bunu yaptı. Bazı meydanlarını trafiğe kapattı, buralarda bisiklet yolları açtı. İlk başta esnaf bazı tereddütler yaşadı. Bisiklet yolları açılınca alışverişin azalacağını düşündüler. Satışları %50 arttı.</p></blockquote>
<p><strong>Görüyorum ki ülkemizde birçok kurum iklim değişikliği ve küresel ısınmanın önüne geçmek ve zararlarını onarmak için politika üretiyor, çeşitli yasal düzenlemeler ve çevreci yaklaşımlar içinde olduğunu –stratejik planlarında yer veriyor- söylüyor. Bu hedefler kamusal hayatta ve günlük hayatta uygulanıyor mu? Olumlu etkilerini ne zaman göreceğiz?</strong></p>
<p>Kurumlar küresel ısınmaya karşı önlem almak istiyorlarsa özellikle pandemi dönemi bunun için bir fırsattır. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyükşehirlerde ve diğer tüm şehirlerde bisiklet yollarını çoğaltsınlar. Şehirlerimizde karbon emisyonunu azaltalım. Bunu birçok yazımda belirttim; sosyal mesafeyi korumak istiyorsak bisiklet yollarını arttıralım. Paris bunu yaptı. Bazı meydanlarını trafiğe kapattı, buralarda bisiklet yolları açtı. İlk başta esnaf bazı tereddütler yaşadı. Bisiklet yolları açılınca alışverişin azalacağını düşündüler. Satışları %50 arttı. Niye! İnsanlar çevresel faaliyetlere ve sosyal hareketliliğe ilgi gösteriyor. Bisikletle veya yürüyerek geliyor. İnsanları hareketsizleştirmek yerine hareket imkânlarını genişletmemiz lâzım. Bu şartlarda toplu taşıma araçlarının içinde virüsü önleyemezsiniz. Bunu önlemek istiyorsak elverişli, erişilebilir yaya ve bisiklet yolları açılmalı. İstanbul coğrafyasında bisiklet çok elverişli değilse elektrikli bisikletleri teşvik edip güvenliği sağlayacaksınız. Güvenli hareket edebilmek için gerekli tedbirleri almak gerekiyor. Bunun altyapısını belediyeler acilen kurmalı. Hem sosyal mesafeyi koruyup sera gazı salınımını azaltıyorsunuz hem de hareketliliği artırıyorsunuz. Diğer yandan şehirlerde geceleri akılsız aydınlatma yapılıyor. Zaten pandemi dolayısıyla gece şehirde kimse yok, yollar tenha. Buna rağmen sokakları meydanları aydınlatıyoruz. Yaban kuşlarını (hayatını) şehirden kaçırıyoruz. Bir an önce akıllı aydınlatma sistemine geçilmesi lâzım. Yani şehirlerimizi akıllandırmamız lâzım. Akıllı sistemlere geçmediğimiz sürece kirlilik artacak.</p>
<p><strong>Havayı temiz solumak, toprağı onarmak ve iklimi kurtarmak için ferdi planda ne yapabiliriz?</strong></p>
<p>Vatandaş olarak yapacağımız en önemli şey su tasarrufudur. Ben bu konuda bir hazırlık yapıp belediyelere ilettim. Bazıları birtakım düzenlemeler yapıp vatandaşla paylaştı. <strong>Bütün musluklarım ve bütün duş başlarım aeratörlüdür.</strong> Yarı su akıtır yarı hava: Yani ben komşumdan %50 daha az su kullanıyorum ama aynı işi yapıyorum. Suyu verimli kullanan bu aletler piyasada ucuz ve her yerde var. Evlerimizde işletmeciliği verimli hale getirmemiz gerekiyor.  Benim evimde lambaların tamamı LED lamba. Kesinlikle akkor lamba kullanmıyorum ve %80 enerji tasarrufu sağlıyorum, faturalarım düşük gelmekte. Yalnız bir şeyi başaramadım binamda. Maalesef yalıtım yok. Bütün binalar yalıtılmalı, eğer binalar doğru ve tekniğine uygun yalıtılırsa apartmanlarda %80’lere varan enerji tasarrufu sağlanıyor. Bir de diyorum ki bahçeniz yoksa balkonunuzda çiçek yetiştirin. Evinizin içerisinde iç mekan çiçekleri yetiştirin. Çalıştığım ofisin tamamı çiçeklerle doludur. Diyorum ki en azından kendi soluduğum oksijeni kendim üreteyim, doğaya katkı sağlayayım ve böylece ekolojik dengenin gerçekleştirilmesine katkıda bulunayım.</p>
<blockquote><p>Dünyada en fazla plastik katı atık ithal eden ülkelerden biri de, İsveç’tir. Onlar yakıp enerji üretiyorlar. Ama İsveç tonuna 150 dolar alıyor. AB ülkeleri bu atıkları İsveç’e değil de niye bize gönderiyor? Bu soruları sormamız lâzım.</p></blockquote>
<p><strong> </strong><strong>Çöplerimizi ayrıştırmak da önemli bir husus sanırım bu anlamda?</strong></p>
<p>Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müsteşarı iken projenin başındaki kişi idim ve bu projeyi bakanlığımızda pilot proje olarak başlattık. Çalışmaya 2016 yılının ortalarında bütün aksaklıklarını, sıkıntılarını ve çözüm yollarını ortaya koyarak başladık: Merkezinde ‘Ofislerde atıklar nasıl ayrıştırılır?’ sorusu vardı. Türkiye’de atıkların büyük kısmını mutfak, yemek ve gıda atıkları oluşturuyor. Biz sisteme entegre baktık; bütün atıkları azaltacağız ve sonra sıfırlayacağız. Bakanlıktan emekli olup ayrıldığımda atıkları sıfırlamıştık. İşletmemizde camları, plastikleri, alüminyum kutuları, organik atıkları vd. ayrıştırdık: Organik, yani mutfak atıklarından kompost ürettik. 4000 kişiye yakın insanın çalıştığı bir yerde atıkları minimize ederek bu örneği başka kurumlara, kademe kademe yaygınlaştırmaya başladık.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu sistemleri tek seferde halkın hepsine mâl edemeyiz. Sindire sindire, kademe kademe uygulanmalı. Aksaklıklar görüldükçe çözümler bulunarak uygulanmalı. Aksi takdirde kompost aleti ya da konteynır dağıtmakla çözüm üretirim diyorsanız üretemezsiniz. Kompost aleti çalışan yerde kesinlikle bir çevre mühendisinin olması lâzım. Çünkü Kompost halesindeki organik maddelerin reçetesi doğru hazırlanmalı, sıcaklık, karıştırma ve pH dengesi doğru ayarlanmalı. Bu şekilde sistem doğru çalışır. Ancak biz bunları bıraktık poşetle uğraşıyoruz. Hep bunu zikrediyorum.</p>
<p>Avrupa’dan 2020 yılında 700 bin ton plastik atık ithal ederken Türkiye’nin plastik atıklarını azaltamazsınız. Çin’in, Hindistan’ın, Malezya’nın ithal plastik atıklarla ilgili uyguladığı sistem, uyguladığı standart Türkiye’de de uygulanmalı. İthal edilen plastik atıkların içindeki kirlilik oranı binde 5’ten fazla olmamalı. Kesinlikle karışık plastik atık gelmemeli ve illa gelecekse temiz atık gelmeli. Kirli atıkların %35-40’ı çöpe gidiyor ve çevreyi ciddi şekilde kirletiyor. Bu konuda yalnız kendi ülkemi değil, AB ülkelerini de suçluyorum. Hem bize atığını gönderiyorsun hem de burada ne oluyor diye sormuyorsun. Nerede, nasıl değerlendiriliyor? Toprağa mı gömülüyor, denize mi dökülüyor, dere yatağına mı, göle mi atılıyor? Bu sorguyu yapmaları lâzımdı, geç kaldılar. Bu durum Türkiye’nin atık yönetimini olumsuz etkiliyor. Dünyada en fazla plastik katı atık ithal eden ülkelerden biride, İsveç’tir. Onlar yakıp enerji üretiyorlar. Ama İsveç tonuna 150 dolar alıyor. AB ülkeleri bu atıkları İsveç’e değil de niye bize gönderiyor? Bu soruları sormamız lâzım. Avrupalı çevreci kuruluşların bu soruları sormaları gerekir. Biz bu atıkları temizlemek için temiz su kullanıyoruz. O suyu da arıtamıyoruz. Global ölçekte baktığın zaman senin suyunun ya da benim suyumun kirlenmesi aynı yere -anlama- çıkıyor.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="alignleft wp-image-70006" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/bisiklet-yolu-640x360.jpg" alt="" width="360" height="203" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/bisiklet-yolu-640x360.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/05/bisiklet-yolu.jpg 720w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" />Türkiye 2016 yılında Paris İklim Anlaşması’nı onayladı fakat TBMM’den henüz geçmedi. Meclis’ten geçerse iklim politikaları için yol gösterici olur mu? </strong></p>
<p>Olur. Türkiye henüz sera gazı salınımı (yaklaşık %1) minimum olan bir ülke olarak Paris İklim Anlaşması’nın birtakım opsiyonları olur. Türkiye’nin bazı konularda haklı olarak tereddütleri var. Özellikle Çin ve Hindistan gibi (grubun ülkeleri tam aklımda değil) ülkelere yardım paketinde olmak istemiyor. Çin’e, Hindistan’a, Malezya’ya vs. yardım edilirken bana da yardım edilsin istiyor. Bu ülkeler için ilave fon oluşturulacak. Tüm bu süreçler müzakere edilir, maddelere şerh düşülebilir. <strong>Böylelikle AB sürecinde yalnız kalmayız.</strong> Trump, Paris İklim Sözleşmesi’ni düne kadar imzalamamıştı, askıya almıştı. Yönetim değişince şimdi tekrar yürürlüğe girdi. Önümüzdeki süreçte bu sözleşmenin uluslararası boyutta etkileri olacak. Meselâ termik santraller kuracaksan Paris İklim Anlaşması ile uluslararası bankalar sana kredi vermeyecekler.</p>
<p><strong>Anlaşmayı kabul edersek mi vermeyecekler?</strong></p>
<p>Etsen de etmesen de vermeyecekler. Her ülke sera gazını azaltmak zorunda kalacak. İyi teknikleri uygulayacak, yenilenebilir enerji teşviklerini kullanacak. Paris Antlaşması’nı onaylamazsam yenilenebilir enerji teşvikinden teşvik alamayacağım. Bir de enerji yoğun sanayiye -sadece termik santraller değil, fosil yakıt kullanan tüm endüstriler- de destek vermeyecekler. Destek dediğim kredi. Hatta gelecekte daha da ileriye götürecekler ayıplı tesisler altlığı kuracaklar.</p>
<p><strong>Ne demek bu?</strong></p>
<p>Uluslararası boyutta sera gazı salınımı yüksek olan bu tesislerle ilişkilerinizi azaltın gibi altlıklar oluşturacaklar. Onun için Türkiye tüm yönleri ile Biden’la tekrar yürürlüğe giren Paris İklim Antlaşması için yol haritasını oluşturmalı. Zaten iki yılda bir hazırladığımız yol haritamız var. Bunu daha uygulanabilir hale getirmeliyiz. Türkiye için önemli bir fırsat.</p>
<p>Şu anda bir rapor hazırlıyorum; AB ülkeleri sera gazı salınımını azaltmak için konut sektöründe -altını çizerek söylüyorum- 750 milyar Avro destek fonu oluşturdu. Yani binaların yalıtılması dahil, ısı pompalarının devreye girmesi -Türkiye olarak daha bunu kullanmıyoruz-, çatıların güneş tarlasına dönüştürülmesi için teşvik verecek. Yine rüzgâr enerjisinin artırılması, fosil yakıtlı enerjilerin minimize edilmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılması ve binalarda konforlu yaşam alanlarının oluşturulmasını bu fonla destekleyecek.</p>
<p>Avrupa’da 35 milyon enerji yoksunu kötü konut var. Almanya ekonomik durumu kötü olanlara iyileştirme ve enerji verimli hale dönüştürmek için bina başına 10 bin Avroya kadar hibe veriyor. İngiltere’nin de 2022 sonuna kadar verdiği destek miktarı bina başına 5 bin Avro. Binanızı yenileyin, geliştirin, konforlu ve enerji verimli hale getirin, yaşanabilir hale getirin. Temel amaç, sera gazını azaltmak, konforlu yaşamı sağlamak… Hedef değer ne biliyor musunuz? Benim ülkemde evlerde metrekare başına 350 kilowatt saat enerji tüketilirken Avrupa bunu 50 kilowatt saatte indirmek istiyor. Bizim de binalarımızı enerji verimli, konforlu hale getirmemiz için çalışmalar yapmamız lâzım. Pandemi sürecinde böylece yeni iş alanlarını arttırabilir, yeni istihdam olanakları yaratabilir, enerji az yoğun sanayi sektörleri oluşturabiliriz.</p>
<p>Beni en çok heyecanlandıran, ısı pompaları&#8230; Ben müsteşarken ısı pompaları ile ilgili sektörlerle toplantı yaptım ki Türkiye’de henüz ısı pompası üreten tesis yoktu: Bir tesiste yalnızca monte ediliyor. Isı pompası sektörü geliştirilmeli. Dışarının sıcağını alıyorsunuz, içeriyi soğutuyorsunuz ya da dışarının soğuğunu alıp içeriyi ısıtıyorsunuz.  Isı pompaları binanızı konforlu yapıya dönüştürmek ve ısıtmak/soğutmak için en uygun yenilenebilir enerji sağlıyor. Böyle pompalar, böyle ekipmanlar ve böyle binalar var. Artık şehirleri sağlıklı, konforlu yani yaşanabilir hale getirmemiz lâzım.</p>
<p>Tüm binaların mantolanmasını ve şehirlerde görsel kirliliğe son verilmesini sağlamak lâzım. Enerji savurganlığına son verilmesi lâzım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/12/marmara-denizi-hassas-alan-ilan-edilmeli/">“Marmara Denizi ‘Hassas Alan’ İlan Edilmeli”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
