<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ENSAR Vakfı arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/ensar-vakfi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/ensar-vakfi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 31 May 2021 08:27:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>ENSAR Vakfı arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/ensar-vakfi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsan Haklarını Savunmanın, Savunanın Yanında Durmanın Erdemi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/07/insan-haklarini-savunmanin-savunanin-yaninda-durmanin-erdemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Batuhan Aydagül]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Aug 2017 09:55:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[AKP]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Eğitim Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[DİSA]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim-Bir Sen Türkiye Diyanet Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim-Sen]]></category>
		<category><![CDATA[ENSAR Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem Çocuk Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Yayma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan ve Medeniyet Hareketi]]></category>
		<category><![CDATA[İnsani Yardım Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[ÖNDER İmam Hatipliler Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[SABANCI VAKFI TOPLUMSAL GELİŞME HİBE PROGRAMI]]></category>
		<category><![CDATA[seta]]></category>
		<category><![CDATA[Sıfır Ayrımcılık Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRGEV]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Gençlik Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=17463</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Umuyorum ki, iktidara yakın sivil toplum kuruluşlarındaki yurttaşlarımız da zamanında bir kesim seküler Türklerin sahip olduğu orantısız güce şimdi onların sahip olduklarının farkındalardır ve yakın tarihin bize bunun güçlü bir demokrasi ve sürdürülebilir bir rejim adına sağlıklı olmadığını öğrettiğini hatırlıyorlardır&#8221; “İnsanlık tüm ulusların üstündedir.”  Bu yazı İstanbul’un iyi okullarından birinde büyük bir duvar görseli olarak [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/07/insan-haklarini-savunmanin-savunanin-yaninda-durmanin-erdemi/">İnsan Haklarını Savunmanın, Savunanın Yanında Durmanın Erdemi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Umuyorum ki, iktidara yakın sivil toplum kuruluşlarındaki yurttaşlarımız da zamanında bir kesim seküler Türklerin sahip olduğu orantısız güce şimdi onların sahip olduklarının farkındalardır ve yakın tarihin bize bunun güçlü bir demokrasi ve sürdürülebilir bir rejim adına sağlıklı olmadığını öğrettiğini hatırlıyorlardır&#8221;</strong></p>
<p>“İnsanlık tüm ulusların üstündedir.”  Bu yazı İstanbul’un iyi okullarından birinde büyük bir duvar görseli olarak karşıma çıktı. Sonrasında, aynı yazının Boğaziçi Üniversitesi’nin içinde Bebek’e inen yokuşta, taştan bir bankın üzerinde de yazdığını öğrendim. Bu güçlü ifade, bana, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımı sonrasında Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelen ulusların ortak olarak İnsan Hakları Beyannamesi üzerinde anlaşmasını hatırlattı. Bu ortak beyanname üzerinde yıllar içinde inşa edilen uluslararası insan hakları çerçevesi, ulusların tüm insanlık adına gerçekleştirdiği çok değerli bir kazanım oldu. Türkiye ise ilk yıllarından bu yana uluslararası insan hakları çerçevesinin içindeydi ve özellikle Avrupa Birliği’ne (AB) adaylık sürecinde ulusal mevzuatını iyileştirdi, kamu kurumlarının kapasitesine yatırım yaptı ve insan hakları alanında uluslararası saygınlığını artırdı. Hiç kuşkusuz ki, ülkemizdeki insan hakları savunucularının 1980 darbesine ve artçı sarsıntılarına da göğüs gerdikten sonra verdikleri mücadele, demokrasi ve hak kazanımlarında çok etkili oldu. <strong>Buradan, ülkemizin hak mücadelesinde emeği geçen ve bu yolda bedel ödeyen herkese saygı ve minnetimi iletiyorum.</strong></p>
<p><span id="more-17463"></span></p>
<p>Türkiye’de insan hakları alanında ve demokratikleşme yolunda sağlanan iyileşme hukukun üstünlüğünün kuvvetlenmesiyle beraber gerçekleşti ve sivil toplumun da güçlenebileceği bir alanın oluşmasına katkıda bulundu. Aralık 1999’da AB adaylığımızın resmileşmesi, Ekim 2005’te müzakerelerin başlaması, askerin 27 Nisan 2007 muhtırasının etkisiz bırakılması ve sonrasında sayın Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle devam eden süreçte, Türkiye’de rejim sivilleşirken sivil toplum da güçleniyordu. 2007 yılını referans aldığımda sivil toplum alanındaki güç dengesinin henüz arkasında özel sermaye desteği olan ve ana akım konulara odaklanan (çocuk, eğitim, sağlık, sanat) seküler Türkler lehine olduğunu, bunun da o kitlenin geçmişten taşıdığı avantajlardan dolayı oluştuğunu düşünüyorum. İslami, Alevi, Kürt, Roman, LGBTİ, engelli birey ve kitlelerin ve örneğin çevre alanındaki girişimlerin sivil toplum yapılanmaları ise Avrupa Birliği adaylık sürecindeki demokratik reformlar ve demokratik normalleşmeyle beraber yavaş yavaş güçleniyordu.</p>
<p><strong>Sivil toplumun -kısa süreli- kapsayıcı şekilde güçlenmesi </strong></p>
<p>2008 &#8211; 2011 arasında yaşadığımız olaylarla (örneğin Ergenekon ve Balyoz davaları) hukukun üstünlüğüne ve adalete ciddi bir gölge düşerken, demokratikleşme de sekteye uğradı. Sivil toplum açısından kötü ve iyinin beraber gerçekleştiğine tanıklık ettik. Kötü olan, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Çağdaş Eğitim Vakfı gibi seküler sivil toplum kuruluşlarının haksız suçlamalar altında kalması ve hak ihlallerine uğramasıydı. İyi olan ise sivil toplumdaki güçlenmenin daha kapsayıcı bir hal almasıydı: Muhafazakar insani yardım hareketleri (örneğin <a href="https://www.ihh.org.tr" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İnsani Yardım Vakfı),</a> büyümeye, kuvvetli kurumsal yapılar oluşturmaya ve uluslararası faaliyetlere başladı; muhafazakar ve Kürt düşünce kuruluşlarının (örneğin <a href="http://setav.org" target="_blank" rel="noopener noreferrer">SETA</a> ve <a href="http://disa.org.tr" target="_blank" rel="noopener noreferrer">DİSA</a>) görünürlüğü arttı ve yenileri kuruldu; Aleviler, Romanlar, engelliler, LGBTİ ve diğer hak ihlali yaşayan grupların aktivizm ve savunuculuk çalışmaları güçlendi (örneğin <a href="http://www.sifirayrimcilik.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sıfır Ayrımcılık Derneği</a>) ve daha çok görünürlük kazandı; kolektif çalışmalar arttı ve farklı birey ve gruplara yönelik ayrımcılık odağa alındı (örneğin <a href="http://tarihvakfi.org.tr/HaberDetay/turkiyeegitimsistemindeayrimcilikraporuaciklandi!/4054" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Türkiye’de Eğitim Sisteminde Eşitliğin İzlenmesi Projesi</a>); yerel girişimler güç kazandı; ve sivil topluma yönelik fon ve desteklerde (örneğin <a href="http://www.sabancivakfi.org/tr/sosyal-degisim/acik-cagrili-hibe-programi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sabancı Vakfı Toplumsal Gelişme Hibe Programı</a>) çeşitlenme ve artış oldu. Bu kapsayıcı gelişme, “bir dönem için” sivil toplumun çoğulcu bir çerçevede güçlenmesini sağladığından çok değerliydi.</p>
<p>Temmuz 2011 seçimleri sivil toplum alanında yaşadığımız kapsayıcı ve olumlu gelişmede olumsuz bir dönüm noktası oldu. O “bir dönem” için daha eşit bir dengeye oturan fırsat avantajı hızlı bir şekilde iktidara yakın sivil toplum kuruluşları lehine dönüştü ve bu kuruluşlar genişlemek ve gelişmek için çok elverişli bir ortama sahip oldu. Seçimlerin ardından iktidarın söylem ve politikalarına yansıyan kültürel ideoloji hızlı şekilde kamunun uygulamalarına yansıdı. Bu değişim özellikle “dindar nesil” söylemi sonrasında eğitimde çok görünür bir şekilde gerçekleşti. Kamuoyu nezdinde <a href="http://www.mebpersonel.com/meb/egitim-gonullusu-stklardan-bakan-avciya-ziyaret-h189253.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">ön plana çıkan</a> kurumlara bakıldığında <a href="http://www.ensar.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">ENSAR Vakfı</a>, <a href="http://www.iyc.org.tr" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İlim Yayma Cemiyeti</a>, <a href="http://www.onder.org.tr/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">ÖNDER İmam Hatipliler Derneği</a>, <a href="http://imh.org.tr/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">İnsan ve Medeniyet Hareketi</a>, <a href="http://www.tugva.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Türkiye Gençlik Vakfı</a> ve <a href="http://www.turgev.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">TÜRGEV</a> gibi sivil toplum kuruluşları çok hızlı büyüyorlar, Türkiye’nin eğitim tarihinde eşi az görülmüş bir lobi gücüne sahipler ve okullardaki öğrencilere diğer kurumlara göre çok daha rahat erişiyorlar (en yakın örneği için <a href="http://www.hurriyet.com.tr/mebden-ensar-protokolu-40534320" target="_blank" rel="noopener noreferrer">bu habere</a> bakabilirsiniz). Bu kurumların arasında bir kamu vakfı olan <a href="http://www.diyanetvakfi.org.tr/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Türkiye Diyanet Vakfı</a> da var.  Öte yandan sendikalar arasında üye sayısı hızla artan <a href="http://www.ebs.org.tr" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eğitim-Bir Sen</a> örneğinde görülebileceği gibi genişlemeyi izleyen süreçte gelişmeye de iyi bir örnek oluşturan nitelikli AR-GE (örneğin <a href="http://www.ebs.org.tr/ebs_files/files/yayinlarimiz/egitim_izleme_raporu.pdf.pdf" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eğitime Bakış 2016</a>) ve iletişim çalışmaları son zamanlarda sık sık karşımıza çıkıyor. Eğitim-Bir Sen’in savunusunu ve lobisini yaptığı fikirler MEB nezdinde etkili oluyor.</p>
<p><strong>Tarih gücün hareketinin hikayesidir*</strong></p>
<p>İktidara yakın muhafazakar sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesini sivil toplum kapsayıcılığı adına bir kazanç olarak ve bu gücüyle kamuya nüfuzunun artmasını olağan görmek mümkün. İzleyebildiğim kadarıyla birçok ülkede (örneğin ABD, Almanya, Gürcistan, Hırvatistan, İngiltere, Sırbistan) iktidardaki ideolojiye yakın sivil toplum kuruluşları benzer bir “etki ve erişim” ayrıcalığı yaşarlar; bu dönemsel ayrıcalıklar kamu-sivil toplum etkileşiminin doğasında vardır. Ayrıca, Eğitim-Bir Sen örneğinde görüldüğü gibi ideolojik fikrin artık kanıtla buluşmuş hali, veri temelli tartışmalar için önemlidir. Ancak, söz konusu ayrıcalıklar ülkemizde o kadar dengesiz ve anti-demokratik bir yere geldi ki bu tür bir değerlendirme artık havada kalıyor. Sivil toplumda bir kesim iktidara yakın durmanın sonucu olarak böylesine bir ayrıcalığa sahipken, devletin diğerleri üzerindeki baskısı hem Türkiye’nin geride bıraktığını umduğumuz zayıf demokrasi günlerini hatırlatıyor hem de benzer politikalar bugün ancak otoriter rejimlerde (örneğin Azerbaycan ve Rusya’da) görülüyor. Eğer bir sendika (Eğitim-Bir Sen) güçlenir ve büyürken diğeri (<a href="http://egitimsen.org.tr/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Eğitim-Sen</a>) baskı altında varoluş mücadelesi veriyorsa, okullar iktidara yakın sivil toplum kuruluşlarına açık kapı politikası uygularken diğer kuruluşlar etkisizleştiriliyorsa, bürokrasi sivil toplumu “bizden ve bizden olmayanlar” diye ayırmaya başladıysa, burada iktidara yakın sivil toplumun GONGO’lara (kamu tarafından organize edilen ve desteklenen sivil toplum kuruluşları için kullanılan İngilizce kısaltma) dönüşmekte olduğunu görme zamanı gelmiş demektir.</p>
<p>Özellikle muhalif sivil toplum üzerindeki baskıların insan hakları alanına sıçraması ideolojik duruşumuz ve iktidarla ilişkimiz ne olursa olsun hepimiz için üzerinde -en azından- düşünmemiz gereken yeni bir eşiktir. Ne yazık ki geçtiğimiz bir yıldır adaletin tartısının iyice bozulduğuna tanıklık ediyoruz. Türkiye’de çocuk hakları savunuculuğu yapan yetkin ve kapsayıcı Gündem Çocuk Derneği gibi bir kurumun OHAL kapsamında hiçbir hukuk süreci işletilmeden kapatılması, çocuk hakları savunucuları arkadaşlarımıza yapılan bu adaletsiz müdahale hepimizin vicdanında bir yara bırakmış olmalı. Son olarak insan hakları savunucularının tutuklanması karşısında ise ülkemiz yeni bir dibi gördü. Bu ülkenin tarihinde kimliği ve görüşü ne olursa olsun herkes için hak mücadelesi yapmış insanlar ile “terörist” ifadesinin aynı cümle içinde anılmasına kalbimiz acıyarak hayret ediyoruz. Geldiğimiz noktada, yıllar içinde kolektif olarak inşa ettiğimize kendimizi inandırdığımız “Türkiye’nin başarı hikayesi,” onu taşıyan temel sütunlar olan insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokratikleşme kazanımlarıyla beraber çöküyor.</p>
<p><strong>İnsan hakları tüm farklılıklarımızı kapsar</strong></p>
<p>Böyle bir dönemde <a href="https://www.sivilsayfalar.org/"><strong>Sivil</strong></a> <a href="https://www.sivilsayfalar.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Sayfalar</strong></a>’da yazmanın ruh hali bir garip oluyor. Bir yandan her geçen gün artan bir iç sıkıntısı var, diğer yandan son yazımda değindiğim gibi “hepimizin olaylar karşısında yaşadığımız duygusal iniş çıkışları kontrol edip, gidişatı değiştirmek için olayları anlamlandırmaya, çağın gereksinimlerine uygun düşünmeye ve davranmaya ihtiyacımız” olduğuna inanıyorum. Bunlar birbirlerini dışlamıyor, sadece duygularımızı yaşarken içgüdülerimizi dinlemeyi ve aklımızı yapıcı olarak kullanmayı öneriyorum. Buradan bakınca, tüm olumsuzluklara rağmen ülkemizdeki sivil toplum mücadelesine güvenim ve inancım tam, çünkü bunun örneklerini de görüyorum ve <a href="https://www.sivilsayfalar.org/author/batuhan-aydagul/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sivil Sayfalar’da</a> yazıyorum.</p>
<p>Umuyorum ki, iktidara yakın sivil toplum kuruluşlarındaki yurttaşlarımız da zamanında bir kesim seküler Türklerin sahip olduğu orantısız güce şimdi onların sahip olduklarının farkındalardır ve yakın tarihin bize bunun güçlü bir demokrasi ve sürdürülebilir bir rejim adına sağlıklı olmadığını öğrettiğini hatırlıyorlardır. İçinde bulunduğumuz koşullarda bunu yüksek sesle söyleyemeseler bile en azından bu olumsuz durumun farkında olanlarla konuşalım, dertleşelim, elimizden geldiği kadar sivil köprüleri tutmaya gayret edelim. Tarih boyunca gücün ve iktidarın el değiştirdiğini bilerek o değişimlerde daha güçlü durabilecek bir sivil toplum omurgası inşa edelim.  Bugün, dünyanın farklı milletlerinden ulusların kendileri üstünde bir insan hakları rejimi kurabildiğini hiç unutmadan, aynı vatanda yaşayan ve sivil toplum kuruluşlarında farklı görüşlerle, gönlümüzle çalışan insanlar olarak, din, dil, ırk, renk, bedensel farklıklık vb. ayırt etmeden, herkes için var olan insan haklarına ve o hakların savunucularına sahip çıkma günü. Ülkenin tam ortasında yıllardır sürekli kırılarak toplumsal trajedilere yol açan fay hattının tamiri başka türlü mümkün olmayacak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Joshua Cooper Ramo, <a href="https://books.google.com.tr/books/about/The_Seventh_Sense.html?id=Vw0rjgEACAAJ&amp;source=kp_cover&amp;redir_esc=y"><em>Seventh Sense</em></a> kitabından</p>
<p>Ana görsel AK Parti&#8217;nin <a href="https://www.akparti.org.tr/site/haberler/sivil-toplum-kuruluslari-ile-is-birligini-gelistirmek-amaciyla-yeni-bir-sis/87976#1" target="_blank" rel="noopener noreferrer">sayfasından</a> alınmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/07/insan-haklarini-savunmanin-savunanin-yaninda-durmanin-erdemi/">İnsan Haklarını Savunmanın, Savunanın Yanında Durmanın Erdemi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Algı Savaşlarında Kaybolan Mağduriyet</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/30/algi-savaslarinda-kaybolan-magduriyet/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/30/algi-savaslarinda-kaybolan-magduriyet/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali Çalışkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Mar 2016 08:11:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsel İstismar]]></category>
		<category><![CDATA[ENSAR Vakfı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=5109</guid>

					<description><![CDATA[<p>Karaman’daki tecavüz vakasının ardından rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık. Ancak öyle olmadı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/30/algi-savaslarinda-kaybolan-magduriyet/">Algı Savaşlarında Kaybolan Mağduriyet</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Karaman’da erkek bir öğretmenin, Ensar Vakfı ve KAİMDER’e (Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği) bağlı, çocuklara yönelik dini eğitimler verdiği evlerde gerçekleştirdiği anlaşılan, erkek çocuklara yönelik tecavüzlerin (kimi kaynaklara göre 10, kimine göre 45 çocuk) ortaya çıkması hayli infial yarattı. İnfiale, meşrebe göre imkan veren pek çok husus var. “Bir öğretmenin (erkek) çocuklara tecavüzü”, “vakıf ve dernek evleri”, “vakıf ve dernek evlerinde dini eğitim”, “gönüllü öğretmenin tecavüzleri”, “Ensar” gibi. Bunlardan en çok konuşulansa “Ensar” oldu.</p>
<p>Ensar Vakfı vizyonunu “din ve değerler eğitimi alanında ulusal ve uluslararası düzeyde, değerlerine bağlı, entelektüel birikim ve akademik başarısıyla gelecekte söz sahibi olacak en yetkin vakıf olmak” şeklinde tanıtan bir sivil toplum kuruluşu. Vakıf, üzerine odaklandığı konuyu &#8220;din ve ahlak eğitimi&#8221; ile &#8220;değerler eğitimi&#8221; olarak tanımlıyor.</p>
<h5>Benzerlere Sessizlik, Benzemezlere Düşmanlık</h5>
<p>Vakanın faillerine bakıyor, kendimize benzeyenleri sessizlik, benzemeyenleri düşmanlıkla karşılıyoruz. Rasyonel bir tartışma yapabilseydik, öncelikli olarak mağdurların durumunu, mağduriyetlerin nasıl giderileceğini, yeni mağduriyetleri engelleyecek düzenlemelerin neler olabileceğini konuşurduk. Failin profilini tartışır, fail ile mağdur arasında, bir evde, böylesine mahrem bir ortamda bir arada bulunma halini sorgulardık. Son olarak da kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkileri konu eder, sivil toplum-siyaset/iktidar/kamu yönetimi arasındaki mesafenin nasıl kaybolduğunu, sözcülerin birbirlerinin yerine geçerek konuşmasına olanak veren ilişkiler ağının nasıl kurulduğunu ve ideal bir siyaset-devlet-STK ilişkisinin nasıl olması gerektiğini tartışırdık.</p>
<p>Ancak bunları yapmadık. Türkiye medyasından, sivil toplumundan ve siyasetinden bekleneceği üzere, fırsatçı, nefret dolu ve düşmanca bir dil ve içerik ile ve siyasi rakipler arası birbirini yok etme motivasyonuna dayanan bir meydan savaşına giriştik. Bu artık o kadar sıradan bir tartışma biçimi oldu ki, meselenin ortaya konuluşu, tarafların belirginleşmesi, pozisyonların netleştirilmesi, savaş enstrümanlarının ezberden çağrılması, rakiplerin kontrol ettiği kitlelerin yerlerinin tahkim edilmesi saatler içinde gerçekleşti.</p>
<p>Bu artık kanıksadığımız bir durum. Bir vaka oluyor. Haberi yapanlar vakanın faillerine bakıyor, kendilerine benziyorsa sessizlik benzemiyorsa düşmanlıkla karşılıyor. Mağdurlar, mağduriyete yol açan ve/veya mağduriyeti kolaylaştıran şartlar, bunların nasıl giderilebileceği üzerine kafa yormak, politika önerileri geliştirmek sorumluluk alanımıza girmiyor. Vakayı haber ya da eleştiri konusu yapanlar rakiplerini nasıl değersizleştirip itibar kaybına uğratacaklarına, vakanın sorumluları ise itibarlarını nasıl koruyacaklarına odaklanıyor. Ezberler çalışıyor. Bir yanda “Müslümanlar tecavüzcüdür, onların vakıfları, dernekleri tecavüzcülere zemin ve ortam sunan yardım yatakçılardır, İslami siyasetçiler ise tecavüzcülerin kamuoyu önündeki sözcüleri, savunucularıdır” İslamofobikliği var. Diğer yanda ise düşmanlığından, vatan hainliğinden sual edilmeyecek “solcular, geziciler, CHP’liler, PKK yandaşları” vs. içinde eritilen “yedirmeyiz” sığlığı. Bu büyük politik bağlamda mağdurlar ve mağduriyet ise gündemin dışına düşüyor. Bu aslında üzerinde uzlaştığımız oldukça problemli bir ahlaki pozisyonun gücüne işaret ediyor: “Siyasi rakiplerimize itibar kaybettirmek ya da itibarı korumak için her tür mağduriyeti (tecavüze uğramış çocuklar da dahil) bir enstrümana dönüştürmek siyaseten meşrudur”. Mağduriyetten böyle faydalanmak ise ne sorunu kavramamıza ne çözüme ilişkin bir politika geliştirmemize ne de “düşman” saflarındaki yurttaşları etkileyecek bir eleştiri üretmemize yarıyor. Meselenin tüm taraflarının kendi pozisyonlarını cansiperane savunmasından ve taraftarlarının saflarda sıkı durmalarını sağlamasından başka bir sonuç üretmiyor.</p>
<blockquote><p>STK-kamu yönetimi ilişkilerinde iki seçenek var: Eleştirel mesafenin tümden ortadan kalktığı tam bir ideolojik angajman ya da ideolojik mesafelerden kaynaklanan tam bir temassızlık</p></blockquote>
<p>Meselenin önemli bir boyutunu ise kamu yönetimi ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkiler oluşturuyor. Tecavüz vakasının Ensar Vakfı ve KAİMDER tarafından yönetilen yurt ve dini eğitim mekanı olarak kullanılan evlerde olduğunun ortaya çıkması, haber yapanların diline “Tecavüzcü Vakıf” olarak yansıdı. Bir kuruluşun tecavüzcü olabileceği tahayyülünün absürtlüğünü tespit edip konunun esasına dönebilirdik. Ancak öyle olmadı. Tartışmanın odağına STK’ların oturması, savunuculara tartışmayı vaka ve mağduriyet bağlamından çıkarıp makro-politik bağlamda tartışma fırsatı verdi. Bazı Ak Partili milletvekilleri, Aile Sosyal Politikalar Bakanı ve Başbakanın da dahil olduğu bir siyasi zevat, STK’ların savunuculuğunu ve sözcülüğünü üstlendi. Bu durum bizi Türkiye’deki sivil toplum-kamu yönetimi ilişkileri açısından kaygılandırmalı. Tecavüz vakasında mağdurların konumunu referans alan ve mağduriyetin sonuçlarını ortadan kaldırma sorumluluğunu taşıyanların, tecavüze zemin oluşturan kurumları savunmayı öncelikli görev sayması sadece vaka açısından değil, Türkiye demokrasisi ve hukuku açısından da içinde bulunduğumuz vahameti gösteriyor. STK-kamu yönetimi ilişkilerinde iki seçenek olduğunu anlıyoruz. Ya eleştirel mesafenin tümden ortadan kalktığı tam bir ideolojik angajman ya da ideolojik mesafelerden kaynaklanan tam bir temassızlık. Üstelik bu durum karşıtlar arasında da tam bir mutabakatla kabul görüyor. Başka türlü bir ilişki ne tahayyül ediliyor ne de talep ediliyor. Siyaset dünyası kendisinden farklı olanların eleştirel pozisyonlarından faydalanmayı değil, angaje olanların lojistik desteklerini talep ediyor. Oysa sivil toplum kuruluşlarından beklenen gündelik hayatta ortaya çıkan meseleleri keşfetmeleri, kaynaklarına yönelik bilgiye dayanan analizler geliştirmeleri ve çözüm önerileri ile yurttaşların, siyasetin ve kamu yönetiminin gündemine girmeleridir. Öncekilerde de sıklıkla olduğu gibi, bu vakada da buna rastlamadık. Bir kez daha siyaset ve sivil toplum alanındaki mesafe kaybolunca hem STK’ların hem de siyasi figürlerin misyonlarını terk edip, birbirlerinden rol çalmaya başladıklarını gördük. Oysa muhtemelen çocuklarını bu STK’ların evlerine gönderen aileler, hem STK’lara güvendiler hem de devletin bu STK’lara açtığı krediye. Buna karşın her iki grup da yurttaşların kendilerine yönelik bu güvenini boşa çıkardıklarına ilişkin bir anlama ve çözüm üretme çabası içinde görünmüyorlar, en azından bunu konu etmiyorlar.</p>
<h5>Tartışmaların Gölgede Kalan Boyutu: Homofobik Mutabakat</h5>
<p>Meselenin bağlamından uzaklaşması ve daha geniş bir politik çerçeve içine yerleşmesine yol açan muhtemelen tartışmalarda ifade edilmeyen arka planların olması. Meseleyi “Müslümanlar ve onların kurumları tecavüzcüdür” inanışına bağlayan İslomofobik nefretin arka planında din eğitimine ilişkin tutumların olduğu anlaşılıyor. Görünen o ki, sekülerler tecavüzden daha çok STK’ların çocuklara dini içerikli eğitimler vermesinden irrite oluyor. Bu eğitimleri kendilerini tehdit ettiklerini düşündükleri bir siyasi projenin stratejik araçlarından biri olarak görüyorlar. Karşı oldukları siyasi projeyi bütünsel olarak yıpratmak daha öncelikli bir konu haline geliyor. İslamcılar da bu zeminde tartışmayı seçiyor. Onlar için de büyük proje anlatıları ekseninde tartışmak etraflarındaki kalabalıkları politik proje içinde tutmak açısından daha uygun bir fırsat sunuyor. Öte yandan misal, failin “10 yaşından beri erkeklere ilgi duyuyorum” ifadesine gösterilen kayıtsızlık, toplumun homofobik karakterinin mağduriyetlerdeki rolünü tartışmayı engelliyor. Bilakis tartışmanın düşman taraflarını ahlaki olarak birbirine yakınlaştırma potansiyeli taşıyor. Zira tartışmanın her iki tarafı da homofobi tartışmasına girmenin kendilerine itibar kaybettireceğini hissediyor. Tecavüz vakası ise tecavüzcünün cezasının 600 yıl mı yoksa idam mı olması gerektiğine sıkışıyor. Görünen o ki tecavüz vesilesiyle rakibini bütünsel olarak yıpratma fırsatını yakalayanlar da, kendilerini ve kurumlarını vatan hainlerinin karşısında savunma zemininde tartışmayı seçenler de sonuçtan memnun. Tartışma bu iki iktidar pozisyonunun makro-politik mücadelesine dönüşünce, mağdurlar, mağduriyete yol açan şartlar, sivil toplum-kamu yönetimi ilişkileri gibi konular bağlamın dışına çıkıyor ya da makro-politik tartışmanın taktiksel enstrümanları haline geliyor.</p>
<h5>Travmasıyla Baş Başa Kalan Çocuklar</h5>
<p>Geriye travmasıyla baş başa kalan çocuklar, onların yaralanmış aileleri ve bundan sonra bu durumu nasıl engelleyeceğimize ilişkin yapılmamış tartışmaların karamsar boşluğu kalıyor. Bunlar ise tarafların çok da umurunda görünmüyor. Oysa bu vaka bize pek çok önemli konuyu tartışmak ve politika önerileri geliştirmek için zemin sunuyor. Ancak bunu yapabilmek için öncelikle yurttaşların STK’lardan çocukları için dini eğitim de dahil olmak üzere çeşitli faaliyetler beklediğini kabullenmemiz ve bunu başka bir bağlamda tartışmaya açmamız gerekiyor. Bu vesile ile önceliklendirmemiz gereken ise STK’ların ve devletin sosyal hizmet alanında faaliyet gösterirken ne tür kriterler ve şartlar oluşturması gerektiği, hizmet verenlerin seçim ve denetim kriterleri, hizmet verenle hizmet alanlar arasındaki mesafenin nasıl kurulacağı, devlet-siyaset-STK ilişkileri olmalı.  Zira makro politik gerilimler çözülünceye kadar hayat bu ilişkiler ağında devam edecek. Bütün bu zamanı, belirsiz bir gelecekte hallolacağına inandığımız ütopik yaklaşımlara terk etmek hem sorumsuzluk olur hem de vicdan rahatlatmadan öte geçmeyen apolitik bir tutum.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/30/algi-savaslarinda-kaybolan-magduriyet/">Algı Savaşlarında Kaybolan Mağduriyet</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/30/algi-savaslarinda-kaybolan-magduriyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
