<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ferhat Kentel arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/ferhat-kentel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/ferhat-kentel/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 13 Nov 2024 10:24:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Ferhat Kentel arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/ferhat-kentel/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8220;Etki Ajanı Yasası&#8221; mecliste gündeme geliyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/11/13/etki-ajani-yasasi-mecliste-gundeme-geliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Nov 2024 10:05:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[ajan]]></category>
		<category><![CDATA[etki ajanı]]></category>
		<category><![CDATA[Etki Ajanı Yasası]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[Itır Erhart]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87173</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ancak bu süreci sadece Türkiye’ye özgü bir durum olarak düşünmemek gerekiyor. Gürcistan gibi örneklerin yanı sıra başka ülkelerde de “yabancılık”, “ihanet” gibi söylemleri sık sık kullanan popülist partilerin ve devlet zihniyetinin varlığı göz önünde tutulursa, çok daha büyük bir operasyonun tezahürlerini gördüğümüzü söyleyebiliriz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/11/13/etki-ajani-yasasi-mecliste-gundeme-geliyor/">&#8220;Etki Ajanı Yasası&#8221; mecliste gündeme geliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>24 Ekim&#8217;de sivil toplumun çağrısıyla başlayan imza kampanyasının <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/10/31/sivil-toplum-kuruluslarindan-etki-ajani-yasasina-karsi-milletvekillerine-ret-oyu-cagrisi/">haberini</a> yapmıştık.</p>
<p>Sivil toplumun farklı kesimlerinden bu düzenlemeye yönelik tepkiler büyüyor. Kadın hakları ve yasanın kesişiminde olası senaryoya dair Jin Dergi&#8217;de yayınlanan kapsayıcı içeriği <a href="https://jindergi.com/yazi/etki-ajanligi-yasasinin-kabulunun-kadina-ve-topluma-etkisi/">linkte</a> bulabilirsiniz.</p>
<p>Biz de Sivil Sayfalar olarak etki alanında çalışan uzmanlara konuya ilişkin fikirlerini sorduk. Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Itır Erhart, sosyolog Ferhat Kentel, YADA Vakfı Araştırma Direktörü Rümeysa Çamdereli sorularımızı yanıtladı:</p>
<div><strong>Sizce neden &#8220;etki ajanı yasası&#8221; gibi bir teklif önerisi gündemde? Bu değişiklik önerisinin çıkış noktası nedir?</strong></div>
<div></div>
<div>
<p><em><strong><img decoding="async" class=" wp-image-87174 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF-640x640.jpg" alt="" width="200" height="200" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/ferhat-kentelden-sehir-universitesi-mesaji-haberi-gJ2HQ5XF.jpg 750w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" />Ferhat Kentel: </strong></em>Türkiye’nin “modernleşme” tarihinde devletin makbul vatandaş yapma niyeti hiç bitmedi. Türkiye’de toplumsal değişimin aldığı istikameti az veya çok takip etmek yerine, devlet eliyle topluma yön vermek çok daha başat bir yöntem oldu. Bunda kendine ve kendi dışındakilere karşı güvensiz, cemaatleşerek var olabilen geniş toplumsal kesimler üzerinde yükselen bir devlet mantığı hâkim oldu. Devlet, travmalarıyla var olan bir toplumun güvensizliği üzerinde kendini yeniden üretirken, aynı devlet aygıtının çeşitli mekanizmalarına dâhil olan ve kendi sınıfsal-kültürel çıkarlarını hem güvence almayı hem de maksimize etmeyi arzulayan “güce aç” kesimler de kendi rejimlerini sağlamlaştırmak için sürekli bir çaba içinde oldular.Şimdiki dönemde iktidardan pay alan kesimler de kabaca “devrim” olarak gördükleri bir süreçte, bir türlü kontrol altına alamadıkları muhalif güçler karşısında, garantili görmedikleri iktidarlarını korumak için yeni çabalara girişiyorlar. &#8220;Etki ajanı yasası&#8221; da “yerlilik ve millilik” görünümü altında, tüm toplumu kontrol altına almanın, ikna ederek sağlanamayan “total” bir toplumu, “yasal” görünüm altında baskı altına almanın bir çabası olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Ancak bu süreci sadece Türkiye’ye özgü bir durum olarak düşünmemek gerekiyor. Gürcistan gibi örneklerin yanı sıra başka ülkelerde de “yabancılık”, “ihanet” gibi söylemleri sık sık kullanan popülist partilerin ve devlet zihniyetinin varlığı göz önünde tutulursa, çok daha büyük bir operasyonun tezahürlerini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Çok kabaca söylersek, sermaye hareketlerinin özgür olduğu (Türk şirketlerinin İsrail’e yaptıkları ihracat gibi) ya da ulusal çıkarlar adı altında devletlerin ve şirketlerin her türlü “uluslararası işi” yapabildiği bir dünyadayız. Buna karşılık, bu tür yasalar, demokrasiden çıkarı olan yerli toplumsal kesimlerin uluslararası dayanışma yapma imkânlarını baltalamayı amaçlıyor. Sonuç olarak bu tür yasalar sadece tekil “milliyetçi” bir devletin yaptığı iş değil; tam tersine bu devletlerin de taşeronluk yaptığı neo-liberal kapitalist yapıların dikensiz bir uluslararası piyasa yaratma çabalarının bir uzantısıdır.</p>
</div>
<div></div>
<div><em><strong>Itır Erhart:</strong> </em>&#8220;Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk”  başlığı altında  “Devletin güvenliği ve siyasal yararları aleyhine suç işleme” olarak ifade edilen yeni bir suç eklenmesini gündeme geldi biliyorsunuz. Bunun nedeni casusluk kavramının teknolojik gelişmelerle birlikte yeniden tanımlanması gerektiğine dair bir iradenin oluşması sanırım. Günümüzde &#8220;casuslar&#8221; filmlerdeki gibi kılık değiştirerek organizasyonların içine sızmıyor artık; verileri ele geçirmeye çalışıyor. Suç tanımına kimlik ve veri hırsızlığını dahil etmek istemiş olduklarını düşünüyorum.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><em><strong>Rümeysa Çamdereli: </strong></em>Bu değişiklik önerisi aslında uzunca bir süredir yaşadığımız sürecin sonuçlarından bir tanesi. Gezi olayları ve 15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında farklı argümanlarla meşrulaştırılarak iktidar tarafından Türkiye&#8217;nin her yerinde sivil toplum faaliyetlerinin kısıtlanmasına yönelik birçok yaptırım uygulanıyor. &#8220;Türkiye&#8217;nin doğusunda&#8221; içselleştirilmiş kayyumlar, dernek kapatmalar, artık tüm Türkiye&#8217;nin gündeminde. Bu yasa da kurumsal seviyede gerçekleşen bu korku iklimini kişisel olarak da bize yaşatmanın bir yolu olarak araçsallaştırılıyor. Türkiye&#8217;nin içerisinde bulunduğu ekonomik kriz ortamı, demokrasi ve hukukun her geçen gün anlamını yitirdiği uygulamalar bu şekilde gündemlerle bir nebze gölgeleniyor. Hayvan haklarına yönelik &#8220;katliam yasası&#8221;nın meclisten geçiş sürecinde de benzer bir süreç yaşamıştık. Bu suni gündemlerle aktivistlerin halihazırda zihnini kaplayan sayısız gündeme bir yenisi ekleniyor, bu şekilde sivil toplum hareketlerinin pasifleştirileceği düşünülüyor. Olan da Türkiye&#8217;deki tüm canlılara, özelde de bu alanda çalışan aktivistlerin değişime yönelik umutlarına oluyor.</div>
<div></div>
<div></div>
<div></div>
<div><strong>Bu yasanın geçmesi durumunda bizi sizce neler bekliyor? Yasa değişikliğine karşı ve eğer olumsuz senaryoda yasa değişikliği gerçekleşirse sivil toplumun nasıl adımlar atması gerekir?</strong></div>
<div></div>
<div><em><strong><img decoding="async" class=" wp-image-87175 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/575x510-itir-erhart.jpeg" alt="" width="205" height="182" />Itır Erhart:</strong> </em>Yasanın içinde oldukça muğlak ifadeler yer alıyor: &#8220;Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda gerçekleştirilen fiiller&#8221;</div>
<div></div>
<div>Özellikle insan hakları alanında çalışan dernek ve vakıfların projelerini hayata geçirmelerinin önünde bir engel oluşturma potansiyeli çok yüksek.</div>
<div></div>
<div>Uluslararası bir kurum tarafından fonlanan bir projenin etkinliğinde (panel/söyleşi/sergi&#8230;) devletin resmi ideolojisine ters düşen bir konuşma yapılması bile söz konusu sivil toplum kuruluşunu riskli bir noktaya taşıyabilir.</div>
<div></div>
<div>Eğer yasa teklifi onaylanırsa sivil toplum kuruluşlarının ortak akılla bir doküman hazırlayıp ifade özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, bilgiye erişim hakkı gibi temel hak ve özgürlüklerin ihlaline gidebilecek bu durumla ilgili tepkilerini ilgili kurumlara ve mercilere iletmesi gerekiyor. Yasada yer alan kavramların ve ifadelerin netleştirilmesini talep etmek de gerekiyor.</div>
<div></div>
<div>
<p><em><strong>Ferhat Kentel: </strong></em>Bu yasanın geçmesi durumunda, kuşkusuz, şimdikine kıyasla daha da kısıtlanmış, yukarıdan aşağı tanımlanmış bir “yasal çerçeve” bizi bekliyor. Muhtemelen, devletin görünen kumandasındaki aktörler, “yabancılık,” “ihanet”, “dış güçler”, “ajanlar” gibi ideolojik dağarcıklarında zaten bulunan manipülasyon araçlarını bol bol kullanacaklar. Şimdiye kadar “terör” ile özdeşleştirilen bütün hareketler ve aktörler bundan sonra, bu yasanın sağladığı kolaylık sayesinde, bir de “ajanlık” mertebesine çıkacaklar. Bu yasa geçtiği takdirde, Türkiye’nin iyileşmeyen yaraları muhtemelen daha da acımaya devam eder. Ancak toplumsal hayat, toplumsal hareketler ve toplumsal değişim yasalarla ortaya çıkmaz. Yasalar, toplumun hareketini tabii ki eğip, bükebilir. Beklenmeyen yönlere itebilir ama sona erdiremez. Öte yandan, Türkiye toplumu bütün sorunlarına, kutuplaşmalarına, cemaatleşmelerine rağmen, hayatta kalma konusunda son derecede direngen bir yapıya sahip görünüyor. Bu da muhtemelen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan çok önceye giden Anadolu tarihinde biriken korkular, güvensizlikler, sürgünler, isyanlar, itaatler, saklanmalar ve mücadelelerle oluşan bir tecrübeye dayanıyor. Bir teorinin reçetesine sokulamayacak kadar karmaşık olan bu süreçte toplum kendisine dayatılan “teorik” ya da “ideolojik” kalıpları tersyüz etmenin, çarpıtmanın yollarını üretebiliyor.Böyle bir toplumsal altyapıda sivil toplumun ise etkili yaratıcı yöntemler düşünmesi gerekiyor. Bu yöntemleri bir reçeteye sokmak mümkün değildir, ancak en azından mizahı ve sivil itaatsizliği akılda tutmak ve söz konusu yasayı çıkaranların bizzat kendi “etki ajanlıklarının” altını çok iyi çizmek gerekiyor kanımca.</p>
</div>
<p><em><strong><img decoding="async" class="wp-image-87176 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-640x853.jpg" alt="" width="183" height="244" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/11/IMG_6702-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 183px) 100vw, 183px" /></strong></em></p>
<p><em><strong>Rümeysa Çamdereli: </strong></em>Türkiye&#8217;de sivil toplum tüm koşullarda varlığını devam ettirme konusunda inanılmaz sınavlar verdi. İstanbul Sözleşmesi&#8217;nin yürürlükten kaldırılması sonrasında örneğin kadın hareketi hiç hız kesmeden faaliyetlerine devam etti. Hayvan hakları aktivistleri yine yürürlüğe giren &#8220;katliam yasası&#8221; sonrasında faaliyetlerine hiç ara vermeden devam ediyor. Ancak bu yasa özelinde sivil toplumun geneline konuşan, sivil toplumun sadece sivil toplum olduğu için yaşadığı zorlukları işaret eden ve kapsayıcı bir dil üreten kurumların sayısı oldukça sınırlı. Bu konunun &#8220;sahipsiz&#8221; kalma riski var. &#8220;Özgür Sivil Toplum&#8221; imza kampanyası bu anlamda çok özgün bir adım oldu. Bundan sonrası için de eğer değişiklik bahsedildiği şekilde gerçekleşirse ortak hareket etmeye ihtiyaç var. Burada da sivil toplumu herhangi bir tematik alan, arka plan, coğrafya gözetmeksizin kapsayıcı bir şekilde ele alan bir süreç için emek vermek gerekecek. Umarım biz de, özellikle YADA Vakfı olarak böyle bir sürecin etkin bir parçası olmayı başarabiliriz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/11/13/etki-ajani-yasasi-mecliste-gundeme-geliyor/">&#8220;Etki Ajanı Yasası&#8221; mecliste gündeme geliyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Sivil Toplum Çalışanı Olmak (4)  ‘Sivil Alana Özgü Bir Profesyonelleşme Olmalı Mı?’</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/27/turkiyede-sivil-toplum-calisani-olmak-4-sivil-alana-ozgu-bir-profesyonellesme-olmali-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jul 2021 13:59:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim Zümrütaya]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Ataman]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil toplum ve üçüncü sektör]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil toplumda çalışan hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil toplumda profesyonelleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Sivil Toplum Çalışanı Olmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=72986</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de sivil toplum çalışanı olmayı, “sektör” ve “profesyonelleşme” kavramları üzerinden ele almak amacıyla sosyolog Ferhat Kentel, insan hakları savunucusu Hakan Ataman ve stratejik danışman Devrim Zümrütkaya ile konuştuk. Her üç uzman sivil alanın kamu ve özel sektörden farklı ve özgün niteliğine dikkat çekiyor ancak STK’larda profesyonelleşmenin gerekliliği ve niteliği konusunda farklı görüşlere sahipler.  </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/27/turkiyede-sivil-toplum-calisani-olmak-4-sivil-alana-ozgu-bir-profesyonellesme-olmali-mi/">Türkiye’de Sivil Toplum Çalışanı Olmak (4) &lt;br&gt; ‘Sivil Alana Özgü Bir Profesyonelleşme Olmalı Mı?’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda sivil toplumun giderek daraldığı Türkiye’de, STK’ların hem finansal sürdürülebilirlikleri hem de etki alanlarını koruma konusunda büyük sorunlar yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Bu koşullarda, ‘Türkiye’de Sivil Toplum Çalışanı Olmak’ başlığıyla hazırladığımız dosyanın bu bölümünde, sivil toplumda ‘profesyonelleşme’ konusunu ve bunun çalışanlar üzerindeki etkisini ele alıyoruz.</p>
<p>Sivil toplum çalışanlarının hak ve mağduriyetleri sivil alanın “sektör” ve “profesyonellik” tartışmaları ekseninde nasıl ele alınabilir?  Bir sivil toplum örgütüyle bir şirketi ayıran nedir?  Sivil toplumun ‘üçüncü sektör’ olarak tarif edilmesi ne anlama geliyor? Sivil toplum aktörleri gönüllülükle mi, profesyonellikle mi çalışmalı? Profesyonellik sivil toplumun ruhunu öldürüyor mu?</p>
<p>Bu soruları, sivil alanda pek çok STK’da faaliyette bulunan sosyolog Ferhat Kentel, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Yurttaşlık Derneği gibi birçok STK’da aktif olarak olarak çalışan bir insan hakları savunucusu Hakan Ataman ve TÜSEV gibi çeşitli STK’lar ile özel sektöre stratejik danışmalık hizmeti sunan Devrim Zümrütkaya’ya yöneltiyoruz.</p>
<h5><strong>Sivil Toplumun Özgün Yapısında Nasıl Bir Profesyonelleşme? </strong></h5>
<p>Öncelikle sivil toplumda “profesyonelleşmenin” ve “sektör” kavramlarının ne ifade ettiğini açıklamak gerekiyor. Sivil toplumun kamu ve özel sektörden farkı, sıklıkla ‘üçüncü sektör’ kavramı ile karşılık buluyor. Kimileri sivil alanı sektör (üçüncü sektör) olarak tanımlarken, diğerleri sektör yaklaşımına karşı çıkıyor. Her üç uzman sivil toplumdaki anlamıyla profesyonelleşmenin özel ve kamu sektöründen farkına vurgu yapıyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-72992 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/sivil-toplumda-professyonellesme-640x426.jpg" alt="‘Sivil Alana Özgü Bir Profesyonelleşme Olmalı Mı?’" width="342" height="228" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/sivil-toplumda-professyonellesme-640x426.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/sivil-toplumda-professyonellesme.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 342px) 100vw, 342px" />Ferhat Kentel ve Devrim Zümrütkaya, sektör yaklaşımı ile sivil toplumu değerlendirmeyi doğru bulmayanlardan. Zümrütkaya’ya göre, varlık sebebini esas aldığımızda, sivil toplumun kurumsal bir şirketle benzeşen yönü bulunmuyor. Bu nedenle sivil alanda, özel sektörden farklı bir yapılanma (profesyonelleşme) olması gerektiğini düşünen Zümrütkaya, hibrit bir model ile bir yandan STK’ların “kâr amacı güder gibi” hedef bazlı faaliyet yürütmelerini; diğer yandan da kurumsal şirketler gibi baskıcı olmamalarını mümkün görüyor.</p>
<h5><strong>‘Profesyonelleşme Zorunlu’</strong></h5>
<p>Hakan Ataman ise hak temelli çalışan STÖ’lere referans vererek, araştırma ve savunuculuk gibi düzenli bilgi gerektiren alanlarda, profesyonelleşmenin zorunlu olduğunu düşünüyor.</p>
<p>Sivil toplumda profesyonelleşmeyi proje üretme, hukuki destek, lobicilik, psikolojik destek, rapor yazma gibi pek çok boyutu içeren bir boyutta ele alan Ataman ayrıca kaynak yaratmak, proje yazmak, yabancı dil sorununu aşmak ve yardım toplama gibi pek çok başlığın da profesyonellik gerektirdiğini kaydediyor.</p>
<p>Diğer bir deyişle, sivil toplumda faaliyetlerin sürmesi, düzenli izleme yapılması, verilerin toplanması, yapılan araştırmaların usulüne uygun raporlanması gibi pek çok başlığın profesyonel bir çalışma gerektirdiğini vurgulayan Ataman, “Kariyer amacıyla değil çalıştığı konulara hâkim kişilerin STÖ’lerde çalışması; yani çalışanların profesyonel olması gerektiğini düşünüyorum.” diyor.  Söz konusu gerekçelerle, sivil toplumun gelişiminde profesyonelliği önemli bir aşama olarak değerlendiren Ataman, bazı faaliyetlerin gönüllüler eliyle yapılamayacağına da dikkat çekiyor.</p>
<h5><strong>‘Profesyonelleşme, Sivil Alanın Güçsüzlüğünün Belirtisi’</strong></h5>
<p>Ataman’dan farklı olarak Ferhat Kentel sivil toplumda profesyonelleşmeye çeşitli nedenlerle karşı: sivil toplum faaliyetlerinin STK’lar eliyle “profesyonel” olarak ele alınmasını ve bunun yaygınlaşmasını sivil alan için sakıncalı buluyor. Özel sektör için yüceltilen profesyonelleşmenin, sivil toplumda yarattığı sorunlara işaret eden Kentel’e göre, profesyonelleşen STK’larda, bir süre sonra o kurumdaki kişiler ve yapılan işler birbiriyle özdeşleşiyor. Bu da STK’larda kemikleşmeyi beraberinde getiriyor. Nihayetinde profesyonelleşen STK’lar, kendileri dışındakileri duymamaya ve çalıştıkları hak alanından kopmaya başlıyor. Yani, profesyonelleşme ile gelen kemikleşme, o kurumlara dahil olmak isteyen yeni kişilerin dışlanmasına, mevcut sorunların görünmemesine neden olabiliyor. Sivil alandaki bu tür bir profesyonelleşme, sonuç olarak toplumsal ihtiyaçların göz ardı edilmesine neden olabiliyor.</p>
<blockquote><p>Sivil alandaki bu tür bir profesyonelleşme, sonuç olarak toplumsal ihtiyaçların göz ardı edilmesine neden olabiliyor.</p></blockquote>
<p>Kentel’in sivil alandaki profesyonelleşmenin sakıncalarına dair dikkat çektiği diğer husus, STK’ların fon kullanımı ve bunun sakıncaları konusunda. Dışarıdan alınan kaynakla STK’ların faaliyetlerini sürdürmesinin temelde hem STK’ların hem de hak mücadelesi veren çalışanların kendi enerjilerinin (duygusal, entelektüel, finansal) yetersizliğini ve güçsüzlüklerini gösterdiğini savunuyor.</p>
<p>Kentel, her ne kadar sivil alandaki bu güçsüzlüğün, Türkiye’de demokratik sistemin ve toplumsal hareketlerin zayıflığından kaynaklandığını belirtse de birbirinden kopuk olarak çeşitli hak alanlarında farklı STK’lar tarafından verilen mücadelelerin genel olarak sivil toplumda güçsüzlük yarattığını kaydediyor. Ona göre, bu süreç sonunda sivil alanda “profesyonelleşmiş bir ilişki” yarattı.  Bu profesyonellik de aslında “sivil toplumun güçsüzlüğünün belirtisi; STK’ların çok daha geniş kitlelere ulaşamamasının ve kendi kaynaklarını kendilerinin yaratamamasının sonucu.”</p>
<blockquote><p>STK’larda özgün ve hibrit bir yapılanma olmalı!</p></blockquote>
<p>Profesyonelleşme konusunda özel sektör ile sivil alandaki farklılığa dikkat çeken Zümrütkaya  sivil alanda özel sektöre benzer bir profesyonelleşme olmaması gerektiğini belirtiyor. Halihazırda, STK’ların çoğunda iş yapış şekilleri ve insan kaynağı gibi konularda şirketlerdeki profesyonel yapının bulunmadığının altını çizen Zümrütkaya, buna karşın büyük ölçekli STK’larda çalışanların çalıştıkları kurumları “şirketten farkı olmadığı” yönünde eleştirdiğini söylüyor; sivil alanda özgün ve hibrit bir yapılanmanın gereğine dikkat çekiyor.</p>
<h5><strong>‘Sivil Toplumda Profesyonelleşme Çok Önemli Ama İstenen Seviyede Değil’ </strong></h5>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-72991 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/sivil-toplumda-profesyonellesme.jpg" alt="‘Sivil Alana Özgü Bir Profesyonelleşme Olmalı Mı?’" width="362" height="259" />Kentel ve Zümrütkaya’nın yaklaşımından farklı olarak Hakan Ataman, STÖ’lerin belli bazı faaliyetleri yerine getirmesi ve sürdürülebilir olması için profesyonelliğin şart olduğunu yineliyor. Buna karşın, Türkiye’de sivil toplumda profesyonelleşmeden bahsetmenin güç olduğunu da belirten Ataman, STÖ’lerin sürdürülebilir kaynaklarının olmamasının bu sonucu doğurduğunu kaydediyor. “Kendine kendine yeten, kendi kaynağını yaratan çok az STÖ olması nedeniyle hem örgütler proje bağımlısı oluyor hem sivil toplum çalışanlarının bir kısmı yarı gönüllü gibi çalışıyor.” diyen Ataman, bunun sonucundan da STÖ’lerin çalışanlarına asgari düzeyde ücret verebildiğini söylüyor.</p>
<p>Tüm bu sebeplerle, “Türkiye’de sivil toplumda profesyonelleşme seviyesinin istenen seviyeye ulaşmadı” diyen Ataman, bu tespitini “hak temelli çalışan, belli bir siyasi hareket ya da gruba angaje olmayan, kaynakları şeffaf olan” STK’lar üzerinden yapıyor. Ataman’ın dikkat çektiği bir diğer nokta, son dönemde Türkiye’de insani yardım alanındaki artan istihdamın “devasa bir büyüme ve profesyonelleşme” olarak karşımıza çıktığı tespiti. “Bu alandaki profesyonelleşmenin, Suriye&#8217;de yaşanan krizinin ardından normalleşme sürecine girildiğinde sürdürülebilirliği konusunda şüphelerim var.”</p>
<h5><strong>‘Sivil Toplumda Bireyleri Özgürleştiren ve Haklarını Savunan Yapılar Çoğalmalı’</strong></h5>
<p>Sivil toplumda sektör ve profesyonelleşme tartışmalarına dair bu tespitleri yapan üç uzman, dile getirdikleri sorunlar çerçevesinde, sivil alanda çalışanların hakları ve mağduriyetlerine ilişkin de  farklı görüşleri dile getiriyorlar.</p>
<p>&#8220;Türkiye’de Sivil Toplum Çalışanı Olmak&#8221; adlı dosyanın <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/24/turkiyede-sivil-toplum-calisani-olmak-1-duzenleme-orgutlenme-ve-dayanisma-ihtiyaci/" target="_blank" rel="noopener">önceki yazılarında</a> da bahsi geçen, STK’larda çalışan haklarına dair mağduriyetlere değinen Ferhat Kentel, STK’ları “yeni modern zamanların yeni cemaatleşme tarzları” olarak nitelendiriyor. “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışının sivil toplumda da bulunduğunu söyleyen Kentel, toplumdaki, içe kapanma ve kutuplaşma gibi tüm sorunların sivil alanda da mevcut olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Sivil toplum çalışanlarının hak ihlalleri yaşamaması için STK’ların kendi etik kodlarını hazırlayıp, diğer STK’lara duyurması ve onların da kendilerini izlemesini teşvik etmenin önemli bir başlangıç olacağını düşünen Kentel, sivil toplumda baskıcı ve homojenleştirici yapı yerine, bireylerin özgürleşmesini esas alan ve haklarını savunan yapıların çoğalması gerektiğini kaydediyor. Bu sayede “sivil alandaki kastlaşmayı” ortadan kaldırmanın ve STK’ların alana örnek oluşturarak ciddi ilerleme sağlamanın mümkün olacağını belirtken Kentel, en nihayetinde sivil toplumun “bir şekilde çekim merkezi” haline gelebileceğini inanıyor.</p>
<p>Hakan Ataman, STÖ’lerin şirket olmadığını, dolayısıyla sivil toplum çalışanlarının hak ve mağduriyeti gibi konularda sivil alana özgü dinamikleri hesaba katmayı uygun görüyor. <strong>“</strong>İnsanın olduğu her yerde her şeyle karşılaşmak mümkün” diyen Ataman, küresel düzeyde, hatta  <a href="https://m.bianet.org/bianet/siyaset/196181-insani-cokus-ustune-ihh-ornegi" target="_blank" rel="noopener">insani yardım örgütlerinin karıştığı ve/veya neden olduğu skandallar</a>ı hatırlatarak, bu tür durumların yasal düzenlemeler ya da kurumsal metinler ile engellenemeyeceği tespitini yapıyor. Ataman’a göre, sivil toplum çalışanlarının mağduriyet yaşamaması bir kültür ve farkındalık gerektiriyor.</p>
<p>Bu nedenle, “sivil topluma güvensizliğin bu kadar yüksek olduğu Türkiye’de, sivil topluma karşı önyargıları pekiştirmeyecek şekilde, ‘STÖ çalışanlarının durumu nasıl yorumlamalı?’ bunu dikkatle düşünmek gerekir.” diyen Ataman, “Türkiye’de Avrupa’daki gibi cebinde 1 milyar avro olan STÖ” olmadığını hatırlatıyor.</p>
<p>Devrim Zümrütkaya ise sivil toplumda ücretli çalışanların hakları ve mağduriyetleri konusuna Kentel ve Ataman’dan farklı yaklaşıyor. Sivil alanda mağduriyet yaşanmadığını düşünen Zümrütkaya’ya göre, herkes kendi seçimiyle bu alanda çalışmaya karar veriyor.</p>
<p>&#8220;Türkiye’de Sivil Toplum Çalışanı Olmak&#8221; adlı dosyanın diğer yazılarına <a href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/turkiyede-sivil-toplum-calisani-olmak/" target="_blank" rel="noopener"><strong>buradan</strong></a> ulaşabilirsiniz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/27/turkiyede-sivil-toplum-calisani-olmak-4-sivil-alana-ozgu-bir-profesyonellesme-olmali-mi/">Türkiye’de Sivil Toplum Çalışanı Olmak (4) &lt;br&gt; ‘Sivil Alana Özgü Bir Profesyonelleşme Olmalı Mı?’</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Köyü, Toprağı, Gıdayı Korumak İçin Mücadele Etmek Gerekiyor”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/08/15/koyu-topragi-gidayi-korumak-icin-mucadele-etmek-gerekiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Aug 2018 07:31:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=29672</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birlikte hazırladıkları "Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar" araştırma projesiyle ilgili sorularımızı cevaplandıran Prof. Dr. Ferhat Kentel, Doç. Dr. Murat Öztürk ve Perrin Öğün Emre ‘gıdayı, toprağı, doğayı, tarımı ve köyü korumak için mücadele etmek’ gerektiğini belirterek, "Küçük bireysel çabalardan başlayarak, sivil toplum örgütlenmelerine ve siyasal partilere kadar her alanda yerel ve doğal ürüne, doğaya ve toprağa, köye ve kırsala saygılı üretime dayalı bir zihniyeti taşımamız gerekiyor. Bu sadece doğal yaşamı korumak değil, anı zamanda hayat için şart olan “müştereklerimizi” de korumak anlamına geliyor.” yorumunda bulunuyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/08/15/koyu-topragi-gidayi-korumak-icin-mucadele-etmek-gerekiyor/">“Köyü, Toprağı, Gıdayı Korumak İçin Mücadele Etmek Gerekiyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Proje hangi amaçla yapıldı?</strong></p>
<p>Son yıllarda tarım ve kırdaki gelişmeler dikkat çekici özellikler göstermektedir; kır nüfusu azalmakta ve yaşlanmakta, buna karşın kentlerden kırlara göç gibi yeni bir eğilim gelişmekte, tarım üretiminin ve istihdamının milli gelir içindeki payı azalmakta ama 2008 ekonomik krizinde olduğu gibi tarım hala pek çok insan için ilave istihdam imkanı sunabilmekte. Öte yandan gıda dün olduğu gibi bugün de ve muhtemelen yarın da insanların önündeki temel sorunlardan biri olmaya devam edecek ve gıdamızın temel kaynağı hala doğa ve dolayısıyla tarım olmaya devam ediyor. Gıda fiyatları ya da kıtlığına dair her sorun nerede ise aslında bir tarım sorunu ve tüm toplumu ve insanlığı ilgilendiriyor. Dahası gerek modernleşmeci bakış açıları ve gerekse Marksist bakış ile bir gün gelip yok olacağı varsayılan köylülük yok olmamış, batı Avrupa, ABD, Kanada, Japonya gibi birkaç bölgede azalmış olmakla birlikte varlığını sürdürüyor. Başka bir açıdan bakıldığında 2007 yılı itibariyle dünyada kent nüfusu kır nüfusunu geçmiş ancak sayısal olarak ifade edildiğinde tarihsel olarak dünya en yüksek kır nüfusuna ulaşmış bulunuyor.  Hal böyle olunca mesele sadece gıda ve kır nüfusu değil aynı zamanda köy ve köylülük özelliği ile de ayrı bir boyut kazanmakta. Tarım ile birlikte köy ve köylülük de, en azından ülkemizde 1960 ve 1970’lerdeki araştırma ve tartışmaların ardından uzun yıllar araştırılması, tartışılması ihmal edilmiş bir alan durumundadır, oysa buralarda önemli değişimler söz konusu. Teknolojinin yaygınlaşması ile üretim ve günlük hayat pratikleri değişmekte, pazar ilişkileri derinleşmekte ve tüketim davranışları değişmektedir, daha genel bir ifade ile köy de köylülük de bir yandan yok olmakta ama bir yandan da başka özellikler kazanarak yeninden canlanıyor. Proje bu tespitlerden hareketle geliştirilmiş, öncelikli olarak tarımda ve kırda neler oluyor sorusuna doğrudan köylerde kadınlar ve erkeklerle tartışarak, görüşmeler yaparak açıklama getirmeyi amaçladı, mevcut çelişkiler, sorunlara dair açıklamalar, öneriler getirmeye çalışan disiplinler arası bir çalışma olarak gerçekleştirildi.</p>
<p><strong>Proje tasarımında hangi konulara dikkat edildi ve araştırma nasıl yapıldı?</strong></p>
<p>Yakın dönemlerde Türkiye genelini kapsayan çalışmaların yapılmamış olması, TÜİK’in özellikle çiftçi sayısına ilişkin en son verilerinin tarihinin 2001 (2001 Genel Tarım Sayımı) olması, bölgeler arasında hem tarım hem de köy hayatında önemli farklılıklar olması, araştırma kapsamının Türkiye geneli olmasını gerektirdi. Böylece bir yandan ülke genelindeki eğilimler tespit edilebilecek bir yandan da sonraki daha detaylı araştırmalar için referans ve çerçeve oluşturmak mümkün olacaktı.  Gözlem ve ölçümlerle Türkiye’yi temsil etmek isteyen bir araştırmanın istatistik olarak uyması gereken kurallardan biri de örneklemin temsil edici olmasıdır, bu amaçla TÜİK’in İstatistiki Bölge Sınıflandırmasından yararlanılarak, araştırmanın 26 bölgede yapılması planlandı ve yapıldı. Bunun yanında hem köy hem de tarımdaki gelişmeleri doğru tespit edebilmek için, yetiştirilen ürünler, köylerin il ve ilçe merkezine uzaklığı, köylerin büyüklüğü, inanç, etnik ve kültürel farklılıklar, tarım ve kırsal kalkınma bakımından dikkat çeken köyler göz önüne alınarak araştırmanın yapılacağı köyler belirlendi.  Bu esnada hem önceki çalışmalar, istatistikler hem de literatürden faydalanılarak köylerde araştırılacak konuların bir dökümü ve bu konuların nasıl sorgulanacağına dair hazırlıklar yaptık ve bu çalışmayı doğru yapmak için ekip olarak kendi içimizde uzun tartışmalar ve eğitimler gerçekleştirdik.  Proje, hem nitelik hem de nicelik olarak durum tespiti ve gelişme yörüngelerini tespit etmeyi amaçladığından ilk olarak niteliksel (kalitatif) bir saha araştırması yapıldı, bu araştırma kapsamında 26 bölgede, 30 köyde 30’u kadınlar ve 30’u da erkeklerle olmak üzere 60 adet fokus grup tartışması yapıldı.  Aslında bu grup tartışmalarının sayısı gerçekte 68 oldu ancak çeşitli teknik nedenlerle bazı grup tartışmaları istediğimiz gibi gerçekleşmediği için 60 grup tartışması yaptık kabul ediyoruz. Grup tartışmalarının verilerini N-vivo adlı bir analiz programını da kullanarak analiz ettikten sonra, yine aynı 26 bölgede 1222 kır hanesi ile yüz yüze görüşmeler yaptık. Ayrıca bu hanelerin yaşadıkları köyler hakkında da bilgi toplamak için köy muhtarları ile de ayrı bir görüşme gerçekleştirdik.  Sonra bu anketlerle toplanan veriler elektronik ortama aktarıldı, kontrol edildi ve analizler yapılıp sonuçlar üretildi.</p>
<blockquote><p>“Esasen değişim daha çok köye dönmek isteyenlerde görülmekte, köye dönmenin nedenleri arasında havası, suyu, ortamı güzel olan  “memlekete” “doğduğu yere” dönmek hala anlamlı olmakla birlikte, köye dönenlerin önemli bir kısmını oluşturan yaşlı ve emekli nüfus bu sebepler yanında “şehirden” “kalabalıktan”, “pahalılıktan”, “yalnızlıktan” ‘kaçmayı’ da önemsemektedir.”</p></blockquote>
<p><strong>Köy içeridekilerin kaçmak dışarıdakilerin ise dönmek istediği bir mekan olarak tanımlanır genelde bu konudaki son durum nedir? </strong></p>
<p>Aslında köyde yaşayıp oradan gitmek isteyen ya da köye dönmek isteyen birileri ya da insanların içlerinde besledikleri böyle istekler, duygular hep olmuştur. Şurası açık ki dün de bu gün de köyden gitmek isteyenlerin temel derdi geçimini köyde sağlayamamaktır. Bunun yanında çocukların eğitimi, sağlık hizmetleri imkanları, sosyal çevre gibi dertleri olanlar da köyden gitmek istemekte. Esasen değişim daha çok köye dönmek isteyenlerde görülmekte, köye dönmenin nedenleri arasında havası, suyu, ortamı güzel olan  “memlekete” “doğduğu yere” dönmek hala anlamlı olmakla birlikte, köye dönenlerin önemli bir kısmını oluşturan yaşlı ve emekli nüfus bu sebepler yanında “şehirden” “kalabalıktan”, “pahalılıktan”, “yalnızlıktan” ‘kaçmayı’ da önemsemektedir. Bunun yanında köye dönmek özellikle zayıf nüfus için bir ‘mecburiyet’, bir’ sığınma’  anlamı da taşıyabilmektedir. Kırda yaşayan engelli nüfus oranı ve yoksulluk ülke genelinden yüksektir, 2001 ve 2008 ekonomik krizinde olduğu gibi kentte tutunamayanlar kıra dönmektedir. Bu iki grup esasen kır insanıdır, bir de kökeni kır olan ya da sonra dan kıra meyleden şehirliler var. Bunların bir kısmı değerleri, ideolojileri, seçtikleri ya da eleştirdikleri yaşam tarzı nedeni ile kıra (doğaya) dönmek, doğayla iç içe ve onun sesini dinleyerek, kapitalizmin ve insanların doğaya verdikleri zararı görüp buna engel olmak, makineleşmiş, kimyasallaşmış tarım olmadan da yaşamak ve yaşanabileceğini göstermek için kıra gitmektedir. Kentten gelenlerin diğer kısmı da aslında geçim meselesini kentte çözmüş, daha sağlıklı, huzurlu bir hayat sürmek için kıra gelen kentli orta ve üst sınıflardır diyebiliriz. Tabi bir de kırdaki kârlı fırsatları değerlendirmek için oraya akın eden yatırımcıları da unutmamak lazım.</p>
<p><strong>Kalkınma politikalarının ve kapitalist üretim ilişkilerinin köylere olan etkisi hakkında neler söylersiniz?</strong></p>
<p>Kalkınma politikaları deyince karşımıza neo-liberal politikalar çıkar ve aslında 1950 sonrasında gelişen kalkınma anlayışını dışlayan politikalardır bunlar. Klasik kalkınma politikası ile birlikte düşünüldüğünde neo-liberal politikalar nerede ise her noktada tam tersini söyler; örneğin ürün fiyatları yolu ile destekleme olmasın (taban fiyat), tarım ürünleri piyasa fiyatından satılsın, ucuz kredi, mazot, gübre olmasın; bunlar piyasa fiyatlarından çiftçilere satılsın. Tarıma girdi sunan kamu kurumları ve tarım ürünlerini satın alıp işleyen kamu işletmeleri de olmasın; bunları özel sektör yapar… Bir de tarım ürünleri üzerindeki gümrük tarifelerini kaldırmak lazım; dünya fiyatlarından üretip satamayan üretmesin. Topraklar bölünmesin; küçük ölçekli tarım verimsizdir, kapitalist tarımdır verimli olan iddiasındadır. Geleneksel kalkınma politikalarının bile doğanın sınırsız tüketimine neden olması gibi önemli kusurları varken bu görüşleri öne süren neo-liberal politikaların tarım, doğa kır hayatı ve yerleşimleri üzerinde yıkıcı etkisi olması kaçınılmazdı. Nitekim köylerin hızla nüfus kaybetmesi, tarım gelirlerinin düşmesi ve çiftçilerin ek gelir arayışlarının onları tarım dışı iş, gelir arayışına itmesi, tarım topraklarının azalışı ve kalitesinin düşmesi apaçık bir durumdur. Ayrıca bazı tarım ürünlerinin kimi yıllar fiyatının çok düşmesi sonucu çöpe gitmesi, kimi yıllar fiyatlarının aşırı yükselmesi (en son patates ve soğanda olduğu gibi) sadece çiftçi ve tarım ürünleri ticareti ve üretimi ile uğraşanları değil, tüketicileri de olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla bu neo-liberal politikalar sadece tarım ve gıda üreticilerine değil tüm topluma ve insanlara zarar vermektedir, bundan kâr eden bir avuç tekelci kapitalist şirket hariç tabi. Haliyle tarım gelirleri zayıflayınca, bu kaybı giderecek başka gelir kaynakları da bulunamayınca tarımcı köylü, tarımı ve köyü terk etmek zorunda kalmaktadır. Böylece sadece tarım değil, kır yerleşimlerinin de sürdürülme gücü zayıflamaktadır. Bir yandan da temiz, doğal, sağlıklı ortamlar olan kırlara şehirli zenginlerin lüks evler yaparak hafta sonları ve yazları yaşamak için gitmeleri var ki bu da aslında bir yanı ile kıra yatırım gibi görünse de tarım alanlarının çok da kullanılmayacak konutların yapımı için feda edilmesi anlamına da gelmektedir.</p>
<figure id="attachment_27600" aria-describedby="caption-attachment-27600" style="width: 300px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-27600" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/265976.jpg" alt="" width="300" height="168" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/265976.jpg 500w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/06/265976-320x179.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /><figcaption id="caption-attachment-27600" class="wp-caption-text">Prof. Dr. Ferhat Kentel</figcaption></figure>
<p><strong>Son yıllarda sıkça konuşulan kutuplaşma meselesi  köylere de yansıyor mu bu konuda gözlem yapabildiniz mi? OHAL  araştırmayı sürecini etkiledi mi?</strong></p>
<p>Köyler şehirlere göre daha homojen nüfus yapısına sahip yerlerdir, farklı siyasi tercihleriniz de olsa bir yandan akraba ve komşusunuzdur ve bu günler geçecek ama siz gene bir arada yaşamaya devam edeceksiniz. Bu bakımdan ülke genelindeki siyasi kutuplaşmanın yansımaları köylerde de görülmekle birlikte (örneğin bir partiye yakın bir muhtar olan bir köyde, bu muhtarın seçimlerdeki rakipleri onunla aynı kahveye gitmiyor) ülke genelinden daha yumuşak gerilimler içerdiği söylenebilir. OHAL’in asıl etkisi Kürt köyleri üzerinde olduğu söylenebilir. Buralardaki sokağa çıkma yasakları, giriş çıkış kontrolleri sadece onları değil araştırmamız sırasında bizi de olumsuz etkiledi. Saha çalışması yapmayı planladığımız kimi köylere giriş yasağı olduğu için gidemedik, onların yerine yakınlarındaki diğer köylere gittik, saha çalışmasının zamanlamasını ve güzergahını değiştirerek çalışmalarımızı tamamlayabildik.</p>
<p><strong>Raporda göze çarpan konulardan biri metalaşmayla ilgili bu konudaki gözlemlerinizi alabilir miyiz?</strong></p>
<p>Hem yaşam araçlarının hem de tarım girdileri ve araçlarının pazardan temin edilmesi ve tarım ürünlerinin satılmak için üretilmesi anlamında tarım ve kırda metalaşma tartışmasız bir biçimde hakim motiftir. Metalaşma bir yanı ile geleneksel dayanışma ve müştereklerin yok oluşunun ifadesi iken bir yandan da tarım ve kır insanının kapitalist üretim ilişkilerine mahkum hale geldiğini göstermektedir. Tarım yapmak gübre, ilaç, tohum, alet ve makine gerektirir bunları satın alacak para bulmak da pazarda satacak ürün üretmeyi. Hele ki satın aldıklarınızın değeri artarken sattıklarınızın değeri reel olarak düşüyorsa aynı şeyleri almak için daha çok satmak gerekir. İşte yıllardır çiftçinin içine düştüğü insafsız döngü budur.  Yaklaşık son kırk yıl boyunca, birkaç istisna yıl hariç, meta ilişkileri içinde sürekli kayba uğrayan çiftçinin tarım yapma kapasitesi de kendi hayatını sürdürme, iyileştirme imkânı da daralmaktadır. Meta ilişkileri içinde tarımdan tarım dışına kaynak transferi süreklilik kazanmıştır. Bu tüccara ve tarım girdisi üreten tekellere ve bankalara kaynak transfer etmek anlamına gelir.</p>
<blockquote><p>“Modern toplumların ürettiği kalıp yargılar, gene bizzat modern toplumun yarattığı beklenmeyen sonuçlar, riskler, alternatif varoluşlar nedeniyle insanlar da aynı anda “birçok şey” olabiliyorlar. Yani çelişkiden ziyade, belki, hayatın her alanı bu türden geçişkenliklere tam olarak açık olmadığı için, zorluklardan bahsedilebilir.”</p></blockquote>
<p><strong>Göçle ilgili bölümde bahsedilen ikili yaşam ve bunun rağbet görmesinin sebebi nedir? Bu düşünsel ve gündelik hayat açısından bir aksamaya ya da çelişkiye sebep oluyor mu?</strong></p>
<p>İkili yaşamı motive eden faktörler çok çeşitli. Bunların bir kısmı zorunlulukla, bir başka kısmı tercihlerle ilgili ve tabii ki beklenmeyen sonuçlar da söz konusu. Aslına bakarsanız, kentli hayat ya da kırsal hayat diyerek ikiye ayırdığımız hayatlar daha çok kalkınma, gelişme ya da modernleşme süreçlerinin bir sonucu ya da öğrettiği kalıplar. Yani “hayat ya kırsal ya kentsel olur” şeklindeki bir kurgudan kaynaklanıyor. Bu bütün kimlik inşalarımızda geçerlidir ve bu kurguya göre “bir şey” iseniz “başka bir şey” olamazsınız. Öyle anlaşılıyor ki, modern toplumların ürettiği kalıp yargılar, gene bizzat modern toplumun yarattığı beklenmeyen sonuçlar, riskler, alternatif varoluşlar nedeniyle insanlar da aynı anda “birçok şey” olabiliyorlar. Yani çelişkiden ziyade, belki, hayatın her alanı bu türden geçişkenliklere tam olarak açık olmadığı için, zorluklardan bahsedilebilir. Ama yeni tecrübeler, denemeler sürekli olarak çoğalıyor. Her tecrübe başka tecrübelere yol açıyor. Kente gelen kırsal pratiklerin yanı sıra, kırsal alana gelen “kentsel” bilgi ve pratikler, sınırlı alanlarda da olsa, kırsal hayatı çok zenginleştiriyor.</p>
<figure id="attachment_29674" aria-describedby="caption-attachment-29674" style="width: 250px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-29674" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/iibf_kr_19-08-2016_841fd.jpg" alt="" width="250" height="300" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/iibf_kr_19-08-2016_841fd.jpg 361w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/08/iibf_kr_19-08-2016_841fd-320x385.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 250px) 100vw, 250px" /><figcaption id="caption-attachment-29674" class="wp-caption-text">Doç. Dr. Murat Öztürk</figcaption></figure>
<p><strong>“Köy doğallık ve mutluluk mekanları” olarak görülür bu her kesim açısından aynı mıdır kimler için çatışmanın mekanı olabiliyor?</strong></p>
<p>Köy esas olarak modern sanayi toplumu içinden bakıldığında kaybolması beklenen bir “eskilik” idi. Modern topluma ayak uyduramayan köy aynı zamanda “geriliğin”, “zorlukların” ve “fakirliğin” de mekanı oldu. Özellikle sanayileşen gıda sektörüyle birlikte, köyde üretimi de içeren doğallık makbul olmaktan çıktı. Daha doğrusu modern öncesi zamanlarda adlandırılmaya bile gerek olmayan “doğal yaşam” (zaten başka türlüsü olmadığı için bu adlandırmaya gerek yoktu), olağanüstü ve göz kamaştırıcı bir şekilde kitlesel üretim yapan kapitalist ekonomi ve gıda endüstrisi ile birlikte devreden çıktı. Dolayısıyla “mutluluk” kente kaydı; ideolojik olarak üstünlük kente, modern olana geçti. İşte bugün modern kentin sadece mutluluk kaynağı olmadığı, tersine çok sayıda olumsuz tecrübenin yaşandığı ve mutsuzluk üreten bir yer olduğu tecrübe edildikçe kırsal hayatın “doğallığını” ve oradaki potansiyel “mutluluğu” keşfetmeye başladık. Ancak kırsallık ve köy hâlâ ideolojik olarak yenilen tarafta bulunuyor. Elbette hem köyde yaşayıp, hem kapitalist piyasa ilişkileri altında ezilip hem de köyün “doğallığı”nı yaşayamayanlar için köy çok güçlü bir çatışma ve mutsuzluk kaynağı. O köy bir an evvel kaçıp kurtulmak gereken bir yer… Tersine, köyün doğallık potansiyelini kullananlar, bu potansiyele gerekirse kentin bilgi ve tecrübesinden esinlenerek dahil olanlar için mutluluk hissi artıyor.</p>
<p><strong>Toplumsal cinsiyet açısından durumu nasıl değerlendirirsiniz?</strong></p>
<p>Tarım ve kırda yaşanan gelişmelerin toplumsal cinsiyet eksenindeki yansımalarına da çalışmada yer vermemiz kaçınılmazdı.  Tarihsel süreçte genellikle sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı konumda olan kır kadının köy ve köylülüğün değişim sürecinde kendi konumunu yeniden inşa etme çabalarına rastlanmaktadır.  Saha çalışmalarında farklı bölgelerden farklı  yaş gruplarından kadınların anlatılarındaki farklılıklar ve kavramlara ( emek, üretim, ideal kadın, teknoloji gibi) yaklaşımları arasındaki değişimlere tanık olduk. Kadınlar bulundukları bölgenin kültürel yapısı ve ekonomik koşullarına bağlı olarak üretimde alternatif kanallar geliştirmekte ve  kendi hayatları konusunda söz sahibi olma çabası göstermektedir. Ancak patriyarkal çözülmenin olmadığı geleneksel yapılarda- ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu- kadın üretimi halen görmezden gelinmekte, mobilizasyonu kısıtlanmakta ve  aile içindeki konumu pasif düzeyde kalmaktadır. Kuşaklar arasında belirgin fark ise, aile içinde yaşanan çözülmeyle birlikte gençlerin yaşamlarını köy dışında kurmak istemesi ve karar alım süreçlerinde kadının görece daha aktif bir rol üstlenmesi olarak gözlenmektedir. Genç kadınların gelecek hedefleri köyün kısıtlı imkanlarının üzerine çıkmakta ve fırsatını yakalayan köyden ayrılmayı tercih etmektedir.  Köy içinde kalmayı sürdürenler ise geleneksel geniş aileden ziyade kendi çekirdek ailesini kurmayı hedeflemektedir. Batı literatüründeki kimi kaynakların savunduğu gibi teknoloji kullanımıyla kadının köylülükte dönüştürücü rol oynamasına Türkiye kırsalında sınırlı bir şekilde rastlanmaktadır.  Bunda ekonomik etkenlerin yanında kadınların teknoloji sahipliğinde ve kullanımında eril baskının sürmesi ve kadınlar arasında (yeni medya) okuryazarlığının düşük seviyede kalmasıdır.</p>
<blockquote><p>“Neo-liberal politikalar sadece tarım ve gıda üreticilerine değil tüm topluma ve insanlara zarar vermektedir, bundan kâr eden bir avuç tekelci kapitalist şirket hariç tabi. Haliyle tarım gelirleri zayıflayınca, bu kaybı giderecek başka gelir kaynakları da bulunamayınca tarımcı köylü, tarımı ve köyü terk etmek zorunda kalmaktadır. Böylece sadece tarım değil, kır yerleşimlerinin de sürdürülme gücü zayıflamaktadır.”</p></blockquote>
<p><strong>Köy kent ilişkisi önümüzdeki dönemlerde nasıl şekilleniyor/şekillenecek?</strong></p>
<p>Şu an için en azından şu söylenebilir: köy ideolojik olarak yenilgiye uğradı ama köyde kalanların, kendileri hem köylü ve bir anlamda kentli olanlara karşı kompleksi yok. Yani en azından kentli insan ve köylü insan arasında çok önemli bir prestij ve statü farkı kalmadı. Kuşkusuz köylerdeki boşalma trendi bir müddet daha devam eder ama kalan köyler giderek daha da değer kazanacak. Hem alternatif yaşamların mümkün olduğu yerler olması bakımından hem de çok daha düz bir nedenle: toprak, tarım ve gıda insanların yaşamaya devam etmesi için vazgeçilemeyecek öneme hep sahip olacak. Sırf bu nedenle bile modern olanın, kentli olanın sahip olduğu üstünlük daha tevazu içeren bir seviyeye inecek. Aslında, gene modernist ideolojinin önerdiği evrimci, çizgisel değişim iddiasında olan ve köylerin kaybolacaklarına dair ideolojik kurgusunun da büyük ölçüde erozyona uğradığına tanık oluyoruz. Muhtemelen bu daha da belirginleşecek.</p>
<p><strong>İklim değişikliği ve gıda krizi tartışmalarını da hatırlarsak son olarak neler eklemek istersiniz?</strong></p>
<p>Modernist ideolojinin kader gibi gördüğü evrimci kalkınmanın bugün kader olmadığını anlayabiliyoruz. Yani köyler yok olmak zorunda değil. Ancak biz bu ideolojiye kapitalizm içinde her gün muhatap olmaya devam ediyoruz. Bu nedenle, nasıl olsa modernist evrimci teori yanlışmış ve ideolojik bir kurguymuş diyerek kendi haline bırakmak yerine, gıdayı, toprağı, doğayı, tarımı ve köyü korumak için mücadele etmek gerekiyor. Çünkü kader olmayan bir çizgi, kapitalist üretim ve tüketim zihniyeti altında pekâlâ mutlak bir zafere dönüşebilir. Bu yüzden küçük bireysel çabalardan başlayarak, sivil toplum örgütlenmelerine ve siyasal partilere kadar her alanda yerel ve doğal ürüne, doğaya ve toprağa, köye ve kırsala saygılı üretime dayalı bir zihniyeti taşımamız gerekiyor. Bu sadece doğal yaşamı korumak değil, anı zamanda hayat için şart olan “müştereklerimizi” de korumak anlamına geliyor. Basitçe bir yandan nüfusun artması ve diğer yandan da topraklar ve doğal zenginliklerin azalışı açık bir çelişkidir. İnsanlık tarım yapmaya başladığı yaklaşık 14 bin yıldan bu yana doğanın sesini duymuş, kanunlarını deneye yanıla öğrenmiş ve doğadan istediklerini alabilmek için onu korumak, onun isteklerini karşılamak zorunda olduğunu bellemiştir. Kuşkusuz bir yandan da ormanları ve yeşil alanları da tahrip etmiştir ancak bunun bir hata olduğunu da geç de olsa fark etmiştir. Yaklaşık son iki yüz yıldan beri, kapitalist üretim ilişkileri içinde suni gübrenin icadı, motorlu-makineli tarım, tarım ilaçları, verimli türlerinin tarımının yapılması vb. ile tarım üretiminde sağlanan artış sanki insanlığın doğa hakkındaki belleğini silmiş gibi görünüyor. Daha yüksek kâr ve verimlilik kriteri doğanın ve tarım imkânlarının sürekli tahribine yol açıyor ama hâlâ en doğru çözümler olduğu ileri sürülüyor. Hadi bu kadar üretim artışı var da açlık sorunu çözüldü mü? Hayır; dünyada 800 milyona yakın insan aç kabul edilmekte. Öyleyse tüm insanların gıdaya erişimini sağlayacak adil bir sosyal düzen ve beraberinde bir yandan doğadan yararlanırken bir yandan da onu koruyup, zenginleştirecek yeni bir tarım gıda sitemi geliştirmek ülkemiz ve insanlık için acil bir mesele olarak ele alınmayı beklemektedir dersek sanırız abartılı olmaz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/08/15/koyu-topragi-gidayi-korumak-icin-mucadele-etmek-gerekiyor/">“Köyü, Toprağı, Gıdayı Korumak İçin Mücadele Etmek Gerekiyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Dünden Bugüne Teneke Mahalle’ fotoğraf sergisi sizleri bekliyor…</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/10/dunden-bugune-teneke-mahalle-fotograf-sergisi-sizleri-bekliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2018 13:33:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[AİLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[HÜSEYİN KESKİN]]></category>
		<category><![CDATA[KELEMET ÇİĞDEM TÜRK]]></category>
		<category><![CDATA[ORTAK HAYALLER GİRİŞİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[Pendik]]></category>
		<category><![CDATA[Pendik Kaymakamlığı]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[Sultanbeyli]]></category>
		<category><![CDATA[TENEKE MAHALLE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://sivilsayfalar.overteam.com/?p=23195</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul’un hemen yanı başında “Teneke Mahalle”deki  çadırlarda yaşayan, güvenlik, eğitim ve su gibi temel ihtiyaçlardan mahrum 18 Roman aile, Kelemet Çiğdem Türk ve sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel önderliğinde başlatılan gönüllü girişimin iki yıl süren çabaları sonucunda evlerine geçti. Gönüllüler, kamu kuruluşları ve belediyelerin desteği sayesinde  gerçekleşen bu mutlu olay düzenlenecek bir etkinlikle kamuoyuna tanıtılıyor.  İstanbul’un [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/10/dunden-bugune-teneke-mahalle-fotograf-sergisi-sizleri-bekliyor/">‘Dünden Bugüne Teneke Mahalle’ fotoğraf sergisi sizleri bekliyor…</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İstanbul’un hemen yanı başında </strong><strong>“Teneke Mahalle”deki  çadırlarda yaşayan, güvenlik, eğitim ve su gibi temel ihtiyaçlardan mahrum 18 Roman aile, Kelemet Çiğdem Türk ve sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel önderliğinde başlatılan gönüllü girişimin iki yıl süren çabaları sonucunda evlerine geçti. Gönüllüler, k</strong><strong>amu kuruluşları ve belediyelerin desteği sayesinde  gerçekleşen bu mutlu olay düzenlenecek bir etkinlikle kamuoyuna tanıtılıyor.</strong></p>
<p><strong> </strong>İstanbul’un Pendik ve Sultanbeyli ilçelerinin sınırında bulunan ve sıcak bir yuva, temiz su ve eğitimden mahrum olarak “Teneke Mahalle”deki çadırlarda yaşan 18 Roman aile, iki yıl süren çabalar sonunda derme çatma çadırlardan kurtuldu; aileler eve, çocuklar eğitime kavuştu. Kelemet Çiğdem Türk ve sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel’in kurduğu Ortak Hayaller Girişimi, Sultanbeyli, Pendik Belediyeleri, Pendik Kaymakamlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’yla bir araya geldi ve örnek bir dayanışma sergileyerek Roman aileleri yepyeni mutlu bir gelecekle buluşturdu. İki yıl süren tüm çalışmaların somut sonuçları fotoğraf sergisi, müzik dinletisi ve belgesel gösteriminden oluşan bir etkinlikle kamuoyuyla paylaşılıyor.</p>
<p><strong>Sivil toplum – Kamu Romanlar için el ele verdi</strong></p>
<p>Roman vatandaşların yaşadığı bölgede, Ortak Hayaller Girişimi’nden Kelemet Çiğdem Türk’ün 2015 Eylül ayında gönüllü olarak başlayıp sürdürdüğü yardım faaliyeti, bir zaman sonra kamu kurum ve kuruluşlarıyla ortaklaşa sürdürülen bir iyileştirme mücadelesine dönüştü.</p>
<p>Çadırda ya da daha doğrusu tenekeden, kartondan imal edilmiş evlerde yaşayan, bu yüzden “Teneke mahalle” adıyla özdeşleşen bu mekânda, o zamandan bugüne ilk olarak Sultanbeyli Belediyesinin desteği ile çocukların okul ihtiyaçları, kıyafetleri, sabah kahvaltıları, öğle yemekleri ve okula ulaşım için servisleri temin edildi. Bu sayede okuma fikrine özendirilen çocuklar düzenli olarak okula gitmeye başladı. Okul onlar için bir yaşam alanı olurken, ön yargılar büyük ölçüde kırıldı.</p>
<p><strong>Mutlu son: “Teneke Mahalle” artık yok…</strong></p>
<p>Gönüllü insanlar, belediyeler ve kaymakamlık işbirliğine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı 18 aileye maaş bağlayarak katıldı. Bu aileler tenekeden çıkıp, “normal” evlere yerleşti. “Romanlara ev vermem” diyen ev sahipleri ve emlakçılar ikna edildi; depozitolar, peşin bir aylık kiralar verildi. Yerleştirilen her aileye asgari konfor şartlarını sağlamak için buzdolabı, çamaşır makinası, ocak, baza-yatak, çekyat, halı ve dolap temin edildi. Ortaklaşa yürütülen iyileştirme çabaları, hem sosyal ve ekonomik olarak zor şartlara sahip, hem de kültürel olarak dışlanan Romanların daha insani bir hayata dâhil olabileceğini gösterdi.</p>
<p><strong>Fotoğraf sergisi, Müzik dinletisi ve Belgesel gösterimi</strong></p>
<p>Teneke mahalle için sürdürülen ve başarıya ulaştırılan kamu-sivil toplum birlikteliği modeli  başka problemli konuların çözümü için de örnek olma özelliği teşkil ediyor. İki yıl süren ve mutlu sonla biten Teneke Mahalle’nin öyküsü bir fotoğraf sergisi ve belgesel gösterimiyle anlatılıyor. Serginin kapıları, müzik dinletisi ve belgesel gösterimi eşliğinde 10 Ocak’ta ziyaretçilere açılıyor.</p>
<p>Ortak Hayaller Girişimi’nden Kelemet Çiğdem Türk’ün ve Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’in ev sahipliğinde gerçekleşecek etkinlikteki fotoğraf sergisi 10-20 Ocak tarihleri arasinda Sultanbeyli Belediyesi Necmettin Erbakan Kültür Merkezi’nde ziyarete açık olacak.</p>
<p><strong>Açılış: 10 Ocak 2018,</strong></p>
<p><strong>Saat 15:00</strong></p>
<p><strong>Mekan: Sultanbeyli Belediyesi Necmettin Erbakan Kültür Merkezi</strong></p>
<p><strong>Abdurrahmangazi Mahallesi, Belediye Cad. No:8</strong></p>
<p><strong>Sultanbeyli – İSTANBUL</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/10/dunden-bugune-teneke-mahalle-fotograf-sergisi-sizleri-bekliyor/">‘Dünden Bugüne Teneke Mahalle’ fotoğraf sergisi sizleri bekliyor…</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençlerin sesini dinlemek</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/02/genclerin-sesini-dinlemek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Semuhi Sinanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jan 2018 09:25:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[batuhan aydagül]]></category>
		<category><![CDATA[British Council]]></category>
		<category><![CDATA[DEMET LÜKÜSLÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[GDN]]></category>
		<category><![CDATA[GELECEK DAHA NET]]></category>
		<category><![CDATA[HANSIN DOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[NEXT GENERATİON TÜRKİYE]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşama Dair Vakıf (YADA Foundation)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://sivilsayfalar.overteam.com/?p=22162</guid>

					<description><![CDATA[<p>Next Generation Türkiye araştırması, nitel ve nicel aşamaları, paydaş toplantılarıyla birlikte gençliğe dair kayda değer birçok bulguyu barındırıyor. Yaşama Dair Vakfı (YADA) ve Gelecek Daha Net (GDN) Gençlik Platformu işbirliği ile gerçekleştirdiği Next Generation Türkiye araştırması gençliğin gündelik hayatına, gelecek kaygılarına ve toplumsal konulara dönük değerlendirmelerine ışık tutuyor. Türkiye’deki gençlik çalışmalarının duayen isimlerinden Prof. Dr. [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/02/genclerin-sesini-dinlemek/">Gençlerin sesini dinlemek</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Next Generation Türkiye araştırması, nitel ve nicel aşamaları, paydaş toplantılarıyla birlikte gençliğe dair kayda değer birçok bulguyu barındırıyor.</strong><span id="more-22162"></span></p>
<p><a href="http://tr.yada.org.tr/">Yaşama Dair Vakfı</a> (YADA) ve <a href="http://www.gelecekdaha.net/?lng=en" target="_blank" rel="noopener">Gelecek Daha Net</a> (GDN) Gençlik Platformu işbirliği ile gerçekleştirdiği <a href="https://www.britishcouncil.org.tr/nextgeneration/turkey" target="_blank" rel="noopener"><em>Next Generation Türkiye</em></a> araştırması gençliğin gündelik hayatına, gelecek kaygılarına ve toplumsal konulara dönük değerlendirmelerine ışık tutuyor.</p>
<p>Türkiye’deki gençlik çalışmalarının duayen isimlerinden <a href="http://core.sehir.edu.tr/Pages/kadro/ferhatkentel.aspx" target="_blank" rel="noopener">Prof. Dr. Ferhat Kentel</a> ve <a href="http://fenedebiyat.yeditepe.edu.tr/tr/sosyoloji/akademik-kadro/g-demet-lukuslu" target="_blank" rel="noopener">Doç. Dr. Demet Lüküslü’nün</a> akademik danışmanlığını yürüttüğü raporun çalışma grubundaysa “Türkiye’de eğitim politikaları” dendiğinde akla ilk gelen isimlerden <a href="http://batuhanaydagul.org/" target="_blank" rel="noopener">Batuhan Aydagül</a> ve kurumsal sosyal sorumluluk/girişimcilik konularında tecrübeleriyle tanınan <a href="https://tr.linkedin.com/in/hansin-dogan-273453107" target="_blank" rel="noopener">Hansın Doğan</a> gibi isimler bulunuyor.</p>
<h4>&#8220;Siyaset, pozitif tanımı itibariyle kendimiz kalarak birlikte yaşamanın yollarını aramak iken, gençler siyasete giderek daha pejoratif anlamlar atfediyorlar.&#8221;</h4>
<p><strong>Bazı Çarpıcı Detaylar</strong></p>
<p>12 şehirde gerçekleştirilen 2524 anket çalışması başta olmak üzere araştırma; nitel ve nicel aşamaları, paydaş toplantılarıyla birlikte kayda değer birçok bulguyu barındırıyor. Araştırmanın ana aksamı, gençliğin gündelik hayatlarında, sosyo-kültürel yaşamın çeşitli mecralarında tecrübe ettikleri gerilimler üzerine kurgulanmış. Bu gerilim alanlarının başındaysa aile geliyor. Güçlü gençlik politikalarının yokluğunda aile, gençler için en önemli destekleyici kurumlardan biri. Ama aynı zamanda gençler, aileleriyle doğrudan çatışmaya girmeden onlardan bağımsızlaşmaya da çabalıyor. Evlilik, bu anlamda gençlere “özgürlüğe giden bir yol” sunuyor.</p>
<p>Gençler, siyaset kavramının kendisine uzak olmasa da gençlerin siyasete katılımlarının düşük olduğu gözlemleniyor. Üstelik araştırmaya göre gençler, özellikle siyasi görüş farklılıklarının olduğu arkadaşlarıyla siyaset konuşmaktan bilinçli olarak kaçınıyorlar, çünkü hayatlarında böyle bir gerilimin yer almasını istemiyorlar. Siyaset, pozitif tanımı itibariyle kendimiz kalarak birlikte yaşamanın yollarını aramak iken, gençler siyasete giderek daha pejoratif anlamlar atfediyorlar.</p>
<h4>&#8220;&#8230;Gençlerin eğitime dönük algısında tedirgin edici bir sonuç ortaya çıkmış: Gençlerin yarısından fazlası, kişisel başarılarında eğitimden ziyade kişisel ilişkilerin ve bağlantıların önemli olduğunu düşünüyor. Türkiye’nin değişen ekonomi-politiğinde patronajın görünür biçimde yaygınlaştığı bu dönemde, dikey mobilitenin gittikçe zorlaştığını ve nepotizmin/ahbap-çavuş ilişkilerinin belirginleştiğini söylemek mümkün.&#8221;</h4>
<p>Gençlerin günlük olarak sıklıkla tercih ettikleri aktiviteler arasında arkadaşlar, akrabalar ve komşularla ev, kafe, restoran veya parklarda buluşmak ön plana çıkarken müze, sanat galerisi veya tarihi mekanları ziyaret etmek, konsere veya tiyatroya gitmek nadiren görülüyor. Yaygın kanının aksine, yüksek gelir grubundaki gençler arasında bu tür aktiviteler daha az revaçta. Bu Türkiye’deki kültür politikalarında yanlış giden bir şeylerin olduğunun en üzücü göstergelerinden.</p>
<p>Sanırım bunu söylemeye dahi gerek yok ama gençler eğitim sisteminden memnun değil. Özellikle de sınav sisteminden. 15 yıllık tek parti iktidarında kaç kere değiştirildiğini düşünecek olursanız bunda şaşılacak bir durum yok. Ancak bunun ötesinde, gençlerin eğitime dönük algısında tedirgin edici bir sonuç ortaya çıkmış: Gençlerin yarısından fazlası, kişisel başarılarında eğitimden ziyade kişisel ilişkilerin ve bağlantıların önemli olduğunu düşünüyor. Türkiye’nin değişen ekonomi-politiğinde patronajın görünür biçimde yaygınlaştığı bu dönemde, dikey mobilitenin gittikçe zorlaştığını ve nepotizmin/ahbap-çavuş ilişkilerinin belirginleştiğini söylemek mümkün.</p>
<p>Gençlik Türkiye’deki en önemli sorun olarak terörü görüyor (gençlerin neredeyse yarısı). Ancak raporda da ifade edildiği üzere, saha çalışması yoğun terör saldırılarının olduğu dönemin hemen ertesinde gerçekleştiği için araştırmanın zamanlaması sonucu etkilemiş olabilir. Günümüz şartlarında, istihdamın gençlerce daha öncelikli bir sorun olarak algılandığı kanaatindeyim. Türkiye’de genç işsizlik oranı yüzde 20 iken, gençlerin yüzde 26&#8217;sı <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/NEET" target="_blank" rel="noopener">NEET</a> kategorisinde. Araştırma raporundaki en önemli bulgulardan biri, devletin özellikle NEET kategorisindeki gençleri politikalarında geri plana atması. Rapora göre, “14-24 yaş grubunun sadece yüzde 30&#8217;unu oluşturan eğitim gören gençler, gençlerin güçlenmesine ayrılan bütçenin yüzde 75&#8217;inden yararlanıyor. Çoğunluğu oluşturan eğitim görmeyen gençlerin söz konusu bütçedeki payı ise sadece yüzde 25&#8217;te kalıyor.” (s. 40)</p>
<p><strong>Bazı Keşkeler</strong></p>
<p>Raporda gençler, 18-30 yaş arası referansıyla tanımlanmış. Bu yaş aralığındaki çeşitliliğin farkındalığıyla çeşitli konularda kırılmalara yer verilmiş: 18-24, 25-30 yaş arası; kadın-erkek, öğrenci, çalışıyor, NEET vb. Ancak bazı can alıcı konularda yeteri kadar detaya inilmediği, sahadan esas ihtiyaç duyduğumuz bazı konularda yeteri kadar kırılmalara/kategorik ayrımlara yer verilmediğini düşünüyorum. Örneğin rapora göre Türkiye&#8217;deki gençlerin yüzde 39&#8217;u Türkiye&#8217;nin AB üyesi olmasını isterken, yüzde 32&#8217;si kararsız, yüzde 29&#8217;u da buna karşı çıkıyor. Fakat hangi gençlik hangi fikri benimsiyor? Mesela gelir durumu mu yahut ideolojik yönelim mi esas belirleyen bu konuda? Raporda gençlerin, kültürel anlamda kendilerini Orta Doğu&#8217;ya daha yakın gördüğü, coğrafi yakınlığından dolayı özellikle Türkiye&#8217;nin doğusunda yaşayan gençlerin böyle düşündüğü belirtilmiş. Bu “iki dünya arasındaki” kimlik bunalımı da çeşitli kırılmalara/kategorik ayrımlara yer verilerek daha detaylı işlenebilirdi belki.</p>
<p>Rapora göre en çok ayrımcılığa maruz kalan kimlikler, gayri-Müslimler, Suriyeli mülteciler ve LGBT bireyler. Bu topluluklar, gençliğin en az temasta bulunduğu toplumsal gruplar. Her ne kadar gençler, bu gruplarla temas etmeyi istediklerini belirtseler de “gündelik karşılaşmaların” ırkçılığı/yabancı düşmanlığını sonlandıracağı varsayımında bulunmak doğru değil. Zira, raporda da kısmen değinildiği üzere, bu karşılaşmalardaki iktidar ilişkilerini göz ardı etmemek gerekiyor. Dolayısıyla sadece “gündelik karşılaşmaları” artıracak politika önerileri, istenen etkiyi yaratmayacaktır.</p>
<p>Bir kurum olarak evliliğin gençlerin yaşantılarındaki önemini çok yerinde ve detaylı inceleyen rapor, bir aşama daha ileri gidip gençliğin genel olarak “duygusal / romantik yaşamlarındaki” dinamikleri de irdeleyebilirdi. Sosyo-ekonomik statü, ideolojik yönelim, lokasyon, etnik ve mezhepsel köken gibi konuların bu dinamiklere nasıl tesir ettiğini analiz etmek, gelecek çalışmalar için de faydalı olabilirdi.</p>
<p><em>Next Generation Türkiye </em>raporunun, geçmiş raporların ışığında belirli bir çerçeveyi takip ettiğini biliyorum. Hiç kuşkusuz araştırma soruları da önceden belirlenen tematik çerçeveler ekseninde seçilir. Ama rapor keşke gençlerin siyasi katılımlarının ötesinde ideolojik oryantasyonları, önemli alternatif ekonomik katılımlardan biri olan girişimciliğe dönük yaklaşımları, gençliğin radikalleşmesi gibi konuları da ele alsaydı; saygı duyulan gruplar arasında doktorlar, avukatlar, hakimler gibi daha çeşitli meslek gruplarına ve kurumlara güven sorularına da yer vermiş olsaydı demeden edemedim.</p>
<p>Sonuç olarak, <em>Next Generation </em>çalışması, Türkiye’deki gençlik çalışmalarında önemli bir açığı kapatıyor. Kapsamlı analitik çerçevesi ve özverili çalışmalar sonucu elde edilen bulgularıyla rapor, gençliğin gündelik yaşantısındaki gerilimleri gün ışığına çıkararak muhtemel gençlik politikalarına kılavuzluk etmeye aday. Araştırma ekibinin ve yürütücülerin emeklerine sağlık!</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/01/02/genclerin-sesini-dinlemek/">Gençlerin sesini dinlemek</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sen İmkânsızsın, Sensizlik İmkânsız: Acıları Ortaklaştırmak</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/21/sen-imkansizsin-sensizlik-imkansiz-acilari-ortaklastirmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 May 2017 11:30:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İHD]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MAZLUMDER]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu’nun Sürgünleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın 153. yılı]]></category>
		<category><![CDATA[Çetin Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ferhat Kentel]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Hayal Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[soykırım]]></category>
		<category><![CDATA[sürgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ufuk Uras]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=14855</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayal Etkinlik&#8217;in &#8216;Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın 153. yılı&#8217; vesilesiyle düzenlediği etkinlik tüm soykırım/sürgün mağdurlarının acılarının tanınması için bir çeşit çağrı niteliğinde; bir ihtimal daha var, o da sükûtun sessizliğine artık bir son vermek. Cem Yıldız’ın “İmkansız Aşk” adlı şarkısının sözleriydi üstteki başlığın ilk kısmı. Adı üzerinde imkansız aşkı anlatıyordu. Hayal Etkinlik’in düzenlediği “Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/21/sen-imkansizsin-sensizlik-imkansiz-acilari-ortaklastirmak/">Sen İmkânsızsın, Sensizlik İmkânsız: Acıları Ortaklaştırmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hayal Etkinlik&#8217;in &#8216;Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın 153. yılı&#8217; vesilesiyle düzenlediği etkinlik tüm soykırım/sürgün mağdurlarının acılarının tanınması için bir çeşit çağrı niteliğinde; bir ihtimal daha var, o da sükûtun sessizliğine artık bir son vermek.</strong><span id="more-14855"></span></p>
<p>Cem Yıldız’ın “İmkansız Aşk” adlı şarkısının sözleriydi üstteki başlığın ilk kısmı. Adı üzerinde imkansız aşkı anlatıyordu. Hayal Etkinlik’in düzenlediği “<a href="https://www.sivilsayfalar.org/cerkes-surgununun-153-yilinda-anadolunun-surgunleri/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın 153. yılı</a>” başlıklı etkinlik, edindiğim izlenimler  ve yaptığım mülakatlar tam da bu başlığa uygun düşüyordu. Zira Türkiye toplumu devletiyle beraber hala geçmişiyle yüzleşmiş değil ve geçmişle yüzleşmedeki bu imkansızlık, aslında yarını inşaa etmeyi de imkansız kılıyor. Üstelik toplumda da  hafızalar arasında öncelikler, hiyerarşiler, “ama ve nedenler” oluşmuş durumda. Başka bir dille söylersek herkes kendi acısına ağıt yakıyor ya da kendi acısını tanınır kılmak istiyor. Zaten Hayal Etkinlik’in kurucusu Kelemet Çiğdem’in de açılış konuşmasında dile getirdiği gibi “Bu topraklar fazla acı biriktiren topraklar. Ne yazık ki, bu acıların yarattığı çok ciddi hatıralar da var hafızalarda. Artık biz bu acıları kendi içimizde cemaatleşerek yaşamayalım ve hep beraber paylaşarak acımızı iyileştirelim.”</p>
<p>Cezayir Toplantı Salonu’nda düzenlenen etkinlikte “soykırım/sürgün” temalı birçok sanat eseri mevcut. Eserler özel olarak Çerkes Soykırımı’ndan çok, üstbaşlık olarak soykırım temasına odaklanmış. Duvara yansıtılan projeksiyonda ise her ne kadar sürgündeki Çerkes ailelere ait fotoğraflar gösterilse de, fon müziğinde sürgün/soykırıma uğramış farklı halklara ait kendi dillerindeki ezgiler duyulabiliyor.</p>
<figure id="attachment_14857" aria-describedby="caption-attachment-14857" style="width: 351px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-14857" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/IMG_4447.jpg" alt="" width="351" height="263" /><figcaption id="caption-attachment-14857" class="wp-caption-text">Hayal Etkinlik’in kurucusu Kelemet Çiğdem Türk</figcaption></figure>
<p>Organizasyonu düzenleyen Hayal Etkinlik’in kurucusu Kelemet Çiğdem’le başlıyoruz ilk olarak etkinlik hakkında konuşmaya. Çiğdem, Kafkasya’dan sürülmüş bir Çerkes kızı olarak bir sorumluluk hissettiği için böylesi bir etkinliğe imza attığını söylüyor sözlerinin başında. Etkinliğin hedefini ise “Bu topraklar çok ciddi sürgün ve soykırımları taşıyan topraklar. Dolayısıyla bizim artık bunları kendi içimizde değil de, ‘diğerleriyle, ötekilerle’ konuşmamızın vakti çoktan geldi” diyerek belirtiyor. Türkiye’yi oluşturan halkların çoğunun sürgüne maruz kaldığını hatırlatarak, halklar arasındaki iletişimsizliğin nedenini soruyoruz. Çiğdem “Ben bunu  konuşmamaya bağlıyorum. Kendi korkularımız var ve o korkularımızın içine hapsolmuşuz. Çok ciddi kalıplar var ne yazık ki ve  o kalıpları aşmakta zorlanıyoruz. O kalıpları bir araya gelip konuşarak aşacağımızı düşünüyorum. Aslında bir yandan şunun da çok farkındayız; gündelik hayatta sanki hiç sorun yokmuş gibi davranıyoruz fakat ufak bir kıvılcım olduğunda ciddi sorunlar yaşayan insanlar gibi davranıyoruz. Bunu aşmanın yolu bence bir araya gelip konuşmak. Ağır ama benzer hafızalar taşıyan insanların birbirini duymalarını ve iyileşebilmelerini dilemiştik Hayal Etkinlik olarak. Ve bugün bu salonda çok çeşit insan var olduğunu görüyorum” şeklinde cevaplıyor.</p>
<p><strong>“Soykırımlarda ‘benimki’ yoktur”</strong></p>
<figure id="attachment_14861" aria-describedby="caption-attachment-14861" style="width: 288px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-14861" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/IMG_4451.jpg" alt="" width="288" height="216" /><figcaption id="caption-attachment-14861" class="wp-caption-text">Sanatçı Çetin Yılmaz</figcaption></figure>
<p>Etkinlikte eserleri yer alan Çetin Yılmaz’la da konuşuyoruz. Yılmaz, Çerkeslerin Kaberdey boyundan. Eserlerinin nasıl ortaya çıktığını sorduğumuzda “Soykırım, sürgün benim bir parçam” ifadelerini kullanarak &#8216;geçmişime yolculuğumun sonucunda çıkan işler bunların hepsi&#8217; diyor. Yılmaz’a eserlerinde neden sadece Çerkes soykırımına değil de ana tema olarak soykırım üzerine yoğunlaştığını sorduğumuzda ise “Bana sorarsanız dünyanın en büyük trajedisi Çerkes soykırımıdır. Ama bir Yahudiye sorarsanız Hitler’in yaptığı Yahudi soykırımı diyecektir. Ya da bir Kürt vatandaşa sorarsanız en büyük acıyı Saddam yaşatmıştır onlara. O yüzden herkesin acısı ve soykırımı büyüktür. ‘Benimki’ diye bir şey yok, olmamalıdır. Ben de, bir sanatçı olarak ne benim düşüncemde ne de işlerimde sınırlar olmamalı, bütün dünyaya hitap edebilmeli diye düşündüm. O yüzden sadece tek bir kitleyi, ırkı ya da milleti, yani Çerkesleri konu olan bir şey değil, daha genel bir söylemde bulunmak istedim acılar ve soykırım üzerine ve o şekilde çıktı bu işler. Yani insanı temel almak istedim. İnsanın, insana dair güzel şeylerin yok edilmesini bence dünyadaki en büyük acıdır. O yüzden bir sanatçı olarak onu dile getirmek istedim” şeklinde yanıtlıyor.</p>
<p>“<strong>İnsanlar birbirlerinin acılarını tanırsa devletin onayına muhtaç olmaz”</strong></p>
<figure id="attachment_14856" aria-describedby="caption-attachment-14856" style="width: 275px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-14856" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/IMG_3087.jpg" alt="" width="275" height="206" /><figcaption id="caption-attachment-14856" class="wp-caption-text">Prof. Dr. Ferhat Kentel</figcaption></figure>
<p>Etkinliğe katılan başka isimlerle de konuşuyoruz. Bunlardan bir tanesi de İstanbul Şehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ferhat Kentel. İlk defa tüm  mağdur halkların bir arada anıldığını anımsatarak etkinlik hakkındaki düşüncelerini soruyoruz. Kentel sözlerine başlarken Türkiye’de kendi içine kapanmış cemaatlerden oluşan bir toplum yaşadığını belirterek  “Herkesin kendi derdi var. Bu dertler muhtemelen çok yüksek seviyede seyrettiği için kimsenin başkalarını duymaya mecali bile kalmıyor yani insanları biraz anlayışla karşılamak gerekiyor galiba. Ama herkes kendi içine kapandıkça  ne kendisi iyileşiyor ne de başkalarının iyileşmesine katkı sağlayabiliyor. Yani başkalarını duymuyor, halbuki başkaları da ‘duy beni, duy beni’ diye çağırıyor. Dolayısıyla şimdiye kadar herkes kendi acısını bir şekilde anlatmaya çalıştı ama galiba ilk defa böyle bir etkinlik yaratıldı. Yani Çerkesler kendi başlarına, Ermeniler kendi başlarına dertlerini anarlardı. MAZLUMDER, İHD gibi bir takım sivil toplum örgütleri dernekler vs. ‘birbirimizin derdini duyalım’ falan derlerdi. Ama galiba  bu anlamda benim yaşadığım soykırım, sürgün var ama başkasının yaşadığı da var diyen faaliyet oluyor. Bu açıdan benim inanılmaz bir saygıyla izlediğim bir etkinlik. İnşallah insanlar birbirini duyar, güzel bir etkinlik ve karşılaşma olur” diyerek etkinlik hakkındaki düşüncelerini dile getiriyor.</p>
<p>Kentel’e her mahallenin kendi sivil toplumu olduğunu ve diğer mahalleler söz konusu olduğunda duyarsızlaştıklarını, bu konuda sivil toplumun üzerine düşen görevlerini sorduğumuzda ise  “Bu aslında bir tür sivil toplumun alternatif üretme çabası diyebiliriz. Bu etkinlik pekâlâ örnek olabilir başka dernekler, vakıflar, sivil toplum kuruluşlarına. Aslında mesele sadece etnik, dinsel, cemaat meseleleri de değil yani benimki kültürel toplum seninki kültürel toplum, duyalım birbirimizi meselesi değil. Ayrıca başka şeyleri kurmak gerekiyor, örnek vermek gerekirse, sınıf meseleleri, özellikle şimdi bu kapitalizm denen düzen biraz ortalığı dağıtıyor, insanlar belki o yüzden kendi kimliklerine sarılıyorlar. O zaman şunu duymak lazım: Dünya kadar insan işinden gücünden atılıyor yok KHK oluyor, yok Tuzla’daki tershanede deney için insanlar öldürülüyor. Dolayısıyla bu Türklük, Kürtlük, Alevilik, Sünnilik vs. değil.  İşte, bir takım insanlar açlıkla, ölümle karşı karşıya kalıyor sadece yaşadıkları iş ve sınıf süreçlerinden. Dolayısıyla duyulması gereken şey sadece başkalarının sürgünü de değil, hepsini duymamız gerekiyor. Sivil toplum bütün bunlara kulağını uzatmak zorunda” diyor.</p>
<p>Prof. Dr. Kentel ayrıca bir arada yaşamı kurmak için devletten çok topluma daha çok iş düştüğünü de belirtiyor konuşmamızda. Kentel, “tanımak, bilmek, konuşmak sorun değil ama burada devletin ne yapacağından çok toplumda yaşayan bireylerin, insanların toplulukların galiba birbirlerini tanımaları daha önemli” ifadelerini kullanarak “insanların birbirlerinin acılarını tanıması halinde devletin onayına muhtaç olmadığını ve ancak başkalarının hikayelerinin duyulabilmesi, acılarının paylaşılabilmesi halinde  bir arada yaşanabilir bir toplum olunabileceğinin&#8221; altını çiziyor.</p>
<p><strong>Geleceği kurmak için geçmişle yüzleşmek şart</strong></p>
<p>Etkinliğe katılan diğer bir isim ise İstanbul eski milletvekili Ufuk Uras. Uras, bir hafızanın kendisini ifade etmesinin çok önemli olduğunu söylüyor sözlerinin başında. Amnésie (hafıza kaybı) ile amnesty (af) arasında etimolojik bir ortaklık olduğuna işaret eden Uras “Hafızamızı yenileyebilelim ki, olanları affetmeyelim. Bizim bildiğimiz her şeyi toplumun bildiğini varsayıp bunları geciktiriyoruz, öyle değil yani birçok insan kendi tarihiyle ne yüzleşiyor ne yüz göz oluyor ne de yüzsüzleşiyor, böyle iki arada bir derede gidiyor. O açıdan tabii çok kamusal bir faydası var” diyor etkinlik için.</p>
<figure id="attachment_14858" aria-describedby="caption-attachment-14858" style="width: 237px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-14858" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/IMG_3096.jpg" alt="" width="237" height="178" /><figcaption id="caption-attachment-14858" class="wp-caption-text">TBMM 23. Dönem İstanbul milletvekili Ufuk Uras</figcaption></figure>
<p>Uras toplumların yaşadıkları acılar arasında da bir hiyerarşi kurulmaması gerektiğini de belirtiyor. Ufuk Uras “Mağduriyetin nesnelleştirilmemesi, mağduriyet hiyerarşisi oluşturmamak lazım. Herkesin acısı kendisine de diyebileceğimiz bir şey değil. Bu aslında geçmişle ilgili bir tema olmaktan çok geleceğimizi nasıl inşa edeceğimizle ilgili bir şey” diyerek toplum için geçmişle yüzleşmenin geleceği kurmada ne denli önemli bir faktör olduğuna vurgu yapıyor.</p>
<p><strong>Sonuç yerine…</strong></p>
<p>Yahya Kemal’in dediği  gibi “geçmişi mazide olan âtîyiz”. Ve nasıl bir gelecek kuracağımız geçmişle, hafızamızla kurduğumuz ilişkiyle yakından ilgili. Böylesi bir etkinlik farklı dillerde ortak acıları hiyerarşi kurmadan anlamamıza olanak sağlıyor. 22 Mayıs’a kadar sürecek etkinlik toplumun yaralarını sarmada hepimize yardımcı olacaktır. Son olarak yine aynı şarkının sözleriyle bitirelim, birbirimizi dinlemediğimiz, acılarımızı paylaşamadığımız bir mekan ve zamanda; Çığlık atsam sessiz/Sussam yine çaresiz/ Gölgeler içindeyim…</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/21/sen-imkansizsin-sensizlik-imkansiz-acilari-ortaklastirmak/">Sen İmkânsızsın, Sensizlik İmkânsız: Acıları Ortaklaştırmak</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
