<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yazı arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/yazi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/yazi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 02 Feb 2026 10:55:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Yazı arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/yazi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2026/02/02/kiz-sen-tu%cc%88rkiyenin-hangi-kutbundansin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nilgün Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Feb 2026 10:47:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[BASO]]></category>
		<category><![CDATA[Boğaziçi Avrupa Siyaset Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87988</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyaset Okulu en çok da bu demek. İnsani, medeni ve müşfik bir temas. Kurumsal yapısı, formatı ya da gelenekleri değişse de, koruyacağı özü bu.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2026/02/02/kiz-sen-tu%cc%88rkiyenin-hangi-kutbundansin/">Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p2"><b>2014 yılından bu yana Türkiye’nin en güzide sivil işlerinden biri olan Avrupa Siyaset Okulu, kutuplaşma kelimesinin cazibesine inat, insanlık tarihi kadar eski bir fikre sahip çıkıyor: İnsani, medeni ve müşfik sosyal temas. </b><b></b></p>
<p class="p2">Kutuplaşma, herhalde son 10 yılın, belki daha da uzun bir zarfın, birbirini duymaya tahammülü olmayan &#8211; bazı hayali, bazı organik &#8211; topluluklarını tanımlamak için başvurulan başlıca kavramlardan.</p>
<p class="p2">Bir ikilik ima ediyor: Kuzeyle güney, doğuyla batı, aşağıyla yukarı, içle dış, yerliyle yabancı, kentliyle köylü, zenciyle beyaz, kadınla erkek.</p>
<p class="p2">2014 yılından bu yana Türkiye’nin en güzide sivil işlerinden biri olan Avrupa Siyaset Okulu’nun farklı dönemlerden 20 kadar mezunu, 2025’in son günlerinde bir araya geldik. Derdimiz, bir arada yaşamı dinamitleyen bu kutuplaşma denen musibeti tartışmak, okulun hem geleceği hem de misyonu hakkında fikir alışverişinde bulunmaktı.</p>
<p class="p2">“Rüyalarda buluşuruz” dediğinizi duyar gibiyim. Anayasal demokrasinin tüm kurumlarıyla zangır zangır titrediği, ayağımızı bastığımız toplumsal ve siyasal zeminin sarsıldığı, hak temelli sivil alanı saran kasvet ve yeisin sardığı, Belçika Başbakanı’nın Gramsci&#8217;ye atıfla çağ dönümü canavarlarının dişlerinden bahsettiği, bildiğimiz anlamda bir insan hakları rejimi havzası olarak Avrupa’nın sapır sapır döküldüğü, bir kurum olarak üniversitenin sistematik saldırıların hedefi olduğu, kelimenin her anlamıyla kurak bir zamanda, kulağa biraz çocukça, hatta bebeksi bir pembelikte geliyor değil mi?</p>
<p class="p2">Değil… Çünkü zoraki ve yalan olan kutuplaşmanın kendi.</p>
<p class="p2">Katılımcılardan birinin tabiriyle, insanın mayası bozuk değil. Biraz tembeliz belki, karmaşık sorunlarla uğraşmaktansa günah keçileri yaratmayı seviyoruz, bazen bencil ve korkağız, noksanımız bol şükür, ama kendimizi en iyi hissettiğimiz anlar ve yerler, hep bir aradalıkla mücehhez. Neşe hep, ötekinin aynasından yansıyor.</p>
<p class="p2"><b>Makul bir müktesebat </b><b></b></p>
<p class="p2">Nitekim o masanın etrafındaki 20 kişinin memleketleri, inandıkları değerler, renkleri, duruşları, doğruları ve yanlışları, iyileri ve kötüleri, güzelleri ve çirkinleri hep başka başkaydı.</p>
<p class="p2">Size bu kadar uzak, hatta düşman görebileceğiniz biriyle aynı ortama düşünce, ilkin vahşiliğiniz tutuyor: Hızla kendine benzettiklerinin yanında hizalanma, uzun ve sessiz bakışlar, ufak ufak ortamı koklama, bebek adımlarıyla mıntıka kontrolu. Tedirgin, dikkatli ve savunmada. Ama güvenli bir alan ve makul bir müktesebat sağlandığında, hayatımızın en güzel anları da buralarda kaydediliyor.</p>
<p class="p2">Avrupa Siyaset Okulu da böyle bir yer. Katılanlar bilir, birkaç basit kuralı vardır. Akli baliğ olanın itiraz etmeyeceği, medeniyet 101 seviyesinde, ama yaşamsal kurallar: Her zamankinden daha özenli, her zamankinden daha az alıngan olmak; münazara ve münakaşa için değil, merak ve muhabbet için dinlemek… Bu kadar beş benzemezin yan yana durup konuşabilmesini; kaygılarını ve umutlarını güvenle paylaşabilmesini sağlayan duru, ama işlevsel bir akide.</p>
<p class="p2">Şimdi durup düşünelim. Bu meseleleri senaryosuna katık eden dizilerimizde bile üçüncülere, ara renklere, geçişlere, çokluğa yer yok. Ve bu hiçbir şey değilse bile çok sıkıcı. Sosyal bağlarımızı, maddi ve manevi dünyamızı, zihnimizi, sohbetlerimizi, günün sonunda bütün hayatımızı yoksullaştıran bir 0’lar ve 1’ler düzeni. Kendi küçük dünyamızdan çıkmamızın karşısına dikilen bir mahpushaneye gönüllü girmek gibi kutuplaşmanın şehvetine kapılmak.</p>
<p class="p2">Ötekini dinleyebilmek, nazik ve müşfik olabilmek; davayı satmak, kırgınlıklarını kalbine gömmek, haksızlıkların, eşitsizliklerin üstünü örtmek, aptallaştırıcı bir inkara kapılıp bugün yamuk yumuk bulduğumuz ve varsa sonsuza sabitlenmesine yardım etmek mi demek?</p>
<p class="p2">Pek de değil. O gün söz alanlardan biri, demokrasinin bugün yaşadığı krizin bir ekonomi politiği olduğunu küt diye söyledi. Buz gibi sınıfsallık. İtiraz etmek güç.</p>
<p class="p2">Yahut insanlığın büyük hikayesinde bir uğraktan fazlası olmadığını ikrar, ille de insana rengini ve kokunu veren ne varsa kaldırıp çöpe atmak mı demek?</p>
<p class="p2">O gün masanın etrafında oturan herkes, alabildiğine <i>sui generis </i>idi. Ama bizi neyin ayırdığı değil, neyin birleştirdiğine odaklanmayı seçmişlerdi. Zihni bir yoksulluğa razı değillerdi.</p>
<p class="p2"><b>Eskimeyen bir fikir </b><b></b></p>
<p class="p2">Avrupa Siyaset Okulu’na başvurduğumda yıl 2017 idi. Sanırım üç ya da dördüncü dönem katılımcılarındanım. Yaş sınırının 35 olduğu okula, köprüden önce son çıkışta dahil olmuştum. Bugün 42 yaşındayım ve muhtemelen okulun en “tecrübeli” mezunlarından biriyim. Allahtan saçları daha kır arkadaşlarımız da var.</p>
<p class="p2">Dünün koşulları geçiciydi, bugünün iç sıkıcı nobranlığı geçecek. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Mühim olan, bir araya gelebileceğimiz, ortak bir hayatın mümkünlüğünü doğrudan tecrübe edebileceğimiz ne varsa, kamusal alanlar, okullar, belki dijital araçlar, sivil topluluklar, semt pazarları, bostanlar ya da sahiller, onlara sahip çıkmak. Bazen bir sofrada, bazen amfide, bazen bir deprem bölgesinde afetzedelerin elinden birlikte tutarken, bazen bir derginin sayfalarında, sabrı olmayan dijital çağ mağdurları için bir x2’de izlenen bir YouTube videosunun yorumlarında buluşabilmek.</p>
<p class="p2">Siyaset Okulu en çok da bu demek. İnsani, medeni ve müşfik bir temas. Kurumsal yapısı, formatı ya da gelenekleri değişse de, koruyacağı özü bu.</p>
<p class="p2">Bu özü savunmak, atalık tohumun toprakla buluşacağı günü beklemesi gibi sakınmak. Bu fikir, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan ve bugün yaşam destek ünitesinde can çekiştiği söylenen düzenden çok daha eski çünkü. Binlerce yıl daha eski.</p>
<p class="p2">O gün herkes okulla ilgili bu öze değen bir hikaye anlattı. Belli ki özlem var.</p>
<p class="p2">Diyarbakırlı arkadaşlarımızdan biri, başka bir arkadaşımızı ziyarete Adapazarı’na kabak tatlısı yemeye gidecekmiş, öyle dedi. Eli boş gitmez, Saim’den bir burma kadayıf da sardırır kesin.</p>
<p class="p2">Babam askerliğini Adapazarı’nda yapmış, onun bir Orta Anadolu köylüsü olarak zorunlu askeri hizmet sayesinde görebildiği memlekete, ben de Avrupa Siyaset Okulu sayesinde gidebilirim, ne olmuş…</p>
<p class="p2">Tarih ya da çağ dışı kalacağız korkusuyla doğru bildiğimiz yoldan şaşacak değiliz ya. Sebat tam da böyle zamanlar için var.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2026/02/02/kiz-sen-tu%cc%88rkiyenin-hangi-kutbundansin/">Kız Sen Türkiye’nin Hangi Kutbundansın?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deniz Çekildiğinde</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2026/01/30/deniz-cekildiginde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Av. Arzu Aydoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Jan 2026 10:46:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87983</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belki de denizin çekilmesi, yeniden nasıl yüzeceğimizi hatırlamak içindir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2026/01/30/deniz-cekildiginde/">Deniz Çekildiğinde</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda sivil toplumda bir şey oldu.</p>
<p>Bir anda olmadı belki ama artık inkâr edilemeyecek kadar görünür.</p>
<p>Fonlar azaldı. Azalıyor.</p>
<p>İnsan haklarının sürdürülebilirliğine dair inandırıcılığın zedelendiği, küresel siyasetin yeniden sertleştiği, “önceliklerin” değiştiği bir dönemdeyiz. Bunun Türkiye’deki sivil topluma yansıması ise çok somut: deniz çekiliyor.</p>
<p>Deniz çekildiğinde ne olur biliriz.</p>
<p>Suların altında kalanlar görünür olur. Mercanlar, deniz kabukları, balıklar…</p>
<p>Ve evet, denize atılmış, unutulmuş, görmezden gelinmiş şeyler de.</p>
<p>Bugün sivil toplumda yaşadığımız hâl bana bunu hatırlatıyor. Fonlar çekildikçe, bugüne kadar suyun altında kalan bazı gerçekler de görünür oluyor. En çok da şunu fark ediyorum: Sivil toplumu hep faaliyetleriyle, projeleriyle, çıktılarıyla konuştuk. Ama sivil toplumun kendisini yeterince konuşmadık.</p>
<p>Oysa sivil toplum biraz da hiç umudunu kaybetmemektir.</p>
<p>En karanlık yerlerde, en zor alanlarda; bazen bir sorunu çözemesek bile, en azından “bu sorun neden çözülemiyor” tespitini yapabilmek için kendimizi yıpratmak pahasına çalışmaktır. Çoğu zaman devletin, sosyal devlet ilkesi gereği yapması gereken işleri eleştirerek de olsa üstlenmektir. Bu yükle yaşamayı öğrenmektir.</p>
<p>Tam da bu yüzden sivil toplum zor bir alandır.</p>
<p>Ve tam da bu yüzden, bu alanda birbirimizi dinlemeye, anlamaya, gözetmeye daha çok ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Ama bugün dürüstçe şunu söylemem gerekiyor:</p>
<p>Bu ortak kültürlerde ciddi çatlaklar var. Diyaloglar kolayca sertleşebiliyor. Dinleme yerini savunmaya, anlama yerini konum almaya bırakabiliyor. Elbette çok güzel dostluklar, yol arkadaşlıkları, dayanışmalar da var. Maddi karşılık alamadığımızda bile bizi ayakta tutan o değişim motivasyonu hâlâ güçlü. Bunlar iyi gelen, tutunduğumuz şeyler.</p>
<p>Ama yetmiyor.</p>
<p>Fonlar varken, özellikle Avrupa Birliği fonlarıyla birlikte, sivil toplum belirli biçimlerde kurumsallaştı. Mentörlükler aldı, belli dilleri öğrendi, belli yapılara benzedi. Bu başlı başına ayrı bir eleştiri konusu. Fakat şimdi fonlar çekildiğinde şunu fark ediyorum: Eski halimize, yani gönüllü, üretken, değiştirici gücümüze dönmek yerine, şaşkın bir hâlde kalakaldık.</p>
<p>Sudan çıkmış balık gibiyiz.</p>
<p>Ve bu şaşkınlık biraz uzun sürdü.</p>
<p>Elbette zaman gerekir. Bu hâl anlaşılabilir. Ama artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu şaşkınlık daha ne kadar sürecek? Fonlar yokken ne yapacağız? Dernekler susacak mı? Yoksa başka biçimlerde mi devam edeceğiz? Nerelerde, hangi alanlarda, nasıl?</p>
<p>Bugüne kadar engellere karşı ağlar kurmayı başardık. Yardım toplama izinleri için, mevzuat için, savunuculuk için… Peki neden kendimiz için ağlar kurmuyoruz? Neden sivil toplumun kendi içini, kendi kültürünü, kendi fonsuz hâlini konuştuğu alanları çoğaltmıyoruz?</p>
<p>Belki de artık şunu yapmalıyız:</p>
<p>Kendimizi yeniden yapılandırmayı konuşmalıyız. Birbirimizden feyz almayı, birbirimizle öğrenmeyi. Dayanışmayı sadece kriz anlarında değil, varoluş biçimi olarak kurmayı.</p>
<p>Bir yerde toplumsal cinsiyet uzmanlığı var, başka bir yerde güçlü bir hukuk birikimi. Bir dernek sosyal medyada çok iyi, bir başkası teknik altyapıda. Bunları fon beklemeden, bilâvâsıta, gönüllü olarak paylaşamaz mıyız? Yetkinliklerimizi takas edemez miyiz? Bir araya geldikçe birbirimizi daha iyi tanıyamaz mıyız?</p>
<p>Bu dönem zor bir dönem.</p>
<p>Ama aynı zamanda bir fırsat.</p>
<p>Belki de denizin çekilmesi, yeniden nasıl yüzeceğimizi hatırlamak içindir.</p>
<p>Belki de artık sivil toplumun kendisini konuşma zamanıdır.</p>
<p>Biz Toplumsal Etki Derneği olarak bu konuşmanın parçasıyız. Dinlemeye, öğrenmeye, birlikte yeniden kurmaya ve sivil toplumla, sivil toplum olarak dayanışmaya hazırız.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2026/01/30/deniz-cekildiginde/">Deniz Çekildiğinde</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trump Dönemi Fon Kesintileri Sonrası Türkiye’de Sivil Toplum Ne Durumda?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/11/13/trump-donemi-fon-kesintileri-sonrasi-turkiyede-sivil-toplum-ne-durumda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Nilsu Orhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Nov 2025 11:03:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Fon Kesintileri]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87806</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir kuruluşun fonu kesilmese bile, diğerlerinin finansal kaynaklarının azalması, çalışma sürelerinin kısalması veya istihdam kaybı tüm sistemi etkiliyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/11/13/trump-donemi-fon-kesintileri-sonrasi-turkiyede-sivil-toplum-ne-durumda/">Trump Dönemi Fon Kesintileri Sonrası Türkiye’de Sivil Toplum Ne Durumda?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın en büyük insani yardım donörü olan Amerika Birleşik Devletleri bir gün aniden çok sayıda projeye finansman desteğini kesseydi ne olurdu? Milyonlarca insan için hayati öneme sahip olan bu devasa yardım mekanizması bir anda dursa, dünyanın kırılgan bölgeleri nasıl bir krize sürüklenirdi? Bu senaryo, ikinci Trump hükümetinin göreve başlamasıyla gerçeğe dönüştü. 20 Ocak 2025’te Trump, en büyük bölümünü ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) fonlarının oluşturduğu ABD dış yardımlarının neredeyse tamamının kesilmesine yol açacak başkanlık kararnamesine imza attı<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>. Kararname, mevcut ödemelerin ve yeni taahhütlerin değerlendirilmek üzere 90 gün süreyle askıya alınmasını öngörüyordu. Ardından, birkaç gün içinde USAID, fon sağladığı tüm uygulayıcı ortaklarına çalışmayı durdurma emri veren bir bildiri yayımladı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a>. Şubat ayında Trump, ABD dış yardımlarının USAID fonlarının yaklaşık %90’ını kapsayan ve toplam 60 milyar dolar değerindeki kısmını kalıcı olarak sonlandırma kararı aldığını açıkladı<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a>.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ABD Dış İşleri Bakanlığı fonları, IOM ve UNFPA gibi Birleşmiş Milletler organları, mülteci ve göçmenlere insani yardım desteği veren Nüfus, Mülteciler ve Göç Bürosu (PRM) ve küresel çapta birçok sivil toplum kuruluşu bu karardan etkilendi. Mayıs 2025 itibarıyla yalnızca USAID kesintileri dünyadaki sağlık ve kalkınma programlarının %80’ini durdurmakla kalmadı, 233 binden fazla sosyal hizmet çalışanının işsiz kalmasına da yol açtı<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>. Ama fonların geri çekilmesi sadece ABD kaynaklarıyla sınırlı kalmadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kesintilerin Türkiye’deki sivil toplum çalışmalarını nasıl etkilediğini anlamak için çeşitli sivil toplum kuruluşlarının çalışanlarıyla görüştüm. Bir insani yardım örgütüne göre, Trump’ın kararları diğer Batı devletleri ve fon sağlayıcılar için bir ilham kaynağı oldu: “Bunu açıkça ifade etmiyor olsalar da, hükümetlerin güvenlik ve ulusal çıkarlar gerekçesiyle peş peşe fonları iptal etmesi Trump’ın kararlarından etkilendiklerini gösteriyor”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de sivil toplum, Ukrayna savaşının başından beri uluslararası fon kaynaklarının öncelik değiştirmesinden etkileniyordu. Dünyada sağın yükselişi ve Trump’ın son kararları ise, özellikle göçmenler, mülteciler, azınlıklar, kadınlar ve LGBTİ+’larla çalışan örgütler için durumu daha da zorlaştırdı. Örneğin İngiltere Büyükelçiliği, Türkiye’de mültecilere hukuki destek sağlayacak bir projeyi kaynak yetersizliği gerekçesiyle bitirirken; Heinrich Böll Stiftung artık ekolojiye öncelik vereceklerini bildirerek mülteci alanındaki desteğini daraltıyor. Göçmen ve mültecilere barınma ve gıda yardımı sağlayan Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) İzmir’deki ofisinin kapanması ve Türkiye genelinde sağladığı ayni ve nakdi yardımların kesilmesi, örgütlerin ihtiyaç halinde danışanlarını yönlendirebilecekleri güvenli limanları kaybetmeleri anlamına geliyor. Oysa sivil toplumun kaynakları azalırken sahadaki ihtiyaç azalmıyor, tam tersine artıyor. Dünyada süregelen savaşlar ve soykırımlar sebebiyle toplumlar, zorunlu göçün doğurduğu yeni ihtiyaçları tüm şiddetiyle hissetmeye devam ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir sivil toplum çalışanı yöneticisi olduğu insani yardım örgütünün değişimini şöyle anlatıyor: “Kesintilerin projelerimiz üzerindeki etkisi %45 oranında oldu. Temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan çok fazla kişiyle karşılaşıyoruz. Bu sene 12 kişiye finansal destek sağlayabildik, ama geçtiğimiz yıllarda bu sayıya neredeyse bir günde ulaşıyorduk.” Bir diğer kadın örgütü ise, kendilerine ulaşan göçmen kadın sayısının ciddi şekilde arttığını söylüyor: “Barınma ihtiyacı olan birçok göçmen kadın, biz barınak değil sığınak desteği verdiğimiz halde, göç örgütlerinden barınma desteği alamadıkları için son çare olarak bize ulaşıyor ya da yönlendiriliyorlar.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele eden sivil toplum örgütleri için de durum farklı değil. İnsani yardım fonlarının kırılgan gruplara verdiği önceliğin kesildiği bir dönemden geçiyoruz. Bir LGBTİ+ örgütüne göre, fonların hedef kitlesinin değişmesinin sahadaki etkileri büyük: “Kesilen ABD fonları dünyadaki insani yardım fonlarının büyük bir kısmını oluşturuyordu. Fon sağlanan projelerde ulaşılması hedeflenen belirli göstergeler vardı. Örneğin proje LGBTİ+’lar, HIV’le yaşayanlar ve seks işçilerine ulaşmak zorundaydı; güvenli barınma alanı sağlamaya öncelik vermek zorundaydı. Proje uygulayıcıları bu kişilerin kendilerine ulaşmasını beklemeyip onlara hizmet vermeye çalışıyordu. Bu sayede sadece İstanbul, İzmir, Ankara değil, Mardin ve Diyarbakır’da, Türkiye’nin birçok yerinde örgütler ve kurumlar bu gruplara yönelik hassasiyet geliştirmişti. ABD fonları kesildikten sonra, bu kurumların çoğu zaten hak odaklı değil insani yardım odaklı çalıştıkları için, birçok mülteci LGBTİ+, HIV ile yaşayan ve seks işçisi danışanın hizmetlere erişimi kesilmiş oldu.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>USAID’den geriye kalan hibeler acil hastalık vakaları, kıtlık ve benzeri insani krizlerle mücadeleye yönlendiriliyor<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a>. Ama devam eden insani yardım fonlarının önceliğinde bahsi geçen risk gruplarının olmaması hak savunucularını endişelendiriyor. “Şu an Türkiye’de HIV’le yaşayanlara ilaç desteği veren kurum sayısı bir veya iki. Onlar da ancak kişi AIDS tablosuna ulaştığında bu desteği vermeye başladılar. Bu durum cinsel sağlık alanında ciddi bir krize yol açtı. Benzer şekilde, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan biri acilen güvenli bir alana ihtiyaç duyuyor. Fonların kesilmesiyle birçok kurum artık bu hizmeti sağlayamıyor.” Toplumsal cinsiyet alanında çalışan sivil toplum uzmanları fon ve hizmetlerin geçmişte de yetersiz olduğunu söylüyor. Fakat mevcut politik konjonktürde, var olan kaynakların da azaldığı, fon bulmanın zorlaştığı, ihtiyacın ve rekabetin arttığı ve bu alana karşı düşmanlığın giderek daha da çoğaldığı konusunda hemfikirler. Ayrıca göç ve toplumsal cinsiyet gibi alanlarda, özellikle hak temelli çalışmalar yürüten örgütler için alternatif fon kaynaklarına yönelmek de kolay değil. Çünkü birçok fon sağlayıcı, politik çizgisi ve şartları bu örgütlerin temel ilkeleriyle uyumlu olmadığı için seçeneklerin dışında kalıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sivil toplumun kurumları denetleme ve topluma farkındalık kazandırma işlevi göz önünde bulundurulduğunda, insan hakları temelli bakışta yaşanan sarsıntı, azalan kaynakların hem bir nedeni, hem de yeniden ürettiği bir sonucu olarak düşünülebilir. Göç alanında uzman bir sivil toplum çalışanı ve avukat, baroların adli yardım bütçesinin daralması konusunda şunları söylüyor: “Beş sene önce göçmenlerin iltica başvurularının değerlendirilmesi sürecinde yapılan davalamalarda, konuya hak temelli ve ivedilikle yaklaşılması gerektiğini düşünen ondan fazla baro vardı. Adli yardım bütçesinden avukat atamaları yapılıyordu. Şu an ise İstanbul Barosu dahil olmak üzere, barolara bunun neden gerekli olduğunu anlatmak zorundayız. Adli yardım bütçesi daraldığı ve ödemeler çok uzun vadede yapıldığı için sınırlı sayıda atama yapıyorlar. Ama tek sebep bu değil, bakışta da bir değişiklik oldu. Özellikle genel seçim döneminde normalleşen yabancı düşmanlığı, yabancıların adli yardım hizmetlerinden yararlanmasının adil olmadığı yönünde bir kanaat oluşmasına sebep oldu.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir diğer göç örgütü avukatı: “Şu an Geri Gönderme Merkezlerinde kalanlar için adli yardım bütçelerinden atama yapan tek baro İzmir Barosu,” diyor ve ekliyor: “Devletin uygulamaları üzerinde etkin bir şekilde sivil denetim yapan, stratejik davalama ve savunuculuk yürüten grup sivil toplum. Fon kesintileriyle birlikte gelen işten çıkarmalar, derneklerin bazı faaliyetlerine ara vermesi ve bazılarının kapanması, devletin ceberut uygulamalarını da artırıyor ve artıracak. Göç, devletin en keyfi hareket ettiği alanlardan biri. Büyük hukuksuzluklar ve insan hakkı ihlalleri gerçekleşiyor, hiçbir şey kanuna uygun yürütülmüyor ama bir şekilde kılıfına uyduruluyor. Uluslararası mekanizmalara başvurduğumuzda Türkiye hakkında etkin bir soruşturma yürütülmüyor. AİHM Türkiye hakkında bir karar vermek için en az on yıl bekliyor, çünkü Avrupa Birliği de mültecileri istemiyor. Biz on sivil toplum örgütü olarak İl Göç İdaresinin yanlış işlemleri nedeniyle meclise gidip hak savunuculuğu yapıyoruz. Ama bu sayı giderek düşecek ve ilçelerdeki hukuksuzluk büyüyecek.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fon kesintileri, yalnızca sivil toplumdan hizmet alan toplulukları değil, bu alanda çalışan emekçileri de doğrudan etkiliyor. Uluslararası kuruluşlar projeleri askıya aldığında veya finansmanı aniden kestiğinde, yereldeki uygulayıcı kurumlar istihdam, kira ve hizmet sözleşmelerinden doğan yükümlülüklerini yerine getiremez hale geliyor. Yani fon sağlayıcılar sahadan çekilirken, ortak oldukları sivil toplum örgütlerini projelerin yüklediği sorumluluklarla baş başa bırakmış oluyor. Örneğin “şu tarihe kadar maaş ödeyebileceğiz” duyurusu, projeyi kapatmak için gereken iş ve geçiş süresini bile kapsamıyor. Bunun sonucunda dünyada ve Türkiye’de birçok sivil toplum kuruluşu kapanmanın eşiğine geldi, çalışanlarının önemli bir kısmını işten çıkarmak ya da çalışma günlerini azaltmak zorunda kaldı. Türkiye’de büyük bir işsiz sivil toplum emekçisi kitlesi oluşuyor. Danışan sayısını ve faaliyetlerini aynı oranda kısmak istemeyen örgütlerde ise çalışanların iş yükü ve buna bağlı psikolojik yük giderek artıyor. Sivil toplum alanı, çalışanlarına ne ekonomik ne de siyasi güvence sağlayabilen bir hale geldikçe, deneyimli profesyoneller başka sektörlere kaymaya başlıyor. Bu da, aynı alanlarda fonlar yeniden sağlansa bile, telafisi güç sonuçlar doğuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Azınlık hakları alanında çalışan bir vakıf yöneticisine göre, bu durum Türkiye ve dünyada sivil toplumun acil durum mekanizmalarına duyduğu ihtiyacı gözler önüne serdi: “Yarıda kesilen projeler yüzünden deneyimli çalışma arkadaşlarımızı aniden kaybettik. Avrupa Birliği gibi kurumlar bu süreçte kısa süreli acil durum fonları sağlayabilseydi, örgütler istihdam kaybetmeden kaynak geliştirmek için zaman kazanabilirdi. Ama onlar da böyle bir krize hazırlıklı değildi. Bu kriz aynı zamanda sivil toplumu finansal kaynaklar konusunda daha yaratıcı olmaya yöneltebilir; bireysel bağışçılara veya gönüllü yönetimine yönelik çalışmalar yapmak gibi. Sadece ürün satışı (‘<em>merchandise</em>’) yoluyla değil, bilgi birikimini de finansal desteğe çevirmek için yöntemler üretmek zorundayız. Şu anda birçok STK bunun yollarını arıyor; çünkü gördük ki, bu her an başımıza gelebilecek bir durum.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sivil toplum bir yapboz gibi; her parçası yönlendirme ve dayanışmayla işleyen bir sistem. Bir kuruluşun fonu kesilmese bile, diğerlerinin finansal kaynaklarının azalması, çalışma sürelerinin kısalması veya istihdam kaybı tüm sistemi etkiliyor. Kurumlar arası vaka yönlendirmeleri zorlaşıyor; örgütler, kendi başlarına sağlayamadıkları hukuki, maddi veya psikolojik desteği sunması için danışanlarını yönlendirdikleri diğer kurumlardan olumsuz yanıt almaya başlıyor. Ayrıca, proje ortağı oldukları dernek ve vakıflarla yürüttükleri çalışmalardan aldıkları verim de azalıyor. Yine de bu dayanışma ağı, kriz yönetimini kolaylaştıran kaynak, bilgi ve deneyim paylaşımına olanak sağlıyor. Fon kesintilerinin ardından görüştüğüm örgütler, geleceğe dair farklı yollar üzerine düşünüyor. Yarıda bırakılan projelerin getirdiği yükümlülükleri nasıl yöneteceklerini tartışıyor, veya alternatif fon kaynaklarına yönelip yönelmeme ikilemiyle yüzleşiyorlar. Bazılarıysa çözümü yerelleşme çalışmalarını artırmakta görüyor. Tüm zorluklara rağmen Türkiye’de birbirinden güç alan ve dirençli bir sivil toplum, faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> <a href="https://www.whitehouse.gov/presidential-actions/2025/01/reevaluating-and-realigning-united-states-foreign-aid/">https://www.whitehouse.gov/presidential-actions/2025/01/reevaluating-and-realigning-united-states-foreign-aid/</a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> <a href="https://research.jhu.edu/wp-content/uploads/2025/02/2025.01.24-USAID-Stop-Work-Order.pdf">https://research.jhu.edu/wp-content/uploads/2025/02/2025.01.24-USAID-Stop-Work-Order.pdf</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> <a href="https://apnews.com/article/trump-usaid-foreign-aid-cuts-6292f48f8d4025bed0bf5c3e9d623c16">https://apnews.com/article/trump-usaid-foreign-aid-cuts-6292f48f8d4025bed0bf5c3e9d623c16</a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> <a href="https://www.usaidstopwork.com/">https://www.usaidstopwork.com/</a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> <a href="https://www.nytimes.com/interactive/2025/06/22/us/politics/usaid-foreign-aid-trump.html?login=google&amp;auth=login-google">https://www.nytimes.com/interactive/2025/06/22/us/politics/usaid-foreign-aid-trump.html?login=google&amp;auth=login-google</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/11/13/trump-donemi-fon-kesintileri-sonrasi-turkiyede-sivil-toplum-ne-durumda/">Trump Dönemi Fon Kesintileri Sonrası Türkiye’de Sivil Toplum Ne Durumda?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sivil Toplumun Yeniden Düşünmesi Gereken Alan: Kaynak Geliştirme</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/10/23/sivil-toplumun-yeniden-dusunmesi-gereken-alan-kaynak-gelistirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Doğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Oct 2025 10:23:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kaynak geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87771</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer kaynak geliştirmeyi yalnızca “maddi destek” arayışı olarak değil, bir topluluk inşası süreci olarak görürsek; kriz dönemlerinde ortaya çıkan geçici dayanışmalar, kalıcı bir toplumsal güce dönüşebilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/10/23/sivil-toplumun-yeniden-dusunmesi-gereken-alan-kaynak-gelistirme/">Sivil Toplumun Yeniden Düşünmesi Gereken Alan: Kaynak Geliştirme</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de sivil toplum, bugün yalnızca toplumsal sorunlarla değil, kendi varlığını sürdürme mücadelesiyle de karşı karşıya. Artan ekonomik kriz, daralan fon kaynakları, kısıtlayıcı mevzuat ve kamusal alanın daralması; örgütlerin nefes borularını giderek tıkıyor. Bazı örgütler ofislerini kapatıyor, bazıları çalışanlarını azaltıyor, bazıları ise en temel giderlerini bile karşılayamaz hale geliyor. Ancak asıl sorun, bu tabloya yalnızca “para eksikliği” penceresinden bakmamızda yatıyor.</p>
<p>Yıllardır süren fon (hibe) merkezli yaklaşım, sivil toplumu bir tür proje üretim fabrikasına dönüştürdü. Birçok örgüt için “kaynak geliştirme” ifadesi, yalnızca yeni bir hibe çağrısına başvurmak anlamına geliyor. Oysa kaynak dediğimiz şey yalnızca finansal bir kavram değil. İnsan kaynağı, gönüllü emeği, topluluk desteği, itibarlı ilişkiler ve güven gibi unsurlar da örgütlerin gerçek sermayesini oluşturuyor. Dolayısıyla kaynak geliştirme, sadece fon bulma pratiği değil; örgütsel kültürün, dayanıklılığın ve toplumsal etki kapasitesinin de yeniden inşası anlamına geliyor.</p>
<p>Bugün Türkiye’de birçok sivil toplum örgütü, bağış toplama süreçlerinde mevzuattan kaynaklı engellerle karşılaşıyor. Yardım toplama yasası, izne tabi sistemler, vergi teşviklerinin yetersizliği, şeffaf bağış platformlarının azlığı gibi yapısal sorunlar örgütleri dar bir alana sıkıştırıyor. Bunun sonucunda, örgütler uluslararası fonlara bağımlı hale geliyor; bu da hem bağımsızlık hem de meşruiyet açısından kırılgan bir zemin yaratıyor.</p>
<p>Oysa dünyanın farklı yerlerinde sivil toplum bu döngüyü kırmak için farklı yöntemler geliştiriyor.</p>
<h2>Toplulukla Birlikte Kaynak Yaratmak</h2>
<p>Kenya’da Wangari Maathai tarafından kurulan <strong>Green Belt Movement</strong>, çevre koruma ile kadınların ekonomik güçlenmesini bir araya getiren örnek bir model. Kadın topluluklarının birlikte ağaç dikerek hem gelir elde ettiği hem de doğayı koruduğu bu yapı, kaynak geliştirmeyi toplumun kendi dayanışma potansiyeliyle bütünleştirmiş. Yani fon aramak yerine, topluluğun kendi emeğini kaynağa dönüştürmüş. Bu örnek bize şunu hatırlatıyor: bazen kaynak, zaten yanımızda olan insanlar ve onların bir araya gelme gücüdür.</p>
<p>Benzer bir yaklaşımı Tayland’daki <strong>Mae Fah Luang Foundation</strong> da uyguluyor. Vakıf, dağlık bölgelerde yaşayan topluluklarla birlikte el sanatları, yerel turizm ve sürdürülebilir tarım faaliyetleri yürütüyor. Böylece hem yerel üretimi teşvik ediyor hem de toplumun kendi gelirini yaratmasını sağlıyor. Buradaki modelin özü, “yardım” değil “birlikte üretim”. Bu da bize, yereldeki bilgi, emek ve dayanışma ağlarını birer kaynak olarak görmeyi öğretiyor.</p>
<h2>Bağışçıyla Değil, Toplulukla Bağ Kurmak</h2>
<p>Bir diğer ilham verici örnek, uluslararası sosyal girişim ağı <strong>Ashoka</strong>. Ashoka, yalnızca fon dağıtan bir kurum değil; aynı zamanda dünyayı değiştiren bireyleri, yani sosyal girişimcileri bir araya getiren bir topluluk. Ashoka’nın gücü, kurduğu ağın güvenine dayanıyor. Bağışçılar bu ağa yalnızca para yatırmıyor, aynı zamanda o topluluğun parçası oluyor. <strong>Bu, Türkiye’deki sivil toplumun da yeniden düşünmesi gereken bir mesele: biz gerçekten topluluk mu inşa ediyoruz, yoksa projeler etrafında geçici ortaklıklar mı kuruyoruz?</strong></p>
<p>Çin’deki <strong>China Foundation for Poverty Alleviation</strong> da kaynak çeşitlendirmesi açısından dikkate değer. Vakıf, “fair trade e-commerce” modeliyle kırsal üreticilerin ürünlerini çevrimiçi pazarlarda satmalarını sağlamış. Böylece bağış ve hibeler dışında gelir elde eden, kendi kendine dönen bir sistem kurulmuş. Bu model, Türkiye’de özellikle yerel üreticilerle çalışan STK’lar için uygulanabilir: sivil toplum, yalnızca bir “yardım aktörü” değil, yerel ekonomiyi güçlendiren bir paydaş olabilir.</p>
<h2>Bağımsızlık İçin Çeşitlilik</h2>
<p>Latin Amerika’daki <strong>Pro Mujer</strong> örgütü, kadınlara yönelik mikro finansman, sağlık ve eğitim programlarını birleştirerek kendine özgü bir gelir modeli oluşturmuş. Üyelik aidatları, küçük ölçekli girişimler ve sosyal hizmet gelirleri örgütün finansal sürdürülebilirliğini sağlamış. Bu tür modeller, “gelir üretimi” kavramını sivil alanda yeniden tanımlıyor. Yani fon çekmek kadar, örgütün kendi üretkenliğini artırmak da bir kaynak geliştirme biçimi.</p>
<p>Benzer şekilde, Batı Afrika’da faaliyet gösteren küçük ölçekli örgütler de kendi üyelik sistemleri, bağış ağları ve hizmet temelli gelirleriyle ayakta duruyor. West African Civil Society Institute’un hazırladığı raporlarda vurgulandığı gibi, “donörsüz örgüt, kendi gündemini belirler.” <strong>Bu ifade, Türkiye’deki birçok örgüt için de düşündürücü. Fonların çekilmesiyle savunuculuk alanı zayıflıyorsa, bu durum bağımlılığın sınırlarını da gösteriyor.</strong></p>
<p>Avrupa’da, özellikle Romanya’daki yerel STK’lar, gelir kaynaklarını çeşitlendirerek tek bir donöre bağlı kalmamanın yollarını arıyor. Küçük bağış kampanyaları, yerel etkinlik gelirleri ve özel sektör ortaklıklarıyla ayakta duran bu örgütler, finansal istikrarın küçük adımların toplamından geldiğini gösteriyor.</p>
<p>Asya’da, Hong Kong ve Endonezya’daki örgütler ise bağışçı ilişkileri yönetimi konusunda dikkat çekiyor. Bu kurumlar, düzenli iletişim, şeffaf raporlama ve gönüllü katılım mekanizmalarıyla destekçilerini elde tutmayı başarıyor. Türkiye’de sivil toplumun da benzer biçimde, bağışçıyla <strong>“bir seferlik ilişki” değil “sürekli etkileşim”</strong> kuran modelleri benimsemesi gerekiyor.</p>
<h2>Birlikte Düşünmek</h2>
<p>Tüm bu örnekler bize şunu gösteriyor: Kaynak geliştirme yalnızca fon aramak değil, örgütün kendi hikayesini nasıl anlattığıyla ilgilidir. Gönüllüler, bağışçılar, üyeler ve yerel paydaşlar bu hikâyenin kahramanlarıdır. Eğer onları sürece dahil edebiliyorsak, zaten kaynak yaratıyoruz demektir.</p>
<p>Ayrıca, Türkiye’nin toplumsal dokusu, dayanışma kültürü açısından büyük bir potansiyel taşıdığını da unutmamak gerekir. Depremler, sel felaketleri, yangınlar gibi kriz anlarında milyonlarca insanın gönüllü seferberliğe katılması, bu potansiyelin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Fakat bu enerji, genellikle “olağanüstü haller” ile sınırlı kalıyor. Asıl mesele, kriz anlarında ortaya çıkan bu refleksi kalıcı yapılara dönüştürebilmek. Gönüllülüğü, bağışçılığı ve birlikte hareket etme kültürünü yalnızca afet dönemlerinde değil, gündelik hayatın bir parçası haline getirmek gerekiyor.</p>
<p>Belki de sormamız gereken temel soru şu: Biz, sivil toplum olarak kendi hikâyemizi ne kadar iyi anlatıyoruz? Bu hikâyeye kimleri, hangi dille, nasıl davet ediyoruz? Eğer kaynak geliştirmeyi yalnızca “maddi destek” arayışı olarak değil, bir <strong>topluluk inşası süreci</strong> olarak görürsek; kriz dönemlerinde ortaya çıkan geçici dayanışmalar, kalıcı bir toplumsal güce dönüşebilir.</p>
<p>Bugün Türkiye’de sivil alanın en büyük ihtiyacı, tam da bu: dayanışmayı sürekliliğe dönüştürmek, güveni yeniden inşa etmek ve kendi ayakları üzerinde durabilen örgütler yaratmak.<br />
Kaynak geliştirme, belki de yeniden hatırlamamız gereken en insani şeydir: paylaşma, birlikte üretme ve bir arada kalma becerimiz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/10/23/sivil-toplumun-yeniden-dusunmesi-gereken-alan-kaynak-gelistirme/">Sivil Toplumun Yeniden Düşünmesi Gereken Alan: Kaynak Geliştirme</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suskunluktan Dayanışmaya: STK’larda Çalışan Kadınların Emek Mücadelesi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/05/12/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burcu Ayan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 May 2025 10:33:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İşçi Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87522</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kamu kurumlarıyla ilişki kurmak her geçen gün zorlaşırken, fon kısıtlamaları, sıkı denetimler ve yargı tehditleri çalışanların hem işlerini hem de kişisel güvenliklerini riske atıyor. Tüm bunlar tükenmişlik, aidiyet kaybı ve umutsuzluk gibi duyguların artmasına neden oluyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/05/12/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/">Suskunluktan Dayanışmaya: STK’larda Çalışan Kadınların Emek Mücadelesi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı ilk olarak Çatlak Zemin&#8217;de <a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/">yayınlanmıştır</a>. </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir apartman dairesindeki küçük ofisin ışığı mesai bitmesine rağmen yanıyor. Yorgun bir kadın, bilgisayarını önüne çekip birkaç gündür üzerinde çalıştığı proje başvurusuna bakıyor. Büyük ihtimalle kabul edilmeyecek bu proje için belki gece yarısına kadar bilgisayar başında olacak. Aklının dağılmasını, bitirmesi gereken yüksek lisansla bulması gereken ev arasında gidip gelmesini engelleyemiyor. Sabah ofise geldiğinde kahvenin hazır olduğunu, çalışma arkadaşıyla ettikleri sohbeti anımsayınca gülümsüyor. Çalıştığı projenin birkaç ay sonra biteceğini ve işsiz kalacağını düşününce ürperiyor. Bu döngünün, çaresizlik hissinin ve yorgunluğun üzerine çok düşünmemeye çalışırken birden hatırlıyor: “En azından işe yarar bir şey yapıyorum”.</p>
<p>Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarında (STK) çalışan kadınlar<a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a>, çoğu zaman düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalıyor. Buna rağmen, politika üretebilme isteği, topluma fayda sağlama motivasyonu ve işten alınan manevi tatmin, onların bu alanda var olmaya devam etmelerini sağlıyor. Bu yazıda, STK’larda çalışan kadınların sıklıkla değersizleştirilen ve görünmez kılınan emeğinin tarihsel ve toplumsal nedenlerine birlikte bakmayı; aynı zamanda bu koşullar karşısında geliştirdikleri direniş stratejilerinden bazılarını paylaşmayı amaçlıyorum. Gönüllülük, güvencesizlik, bakım emeği ve duygulanımsal emek gibi kavramlar etrafında hızlı bir kuramsal zemin sunarken, sahaya dayalı argümanlarla kadınların deneyimlerini görünür kılmaya çalışacağım. Bu metin, STK’larda daha adil ve eşitlikçi emek süreçlerinin nasıl mümkün olabileceğine dair kolektif bir düşünme çağrısıdır.</p>
<p><strong>“Hak temellilik” söyleminden kurum içi pratiklere: </strong><strong>“Tazminat hakkı politik bir mesele olmalı”</strong></p>
<p>Türkiye’de STK’lar, dünyadaki politik-siyasi dönüşümler (Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, sosyal devletlerin küçülmesi gibi etkenler), iç siyasetin değiştirdiği yönler (özellikle Avrupa Birliği’ne giriş çabalarına denk gelen yıllar) ve yaşanan büyük afetler/krizler gibi faktörlerin etkisiyle 1990’ların sonundan itibaren hızlı yaygınlaşmaya başladı ve ilerleyen yıllarda maaşlı çalışanların ve profesyonelleşmenin artmasıyla bir “emek piyasası” hâline geldi. STK’lar kurumsallaşma düzeyleri, ölçekleri, kaynakları, amaçları ve çalışma yöntemleri bakımından birbirinden oldukça farklıydı. Ama hak temelli çalışan yapılar, hizmet sunmanın ötesine geçip, birlikte hareket ettikleri grupların haklarını savunmayı temel bir ilke olarak benimsediler -en azından bunu hedeflediler. Elbette bu yapıların da kendi içlerinde farkları vardı; kimisi işleyişiyle neredeyse bir şirketi andırırken, kimisi daha muhalif bir duruş sergileme iddiasıyla hareket etti. Ama yıllar içinde bir şey değişmedi: Dışarıya dönük tüm bu iddialar, hedefler, söylemler çeşitlenirken, yapı içinde bu işleri yürüten maaşlı çalışanların koşullarına pek de dikkat edilmedi.</p>
<p>Son birkaç yılda hem bazı sendikal girişimler hem de çalışanların seslerini daha çok duyurmaya başlamasıyla STK’larda emeğe dair sorunlar yavaş yavaş görünür olsa da, uzun süre bu meseleler konuşulmadı, konuşulsa bile çoğu zaman yapı içinde kaldı. Bunun bir nedeni, STK’ların çevresinde oluşan “kutsallık” imajıydı; çalışanlar muhalif ve kamusal alanda “prestijli” bir konuma sahip olan bazı STK’ların imajı sarsmamak adına içeride yaşanan sorunları kamuya açık şekilde dile getirmedi. “Zaten her yerde böyle” ya da “bu işin bir kısmı gönüllülük zaten” gibi söylemler, çalışanların birbirleriyle bile bu meseleleri konuşmasının önüne geçti. Oysa bugün pek çok STK’da güvencesiz çalışma, düşük ücret, belirsiz iş tanımları, esnek ve fazla mesai, sosyal haklardan yoksunluk gibi sorunlar neredeyse sıradan hâle gelmiş durumda. Birçok kurum, çalışan haklarına dair açık bir politika belirlemiş değil; hatta çoğu zaman sözleşmeler bile yasal çerçeveye uygun şekilde hazırlanmıyor.</p>
<p>Bu sorunların arkasında neredeyse hiç dile getirilmeyen ama çok önemli bir başka dinamik daha var: sivil toplum alanında ağırlıkla kadınların çalışıyor olması. Kadın emeğinin tarihsel olarak hem ücretsiz hem de ücretli formlarında kolayca değersizleştirilip görünmez kılındığını biliyoruz ve bu eğilim STK’larda da benzer biçimlerde yeniden üretiliyor. Özellikle erkeklerin yönetici pozisyonlarında olduğu kurumlarda (ya da kurumlarla) çalışan kadınlar, yaş/cinsiyet temelli aşağılama ve taciz gibi davranışlara maruz kalabiliyor. Kurum içi politikalar yetersiz, güç ilişkileri eleştiriye kapalı olduğunda ve bu durum belirli kişileri/kurumları koruyan yapılarla birleştiğinde, sorunlar daha da derinleşiyor.</p>
<p>STK’lardaki emek süreçlerinde görünür olan ciddi yapısal sorunlar “kaynak yetersizliğiyle” açıklanma eğiliminde olsa da, alandaki farklı kurumlara bakıldığında bu gerekçenin tek başına belirleyici olmadığı açıkça görülüyor. Kurumların nasıl yapılandığı, hangi etik ve politik ilkeleri benimsediği ve çalışanların seslerini ne ölçüde duyurabildiği gibi etkenlere dikkat etmek gerekiyor. Fakat birçok kurumda temel işçi haklarını talep etmek bile kolay olmuyor. Yukarıda bahsettiğim alana özgü kabullerin yanı sıra, işçi-işveren ilişkisi ya karmaşık bir yapıya sahip oluyor (örneğin işveren genel koordinatör mü, yönetim kurulu mu, fon veren mi çoğu zaman belli olmuyor) ya da bu ilişki hiç tanımlanmamış olabiliyor (çalışanlar kendi kendinin işvereni gibi davranmak durumunda da kalabiliyor). Sivil toplum alanına özgü çelişkiler, hak taleplerine dair yöntemlerin de muğlaklaşmasına, sendikalaşma gibi temel araçların işlememesine yol açabiliyor.</p>
<p>STK’ların mevcut işleyişine baktığımızda, en temel işçi haklarının dahi çoğu zaman uygulanmadığını söyleyebiliriz. İş Kanunu’na “ama”sız tabi olunan durumlarda bile bu haklar çalışanı korumakta yetersiz kalabiliyor (regl izni, öz bakıma dair yan hakların gerekliliği vb.). STK’larda ise yemek ve yol giderleri, tamamen işverenin inisiyatifine bırakılmış durumda ve birçok kurum bu masrafları karşılamıyor. En yaygın sorunlardan biri ise proje bazlı çalışma nedeniyle alanda genel geçer belge olan belirli süreli iş sözleşmeleri. Bu sözleşmeler, kıdem tazminatı ve yıllık izin gibi temel hakları ortadan kaldırıyor ve pek çok çalışan yine alandaki, bu tür hakların “talep edilemeyeceği” yönündeki yaygın söylemler sebebiyle bu haklardan vazgeçmiş durumda. Birçok STK’nın insan kaynağı için ayrılan bütçenin tamamen projelere bağlı olması, ekonomik sıkışıklıkta ilk gözden çıkarılan kalemin çalışan hakları olmasına neden oluyor. Bu da hak ihlallerinin süreklileşmesini ve hatta meşru kılınmasını beraberinde getiriyor. Bu alanda yarı zamanlı (part-time) çalışma da oldukça yaygın bir pratik. Ancak kimi zaman, fazla mesaiyi engellemek çalışanın sorumluluğuymuş gibi görülüyor; yani işin sınırlarını korumaya dair tedbirler çalışandan bekleniyor, gittikçe artan çalışma saatleri ise neredeyse “normal” hâle geliyor. Fazla çalışma saatlerini izin yoluyla telafi etmek STK’larda başvurulan bir seçenek olsa da bu yöntem çoğunlukla hak kayıplarıyla sonuçlanıyor.</p>
<p>Bir diğer önemli belirleyen ise fonlarla çalışıyor olmak. Fon verenlerin beklentileri ve dışsal baskılar, kimi zaman kurumların iç işleyişini ve politikalarını doğrudan etkileyebiliyor. Çekirdek (core) hibe denen kurumsal destekler oldukça yetersiz ve fon sağlayıcılar insan kaynağına mümkün olduğunca az para ayırmak istiyorlar. STK’larda çalışanlar hem kendi işlerini yapıp hem de fon aramaya, proje yazmaya koştururken, özellikle görev dağılımı netleşmemişse işler hızla karmaşıklaşıyor, iş yükü artıyor, örgüt içi ilişkiler zora düşüyor. Bitmeyen bir hayatta kalma mücadelesi ve bunu belirsizlikler içinde sürdürmek, kurumları büyük hayaller yerine küçük ve ulaşılması kolay hedeflere yöneltiyor; esas amaçlarından saptırabiliyor. Tüm bu güvencesizlikler zamanla yorgunluğa, tükenmişliğe ve “Biz ne için başlamıştık?” sorusuna yol açıyor.</p>
<p>Peki, bir hak temelli STK’nın yapısı orada çalışan işçilerin gündelik yaşantısına nasıl sirayet ediyor? Bir kurumda kararların nasıl alındığı, iç iletişimin ne kadar şeffaf olduğu ya da çalışanların bu süreçlere ne ölçüde katılabildiği gibi unsurlar, doğrudan günlük emek deneyimini şekillendiriyor. Yatay örgütlenme vesilesiyle ekipteki herkesin aynı düzeyde etki ve yetki sahibi olduğu çağrışımı kulağa hoş gelse de uygulamada çoğunlukla bu örgütlenme şekli gerçekçi biçimde işlemiyor ve doğrudan eşitlik anlamına gelmiyor. Yatay örgütlendiğini söyleyen yapıların içinde de hiyerarşiler ve güç ilişkileri kendine yer bulabiliyor ve daha kötüsü bu hiyerarşilerin üstü örtülebiliyor. Esas mesele, yatay ya da dikey örgütlenmeye dair ihtiyacın ve yapı içinde ilişkilerin ne kadar tanımlı olduğu ve karar alma/iç iletişim süreçlerinin ne kadar açık/demokratik ilerlediği. Çalışanların -asgari olarak- kendilerini ilgilendiren konularda karar alma süreçlerine katıldığı ve açık, düzenli şekilde bilgilendirildiği bir sistemin kurulması, emek süreçlerini doğrudan etkiliyor. Bu tür yapılar, STK’ların kapitalist şirketten farklı olarak “hak temellilik” iddialarını kendi iç işleyişlerinde hayata geçirmek yönünde adımlar atmış oluyorlar. Bu da hem emeğin görünürlüğünü artırıyor hem de kurum içindeki eşitsizlikleri azaltma yönünde somut bir adım anlamına geliyor.</p>
<p><strong>Gönüllülükten güvencesizliğe uzanan projeler: “İş saati bitiminde çıkıyorsun, demek ki bu işi yeterince sevmiyorsun”</strong></p>
<p>Belirli süreli sözleşmelerle çalışmak, birçok şeyi işin sona ereceği tarihe göre ayarlamak, her an yeni bir iş arama baskısıyla yaşamak demek. Özellikle yaşam maliyetlerinin hızla yükseldiği Türkiye’de bu durum, çalışanlar üzerinde ciddi bir yük yaratıyor. Pek çok kişi, aynı kurumda birden fazla sorumluluk üstlenmek ya da ek işler yapmak zorunda kalıyor. Bu da zaten esnek olan çalışma saatlerinin giderek hayatın tümüne yayılmasına neden olabiliyor. Klinik psikoloji, çevirmenlik ya da editörlük gibi farklı alanlarda formasyonu olanlar, mesai dışında, kişisel zamanlarını kullanarak <em>freelance</em> işler yapabiliyorlar. Eğer kişi uzun süredir STK alanında çalışıyorsa, projelere başvurma, fon/kaynak bulma, ağ kurma ya da atölye düzenleme gibi “araçlar” edinmiş oluyor. Bu vesileyle başka STK’lar için dışarıdan, bağımsız işler alma imkânı<a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> bulabiliyor. Ama tüm bunlar, iş güvencesi yerine sürekli bir koşturma, kaygı ve geçim derdiyle şekillenen bir emek rejimi anlamına geliyor. Bu koşullar özellikle “deneyimsiz”, genç kadın çalışanlara daha kolay dayatılıyor. Akademideki güvencesizlikler sivil toplumdakiyle iç içe geçince daha da görünür oluyor. Pek çok kişi, artık akademik hedeflere ne ölçüde hizmet ettiği belirsiz hâle gelen yüksek lisans ve doktora eğitimlerini sürdürürken, aynı zamanda STK’ların esnek ve geçici çalışma koşulları içinde hayatta kalmaya çalışıyor. Bu durum, bir yandan akademik meşguliyet, öte yandan geçim kaygısıyla yürütülen çoklu ve parçalı bir yaşam deneyimini beraberinde getiriyor.</p>
<p>O hâlde şu soruyu sormak gerekiyor: Kadınlar, bu kadar belirsiz ve güvencesiz koşullarda çalışmaya neden devam ediyor? Bu sorunun peşinden gitmek bizi, STK’larda kadın emeğini şekillendiren en temel dinamiklerden birine, yani gönüllülüğe götürüyor.</p>
<p>Gönüllülük, sivil toplum alanındaki emek süreçlerini etkileyen en belirleyici unsurlardan biri ve bu alanda kendine özgü referansları olan bir emek türü. Bir ücretsiz emek biçimi olarak gönüllülük, sivil toplum alanı içinde özel bir anlam taşıyor; “katılımcı yurttaşlık” ve “topluma fayda sağlama” misyonuyla birlikte anılıyor. Kimi zaman ise, özellikle politik vasfı daha güçlü olan STK’larda, gönüllülük aktivizm<a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ve savunuculukla ilişkilendirilerek toplumsal hareketlerle bağ kuran bir anlam kazanıyor. Ancak gönüllülüğün sınırları çoğunlukla belirsiz ve sınırları iyi tanımlanmadığında, hak ihlallerine ve emeğin sömürülmesine zemin hazırlayabiliyor.</p>
<p>Çalışanlardan profesyonel işlerinin yanında gönüllü emek vermeleri de sıkça bekleniyor; bu talep her zaman açıkça ifade edilmese de, alandaki kabullerle besleniyor ve normalleşiyor. Bu durum çalışanların iş yükünü artırıyor ve özellikle kadınların üstlendiği duygusal/duygulanımsal emekle ve bakım emeğiyle ilişkilendirilebilecek işlerin görünmezleşmesine neden oluyor. STK’larda kadınlar, iş tanımlarının gerektirdiği -ve çoğu zaman net olmayan- sorumlulukları yerine getirmekle kalmıyor, örgütün işleyişini sürdürmek açısından da yoğun biçimde emek veriyor.  STK’ların kendi içinde gündelik olarak süren ve yeniden üretim emeğine benzer işlerin (temizlik, düzenleme, sürekliliği sağlama, ekip arkadaşına bakım verme, kurumu gözetme…) görünmezleşmesi ve bu işleri kurumların/örgütlerin içinde de kadınların “üstlenivermesi” hiç tesadüfi değil.</p>
<p>Karma örgütlerde sahadaki katılımcılarla ya da gönüllülerle kurulan ilişkiler genellikle kadınların sorumluluğunda. Katılımcılarla ilişkiler politika belgeleri ile düzenlenmemişse ve daha önemlisi bu belgeler somut biçimde işleyişe dahil edilmemişse çalışanların işleri son derece zorlaşıyor. Gönüllülerle çalışanlar arasındaki hiyerarşi pek de fark edilmeden ve hızla kurulabiliyor (eğer gönüllülerin yaş, deneyim gibi farklı nitelikleri baskınsa bu hiyerarşi ücretli çalışanlar üzerinde de baskı yaratabiliyor). Bazı STK’larda “gönüllü yönetimi” gibi görevler tanımlı ve bir kişiye ait, bu durumlarda bir sorun olduğunda çözmek daha kolay olabiliyor. Ama çoğu durumda bu ilişki tanımsız kalıyor ve yük özellikle kadın çalışanların omzuna biniyor. Gönüllülerle ilişkileri düzenlemek, dernek faaliyetlerine katılımlarını kolaylaştırmak, onları motive etmek, ücretli çalışanlara verilemeyen işleri “rica” ederek yaptırmak, mentorluk yapmak gibi birçok görünmeyen iş bu ilişkilerin parçası hâline geliyor. Gönüllülerin ücret almaması, çalışanların bu emeği “takdir” edecek mekanizmalar yaratmasını ve sürdürmesini de zorunlu kılıyor.</p>
<p>Ücretli çalışanlardan gönüllü emek de vermelerinin beklendiği durumlarda, gönüllü ve profesyonel iş arasındaki sınırın muğlaklaşması, kişisel zaman ile iş zamanının iç içe geçmesine ve çalışanların özgür zamanlarının azalmasına neden oluyor. Bu sınırı çizmek hiç kolay değil üstelik, çünkü hak temelli STK’larda çalışan kadınların deneyimleri, duygusal emekle örülü bir mücadele alanına da işaret ediyor. Sevgi, öfke, adanmışlık ve hayal kırıklığı gibi duygular, işin ayrılmaz parçası oluyor. Bürokratik süreçler ve profesyonelleşmenin getirdiği sınırlar, “sahada çalışmanın anlamına” ket vurabilse de en zorlayıcı şeylerden biri psikososyal desteğin eksikliği oluyor; çünkü bu şekilde gittikçe artan duygusal yük bireysel baş etme mekanizmalarına terk ediliyor. Bu nedenle hem dayanışmayı güçlendirecek hem de duygusal emeği tanıyıp destekleyecek mekanizmalar geliştirmek, bu alandaki emeğin sürekliliği için elzem görünüyor.</p>
<p>Çalışanların politik tutumları ve motivasyonları yapılan işin büyük bir kısmını oluşturuyor fakat hızlıca tasniflenemiyor, birbirine tamamen benzemiyor, aksine fazlaca çeşitlilik gösteriyor: Kimileri STK’ları toplumsal mücadele açısından yetersiz bulurken, daha bağımsız, radikal ve kendi kaynağını üretebilen yapıları öneriyor. Bazıları, örneğin feminist hareketle doğrudan ilişkili yapılar içinde çalışanlar, yani çalıştığı kurumu aynı zamanda “örgütü” olarak niteleyebilenler ise bu alana hareketin umut ve öfkesini taşıyarak, STK’ları da mücadeleye dahil etmeye çalışıyor. Bunun dışında, STK’ları “büyük ideolojilerden” uzak olarak görenler de var, bireysel anlamlar buldukları bu alanlarda çalışmayı, yaşamla kurdukları bağın bir parçası olarak değerlendirmek istiyorlar. “STK’larda çalışmanın” nitelikleri ve anlamı <em>kuşaklar arasında da</em> motivasyonlar, işle kurulan ilişki, hak talep etme araçları gibi bağlamlarda farklılık gösteriyor ve örgüt içi ilişkiler söz konusu olduğunda bu mesafelere daha yakından bakmak gerekiyor.</p>
<p>Son raddede gönüllülük, STK’lardaki kadın emeğinin çok büyük bir parçası ve yekten kötü addedilemez; sınırları netleştirildiğinde ve politik bir tutumla birleştiğinde, profesyonel emekle yan yana durabilen, hatta politika üretme imkânlarını güçlendiren bir araç hâline de gelebiliyor. Toplumsal hareketlerin içindeki gönüllü pratikler ve feminist saiklerle var olan kimi STK’lar bunun iyi örnekleri. Burada esas mesele, gönüllülüğün bir denetim ya da sömürü aracı hâline gelmesini engelleyecek açık, koruyucu stratejilerin geliştirilmesi.</p>
<p>STK’larda çalışan kadınların emeğinin yeniden üretim emeğine benzerliği, bu emeğin nasıl görünmezleştirilip değersizleştirildiğini ortaya koymak açısından oldukça anlamlı. Özellikle post-fordist üretim düzeninde, duyguların ve öznelliğin gittikçe daha fazla metalaştırıldığı düşünüldüğünde, bu tür emek biçimlerini ayrıntılandırmak kapitalizmin işleyiş biçimlerini de anlamak açısından elzem hâle geliyor. STK’lardaki kadınların emeğinin toplumsal yeniden üretimdeki<a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> yerini tayin edebilmek hem buralardaki hak mücadelesi açısından hem de daha kitlesel mücadeleler açısından önemli görünüyor.</p>
<p><strong>Dayanışma ve dönüşüm olasılıkları: “Kuruma karşı kurum olman lazım”</strong></p>
<p>STK’lar artık, 2000’lerin başında ortaya çıktıkları toplumsal ve siyasal ortamda faaliyet göstermiyor. AKP döneminde artan otoriterleşme, muhalif STK’ların baskı altında kalmasına yol açarken, hükümete yakın yapılar seçici bir meşruiyet kazanarak öne çıkıyor. Devletin sosyal hizmetlerdeki yetersizliği hak temelli STK’ları hizmet sağlayıcı konumuna itiyor; bu da hem devletin sorumluluğunu görünmez hâle getiriyor hem de STK’ların savunuculuk rolünü gölgede bırakıyor. Kamu kurumlarıyla ilişki kurmak her geçen gün zorlaşırken, fon kısıtlamaları, sıkı denetimler ve yargı tehditleri çalışanların hem işlerini hem de kişisel güvenliklerini riske atıyor. Tüm bunlar tükenmişlik, aidiyet kaybı ve umutsuzluk gibi duyguların artmasına neden oluyor.</p>
<p>Hak temelli STK’larda çalışan kadınlar çoğunlukla proje bazlı ve çoklu kariyerle çalışma, düşük ücretler, toplumsal cinsiyete ya da sınıfa, dile, etnik kökene dayalı ayrımcılıklar ve hak ihlalleri gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyor; güvencesizlik ise sadece yapısal bir mesele değil, gündelik hayata sızan bir duygu olarak deneyimleniyor.</p>
<p>Tüm bunlarla birlikte, bu koşullara pasifçe maruz kalmıyorlar; aksine, yaşadıkları sorunları tanıyor, bireysel ve kurumsal düzeyde direnç yolları geliştiriyorlar. Örneğin, feminist örgütlenmelerin feminist hareketin geçmişinden gelen deneyim ve pratiklerden beslenmesi, sivil toplumdaki emek süreçlerine dair bir fark ve açıklık yaratabiliyor. Türkiye’deki feminist hareketin tarihsel birikimi ve kurumsallaşma deneyimi, bugünkü STK’lara da yansıyor; bu yapılar, hareket içindeki eleştirilerden ve “melezleşen” ilişkilerden öğrenerek daha kolay dönüşebiliyor.<a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Feminist hareketin gücü dağıtmayı, eşitlikçi dinamikler kurmayı öneren mirası, sadece kadın örgütlerinde değil, daha geniş STK yapılarında da etkisini gösteriyor. Belirgin sorumluluk dağılımı, gönüllülük ve bakım işlerinin paylaşılması ekip içi dayanışmayı güçlendiriyor. Rotasyon uygulamaları, eşit işe eşit ücret, işçi haklarının koşulsuz tanınması, hiyerarşiyle açık biçimde yüzleşilmesi ve birbirinden öğrenmeye açık yapılar oluşturulması hem kurumların iç işleyişini hem de alandaki emek süreçlerini dönüştürme potansiyeli taşıyor. Bu tür feminist ilke ve pratikler, STK’larda daha adil ve eşitlikçi emek ilişkilerinin kurulması için güçlü bir araç olma potansiyeli taşıyor.</p>
<p>STK’lar fon/hibe ile ayakta kaldıkça proje bazlı ve yarı zamanlı çalışmanın getirdiği yapısal sorunlardan kaçmaları çok kolay olmuyor. Yine de bazı hak temelli STK’lar, bu belirsizliklerle başa çıkmak için kendi içlerinde bazı yollar bulmaya çalışıyor. Mesela hibelerden bağımsız olarak var olabilen yapıların desteklenmesi, fon verenlerle ilişkiler ve çalışan hakları söz konusu olduğunda kurumun ilkelerinin net olması, pozisyonlar arasında rotasyon yapmak, acil durumlar için kenarda para tutmak, süreçleri şeffaf yürütmek ya da işler kötüye gittiğinde maaşları ödeyebilmek için bağış kampanyası başlatmak bu stratejilerden bazıları. Yani bazı yapılar, kısıtlı kaynaklara rağmen dayanışmacı çözümler üretmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Çalışanların hak talep etme yöntemleri söz konusu olduğunda, sendikalaşma ilk akla gelen yöntemlerden biri olarak görülse de, STK’ların esnek yapıları, proje bazlı istihdam ve belirsiz iş tanımları/ilişkileri sendikal örgütlenmeyi oldukça zorlaştırıyor. Sendikaların ne kadar şeffaf, katılımcı ve işlevsel bir yapıya sahip olduğu ve sendikaların işçi-işveren ilişkilerinin bu kadar muğlak olan bir alana dair motivasyonu çalışanlar için soru işareti oluşturuyor. Ayrıca STK çalışanlarının daha önceki sendikalaşma deneyimlerinde, -özellikle yapıdaki herkes bunun bir parçası olmuyorsa- sendikalaşan çalışanların işten çıkarıldığı durumlar var. Sendika dışında, dayanışma forumları, dijital paylaşım alanları, anonim şikâyet mekanizmaları ve STK çalışanlarına özgü emek politikaları üretmek gibi araçlar da öneriliyor. Şimdiye dek pek konuşulmayan işçi haklarının birlikte konuşulup sorunların paylaşılacağı kamusal alanlar kurmak bile dayanışma ve mücadelenin sürdürülebilirliği açısından oldukça önemli görünüyor. STK’ların yalnızca hizmet sunan yapılar olarak kalmaması, savunuculuk rollerini sürdürebilmesi için toplumsal hareketlerle daha güçlü bağlar kurması şart görünüyor. Ancak bu mücadele yalnızca devlete karşı değil; aynı zamanda kurumların kendi içlerine, yani karar alma süreçlerine, işleyişlerine ve emek ilişkilerine de yönelmeli. Bugün, daha dayanıklı, daha kolektif bir sivil toplum kurma ihtiyacının alandaki insanlar tarafından da çok daha fazla zikrediliyor olması boşuna değil.</p>
<p>İnsanların tükenmeden, güç toplayarak devam edebilmesi için, hak savunuculuğu yapan yapıların içeride de adil ve yaşanabilir örgütlenmeler kurması şart. Aksi hâlde, hak savunuculuğu iddiasıyla yola çıkan yapılar bile kendi içinde hak ihlallerini yeniden üretmeye devam eder. Söz ile pratik arasındaki bu mesafe ise birlikte var olma imkânlarını gittikçe daha fazla aşındırır. Gerçekten eşitlikçi bir emek düzeni kurmak istiyorsak, STK’ların içindeki sorunları görmezden gelemeyiz. Bunun için yalnızca soyut ilkeler yetmez; her kurumun kendi tarihsel birikimi, mevcut kaynakları ve iç dinamikleri dikkate alınarak somut adımlar atılması gerekir. Sivil toplumda gerçekten dönüştürücü bir etki yaratmak istiyorsak, öncelikle içeride olup bitenleri görmeye, konuşmaya ve dönüştürmeye cesaret etmemiz gerekiyor. Alanda doğallaşan hak ihlallerini sorgulamak ve farklı kurumların deneyimlerinden öğreneceğimiz alanlar yaratmak, yalnızca adil çalışma koşulları için değil, toplumsal hareketlerin sürdürülebilirliği için de elzem. Özellikle toplumsal yeniden üretime dair işlerin büyük ölçüde kadınların omuzlarında olduğu bu alanda emeği görünür kılma, tanıma ve politikalar önermeye dair çabayı, kapitalizmle verilen mücadelenin belirleyici bir tarafı olarak düşünebiliriz.</p>
<p><a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Yazının başında iki noktaya açıklık getirmek isterim. Birincisi, STÖ (Sivil Toplum Örgütü) ve STK (Sivil Toplum Kuruluşu) kimi metinlerde politik gerekçelerle ayrıştırılsa da, bu farkın daha çok örgütsel işleyişte ve pratiklerde ortaya çıkabildiğini; alan dışındaki biri için bu ayrımın belirleyici olmadığını düşündüğüm için, yazıda daha yaygın olan STK kullanımını tercih ettim. İkinci olarak, bu yazı yakın zamanda tamamladığım doktora çalışmasında ortaya çıkan bulgulara da dayanıyor. Saha çalışmamda kadınlarla görüştüğüm için burada da “kadınlar” ifadesini kullanıyorum; ancak yazıda dile getirdiğim meselelerin, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığa maruz kalan tüm kişi ve gruplar için geçerli olduğunu özellikle belirtmek isterim. Bu vesileyle, görüşmeler sırasında benimle içtenlikle ve dikkatle deneyimlerini paylaşan tüm arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Bu aynı zamanda sınıfsal, etnik ve kültürel bir mesele, sivil toplumdaki imkânlar herkes için aynı değil. Sivil toplum alanında profesyonelleşmenin beraberinde getirdiği kendine has dil, uzmanlık ve ağ ilişkileri, bazı kadınlar için dışlanma, yetersizlik ve aidiyet kaygısı yaratabiliyor. Özellikle seküler ve orta sınıf hegemonya, Kürt kadınlar, LGBTİ+lar gibi farklı kimlikleri dışlayıcı biçimde işleyebiliyor.</p>
<p><a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Aktivizm, STK alanında ortaya çıkmış bir kavram ve farklı biçimlerde tartışılıyor; kimi zaman gönüllülüğe kıyasla daha politik bir eylem biçimi olarak görülürken, kimi zaman da toplumsal dönüşüm arzusunu tam karşılamayan bir jargona dönüşmekle eleştiriliyor. Bu konu, STK’ların “politik imkânları” tartışmasıyla da bağlantılı olmakla birlikte, kapsamı yazının sınırlarını aştığı için burada daha fazla ayrıntıya girmedim.</p>
<p><a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Toplumsal yeniden üretim (TYÜ) yaklaşımı, türün biyolojik devamını sağlama, emek gücünün yeniden üretimi ve toplumsal anlamda bakım ihtiyaçlarını karşılama gibi üç temel boyuta referansla kullanılır. Bu emek süreci, çoğu zaman ücretlendirilmez, kapitalist anlamda meta üretmediği ve değer yaratmadığı varsayılarak görünmez kılınır ama yaşamı üreten esas emek gücüdür. Melda Yaman’ın ayrıntılı tanımı için: <a href="https://feministbellek.org/toplumsal-yeniden-uretim/">https://feministbellek.org/toplumsal-yeniden-uretim/</a></p>
<p><a href="https://catlakzemin.com/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Kadınların sayıca fazla olması ya da toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine çalışan bir STK’da bulunmak, hiyerarşik ilişkilerin ve hak ihlallerinin doğrudan ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu tür yapılarda da emek süreçlerine etki eden hiyerarşik ilişkilerin üstü “Buralarda da olmaz artık” denilerek daha kolay örtülebiliyor. Bu nedenle, örgütlerin kendi içlerindeki iktidar ilişkilerini görünür kılması ve bunları dönüştürecek somut mekanizmalar kurması oldukça önemli. Örneğin, Mart 2024’te KA.DER çalışanlarının düşük ücret, mobbing ve sendikal hakların tanınmaması gerekçesiyle kamuya açık biçimde eylem yapması, bu alandaki sorunların toplumsal cinsiyet perspektifine sahip yapılar için de gündemde olduğunu gösteren bir örnektir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/05/12/suskunluktan-dayanismaya-stklarda-calisan-kadinlarin-emek-mucadelesi/">Suskunluktan Dayanışmaya: STK’larda Çalışan Kadınların Emek Mücadelesi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel köyden çoklu krizlere: Dünya nereye gidiyor?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/28/kuresel-koyden-coklu-krizlere-dunya-nereye-gidiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ersin Tek]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Apr 2025 09:17:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Çoklu krizler]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son 20 yılda dünyanın bu hızlı değişimi sırasında sivil toplum yaşadığımız dünyayı, değişimleri, fırsatları ve tehditleri görebildi mi? Belki de daha önemli soru, sivil toplum bütün bunları umursadı mı? Uzun vadeli değişim stratejileri geliştirmek bir yana, gündelik sorunlara bile yeterli tepki gösterebildi mi?</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/28/kuresel-koyden-coklu-krizlere-dunya-nereye-gidiyor/">Küresel köyden çoklu krizlere: Dünya nereye gidiyor?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>90’lı yılların ikinci yarısında hangi konuda olursa olsun, bir söz söyleneceği zaman neredeyse her zaman söze “küreselleşmenin dünyayı küçük bir köye çevirdiği bugünlerde” diye başlanırdı. Kelimeler farklı seçilse de ister küresel bir ekonomi forumu, ister bir okul mezuniyet töreni, isterse bir muhalefet toplantısı olsun; zamanın ruhu buydu: Küreselleşme.</p>
<p>SSCB ve Doğu Bloğu ülkelerindeki kendini sosyalist olarak tanımlayan baskıcı devlet kapitalisti rejimler yıkılmıştı. İki büyük kutup arasındaki, “kapitalist batı” ile “komünist blok” arasındaki soğuk savaş son bulmuştu. Artık, dünyada kutuplar olmayacaktı. On yıllardır süren küresel statüko birkaç yıl içinde paramparça olmuştu. Kimileri sadece umutlu değil aynı zamanda heyecanlıydı. Artık kutupların olmaması ve soğuk savaşın sona ermesiyle bütün dünyanın bir araya geleceği düşünülüyordu. Hatta savaşlar yavaş yavaş sona erecek, zamanla sınırlar bile anlamsızlaşacaktı. Bir anlamıyla “tarihin sonu gelmişti”.</p>
<p>Ne var ki, “kutupsuz dünya” çatışmasız bir dünyayı getirmedi. ABD, bu yeni dünya düzeninin kaptan koltuğunu korumak için çaba sarf ederken, Rusya ve Çin ise yeni güçler olabilmek için atağa geçtiler.</p>
<p>Savaşsız bir dönem olacağı müjdelenen bu yeni dönem çok kanlı başladı ve çok kanlı devam etti. Bu yeni dönem; Balkanlar, Afrika, Ortadoğu başta olmak üzere bütün dünya için büyük acılar getirdi. Büyük küresel güçlerin, bu yeni dünya düzenindeki rekabetinde yürüttükleri vekalet savaşlarının bedelini bölgesel çatışmalarda milyonlarca insan yaşamıyla ödedi.</p>
<p>Diğer yandan dünyayı küçük bir köye çevirecek olan yeni liberal politikalar, içinde Türkiye’nin de yer aldığı onlarca ülke için büyük krizler yarattı. Gelir adaletsizliğinin acımasızca derinleştiği, kamu hizmetlerinin özelleştirildiği, şirketlerin kamusal yaşamdaki etkisinin ve kontrolünün denetimsizce arttığı bir piyasa düzeni dünyası bu ülkelerdeki yaşamı derinden sarstı.</p>
<p>Yeni milenyumun ilk 10 yılına damgasını vuran da, tam da bu küreselleşme adı verilen yeni ve en az önceki kadar acımasız döneme sesini çıkaran bir hareket oldu: Kelimenin gerçek anlamıyla küresel ölçekte sıradan insanların bir araya geldiği alternatif küreselleşme hareketi. Bu hareketler kimi ülkelerde özelleştirmelere karşı, kimi ülkelerde demokrasi için, ama bütün dünyada savaşa karşı yüz milyonlarca insanı bir araya getirmeyi başardı.</p>
<p>Küresel rekabet kızıştıkça ve ABD dışındaki aktörler palazlandıkça, küreselleşmenin güzel ve umutlu maskesinin ardındaki rekabet de kızıştı. ABD, Çin ve Rusya arasındaki küresel rekabetin yanı sıra, irili ufaklı pek çok bölgesel güç de (tıpkı Türkiye gibi) bu rekabetten payını kopartmak için canını dişine taktı.</p>
<p>Son 10 yıl ise bütün dünyada ekonominin, sosyal yapıların, demokrasinin, barışın ve ekolojinin üst üste darbeler aldığı bir dönem oldu. Rekabet sadece sıcak çatışmaları arttırmakla kalmadı, aynı zamanda gezegeni yok oluşun eşiğine sürükleyen iklim krizinin gözle görülür etkileri de kendini büyük afetler olarak göstermeye başladı. Gezegende her anlamda alarm zilleri çalmaya başladı ve bu zillerin sesi gün geçtikçe artıyor.</p>
<blockquote><p>Bugün, 90’larda anlatılan umutlu masal yerini karanlık bir Grimm Kardeşler hikayesine bırakmış görünüyor. Artık zamanın ruhunu yansıtan cümleler küreselleşmenin getireceği mutluluk ve refah değil. Şimdi nerede olursa olsun, konuşmalar başka bir cümleyle başlıyor. Zamanın ruhunu yansıtan klişe artık “çoklu krizler çağı”.</p></blockquote>
<p>Yaşadığımız dönem bir savaş çağı. Bölgesel savaşlar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile küresel bir savaşa doğru ilerliyor. Uzun yıllar sonra nükleer silahların kullanımının gerçek bir olasılık haline geldiği bir dönemdeyiz.</p>
<p>Yaşadığımız dönem bir yok oluş çağı. Küresel iklim krizinin nedenlerine karşı gerçekçi hiçbir önlem alınmadı. Gezegenin yok oluşu asla bir metafor değil. Çok kısa bir süre sonra artık asla geri dönemeyeceğimiz noktayı geçeceğimiz ve yüzyıla kalmadan gerçekleşme olasılığı çok yüksek, çok gerçek, çok yakın, çok açık bir tehdit. Belki de tehdit demek de yanlış. Şu an ilerlediğimiz yolun sonundaki gerçeklik bu.</p>
<p>Yaşadığımız dönem bir adaletsizlik ve yoksulluk çağı. Yapay zekanın, robotların, akıllı cihazların dünyasında açlık, gelir adaletsizliği ve yoksulluk hiç olmadığı kadar büyük bir tehdit. Sadece Türkiye’de değil, “gelişmiş ülkeler” de dahil olmak üzere bütün dünyada hüküm süren trajikomik bir yapay konut krizi içinde yaşıyoruz. Milyarlarca insan için, sanki bu koca dünya üzerinde barınabilecekleri bir avuç toprak yokmuş gibi, barınmanın bile bir sorun, aralıksız bir kaygı haline dönüştüğü bir dönemdeyiz.</p>
<blockquote><p>Yaşadığımız dönem bir otoriterleşme dönemi mi, emin değilim. Otoriterleşmenin etkilerini çok derinden gösterdiği ise kaçınılmaz bir gerçek. Dünya nüfusunun çok büyük kısmı otoriter ve / veya aşırı sağcı iktidarlar tarafından yönetiliyor. Demokratik alan her yerde ve çok hızla daralıyor. Küreselleşme masallarının vazgeçilmez parçası olan temel insan haklarının da genişlemek bir yana her gün biraz daha gerilediği bir dönemdeyiz.</p></blockquote>
<p>Son olarak yaşadığımız dönem bir teknoloji çağı demek isterdim. Bunu dersek çok haksız da olmayız elbette. Ancak teknolojinin toplumsal yaşamdaki etkisine baktığımızda daha farklı bir görüntü ortaya çıkıyor. Dünyayı “küresel bir köye çeviren” internet teknolojilerinin minicik cihazlarla cebimize girmesiyle soyut bir teknolojik değişim gerçekleşmedi. En büyük değişim, her alandaki olumlu ve olumsuz etkilerin yanı sıra toplumsal ve sosyal alanda gerçekleşti. Sadece distopik bir dünyada yaşamamızdan, telefonların hayatımızı “ele geçirmesinden” bahsetmiyorum. Artık toplumsal yaşamın önemli bir kısmı dijitalleşti. Artık “gerçek hayat” ile “online hayat” birbirinden kopamayacak şekilde iç içe geçmiş durumda. Bu durumda en çarpıcı gerçek ve döneme damgasını vuran şey, dijital dünyanın birkaç şirket tarafından yönetiliyor olması. X, Facebook, Instagram -ve birkaç şirket daha- “dijital toplumsal yaşamın” gerçekleştiği alanların çok büyük bir çoğunluğunun tek ve mutlak sahibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sivil Toplum bu çağın neresinde?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>90’lı yıllarda başlayan hikayede sivil toplum da önemli bir yere konumlandırılıyordu. Sivil toplum, toplumsal uzlaşının, gelişimin ve değişimin bir aktörü olarak tanımlanıyor ve çoğunlukla kontrollü, steril bir alanda kısmen de olsa destekleniyordu.</p>
<p>Peki bu yeni hikayede sivil toplum nerede?</p>
<p>Son 20 yılda dünyanın bu hızlı değişimi sırasında sivil toplum yaşadığımız dünyayı, değişimleri, fırsatları ve tehditleri görebildi mi? Belki de daha önemli soru, sivil toplum bütün bunları umursadı mı? Uzun vadeli değişim stratejileri geliştirmek bir yana, gündelik sorunlara bile yeterli tepki gösterebildi mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Alan da zaman da daralıyor</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sivil toplum da, yaşamın her alanı gibi bu yeni hikayede kendine yeni bir yol bulmak zorunda. Sağ popülizm ve otoriterlik baskın hale geldikçe sivil toplumun bastırıldığını, silikleştiğini ve “oyun dışı” bırakıldığını söylemek çok şaşırtıcı olmasa gerek. Trump&#8217;ın göreve gelir gelmez dış yardımları tamamen kesmesi sadece onun kişisel çılgınlığı değil, genel bir eğilimin parçası. Son bir yılda ABD’nin yanı sıra İngiltere, İsveç, Almanya, Fransa ve Hollanda da başta insani yardım olmak üzere sivil toplum ve yardım fonlarını ciddi oranda azaltacaklarını ilan ettiler. Avrupa Birliği&#8217;nin iç dinamikleri bozuldukça ve siyaseti istikrarsızlaşıp demokrasi, genişleme gibi başlıklar yerini güvenlik konularına bıraktıkça, özellikle hak temelli kurumların &#8220;can damarı&#8221; olan fonların geleceği hiç parlak görünmüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Otoriterliğin hegemonyasının toplumun nefesini kestiği Rusya, Macaristan ve Türkiye gibi ülkelerde ise, sivil toplum üzerindeki baskılar yeni liberal masalların anlatıldığı yıllarda hiç kimsenin inanmayacağı seviyeleri çoktan geçmiş durumda. Rusya bu konuda bütün otoriter rejimlerin rol modeli olarak çok net bir tasvir sunuyor: Neredeyse bütün uluslararası kurumların kapatıldığı, LGBTİ+ haklarını savunmanın yasadışı ilan edildiği, her kurumun her an “dış mihrak” ya da “etki ajanı” ilan edilebildiği ve pratikte ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve gösteri özgürlüğünün tamamen imha edildiği bir sivil toplum alanı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de olan biteni tekrar konuşmaya gerek var mı? KHK’larla kapatılmış dernekler, üye bildirim zorunlulukları, kurumların tepesinde sallanan ve kurumların her türlü işleyiş ve etkisini kendi politik vizyonu ile değerlendirerek parmak sallayan denetim mekanizmaları, 80 darbesinin ürünü olan yardım toplama kanunun akıl almaz bir zorlama ile derneklerin kaynak yaratmasının önünde bir engel olarak dayatılması. Bu sonuncusu yeni olmasa da, çok hayati bir sorun. STK&#8217;ların insanlardan bağış almasını neredeyse imkansız hale getiren yardım toplama kanununun garip uygulaması, bir duvar gibi işlev görüyor. Bu yüzden kurumlar bireylerden bağış isteyemez hale geldikçe toplumla bağları kopuyor. STK’lar bağış toplamaları için engellendikçe, zaten ekonomik ve sosyal olarak bağışın önündeki devasa engelleri aşmanın çok güç olduğu koşullarda gerçekte örgütlenme özgürlüğünden koparılıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çuvaldızımızı kim çaldı?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya değişirken, bildiğimiz dünya bir kez daha büyük kırılmalar yaşarken ve o klişenin toplumsal gerçekliğimiz haline geldiği yani çoklu krizler çağında yaşarken, sivil toplum aktörleri nerede, ne yapıyor?</p>
<p>Bütün bu gidişat karşısında, sivil toplum aktörleri hem kurumlar hem de bireyler olarak ne yaptı? Belki de kral çıplak demenin vakti çoktan geçti. Haksız yere cezaevlerinde ömrünü geçiren, geçirmesi için büyük çaba harcanan ve kampanyalar yapılan “sivil toplum insanları” yokmuş gibi davranan bir sivil toplum olduğu gerçeğini görmezden gelebilecek miyiz örneğin?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyükada&#8217;dan Gezi&#8217;ye kadar pek çok örnekte kafasını giyotinde hisseden sivil toplum, kendisine dokunulmayan alanlarda bile &#8220;ses çıkarmayalım, belki bizi görmezler&#8221; diyerek seyirci konumuna geriledi. Bunu görmezden gelmeye devam edebilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Toplumla bağ kurmayan ya da bağ kurmayı “onun için bir şeyler yapmak” olarak gören ve topluma yabancılaşan bir sivil toplum gerçeğini konuşmayacak mıyız örneğin? Toplumsal hareketler gerçek bir değişim için çaba gösterirken veya hiç değilse bir direnç gösterirken kıçı dışarda kalmış bir devekuşu gibi kafasını kuma gömen bir sivil toplum gerçeğini yok sayacak mıyız?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çuvaldızı daha derine batırmadan bir parantez açmak istiyorum. Bu acı gerçekleri söylerken elbette bunlar için çaba sarf eden çok sayıda insan ve az sayıda kurum olduğunun farkındayım. Ne var ki, bunları artık konuşmamız gerek. Açıkça ve dürüst bir şekilde. “Erkek faildir” denince hop oturup hop kalkıp “ben de mi failim yani” diyen bir erkek pozisyonuna düşmeden; kendi toplumsal konumumuzu, rolümüzü ve görevimizi görmekten, anlamaktan ve en önemlisi de değiştirmekten korkmadan çuvaldızı kendimize batırabilmemiz gerek artık. Kendimizi “kırbaçlamak” için değil, artık konuşmadıklarımızı konuşarak yeni bir gelecek, yeni bir umut, yeni bir değişim anlayışı yaratmak için, gerçekliğimizi konuşmak gerekmiyor mu? PEST, SWOT ve ihtiyaç analizlerimizi biraz da aynaya bakarak yapmanın vaktinin çoktan geçmedi mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu çuvaldızdan ne ben, ne herhangi bir birey ne de herhangi bir kurum muaf. Hiçbirimiz muaf olmamalıyız da. Eğer bu sorular sizi “sinirlendiriyor” ise size soracağım tek bir soru var: Bunun sebebi bu yazılanların tamamen yanlış olması mı yoksa <u>bu gerçeklerin konuşuluyor olması mı</u>?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Son 20 yılda sivil toplum kendi elitlerini yaratmadı diyebilir miyiz örneğin?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçinde bulunduğumuz durumda şunların hangisinin tamamen yanlış olduğunu söylemek mümkün?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Toplumsal değişime hiçbir katkısı olmadığı halde panel panel sivil toplum anlatan; değişime dair ne umudu, ne bilgisi, ne de fikri olmayan bir entelijansiya ile, işini sadece teknik uygulamalardan ibaret gören teknokratların olduğu ve toplumdan kopuk bir sivil toplum.</p>
<p>Toplumdaki dinamikleri, değişimleri görmeyen, anlamayan ve umursamayan bir sivil toplum.</p>
<p>Bir güç odağı olarak devletleri, şirketleri gören, kol kola giren bir sivil toplum.</p>
<p>Belki bazılarına çok ağır gelecek ama devletlerin savaşlarını sürdürülebilir hale getiren, şirketlerin yeşil/pembe ve çeşitli yıkama işlerinin taşeronluğunu yapan bir sivil toplum.</p>
<p>Adında barış olan ama savaşa karşı çıkamayan kurumların, hayatında hiçbir toplumsal değişim aktörünün parçası olmamış ama sivil toplum adına söz söyleyen bireylerin olduğu bir sivil toplum.</p>
<p>Ve en önemlisi, kendi sorunlarını asla konuşmayan ve kolun kırılıp yenin içinde kaldığı bir sivil toplum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Değişim nasıl başlar?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sadece sorunları konuşarak sorunları çözemeyeceğimiz de bir gerçek. Agresif, hesap soran bir tavırla, birbirimizin koluna girmeden de sorunları asla çözemeyeceğiz. Dünyanın bu halde olmasının esas sorumlusu da elbette sivil toplum değil. Fakat, sorunlarımız olduğu gerçeğini görmezden geldikçe, sorunların sadece bir parçası değil o sorunları yaratan sistemin de bir parçası haline geldiğimiz de bir başka ve çok acı bir gerçek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, dünya her geçen gün yeniden ve yeniden kuruluyor. Yaşadığımız çağ büyük krizlere ve büyük değişimlere gebe. Eğer gerçekten bu dünyadaki değişimin aktörleri olmak istiyorsak, yeni gerçeklikteki sorumluluğumuzu kabul ederek bazı zor konuları artık konuşmak zorundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En temel nokta, hem kendimize karşı dürüst olmak hem de diğer değişim aktörleriyle dayanışma içinde hareket etmek olmalı. Birbiriyle rekabet haline değil birbirini kollayan, dayanışmayı sadece süslü bir söz değil, nefes almak kadar olağan  hale getiren bir pratiği birlikte bulmamız gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>19 Mart süreciyle başlayan yeni süreçte atılan adımlar bu nedenle bize tarihsel bir fırsat veriyor. Bir yandan sivil alanı genişletmek ve nefes alma alanlarımızı en azından daha da kaybetmemek için yan yana gelirken, bir yandan da kendi gerçekliğimizle yüzleşmekten çekinmeden ama çözüm odaklı bir anlayışla sivil toplumu yeniden kurgulayabileceğimiz bir fırsat.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Nerdesin aşkım &#8211; burdayım aşkım”, “yaşasın kadın dayanışması” sloganlarındaki umuttan, cesaretten ve dayanışmadan öğrenen, kendi deneyimlerini ne küçümseyen ne de fetişleştiren, belki de en önemlisi <strong>kendisini ve etkisini yeniden kurgulama cesaretini gösteren bir sivil toplum için artık konuşmanın, birlikte yenilenmenin vakti değil mi</strong>?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ne dersin?</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/28/kuresel-koyden-coklu-krizlere-dunya-nereye-gidiyor/">Küresel köyden çoklu krizlere: Dünya nereye gidiyor?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklar Nasılsınız?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/11/cocuklar-nasilsiniz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceren Suntekin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Apr 2025 17:43:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuklardan]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Ceren Suntekin]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Naci Emre Boran]]></category>
		<category><![CDATA[şiddetsiz iletişim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87450</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ben bu ülke için umudumu yitirmemek için uğraşıyorum.”</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/11/cocuklar-nasilsiniz/">Çocuklar Nasılsınız?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Görsel: Ceren Suntekin</em></p>
<p>Çocuk hakları alanında uzun süredir çalışan biri olarak, çocukların seslerinin duyulması için çaba harcıyorum. Bu nedenle çocuk haklarını çocuklarla değil, yetişkinlerle çalışmayı önceliyorum. Çünkü çocukların, haklarının onlarla çalışılmasından çok, hepimiz gibi hak temelli ilişkiler kurulmasına ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Uzun süredir yaşadığımız bu sıkışmışlık hâlinde bazen alışma, bazen umursamama, bazen karamsarlık, öfke, çokça isyan ve yorgunluk var. Ama konu kendini temsil etme ve anlatma, yani anlattığını duyurma konusunda (bizim yüzümüzden) kısıtlı imkâna sahip olan çocuklar, hayvanlar ve doğa olunca, bende işler değişiyor. Tüm bu gelip geçici ya da kalıcı olabilecek duygular, bu gruplar söz konusu olduğunda lüks kaçıyor.</p>
<p>Herkes bu sıkışmışlıkla baş etmek için çeşitli stratejiler geliştiriyor. Ben ise çocuklara soruyorum: Nasılsınız?</p>
<p>&#8220;Çocuklar Nasılsınız?&#8221; buluşması da işte böyle ortaya çıktı. Yapabileceklerim sınırlı: Çocukları dinleyebilirim, birbirlerini duymalarını sağlayabilirim, varsa önerilerine destek olabilirim, onlarla birlikte olabilirim. Ben de öyle yaptım. Daha önce birlikte çalıştığım çocukların olduğu gruplarda, &#8220;Nasılsınız? Böyle bir buluşma yapalım ister misiniz?&#8221; diye sordum. Çocuklar istekliydi. Sonra Sivil Sayfalar bize destek oldu. Bir başvuru formu hazırladım, 62 başvuru geldi. Başvuruların bir kısmı <a href="https://www.sivilsayfalar.org/cocuklardan/">https://www.sivilsayfalar.org/cocuklardan/</a> yazarlarıydı. Toplantıya 9-12 yaş arasında 19 kişi katıldı. Sevgili Naci Emre Boran ile bir buçuk saat boyunca çocukları dinledik.</p>
<p>Başlarken kendimizi tanıttık. Ben çocuk hakları alanında çalıştığımdan, Naci de şiddetsizlikten bahsetti. Ülkenin durumu karşısında hissettiklerimizi paylaştık. Onları merak ettiğimizi ve her yorumu dinlemeye hazır olduğumuzu anlattık.</p>
<p>Kısa bir sessizlikten sonra çocuklar söz alarak konuşmaya başladı… Bu sessizlikler beni kaygılandırmaz. Hepimizin böyle bir anda durup, ilk defa duymuş gibi o soruları kendimize sormak ve o an kafamızdan gerçekten neler geçtiğini duymak için zamana ihtiyacımız olur. Bu geçiş hâlini sakince karşılayabilmeyi seviyorum.</p>
<blockquote><p><em>“İnsanların aynı fikirde olmaması tatsızlığa sebep olur diyor sosyal bilgiler öğretmeni diyor.”</em></p></blockquote>
<p>İlk söz alan çocuk, siyaset yapmanın yasak olup olmaması üzerine bir kafa karışıklığıyla konuşmaya başladı. Aslında bir şeyler söylemek istiyor ama acaba söyledikleri “yasaklı” mı diye kestiremiyordu. Onun gibi düşünmeyenler varsa söylediklerinden rahatsız olma ihtimalinin yüküyle gelmişti toplantıya. Neyse ki herkes konuşmaya başlayınca bu kaygısı hızla azaldı.</p>
<p>Yoğun kaygı, korku, öfke, umutsuzluk, derin üzüntü en çok ifade edilen duygulardı. Haksız yere hapse atılmak, hapisteki <em>“çocuklar”</em>, demokrasi, protesto, hak, haksızlık kavramları uzun uzun konuşuldu.</p>
<blockquote><p><em>“Böyle şeylere çok ağlamak istemiyorum çünkü o zaman güvenimi kaybediyorum. Bu ülke bence ileriki yıllarda düzelecek”</em></p></blockquote>
<p>Kurumlara çocuk danışma kurulu önermeyi hep önemserim; yine çocuklar, yetişkinlerden çok daha düzeyli ve entelektüel bir tartışma yürütüyorlardı ve çok haklılardı. Böyle zamanlarda çaresizlik ve gurur arasında gidip geliyorum. Hem çocukların gündeminin oyun oynamak yerine bu konular olmasına üzülüyorum hem de akıllarına şükredip umutla coşuyorum.</p>
<p>İktidar, siyaset, devlet, hükümet, muhalefet, demokrasi, bürokrasi gibi kelimeler sıkça telaffuz edilince, Naci’nin de önerisiyle bir an durup kavramların üzerinden yeniden geçmeye karar verdik. Kim devlet, kim hükümet; çocukların kafasında karışmıştı. Nasıl karışmasındı ki? Bu karışıklıkla kavramlar üzerine konuşmanın yine herkes için ne kadar kurtarıcı olduğunu fark ettim. Hakların garantörü, hakları korumak ve güvence altına almakla görevli devlet çatısı altında güvende hissetmemek, hepimizi derinden sarsıyor.</p>
<p>Buluşmanın hedeflerinden biri de çocukların birbirlerinden öğrenmelerine, birbirlerini duymalarına alan açmaktı. Tam bu noktada Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks imdadımıza yetişti. Tartışmalar sürerken çocukların bu örneği kendilerinin getirmesi, kim olduğunu bilmeyen çocukların “Neresi?” diye sorması, çocukların kütüphanedeki kitaplarını koşarak alıp getirmesi, Rosa Parks’ın hikâyesini birbirlerine heyecanla anlatmaları ve diğerlerinin pür dikkat dinlemesi karşısında Naci ile heyecanımızı dizginlemeye çalıştık.</p>
<p>1955’te onun bir siyah olarak otobüste beyazlara yer vermeyi reddettiği isyanıyla başlayan ayrımcılık karşıtı eylemleri, çocuklardan biri sanki kendisi de oradaymış gibi, onunla birlikte yaşamışçasına içtenlikle anlattı. Siyah ve beyazların yan yana oturmasını yasaklayan bir yasanın olması, bugün bize ne kadar saçma geliyorsa, çocuklara da şu an ülkede olan birçok olay ve karar vericilerin tutumları o kadar saçma geliyordu. Çok basit ve muhteşem bir mantıkla: “Devlet biziz” demek, her şeyi harika özetliyordu.</p>
<blockquote><p><em>“Devlet biziz bence. Yani devlete karşı çıkmamız gerekiyor, çünkü devlet biziz. Devlete karşı çıkarken de ‘devlet biziz’ diye bağırmamız gerekiyor. Bugünlerde depremler, yangınlar oluyor, herkes çok üzgün. Devlet kimsenin hakkını yiyemez.”</em></p></blockquote>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ceren Suntekin</em></p>
<p><em>Sosyal Hizmet Bilim Uzmanı, Çocuk ve Gençlik Çalışmaları Uzmanı</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Bonus &#8211; Velilerden Gözlem Notları 1:</em></p>
<p>İlk defa bir çocuk etkinliğine, oğlum vesilesiyle katılmış oldum. Aslında oğlumla muhabbetimiz fena değil. Ama böyle zor bir zamanda yeteri kadar onu duyup duyamadığımı merak ediyordum. O yüzden etkinliğin büyük bir çoğunluğunu kenardan dinledim.</p>
<p>Oğlum başta etkinliğe katılma noktasında çok direnmişti: “Anne ama biliyorsun ben öyle çocuk çocuk değilim” diyerek. “Çocuk çocuk”tan kastı ona sevimli bir sesle yaklaşan, doğrudan söylediklerini kaale alıyormuş gibi yapıp aslında almayan, dil bilmeyenlerin turiste yaptıkları gibi neredeyse bağırarak konuşan ve ancak her şeyi basitleştirdiğinde çocukların anlayabileceğini düşünen etkinliklerdeki tecrübesiydi aslında. Bu etkinlikte öyle olmayınca heyecanını gördüm. Kamerasını açmak istememesi dahil tüm tercihlerinin saygıyla karşılandığını görmek ona çok iyi geldi.</p>
<p>Çocukların paylaşımlarını dinlerken başta yanda biraz ağlamış da olabilirim, yalan söylemeyeceğim. Çünkü her ne kadar bilsem de bu kadar kaygı yüklü paylaşım beklemiyormuşum aslında. Bir yandan da bilgi seviyeleri dehşete düşürdü beni. Çok kaygılılar, çok üzgünler, çok öfkeliler. Bir yandan da “çocukları serbest bırakın” paylaşımlarında ağırlıklı olarak kastedilen yetişkin üniversite öğrencilerini gerçekten kendileri gibi çocuk sanarak da ekstra kaygıya düşüyorlar. Bunları görünce her sözümüzün çocukların zihninde nasıl yankılandığını tekrar öğrenmiş oldum.</p>
<p>Uzun lafın kısası, benim için inanılmaz öğretici bir tecrübeydi. Oğlumun aşırı siyasi bilgiyle yüklü hali kaygımı biraz artırsa da eşit muamele gördükleri alanlarda kaygılarını seyreltme ihtimali bana çok iyi geldi. Ceren ve Naci başta olmak üzere tüm katılımcılara ve bu katılımcıların ebeveynlerine sonsuz teşekkürler!</p>
<hr />
<p><em>Velilerden Gözlem Notları 2:</em></p>
<p>Kızıma böyle bir atölye var, katılmak ister misin diye sorduğum zaman, &#8220;evet ben de konuşmak isterim; fırsatım olacak mı&#8221; diye sordu. ilk kez zoom da bir online toplantıya katıldı ve bunu herkese anlattı. Oldukça heyecanlıydı, “benim toplantım var, akşam bize kimse gelmesin, misafir alamayacağız kusura bakmayın” diye anneanne ve teyzelerine anlattı.</p>
<p>Kızıma senin de kedilerin olduğunu ve çok sevdiğini söylemiştim, o yüzden toplantı esnasında sana kedimizi gösterebilmek için azıcık hırpalayarak sevmiş olabilir <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f642.png" alt="🙂" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>
<p>Toplantı sonrasında, “nasıldı” diye sorduğumda; &#8220;sanırım biz çocuklar aynı şeyleri hissediyoruz anne&#8221; dedi, eğer bunu söylüyorsa keyif almış demektir. Belli ki içselleştirmiş konuşulanları, &#8220;soru sordum ve sormaktan çekinmedim&#8221; dedi, “bir daha olsa günüm ve saatim uyarsa katılmak evet isterim tabi” dedi.</p>
<hr />
<p><em>Velilerden Gözlem Notları 3: </em>Ruhunuza sağlık, olup bitenleri akranları ile konuşmak kızıma çok iyi gelmiş. Sevgiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/04/11/cocuklar-nasilsiniz/">Çocuklar Nasılsınız?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Ali Çalışkan, Bir Bilgi Emekçisidir</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/03/24/mehmetalicaliskan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Mar 2025 07:31:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[19 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Çalışkan]]></category>
		<category><![CDATA[Reform Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87356</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dilsiz şeytanlığınızı bozmanız için memlekette daha kaç hayatın kararmasını bekliyorsunuz?</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/03/24/mehmetalicaliskan/">Mehmet Ali Çalışkan, Bir Bilgi Emekçisidir</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllardır medya operasyonlarıyla, tetikçilikle sivil toplumdan, akademiden, medyadan, siyasetten başta olmak üzere nice insanın hayatını karartan, onlara itibar suikasti yapanlar bugün hedeflerine Mehmet Ali Çalışkan’ı koydu.</p>
<p>Mehmet Ali Çalışkan, sivil toplum, özel sektör ve son olarak da siyaset için veri-bilgi üreten bir bilgi emekçisidir. Sadece bilgi üretmedi o bilginin toplumun, ülkenin yararına kullanılması için çeşitli mecralar, diyalog girişimleri, müzakere ortamları yaratan, bilgisini, emeğini, desteğini hiç kimseden esirgemeyen biridir. Kim olduğunu merak edenler için aşağıdaki videoda hayat hikayesini, bu topluma, meselelerine bakışın sarih bir şekilde anlatıyor.</p>
<p><iframe title="KOLEKTİF ÇALIŞMA VE GÖNÜLLÜLÜK | MEHMET ALİ ÇALIŞKAN | TÜRKİYE&#039;NİN GÖNÜLLÜ GÜCÜ" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/poF8o3XxcwM?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İktidar içinde-çevresinde izanı ve insafı kalanlara sesleniyorum.</p>
<p>Mehmet Ali Çalışkan&#8217;ı tanıyorsunuz, bu ülkede diyaloğun, müzakerenin, demokratikleşmenin dışında derdi olmayan birinin &#8216;terör&#8217; örgütü üyesi diye tutuklanmasını vicdanınız kabul ediyor mu?</p>
<p>Dilsiz şeytanlığınızı bozmanız için memlekette daha kaç hayatın kararmasını bekliyorsunuz?</p>
<p>İçi boş iddialarla yapılan bu darbenin bu ülkeye maliyetini, gençlerine, geleceğine yazık olduğunu sadece özel sohbetlerinizde değil kamusal alanda da dile getirme cesaretini ne zaman göstereceksiniz!</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/03/24/mehmetalicaliskan/">Mehmet Ali Çalışkan, Bir Bilgi Emekçisidir</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dayanışma Sandıkları, Sokak ve Sivil İtaatsizlik</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2025/03/21/dayanisma-sandiklari-sokak-ve-sivil-itaatsizlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rumeysa Çamdereli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Mar 2025 12:47:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[aktivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Direniş]]></category>
		<category><![CDATA[Eylem]]></category>
		<category><![CDATA[Sandık]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Z kuşağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=87347</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bana kalırsa ilk adım sandıklar etrafında kurulan sözü yapı bozumuna uğratmak olmalı. Pazar günü açılacak sandıklar her ne kadar bir sokak enerjisini sönümleme jesti olarak başlamış olsa da sokağın direnişini ardına alarak önemli bir sembolik hareket olma potansiyeline sahip.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/03/21/dayanisma-sandiklari-sokak-ve-sivil-itaatsizlik/">Dayanışma Sandıkları, Sokak ve Sivil İtaatsizlik</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>19 Mart 2025 günü gerçekleşen postmodern darbe Türkiye için kritik dönüm noktalarından biri oldu. Şu an yaşadıklarımız, şimdiye kadar Türkiye’de bir şeyleri değiştirmek uğruna adım atmış, emek vermiş insanlar için bir deja vu hissi yaratıyor. Ama bu sefer çok farklı bir direnişi tecrübe ediyoruz. Vakit şu an yaşananları geçmişle karşılaştırıp ortamı boomer’lamadan, Z kuşağı direnişçilerin bize öğrettiklerini dinleme vakti.</p>
<p>Bu direniş, her zamankinden daha güçlü bir şekilde bir sokağa çağrı direnişi. Muhalefetin özneleri, konu doğrudan kendileriyle ilgili olmasına rağmen çekingen adımlar atmaya niyet ettiği an gençlerin öfkesiyle burun buruna geliyor. Unutmayalım ki burada barikata yüklenen bu gençler AKP yönetiminden başkasını görmedi, muhalefet görmedi, krizler, felaketler ve yolsuzluk, hukuksuzluk gördü. Ve kaybedecek hiçbir şeyi yok.</p>
<p>Buradan hepimizin öğreneceği çok şey var. Biz 30+’lar biraz bekleyelim, görelim, şimdi ayıp olur diye diye koltuklarında yer yapan liderlere öfkemizi içimize gömdük. Halbuki dilimizdeki, zihnimizdeki bu zincirleri kırıp, gerçekten yanlış gittiğini düşündüğümüz şeyleri söylesek belki gençlerin kaybedecek bir şeyleri olabilecekti. Gezinin orta yaş krizindeki gazileri var olan kurumsal yapıların barikatlarını zorlayarak yeni yapılar kurmak, doğrudan liderliğe soyunmak ve var olan enerjiyi doğru şekilde yönlendirmek için daha ne bekliyor?</p>
<p>Bana kalırsa ilk adım sandıklar etrafında kurulan sözü yapı bozumuna uğratmak olmalı. Pazar günü açılacak sandıklar her ne kadar bir sokak enerjisini sönümleme jesti olarak başlamış olsa da sokağın direnişini ardına alarak önemli bir sembolik hareket olma potansiyeline sahip. Artık mesele bir CHP meselesi değil. Mesele, seçimle bir yere gelmenin gün geçtikçe anlamsızlaştığı bir Türkiye’de yaşamak istemediğini söylemek. Bu ihtimali görene kadar sokakta nöbette olmak, ama bir yandan da sandığın da bir ihtimal olabileceği, Türkiye’de yaşayan herkesin çözümün bir parçası olacağı bir formülü talep etmek.</p>
<p>Sevgili orta yaşlı aktivist, sivil toplumcu dostlarım. Biliyorum, sokaklarda direnmeyi eskisi kadar kaldıramayan bedenlerimiz var belki. Ama zihnimiz, öfkemiz tüm hafızamızın birikimiyle diri. Buradaki enerjiyi, abilik ablalık yapmadan Z kuşağıyla birlikte demokratik Türkiye’nin kalıcı kurumlarına dökmeyi becerebilir miyiz, ne dersiniz?</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2025/03/21/dayanisma-sandiklari-sokak-ve-sivil-itaatsizlik/">Dayanışma Sandıkları, Sokak ve Sivil İtaatsizlik</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
