<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yüzleşme arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/yuzlesme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yuzlesme/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 24 May 2018 08:27:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>yüzleşme arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yuzlesme/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye’de Yüzleşme Müzeleri ve Yüzleşilemeyen Diyarbakır Cezaevi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/05/24/turkiyede-yuzlesme-muzeleri-ve-yuzlesilemeyen-diyarbakir-cezaevi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 May 2018 08:27:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Cezaevi]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbakır]]></category>
		<category><![CDATA[yüzleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=27058</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir travmayı atlatabilmenin yollarından biri de faille yüzleşmekten geçer. Bireyle ya da toplumla iyileşme süreçlerinden ilki yüzleşmedir, sonra üzerine konuşulur, ardından yas süreci başlar. Travma üzerine konuşabilmek iyileşme belirtilerindendir. Dünyadaki yüzleşme ve utanç müzeleri toplumsal bir iyileşme olsun diye yapılmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/05/24/turkiyede-yuzlesme-muzeleri-ve-yuzlesilemeyen-diyarbakir-cezaevi/">Türkiye’de Yüzleşme Müzeleri ve Yüzleşilemeyen Diyarbakır Cezaevi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Madımak, Sinop Cezaevi, Ulucanlar nam-ı diğer ‘’Ölücanlar’’, Diyarbakır 5 numaralı cezaevi&#8230; Hepsi Türkiye tarihinin karanlık dehlizleri. Sinop’un hücrelerinden astım olmadan çıkmayan tutukluları, Ulucanlar ’da sergilenen Hüseyin İnan’ın önden yırtılan fanilası… Gördükçe, gittikçe herkesin kendisiyle iç muhasebesi… Bir yargı makamı, utanç müzeleri&#8230; &#8216;Bir daha asla&#8217; demek için yapılır. Yüzleşilemeyen ve halkın taleplerine rağmen müze yapılmayan Madımak ki hala dumanı tütüyor tepemizde,</p>
<p>Ve Diyarbakır…</p>
<p>Diyarbakır Cezaevi The Times gazetesinin en kötü şöhretli Cezaevi kategorisinde ilk 10’da yer aldı. 12 Eylül darbesinin ardından insanlık dışı işkence şekilleriyle gündemden düşmedi. Birçok insanın ölmesine ve sakat kalmasına sebep oldu. İşkence görenler arasında Bedii Tan, Necmettin Büyükkaya hayatını kaybetti. Gültan Kışanak, Orhan Miroğlu gibi tanınmış siyasetçiler işkenceye maruz bırakıldı.  78’liler Vakfının önderliğinde birçok sivil toplum kuruluşu, insan hakları aktivisti, hukukçu Diyarbakır Cezaevi’nin İnsan hakları müzesi olması için çeşitli aktivitelerde bulundu. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde ve TBMM’de araştırma komisyonları kuruldu. Bölgeye gelen hükümet yetkilileri bu konuda destek ve diyalog sözü verdiler. 2007 de girişimler başlanan cezaevini müzeye dönüştürme girişimleri sonuçsuz kaldı. Açılan 1500 davanın birçoğuna takipsizlik kararı verildi.</p>
<p>Uluslararası müze haftasında yüzleşilemeyen Diyarbakır Cezaevi tutuklularından ve 78liler Derneği’nden Gani Alkan’la konuştuk.</p>
<p><strong><em>Niye Diyarbakır Cezaevi ? Niye 78’liler ? Niye bu çalışma?</em></strong></p>
<p>78’liler çalışmasının programında bir hafıza merkezi oluşturmak, belge toplamak, gizli kalan şeyleri ortaya çıkarmak ve bunlarla yüzleşmek vardı. Bu olanları gerek mahkemelerde gerekse toplumun vicdanında mahkûm etmek niyetiyle böyle bir girişim kuruldu. 78’liler ilk oluşturulduğunda biz oluşumda yer almamıştık fakat çalışma özellikle Diyarbakır Cezaevine evrilince orada olmalıyız diye düşündük.</p>
<p><strong><em>78’liler Derneği Diyarbakır Cezaevi için kurulmamıştı değil mi ?<br />
</em></strong></p>
<p>Hayır. Bir hafıza merkeziydi. Örneğin 1 Mayıs 77 katliamı, Maraş katliamı, Çorum katliamı üzerine çalışıyorlardı ve bütün bunlardan bir havuz oluşturmaya çalışıyorlardı. Maraş katliamıyla başlanılmıştı ilk zannediyorum ama Diyarbakır’da Diyarbakır Cezaevi kadar talep görmedi. Diyarbakır Cezaevi dosyası açıldığında tabanda ciddi bir karşılığı oldu. Diyarbakır Cezaevi çalışması konusu gündeme geldiği zaman Diyarbakır Adalet Komisyonu diye bir komisyon kuruldu. Oluşturulan bu komisyonda 50 ye yakın aydın, yazar, insan hakları aktivisti, psikolog, hukukçu yer aldı. Hafıza çalışması olduğu için objektif bir çalışma yapmayı düşündüler. Mesele derinleşince bazıları çekildi. Çünkü Diyarbakır Cezaevi Kürt meselesinden bağımsız değildi. Çalışmayı yaparken 420 kişi ile bire bir görüşme yapıldı. Daha sonra bu sayı 500’ün üzerine çıktı. 7 bin sayfalık kayıt oluşturuldu. Sonra Diyarbakır Cezaevi ile ilgili bir kampanya başlatıldı ve 100 bin imza toplandı. Sembolik bir imzaydı bu. TBMM ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne heyet olarak gidip teslim ettik. Bu aktiviteler 2007 de başladı ama asıl hareketlilik 2011 yılından sonra oldu. 1600 civarı insan o dönem için suç duyurusunda bulundu. Bilim insanlarının 30 yıl sonra bile izler silinmez beyanıyla birçok insan işkence izlerinin tespiti için adli tıbba gönderildi. İşkence yaparken bize acısını 30 yıl sonra çekeceksiniz diyorlardı. Gerçekten şimdi şimdi vücudumuzdaki tahribatları görüyoruz. Suç duyurusunda bulunduktan sonra açık bir diyalog ortamı oluştu biz ümitlendik birden her şey değişti yine.</p>
<p><strong><em>Ne oldu?</em></strong></p>
<p>Bu işi yürüten savcı görevden alındı. Başka bir savcı geldi ama tamamen zıddıyla karşılaştık. Diyalog ortamından etkilenip etkili bir sonuç alacağımızı düşünmüştük. Fakat sonra neredeyse tüm davalar ret yedi, bazılarının da ellerine sonuç ulaşmadı. İç hukuku tüketip de AİHM’e gitti. Diğerleri ya AYM’de ya da sonuçlara ulaşamadık. Mütalaa için görüşmeler yapıldı, belge istediler gönderdik. Şu anda AİHM’de 48 dosyamız var. Belli bir yere geldikten sonra TBMM ile görüştük imzalardan sonra 12 Eylül davalarına müdahil olmak istedik, kabul etmediler. Kenan Evren yaptığı işkencelerden yargılanmadı 146. Maddeden yargılanmadı. Mesele onun ceza alıp apoletlerinin sökülmesi değildi. Mesele gerçek ve bağımsız bir yargıyı ortaya çıkarabilmekti.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-27060" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/05/IMG_7789-640x427.jpg" alt="" width="640" height="427" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/05/IMG_7789-640x427.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/05/IMG_7789-1024x683.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/05/IMG_7789.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/05/IMG_7789-610x407.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/05/IMG_7789-320x213.jpg 320w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /><br />
<strong><em><br />
Diyarbakır Cezaevi çalışmasını diğer hafıza mekânlarından önemli kılan ayrıntılar nelerdir?</em></strong></p>
<p>Biz dört şeyi esas aldık: Birincisi Diyarbakır Cezaevi’nde olup bitenlerin belgesiyle kozmik odalarıyla her şeyi ortaya çıkarmak. İkincisi bununla yüzleşmek. Gerek<br />
mahkeme yoluyla gerek toplumsal yolla onları mahkûm etmek ki biz ikincisini daha çok önemsiyoruz onları insanların vicdanında mahkûm etmek istiyoruz. Üçüncüsü Diyarbakır cezaevinde uygulanan sistematik işkencenin amaç ve nedenlerini ortaya çıkarmak ve neden Diyarbakır Cezaevi diye bir parantez açtırmak. Sonuncusu ise bir hafıza müzesi oluşturmaktır. Bu amaçlar çerçevesinde 50 ye yakın sivil toplum kuruluşuyla ortak bir çalışma yürüttük. Diyarbakır Cezaevi müze olsun diye bir deklarasyon yayınladık. Cezaevlerinin önünde basın açıklamaları yapıyorduk. Arkadaşlarımızın yaşamını yitirdiği günlerde etkinlik yapıyorduk. Dilekçeler verdik hem TBMM ye hem de Kültür Bakanlığı’na. Dilekçeler Kültür Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’ndan geri döndü. Adalet Bakanlığı cezaevi şu anda dolu, boşaltıldığı zaman Milli Emlak’a vereceğiz onların inisiyatifinde olacak dedi. Kültür Bakanlığı hem şu anda projemiz yok hem de şu anda yapacak durumumuz yok minvalinde şeyler söyledi. Ekonomik gücümüz de yoktu biz de belediyeye gittik. Gülten Kışanak da cezaevi arkadaşımız ona gittik. Belediye bünyesinde müze koordinasyon merkezi açıldı. Birçok çalışma yaptık. Sözlü tarih atölyeleri yaptık. Yazarlar, çizerler, ressamlar herkes kendi gözünden katkıda bulunduk. Sonra kayyum geldi yerimiz elimizden gitti çalışmalarımız zayıfladı. Bize vermeyip de Türkiye Harp Malulü Gaziler Şehit Dul ve Yetimleri Derneği’ne vermeleri de anlamlı. Meseleyi siyasi olarak değerlendiriyoruz, niye özellikle onlar seçildi niye o koordinasyon merkezinin yerine seçildi. Bu süreçte biz de çok şey öğrendik.  Dünyadaki diğer cezaevlerini de araştırdık nasıl yapıyorlar nasıl başladılar. Mesela Arjantin. Atölye çalışmalarını yaparken insanlarla yeniden görüşmeye başladık. Kendi tarzımız vardı ama bir bilim insanın yaklaşımı farklıdır. Biz yazdıklarımızı anlatırken etrafımızdakilerin bu kadar etkileneceğini beklemiyorduk. Bunu yaparken çok zorlandık. Hatta ifademizi alan sekreterin bunalıma girip psikolojik tedavi gördüğünü duyduk. İnsanlara ulaşılsın gizli saklı bir şey kalmasın dedik.</p>
<p><strong><em>Sadece tutuklularla mı konuştunuz?</em></strong></p>
<p>Hayır. Bu atölyeye cezaevinde yatanlar, yatanların tanıklığı, o dönemki avukatların tanıklığını aldık. Bunu yaparken sadece siyasi suçlular olmasın dedik kaçakçılık yapan da konuşsun dedik. O dönemde Alman tutuklu vardı o da aynı muameleyi gördü. Biz herkesin konuşmasından yanayız. Tek boyutlu almak istemedik hem siyasi, hem toplumsal, hem psikolojik boyutuyla yer alsın dedik hem de gelecek nesillere aktarım olsun. Biz demokrasi mücadelesinin ne kadar zor verildiğini; bu ortamına gelebilmenin bile ne kadar bedel istediğini gelecek nesiller öğrensin istiyoruz. Bu yüzden Diyarbakır Cezaevi çok önemlidir. Diyarbakır Cezaevi’nde görev yapan görevlileri de önemsedik en azından 1500 kişiyle konuşalım dedik. Sadece orada olan kötü olaylar değil bizim yaşamımız orada bir şiirdi, bir tiyatroydu, bir romandı hayatın ta kendisiydi.</p>
<p><strong><em>Siyasilerin o dönem Diyarbakır Cezaevi’ni müze yapacağız. Diyarbakır artık kötü hatırlanmayacak beyanları vardı. Bu beyanının üzerine bir gelişme kat edilmedi mi o dönem?</em></strong></p>
<p>Birçok siyasetçi konuştu. Bugün söylenenler yarın unutulur felsefesi var Türkiye’de. Bizim derneğimiz kapalı değil ama OHAL sürecinden beri Diyarbakır Cezaevi ile ilgili rahat çalışmalar yapamıyoruz. İnsanlar da konuşmak istemiyorlar. Biz soyu tükenmekte olan kelaynak kuşlarıyız diyoruz kendimize. Arkadaşlarımız ölüyor, her gün bir iki kişiyi kaybediyoruz. Diyarbakır Cezaevi müze olmazsa gözümüz açık gidecek. Yanımızda ölen, sakat kalan arkadaşlarımıza borcumuz var.</p>
<p><strong><em>Peki, bunun için bir hareket planınız var mıydı? Bir müze ama nasıl bir müze?</em></strong></p>
<p>Biz cezaevi müze olsun derken 4 komisyon oluşturduk. Biri hukukçular, ikincisi arkeologlar, üçüncüsü mimari dekorasyonunu oluşturan bir komisyon, dördüncüsü de bu işin toplumsal psikolojik boyutuyla ilgilenen bir komisyon; İçinde sinemacılar, belgeselciler, edebiyatçılar vardı. Bizim için tek kıstas cezaevinin özünden uzaklaşmamalı dedik. Reel gerçeklik olgusu da önemli. Ulucanlar da ruhuna uygun değil bence sadece görünür kısmı var, işin arka planında neler oldu. Bunlar yeterli düzeyde yansıtılmadı diye düşünüyorum.</p>
<p><strong><em>İnsanlar yüzleşmeye korkuyor siz bunları yaşadınız&#8230;</em></strong><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p>Şu anda neresini anlatayım nasıl anlatayım da ruhunuz incinmesin diyorum kendi kendime. Ben ne kadar anlatabilirim? Siz ne kadar anlayabilirsiniz beni. Diyarbakır Cezaevi ile ilgili anlatımlar ile ilgili duyduklarınız azdır ama çok değildir. Cezaevindeki işkenceleri arkadaşlarla komediye dönüştürüp birlikte atlatmaya çalıştık. Esat Oktay diyordu ki gözleri birbirine bakmasın gözleriyle örgütlenirler. Biz dokunuşumuzla bile birbirimizle konuşuyorduk. Gözümüz sadece ‘’Adalet Mülkün Temelidir.’’ yazısını görüyordu. Diyarbakır Cezaevi 12 Eylül cezaevlerinden ayıran şey buraya özel bir ekip gönderilmiş olmasıydı. Bir nevi laboratuvardı, özünden ve ruhundan uzaklaştırmaydı. Zaten Esat Oktay bize diyordu biz kapıları açacağız gidin diyeceğiz siz kendiniz gitmeyeceksiniz. Özünüzden uzaklaştıracağız, toplumun içinde yer bulamayacaksınız demek istiyormuş meğer. Kendine yabancılaşacaksın, özüne yabancılaşacaksın, yoldaşına yabancılaşacaksın sonra insan içine çıkamayacaksın. Yanlış bize yapılmadı sadece Türk halkına da yapıldı. Türk halkının Türk, Kürt halkının Kürt kalmasını istiyoruz. Her millet kendi değeriyle kendi tarihiyle yaşasın istiyoruz. Biz politik tutuklular aydın kesimin içinden geliyorduk. 68 kuşağından sonra gelişen 78 hareketi; dünyadaki demokrasi süreçlerini iyi takip eden, okuyan, araştıran bir kesimdi. Biz tek fraksiyon değildik. Cezaevi süreçlerinden önce birbirimizle çatışıyorduk. Baskılar ve işkenceler cezaevinde bizi tek vücuda dönüştürdü. Orada ölümden korkuyu yendik. Mahkemelere çıkıp siyasi savunma yapıyorduk. Cezaevinde “Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanım.” söyleyen bizler mahkemede Kürt olduğumuzu haykırıyorduk. Hepsi büyük çelişkiler, büyük tutarsızlıklar yumağıydı. O dönemde ölüm oruçlarına yattık tek bir geri adım atmadık. Diyarbakır Cezaevi rast gele bir cezaevi değildir. İşkenceleri ve işkencecileri münferit değildir. Hepsi sistematiktir. Ben umutsuzluk içinde olan insanlara söylüyorum hepsi geçecek. Biz Diyarbakır Cezaevi’ni gördük. Bize inisiyatif verilsin el birliği ile Diyarbakır Cezaevi’ni müzeye dönüştürelim. Türkiye’nin gerçeklerle yüzleşmesi ayıp değildir. Bu hataların telafisidir. Yapılan hatadan dönmektir. Biz herkesten destek bekliyoruz.</p>
<p><strong><em>Cezaevinden çıktıktan sonraki süreçlerde ve şimdilerde oraya gittiniz mi ? Ya da orayı görünce neler hissediyorsunuz?</em></strong></p>
<p>Ben her gün o cezaevinin önünden geçiyorum. Gayri ihtiyarı başımı çevirip bakıyorum. Kendimi ve arkadaşlarımı orada hissediyorum. O çığlıklar kulağımdan çıkmıyor. Bizim bir Sakine annemiz vardı Meclis’e gittik birlikte. “12 Eylül’de cezaevinde oğlumu kaybettim. Oğlumun mezarına gideyim ‘’Oğlum çalıştım çalıştım bu kadar yapabildim diyeyim dedim.” Bu konuda çok sözler verildi bize. Bu sadece bizim sorunumuz değildir. Tüm sivil toplum örgütlerinin sorunudur. Tüm bireylerin vicdan sorunudur. Bir cezaevi tutuklusu cezaevi yıkılmasın ister mi? Biz istiyoruz. Diyarbakır cezaevi yıkılmasın müze olsun. Her gün bakıyoruz çatısı yapılmışsa mutlu oluyoruz demek ki yıkılmayacak biraz daha böyle kalacak diye. Tuvaletin üstü açık mı kapalı mı, banyonun girişi nasıldı, hücrenin kaç adım olduğu, peteğin kaç dilim olduğunu bile tartışıyoruz. Ama bu cezaevi incelemeye ve raporlamaya müsait olursa bu kargaşa da kısmen son bulacak. Kısmen diyorum çünkü birçok bölümü değiştirilmiş. Tüm detaylarıyla yazmak istiyoruz. Banyonun tabanının mozaik mi beton mu olup olmadığı bile bizim için önemli. Bizim elimize veri geçtikçe hafızamız kendini yeniliyor. Konuştukça kendini yeniliyor. Unutulsun, tarihin karanlıklarına gömülsün istemiyoruz. Biz bu çalışmaya kendimizi adadık. Biz işin toplumsal boyutunu düşünüyoruz. Hiçbir şey yapamasak insanları vicdanlarda mahkûm etmek isteriz. Art niyet, rant kavgası olmadan, ideolojisi, kimliği ne olursa olsun bu konuda herkesi destek olmaya bekliyoruz. Bu herkesin kişisel vicdanıdır.</p>
<p><strong>Yazarın notu :</strong></p>
<p>Diyarbakır Cezaevi gayri insani muameleleriyle insanların belleğinde önemli izler bırakmış mekânlardan biridir. Bu tür acıların ve toplumsal travmaların bir daha yaşanmaması, adaletin tesisi ve teslimi tüm aktörleriyle konuşulup özüne uygun bir şekilde asıl hak sahiplerine verilmelidir. Toplumsal yüzleşmelerin, kırılmaların ve travmaların telafisinde büyük rol oynadığını unutmamak gerekir. Kürt meselesinin çözümünde bu gibi sembolik yerlerin dönüşümü toplumsal barışa katkı sağlayacaktır. Bunu yaparken siyasi enstrümanlara takılmadan salt insan haklarını orijinine alan bir bakış açısı ile hareket edilmelidir. Dünyadaki diğer yüzleşme müzelerinin süreçlerinden de faydalanılarak mağdurların güven ve onurunun kendisine teslim edilmesi; hikâyelerinin adalet, hakikat, barış şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması gerekir. Bu konuda Devlet üzerine düşeni yapmalı; Diyarbakır Cezaevi tüm sivil toplum kuruluşlarının, mağdurların, ikincil travmaya maruz kalan mağdur yakınlarının ve tüm etkilenenlerin konuşabildiği bir ortam hazırlamalıdır. Tarihe şerh olsun. Bir daha asla!</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/05/24/turkiyede-yuzlesme-muzeleri-ve-yuzlesilemeyen-diyarbakir-cezaevi/">Türkiye’de Yüzleşme Müzeleri ve Yüzleşilemeyen Diyarbakır Cezaevi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zor Geçmişlerle Yüzleşme Pratikleri: STK Deneyimleri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/08/zor-gecmislerle-yuzlesme-pratikleri-stk-deneyimleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Dec 2017 09:14:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hrant Dink Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[DVV International]]></category>
		<category><![CDATA[Meltem Ahıska]]></category>
		<category><![CDATA[yüzleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Zor Geçmişlerle Yüzleşme Pratikleri: STK Deneyimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20692</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Aralık Cuma günü Hrant Dink Vakfı ve DVV International tarafından  &#8220;Zor Geçmişlerle Yüzleşme Pratikleri: STK Deneyimleri&#8221; başlıklı bir panel düzenleniyor.  Panel, farklı ülkelerden sivil toplum kuruluşlarının zor geçmişlerle yüzleşme pratiklerine odaklanacak. Panelin duyurusu şöyle: Bu panelde Kuzey İrlanda’da uzun yıllardır geçmişle yüzleşme, hakikatin tanınması, çatışmaya dair anlatıların ortaya çıkması yönünde çaba gösterip, hafızalaştırmaya dair [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/08/zor-gecmislerle-yuzlesme-pratikleri-stk-deneyimleri/">Zor Geçmişlerle Yüzleşme Pratikleri: STK Deneyimleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Aralık Cuma günü Hrant Dink Vakfı ve DVV International tarafından  &#8220;Zor Geçmişlerle Yüzleşme Pratikleri: STK Deneyimleri&#8221; başlıklı bir panel düzenleniyor.  Panel, farklı ülkelerden sivil toplum kuruluşlarının zor geçmişlerle yüzleşme pratiklerine odaklanacak. Panelin duyurusu şöyle:</p>
<p>Bu panelde Kuzey İrlanda’da uzun yıllardır geçmişle yüzleşme, hakikatin tanınması, çatışmaya dair anlatıların ortaya çıkması yönünde çaba gösterip, hafızalaştırmaya dair projeler yürüten Healing Through Remembering; eğitim yoluyla anti semitizim, önyargılar, ırkçılık karşıtı mücadele veren, Holokost öncesinde Yahudi kültürüne, geleneklerine ve yaşantısına ışık tutmak için öğrenciler ve öğretmenlerle çalışmalar yapan Zachor Foundation for Social Remembrance ve Nakba ile meydana gelen adaletsizliklerin tanınması ve Filistinliler<span class="text_exposed_show">in geri dönüş hakkı için farklı metodolojilerle farkındalık yaratmaya yönelik projeler yürüten Zochrot kurumunun deneyimleri ve ne tür çalışmalar yürüttükleri ele alınacak.</p>
<p><strong>Tarih:</strong> 15 Aralık 2017 Cuma<br />
<strong>Başlangıç Saati:</strong> 18.30<br />
<strong>Yer:</strong> Hrant Dink Vakfı, Havak Salonu</p>
<p><strong>Program:</strong></p>
<p>Moderatör: Meltem Ahıska (Akademisyen &#8211; Boğaziçi Üniversitesi)</p>
<p>Jillian Lipman (Zachor Foundation for Social Remembrance)<br />
Dijital araçları kullanarak önyargılarla mücadele eğitimi</p>
<p>Kate Turner (Healing Through Remembering)<br />
Üzerinde anlaşılmaya varılmamış tarihi bir anlatıyla ortak sergi hazırlamak</p>
<p>Tom Pessah (Zochrot)<br />
Zochrot: Nakba’yı ve geri dönüşü İsrail’de tartışmak</span></p>
<p>Etkinliğin Facebook sayfası için <a href="https://www.facebook.com/events/150206785624199/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">tıklayın</a>.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/08/zor-gecmislerle-yuzlesme-pratikleri-stk-deneyimleri/">Zor Geçmişlerle Yüzleşme Pratikleri: STK Deneyimleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yrd. Doç. Dr Nil Mutluer: “İçe kapanmak yerine dayanışarak var olmalıyız”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/02/yrd-doc-dr-nil-mutluer-ice-kapanmak-yerine-dayanisarak-var-olmaliyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Mar 2017 11:37:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Barış için Akademisyenler]]></category>
		<category><![CDATA[KHK]]></category>
		<category><![CDATA[mülteci]]></category>
		<category><![CDATA[nil mutluer]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[yüzleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=12009</guid>

					<description><![CDATA[<p>Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attığı için işten çıkarılan ilk akademisyenlerden olan Yrd. Doc. Dr. Nil Mutluer’le son bir yılı ve O’nun batının ‘makbul mülteci’ bakışıyla örttükleriyle ilgili makalesini konuştuk. -Bildiri sonrası işten atılmanın üzerinden bir yıl geçti şimdi Berlin’desin ve akademik hayatında burada devam ediyor nasıl bir yıldı diye sorsam? Hüzünlü, dayanışmacı, hayal kırıklığı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/02/yrd-doc-dr-nil-mutluer-ice-kapanmak-yerine-dayanisarak-var-olmaliyiz/">Yrd. Doç. Dr Nil Mutluer: “İçe kapanmak yerine dayanışarak var olmalıyız”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attığı için işten çıkarılan ilk akademisyenlerden olan Yrd. Doc. Dr. Nil Mutluer’le son bir yılı ve O’nun batının ‘makbul mülteci’ bakışıyla örttükleriyle ilgili makalesini konuştuk.</h3>
<p><strong>-Bildiri sonrası işten atılmanın üzerinden bir yıl ge</strong><strong>ç</strong><strong>ti şimdi Berlin’desin ve akademik hayatında burada devam ediyor nasıl bir yıldı diye sorsam</strong><strong>?</strong></p>
<p>Hüzünlü, dayanışmacı, hayal kırıklığı ve umut dolu&#8230; Yani çelişki dolu, memleket gibi, memlekete meselelerine yakından bakan hepimiz gibi. Yılın yarısı İstanbul&#8217;dan, diğer yarısı Berlin&#8217;de geçti. Bu hayat tipi alışık olduğum bir tip lakin, bu sefer önemli kalbim ve aklım arasında önemli bir yarılma var. Berlin&#8217;deyim ama Türkiye&#8217;deyim&#8230; Ve biliyorum ki bunu bir çok Türkiyeli hissediyor. Tüm yıl boyunca savruldum, savrulduk ama şimdiye kadar hiç yaşamadığım bir dayanışma ağının içinde de buldum kendimi. Bir yanıyla çok güçlü bir dayanışma ağı ördüğümüzü fark ettim ancak, maalesef bu dayanışmanın kitlelere ve tabana yayılmadığını da hissettim/biliyorum. Tekrarlamak gerekirse dayanışmanın örülmesine sevinmek güzel fakat bunun toplumsallaşamaması, aksine toplumsal kutuplaşmanın güçlendiği de bir gerçek. Üstelik neoliberalizm ve milliyetçiliğin eksenin de bu kadar rahat ve güçlü yeniden örülmesi ister istemez bir hayal kırıklığı yaratıyor. Sadece Türkiye için değil, belki dünya için de çıkış buradan olacak.</p>
<p><strong>-Bu i</strong><strong>ç</strong><strong>inde kimi zaman da öfke barındıran hayal kırıklığı çok yaygın hepimiz i</strong><strong>ç</strong><strong>in. Sen de yaklaşık on beş yılı akademik alanda hem de sivil toplum alanında sözün kurulması, demokratik ortamın sağlanması ve </strong><strong>ç</strong><strong>oğullaşma i</strong><strong>ç</strong><strong>in </strong><strong>ç</strong><strong>alışmalar yürüten birisin bunun sebebi biraz da bu değil mi? Yani boşa </strong><strong>y</strong><strong>ürüdük hissi mi?</strong></p>
<p>Hayal kırıklığı hissediyoruz çünkü, kısa bir dönemde olsa bir şeylerin değişeceğine inandık. Demokratikleşme adımlarında son on beş yıldır yaptığımız çalışmalara, içinde yer aldığımız tartışmalara bakıyorum. Özgürlükler, barış, Kürt, Ermeni, doğa meseleleri, kadın ve cinsiyet meseleleri, inanç özgürlüğü yani bütün farklı alanlarda ve bir arada yaşama alanlarında yaptıklarımız değişiklik yarattı. Bugün kutuplaşma içinde göremesek de pandoranın kutusu açıldı, hiçbir şey artık aynı değil. Evet zorluklarla, alan açmaya çalışmayla gittiği zamanlar epeyce oluyordu ama, en azından konuşarak, açık siyaset yapılacak alanlar vardı. Bugün  radikal bir geri adım, adını koyalım, sistem değiştirme mücadelesi var şu anda. Ve maalesef demokrasi, katılım ve çoğulculuğun gerekleri yerine getirilerek yapılmıyor. Bir şeylerin değişeceğine olan inancımızı düşününce ilk tepkim hayal kırıklığı oluyor. Fakat biraz daha sakinleşince şunu da görüyorum. Aslında özgürlük ve bir arada yaşam için yaptığımız çalışmalar bugün yaşanan kutuplaşma sonrasında daha sağlam bir geleceği kurmanın da adımı olabilir. Bunun için demokrasi, barış, özgürlük ile ilgili kullandığımız kavramları içselleştirmek, gündelik hayatta bunlara sahip çıkmak önemli. Bir sorun karşısında kimlik siyaseti ile kutuplaşmayı körüklemek yerine zihniyet değişimine yol açacak tartışmalar ve ortamları yaratmak önemli. Tabi bunu söylerken bile farkındayım ki, bu ancak özgür bir ortamda, kamusal alanda yapılabilir. Şu anda o alan yok. Bir nebze olsun özgür tartışma alanı sağlanana kadar merkezileşerek içe kapanmak yerine, dayanışarak var olmaya devam etmemiz gerekiyor.  Kimlerin, daha doğrusu hangi zihniyet ve yaklaşımların yan yana durabildiğini görüp anlayabilmek kıymetli kanımca. Yan yana duramama nedenlerimizi sağlıklı bir şekilde tespit etmek, üzerine düşünmek, gerektiğinde hatalarımızı kabul edip yüzleşmek, çözüm için adım atmak gerekiyor. Yüzyıldır yapamadığımız yüzleşmeyi hiç bırakmamak gerekiyor.  Bundan sonrasını nasıl kurabileceğimizin çıkış yolu bu. Kısaca, o yüzden bir yanıyla çok depresifim. Ama bir yandan da ara ara gördüğüm umut alanları var. Her şey bu dönemi nasıl atlatacağımıza da bağlı. Şu da bir gerçek bugün tahrip olan bütün kurum ve adalet mekanizmalarını ve toplumsal kutuplaşmayı düşündüğümde çok ciddi bir zamana ihtiyaç olduğu da açık.</p>
<p><strong>-Türkiye’de akademinin özellikle de eleştirel duruşun alanı giderek azalıyor. Berlin’deki akademinin durumu özellikle de dışardan gelen bir akademisyen i</strong><strong>ç</strong><strong>in </strong><strong>ele</strong><strong>ştirellik ve toplumsal üretim açısından ne durumda?</strong></p>
<p>Almanya&#8217;da, Avrupa&#8217;da akademik alanda sözümüzü söylüyoruz. Zaman zaman özellikle Avrupa-batı merkezli bakışı zorladığımız da oluyor. Bu anlamda özgürüz. Ancak, Alman akademisi kendi içerisine kapalı ve ne kadar eleştirel kürsüler olsa da hiyerarşik ilişkiler hakim.  Ayrıca, akademisyenler buldukları fon ile kendilerine pozisyon yaratarak var oluyor. Hal bu olunca Almanya&#8217;da doktorasını tamamlamış birçok kişi akademiyi kariyer olarak düşünemiyor. Ve bu var olamama hali akademik bilgiye bağlı olamadan  neoliberal sistemde proje yazma gücüne bağlı. Bu ortamda akademide bilgi üretimi veya tartışma ortamı özgür olsa bile fon veren kuruluşların ilgileri hangi bilgiye odaklanılacağını şekillendiriyor ister istemez. Bu hal dünyada akademinin ahvalinden de bağımsız değil. Ancak, gene de verimli, özgür tartışma ve karşılaşma ortamını küçümsememek lazım.</p>
<p><strong> </strong><strong>-Almanya’da yaşayan Barış İçin Akademisyenlerin sayısı artıyor. Grup olarak ne gibi </strong><strong>ç</strong><strong>alışmalar yürütüyorsunuz dayanışma ve ilerisi i</strong><strong>ç</strong><strong>in?</strong></p>
<p>Barış için Akademisyenler Almanya grubunun bizim geldiğimiz zaman başladığını söylemek haksızlık olur. Çünkü burada zaten Türkiye ile ailesi veya diğer bağlantılar üzerinden ilgisi olan, olmayan Türkiyeli ve Alman akademisyenlerin de olduğu bir grup bizlerin gelmesi için dayanışma çalışmaları yürüttüler. Alman hükümetinin bu konudaki politikası da kaynak yaratmak yönündeydi. Onlar da bu kaynakları değerlendirerek dayanışmayı örmek için ciddi bir çaba gösterdiler.  Tabi gelenlerin sayısı arttıkça hem grup büyüdü hem de Türkiye’deki aktif siyasi hava da buraya taşındı. Ancak, unutmamak gerekir ki Barış için Akademisyenler bir metni imzaladıktan sonra, hatta hedef gösterildikten sonra dayanışma temelli birlikte çalışan bireylerden oluşuyor. O yüzden herkesin uzlaşabileceği iki konuda; sürekli KHK&#8217;larla temel yurttaşlık hakları ellerinden alınan meslektaşlarımızla dayanışmak ve barış sözümüzü yaymak için çalışmalar yürütüyoruz. Türkiye’de yaşananları yakından takip ederken neler yapabiliriz, dayanışma ve barış sözünü nasıl yükseltebiliriz. Tüm çaba bu ikisi üzerinde şekilleniyor.</p>
<p><strong>-Humbolt Ü</strong><strong>niversitesi&#8217;nde araştırmacı öğretim üyesisin ve aynı zamanda mültecilerin ağırlıkta olduğu </strong><strong>GetMA</strong><strong> y</strong><strong>üksek lisans programında</strong><strong> Modern T</strong><strong>ürkiye dersi veriyorsun. Biraz bahseder misin hem öğrencilerinden hem de oradaki mültecilik hallerinden, ev sahibi toplumla ilişkilerden?</strong></p>
<p>Mülteci öğrencilerimin olması hayatımın ilginç bir dönemine geldiği için hem derslerdeki tartışmalarımız hem de sonrasındaki sohbetlerimiz oldukça ilişkisel bir şekilde ilerliyor. Dersimizin konusu olan Türkiye ile ilgili yaptığımız her tartışma bir şekilde Ortadoğu, Avrupa siyaseti ve Almanya&#8217;da bizlerin farklı konumlarına ister istemez geliyor. Okul dışında mülteci hareketi ile ilgili çalışmalarda da bir araya gelebiliyoruz. Birbirimizin ülkelerindeki farklı baskı düzeylerinden kaynaklanan yaslarımız Almanya&#8217;daki var olma halimiz ilişkimizi şekillendiriyor ve bugünle ilgili çok şey söylüyor.</p>
<p><strong>-Mülteci konusuna değinmiş</strong><strong>ken Bat</strong><strong>ılı devletlerin bu konuda iyi sınav vermediğini biliyoruz, sivil alanda durumlar nası</strong><strong>l?</strong></p>
<p>Bir yandan Avrupa&#8217;da milliyetçiliğin yükseldiğini biliyoruz. Devletler nezdinde de Avrupa Birliği&#8217;nin mültecilere sınır kapayan resmi politikası ortada. Bu politikanın 18 Mart&#8217;ta yıldönümüne yaklaşıyoruz. Tüm bunlara rağmen özellikle Türkiye&#8217;den farklı olarak gündelik hayatta mültecilerle dayanışan ve meselenin farkında olan önemli bir sivil toplum var. Bu da gündelik hayatı farklılaştırıyor. Ayrımcılık olmadığını söylemiyorum ancak, bununla mücadele için mültecilerin ulaşabilecekleri daha fazla kurum var. Üstelik bunların bir kesimi tabandan yani toplumun içinde örgütlenmiş gruplar. Bu hali oldukça kıymetli buluyorum, ve bizdeki acımasız ayrımcılığı düşününce utanıyorum. Ve Türkiye&#8217;de tabandan örgütlenen ve memleketteki bir çok siyasi ve harekete rağmen mültecilerle dayanışmaya devam etmek için çalışan Mülteci Dayanışma Ağı gibi yapılara olan saygım da artıyor.</p>
<h4><strong>“Makbul mülteci” Bakışının Örttüğü…</strong></h4>
<p><strong>-Fransa’da yayınlanacak makalende batının ‘makbul bir mü</strong><strong>lteci</strong><strong>’ yaratarak kendini de kurtarıcı rolüne soyunduğunu dile getiriyorsun. Bu bakış nasıl şekilleniyor?</strong></p>
<p>Fransa’da Mouvements dergisinde Nisan ayında yayınlanacak makale uzun zamandır sürdürülen &#8220;Avrupalı olmayan düşünebilir mi?&#8221; veya &#8220;mağdurun sesi duyulur mu?&#8221; tartışmasıyla konuşuyor bir anlamda. Almanya&#8217;ya gelmeden önce de takip ettiğim ve üzerine düşündüğüm bir konuydu bu. Ancak, buraya gelince kendimi tartışmanın vücut bulmuş örneği gibi hissettim. Gerçi tartışmamı veya hissimi sadece Almanya ile kısıtlayamam. Batı merkezli bakışın ötekini kurma ilişkisi bu. Ve bir Avrupalı kadar Türkiyeli’nin de sahip olabileceği bir yaklaşım. Türkiye’de akademisyenlerin barış bildirisi sonrasında yaşadıkları şiddet, ötekileştirme ve bizim buraya gelmemiz batı merkezli bakışın ilgisini çok çekti. İki nedeni var. İlk olarak vermek istedikleri mesajı bizim üzerimizden verebileceklerini gördüler. Basına verdiğim görüşlerin bütününü değerlendirdiğimde çoğunun ciddi bir kurguya uğradığını fark ediyorum. Fikrimin, yarısı ama, ana yarısı yok! Bu da ikinci nedenle çok bağlantılı. Bizim sözlerimizin yarısı üzerinden batı bakışı bizi mağdur olarak konumlandırırken, kendisini kurtarıcı olarak aklıyor. Fail, mağdur, kurtarıcı üçgeninde tüm yük faile yani, Türkiye&#8217;deki yönetime biniyor. Türkiye’deki şu andaki yönetimi de &#8216;baskıcı bir diktatörlük&#8217; ilan ederek kendilerini rahatlatabiliyorlar. Böylece mağduru -bizler oluyoruz- kurtaran kahramanlar -batı bakış açılı kurumlar- oluyor. Türkiye&#8217;de bugün ciddi baskı, hukuk ve hak ihlallerinin olduğu bir gerçek ancak, bu batı bakışının neyi örttüğüne bakmak lazım. Bu yaklaşım, mültecilerin sesini yok sayarken kendisinin seçtiği yazar, çizer, akademisyeni öne çıkartarak ideal potansiyel mülteci profili çiziyor. Makbul öteki, yeni gelenin toplum nezdinde normalleştirilmesi gereken sınırları çiziliyor. Mülteci değiliz, ancak batı bakışının bu yaklaşımı kendi mesajını taşıyor. Bu yaklaşım neyi örtüyor? Türkiye&#8217;de olan güç çatışmasını tam olarak yansıtmıyor. İktidar güçlerini tek başına bir kişi olarak gösteriyor. Oysa yönetim her zaman olduğu gibi kendine yeni güç ortakları bulmuş durumda. Bunların hiçbirini konuşmuyoruz. Ve bu nedenle siyasi dinamiğin analizi derinleşmiyor. Bu yaklaşım ayrıca Kürt meselesini görmüyor. Sanki bir anda yönetim otoriter olmaya kadar verdi ve akademisyenleri mağdur etti gibi bir basitlikle gösteriyor durumu. Bu bakışın üzerine örttüğü oldukça önemli bir konu daha var: Ortadoğu’da yaşananlarda batının rolünü, sorumluluğunu görünmez kılıyor. Meşhur mülteci anlaşmasından silah transferlerine kadar oradaki savaşın devam etmesi, insanların ölmesine zemin hazırlayan ortamın aktörleri eksik anılıyor. Gerçekler konuşulamamış oluyor.</p>
<p><strong>-Çok önemli bir saptama bu ve aynı zamanda oluşturmak istenen ‘senaryoda kurban rolüne’ girmemek de… Bu aynı zamanda tıkanıp kalınan yerden bir çıkış yolu sunabilir mi hem oradakiler i</strong><strong>ç</strong><strong>in hem de buradakiler i</strong><strong>ç</strong><strong>in  ne dersin?</strong></p>
<p>Önemsediğim bir noktayı tekrarlayarak cevaplamaya başlayayım. Eleştirdiğim batı merkezli ana akım bakışı hem diğer Avrupa ülkelerinde hem de Almanya’da eleştiren bir çok kurum, akademik çevre ve medya var. Türkiye’de de olduğu gibi. Modern bakış bizi ister istemez daha çok kategorilerle düşünmeye sevk ediyor. Zıtlıklar içinde çarpışan kimlik kategorileriyle. Ve sürekli kategoriler içinde birilerini ötekileştiriyoruz. Aradaki sesleri duyulmaz kılıyoruz. Bize bakış homojen bir mağdur homojen bir kurtarıcı homojen bir kötü. Öyle değil tabi. O yüzden aradaki kırılma ihtimallerini yani bir meseleye  bakarken ki o çoklu güç ilişkilerini görebilmek çok önemli. İkincisi yüzleşmeye her dönemden daha fazla bugün ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sadece tarihle değil kendi kendimizle de yüzleşmek. Eğer biz yüzyıllık tarihimizle yüzleşme adımlarını daha toplumsal bir şekilde  zamanında atabilmiş olsaydık bugün herhalde daha farklı olurdu. Aslında yarının formülü dün çalıştıklarımızda yatıyor. Yüzleşme, çoğulcu bir toplumu yeniden kurma, duyulmayana alan açma, ses verme, yani biz yeniden demokratikleşmeyi çıkarırken de kendi iç iktidarlarımızı da gerektiğinde denetleyebileceğimiz bir mekanizma kurmalı. Bundan kaçmak da kolay değil. Onun heyecanıyla. O hiyerarşileri denetleyebilecek bir mekanizmayla bugünden kurtulabiliriz. Bugün bir yandan mevcut duruma eleştirilerimizi yükseltirken geleceği düşünmemizin de gerektiğine inanıyorum. Şu anda verilen tahribatın çok kısa bir zamanda giderilemeyeceği aşikar. Ama çaba göstermekten başka da yapacak bir şey yok.</p>
<h6><strong>Kapak fotoğrafı: <a href="http://www.tagesspiegel.de/wissen/tuerkische-soziologin-im-exil-warum-nil-mutluer-in-berlin-zuflucht-sucht/14667158.html" target="_blank">Tagesspiegel</a></strong></h6>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/03/02/yrd-doc-dr-nil-mutluer-ice-kapanmak-yerine-dayanisarak-var-olmaliyiz/">Yrd. Doç. Dr Nil Mutluer: “İçe kapanmak yerine dayanışarak var olmalıyız”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>6-7 Eylül tartışmaları, hafızası ve yüzleşmesi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2016/09/13/6-7-eylul-tartismalari-hafizasi-yuzlesmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bahar Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2016 20:56:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[6-7 eylül]]></category>
		<category><![CDATA[Ayda Erbal]]></category>
		<category><![CDATA[Emek Sineması]]></category>
		<category><![CDATA[varlık vergisi]]></category>
		<category><![CDATA[yüzleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=12323</guid>

					<description><![CDATA[<p>1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/09/13/6-7-eylul-tartismalari-hafizasi-yuzlesmesi/">6-7 Eylül tartışmaları, hafızası ve yüzleşmesi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1955 Eylül’ün 6 ve 7’sinde “Atatürk’ün evine bomba atıldı” iddialarından sonra insanlar çoğunlukla Rum olmak üzere çeşitli azınlık grupları hedef aldılar ve mülkleri yağmaladılar. Yaşanan bu korkunç saldırıların üzerinden 61 yıl geçti. 6 ve 7 Eylül’de yaşananları belgelemek ve o günlerle yüzleşmek sebep gösterilerek filmler çekildi ve kitaplar yazıldı. Biz de o günden bu güne yaşananların yansımalarına dair merak ettiklerimiz üzerine New York Üniversitesi Siyaset Bölümü Öğretim Görevlisi Ayda Erbal’la konuştuk.</strong><span id="more-17547"></span></p>
<h4>“POLİTİK EKONOMİK ARGÜMANIN TEMELİNDEKİ MÜLKÜN İADESİNİ DEMOKRATİKLEŞMEYE BAĞLAYAN BİR TARTIŞMA YOK”</h4>
<p><strong>-6-7 Eylül pogromundan bugün bize hangi tartışmalar kaldı? O günden bugüne yaşananları nasıl hatırlıyoruz?</strong></p>
<p>6-7 Eylül’le ilgili literatürü siyasi tarih anlatısı ve o tarih anlatısına bina olmuş hukukun, siyaset felsefesinin ve politik ekonominin kuramsal alanına düşecek tartışmalar olarak kategorize edersek bu alanlardan özellikle tarih anlatısının son 20 yılda oldukça geliştiğini gözlemlemek mümkün. Ancak Türkiye’de insan hakları aktivizmi alanını da belirleyen hukuk ve siyaset felsefesi tartışmalarına baktığımızda alanın oldukça cılız hatta yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Politik ekonomik argümanın temelindeki mülkün iadesini demokratikleşmeye bağlayan tartışma ise yok. 6-7 Eylül’le doğrudan ilişkili bir örnek vermek gerekirse geçen yıl, yani 6-7 Eylül’ün 60. yıldönümünde İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu TBMM Başkanı İsmet Yılmaz ve Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin grup başkanlıklarına yazdıkları <a href="http://www.radikal.com.tr/turkiye/60-yil-sonra-turkiyeden-talep-yuzlesin-1424551/" target="_blank" rel="noopener">bir dilekçe</a> ile ‘resmi destek’ talebinde bulundu. Merkezi Atina’da bulunan federasyonun bu talebi geçen yıl çeşitli sitelerde ve gazetelerde haber olmasına rağmen, AKP iktidarında “bir kısmında ilerleme kaydedilen” taleplerin özellikle bireysel mülk iadesi ve/veya tazminine dair sivil toplumda bir tartışma başlamamış olması, yine bu taleplerin, gözlemleyebildiğim kadarıyla bu sene sosyal medyada pek de anılmaması anlamlıdır. Yalnız Onarıcı Adalet tartışmalarının neredeyse yok denecek kadar az olması da 6-7 Eylül’le sınırlı değil.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-12325 aligncenter" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/03/ayda-erbal.jpg" alt="" width="225" height="225" /></p>
<p>Özellikle insan hayatı kaybının da olduğu yoğun hak ihlalleri veya bunları içermeyen diğer hak ihlalleri durumunda da tazminat elbette ki nihai çözüm değil, devletin ve sivil toplumun üzerinde uzlaşarak ulaşması gereken bir kurumsal yaptırımlar ve yasal düzenlemeler bütünlüğüne ihtiyaç var. Ancak tazminat, çok daha geniş ve felsefi bir derinliği de olmasını beklediğimiz diğer pek onarıcı adalet mekanizması arasında hala en önemlilerden. Çünkü sadece olay esnasında mağdur olmuş olanları değil, özellikle mülk gasbı da olduğu durumlarda, sonraki kuşakların da haklarını gasp etme anlamına geliyor, mülksüzleştirme tek bir kuşağı etkilemiyor. Tüm bunlar konuşulmadan salt iyi niyet performansı ve ileriye yönelik bir iyileştirme tahayyülü olmayan tembel bir nostaljiye sıkışmış, azaltılarak müzelik malzeme haline getirilmiş bir romantik azınlık imgesi/ algısı ve bunun esasen siyasi elit için zararsız bir şekilde çerçevelenmesinden öteye gidemiyoruz. Siyasi elitin elini rahatlatmanın önünü açan bu gidememe durumu ne yazık ki doğrudan siyasi elitlerce değil, sivil toplum alanında, basın ve akademi ayakları da olan aktörlerce de kurulan bir söylem bir yandan da. Bunun bir biçimi 1915’i anmak için sağdan kurulmuş “Ortak Acı” söylemiyse diğer bir biçimi daha soldan kurulmuş “Bazı Yaralar Zamanla İyileşmez” sloganı örneğin, buradaki ortak acı ve/veya iyileşmeyen yara formülü gerek hukuk gerek siyaset felsefesi içinden düşünürseniz birbirinden farklı nedenlerle çok sorunlu ve tartışılması gerekenleri bir nebze de olsa gözden kaçırmaya da yarıyor.</p>
<p>Keza son bir kaç gündür çeşitli kereler duyduğumuz 6-7 Eylül’ün utanç vericiliği meselesi, olayı sadece olduğu zamana indirgeme tehlikesini de barındırdığı gibi utanç verici olan şey de olayın kendisinden ibaret değil.</p>
<h4>“O ESNADA KİMSENİN AKLINA ‘EMEK’İ SAHİPLERİNE GERİ VERELİM’ SLOGANI GELMEMİŞTİ”</h4>
<p>Olayın kendisi, olduğu dönemde %10’a yakın çok cüzi bir miktar dışında tazmin edilmemiş olması -onarıcı adalet işlemediği için 60 senedir birikmiş haklar, keza olayın örtbas edilmesi ve akademinin bu konudaki sorumluluğu, olaydan yavaş yavaş haberdar olduğumuz günlerden bu yana son derece eksik kalmış, hatırlamanın/anmanın siyaseti, bunların nasıl olması gerektiği tartışmaları, bu olan bitenleri siyasi elitin çözmesi gereken bir sorun haline getirememedeki eksiklik… Tüm bunları yan yana koyduğumuzda Türkiye’deki geçmiş ve bugün algısının bizzat sivil toplumda onarıcı adalet tartışmaları geri planda kaldığı için kendisinin de bir utanç vesilesi haline geldiği bir durumdan söz edebiliriz. Geçmiş ile bugün arasındaki bağın kopartılması doğrudan mülkün devamlılığından kaçmak için kurgulanmış bir elit stratejisi bir yandan da. Arşivler üzerindeki kavganın esası da bu. Elit stratejisine maruz kalmışlar için bunlar ille de bilinçli tercihler de olmayabilir, örneğin benim de asıl sahiplerini bilmeden bir kez katıldığım Emek Sineması eylemlerindeki “Emek bizim, İstanbul bizim” sloganını düşünelim. Bu slogan ancak geçmişle şimdinin siyasi/hukuksal olarak kopuk olduğu ve bu kopukluktan cezasızlıkla nemalanmış bir toplumsallığın ve kamusallığın sorunsuzca meşru olduğu bir yerde var olabilirdi. O esnada kimsenin aklına “Emek’i sahiplerine geri verelim” sloganı gelmemişti. Bu slogan aktivistlerden birinin aklına gelseydi, başta eski sanat elitinin önemli bir kısmı olmak üzere eylemlere cansiperane katılırlar mıydı? Veya örneğin, Costa-Gavras sinemanın Yahudi sahiplerinden Varlık Vergisi döneminde gasp edildiğini bilse eyleme bu haliyle destek olur muydu? Bu soruların bir kısmına gerçeğe çok yakın tahmini yanıtlar verebiliriz. Öte yandan yine Emek eylemlerine katılmış eylemcilerin bir kısmının 6-7 Eylül anmalarına katılan bir grup olduğunu da varsayabiliriz. Ancak art niyetli olmasa da “Emek bizim, İstanbul bizim” sloganına içkin aktif epistemolojik şiddet işte ancak bu tartışmaları hakkıyla yapmamakla ve geçmiş ile bugün arasında keskin bir kopuklukla mümkün. Sürekli olarak Kemalist / modernist ve Türkiye cumhuriyetinin neredeyse köksüz bir metafor olarak dillendirildiği bir siyasi gramerin içinde büyümüş kuşakların sosyolojik tahayyülünün de bir elit stratejisinin neredeyse doğal uzantısı olma durumu var. Bir binanın siyasallaştığı bir eylemde siyasi tarihin sayacına atılacak reset noktasına birileri bugünde karar veriyor – o karar vericiler yakın tarihteki gaspı siyasetin bir talebi haline getirmediği sürece, Varlık Vergisi’ni veya 6-7 Eylül’ü hatırlamalar, sınırları konforlu bir ilkokul müsameresi aktivizmine neden oluyor ve eylemin yola çıkış nedeni bu olmasa da talepler içinde mekanın utanç verici tarihine ilişkin bir onarıcı adalet talebi olmadığı sürece Taksim’in en az yüz yıllık Türkleştirilme tarihine şimdiki zamanda katkıda bulunuyor.</p>
<p>Dolayısıyla özellikle İstanbul’daki yazan çizenlerin oluşturduğu elit kamusal alanın, söylem kuruculuk erki azınlıkları içeriyor gibi görünse de hala oldukça etniktir. Bu erk alanı hem tarihin kendisinden, hem de yazılma pratiğinden gelen tüm imtiyazların ve güç ilişkilerinin şimdiki zamanda kendisini yeniden ürettiği bir alandır. Bu anlamda etnisite bütün bu hafıza, anma, tartışma alanının hala kurumsal ve kurucu öğesidir. Biraz da böyle olduğu için mağdurun ne istediğinden çok mağdurun bizi nasıl hissettirdiğinin kamusal alanda kontrolü üzerinden dönüyor tartışmalar -söylem kurucu erke de sahip olan imtiyazlı tarafın neyi nasıl görmek istediği tartışmanın sınırlarını belirliyor. İREF’in taleplerinin bir sene içinde arada kaynayıp gitmesinin nedenlerinin izlerini yukarıda çok kuşbakışı şekilde anlatmaya çalıştıklarımda sürebiliriz.</p>
<h4>“LİBERAL DEMOKRASİ LİTERATÜRÜNE DAMGASINI VURMUŞ MÜLKİYET VE VERASET HAKLARININ KONSOLİDE OLMASIYLA DEMOKRATİK KURUMLARIN GELİŞİMİNİ BİRBİRİNE BAĞLAYAN OLDUKÇA GENİŞ BİR TARTIŞMA VAR”</h4>
<p><strong>-Peki neydi İREF’in bu talepleri?</strong></p>
<p>Daha önce de belirttiğim gibi <a href="http://ermenistan.de/wp-content/uploads/2015/08/6-7-Eyl%C3%BCl-Kitap%C3%A7%C4%B1k.pdf" target="_blank" rel="noopener">kitapçık / raporda</a> da işaret edildiği üzere bir kısmında ilerleme kaydedilmiş talepler şunlardan oluşuyor.</p>
<p>Vatandaşlıkların geri verilmesi. Konu bilhassa vatandaşlıktan çıkarılan 40.000 civarında İstanbullu Rum erkek nüfusu ilgilendirmektedir.</p>
<p>-Yeni nesillere vatandaşlığın verilmesi</p>
<p>-Rumca kitapların Rum okullarında kısa zamanda ulaştırılması.</p>
<p>-Rum okullarına öğrencilerin kayıt edilme sorunlarının giderilmesi.</p>
<p>-Azınlık Vakıflarına el konulan mülklerinin geri verilmesi.</p>
<p>-Yurt dışında yaşamaya mecbur edilen Rum Toplumun genç nesillerine yönelik İstanbul’a Dönüş Programının desteklenmesi.</p>
<p>-Şahsi mülkiyet sorunlarının çözümü.</p>
<p>-Kendi vatandaşlarını rehine olarak gören ve başka hükümetlere baskı aracı olarak kullanılan Mütekabiliyet prensibinin artık insan haklarının günümüzde ulaştığı seviye dikkate alınarak terk edilmesi.</p>
<p>Görüldüğü gibi İstanbullu Rumların talepleri, vatandaşlık haklarından, vakıf ve bireysel mülk haklarına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içeriyor. Bu taleplerin bazısı diğerlerine oranla çok daha rahat gelişme sağlanabilecek kalemler. En zor kalemse gerek şahsi gerek vakıfların mülkleri sorunu ve bu mülk sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesiyle de doğrudan bir ilişkisi var aslında. Basitçe azınlık haklarının genişletilmesinden söz etmiyoruz burada, özellikle liberal demokrasi literatürüne damgasını vurmuş mülkiyet ve veraset haklarının konsolide olmasıyla demokratik kurumların gelişimini birbirine bağlayan oldukça geniş bir tartışma var. Tarihle yüzleşmenin Türkiye’yi demokratikleştireceği veya demokratikleşme için yüzleşme gerektiği şeklindeki araçsal argümanı daha önce duyduk ama bunun hangi izlek üzerinden olacağı epey muğlak -Türkiye tarih okuyarak, tarih bilerek, üzülerek, utanç duyarak mı demokratikleşecektir örneğin? Herhangi bir suç işlendiği zaman, suçlunun suçun detaylarına vakıf olması, üzülmesi ve/veya utanç duymasıyla veya akrabalarıyla tanışmayla mı yetiniyoruz ki söz konusu azınlıkların haklarının gaspı olduğunda söylem dönüp dolaşıp bu çeşit bir edebiyatın ve romantizmin sınırlarında seyrediyor?</p>
<p>Onarıcı adalet konularında söylem kuruculuğun veya çerçevelemenin bu konulardaki gücüne ilişkin koşut bir örnek olarak akla Rakel Dink’in Hrant Dink’in cenazesindeki konuşması geliyor -ki ancak İncil’e biraz vakıf olanların hakkıyla anlayabileceği, dini metaforlarla yüklü oldukça derinlikli bir metindir. O metinden “herkesin hakkını herkese geri verelim sevgilim” cümlesi yerine, öznenin ve sorumluluğun görece muğlak olduğu “bir bebekten katil yaratan karanlıklar”ın öne çıkarılmış olması da bu konuştuğumuz bağlamın tamamı içinde epey düşündürücü.  Bilinçüstünde tam olarak eklemleyip telaffuz edemesek de böylece söylendiğinde ağırlığını hissettiğimiz bir tercih değil mi o aslında? Bu cımbızlama, söylem kurucu erki olanların basit bir edebi tercihi midir sadece? Yoksa bu cezasızlık / sorumsuzluk / adaletsizlik dizgesi içinde iliklere işlemiş bir ötelemeye mi, bilinçaltına mı işaret ediyor? Zira Dink bu iki cümleyi de, çok fazlasını da yazmıştır. Aradan geçen 9,5 adaletsiz yıl ve bu yıllar zarfında öğrendiklerimizin de sorumluluğu da üzerine eklenerek metin yeniden okunduğunda, olanca yumuşaklığına rağmen oldukça radikal bir adalet manifestosu metni olduğu rahatlıkla görülebilir.</p>
<h4>“MÜZEYYEN SENAR’IN 6-7 EYLÜL OLAYLARINA KOLAYLAŞTIRICI VE PROVOKATÖR OLARAK KATILDIĞINI DUYMUŞTUK”</h4>
<p>Buradan ilk sorunuzun ikinci bölümüne geleceğim, yukarıda sözünü ettiğim konulardan, sorunumuzun sadece nasıl hatırladığımız değil aynı zamanda geçmişi ve şimdiyi nasıl çerçevelediğimiz olduğu da sanırım görünür bir hale gelmiştir. Hatırlama konusunda başka türlü sorunlarımız da var. Bir tanesi Türkiye’nin sürekli bir olağanüstü hal durumu yaşamasından yani Kürtlere, Alevilere ve azınlıklara yönelik baskılara karşı şimdiki zamanda da sürekli mücadele etmekten kaynaklanıyor. Her gün katmerlenip duran sorunlar olduğunda geçmişle ilgilenmenin ne gibi bir toplumsal yararı olacağını kitlelere anlatmak kolay bir iş değil. Bir diğer sorun gerek 6-7 Eylül konusunda, gerek Türkiye devleti ve/veya millet-i hakimesi kaynaklı diğer hak ihlalleri konusunda bilginin henüz herkesin rahatlıkla konuşabileceği bir gövde haline gelememiş olmasından kaynaklanıyor. Tarihe ilişkin bilgi öbekleri ve biyografiler -ki Türkiye’de biyografi de yoktur pek, hagiografi vardır daha çok – bu ikisi bir araya gelemiyor. 6-7 Eylül konusundaki örneklerden biri SİPA Press’in kurucusu Gökşin Sipahioğlu’nun dahil olmasıysa diğeri de bu konudaki katkısı çok daha az bilinen popüler kültür karakterlerinin sterilize edilmiş biyografileri. Örneğin Müzeyyen Senar’ın 2015’te ölümü ardından Türkiye Gazetesi yazarlarından Yıldıray Oğur Senar hakkında bir <a href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/584747.aspx" target="_blank" rel="noopener">yazı</a> yazdı. Oğur o gün sosyal medyada çok paylaşılmış yazısını Radi Dikici’nin “Cumhuriyet’in Divası: Müzeyyen Senar” kitabından yararlanarak yazmıştı ancak yazıda Senar’ın 6-7 Eylül’de ne yaptığı konusuna dair herhangi bir bilgi yoktu. Sonrasında Twitter’da başlattığım tartışmaya Görkem Daşkan, Oğur’un kitapta olmadığını söylediği bu bilgiyi bambaşka bir tarih kitabından tamamlayarak katıldı. Söylenti düzeyinde Müzeyyen Senar’ın 6-7 Eylül olaylarına kolaylaştırıcı ve provokatör olarak katıldığını duymuştuk -hatta rivayete göre Senar bir kürkçü dükkanının basılmasına ön ayak olmuş sonrasında üzerinde kat kat kürklerle dışarı çıkmıştı, ancak Daşkan’ın referans verdiği Hülya Gölgesiz Gedikler’in “1950’li yıllarda İzmir” kitabından olayın İstanbul’da değil başka bir şekilde vuku bularak İzmir’de geçtiğini öğreniyorduk. İzmir’de 6-7 Eylül İstanbul’dakine göre daha az bilindiği ve Müzeyyen Senar dönemin siyasi elitiyle de yakından alakalı olduğu için uzunca bir alıntıyı Daşkan’a teşekkür ederek röportajın sonunda paylaşmak isterim ancak Senar’la ilgili kısa anlatı şöyledir:</p>
<p>“6-7 Eylül Olayları’yla ilgili yargılamalardan önemli bir sonuç çıkmamış, bir süre sonra olay kapanmıştır. Ancak 1960 Askeri Darbesi’nden sonra bu konu yeniden yargının gündemine gelmiş ve dönemin yetkilileri olayları teşvik etmek ve gerekli önlemleri almamış olmaktan dolayı yargılanmışlardır. Darbe sonrasında yerel basının olaylara ilişkin yaklaşımı da farklılaşmış, olaylar aynı şekilde aktarılmakla birlikte yaşananların dönemin hükümeti tarafından planlı bir biçimde gerçekleştirildiği üzerinde durulmuştur. İddialara göre Fuar müdürü olaylar başladığında Vali Kemal Hadımlı’yı telefonla arayarak bilgilendirmiş olmasına karşın validen millî heyecanın önüne geçmenin doğru olmayacağı biçiminde bir yanıt almış, diğer yandan Kemal Hadımlı, dönemin Emniyet Müdürü Zeki Demir’e olaylara müdahale etmemesi yönünde emir vererek göstericilerin arasına karışıp omuzlarda taşınmıştır. Ayrıca eski İstanbul Valisi Ethem Yetkiner’in eşi Müzeyyen Senar’ın da “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek göstericileri teşvik ettiğinden ve valinin olayların yatıştırılması için güvenlik güçlerine sabaha karşı emir verdiğinden söz edilmektedir. (…) Kemal Hadımlı 6-7 Eylül Olayları ile ilgili olarak Yassıada’da yargılanmış ve dört buçuk yıl hapis cezası almıştır. Ancak Yüksek Adalet Divanı dava dosyasını 5 Ocak 1961 tarihinde kapatmış ve sanıklara açılan davaları geri almıştır.”</p>
<p>Döneme ilişkin bildiklerimiz birbirinden kopuk tarih yazımı zeminlerinde yazıldığı veya hiç yazılmadığı için 6-7 Eylül’e samimi şekillerde üzülenler, 6-7 Eylül’de farklı oranlarda sorumluluğu olduğu bilinen ve özür dilememiş yaşayan sorumluları, bu bilgileri umursamadan, biyografiyi merak etmeden bağrına basmış. Çeşitli dönemlerdeki siyasi elitten de Abdülhamit olsun, Menderes olsun, İnönü olsun, azınlıklara ilişkin siyasetlerde doğrudan sorumlulukları olduğu halde Türkiye’nin hagiografist aydınları nedeniyle de kamu vicdanında bir türlü mahkum edilememişler.</p>
<h4>“TAKVİMDEKİ NEREDEYSE HER GÜNE BİR BAZEN BİRDEN FAZLA YÜZLEŞME ÖDEVİ DÜŞEN OLDUKÇA ŞİDDETLİ BİR SİYASİ COĞRAFYANIN VATANDAŞLARIYIZ”</h4>
<p><strong>-6-7 Eylül’le yüzleşebildik mi?</strong></p>
<p>Yüzleşmeden ne anladığınıza bağlı aslında. Tartıştığı konular ve konuları tartışma biçimiyle son derece sorunlu olsa da Türkiye’de son 20 yıla damgasını vurmuş bir yüzleşme tartışmaları toplamı var. Bu tartışmaların çoğunluğu Türkiye’nin otokton halklarının azaltılma tarihine ve bu esasen azaltılmışların her birinin kendi dilleri ve anlatılarında farklı adlarla andığı ortak coğrafyadan izlerinin silinmesine, yerlilerin yabancılaştırılmasına dair. Yakın tarihte 1895-96 katliamlarıyla başlayan, 1909 Adana Katliamı ile devam eden, 1915 yılı olarak kodlanmış olsa da sonuçları itibarıyla günümüze uzanan soykırım ve etnik temizlikler, Trakya Yahudilerine karşı 1934 olayları,1937 Dersim, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, Rum Sürgünü. Bunların yanısıra darbeler ve darbeler arası dönemlerdeki Çorum, Maraş, Sivas, Başbağlar katliamları, Diyarbakır Hapishanesi, 30 yılı aşkın çatışmanın 90’lar kısaltmasıyla hafızalara kazınmış ve kırkbin kişinin hayatına malolmuş dönemiyle yüzleşme -ki işin acıklı tarafı geçtiğimiz yılda da aynı konuda yüzleşmemiz gerekecek pek çok olayla birlikte, bir de darbe girişimine şahit olduk. Takvimdeki neredeyse her güne bir bazen birden fazla yüzleşme ödevi düşen oldukça şiddetli bir siyasi coğrafyanın vatandaşlarıyız. Bundan bir kaç sene önce New York Üniversitesi’nde 90larla ilgili bir yüzleşme toplantısına gitmiştim -toplantıda Kürt illerindeki insan hakları ihlalleri ve faili meçhullere ilişkin bir de dokümanter gösterilmişti. Dokümanterde de konuya ilişkin sunumlarda da benim için en dikkat çekici olan şey bütün sorumluluğun siyasiler üzerinden anlatılmasıydı. Şüphesiz dönemle ilgili siyasilerin sorumluluğu tartışılmaz. Ancak niyeyse gerek darbelerde gerekse 90li yıllarda Türkiye’nin büyük sermayesinin olaylarla hiç alakası yokmuş gibiydi.</p>
<h4>“AVRUPA BİRLİĞİ DEĞİRMENİNİN TAŞIMA SUYUYLA NEREYE KADAR GİDEBİLİRİZ?”</h4>
<p>Yüzleşmeyi zorlaştıran konulardan bir tanesi de büyük sermayenin bileşenlerinden bazılarının aynı zamanda bu konular hakkında bilgi üretiminde de söz sahibi olabilecek kurumlara / okullara sahip olmaları. 2015’e doğru kimi özel üniversitelerde 1915’e ilişkin sunumların yaptırılmadığı bilgimiz dahilinde ancak bunların bir kısmının haber bile olmuyor veya infial yaratmıyor olmasının kendisi de oldukça önemli bir gösterge. Sansürün iyisi kendisi hakkında haberimiz dahi olmayanı yani. Devlet ideolojisinin yanısıra, devletin besleyerek, imtiyaz alanını genişleterek semirttiği büyük sermayenin çıkarları, en nihayetinde ister istemez bir yeniden dağılım tartışmasına evrilecek bir yüzleşmeyi ister mi misal? Keza siyasi elit yüzleşmeye hangi siyasi saikle nasıl ikna edilecek? Elit bu durumda geleceğe yönelik hangi çıkar kümesiyle adım atacak? Türkiye’nin demokrat olduğu vehmedilen muhafazakarları dahil, hangi sınıflar ne amaçla bu konuları çözmek isteyecek? Eğer yüzleşmeden kasıt ahlayıp vahlayarak sergi açıp, sergi gezip, fona başvurup konferans düzenlemek, olayı bir belirli günler ve haftalar rutinine bağlamaksa Türkiye yüzleşiyor diyebiliriz -bunun etrafında oluşmuş bir STK endüstrisi ve iki üç tarafta da yeteri kadar yüzleşme performe etmek isteyen katılımcılar da var zaten -ancak bu performansların bir cezasızlıklar ve hak ihlalleri silsilesi olarak kurulmuş hukuk sistemini olması gereken yöne doğru sevketmede ne gibi bir etkileri olabilir? Onarıcı adalete ilişkin derinlemesine bir tartışmanın olmadığı -ki orada da kalmaması gerekiyor- bir yerde yüzleşmeden söz etmek mümkün müdür? Avrupa Birliği değirmeninin taşıma suyuyla nereye kadar gidebiliriz?</p>
<p>Azınlıklar konusunda duyarlı olduklarını varsayan aydınlar bile azınlıklarla araçsal bir aklın içinden, azınlık gruplarının kendi içlerindeki siyasi çatışmada taraf tutarak veya aydınlatıcı bir pozisyondan ilişkilenebiliyorlar. Bu durumun bir kolonyal yönetme pratiği olduğundan bihaber olan var -karikatürize ederek söylersek Kürt’ün Müslüman olmayanı (yenilerde PKKli PYD’li olanı), Ermeni’nin solcu ve itaatkar olanı, Alevi’nin dinini yaşamayanı makbul. Bu grupların hepsinde ortak şart olarak çoğunluk mensuplarının konu üzerindeki veya kurumlardaki iktidarlarını sorunşallaştırmayanı, aktvistleri eleştirmeyeni, kısacası “birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde” sorun çıkarmayanı makbul. Astlık üstlük ilişkisinin mütemadiyen yeniden üretildiği bu durum da yüzleşmeyi imkansız kılan nedenlerden biri: Varolan azınlık çoğunluk aydınları ilişkisi fonksiyonu bu güç dengesizliği ve güç asimetrisinin de inkarıyla ayakta duruyor.</p>
<h4>“TARİHLE YÜZLEŞMEYE BAŞLAMANIN ÖNCÜLLERİNDEN BİRİ DE ÇOĞUNLUĞUN KENDİ GÜCÜNÜN FARKINDA OLUP AZINLIĞI DAHA DA GÜÇSÜZ BİR POZİSYONA İTMEMEK OLMALI”</h4>
<p>Ancak sanırım özellikle 6-7 Eylül’de en acı olanı iç siyasetin dinamiğiyle bizleri yüzleşmeye zorlayacak büyüklükte bir Rum nüfusun kalmamış olması. Atina’dan konuşan Rumların sesiyse yeterince duyulmuyor. Bu durum bana Türkiyeli aydınların Ermenilerden dilediğin özrün özgün bağlamını hatırlatıyor. Özür metni kamuya açılmadan yaklaşık 1 hafta kadar önce Ermenistan’dan bir grup aydın Abdullah Gül’e Türkiye’nin soykırımı tanıması talebini de içeren bir mektup yazmışlardı -bu aslında tanıma siyasetini doğrudan diasporayla özdeşleştiren argümana da bir karşılıktı, zira Ermenistanlı aydınların talepleriydi bunlar. Ancak Türkiye aydınlarının imza kampanyası tüm dünya basınında yer alırken, Ermeni aydınlarının ne deyip ne talep ettiği Türkiye’nin içerisi dahil kimsenin umurunda olmamıştı. Tarihle yüzleşmeye başlamanın öncüllerinden biri de çoğunluğun kendi gücünün farkında olup azınlığı daha da güçsüz bir pozisyona itmemek olmalı diye düşünüyorum. Bu son söylediğim türden bir yüzleşmeninse oldukça uzağındayız.</p>
<h4>“TÜRKİYE’DEKİ SİYASİ TARTIŞMALARIN GENEL KADERİ OLAN ARGÜMAN YERİNE DUYGULANIMIN / AKSİYONUN ÖNE ÇIKMASI SORUNUNDAN BU KONU DA YETERİNCE PAYINI ALMIŞ DURUMDA”</h4>
<p><strong>-Günümüz değerlendirmelerinde o günlerde bunların neden yaşandığını doğru bir şekilde analiz edebiliyor mu Türkiye kamuoyu?</strong></p>
<figure id="attachment_12327" aria-describedby="caption-attachment-12327" style="width: 900px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" class="wp-image-12327 size-full" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/03/yeni-sabah-manset-1-e1489439256766.png" alt="" width="900" height="641" /><figcaption id="caption-attachment-12327" class="wp-caption-text">Yeni Sabah&#8217;ta o dönemden bir manşet</figcaption></figure>
<p>Olaylara yol açan tarihin ve gerek iç siyasete gerek dış ve bölgesel siyasete, soğuk savaşa ve/veya Gladyo’ya uzanan tarihine Türkiye kamuoyu ne kadar vakıf kestirmek çok kolay değil, belli bir kesimde daha çok okunduğunu ve izlendiğini tahmin edebiliyoruz sadece. Doğru şekilde analiz edebilmek için Türkiye’nin bölgedeki varlığına ve tam bağımsızlık dahil pek çok uluslararası ilişkiler mitine dair okumalar yapmış olmak gerekiyor. İç siyasete ilişkin bileşenlerin analizinde, örneğin Türk Sünni imtiyazının gerek kuruluş yıllarından itibaren gerekse 6-7 Eylül’e uzanan günlerde kitleyi galeyana getirmedeki rolünü teslim etmede daha çok mesafe kaydetmemize rağmen, Yunanistan, İngiltere, Amerika, Nato ile ilişkiler konusunda var olan literatürün Türkiye’deki popüler tartışmaların radarına, komplo teorisyenliğine meyilli gazetecileri saymazsak, henüz yeterince girmemiş olması gibi bir durum da var. Türkiye’deki siyasi tartışmaların genel kaderi olan argüman yerine duygulanımın / aksiyonun öne çıkması sorunundan bu konu da yeterince payını almış durumda. Dolayısıyla sadece kısmen diyebiliriz.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/09/13/6-7-eylul-tartismalari-hafizasi-yuzlesmesi/">6-7 Eylül tartışmaları, hafızası ve yüzleşmesi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
