<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Pınar Gürer, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/pinar-gurer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/pinar-gurer/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Dec 2018 11:29:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Pınar Gürer, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/pinar-gurer/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tek Engel Kendimizmişmiş, Pardon?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/03/29/tek-engel-kendimizmismis-pardon/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2018 11:07:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Reklamları]]></category>
		<category><![CDATA[8Mart]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=25593</guid>

					<description><![CDATA[<p>Malum, akışkan çikolata reklamından çok kadınlar günü reklamı gördük bu 8 Mart’ın reklam kuşağında. Markalar birbirleriyle yarıştı adeta. Konuşmak, görmek, gündem olmak güzel, önemli. Fakat içeriklerin çoğu gerçeklerin, sorumlulukların, sorumluların, olanların ve olmayanların inkarı gibi. Gözü dönmüş, güçlenmiş, mücadele etmiş, kazanmış, başarmış, “engel”leri aşmış asi, güçlü, başarılı kadınlar! Pardon da; zorunda mıyız? </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/03/29/tek-engel-kendimizmismis-pardon/">Tek Engel Kendimizmişmiş, Pardon?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Otuz yaşlarında falan bir kadın. Kocası var, “olmasa daha iyi” biri. Şiddet var evde. Çocuklar da var. Onlar da maruz kalıyor koca/baba/erkek/abi/kardeş şiddetine. Kadın bir atölyede çalışıyor, dikiş dikiyor, ütü yapıyor bütün gün. Mesai bitiyor eve geliyor. Evdeki mesai başlıyor. Çoluk çocuk üst baş, yemek, ütü, ortalığı toplamak falan. Adam geliyor. Şiddet var demiştim. Kadın polise falan başvurdu defalarca, eve yolladılar. Tedbir kararı falan çıkarmak, boşanmak istiyor, gidecek yeri yok. Annesi babası almaz eve “dul” kadını. Zaten denemişti, geri yolladılar. Korkuyor adamdan. Öldürür beni, başka çarem yok diyor. Bir gününü öbür güne böyle katıyor kadın. Dizileri var kadının. Tek eğlencesi. Bir rahat vermez çocuklar ama yine de iple çeker dizi saatlerini. Dizi aralarında reklamlar çıkıyor. 8 Mart’ta mesela. Reklamlar bir ağızdan “içindeki gücü keşfet, tek engel kendinsin” diyor. Duruyor kadın, düşünüyor, iç geçiriyor, gülümsüyor. Sinirden. Sonra kaldığı yerden devam ediyor engeli ile yaşamaya.</p>
<p>Bu kadının adı yok değil, adı çok. 2017’de erkekler tarafından öldürülen 409 kadından, cinsel şiddete uğrayan 332 kadından biri mesela. 10 kadından 4’ü eşi ya da erkek arkadaşından fiziksel şiddet görüyor, o 4’ten biri bu kadın. Yani önünde onca “engel” olan, bu engelleri aşmak bir kenara dursun, hafifletmek/azaltmak için dahi tam destek alamayan bir kadın.</p>
<p><strong>Ayıltalım: Kadınların önünde engeller var. Hem de çok.</strong></p>
<p>Her gün onlarca kadın kocasının, sevgilisinin, abisinin, babasının, kardeşinin, patronunun, çalışma arkadaşının, bakkalın, manavın, komşunun, hısım akrabanın, sokaktaki herhangi birinin cinsel, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddetine uğrarken; her gün onlarca kadın okumak, okumaya devam etmek için, sokağa çıkmak, hava almak gezmek için, çalışmak para kazanmak için türlü müzakerelere giriyor, kimini kazanıyor kimini ağır kaybediyorken; ekranları “aslında engel yok, tek engel sizsiniz” edebiyatıyla boyamak, en hafif tabiriyle tüm bu kadınların verdiği mücadeleye haksızlıktır. Yalandır üstelik. İnkardır. Gerçeği görmezden gelmek, üstünü örtmek, suç ortaklığı yapmaktır. Sorumluluktan kaçmak, sorumluları görmezden gelmektir.</p>
<p>Çünkü kadının önünde engeller var. Türlü türlü hem de. Bu engellerin de özneleri, sorumluları var. Bu hikayeyi tek bir ağızdan tüyleri diken diken eden müziklerle bize anlatan şirketlerin de sorumlulukları var.</p>
<p><strong>Kadınlık bir tür insanüstülük müdür?</strong></p>
<p>Kadının mücadelesini, başarısını küçümsemek, önemsizleştirmek değil amacım, asla. Kadınlar birbirine yaslanarak, birbirinden güç alarak duruyor ayakta. O kadar kıymetli ki o alın teri. Bu anlatıyı dinlediğimiz özneyle benim derdim. Kendi sorumluluğu yokmuş ya da yerine getirmiş gibi bu güç anlatısına sığınan, reklamlarla benden alkış bekleyen şirketlere lafım. Derdim; kadını bu türden bir mücadeleye mahkum eden engellerin yok sayılması. Sanki kadın içindeki gücü keşfedemediği, kullanamadığı için başarısız, mutsuz oluyormuş, hatta ölüyormuş gibi, kimsenin bunda bir payı, bağı, sorumluluğu yokmuş gibi. “Bizde kadına şiddet yoktur” diyor bir reklam mesela. Şiddete maruz kalan bir kadın bunu izlediğinde ne hissediyor diye merak ediyor mu bu reklam üreticileri, şirketler, devletler? Bir başkası diyor ki “karar verdim, yaptım, oldu”. Şipşak yani. Hemencecik başarılırmış gibi. Her hayat böyleymiş gibi. Yani sanki engeller dursun, kadınlar öyle güçlü öyle süper kahramandır ki her şeyin üstesinden gelmeyi bilirler gibi.</p>
<p>Kariyer de yapmış, çocuk da yapmış, yemek de yapmış, temizlik de yapmış, toplantıya da girmiş, mühendis de olmuş, annesine de bakmış. Süper kadınlar! Her işe yetişen, her engeli aşan insanüstü varlıklar. Kadınların önündeki engeller zayıflasa, zayıflatılsa, ortadan kalksa ve insan onuruna yakışır şekilde yaşayabilmek için “insanüstü” mücadele etmek zorunda kalmasa? Bu daha normal, eşit ve adil değil mi?</p>
<p><strong>Ve 9 Mart gelir, kadın ekranda ütü yapmakta, çocuğa mama yedirmektedir</strong></p>
<p>Mücadeleyi, gücü, ilhamı falan şirketlerden öğrenecek değiliz. Şirketlerin bizi “bilinçlendirme” rolüne soyunmadan önce yerine getirmesi gereken sorumlulukları var. Şu engeller meselesine dair yani.</p>
<blockquote><p>Ben bir kadın olarak tek engelin kendim olduğunu kabul etmiyorum. İçimdeki gücü falan da keşfetmek istemiyorum. Önümdeki engellerin ortadan kaldırılması için sorumluların hareket etmesini istiyorum. 8 Mart’ta güçlü, başarılı bir kadın olarak beni alkışlarken, 9 Mart’taki ürün reklamında bana ütü, temizlik yaptırmasın, çocukla ilgili her konuda “haydi anneler” demesin istiyorum mesela. Mühendis olmuş, başarmış, okumuş kadınları ekranlara taşırken, karar almada, yönetimde 0 kadınla şirket yönetsin istemiyorum mesela.</p></blockquote>
<p>Yani gidecek çok yol, yapılacak çok iş var. Şirketlerin de 8 Mart’taki reklam atağından alkış beklemeden önce kendi sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Sonra dilerlerse 8 Mart’ı ekranda değil birlikte meydanlarda kutlarız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 2017 Veri Raporu</p>
<p>Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın  Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması, 2015</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/03/29/tek-engel-kendimizmismis-pardon/">Tek Engel Kendimizmişmiş, Pardon?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;O&#8221;  Olmayanlar</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/03/o-olmayanlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Aug 2017 08:24:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Beden Olumlama]]></category>
		<category><![CDATA[İdeal beden]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya Hareketi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=17384</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kim bu “o” hemen söyleyeyim. O sıfır beden. Yağ yok. Kas var. Kadınsa gerektiği kadar, erkekse üçgen vücut. Bacakları incecik, erkekse kaslı. Kalçası yok sanki. Selülit eser. Varsa da asla bilmiyoruz. Kıllı değil. Yani ya lazere gidiyor ya da “ben hep böyleyimdir zaten, genetik” diyor. Erkekse yüzü sakallı-bıyıklı, üçgen vücudu bebeksi. Sivilcesi yok. Hiç çıkarmadı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/03/o-olmayanlar/">&#8220;O&#8221;  Olmayanlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kim bu “o” hemen söyleyeyim. O sıfır beden. Yağ yok. Kas var. Kadınsa gerektiği kadar, erkekse üçgen vücut. Bacakları incecik, erkekse kaslı. Kalçası yok sanki. Selülit eser. Varsa da asla bilmiyoruz. Kıllı değil. Yani ya lazere gidiyor ya da “ben hep böyleyimdir zaten, genetik” diyor. Erkekse yüzü sakallı-bıyıklı, üçgen vücudu bebeksi. Sivilcesi yok. Hiç çıkarmadı sanırım. Çıkardıysa da üstüne fondöten sürdü, göremedik. Sadece ve her zaman şık giyiniyor. Bakkala kuaföre de yani, hep şık gidiyor. Saçlar lepiska. Parlak, gür, tokaya gelmiyor mübarek. Kaşlar desen çizilmiş kalemle. Dişler inci. Sıra sıra böyle, bembeyaz dizilmiş. Yazın son moda bikini/mayo/haşeme/boxer onun üstünde. Boyu çok uzun. Çok ama. Ayakları ve elleri çok güzel. Burnu bir hokka. Düğme sanki, maşallah. Üstüne hiç ters ışık vurmuyor, vursa da filtre var. Fotoğraflar mecbur açılı tabii. Hokkaya zoom. </em></strong><span id="more-17384"></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nerde bulabiliriz? Ben şahsen çok azıyla temas halindeyim ama her gün televizyonda, gazetede, sosyal medyada, reklamlarda, bilbordlarda, el ilanlarında sadece “o”nu görüyorum. Durup bir düşünüyorsun, bir tip mi insan var bu ülkede? Aydınlatayım: öyle değil. Renk renk beden beden. Saçlısı saçsızı, kıllısı kılsızı, sıfır bedeni obezi, kısası uzunu, sivilcelisi sivilcesizi, engellisi, eşcinseli, müslümanı, ateisti, çift cinsiyetlisi, lekelisi, transı, bekarı evlisi, sağlıklısı sağlıksızı… Saymakla bitmez bir dolu beden. Gerçekle medyanın görünür kıldığı arasında öyle büyük bir uçurum var ki, başka dünyaları temsil ediyorlar sanki.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Bu neden önemli ki bu kadar? Çünkü mutsuz ediyorlar. “O” olmayanları yani. Bağırıyorlar bas bas her gün her yerde “o değilsin” diye. Olduğun halinle “olmamışsın” diyor. Henüz değil diyor. Bak hedef bu. Şimdiki zamanı bırak, hedefi tahtana yapıştır, koş diyor. Her gün de mutsuz ol diyor. İyi gelir, hırslanırsın. Zaten alışığızdır şimdiki zamanı gelecek zaman için harcamaya. Okulu bitirirsin, hele dur bir üniversiteye kapağı at da, üniversiteyi bitirirsin dur bakalım bir evlen de, evlenirsin e bir çocuk yap da önce, çocuk olur hele çocuklar bir büyüsün de. Sonra ölürsün zaten. Arkandan “tam bir rahat ettiydi, hayatını yaşayacaktı” derler.</p>
<p>Şimdi bu “o olmayanlar” bir kampanya yürütüyor. Beden olumlama (body positivity) hareketi deniyor adına. Özetle şunu diyor; insan her beden tipinde, şeklinde vardır, medyanın ve moda endüstrisinin dayatttığı bedenlere kavuşmak için çabalamak zorunda değildir. Hareket, yalnızca bir beden tipini sağlıklı, çekici ve “kabul edilebilir” sunan her şeye karşı çıkıyor.</p>
<p>Evrensel bir hareket elbet, Türkiye’de sesler yükselmeye başladı. Sosyal medyada hareketi tanıtan, anlatan, dil döken insanlar var.</p>
<p>Kampanya her ne kadar her tip ve şekil derken yalnızca kiloları kastetmiyor da olsa, büyük eleştiriyi buraya alıyor. Sağlıksız bedene teşvik eleştirisini bir kenara bırakarak, oldukça başarılı bulduğum bu kampanyanın henüz içermediğini düşündüğüm bir iki imkanına değinmek isterim. Birincisi, istisnaları olmakla beraber, kuvvetli olarak “beden” ile “kadın” arasındaki linke sarılması. Halbuki her türlü farklılığıyla var olan beden yalnızca kadınlara ait değil, erkekler de aynı şiddette olmasa da benzer bir baskının altında. Büyük baskının ve aşağılanmanın kadın bedenine yapıldığı aşikar, kampanyanın buraya odaklanması da oldukça anlamlı. Lakin erkek bedenini söz konusu etmemek, değinmemek iki önemli imkanı ıskalıyor. Birincisi “beden” kavramının yeniden ele alınması, yeniden yorumlanmasının önünü açma ve “kadın”la olan bağının zayıflatılmasına katkı yapma imkanı, ikincisi de kadın ve erkeği, “beden” gibi birçok farklı gerilimin öznesi bir kavramda buluşturma ve bir tür diyalog kanalı yaratma imkanı. Bu bakımdan kampanyanın ileri dönemlerde, kadına ağırlık verse de erkekleri de içeren bir dile dönmesini arzu ederim.</p>
<p>Bir diğer konu ise “beden olumlama”nın gerçekten uzun soluklu ve birçok farklı iç hesaplaşmayı doğuran zorlu bir süreç olduğunu kabul etmek ve görünür kılmak. Kampanyayı temsil eden kişilerin iletişim dilinde bir tür “kolaylık” var. Yaptım, oldu diyorlar sanki. Halbuki bu zorlu yolculuğun sonundan daha mühim olan süreci. Çünkü bedeni olumlayacak, dış dünyaya bu alanda baş kaldıracak olan beden değil, ruh. Yani yıllarca bunu içselleştirmiş, aşağılamalara maruz kalmış, kendini kapatmış, “mış gibi” yapmaya alışmış bir ruh. O ruhun onca vakit aşağıladığı bedeni yarından sabaha sevmeye başlaması ütopya. Dolayısıyla “başarı hikayeleri”nin yanında “başarısızlık hikayaleri” duymanın, kampanyaya önemli bir katkı sunacağını düşünüyorum. Yani her türlü “ara hali” kabul edilir kılmalı kampanya. Aksi, kampanyanın karşı çıktığı güzellemenin bir benzerini üretme riski taşıyor.</p>
<p>Kampanyanın kadınlar arasında da yeni bir diyalog kanalı yaratma fırsatı var. Son günlerde #kıyafetimekarışma kampanyasında gördüğümüz türden bir kadın dayanışması, kampanyanın “tektipleştirilen” bedenlere yaptığı eleştirinin, medyanın ve moda endüstrisinin karar vericileri üzerinde de etki yaratmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle kampanyanın dilinin ve üslubunun, Türkiyeli kadınların çeşitliliğine çağrı yapacak şekilde çeşitlenmesi mühim.</p>
<p>“Beden”, birçok gerilimin sıcak noktası. Umuyorum kampanyanın çabaları, “beden” kavramını tüm boyutlarıyla yeniden düşünmeye ve tartışmaya açmaya vesile olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapak İllüstrasyonu: <a href="http://coilyandcuteblog.tumblr.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong><em>Sharee Miller</em></strong></a>.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/03/o-olmayanlar/">&#8220;O&#8221;  Olmayanlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>UN Women Türkiye Temsilcisi: Kadınlar değişimin asıl elçileridir</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/08/un-women-turkiye-temsilcisi-kadinlar-degisimin-asil-elcileridir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Mar 2017 09:20:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[8 Mart Dünya Kadınlar Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Ingibjorg Solrun Gisladottir]]></category>
		<category><![CDATA[İzlanda]]></category>
		<category><![CDATA[kadının güçlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Un Women]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=12158</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ingibjorg Solrun Gisladottir 28 yaşında siyasete atılmış, 28 yıl boyunca aktif politika yapmış bir kadın. İzlanda’nın ilk Kadın Birliği Partisi’nin kurucularından. Eski İzlanda Dışişleri Bakanı. Eski Belediye Başkanı, şehir konseyi üyesi. Şimdi ise Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) Avrupa ve Orta Asya Bölge Direktörü ve Türkiye Temsilcisi. 1982 yılından bu yana kadın meseleleri konusunda [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/08/un-women-turkiye-temsilcisi-kadinlar-degisimin-asil-elcileridir/">UN Women Türkiye Temsilcisi: Kadınlar değişimin asıl elçileridir</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ingibjorg Solrun Gisladottir 28 yaşında siyasete atılmış, 28 yıl boyunca aktif politika yapmış bir kadın. İzlanda’nın ilk Kadın Birliği Partisi’nin kurucularından. Eski İzlanda Dışişleri Bakanı. Eski Belediye Başkanı, şehir konseyi üyesi. Şimdi ise Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) Avrupa ve Orta Asya Bölge Direktörü ve Türkiye Temsilcisi. 1982 yılından bu yana kadın meseleleri konusunda savunuculuk yapan Gisladottir’e siyasi yaşamının başlangıcından bu yana yaşadıklarını, tecrübelerini, aşılan engelleri ve Türkiye’de geçirdiği 3 yılı Sivil Sayfalar adına Pınar Gürer ve Mehmet Ali Çalışkan sordu.</strong><span id="more-17746"></span></p>
<p><strong>Siyasi hayatınız ve Türkiye&#8217;deki tecrübelerinizi sizinle birlikte değerlendirmek, farklılıkları ve benzerlikleri görmek ve Türkiye&#8217;deki durum hakkında çıkarımlar yapmak istiyoruz. Fakat önce politik hayatınızla başlayalım, ilk kadın siyasi partisi ile…</strong></p>
<p>Partiyi 1982 yılında kurmaya karar verdik. Belediye meclisleri ve parlamentodaki kadın sayısını artırmak, çocuklar için iyi ve bütçeye uygun kreş olanakları sağlamak ve daha iyi şartlarda doğum izni hakkı için savunuculuk yapan ve kadın hareketinde oldukça aktif olan kadınlardık. Tüm dünyadaki kadınlar için son derece önemli olan bu meseleler için çalışıyorduk. O zamanlar, yani 80’lerin başlarında İzlanda’da parlamentodaki kadın oranı yüzde 6’ydı. Çocuklar için kreş bulabilmek zordu. Doğum izinleri de çok kısaydı. O zamanlar kadınlar İzlanda’da ekonomide oldukça aktifti, iş gücü piyasasındaydılar. Ancak ihtiyaç duydukları hizmetlerden yoksundular. Sürekli bir partiden diğerine dolaşıyor, kadınları siyasete, belediye meclislerine ve parlamento seçim listelerine dahil etmenin yollarını ve partilerin bu konulara yönelik politik bir programa sahip olmalarının kadınlar ve erkekler için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorduk. Lakin ya hiçbir şey olmadı ya da olan şeyler çok yavaş oldu. Biz de “<em>Tamam, yeter artık. Parti parti dolaşmak yerine başka bir şey yapmamız gerekiyor ki ,bu meselenin ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasını sağlayalım</em>” dedik. Ve şöyle düşündük; neden seçimlere katılmıyoruz? Neden biz de seçim rekabetine girmiyoruz? Kendi partimizi kurmaya karar verdik. Oy verenlerin yarısı kadındı, çok sayıda erkeğin de bize  destek verdiğini görüyorduk. Erkekler belki bize oy vermeyeceklerdi ancak biz nasıl tepki vereceklerini merak ediyorduk. Ne olacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktu ya da ne kadar destek alacağımızı hiç bilmiyorduk. Nasıl bir tepki alacağımızı da… Sadece yapmaya ve denemeye karar verdik. 1982 baharıydı ve ilk seçim belediye meclisi seçimi idi. Oyların yüzde 11’ini aldık ve ilk seçimde ben belediye meclisi üyesi oldum. O zaman 27 yaşındaydım. Böyle bir sonuç alınca dedik ki, tamam, önümüzdeki yıl neden parlamento seçimlerinde de katılmayalım? Böylece bir sonraki sene parlamentoya üç kadın vekil dahil ettik. Partimiz tam anlamı ile icraata başlamış oldu. Bu gelişmeler İzlanda’da büyük değişikliklere vesile oldu. Bize göre bu, siyasi partileri uyandırma çağrısı gibi bir eylemdi. Siyasi partilerin, halkın kadınlara oy vermeye ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir politik gündemi desteklemeye hazır olduklarını anlamalarını sağladı.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12161" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/03/1975-izlanda-grev.jpg" alt="" width="1280" height="772" /></p>
<h4><strong>“24 Ekim 1975, İzlandalı kadınlar greve gitti. 1980 yılında ilk kadın başkan adayı seçimlerde yarışıyordu”</strong></h4>
<p><strong>Kadınların ekonomik yaşama katılımlarının oldukça yüksek olduğu ancak siyasi katılımın olmadığı bir durumu anlamak biraz zor. İzlanda&#8217;da kadınları ekonomik yaşama dahil etmek biraz zaman aldı mı yoksa her zaman ekonomik yaşamın içindeler miydi? </strong></p>
<p>İzlanda’da kadınlar her zaman ekonomide aktifti çünkü biz balıkçılıkla geçinen bir toplumuz. Erkekler günlerce ya da haftalarca süren balık avına çıktıklarında, diğer kalan her şey ile kim ilgilenecek? Kadınlar. Erkekler balığa çıkıyor, kadınlar da çiftçilikle uğraşıyordu yani kadınlar çiftliklerden sorumluydu. Bununla beraber, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra şehir düzenleri tekrar kurulmaya başlandığında durum biraz değişti. Şehirlerde kadınlar diğer birçok ülkede olduğu gibi daha çok evlerde çalışmaya başladı. 70’li yıllarda ise kadınlar ciddi anlamda ekonomiye katılmaya başladı. Ekonomide oldukça aktiftiler, lakin kreş olanaklarına sahip değildiler. Bu durum aileler için çok büyük bir yüktü. Ayrıca o zamanlar kadınların ekonomi için ne kadar faydalı olduğu fark edilmiyordu. Olaylar birbirini takip etti ve 1975 yılının 24 Ekim’inde İzlandalı kadınlar greve gitti. Gerçekten çok mühim bir olaydı. Kadınlar greve gitti, çalıştıkları yerlerden çıkıp greve katıldılar. Bir zaman sonra herkes kadınlar olmadan ne hastanelerin ne okulların ne bankaların ne de evlerin düzenli bir şekilde işleyemediğini fark etti. Kadınların ülke ekonomisine katkısı çok büyüktü. Grev, erkekler için de aydınlatıcı oldu. Bu olaydan sonra kadınların siyasete katılımını ve siyasetteki temsiliyetini düşünmeye başladık. Kadınların ekonomiye katkıları büyük olduğu gibi, elbette  siyasette de var olmalıydılar, ülkeyi yönetmek ya da yaşadıkları yerleri yönetmek, yerel yönetimler konularında söyleyecekleri vardı. 1975 yılında kadınlar greve gitti, 1980 yılında ilk kadın başkan adayı seçimlerde yarışıyordu. 1980 yılında bu kadın aday seçildi ve dünyanın demokratik yolla seçilen ilk başkanı oldu. Kendisi, bekar bir anneydi, hiç evlenmemişti ve evlat edindiği bir çocuğu vardı. Hiç de evlenmedi. İzlandalılar her zaman bekar anneleri kabullendikleri için, bu durum hiçbir zaman sorun olmadı.</p>
<p><strong>Böyle liberal bir toplum, değerlere meydan okumayı ve kadınların ekonomiye oldukça yüksek bir oranda katılmasını kabul ediyor ancak uzun bir süre kadınların politikaya katılımını kabul etmiyor&#8230;</strong></p>
<p>Kabul etmiyor, erkeklerin iktidarı yüzünden kabul etmiyor! Evet, biz ataerkil bir toplumuz, ataerkil bir geçmişten geldik. “Karar vericiler erkekler. Güç erkeklerde vücut bulur, kadınlarda değil.  Kadınlar katkı yapabilir, katılım gösterebilirler ama karar vericiler erkeklerdir” anlayışı nedeni ile kabul etmiyor&#8230;</p>
<h4><strong>“Kadınlara karşı olan oy verenler değildi, sistemdi!”</strong></h4>
<p><strong>Görebildiğim üç dönüm noktası var; bunlardan biri ’75 eylemleri, diğeri ’80 yılında hiç evlenmemiş bekar bir annenin başkanlığa aday olması, bir diğeri de daha sonradan bir siyasi partiye evrilecek olan belediye meclisinin oluşması. </strong></p>
<p>Evet. Ve o zaman, <em>eğer o yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz!</em> diye düşündük ve karar verdik; “<em>Tamam, deneyelim</em>,”. Ayrıca şunu fark ettik, oy verenlerin kadınlara karşı hiçbir alıp vermediği yoktu, siyasi partilerin ise vardı. Kadınları durduran siyasi partilerdi! Benim çıkardığım ders bu oldu… Sonra konu benim kariyerime geliyor, çünkü 1994 yılında siyasi partilerin kurduğu koalisyonda belediye başkanlığına aday oldum. Belediye Meclisi’nde 60 yıl boyunca sağ görüş hakimdi. 1994 yılında sol ve merkez sağ kanatlarıyla bir koalisyon oluşturmayı ve çoğunluğu sağlamak istedik. Beraber çalışmak istiyorduk çünkü tüm partiler birbirlerinden kopmuştu. Sağ kanat son derece birleşik, sol kanat ise bir o kadar ayrıydı. Ve sol muhalifler olarak bizlerin 60 yıl boyunca şehrin yönetiminde hiçbir sözümüz olmamıştı. ’94 yılında koalisyon olarak seçimlere katıldık, belediye başkanı adayıydım, kadın bir belediye Başkanı adayı…. Seçim neticesinde oyların çoğunluğunu aldık, %52! Ne de olsa ortak bir program üzerinde birleşmiştik ve tek belediye başkanı adayımız vardı. Oy verenlerin, belediye başkanının kadın olmasına karşı hiçbir çekinceleri yoktu. Buna çok defa şahit oldum, kadınlara karşı olanlar oy verenler değil, sistemdi!</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12162" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/03/Vigdís-Finnbogadóttir.jpg" alt="" width="1200" height="811" /></p>
<h6><em>*Vigdís-Finnbogadóttir, İzlanda ve Avrupa&#8217;nın ilk kadın Cumhurbaşkanı, dünyanın demokratik yolla seçilen ilk kadın Cumhurbaşkanı.</em></h6>
<p><strong>Güç kazandıktan sonra siyasi hayat tecrübeleriniz nasıl oldu? Kadın olduğunuz için engellerle karşılaştınız mı?</strong></p>
<p>Evet elbette, çok fazla engel vardı. Engel olarak ilk deneyimlediğim şey şu oldu; çok genç bir kadındım, şehir meclisine seçildiğim zaman 27 yaşındaydım, belediye başkanı olduğum zamansa 39. Ciddiye alınmam çok zor oldu, bu gerçek anlamda üstesinden gelmem gereken bir zorluktu. Genç bir kadın olarak yaşı daha büyük erkeklerden oluşan siyasi partiler ile mücadele etmek gerçekten zordu. O zamanlar şehir meclisinin en genç ismi bendim. Ayrıca yeni başladığımız zamanlar hep “B<em>u çok saçma, bu ciddi siyaset değil</em>” deniliyordu. Bu da ayrıca üstesinden gelmemiz gereken bir durumdu. Bunun üstesinden gelebilmek için de her zaman uğraştığımız kişilerden çok daha iyi hazırlanmış olmalıydık. Her zaman böylesi argümanlara cevap verebilmek için hazır olmalıydık.</p>
<p><strong>Peki ekibiniz? Ekibinizin cinsiyet dağılımı nasıldı? </strong></p>
<p>%50 &#8211; %50’di.</p>
<h4><strong>“Liderlik her zaman bir ekip işidir”</strong></h4>
<p><strong>Ekibiniz içerisinde hiç zorlukla karşılaştınız mı yoksa her daim destekçiler miydi? </strong></p>
<p>Her zaman destek oldular. Ayrıca orada öğrendiğim bir şey varsa o da liderliğin bir ekip işi olduğuydu. Liderlik her zaman bir ekip işidir. Bir lider, ancak ekibi kadar iyidir.</p>
<p><strong>Kararları nasıl alıyordunuz? Karar alma süreçlerinde neleri değiştirdiniz? </strong></p>
<p>Kararları alan ben değildim, bizdik. Ekip, tam anlamı ile her şeyi sahipleniyordu. Ayrıca çoğu zaman bir fikir birliği vardı, ekip içinde fikir ayrılığına düşmüyorduk. Bir programımız ve odaklanmaya karar verdiğimiz öncelikli fikirlerimiz vardı…</p>
<p><strong>Müzakere etmenizi gerektiren hiçbir mesele olmadı mı? Çünkü politikada öngörülemeyen sorunların çıktığını biliyoruz ve bu sorunlar karar verici ekipleri ayırabiliyor ve zaman zaman tartışmalar yaratabiliyor. </strong></p>
<p>Tabi ki oldu. Özellikle dönemimizin sonuna yaklaşırken müzakere gerektiren koşullar oldu Üç dönem üst üste seçilmiştik; 94’ten 98’e, 98’den 02’ye ve ‘02’den ‘06’ya kadar. Ve ben 2003 yılında istifa etmeye karar verdim. Bu yüzden tabii ki üzerinde müzakere etmemiz gereken meseleler oldu ve biz bunları tartışmayı bildik. Konular üzerinde çoğunlukla aynı görüşe sahiptik ve elbette ki fikir özgürlüğümüz de vardı, farklı görüşe sahip olanları her zaman bunları dillendirmeleri için hep teşvik ettik.</p>
<p><strong>Belediye başkanı olarak seçilmenizden önceki altmış yıl boyunca belediye başkanlarının karar alma mekanizmaları nasıldı? </strong></p>
<p>Benden önceki belediye başkanı ilk olarak 1982 yılında seçilmişti ve çok otoriterdi. Esas karar verici hep oydu.</p>
<p><strong>O zaman siz karar alma anlayışını da mı değiştirdiniz? </strong></p>
<p>Evet, değiştirdik. Kesinlikle değiştirdik.</p>
<h4><strong>“Şehirler hizmet sağlayıcılardır”</strong></h4>
<p><strong>Bunun sadece yönetimin feminizasyon-eşitleşmesi süreci olmadığını, aynı zamanda bir tür demokratikleştirme süreci olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Evet, bu bir nevi belediye meclisindeki kültürün değişimi gibi oldu. Biz de zaten bunu hedefleyerek bu yola girmiştik çünkü bizden önceki yönetim belediye meclisini adeta bir üs olarak görüyordu, İzlanda’daki sağ kanat partisi üyelerini istihdam eden bir üs. Onlar belediye meclisini bir otorite kaynağı olarak görüyordu, biz ise hizmet sağlayıcı…  Şehirler, yönetimler, hizmet sağlayıcılardır. Meclislere bu şekilde bakılmalı ve anlayış da bu yönde olmalı. Bu nedenle belediye meclisinin kültürü değişmişti.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-12163" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/03/reykjavik.jpeg" alt="" width="1024" height="576" /></p>
<p><strong>Reykjavik Belediyesi&#8217;nden sonra parlamento üyesi oldunuz, değil mi? Şehir yönetiminden sonra parlamento nasıldı? </strong></p>
<p>Bir şehri yönetmek çok daha eğlenceli! Çünkü çok fazla bürokrasi yok ve her şey çok daha hızlı gerçekleşiyor. Bir karar alıyorsun, bu kararın sonuçlarını biliyorsun, etkiyi görüyorsun, sonuçları çok daha hızlı bir şekilde alıyorsun. Ama parlamento, devlet yönetimi süreçleri, çok daha yavaş ve çok daha fazla zaman alıyor. Şehir yönetmekten farklı ama aynı zamanda da ilgi çekici.</p>
<h4><strong>“Her ne kadar cinsiyete duyarlı bir siyaset yapılıyor olsa da cinsiyet konusu konuşulmaya başlandığında ilgileri bir anda buharlaşıyor, yok oluyor”</strong></h4>
<p><strong>Hükümet yıllarınıza kadar uğraştığınız meselelerin genellikle İzlanda’nın sorunlarından kaynaklandığını anlıyorum. Türkiye deneyiminizden önce, dünyanın geri kalanında gözlemlediğiniz sorunlar ne oldu? Toplumsal cinsiyet meselelerinde dünyanın geri kalanı ile İzlanda’nın benzerlikleri ya da farklılıkları nasıl gördünüz? </strong></p>
<p>İskandinavya’daki ülkeler arasında benzerlikler çoktur. Yaklaşık aynı zamanlarda İskandinavya ülkelerindeki kadınlar yönetimlerde yüksek kademelere ulaştılar ve siyasete katılmaya başladılar. Bu yüzden, İskandinav ülkeleriyle  birçok yönden benzerlikler var. Fakat, dışişleri bakanları ile yapılan toplantılarda şunu fark ettim ki, her ne kadar toplumsal cinsiyete duyarlı bir siyaset yapılıyor olsa da toplumsal cinsiyet konusu konuşulmaya başlandığında, bu konuya olan ilgiler, hassasiyetler bir anda buharlaşıyor, yok oluyor. Konuya gerçekten ilgili değiller. Bu “sert siyaset”, bu “ciddi siyaset” ve konu “ciddi siyasete”geldiğinde toplumsal cinsiyet konusu gündem dışı kalıyor.</p>
<p><strong>İzlanda Parlamentosu’nda kadın yüzdesi nasıl? </strong></p>
<p>Sanırım şu an %47.</p>
<p><strong>Türkiye’deki derneklerden, partilerden, kuruluşlardan birçok kadın lider ve kadın siyasetçi ile tanıştınız. Onların hikayeleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizinki ile benzerlik gösteriyor mu, önlerinde engeller var mı? </strong></p>
<p>Evet, birtakım engeller var. Diğer tüm ülkelerdeki gibi Türkiye’de de durum aynı. Siyasi partiler içinde bir takım menfaat hesapları var. Çoğunlukla, kadınların aşması gereken bir <em>cam tavan</em>* olduğundan bahsediyoruz ancak aynı zamanda bir cam kapıdan da bahsetmemiz gerekiyor. Kadınlar eşikte duruyorlar. Kadınlar her zaman siyasette görünür değiller belki ama oradalar. Ve birçoğu da siyasetin içinde. Bu yüzden siyasi partiler, parti içindeki anlayışı, hâkim olan kültürü değiştirmek için gerçekten çaba göstermeli. Ancak bu olursa, kadınlar siyasi partileri içinde kendilerini evdeymiş gibi hissedebilirler. Aynı zamanda kadınlar bütün karar alma pozisyonlarında yer bulabilmeliler. Bence bu, birçok ülkenin ortak sorunu.</p>
<p><em>* Glass Ceiling Effect: Bir organizasyonda kadın ya da erkek veya azınlıkların üst yönetim basamaklarına çıkmasını engelleyen, ayrımcılık gibi görünmeyen engellerle baş etme durumu.</em></p>
<h4><strong>“Kadınların ekonomide aktif olarak yer alması, refahının ön şartıdır”</strong></h4>
<p><strong>Türkiye deneyiminizden sonra toplumsal cinsiyet meseleleri açısından Türkiye&#8217;ye baktığınızda, Türkiye&#8217;ye özgü ne görüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bana göre Türkiye’ye özgü olan mesele, kadınların iş gücüne, ekonomiye katılımlarının düşüklüğü. 2016 yılındayız ve Türkiye’de kadınların ekonomiye katılım rakamları oldukça düşük, hatta Türkiye OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkeleri arasındaki en düşük orana sahip. Bence bu durum Türkiye için oldukça ciddi bir sorun. Türkiye yeni bir ekonomik model hayata geçirmeyi düşünüyor ve ben, kadınların da bu modelin bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Kadınların ekonomide aktif olarak yer alması, iş hayatına katılmaları, refaha erişmenin ön koşuludur. Türkiye gelişmiş bir ülke ve bence bu rakamlar farklı olmalı.</p>
<p><strong>En çok altı çizilen konu Türkiye&#8217;de kadınlara yönelik şiddet ve belki de kadınların siyasette temsili. Ancak ekonomik katılım en göz ardı edilen meselelerden biri.</strong></p>
<p>Evet, aslında bu meselelerin hepsi birbirleriyle ilişkili. Eğer kadınların ekonomik bağımsızlıkları yoksa, mecliste yer alma ihtimalleri oldukça düşük. Kadınların ekonomik güçlerinin, bağımsızlıklarının olmaması aynı zamanda kadına yönelik şiddetin de önemli sebeplerinden biri çünkü ekonomik bağımsızlıkları olmayan kadınların şiddet mağduru olmaları durumunda, bu duruma karşı gelebilme imkanları olmayabiliyor. Bu yüzden, bu konuların birbirleriyle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Bence kadınların ekonomik güçlenmesi daha birçok başka konu için de bir ön şarttır, kilit noktadır.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;de kadın örgütlerine veya toplumsal cinsiyet temelli çalışan örgütlere baktığımızda, çoğunluğunun ekonomik konulara veya kadınların ekonomiye katılması konusuna odaklanmadığını görüyoruz veya genel olarak özel sektöre baktığımızda bir grup odaklanıyor gibi görünse de özel sektörün çoğunluğu bu konuyu ciddiye almıyor. Kadının ekonomiye katılımının düşük olması meselesinin üstesinden nasıl gelinebileceğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Kadınların ekonomik açıdan aktif olabilmeleri için gereken ön koşullardan biri de kendilerine sunulan, ulaşılabilir olan hizmetler. Türkiye’nin kreş hizmeti, yaşlı ve hasta bakım evleri gibi hizmetlerini geliştirmesi gerekiyor çünkü, şu hali ile, ücret karşılığı olmadan yapılan bu bakım hizmetlerinin yükü, olduğu gibi kadınların omuzlarında. Kadınlar bu bakımları üstlenirken, tabii ki kayıtlı ekonomiye aktif olarak katılmakta zorlanıyorlar. Başka bir konu, Türkiye için ilginç olan bir şey de kadınların yüzde 80’inin kendi banka hesaplarının olmaması. Eğer kendine ait bir banka hesabın yoksa kendi parana da erişimin yok demektir. Bu durum, elbette ki kadınların refahını etkiliyor, kadınların kendi paralarına erişim hakkı olmalı, tek başına bir birey olarak, bir yetişkin, bağımsız bir birey olarak…</p>
<h4><strong>“Kadınlar hem birer bağımsız birey hem de annedir”</strong></h4>
<p><strong>Hükümetin kadınların ekonomik güçlenmesine karşı olan tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Çoğunlukla kadınların annelik rolünün altının çizildiğini görüyoruz. </strong></p>
<p>Olay şu ki, kadınları ele alırken bazı rolleri birbirleriyle birleştirerek kadınları düşünmemiz gerekiyor. Kadınlar hem birer bağımsız birey hem de annedir. Birçok kadın anne olmak ister, fakat kadınlar sadece anne olmak istemez hem bir birey hem de anne olmak ister. Bu rollere, bu pozisyonlanmalara birlikte sahip olmak ister. Bu nedenle, bu rolleri nasıl birleştireceğimize bakmamız gerekir, bir rol diğerini hariç tutmamalı. 1982 yılında kadın partisini kurduğumuz zaman tam da buna karşı savaşıyorduk. Biz, her ikisi de olabiliriz! Toplumun aktif üyeleri ve anneler. Erkekler toplumun aktif bireyleri ve aynı zamanda baba olabiliyor. Çocuğu hem anne hem baba büyütüyor ve her ikisi de çocuğuna en iyisini vermekle sorumlu. Çocukların en iyi şekilde yetişmesi sadece kadınların sorumluluğu değil.</p>
<p><strong>Bu durum İzlanda erkeklerini değiştirdi mi? Erkeklerin babalık rollerinde değişiklik oldu mu? Çocuğa bakmak ya da ev işleri yapmak gibi sorumlulukları almaya başladılar mı? </strong></p>
<p>Evet, kesinlikle. Bu konuları konuşmaya 70’li yıllarda başladık ancak büyük sıçrama 80’lerde oldu, erkekler çocuk bakımı ile daha fazla ilgilenmeye başladı. Babalık izni hakkı çıktı ve erkekler babalık izinlerini kullanmaya başladı. Fakat bu babalar için bir rüşvet gibi değildi, gerçekten bu haklarını kullanmaya başladılar. Bunun bir sebebi de doğum izinlerinin şu şekilde ayarlanmış olmasıydı; anne için 3 ay, baba için 3 ay ve hem annenin hem de babanın bir 3 ay daha izin kullanma hakları vardı. Yani anne isterse 6 ay, baba da 3 ay doğum izni kullanabiliyordu. Fakat eğer baba kendi hakkı olan 3 ayı kullanmazsa, artı üç ay haklarını kaybetmiş oluyorlardı. Yani artı 3 ay hakkı, devredilebilir bir hak değildi. Baba 3 ay almaz ise ailecek o artı 3 ayı kaybetmiş oluyorlardı.</p>
<p><strong>Yani, kadınların siyasete katılımı karar verme süreçlerini değiştirdi, demokratikleştirdi ve erkeklerin tutumlarını değiştirdi. </strong></p>
<p>Bence erkeklerin de büyük oranda kazanımı oldu. Çocuklarıyla birlikte vakit geçirme ve onlarla daha yakın bir ilişki kurma fırsatı yakaladılar. Bence kazanımları büyük oldu.</p>
<h4><strong>“Yaşanan tartışmalar, bu hak kazanımlarının hiçbir zaman sonsuza dek kazanılmış zaferler olarak görmememiz gerektiğini farkına varmamızı sağladı”</strong></h4>
<p><strong>Türkiye’de geçirdiğiniz zaman boyunca kadın meseleleri üzerinde birçok tartışma yaşandı. Hangisi sizin için en şaşırtıcı oldu? </strong></p>
<p>Bana en zor gelen tartışma çocuk yaşta evlilik konusu oldu. Bir tarafta bununla ilgili açık bir mevzuat var fakat diğer yanda var olduğunu bildiğimiz çok sayıda çocuk yaşta evlilik söz konusu. Hatta konunun ciddiyeti ile ilgili zaman zaman tartışmalı mesajlara şahit oldum. Buna nasıl tolerans gösterilebildiğini anlamak benim için her zaman çok zordu. Genç kızlar kendilerinden yaşça büyük erkekler ile zorla evlendiriliyor. Bu kız çocuklarının herhangi bir karar verebilmeleri için yaşları çok küçük. Yani bu bir rıza değil. Genç bir kız ve yaşlı bir adam arasında son derece büyük bir güç farkı var. Gerçekten hiç mantıklı ve adil değil. Bu konu benim için en zor algılayabildiğim konu oldu. Bunun Türkiye’de yasal olmadığını biliyorum.</p>
<p>Ben Türkiye’deyken birçok tartışma yaşandı. Fakat şu da var ki, tartışmalar Avrupa ve Orta Asya bölgesi genelinde de yaşanıyordu. Yaşanan tartışmalar, bu hak kazanımlarının hiçbir zaman sonsuza dek kazanılmış zaferler olarak görmememiz gerektiğini farkına varmamızı sağladı. Türkiye mevzuat açısından birçok konuda oturmuş bir yapıya sahip. Son on yılda Türkiye’deki yasal çerçevede birçok gelişme yaşandı. Bence bu konudaki ilerlemenin hakkını vermek gerekir. Ama ne var ki, bu yasal çerçevenin uygulanıyor da olması gerekiyor. Mevzuatların uygulanmasında sıkıntı yaşayan ülke sadece Türkiye değil. Bu durumu Avrupa ve Orta Asya’da da görüyoruz. 20 sene önce Pekin Deklarasyonu ve Pekin Eylem Planı ile oluşturulmuş çatı, yasal çerçevenin bir parçasıdır, bu konudaki gerçek mirasımız, referansımız o olmalı. Cinsiyet eşitliğini sağlamak için birçok anayasa değişiklikğine, yasal düzenlemelere şahit olduk. Ancak uygulamada büyük boşluklar var.</p>
<p><strong>Yani bir siyasi irade eksikliği mi var? </strong></p>
<p>Bu alanda siyasi liderlik eksikliği var. Mevzuat var olabilir ancak bunu uygulamak için siyasi bir iradeye ve liderliğe ihtiyaç vardır. Bu oldukça önemli.</p>
<h4><strong>“Kadınlar değişimin asıl temsilcileridir. Bütün bunların arkasındaki itici güç kadınlar olmuştur”</strong></h4>
<p><strong>Bu başarılarda Türkiye’deki kadın kuruluşlarının rolü olduğunu düşünüyor musunuz? </strong></p>
<p>Evet, kesinlikle! Kazanımlarda her zaman kadınların rolü oldu. Şu anda toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda olduğumuz yerde olmamızın, başarılarımınız sebebi kadın hareketidir. Kadınlar değişimin asıl temsilcileridir. Bütün bu kazanımların arkasındaki itici güç kadınlar olmuştur. Bunu farklı yöntemlerle, farklı yollarla yaparlar ancak her zaman itici güç onlardır. Bunu birçok kez söyledim; güçlü, aktif ve görünür olmak için kadın hareketine ihtiyacımız var. Ancak meseleleri politik düzeye taşımak ve karar verme süreçlerini etkilemek için siyasetin içinden isteyerek, inanarak, gönülden bize destek veren bir müttefike de ihtiyacımız var. Bütün bunlar bir araya geldiği zaman, yani hem güçlü bir kadın hareketi hem de siyasi liderlikte bir müttefik, olaylar gerçekten hızlı gelişmeye başlar. Asıl zorluk siyasi liderlikte bir müttefik bulmaktır.</p>
<h4><strong>“Sürekli negatif şeylere odaklanırsanız insanlar sıkılır ve bunalırlar. Meselelere yaklaşmanın pozitif bir yolunu bulursanız daha çok insanı çekersiniz, daha çok insanı harekete geçirirsiniz”</strong></h4>
<p><strong>Türkiye’deki kadın kuruluşlarının gündemlerine baktığımız zaman önceliklerinin hükümeti destekleyici ya da hükümete meydan okuyan bir tutumda olduklarını görüyoruz. Fakat siz Türkiye’nin en önemli meselesinin kadınların ekonomiye katılımları olduğunun altını çizdiniz. Kadınların ekonomik katılımını artırmak için özel sektör ile yakın temas kuran STK’lar ya da kadın kuruluşları görmüyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>1982 yılında kadın hareketini başlattığımız zaman, bu durum İzlanda’daki toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine yapılan çalışmalarda bir çeşit paradigma değişimine sebep oldu çünkü karar verdiğimiz bir başka şey de meselelere olumlu tarafından yaklaşmaktı. Sadece olumsuzluklara odaklanmayacaktık, yaşadığımız zorluklara ve bu zorlukların, ayrımcılıkların, tüm olumsuz şeylerin kadınlar üzerinde ne kadar kötü etkisi olduğuna, sadece bu konulara odaklanmamaya karar vermiştik. Politik açıdan ya da herhangi bir açıdan kadınları ayıran birçok durum söz konusuydu. Biz, bizi ayıran konulara değil, bir araya getiren konulara odaklandık. Birçok ortak noktamız vardı; kreşlerin olmaması, doğum izinlerinin yetersiz olması, kadın ve erkek arasındaki ücret farklarının yüksek olması ve bizi bir araya getiren daha birçok konu… Bizi bir araya getiren konulara odaklandık. Savunuculuğumuzda da hep pozitif olduk, kadınlar eğer karar alma süreçlerine katılmazsa toplumun neler kaybedeceğini ve kadınların topluma olan katkılarını anlatmaya odaklanmıştık. Bunu pozitif bir yaklaşımla yapmak oldukça fazla enerji yaratmıştı. Çünkü sürekli negatif şeylere odaklanırsanız insanlar sıkılır ve bunalırlar. Meselelere yaklaşmanın pozitif bir yolunu bulursanız daha çok insanı çekersiniz, daha çok insanı harekete geçirirsiniz. Bu eleştiri yapmaya devam etmeyeceğiniz ve eleştirel düşünme tarafınızı kapattığınız anlamında da gelmez.</p>
<p><strong>Türkiye’deki STK’ların da bu rolü oynaması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? </strong></p>
<p>İnsanlara neyi nasıl yapacaklarını söylemeye genelde çekinirim. Bizim kullandığımız yol buydu. Ve işe de yaradı. Fakat ülkeden ülkeye bağlam değişiklik gösterir ve sizin burada Türkiye’de uğraştığınız meseleler çok daha ciddi meseleler. Konu ne olursa olsun bizi ayrı düşüren şeylere değil birleştiren konulara odaklanmak, bunu da pozitif bir yolla yapmak her zaman güç verir.</p>
<h4><strong>“Türkiye’nin artık büyük adımlar atma vakti geldi ve bence Türkiye’nin buna ihtiyacı var”</strong></h4>
<p><strong>Kadın meseleleri konusunda özel sektörü, kamu sektörünü ve sivil toplum sektörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Özel sektörde çok fazla fırsat olduğunu düşünüyorum. Orada kadınlar için bir alan var gibi görünüyor. Ve özel sektörde kadınların katkılarının ne kadar önemli olduğuna dair bir anlayış da var. Şu anda, Türkiye’deki genel durum itibariyle birçok zorlukla karşı karşıya olsa da tabii ki çok güçlü bir sivil toplum var. Öte taraftan, Türkiye’deki siyasetin içinde birlikte çalışılamayacak, müttefik olmayan insanlar da var. Siyasetle ilgili olan şey de bu, güç temelli olması. Bu zaman zaman mücadele etmesi zor bir engel. Türkiye’de kadınlara 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanındı. Başlangıç için çok umut vadeden bir durumdu bu. Ama her şey son derece yavaş gelişiyor. Ancak 2000 yılına geldiğimiz zaman bir artış gördük. Bu olumlu bir artış tabii ki ancak bu konuda atılan adımlar çok küçük. Türkiye’nin artık büyük adımlar atma vakti geldi. Ve bence Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Türkiye’de çok kutuplaşmış bir toplum var, toplumda çok fazla ötekileştirme var. Bence Türkiye’deki kadınların, bu politik atmosferi daha olumlu bir hale gelmesine katkıları olacaktır. Bu, Türkiye siyaseti için iyi bir adım olacaktır.</p>
<p><strong>Son olarak eklemek istedikleriniz var mı? </strong></p>
<p>Türkiye’de geçirdiğim 3 yıl benim için çok güzeldi. Yaşananlara rağmen İstanbul’da kendimi hep güvende hissettim. Gerçekten hissettim. İstediğim her yere gittim ve hiçbir türlü tacize uğramadım. Hatta geçen gün bu cümleyi eşime kurdum. Tabi ki hatırı sayılır bir yaşa ulaştım, artık genç bir kadın değilim, ancak bu güvende olma hissini Avrupa’daki birçok ülkede yaşamadım. Türkiye’de sadece güzel ve iyi tecrübeler edindim. İstanbul’da buranın bir sakini gibi, sıradan bir birey gibi yaşadım. Toplu taşımayı kullandım, taksiye bindim, yürüdüm, tek başıma,korumasız bir şekilde hep gezdim. Burada olmak gerçekten çok güzeldi. Ve her yerde oldukça yardımsever insanlarla karşılaştım. Türkçe bilmiyorum ama idare ettim, insanlarla iletişim kurabildim. Türkiye’de yaşadıklarımdan çok şey öğrendim ve bu fırsata sahip olduğum için minnettarım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çeviri ve düzenleme: Şule Serter</p>
<h6><em>Haber kapak fotoğrafı credit: UN Women </em></h6>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/08/un-women-turkiye-temsilcisi-kadinlar-degisimin-asil-elcileridir/">UN Women Türkiye Temsilcisi: Kadınlar değişimin asıl elçileridir</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uçan Baba: Yedek ebeveyn değil, babayım</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/26/ucan-baba-yedek-ebeveyn-degil-babayim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Jan 2017 06:29:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Anne Blogger]]></category>
		<category><![CDATA[Baba Blogger]]></category>
		<category><![CDATA[Babalık]]></category>
		<category><![CDATA[Blogger]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[uçan baba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=11133</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uçan Baba, 20 bin takipçisi olan bir baba blogger. Hamilelik ve anne sütü dışında her şeyi babalar da yapabilir diyor. Babaların, annenin yetmediği yerde devreye giren bir yedek oyuncu ya da stepne olmadığını anlatıyor takipçilerine. 2 aylık kızı Melina’nın doğumundan sonra bu tecrübelerini, yaşadıklarını diğer ebeveynlere ulaştırmak için blog tutmaya başlamış. Uçan Baba ile Türkiye’deki babalık-erkeklik kavramlarını, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/26/ucan-baba-yedek-ebeveyn-degil-babayim/">Uçan Baba: Yedek ebeveyn değil, babayım</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="https://www.facebook.com/ucanbaba87/"><strong>Uçan Baba</strong></a><strong>, 20 bin takipçisi olan bir baba blogger. </strong><strong>Hamilelik ve anne sütü dışında her şeyi babalar da yapabilir diyor. Babaların, annenin yetmediği yerde devreye giren bir yedek oyuncu ya da stepne olmadığını anlatıyor takipçilerine. 2 aylık kızı Melina’nın doğumundan sonra bu tecrübelerini, yaşadıklarını diğer ebeveynlere ulaştırmak için blog tutmaya başlamış. Uçan Baba ile Türkiye’deki babalık-erkeklik kavramlarını, ilgili babalığı, bloggerlık macerasını ve paylaşımlarını konuştuk.</strong></h3>
<p>Bloggerlık artık yalnızca hobi ya da bir tür sosyalleşme hali olmanın ötesine geçti ve anketlerdeki “mesleğiniz&#8221; sorusunun seçeneklerine girmeye başladı. Hal böyleyken sosyal medya hesaplarımızda, video uygulamalarında birçok farklı bloggera rastlar olduk. Sanıyorum en popüler bloggerlık alanları yemek, annelik ve güzellik/bakım. Bunların arasında son dönemde yükselişte olan ise anne bloggerlar. Çalıştaylar, konferanslar, tanışma günleri, marka işbirlikleri derken anne bloggerlık yükselen uğraşlar yahut meslekler arasında yerini aldı. Anneler birbirlerine sorular soruyor, kendi annelik tecrübelerini paylaşıyor, öneriler veriyor, birbirini besliyor. Belli ki bu türden bir etkileşime ihtiyaç duyuyorlar. Lakin bu fotoğrafta göremediğimiz birileri var; babalar. Babalık anneliğin aksine paylaşım, öneri, tecrübe ve etkileşime ihtiyaç duyulan bir alan değil mi? Ya da bu paylaşım henüz kamusal alana mı taşınmadı? Tüm bu sorular arasında sayıları henüz az da olsa, paylaşım yapan, bu işe soyunan baba bloggerları dinlemek mühim. Uçan Baba da onlardan biri&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8211; “Anne bloggerlara tepki olarak doğdum” diyorsunuz. Nedir bu tepki?</strong></p>
<p>Aslında bu tabii işin esprisi. Anneler çocuklarıyla her anını paylaşıyor, bunu sosyal medyada da yayınlıyor. Peki babalar bu fotoğrafta neden yok? Babalar neden paylaşmıyor? Benim çıkış noktam şu; hamilelik ve emzirme dışında bir babanın yapamayacağı bir şey yok. Bu nedenle ben çocuğumu sağlıklı bir birey olarak yetiştirmek için eşit sorumluluğa sahip bir ebeveynim. Ben yedek ebeveyn değilim. Ya da annenin yetişmediği yerde devreye girecek bir stepne değilim. Aslında benim tepkim tam olarak buna. Sloganım babalara sesleniyor yani.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8211; Sonra dediniz ki o zaman ben neden başlamıyorum?</strong></p>
<p>Aynen öyle. Blog fikri kendi ihtiyaçlarımla ortaya çıktı yani. Baba olacağımı öğrendiğim günden itibaren hamilelik ve babalık üzerine okumaya, araştırmaya başladım. Bu alanda çok fazla kaynak var. Bir sürü kitap var, internette bir sürü bilgi var. Ama benim ihtiyacım kitabi bilgiler değil, kişisel tecrübelerdi. Babalar ne yaşıyor, neleri tecrübe ediyor bunu öğrenmek istedim ama fark ettim ki bloggerlık sektöründe babalara çok yer yok. İnternet ve sosyal medya blogger annelerin tekelinde. Ben de bu kaotik ortama bir baba yaklaşımı getirmek için öğrendiklerimi ve tecrübelerimi paylaşmaya karar verdim. Belki benim gibi ihtiyaçları olan erkekler vardır, bir araya geliriz, paylaşırız diye düşündüm. Ama bloga başladıktan sonra gördüm ki sayımız sandığım kadar çok değil, kadınlar bu tecrübeyi anlamak/dinlemek için çok daha istekli.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>&#8211; Evet sayfanızı inceleyince ben de fark ettim, daha çok annelerin takip ettiği bir baba bloggersınız. Hedeflediğiniz bu muydu yoksa gerçeğimiz mi bu? </strong></p>
<p>Evet, maalesef erkek takipçi sayım çok düşük şuan. Facebook’ta %3, Instagram’da %11 kadar. Aslında hedefim bu değildi tabii, gerçeğimiz bu dediğiniz gibi. Lakin blog daha çok yeni, sayı artacaktır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>&#8211; Kadınlar paylaşımlarınızın altına eşlerini, sevgililerini etiketliyor. Paylaşım yorumları, etiketlenmiş erkeklerle dolu. Ne demek istiyorlar?</strong></p>
<p>Yaygın olan tabii “bak ne güzel paylaşımlar, sayfayı takip et, bunları oku” demek. Ama bunların yanında “bak senin gibi babalar da varmış” demek için etiketleyenler de oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8211; Takip ediyor, okuyorlar mı sonra?</strong></p>
<p>Arada kontrol ediyorum, etiketlenenlerden takip edenler oluyor mu diye ama pek yaygın olduğunu söyleyemem. Takipçi kadın-erkek oranından da anlaşılacağı üzere. Ama okuyup okumadıklarını, faydalanıp faydalanmadıklarını bilmiyorum. Bir kısmı takip etmeye, yorum yazmaya çekiniyor olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>Çocuğun bakımı için kariyerine ara veren baba da olabilir</strong></h4>
<p><strong>&#8211; Türkiye’deki hakim erkeklik ve babalık algısını nasıl tarif edersiniz? </strong></p>
<p>Hakim algı şu; baba evin direğidir, ekmek parasını kazanır, eve getirir. Otoritedir. Dolayısıyla bu algının içerisinde “ilgili babalık” kavramına pek de yer yok. Hakim babalık algısı “çocuğa bakan annedir” diyor yani. Çocuk konuşmaya başlayana kadar, yani sözlü iletişime geçene kadar da baba ile çocuk arasında bir ilişki kurulamıyor. Sorumluluk almıyorlar hatta alabilecekleri bir sorumluluk olduğunu da düşünmüyorlar ya da bilmiyorlar. Aslında bebek doğumdan önce, anne karnındayken dahi anne-baba seslerini ayırt etmeye başlıyor. Doğumdan sonra da anne-baba sesini algılıyor. Biz iletişime sözcüklere indirgiyoruz, sözsüz iletişimi bilmiyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8211; Nasıl değişir bu fotoğraf?</strong></p>
<p>Önemli konulardan biri çalışma yaşamı aslında. Kadınlar da kariyer yapıyor. Eğer çocuğun bakım yükünü üstlenecek başka bir seçenek yoksa ve ebeveynlerden biri kariyerine ara verecekse bu illa ki kadındır algısından vazgeçmek gerekiyor. Kariyerine ara veren babalar da olabilir. Buna uygun yasaların çıkması gerekiyor. Ebeveyn izinlerinin artırılması gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>Anneler babalara fırsat vermeli</strong></h4>
<p><strong>&#8211; İlgili babaların sayısının artması için annelerin bir sorumluluğu var mı sizce?</strong></p>
<p>Burada çok önemli bir konu var. Anneler bazen babalara şans vermiyor, çocuğun bakımını tamamen üstlenmek istiyor, aksini bir eksiklik, başarısızlık olarak yorumlayabiliyor. Zorlandıkları yerde babalar devreye girsin istiyorlar. Örneğin bebeğin altı nasıl değiştirilir diye bir yazı yazdım. Çünkü bazı babalar yapmak istiyor ama bilmiyor. Yeltendiğinde ise anne ya da anneanne-babaanne müdahale ediyor, “bırak yapamazsın, beceremezsin, geç kenara ben yapayım” diyor. Böyle olunca bu çabaya girmiş bir babayı kaybediyoruz. Melina’nın ilk aylarında, ağladığında kucağımda susturmaya çalışırken eşim sabırla, hatta içi yana yana bekledi. Çünkü biliyoruz ki annenin kucağına gidince, süt kokusunun da etkisiyle çocuk susuyor. Ama eşim bana destek olmasaydı, bu şansı vermeseydi yapamazdık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>Popüler anne bloggerların paylaşımlarında çocuk bakımının zorluklarını pek görmüyoruz</strong></h4>
<p><strong>&#8211; Siz neler paylaşıyorsunuz blogunuzda?</strong></p>
<p>Ben okuduklarım, öğrendiklerimin özetini değil  de kendi hayatımda yaşadığım tecrübeleri yazmaya çalışıyorum. Loğusalık döneminde anneye nasıl yaklaşılmalı, nasıl bez değiştirilir, anne-babayı çileden çıkaran sorular gibi doğrudan kendi tecrübe ettiklerim üzerine yazıyorum. Çünkü gerçek hayatın kitapta yazandan çok farklı olduğunu biliyoruz. Burada da aynı durum var. Kitaptaki o düzeni sağlayamayınca, ebeveynler kendini kötü ve yetersiz de hissetmeye başlıyor. Ben gerçek hayatta karşıma çıkan zorlukları paylaşmayı daha önemli buluyorum bu nedenle.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8211; Sosyal medyada paylaşılan “tecrübeler” de bazen bunlar gerçek hayat mı dedirtiyor.</strong></p>
<p>Kesinlikle. Sosyal medyanın öyle bir yönü var. İnsanlar genellikle mutlu anlarını, olumlu tecrübelerini paylaşıyor. Özellikle popüler, çok takipçisi olan anne bloggerlarda bunu çok görüyoruz. Uyuyan bebekler, gülen, kahkaha atan çocuklar. Orda sabaha kadar ağlayan, hastalandığı veya diş çıkardığı için huysuzluk yapan bebekleri çok görmüyoruz. Haliyle anne-baba adayları ya da yeni anne-babalar bu hesapları takip edip kendi gündelik pratikleri ile karşılaştırdıklarında “başarısızlık, yetersizlik” hissine kapılabiliyor. Ben neyi eksik/yanlış yapıyorum diye düşünüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>Babalara açık çağrı: Siz köşe yastığı değilsiniz!</strong></h4>
<p><strong>&#8211; Son olarak babalara seslenelim, ne demek istersiniz?</strong></p>
<p>Babalara çağrım şu:</p>
<p>“Siz köşe yastığı değilsiniz. Kalmayın öyle kenarda, ortaya gelin. Her an gidecekmiş gibi kapı ağzında durmayın.</p>
<p>Ne yapacağınızı bilmiyor olabilirsiniz. Bebeğinizin altını değiştiremiyor, gazını çıkaramıyor olabilirsiniz. Eşiniz için yapabileceğiniz çok daha önemli bir şey var. Şimdi size yapması hem çok kolay hem çok zor bir şey söyleyeceğim.</p>
<p>Hem hamilelik döneminde, hem de doğumdan sonraki lohusalık döneminde eşinize ve size akıl veren çok olacak. Normal doğum-sezaryen tartışmasından, anne sütü-mama tartışmasına, çocuğu nasıl giydirdiğinizden nasıl uyuttuğunuza kadar çok geniş yelpazede yüzlerce yorum duyacaksınız. Herkes kendi çocuğuna yaptığını size zorla yaptırmaya çalışacak, bu şekilde kendini meşrulaştırmaya çalışacak. Olmaz demeyin, olacak! Oluyor.</p>
<p>Çocuğunuzla ilgili hiçbir karar net bir sebep sonuç ilişkisine bağlanamadığı için anne babalığın bir doğrusu yok, o yüzden çocuğunuz için en iyisini siz bilirsiniz. Ne konu komşu, ne akraba, ne anneanne ne babaanne. O yüzden siz anne baba olarak bir karar verdiyseniz herkes buna saygı duymak zorunda. Yanlış olduğunu düşünseler dahi saygı duymak zorunda. Baktınız olmuyor, benim yaptığımı yapın. &#8220;Onun annesi İlkim&#8221; deyin. Karşıdaki kişi mesajı alacaktır ve muhtemelen daha fazla yorum yapmayacaktır. Siz ihtiyacınız olduğunda elbette insanların fikirlerini sorun, tavsiyelerini alın ama istemediğiniz halde gelen yorumlara tahammül etmek zorunda değilsiniz.</p>
<p>Babalar, siz eşinizi kendi anne babanız ve eşinizin anne babası dahil dış etmenlerden koruduğunuzda inanın eşinizin üzerindeki yük çok hafifleyecek. Bunu yapın. Ne tepki alırsanız alın, evinizin huzurundan önemli değil. İnsanları kırmaktan korkup, insanların eşinizi içten içe tüketmesine izin vermeyin! Baba olarak eşiniz için yapabileceğiniz önemli şey bu.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uçan Baba’yı takip edin:</p>
<p>Facebook <a href="https://www.facebook.com/ucanbaba87/">facebook.com/ucanbaba87</a></p>
<p>Instagram <a href="https://www.instagram.com/ucan_baba/">instagram.com/ucan_baba</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/26/ucan-baba-yedek-ebeveyn-degil-babayim/">Uçan Baba: Yedek ebeveyn değil, babayım</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir dargın bir barışık: Türkiye-AB İlişkileri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/19/bir-dargin-bir-barisik-turkiye-ab-iliskileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 07:18:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Çiğdem Nas]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi kalkınma vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[müzakereler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Avrupa Birliği İlişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=10996</guid>

					<description><![CDATA[<p>Açılan/açılamayan, açılsa da kapanamayan fasıllar, başlayan, donan, duran müzakereler derken AB-Türkiye müzakerelerinin 11 yılını geride bıraktık. “Çalkantılı” ve birçoklarına göre yılan hikayesine dönen müzakere sürecinin dününü, bugününü ve geleceğini İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Genel Sekreteri Doç.Dr. Çiğdem NAS ile konuştuk. &#8211; En mühim soruyla başlayayım; müzakereler dondu mu? Müzakereler resmen donmuş değil. Avusturya resmen dondurmayı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/19/bir-dargin-bir-barisik-turkiye-ab-iliskileri/">Bir dargın bir barışık: Türkiye-AB İlişkileri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Açılan/açılamayan, açılsa da kapanamayan fasıllar, başlayan, donan, duran müzakereler derken AB-Türkiye müzakerelerinin 11 yılını geride bıraktık. “Çalkantılı” ve birçoklarına göre yılan hikayesine dönen müzakere sürecinin dününü, bugününü ve geleceğini İktisadi Kalkınma Vakfı (İKV) Genel Sekreteri Doç.Dr. Çiğdem NAS ile konuştuk.</strong></p>
<h4></h4>
<p><span id="more-17603"></span></p>
<h4><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-10997 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/01/ikv.png" width="842" height="473" /></h4>
<p><strong>&#8211; En mühim soruyla başlayayım; müzakereler dondu mu? </strong></p>
<p>Müzakereler resmen donmuş değil. Avusturya resmen dondurmayı önerdi ama kabul görmedi. Avrupa Birliği (AB)’nin kararı şuan için yeni başlık açmamak yönünde. Ama bu müzakerelerin resmen dondurulduğu anlamına gelmiyor. Hazirandan beri  yeni başlık açılmıyordu. 2017’de  de açılması zor gözüküyor. 14 fasıl üzerinde Kıbrıs meselesi ile bağlantılı olarak blokajlar var. Kıbrıs’ta bir çözüm sağlanması Türkiye’nin AB sürecinde de rahatlama sağlar. Ancak tabi müzakerelerde tek engelleyici unsur Kıbrıs meselesi değil. AB’nin entegrasyon kapasitesi, AB’nin iç krizleri nedeniyle genişlemenin yavaşlaması, Türkiye’de demokraside yaşanan sorunlar, güvenlik ortamının bozulması… Tüm bu unsurlar da müzakerelerin sonuçlanmasını engelledi. Öte yandan Kıbrıs meselesinde Cenevre’de devam eden görüşmeler var. Buradan olumlu bir sonuç çıkarsa ve Gümrük Birliği güncellemesi olursa, açılamayan fasılların, en azından bazılarının açılması söz konusu olabilir.</p>
<p><strong>&#8211; Nedir bu fasıllar? Neden açılamıyor?</strong></p>
<p>AB üyesi olmadan önce, aday ülkeler çeşitli basamaklardan geçiyor. Özetle, aday ülke ile Avrupa Birliği politikalarının karşılaştırıldığı, müzakere edildiği, iyileştirildiği bir süreç bu. Bu süreç de 35 başlık ya da AB’nin diliyle “fasıl” üzerinden yürütülüyor. Bu fasıllar açılıyor, değerlendirme ve iyileştirme yapılan bir müzakere sürecine giriliyor. İlgili fasılda AB politikalarına uyum gerçekleşmişse, o fasıl kapanıyor. Yani bu fasılda gerekli düzenleme, iyileştirme yapılmıştır deniyor. Fakat 2006’da Avrupa Birliği Konseyi 8 faslın açılmamasına ve hiçbir faslın da geçici olarak kapatılmamasına karar verdi. Yani müzakere fasıllarını açsanız bile kapatamıyor, tamamlayamıyorsunuz.</p>
<p><strong>&#8211; Sebebi ne bu kararın?</strong></p>
<p>Sebebi Kıbrıs ile ilgili. AB’ye 2004’te 10 yeni ülke girince, Gümrük Birliği gereği Türkiye’nin gümrük alanını bu yeni ülkeleri de içerecek şekilde genişletmesi istendi. Sorun da burada başlıyor çünkü bu 10 yeni ülke içerisinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de var. Yani Türkiye’nin tanımadığı bir ülke. Türkiye, Güney Kıbrıs’tan gelen taşıtlara limanlarını ve havalimanlarını açmıyor. AB de diyor ki; bunu tüm AB üyesi ülkelere açmanız gerekiyor, aksi Gümrük Birliği’nin ihlalidir. Açılmaması kararlaştırılan 8 fasıl da Gümrük Birliği ile ilgili gördükleri fasıllar. Buna ek olarak Güney Kıbrıs’ın tek taraflı olarak bloke ettiği 6 fasıl daha var. Bu durum müzakere sürecinde filli bir ilerlemeyi engelliyor.</p>
<p><strong>&#8211; Peki AB bu konuda bizden ne bekliyor? Güney Kıbrıs’ı resmen tanımamızı mı? Yoksa başka ara yollar var mı?</strong></p>
<p>Bir AB üyesi ülke olarak kabul etmemizi istiyorlar fakat bu yönde bir baskı kurmuyorlar. Bu mesele Gümrük Birliği üzerinden konuşuluyor. Yani bir AB üyesi ülke olarak Gümrük Birliği’ni Güney Kıbrıs’a da uygulayın diyorlar. Örneğin 2009’da Kıbrıs meselesi müzakere edilirken Türkiye şunu önerdi; biz İzmir Limanı’nı açalım, fakat siz de KKTC’nin uçuşlarını uluslararasına açın. Bu kabul görmedi. Şunu da hatırlamak lazım, Kıbrıs Adası&#8217;nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren Annan Planı KKTC tarafında kabul edilirken, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde reddedildi. Bu durum Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu lehine uluslararası camiada olumlu bir algıya neden oldu ancak sorun çözülmedi. Topraklarında BM Barış gücünün bulunduğu, sınırları sorunlu olan bir ülke AB’ye üye olmuş oldu. Kıbrıs meselesine AB de taraf oldu ve Türkiye’nin AB ile müzakere süreci kesintiye uğradı. Şimdi Kıbrıs’ta çözüm sürecinde son aşamaya gelinmiş olması Türkiye’nin AB süreci  açısından da önem taşıyor. Tabii şunu da belirtmek lazım, bu mesele çözüme kavuşsa bile, sürecin hızla ilerleyeceği ve tam üyeliğin gerçekleşeceği düşünülmemeli. Fasıllar açılacak, müzakere edilecek, oylamalar olacak.</p>
<p><strong>&#8211; Bugüne kadar hiç ilerleme olmadı mı?</strong></p>
<p>Oldu tabii. 16 fasıl açıldı bugüne kadar. 2010-2013 arasında bir duraklama dönemi oldu, hiçbir fasıl açılmadı, sonra tekrar devam etti. Fakat burada önemli olan nokta şu; müzakere süreci ivmesini kaybettiği için AB de Türkiye’ye şunları yapın da faslı açalım/kapatalım diyemiyor. Son dönemde de AB reformları süreci oldukça yavaşlamış durumda. En son geçen sene bir reform süreci yaşadık, vizeyle ilgili.  Vize serbestliği yol haritasındaki 72 kriteri yerine getirmek için özellikle geçen nisan ayınca Meclis’ten birçok yeni kanun geçti, veri güvenliği kurumu, insan hakları ve ayrımcılıkla mücadele kanunu  gibi kanunlar çıkarıldı, ilgili Avrupa Konseyi sözleşmeleri kabul edildi. Ancak bu süreç de sona kalan 542 kriterin yerine getirilmemesi sebebiyle tıkandı.</p>
<p><strong>&#8211; Reform süreci nasıl işliyor, olumlu adımlar atıldı mı AB politikalarına uyum anlamında?</strong></p>
<p>Somut bir kazanım beklendiğinde reform süreci Türkiye’de ilerliyor. Örneğin; vize serbestliğinin alınabilmesi için veri güvenliği kanunu çıkarıldı. Yine kara para aklama ile ilgili, yolsuzluk ile ilgili eylem planları kabul edildi. Bunun gibi birçok yeni düzenleme yapıldı. Fakat reformların gerekli dönüşümü sağlayacak içerikte olup olmadığı tartışmalı. Çünkü bazen hızlıca yapalım ve kazanımlarını elde edelim diye yüzeysel bir süreç işletiliyor. Bu durumda da AB, bunu yapmışsınız ama bu yeterli değil, revize edin diyebiliyor.</p>
<p><strong>&#8211; AB üyesi ülkeler Türkiye’nin adaylığına nasıl bakıyor?</strong></p>
<p>Almanya müzakere sürecinin başından beri Merkel’in işbaşına gelmesi ile, Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu söyledi. Üyelik yerine imtiyazlı ortaklık modelini önerdi. Fransa’ya baktığımız vakit, Sarkozy’nin “Türkiye Avrupalı değildir” söylemi burada büyük yankı yaratmıştı. Yani Türkiye’yi kültürel, coğrafik ve siyasi olarak AB’nin bir parçası olarak görmeme eğilimi var diyebiliriz. AB artık Türkiye’ye bir üyelik perspektifi sunmaktan kaçınır hale geldi. Diğer üye devletler arasında Türkiye’nin AB üyeliğini yakın zamana kadar destleleyen ülkeler oldu: Finlandiya, İsveç ve Britanya gibi. Ancak son dönemde özellikle hak ve özgürlüklerle ilgili Türkiye’nin Avrupa’daki imajı oldukça bozuldu. Aşırı sağın ve Türkiye karşıtı görüşlerin de güçlenmesi ile birlikte, bugün AB’de Türkiye’nin üyeliğini savunmak oldukça riskli hale geldi.</p>
<p><strong>&#8211; Türkiye’de AB üyeliğine bakış nasıldı bu süreçte?</strong></p>
<p>Türkiye’de AB projesi sahipsiz kaldı diyebiliriz. AKP ilk iktidara geldiğinde AB projesini sahiplendi, kendini de özgürleştirici, siyasi olarak önünü açacak bir unsur olarak gördü. Fakat özellikle AB perspektifi hızını kaybedince ve iç siyasette AB çıpası kullanışlılığını yitirince, AKP de artık süreci sahiplenmeyi bıraktı. Diğer partilerde de destekleyenler olsa da genel olarak Türkiye’de AB sürecini savunacak güçlü aktörler kalmadı.</p>
<p><strong>&#8211; Neden?</strong></p>
<p>Türkiye’nin iç gündemi çok değişti, Cumhurbaşkanlığı tartışmaları, Türkiye’nin dış politikası ve yeni yaklaşımların egemen olması, süreci durma noktasına getirdi. Türkiye Avrupa dışında yeni perspektifler edinmeye başladı. 2011 öncesinde Türkiye model ülke olarak anılıyordu. Mesela Türkiye üyelik müzakerelerine başladığında en çok ilgi duyan kesimlerden biri de Arap dünyasıydı. Onlar bu süreci “Türkiye yapabiliyorsa biz de yapabiliriz” diye okudular. O yüzden Türkiye’nin belki Ortadoğu’da popüler olmasının bir sebebi de bunu yapabilmiş bir ülke olmasıydı. Fakat 2011 sonrası biraz geriye gidiş oldu. Özellikle 2013 Gezi Olayları’ndan sonra AB’den önemli eleştiriler geldi. Olumlu sayılabilecek bir süreci Türkiye’nin çözüm süreci döneminde yaşadık. Raporlarda çözüm sürecini destekleyen, mümkün olduğu kadar bu sürecin yürütülmesini temenni eden ifadeler yer verildi. Fakat bu süreç de bitince artık tamamen geriye gidiş olmaya başladı. Türkiye’de AB karşıtı ve genelde Batı karşıtı söylem gittikçe güçlendi. Devlet kimliği Avrupa dışı unsurlarla tanımlanmaya başlandı.</p>
<p><strong>&#8211; AB müzakereleri geriye gidiş olarak mı okuyor?</strong></p>
<p>3 senedir geriye gidiş ifadesi kullanılıyor. İlk olarak kamu alımları konusunda geriye gidiş olduğu ifade edilmişti. Sonra geçen sene ifade özgürlüğünde de geriye gidiş var, hukukun üstünlüğünde de geriye gidiş var dendi. Bu sene de 6 farklı alanda geriye gidiş olduğu ifade edildi ve en hak ve hukuk ile ilgili kriterler dışında ilk defa bu geriye gidişin  içine ekonomi de katıldı. Özellikle 15 Temmuz sonrası alınan önlemler, şirketlere el konulması, medya kuruluşlarının ve STK’ların kapatılması geriye gidişi tetikleyen faktörler olarak yorumlanıyor.</p>
<p><strong>&#8211; Kamuoyu ne diyor?</strong></p>
<p>Kamuoyu bir hedef olarak AB’nin Türkiye için iyi olduğunun ve eğer gerçekleşse vatandaşların hayat kalitesini yükselteceğinin farkında. Ancak sürecin yerinde sayması ve Türkiye ve AB ilişkilerinde yaşanan güven bunalımı  kamuoyunu da etkiledi. AB’nin tutarsız politikaları da Türkiye’deki AB imajını etkiliyor. İktisadi Kalkınma Vakfı olarak Nisan ayında bir araştırma yaptık. Kamuoyunda AB üyeliğine destek %75 çıktı. Bir önceki yıl %61’di. Araştırmanın yapıldığı zaman AB ile ilişkilerin hareketlendiği bir dönemdi, mülteci anlaşması konuşuluyordu. İnsanlar AB üyeliğini destekliyor ama bunun gerçekleşeceğine inanıyor musunuz diye sorduğumuzda sadece %30 evet diyor. Yani çoğu insan AB bizi almaz zaten diye bakıyor.</p>
<p><strong>&#8211; Şanghay İşbirliği Örgütü’nü konuşmaya başladık. AB’nin alternatifi mi?</strong></p>
<p>Çok çok farklı şeyler. Yani AB bölgesel entegrasyon endeksli, Şangay Beşlisi ise daha güvenlik endeksli bir örgüt. AB uluslararası işbirliğinin çok ötesinde bir bütünleşme hareketi, tek para birimi, ortak merkez bankası, tek Pazar, ortak serbest dolaşım alanı gibi birçok önemli kazanıma sahip.  Şanghay İşbirliği Örgütü ise gevşek bir ittifak olarak görülebilir. Üye ülkelerine baktığımızda ise Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Rusya, Çin gibi büyük kıta güçleri var. Birbirleri ile ortak noktalarından çok daha büyük farklılıklara sahipler.  Türkiye’nin o fotoğrafta olması çok güç. Diğer yandan AB üyesi ülkeler, küçük/orta ölçekli ve her bakımdan Türkiye’ye daha uygun modeller sunabilecek ülkeler. Burada en mühim nokta şu; AB müktesebatı Türkiye için önemli modeller sunuyor. Bunlar gelişigüzel hazırlanmış modeller değil, sivil topluma, iş dünyasına danışılarak hazırlanan modeller. Bunların Türkiye için büyük önemi var. Bunu Şanghay İşbirliği Örgütü’nde bulamazsınız.</p>
<p><strong>&#8211; AB içinde de durumlar pek iyi değil sanıyorum.</strong></p>
<p>Evet, Türkiye’nin adaylık süresi boyunca AB’de de önemli gelişmeler oldu. 2005’te anayasal kriz yaşandı. AB kendi anayasasını oluşturacak bir anlaşma tasarladı ve anlaşma Fransa ve Hollanda’da reddedildi. Bu AB için önemli bir kriz anlamına geldi çünkü AB’nin en büyük destekçilerinden olan iki kurucu ülke bunu reddetti. Bu da AB’nin içinde büyük krizler olduğunu gösterdi. Sonra Brexit süreci. İngiltere’den sonra başka ülkeler de bu yolu izler mi sorusu akıllara geldi. Avrupa’da sağın yükselişi, ülkelerin kendi iç meseleleri. Yani AB’nin şuan Türkiye’nin üyeliğini onaylamak gibi büyük bir adımı atabilecek durumda olmadığını görüyoruz.  2017’de AB’nin 3 önemli ülkesinde seçimler var: Hollanda, Fransa ve Almanya. Seçim ortamında AB politika süreçleri de bundan etkileniyor. Liderler seçim sürecinde çeşitli baskılar ile karşı karşıya geliyor ve yeni adımlar atmaları güçleşiyor. Bu 3 ülkede de popülist ve sağ muhalefetin iktidara aday olduğunu ve kampanyalarında AB karşıtı söylemlere yer verdiklerini görüyoruz.</p>
<p><strong>&#8211; İpler her iki tarafta da gerilmişken, birleştirici güç ne olabilir? </strong></p>
<p>Şuan iki tarafı bir araya getirebilecek en somut şey ekonomik çıkarlar. Türkiye ihracatının %48’ini AB’ye yapıyor. AB ticaret anlamında birinci partnerimiz, biz de AB’nin 5. büyük ticaret partneriyiz. Yani üretim zinciri dediğimiz çarkın içinde Türkiye önemli bir rol oynuyor.  2017’de başlaması öngörülen gümrük birliğinin güncellenme süreci ilişkilerin de lokomotifi olmaya aday.</p>
<p><strong>&#8211; Bu süreç böyle sürüncemede mi gidecek? </strong></p>
<p>Bazıları diyor ki; AB tam üyeliği zaten olmayacak,  o zaman bunun adını koyalım. Bir alternatif oluşturalım tam üyelik yerine. Ama şuan alternatif konusunda da bir uzlaşı yok. İmtiyazlı ortaklık deniyor. Bu imtiyazlı ortaklık nasıl olacak, sınırları imkanları nedir bilmiyoruz. Yani hem AB ülkeleri hem de Türkiye zor günlerden geçiyor. Böyle bir vakitte yeni bir alternatif, yeni bir karar verebilecek durumda değiller. O yüzden bu dönemi bir geçiş dönemi olarak görmek lazım. Mümkün olduğu kadar ilişkileri koparmamak ve süreci atlatmaya çalışmak. Yani müzakereler kağıt üstünde de olsa devam etsin. Çünkü dondurulması bizi çok daha geri bir noktaya taşır.</p>
<p><strong>&#8211; AB sürecinin Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının gelişimine katkısı oldu mu?  </strong></p>
<p>Ben çok olumlu katkısının olduğuna inanıyorum. Çünkü AB için sivil toplum çok önemli bir aktör, özellikle Komisyon sivil toplumla beraber çalışıyor, bir koalisyon ortağı gibi görüyor sivil toplum kuruluşlarını. AB’nin STK’lara yönelik proje destekleri çok önemli. Bu destekleri yalnızca finansal kaynak olarak görmüyorum, proje öğretici bir süreç. Bu anlamda STK’ların kapasitesinin artmasına büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Yeni kavramların Türkiye’ye taşınmasına vesile oldu, bir devinim yarattı aslında Türkiye sivil toplum dünyasında.</p>
<p><strong>&#8211; Peki ileriki günlerde bizi neler bekliyor, AB sürecinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? </strong></p>
<p>Sadece Türkiye’de değil birçok ülkede büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemdeyiz. Bu bakımdan eski kalıplarımız ile geleceği öngörmek oldukça güç. Fakat hem Türkiye’nin hem AB’nin özellikle ekonomi ve güvenlik açısından birbirine ihtiyacı var. Kısa vadede bir karar verilebilecek gibi görünmüyor. Sanıyorum bir süre daha ilişkiler böyle sallantıda gidecek. Şu anda en rasyonel olan iki taraf için de fayda sağlayacak ortak proje ve girişimlere odaklanmak. Gümrük birliğinin güncellenmesi böyle bir ortak girişim imkanı sunuyor. İki taraf da bu süreçten fayda sağlayacak. Esas olan konuşmayı bırakmamak ve siyasi koşullar ne kadar kötü olursa olsun diyaloğu ve işbirliğini  devam ettirmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/19/bir-dargin-bir-barisik-turkiye-ab-iliskileri/">Bir dargın bir barışık: Türkiye-AB İlişkileri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ütü de yaparım kariyer de</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/08/utu-de-yaparim-kariyer-de/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2017 14:33:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Bosch]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Ev Emeği]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlık]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal cinsiyet rolleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=10829</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bosch yeni bir ütü reklamı yayınladı. Reklamı benzerlerinden ayıran ise çamaşır sepetiyle odaya giren, ütüyü yapan ve küçük çocuğun bakımını üstlenenin bir kadın değil erkek olması. https://www.youtube.com/watch?v=F8qkK5BrWHI Toplumsal cinsiyet rollerine dair kalıp yargılar, ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi emekleri yalnızca veya çoğunlukla kadınlar tarafından yerine getirilmesi gereken işler olarak görüyor. Türkiye’nin gerçeği de [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/08/utu-de-yaparim-kariyer-de/">Ütü de yaparım kariyer de</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bosch yeni bir ütü reklamı yayınladı. Reklamı benzerlerinden ayıran ise çamaşır sepetiyle odaya giren, ütüyü yapan ve küçük çocuğun bakımını üstlenenin bir kadın değil erkek olması. </strong><span id="more-17569"></span></p>
<p>https://www.youtube.com/watch?v=F8qkK5BrWHI</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Toplumsal cinsiyet rollerine dair kalıp yargılar, ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı gibi emekleri yalnızca veya çoğunlukla kadınlar tarafından yerine getirilmesi gereken işler olarak görüyor. Türkiye’nin gerçeği de bu yargıların toplumda ne denli yaygın olduğunu gözler önüne seriyor. Türkiye’de kadınlar ücretsiz bakım işine</span><span style="font-weight: 400;"> erkeklere oranla günde 4 kat daha fazla zaman ayırıyor (kadınlar 6,18 saat; erkekler 1,46 saat)</span><span style="font-weight: 400;">. Dünya genelinde ise bu rakam 2,5 kat.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu fotoğrafın değişmesi ve cinsiyete dayalı rol dağılımının ortadan kalkması için ise tüm sektörlere önemli roller düşüyor. Bosch’un yeni ütü reklamı, ütü yapan, çocuğa yemek yediren, evi süpüren, erkeğin/çocuğun/ailenin refahı için hızlıca ve kolayca ev işlerini halleden “kahraman” kadın/anne figürünün aksine, bir erkek/baba figürü kullanıyor. Üstelik reklamda erkeği yalnızca ütü yaparken görmüyoruz. Ütü masasına çamaşır sepetiyle gelmesi, son sahnede bebeğin bakımını da üstlendiğinin vurgulanması ve kadının çocuklarla dışarıya çıkıyor olması, benzer birçok reklamdaki “kadının işlerine yardım eden fedakar erkek” vurgusunu da epey hafifletmiş görünüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu tür ürün reklamlarında erkekleri ilk kez görmüyoruz. Daha önce erkek çocuğuna ütü ve çamaşır makinesi ayarlarını öğreten anne, ütü yapan ve ailesine aşık baba ve eşine “yardım” eden kahraman erkekler görmüştük. Ev içi işleri üstlenen erkekleri konu alan reklamlardaki hakim duygunun ise genellikle “yardım etmek” olduğunu görüyoruz. “Kadının ev içi yükünü hafifleten erkek”, “eşine yardımcı olan erkek” mesajları, ev içi işlerin sorumlusunun kadınlar olduğu yargısını yeniden üretiyor. Erkek ise kadının bu yükünü hafifleten bir kahraman oluyor. Üstelik çabucak ev işlerini halleden, çocuğa bakan o “kahraman anne” figüründen daha da kahraman. Çünkü kadının kahramanlığı “sorumluluğunu” pratikçe ve layığıyla yerine getirmesinden gelirken, erkeğinki sorumluluk alanı dışında kalan bir işe fedakarca soyunmaktan geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kuşkusuz erkeklerin ücretsiz bakım işlerini üstlenmesinin normalleşmesi için gidecek daha çok yol var. İdealle aramızdaki mesafeyi kabul ederek, Bosch’u ve reklam ajansını toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin ana akımlaştırılmasına katkıda bulunan bu reklam için tebrik etmek gerek. Nicelerini görebilmek dileğiyle.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/08/utu-de-yaparim-kariyer-de/">Ütü de yaparım kariyer de</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mağduriyeti değil hak talebi ve iradeyi konuşalım</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/magduriyeti-degil-hak-talebi-ve-iradeyi-konusalim/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/magduriyeti-degil-hak-talebi-ve-iradeyi-konusalim/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Mar 2016 11:45:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=3502</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Mağduriyeti değil hak talebi ve iradeyi konuşalım” diyor Kemal Ördek. 3 Mart Dünya Seks İşçileri günü kapsamında, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nden Kemal Ördek ile seks işçiliğini, örgütlenmeyi ve paydaşlarla ilişkileri konuştuk. “Seks işçiliği meselesi, evet bir mağduriyet meselesi. Ama seks işçiliği olduğu için değil, düzenlenmediği için oluşan bir mağduriyet” Seks işçiliği [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/magduriyeti-degil-hak-talebi-ve-iradeyi-konusalim/">Mağduriyeti değil hak talebi ve iradeyi konuşalım</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>“Mağduriyeti değil hak talebi ve iradeyi konuşalım” diyor Kemal Ördek. 3 Mart Dünya Seks İşçileri günü kapsamında, Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nden Kemal Ördek ile seks işçiliğini, örgütlenmeyi ve paydaşlarla ilişkileri konuştuk.</h3>
<h4><strong><em>“Seks işçiliği meselesi, evet bir mağduriyet meselesi. Ama seks işçiliği olduğu için değil, düzenlenmediği için oluşan bir mağduriyet”</em></strong></h4>
<p><strong>Seks işçiliği konusundaki yaklaşımınızı anlatır mısın biraz?</strong></p>
<p>Biz diyoruz ki mağduriyeti değil hak talebi ve iradeyi konuşalım. Mağduriyet var tabi ki, insan hakları hareketi bir mağdurlar hareketidir zaten, dolayısıyla o mağduriyet hikayeleri otomatikman bizim hayatımızda da var. Ama biz mağdur olduğumuzu ağlak ve agresif bir siyasetle ortaya atmıyoruz. Bizim derdimiz evet bir mağduriyetimiz var ama biz irade sahibi özneleriz ve bizim taleplerimiz var. Daha pozitif bir yerden mücadele yürütme derdindeyiz. Bu mağduriyetleri ortadan kaldırmanın yolu bu mücadeleyi kendi sesimizle ve argümanlarımızla yürütmemiz ve sizin bizi muhatap almanız. Biz dernek olarak kurulduğumuzdan beri hep şunu söylüyoruz; bu doğru bir siyaset yapma tarzı değil, doğru bir aktivizm yapma tarzı değil. Mağduriyetlerimizi hak talepleri ile eşleştirerek öne atarsak ancak dikkate alınabiliriz. Seks işçiliği meselesi evet bir mağduriyet meselesi ama seks işçiliği olduğu için değil o mağduriyet, düzenlenmediği için o mağduriyet. Dolayısıyla biz bu mağduriyetten kurtulmak isteyen insanlar olarak bu sektörün düzenlenmesi gerektiğini ve bizim taleplerimiz paralelinde düzenlenmesi gerektiğini söylüyoruz. Bizim konumuz kim neden bu işe başladı değil. Bu işi yapıyorsa bir insan, onurlu bir şekilde yapacak koşulların sağlanması. Bizim talebimiz bu. Şiddete uğramasın, ayrımcılık görmesin, bir takım ahlak kodları üzerinden damgalanmasın, öldürülmesin. Çok temel, çok somut şeyler.</p>
<h4><strong><em>“Kaç tane işportacı ‘ben işportacı olmak istiyorum’ diye sokağa çıkar ki? Herkes zaten kısıtlı alternatiflerin farkında olarak kendisine en uygun alternatifi seçiyor.”</em></strong></h4>
<p><strong>Bu zorunluluk mu gönüllülük mü tartışmalarına ne diyorsun?</strong></p>
<p>Biz seks işçiliğinin zorunluluk ve gönüllülük yapay ayrımından kurtulması gereken bir tartışma olduğunu düşünüyoruz. Zorunluluk bütün sektörlerde var. CEO’dan fabrika işçisine kadar o zorunluluğun örüntülerini görürsünüz. Herkes zaten kısıtlı alternatiflerin farkında olarak kendisine en uygun alternatifi seçiyor. O kısıtlı alternatifler içerisinden seks işçiliği tam da budur. Aslında taksi sürücüleri de budur. Maden işçileri de budur. Temizlikçi kadınlar da budur. İşportacılar da budur. Kaç tane işportacı ‘ben işportacı olmak istiyorum’ diye sokağa çıkar ki? İstemiyor yani. Kayıt dışı sektör olduğu ve düzenlenmediği için çok fazla hak ihlali var ve bunlar izlenmiyor. İzlenmediği ve belgelenmediği için bu ihlallerin ortadan kaldırılması için bir savunuculuk da yürütülemiyor.</p>
<p>Tarlada çalışan çocuklara hiç kimse bir şey demiyor ama sektöre itilmiş çocuklara herkes bir şey söylüyor çünkü oradaki dert gerçekten çocukların onurlu bir yaşam sürmesi değil, ahlakları. Evet çocuklar seks işçiliği yapmamalı çünkü onun adı istismardır. Ama bu argümanı üretirken doğru dili kullanmak gerekir. Tarlada çalışan, çalıştırılan çocukları konuşurken bu dili kullanmıyorsan onun bir istismar biçimi olduğunu söylemiyorsan, sen ikiyüzlü bir siyaset yürütüyorsundur. Veya şiddete uğrayan bir kadın ‘aa işte fuhuş yapıyor o yüzden şiddete uğruyor’ ya da ‘fuhuşun kendisi zaten bir şiddet biçimidir’ diyorsan, sen seks işçilerinin hayatını bilmiyorsun demektir. Hiç tanımıyorsundur, hayatında bir seks işçisi görmemişsindir.</p>
<h4><strong><em>“Zaten kendimizi zor kabullendiriyoruz, bir de seks işçisi olanları nasıl kabullendireceğiz?”</em></strong></h4>
<p><strong>Seks işçiliği konusu diğer LGBT çalışan örgütler tarafından nasıl algılanıyor?</strong></p>
<p>2012’de Pride’a katıldım. Orada bir panelde LGBT hareketinin geçmişinden ve bugüne nasıl evrildiğinden bahsediliyordu. Ben de seks işçiliğine vurgu yapılması gerektiğini söyledim. Hareketin çok bilinen bir yüzü tedirgin oldu böyle bir şey söylememden ve böyle platformlarda çok fazla seks işçiliği meselesini ön plana atmanın stratejik olarak doğru olmadığını söyledi. “Zaten kendimizi zor kabullendiriyoruz, bir de seks işçisi olanları nasıl kabullendireceğiz” gibi son derece elitist, üstten bir çıkış yaptı. Fakat şimdi hareket değişiyor, dönüşüyor. Özellikle biz dernek olduktan sonra ortaya çıkan tablo ister istemez onları seks işçiliğini meslek olarak tanınmaması noktasında söylem üretmelerini engelledi. Yani o kadar kolay değil artık çünkü altını argümanlarla dolduran bir hareket var ve bu hareketin karşısına çıkmak için o argümanlardan daha güçlü argümanlar lazım.</p>
<h4><strong><em>“Kadın hareketinin de iktidarı var LGBT’lilerin de”</em></strong></h4>
<p><strong>Bu konu dışlanıyor yani?</strong></p>
<p>Hepsi için söylemiyorum bunları, LGBT hareketinin önemli bir kısmı zaten seks işçiliği yaparak örgütlenen kişiler. Dolayısıyla onlardan gelen de bir direnç var. Onlarla biz birleşince bu beyaz, daha çok eşcinsel orta sınıf, orta-üst sınıf arkadaşların hareketi biraz daha kapsayıcı bir hareket haline geldi. Daha doğrusu büyük tartışmalar oldu büyük kavgalar oldu ondan sonra dönüşebildi.</p>
<p>Zamanında radikal feministler vardı, fuhuşla ilgili her şeye karşı çıkarlardı. Şimdi seks işçiliği söz konusu olduğunda “ya bir durun bu konuda soru işaretlerimiz var” falan demeye başladılar. En azından o soru işaretleri oluştu ve insanlar bir şeyleri düşünür tartışır hale gelebildiler. Aslında ne kadar dışlayıcı bir hareket olduğunun farkına vardılar zamanında, hala öyle. O iktidar, her yerde iktidar, çok da değişen bir şey değil. Yani kadın hareketinin de iktidarı var LGTBİ’lilerin de var. Belki ilerde seks işçileri hareketinin de olacak. Biraz daha ana akım haline geldiğimiz zaman.</p>
<h4><strong><em>“</em></strong><strong><em>İnsan hakları hareketi zaten hala LGBT hareketini çok kabul edebilmiş değil”</em></strong></h4>
<p><strong>Peki insan hakları örgütlerinde durum nasıl?</strong></p>
<p>İnsan hakları hareketi zaten hala LGBT hareketini çok kabul edebilmiş değil, seks işçilerini dışarda bırakıyorum. 90’ların başında insan hakları dernekleri atıyordu LGBT’leri, “gelmeyin, sizin hak talepleriniz şuan çok şey değil, biz işkence görüyoruz” falan diye. Hiyerarşi kuruyorlardı. Şimdi o hiyerarşinin seviyesi biraz azaldı fakat hiyerarşi her zaman var. Kodamanlar köşe başlarını tutmuş, o kodamanların istediği şeyler oluyor istemediği şeyler olmuyor. Dolayısıyla böyle alternatif politikalar üretmek zorunda kalıyor bizim gibi insanlar. Yani “biz de varız” demek zorunda ve oraları dürtmek zorunda kalıyoruz.</p>
<h4><strong><em>“Şu anki insan hakları mücadelesi yürütme sistemi biraz birilerini taklit etme üzerinden gidiyor”</em></strong></h4>
<p>Bizim gibi arkadaşların o direncini gördükleri zaman ve karşısına bizim kadar güçlü argümanlar koyamadıkları zaman ister istemez kendi platformlarına girmemize tırnak içerisinde “izin veriyorlar”. ‘E, hadi gel. Siz de çok zararlı değilmişsiniz aslında bizim gördüğümüz gibi’ diyorlar. Yani 10-15 kişi falan var ve bu 10-15 kişi ele geçirmiş durumda. Projelerin kime çıkacağı, bakanlık toplantılarına kimlerin gideceği belli… Ama işte onlar kabul etmek zorunda kalıyorlar, yeter ki marjinal olarak algılanan gruplar da o iktidar sistemi içerisinde kendilerine pay biçip onlar gibi olmasınlar. Çünkü oluyorlar. Bu işin doğasında var belki. Çünkü şu anki insan hakları mücadelesi yürütme sistemi biraz birilerini taklit etme üzerinden gidiyor. 15 sene önce bilmem ne insan hakları savunucusu cezaevine girdi, hapis yattı, işte şu kadar dava açıldı hakkında ama şuan onun geldiği yer burası ve ben de onun gibi olmalıyım, aynı metotlarla aktivizm yapmalıyım tartışması var. Bunlar çok konuşulan şeyler değil o yüzden ben de konuşurken acaba doğru mu söylüyorum yanlış mı söylüyorum tedirgin oluyorum, haksızlık mı ediyorum insanlara diye. Ama gördüğüm bu. 10 senedir bu işin içindeyim. Genel itibariyle böyle. Ama biz ne yaptığımızı bildiğimiz sürece, doğru metotlarla ilerlediğimiz sürece bir sıkıntı görmüyorum. Dediğim gibi onlar zaten bize gelmek zorunda kalıyorlar, kalacaklar.</p>
<h4><strong><em>“Şahıs ve meslek olarak marjinaliz, evet ama bağırıp çağırmıyoruz. Protesto etme yöntemlerimiz farklı.”</em></strong></h4>
<p><strong>Kamu kurumlarıyla temas ediyor musunuz?</strong></p>
<p>Kurulduğumuz andan itibaren bizim yaklaşımımız; müzakereci, diyaloğa açık, dayatmacı olmayan, orta yolda buluşabilen bir yöntem ve dille gitmek, konuşmak oldu. Ankara İl Emniyet Müdürü’yle de görüşüyoruz, her hangi bir ildeki Ahlak Büro Amiri ile de görüşüyoruz, bakanlıklardan kişilerle de görüşürüz. Biz bir siyasi parti değiliz. Bizim ideolojiler ile hareket etme gibi bir lüksümüz yok, öyle bir derdimiz de yok. Öyle bir derdimiz olursa gideriz, şahsi olarak başvurumuzu yapar, siyasi olarak mücadelemizi yürütürüz bir partide. Ahlak büro amiri ile konuştuğumuzda nasıl konuşmamız gerektiğini biliyoruz, BM ile irtibat kurup proje alma derdine düştüğümüzde nasıl konuşmamız gerektiğini biliyoruz, bir bakanlık yetkilisi ile konuştuğumuzda hangi spesifik konu ile ilgili konuşuyorsak, orada hangi dili kurmamız gerektiğini biliyoruz. Sonuç almak istiyorum, benim derdim o.</p>
<p>Bizim derneğin kuruluş amacı mesela fuhuşla mücadele kuruluşlarının bertaraf edilmesi ama fuhuşla mücadele kuruluşlarıyla görüşmek de aynı zamanda önceliğimiz. Yani klasik aktivizm yapma metoduna bakarsan devlet her zaman düşmandır ve devletle hiçbir şekilde görüşülmemesi gerekir. Hele hele ismi fuhuşla mücadele komisyonu olan bir kurumla. Ama yani bunlar çok artık ‘80 öncesi sol jargonla aktivizm yapma tarzı. Eline taş al, orayı kır. Onu da yapabilirsin ama ben yapmıyorum. Dolayısıyla o diyalog zeminini her zaman tutmaya çalışıyoruz.</p>
<p>Evet marjinaliz şahıs olarak, meslek olarak kimlik olarak ama bağırıp çağırmıyoruz. Protesto etme yöntemlerimiz farklı. Toplantılarda biz protesto etmiyor muyuz, ediyoruz. Ama bu protesto etme yöntemi alkış tutmak, bağırmak, çağırmak değil. Sorularla zorluyoruz. Farklı yöntemleri keşfetmek lazım.</p>
<h4><strong><em>“Genel ahlakı, genel kamu düzenini ve genel sağlığı korumak istiyorsanız; şiddet uygulamayacaksınız, polisinizi eğiteceksiniz, seks işçilerini üzerinde kondom taşıdığı için göz altına almayacaksınız”</em></strong></h4>
<p><strong>Ne diyorsunuz mesela, nasıl yaklaşıyorsunuz?</strong></p>
<p>Ben 3,5 sene seks işçiliği yapmış bir insanım. Dolayısıyla sektörü biliyorum ve dolayısıyla bu taleplerle geliyoruz size diyorum. Örneğin fuhuşla mücadele tüzüğü diyor ki; genel sağlığı ve genel ahlakı tesis etmek görevim. Biz de diyoruz ki ‘genel ahlakı’ (yani biz kabul etmiyoruz ama mesele bizim kabul edip etmememiz değil), genel kamu düzenini ve genel sağlığı korumak istiyorsanız, bunu yapacağınız yollar belli. Şiddet uygulamayacaksınız, polisinizi eğiteceksiniz, genel sağlığın tesisi için cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların azalmasını istiyorsanız caddede bulunan bir seks işçisinin üzerinde kondom taşımasını bir tehdit sayıp, onu kanıt olarak kullanıp, onu göz altına almayacaksınız. Çünkü o insan kondom taşımamaya ve güvenliksiz ilişkiler kurmaya başlıyor. Aksine sen dağıtacaksın diyoruz.</p>
<p>Arka sokağınızdaki kadınlar dayak yiyor her gece. Ve sizin bu dayağı önleme yetkiniz var diyoruz. Nasıl yapacaksınız bunu; polis devriye aracının benzinine o parayı harcayacağına kızları avlamak için 10 tur atıp. 2 tur atsın, o kızlara saldıran çeteleri göz altına alsın, o kadar. Çok kolay şeyler bunlar. Karakola verilecek tavsiye bu olabilir. Emniyete, İç İşleri Bakanlığı’na verilecek tavsiye bu olabilir. Böyle dediğin zaman bunlar boş konuşmuyormuş diyor. Kabul etmiyor belki ama boş konuşmuyormuş diyor.</p>
<h4><strong><em>“Ben de ibnelere özgürlük derim ben de çok kuir bir ortamda yaşıyorum, ben de öyle düşünüyorum ama ben bunu neden bir milletvekili ile bu şekilde konuşayım ki.”</em></strong></h4>
<p><strong>Bu alanda kamu kurumlarıyla kurulan diyalogları nasıl değerlendiriyorsun?</strong></p>
<p>Her örgütün savunuculuk yöntemi farklı. Eğer sen alanda o dili kuruyorsan, o dille örgütleniyorsan, eylemini yapıyorsan, protesto ediyorsan bunda ben bir sıkıntı görmüyorum. Ama aynı dili örneğin bakanlık toplantısında bilmem nerede yapıyorsan ve ben yıllardır oradaki insanları dönüştürmeye çalışmışken onları irrite ediyorsan, ben derim. Bunlar ne diyor, biz hemen kalkıp gidelim diyor ve 5 dk. oturup gidiyor milletvekili. Bana oy verenlere anlatamam bunu diyor. Kusura bakma arkadaşım doğru bir savunuculuk stratejisi değil bu. Çünkü ikinci randevuyu vermiyorlar bize. Niye veriyim ki diyor. Kamera gelecek, beni bu tiplerle çekecek. Böyle konuşuyorlar. İbnelere özgürlük diyor. Ben de ibnelere özgürlük derim ben de çok kuir bir ortamda yaşıyorum. Ben de öyle düşünüyorum ama ben bunu neden bir milletvekili ile bu şekilde konuşayım ki. Yani bunu yapacaksan AB’den fon alıp profesyonel bir savunuculuk yapıyorum diye dolaşmayacaksın. Devlete sövüp saymakla olmuyor bu işler. Gerektiğinde sövüp sayacaksın ama yeri orası değil.</p>
<p><strong>Bu anlamda iyi bir örnekten bahsettin, kondom dağıtılması konusunda, nasıl oldu, paylaşır mısın?</strong></p>
<p>Evet, İl Halk Sağlığı Müdürlüğü ile ortak bir çalışma yapıyoruz. Her ay onlardan 30-35 bin kondom alıyoruz ve seks işçilerine ücretsiz dağıtıyoruz. Önceden başlamış bir çalışmaydı ama 4 sene hiç dağıtmadılar. Basın duyuruları yayınladık, Hürriyet’e röportajlar verdik, bakanlıkla görüştük. Bakanlık, İl Müdürlüğü’ne döndü bizden randevu istedi. Bir seri randevular döndü. Sonra ihale yapıldı ve ayda 30-35 bin kondomu ücretsiz dağıtmayı kabul ettiler.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/magduriyeti-degil-hak-talebi-ve-iradeyi-konusalim/">Mağduriyeti değil hak talebi ve iradeyi konuşalım</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/magduriyeti-degil-hak-talebi-ve-iradeyi-konusalim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın en temel hakkını, yaşam hakkını istiyoruz</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/insanin-en-temel-hakkini-yasam-hakkini-istiyoruz/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/insanin-en-temel-hakkini-yasam-hakkini-istiyoruz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar Gürer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Mar 2016 11:43:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=3508</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ben sadece insanın en temel hakkı olan yaşam hakkını istiyorum, yani öldürülmeden çalışmak istiyorum.” Bu sözler Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Gani_met’e ait. Seks işçiliğini, transseksüel bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları, şiddet ve toplumsal dışlanma konularında ulusal ve uluslararası alanda savunuculuk yapan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Buse Kılıçkaya ve Gani_met ile konuştuk. &#160; “Seks [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/insanin-en-temel-hakkini-yasam-hakkini-istiyoruz/">İnsanın en temel hakkını, yaşam hakkını istiyoruz</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>“Ben sadece insanın en temel hakkı olan yaşam hakkını istiyorum, yani öldürülmeden çalışmak istiyorum.” Bu sözler Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Gani_met’e ait. Seks işçiliğini, transseksüel bireylere yönelik ayrımcılık, nefret suçları, şiddet ve toplumsal dışlanma konularında ulusal ve uluslararası alanda savunuculuk yapan Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Buse Kılıçkaya ve Gani_met ile konuştuk.</h3>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>“Seks işçiliği bir işçiliktir, sendikalaşma hakkı vardır gibi birçok konuyu kamunun ve sivil toplum kuruluşlarının gündemlerine soktuk.”</strong></h4>
<p><strong>Pembe Hayat seks işçiliği konusunda neler yaptı / yapıyor?</strong></p>
<p><strong>Buse Kılıçkaya:</strong> Pembe Hayat olarak, 8 yıl gibi kısa bir sürede seks işçiliği bir işçiliktir, sendikalaşma hakkı vardır gibi birçok konuyu kamunun ve sivil toplum kuruluşlarının gündemlerine soktuk. Birçok yerde haber oldu, birçok insan seks işçiliğini duydu, seks işçileri “haklarımız da varmış”ı anlamaya çalıştı, birçok dava açıldı, bu davalar sonunda önemli gelişmeler elde edildi.</p>
<p>Biz ilk çıktığımızda patronsuz pezevenksiz bir dünya istiyoruz diye çıkmıştık. İlk yaptığımız toplantıya; siyasetçileri çağırdık, sivil toplum örgütlerini çağırdık, tanıklık yapmak isteyenleri çağırdık, sendikaları çağırdık ve “gelin bu seks işçiliğini beraber tartışalım” dedik. İşçilik midir, değil midir, hak mıdır, değil midir beraber geliştirelim. Çünkü bizler de bu konunun bileniyiz demek istemiyoruz. Gelin hep beraber bu işi bilelim öğrenelim dedik.</p>
<p>Seks işçiliği konusunda ilk yapılan çalışmalardan biri de Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnisiyatifi. İnisiyatif üzerinden gittik ve o dönem birçok insanın tekrar gündemine girdi konu. Bu çok önemli bir şey. İnsanların aklında seks işçiliği midir değil midir diye bir konu kaldı, bu konuşuluyor. Bunun konuşulması bile başarı olduğunu gösteriyor aslında.</p>
<p>İkincisi Kuir Film Festivali. Kuir Film Festivali Türkiye’de ilk devam edebilen, sürdürülebilen LGBT temalı film festivali.</p>
<p>Üçüncü program ise Dilek İnce Giysi Bankası. 2008 yılından beri yürütüyoruz ve ihtiyaç sahibi trans mahpuslara giysi yardımında bulunuyoruz. Cezaevindeki tutsaklarla, özellikle LGBT tutsaklarla dayanışma içerisindeyiz. Gerek mektuplaşır, gerek kıyafet göndermeye çalışır, dayanışma partileri yaparız.</p>
<p>Başka bir program paketimiz de, mesela 20 Kasım Trans Mağdurları Anma Etkinliği kimsenin gündeminde değildi. Translara yönelik ciddi bir eşitliksiz durum vardı, eşcinsel örgütlenmesi daha önde giderken trans örgütlenmesi biraz daha içine serpilmeye çalışan bir hareketti GLB’nin içerisinde. O yıllardan beri, 2006’lardan beri bu çalışma yürütülmekte. Bugün belediyeler billboardlarında 20 Kasım kutlamaları yapıyorlar. Sivil toplum örgütlerinin gündeminde. Defileler düzenleniyor, güzellik yarışmaları yapılıyor bunun için, 20 Kasım inanılmaz bir şekilde yayıldı ve birçok sivil toplum örgütü, LGBT örgütleri başta olmak üzere, 20 Kasım’ı gündemlerine almaya başladı. Bu aslında, şöyle baktığımızda Pembe Hayat’ın 2005’in Nisan ayında ilk o çıkışı ve örgütlenme pratiği bugün geldiğimiz 2016 yılında birçok süregelen insanların programları içerisine aldığı bir etkinlik takvimi oluşmasına da neden oldu. Aslında buradan da başarıyı görebiliriz.</p>
<h4><strong>“Bu ülkede işçi olmak zor. Bu ülkede işçi olarak nefes almak ve yaşamak istemek de zor”</strong></h4>
<p><strong>Seks işçilerinin talepleri neler?</strong></p>
<p><strong>Gani_met: </strong>Aslında şu işçiliktir bu işçiliktir bunun tartışmasını yapmayacağım. Bu ülkede hak temelli çalışılan her alana bir saldırı olur. Ben bir seks işçisiyim. Seks işçiliği de işçiliktir. İşçiliğin hatta babasıdır. Ama bu ülkede sanki sisteme entegre olmuş işçilikler kabul edilmiş, hakları verilmiş, sisteme entegre olmuşlar derken maden işçiliği, ağır sanayi işçiliği, inşaat işçiliği, buradaki işçilerin hakları verildi, sendikal hakları verildi de seks işçiliğinin sendikal hakları verilmedi gibi bir yerde değiliz. Maalesef insana verilen değer bu ülkede böyle. Çok acı. Evet, biz bundan çok muzdaribiz. En önemlisi trans seks işçiliğinde biz yaşam hakkı istiyoruz. Hani nefes alma, insanın en değerli hakkı nefes alma, yaşam hakkı. Bu ülkede en önemli olan yaşam hakkını vermiyorsunuz. Ve seks işçiliği gibi zor olan bir işçilik, ülkenin kendi kültüründen gelme, ahlak namus gibi şeylerle örülmüş bir yerde ve bunların içinden çıkarmak gerekiyor yani. Köklü bir geçmişi olan bir durum seks işçiliği. Bunu ahlaktan, namustan, şuradan buradan alıp, kurtarıp işçilik haline getirmek bayağı bir emek gerektiren bir durum.</p>
<h4><strong>“Maden işçisi fobisi yok bu ülkenin, ya da inşaat işçiliğine karşı bir fobi yok”</strong></h4>
<p>Maalesef bu ülkede işçi olmak zor. Bu ülkede işçi olarak nefes almak ve yaşamak istemek de zor. Bunun sadece muzdaribi benim gibi görünmek çok trajik olur. Evet benim haklarım alınıyor. Evet benim yaşam hakkım var. Homofobi, transfobi olduğu sürece bana bu saldırılar olacak. Garip bir şekilde maden işçisi fobisi yok ki bu ülkenin. Çoluğumuz, çocuğumuz, abimiz, dayımız maden işçisi. Veya ağır sanayide çalışmamak gibi çocuk işçileri fobimiz yok ki. Küçücük çocuklar sanayide ağır şartlarda çalışıyor. Veya inşaat işçiliğe karşı bir fobimiz yok ki. Fobimiz olsun olmasın bu ülkede işçiler öldürülür. Bu benim için çok trajik. Sadece bu durumdan ben muzdarip değilim. Sistemin kendisi içine aldığı, dahil ettiği işçiliklerde bile bu sorunlar varken ben ne yapabilirim bilmiyorum hani. Ben öyle çok lüks şeyler istemeyeceğim. Sendikal haklar, mesai hakkı ben sadece direk insanın en temel hakkı olan yaşam hakkını istiyorum yani öldürülmeden çalışmak istiyorum.</p>
<h4><strong>“Birçok çatışmacı sivil toplum örgütünün yanında LGBT örgütleri daha barışçıl bir dil kullanarak, uzlaştıkları bütün alanlarda bir arada çalışıyor.”</strong></h4>
<p><strong>Alanda çalışan diğer sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkiniz nasıl?</strong></p>
<p><strong>Buse Kılıçkaya</strong> Mesela Türkiye’de benzer alanlarda çalışan örgütler pek birlikte çalışamazlar, bir rekabet algısı vardır. Ama biz Kaos GL ile yıllardan beri çalışıyoruz. Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri Derneği ile beraber ortaklaştığımız çalışmalar vardır. Her konuda ortaklaşmak durumunda değiliz. Uzlaştığımız bütün alanlarda bir arada nasıl bir şeyler üretebiliriz, kolektif nasıl çalışmalar yapabiliriz, bu çalışmaları toplumsal hareket içerisinde nasıl yaygınlaştırabiliriz, bununla ilgili kamuda çalışan veya anayasa yapıcılara nasıl önergeler sunabiliriz. Ki bakıldığında birçok çatışmacı sivil toplum örgütünün yanında LGBT örgütleri daha barışçıl bir dil kullanarak, “lütfen bu olması gerekir bu haktır burayı da görmek gerekiyor” deyip yıllardan beri tekrar tekrar belki binlerce kez aynı cümleyi anlatmak zorunda kalsa da anlatmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Gani_met</strong> LGBT örgütleri, hak temelli örgütler ve daha çok insan hakları üzerinde çalışıyorlar. Yani örgütler için şunu söyleyebilirim; biraz trans kimlik gibi, hem birbirlerini desteklemek zorundalar bir taraftan da birbirlerinin rakipleriler. Translar da öyle, biz geceleri rakibiz ama ben olmasam o da çıkamaz o sokağa, çünkü ben onu koruyorum. Biraz böyle gibi geliyor bana. Ama LGBT olayı biraz daha farklı bir duyarlılık gerektiriyor. O yüzden konu belli, çalışma alanı belli ve daha hassas çalıştıklarını düşünüyorum. Diğer STK’lar ile omuz omuza olmadık daha.</p>
<p><strong>Buse Kılıçkaya</strong> Çatışmalar her zaman olacak, o çatışmaların olumlu olduğunu düşünüyorum ben, olumsuz değil.</p>
<p><strong>Gani_met</strong> Olumsuz değil. Diğer sivil toplum kuruluşları tamamen homofobi ve transfobilerinden arındıktan sonra ortak çalışmalara dahil olmaya başladığınızda belki sorunlar çıkacak. Ama bizim alanımız çalışma alanımız belli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/insanin-en-temel-hakkini-yasam-hakkini-istiyoruz/">İnsanın en temel hakkını, yaşam hakkını istiyoruz</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/03/insanin-en-temel-hakkini-yasam-hakkini-istiyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
