<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yahudi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/yahudi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yahudi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 Jul 2020 11:12:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Yahudi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yahudi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sivil toplum, nefret söyleminden azade mi?</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/18/sivil-toplum-nefret-soyleminden-azade-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Dec 2017 14:38:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hrant Dink Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Gençlik Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[antisemit]]></category>
		<category><![CDATA[Antisemit Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[CNN Türk]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Tekin]]></category>
		<category><![CDATA[Gamze Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[İdil Engindeniz]]></category>
		<category><![CDATA[İnsani Yardım Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[LGBTİ]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[medyada nefret söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Onur Yürüyüşü]]></category>
		<category><![CDATA[STK]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20870</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Türkiye&#8217;deki STK yapılanması yukarıdaki çatışmayı aşağıya taşımaya dönük bir araç haline geliyor.&#8221; Hrant Dink Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ proje ekibiyle röportajımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. İlk bölümde  medyada nefret söylemi başlığı altında, projeyi, nefret söyleminin medyada üretimini, aktörlerini, objelerini  ve gündelik hayattaki tezahürlerini konuşmuştuk. İkinci bölümde ise &#8220;Çuvaldızı sivil topluma batıralım&#8221; dedik [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/18/sivil-toplum-nefret-soyleminden-azade-mi/">Sivil toplum, nefret söyleminden azade mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Türkiye&#8217;deki STK yapılanması yukarıdaki çatışmayı aşağıya taşımaya dönük bir araç haline geliyor.&#8221;</strong><span id="more-21522"></span></p>
<p>Hrant Dink Vakfı çatısı altında faaliyet gösteren ‘<a href="https://hrantdink.org/tr/asulis/faaliyetler/projeler/medyada-nefret-soylemi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi</a>’ proje ekibiyle röportajımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.<a href="https://www.sivilsayfalar.org/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"> İlk bölümde</a>  medyada nefret söylemi başlığı altında, projeyi, nefret söyleminin medyada üretimini, aktörlerini, objelerini  ve gündelik hayattaki tezahürlerini konuşmuştuk. İkinci bölümde ise &#8220;Çuvaldızı sivil topluma batıralım&#8221; dedik zira  &#8220;röportajın gerçekleştirildiği hafta kamu otoriteleri Ankara ve İstanbul’da LGBTİ eylemliliklerini yasaklarken,  kimi sivil toplum örgütü de medya/ sosyal medya aracılığıyla eylemliliklerin yasaklanması için nefret söylemi de içeren kampanyalar düzenlemişti. Röportajın bu son bölümünde proje danışmanı İdil Engindeniz, proje koordinatörü Gamze Tosun ve araştırma koordinatörü Funda Tekin ile, sivil toplumdaki nefret dilini, mücadele yöntemlerini, OHAL&#8217;deki dönüşümünü ve &#8216;yeni bir dil nasıl kurulur&#8217;u konuştuk.</p>
<h4>&#8220;Türkiye’de sivil toplum zaten son derece kutuplaşmış durumda. Sadece derneklerin isimlerinden bile anlaşılıyor. Türk Hanımlar Derneği ile Mor Çatı’nın neyi savunduğunu anlıyorsunuz zaten. O yüzden hiçbirimiz bu durumdan azade değiliz zaten.&#8221;</h4>
<p><strong>Sohbetimizin ikinci kısmı için biraz sivil topluma ele almak istiyorum</strong> <strong>zira</strong> <strong> Türkiye&#8217;deki sivil toplumda da nefret söylemi örneklerini görebiliyoruz . Son olarak Ankara&#8217;da LGBTİ etkinliklerinin engellenmesi için İnsani Yardım Vakfı (İHH ) bir basın açıklaması yaptı keza Türk Talebi Birliği de keza sosyal medyadan kampanya yürüttü. </strong> <strong>Siz ne düşünüyorsunuz sivil toplumdaki bu ayrımcı söylem ve nefret söylemi hakkında?</strong></p>
<figure id="attachment_20791" aria-describedby="caption-attachment-20791" style="width: 248px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-20791" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/2017-11-26-PHOTO-00000002.jpg" alt="" width="248" height="331" /><figcaption id="caption-attachment-20791" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi danışmanı İdil Engindeniz.</figcaption></figure>
<p><strong>İdil:</strong> Müsaadenizle şöyle bir örnek vereyim. Bianet için toplumsal cinsiyet odaklı ayrımcılık raporunu hazırlarken televizyona da baktık. Yanılmıyorsam Anadolu Gençlik Derneği, LGBTİ Onur Yürüyüşü engellemek için basın açıklaması yapmıştı. Sonra tehdidinden vazgeçtiğine dair bir basın açıklaması daha yaptı fakat içeriği “Devam ederseniz biz yapacağımızı biliriz!” gibiydi ve tehdit devam ediyordu. CNN Türk o açıklamanın yapıldığı gün en azından beş defa aynı yayını yaptı, işte haber bültenlerini sürekli yapıyor ya, ben beş tanesine de baktım. 2 dakika 42 saniyelik bir haberde 1 dakika 58 saniye olan bu açıklamayı kesintisiz vermeye ayırdı. Bir televizyon haberinde bu acayip ciddi bir süre. Ve şöyle bir şuursuzluğu gösteriyor. Hadi ilk seferinde montajlayacak vaktiniz yoktu. Haberin iki, üç, dört ve beşinci yayınlanışında neredeydiniz? Sivil toplum dediğimiz şey dünyanın her zaman en masum ve şahane şeyi haline gelmiyor. Türkiye’de sivil toplum zaten son derece kutuplaşmış durumda. Sadece derneklerin isimlerinden bile anlaşılıyor. Türk Hanımlar Derneği ile Mor Çatı’nın neyi savunduğunu anlıyorsunuz zaten. O yüzden hiçbirimiz bu durumdan azade değiliz zaten.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Doğrudan bu konuyu inceliyoruz diyemem ama yazılı basına baktığımız için o haberin, bir basın açıklamasının nasıl verildiğine bakıyoruz. Haber orada onaylanarak mı verilmiş yoksa eleştirel bir aktarım mı var ona bakıyoruz. Geçen günlerde de paylaştık hatta. Bahsettiğine benzer açıklamaların aktarıldığı bir haberin görseliyle küçük bir analizini paylaştık. Çünkü o gazete haberi geliştirmek yerine onu olumlayarak/onaylayarak tekrar dolaşıma sokmuş.</p>
<p><strong>Biraz daha bahsedelim mi sivil toplumdaki nefret söylemi hakkında? Öyle bir başlık açtık, devam edelim.</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Sivil toplumun temel mevzularından bir tanesi de farklı farklı halkların gruplarını korumak. Farklı farklı sorunlu alanlarda çözüm üretmek ve bunu belki daha geniş katılımla sağlamaya çalışmak. O temsili demokraside belki yukarıya kadar gidemeyeceğimiz şeylerde daha küçük ve alttan bir ağ örmek. Dolayısıyla aslında ortak mevzularımız ve ortak savunacağımız şeyler var hepimizi. Daha kimliksel bir STK yapısı üzerinden anlatayım. Hepimiz öteki olmaktan dolayı maruz kaldığımız şeylerin mücadelesini veriyoruz ama bir ötekileştirilen grup da farklı bir grubu ötekileştirebiliyor. Hangi gruba ait olduğu beni çok ilgilendirmiyor da nereden çıktığını bilmiyorum ama o sloganı seviyorum:  ‘Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz’. Buna kimse böyle bakmıyor. ‘Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir’. Kürt’ün kurtuluşu Türk’ü de özgürleştirecektir. Türkiye&#8217;deki STK yapılanması yukarıdaki çatışmayı aşağıya taşımaya dönük bir araç haline geliyor. Hepsi değil tabi.</p>
<p><strong>Özel bir hastanesi müdiresi Irak&#8217;taki deprem sonrası “Bırakın gebersinler” şeklinde bir ifade kullanmış, sosyal medyada ifşa olması sonucu işine son verilmişti. Cezai yaptırımları bir çözüm olarak görmediğinizi belirttiniz. Bir de mesela <a href="https://www.sivilsayfalar.org/konusmak-bir-isyan-baslangici-degil-aslinda-suskunluk-geleneginin-bir-yikimi/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Avlaremoz </a> gibi bazı oluşumlar antisemit söylem sahibini, kimi kadın örgütleri de kadınlara yönelik tacizde bulundukları iddiasıyla söylem sahiplerini  yine sosyal medyadan iifşa ediyor. İşten atmak ya da ifşa etmek nefret söylemini azaltıyor mu bu noktada?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Çok umutlu cevaplarım yok benim bu konuda ama hani her küçük adımın bir işe yaradığını düşünüyorum. Teşhir mevzusu çok ikircikli bir mevzu çünkü her yere çekilebilir bütün mevzular. Nefret söylemi olmayan bir şey de nefret söylemi olarak teşhir edilebilir. Burada onu yapan kurumların itibarı önemli bir şey. O itibar kaybı evet bir yandan umut verici bir şey olabilir ama yeterli midir?</p>
<figure id="attachment_20788" aria-describedby="caption-attachment-20788" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="size-full wp-image-20788" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/GamzeTosun.jpg" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20788" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi koordinatörü Gamze Tosun.</figcaption></figure>
<p><strong>Gamze:</strong> İfşa da kritik bir şey oluyor. Bu proje takibini yapıyor, analizini yapıyor. Neden böyle olduğunu açıklıyor. Onu bir bağlama oturtuyor. Mesela ‘x’ kişisi şunu dedi buyurun linç edelim değil, başka bir nefret suçuna teşvik edici değil ama onu başka bir bağlamda analiz edip tehlikesini ortaya çıkartmak. Başka bir iş yükünü kabul ediyorsunuz teşhir ederken.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Söz ağızdan çıkınca, medyada nefret söyleminin hayatta yansıması nasıl oluyor?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Çok ciddi oluyor. En hafifinden bir kere nefret söylemi sadece medyada karşılaştığımız bir şey değil. Günlük hayatımızın da çok içinde olan bir şey. Onun medyaya yansıması söz konusu oluyor. Bir kere var olduğunuz ortamda gerçek varlığınız tehdit altında. Yani kendinizi sürekli tehdit altında hissediyorsunuz. Bunun derecesi az olur çok olur. Bazı yerde gerçekten hayati tehlike vardır. Bazısında sadece toplumdan dışlanma işi kaybetme, içe kapanma. En hafifinden kimse görmeyecek belki ama siz başka biri olarak yaşayacaksınız. Onun dışında, hani bir kere çekinme, kendini ifade etmeye çekinme, kimliğini açığa vurmasan da konuştuğun aksanın bunu ortaya çıkarma tehlikesi. Dolayısıyla kendini geride tutma. Haliyle bazı şeylerde yükselememe gibi haller. Taciz ve öldürülmeyi artık en uçta kenarda tutuyorum.</p>
<h4>&#8220;Kullanılan kutuplaştırıcı dil gerginliği iyice tetikliyor.&#8221;</h4>
<p><strong>Nefret söyleminin ardından kişilere/kurumlara yönelik doğrudan saldırılar…</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Onun takibini yapmak çok zor aslında. Doğrudan nefret suçunun takibini yapamıyoruz. Çok doğrudan bir ilişki kuramayız, söylemler bazen havada kalıyor.</p>
<p><strong>Yerel gazeteler bu bağlamda ibret vericidir herhalde…</strong></p>
<figure id="attachment_20787" aria-describedby="caption-attachment-20787" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-20787 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/FundaTekin.png" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20787" class="wp-caption-text">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi, araştırma koordinatörü Funda Tekin.</figcaption></figure>
<p><strong>Funda:</strong> İşte yerel basında daha tehlikeli bir durum var. Gördüğümüz artış aslında bizi en çok tedirgin eden artış. İdil Hoca&#8217;nın da dediği gibi yerelde özellikle adres vererek yapılan haberler lince kadar varabilecek bir duruma işaret ediyor bir yandan. Orada daha endişe verici bir durum var sanki. Suriyeli mültecilerle, günlük hayatta karşılaşma ihtimali de çok daha fazla. Ve bunun sonuçları çok daha tehlikeli olabilir. Kullanılan kutuplaştırıcı dil gerginliği iyice tetikliyor.</p>
<p><strong>Genelde medyada nefret söyleminin azaldığını söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Belki ana akım medya için bunu söyleyebiliriz. Ana akımda artık daha üstü kapalı şekilde kullanılıyor, nefret söylemine kıyasla daha ince bir şekilde kurgulanmış, ayrımcı ve ötekileştiren mesajlar oluyor. Eskisi kadar nefret söylemine denk gelmiyoruz ana akımda. Ama daha ideolojik olarak nitelendireceğimiz gazetelerde o azalıştan bahsedemeyiz.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Benim en son bıraktığım dönemde iki rapor öncesi 120 civarındaysa, birden böyle 250 ye çıkıvermişti.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bir ara öyleydi. 300-500 diye gitti. Şimdi 1800-1900’lerdeyiz dört ayda. Bu da yalnızca tespit edebildiğimiz.</p>
<p><strong>Peki, ana akım medyada bir azalış ?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Ana akımda var.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Nefret söylemi artıyor ama.</p>
<p><strong>Neden peki?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Yereldeki artıştan ve ideolojik artıştan dolayı.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Yerelde, özellikle mültecilerle ilgili haberlerin artık çok fazla çıkmasından dolayı ve daha ideolojik diye nitelendirebileceğimiz gazetelerde, toplumsal kutuplaşma nedeniyle bir artış var sanırım.</p>
<p><strong> Bunu nasıl açıklarız? Genelde popüler medyada azalmasına rağmen ideolojik yayınlarda ve yerelde artması&#8230;</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Kavramın biraz yaygınlaşması, tartışılmaya başlanmasıyla ilgili olabilir. Bu proje ilk başladığında nefret söylemi kavramı yeni yeni Türkiye’de tartışılmaya başlanmıştı ve biraz daha etik olarak bakılmaya başlandı sanırım.</p>
<p><strong>Kavramın yaygınlaşması dışında bütün mücadeleyi göz önüne alırsak..</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Bunun bir nedeni itibarsızlaşma nedeni olması.</p>
<p><strong>İdil</strong>: Yaftalanmak istenmiyor.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Evet, orada yer almak istemiyor.</p>
<h4> &#8220;Ana akım medyada Yahudilere yönelik nefret söylemi neredeyse sıfıra indi ama bu Suriyeli ile ilgili nefret söylemini görmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Çünkü birikimle ilerleyen bir süreç yok garip bir şekilde.&#8221;</h4>
<p><strong>90’larda nefret söylemini dile getirmekten gurur duyan insanlar vardı. Keza yakın zamanda da Roboski’de Kürtleri katırlarla eş tutan bir zihniyet vardı…Bir değişim mi söz konusu?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Çok değişmiş değil. Hala var. Daha üstü örtülü.</p>
<p><strong>Estetize edilmiş diye bilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Öyle evet. Öyle bir hal var.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bu azılışı ana akım medyada gördük ama Suriyeli mültecilerle ilgili haberlerde ana akımın da çok farklı olduğunu söyleyemeyiz mesela. Bunu her kesimde görüyoruz aslında, biraz onun nefret söylemi olduğunu bilmemekten kaynaklı bir durum. Muhafazakâr gazetelerde de, laik gazetelerde de, ana akımda da… Bütün mecralarda bunu görebiliyoruz.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Ana akım medyada Yahudilere yönelik nefret söylemi neredeyse sıfıra indi ama bu Suriyeli ile ilgili nefret söylemini görmeyeceğiz anlamına gelmiyor. Çünkü birikimle ilerleyen bir süreç yok garip bir şekilde. Diyelim ki LGBTİ. LGBTİ’yi öğrendiler ama LGBTİ’yi hala bir örgüt zannediyorlar. Öyle birikimle ilerlemiyor, bir yer düzeliyor bir yer bozuluyor. Çünkü bir politikaları yok. Ben aynı gazetede yan yana iki sayfada bu ‘dili’ gördüm. Çünkü bir sayfayı dünya haberleri servisi diğerini de ekonomi servisi hazırlamış. Bir taraf ‘bilim insanı’ diyor ısrarla, öbür taraf ise ‘bilim adamı’ diyor. En basit şey. Dolayısıyla tutarlı bir politikaları yok. Önemsenmek de önemli bir şey. Önemsemiyorlar.</p>
<h4> &#8220;OHAL değil de mesela çözüm süreci olduğunda Kürtlerle ilgili olan nefret söylemi daha da düşmüştü. Üst taraftaki politika söylem alt tarafı etkiliyor o anlamda. OHAL’den sonra olsa olsa bir kesim İslami gruba yönelik nefret söylemi olmuştur.&#8221;</h4>
<p><strong>OHAL sırasında nefret söylemi arttı mı?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Çok fazla değil. Öyle inanılmaz bir artış yok.</p>
<p><strong>İdil</strong>: Bence o sürece göre değişiyor. OHAL değil de mesela çözüm süreci olduğunda Kürtlerle ilgili olan nefret söylemi daha da düşmüştü. Üst taraftaki politika söylem alt tarafı etkiliyor o anlamda. OHAL’den sonra olsa olsa bir kesim İslami gruba yönelik nefret söylemi olmuştur. Onları da almıyoruz.</p>
<p><strong>Keşke o kesim hakkında da bir başlık açılabilseydi, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, &#8220;FETÖCÜ&#8221;lere,  “eşlerine, kız çocuklarına&#8221; yönelik ve ayrıca antisemit karakterli pek çok ‘haber’, ‘söylem’ dolaşıma girdi…</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Raporun, projenin belirli bir sınırı olmak zorunda ama. Ayrı bir çalışma belki.</p>
<p><strong>Funda:</strong> İşte, öyle bir yansıması oluyor. Aslında Yahudi kimliğine veya başka kimlikleri hedef alan söylemler de üretiliyor. 15 Temmuz’dan sonra da, ‘FETÖ’nün arkasında Yahudiler, Hıristiyanlar var’ veya işte ‘Fetullah Gülen aslında Yahudi, Ermeni’ gibi ifadeler çok fazla karşımıza çıktı.</p>
<p><strong>İdil</strong>: En klasik örneğimiz de mesela PKK söz konusunda olduğunda işte ‘aslında onlar Kürt değil onlar Ermeniler, sünnetsizler’ değil mi?</p>
<h4>&#8220;Diyalogu kolaylaştıran bir dille, çatışmayı anlamaya, nedenleri ortaya çıkarmaya, çözüme ve uzlaşmaya odaklı gazetecilik yapmak mümkün. Farklılıkları gözardı etmeden ortak bir zemine dikkat çekmek, olaydan çok sürece odaklanmak işe yarayabilir.&#8221;</h4>
<p><strong>“Söylemin kendisiyle mücadele ediyoruz” dediniz. Yeni bir dil nasıl oluşur o halde, nefret barındırmayan bir dil…</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Çok da kolay oluşur valla. Bir kere mesela çok teknik konuşacak olursak gazetecilikte sıfatlardan uzak dururlarsa oluşur. Kendi yorumundan biraz uzak durursa oluşur. Aklıma gelen ilk iki teknik mevzu bu. Onun dışında tabii, bilgi ve temas mevzusu da önemli ama mesela önereceğim çözüm her yazı işlerinde bir eşcinsel, bir Kürt, bir Yahudi olmalı gibi bir şey değil. Ama bir temas meselesi önemli, yıllardır hep verdiğim örnek mesela, Hürriyet’te yayımlanan “travesti olarak çalışan” ifadesi, böyle bir şey yok yani.</p>
<p><strong>Kadro mu açılmış travestilere?  </strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Hani tamam onu yazan bilmiyor, editörün de mi kontrolünden geçmiyor yani, o gazetedeki işleyiş de çok garip demek ki bu durumda.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Sıfat kullanımlarından uzak durmak gerekiyor ve iki taraf da varsa, o iki tarafın da sözüne yer vermek, dengeyi kurmak önemli, verilere yer vermek gerekiyor haberlerde, sesi daha az duyulan insanlara haber kaynağı olarak ulaşmak yine başka bir yöntem. Diyalogu kolaylaştıran bir dille, çatışmayı anlamaya, nedenleri ortaya çıkarmaya, çözüme ve uzlaşmaya odaklı gazetecilik yapmak mümkün. Farklılıkları gözardı etmeden ortak bir zemine dikkat çekmek, olaydan çok sürece odaklanmak işe yarayabilir. Biraz genel-geçer habercilik kurallarını da sorgulamak ve sansasyonel habercilikten uzak durmak gerekiyor.</p>
<h4>&#8220;Sosyal medya ayrımcılığın da çok görünür olduğu bir platform olsa da alternatif söylemlerin yaygınlaştırılması için önemli bir araç.&#8221;</h4>
<p><strong>‘Çözüm Süreci’nde nefret söyleminin azaldığını söylüyorsunuz. Kendi adıma söyleyeyim, orada bile medya bence sorunluydu. Çünkü ‘Çözüm Süreci’nde güvercin olup savaşta &#8216;şahin&#8217; olmak bana kalırsa medyanın görevi değil. </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Ama medya tek başına sorumlu değil, yalnızca medyaya ait bir dil de değil, toplumsal bir şeyden bahsediyoruz ve bu bizim aramızda da öyle olabilir, internette de öyle olabilir. Medya bunun bir yansıması sadece Bu söylemin kökleri toplumsal hayattan besleniyor. Söylem dediğimiz şey hem ideolojilerden besleniyor, ideolojilere göre şekilleniyor; hem de ideolojilerimizi belirliyor ya da değiştiriyor; egemen söylem de medyaya tabii ki yansıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Kesinlikle ama bunun şöyle bir tarafı var işte, medyayı niye değiştirmeye çalışıyoruz çünkü hitap ettiği kitleyi az da olsa değiştirme potansiyeli var.</p>
<p><strong>Medyayı hatalarını, nefret söylemini göstererek mi değiştirmeye çalışıyorsunuz bir anlamda? </strong></p>
<figure id="attachment_20785" aria-describedby="caption-attachment-20785" style="width: 275px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20785" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/12/2017-11-26-PHOTO-00000008.jpg" alt="" width="275" height="206" /><figcaption id="caption-attachment-20785" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ proje ekibi.</figcaption></figure>
<p><strong>Funda:</strong> Yani bu tek mücadele alanı değil zaten, çok özel bir noktaya odaklanan bir proje, bunun farklı farklı ayakları var. Zaten medyadaki tek sorunlu durum nefret söyleminin kullanılıyor olması da değil, bu şekilde her şeye yetişemiyorsunuz, başka alanlarda da başkaları mücadele ediyor. Ama biz aynı zamanda bu tartışmayı mümkün olduğunca yaygınlaştırmaya veya mücadele alanını genişletmeye çalışıyoruz: Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanmaya çalışıyoruz; paneller, haber tartışma atölyeleri düzenleyerek, gönüllülük programlarıyla ve üniversitelerle yaptığımız iş birlikleriyle daha geniş kitlere ulaşmaya çalışıyoruz. Proje kapsamında hazırlanan, üniversiteler için geliştirilmiş ve medya ve ayrımcılık odaklı ders programını yaygınlaştırmak amacıyla üniversiteleri ziyaret ediyoruz. Sosyal medyanın gücünün de farkına varmak önemli mücadele için. Sosyal medya ayrımcılığın da çok görünür olduğu bir platform olsa da alternatif söylemlerin yaygınlaştırılması için önemli bir araç.</p>
<h4>&#8220;Mesela “Suriyeli iki kişi saldırmış” gibi bir haber. Haberini veriyor, gidiyor mahalleliyle konuşuyor ama ne haberde bahsedilen Suriyelilerle konuşmuş ne de onun oradaki ailesiyle konuşmuş, böyle bir kaygı yok çünkü. Tarafı her zaman belli.&#8221;</h4>
<p><strong>Onun dışında ne gibi metotlar izlenilebilir medyada nefret söyleminin son bulması için?</strong></p>
<p><strong>Gamze:</strong> Bir kere farkındalık olması lazım, böyle bir farkındalık yok.</p>
<p><strong>Farkındalık..</strong></p>
<p><strong>Gamze:</strong> Medyanın bunu bir sorumluk olarak görmesi lazım haberi verirken. Mesela “Suriyeli iki kişi saldırmış” gibi bir haber. Haberini veriyor, gidiyor mahalleliyle konuşuyor ama ne haberde bahsedilen Suriyelilerle konuşmuş ne de onun oradaki ailesiyle konuşmuş, böyle bir kaygı yok çünkü. Tarafı her zaman belli.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Orada da şöyle bir şeye dikkat etmek zorunda; birilerinin hayatını tehlikeye atıyor mu? O insanın değil ama öbür Suriyelinin hayatını tehlikeye atıyor… Hani Suriyelilerin Türkiye’de yaşamasını da istemiyor olabilir ve bunu savunuyor olabilir. Ama şimdi bunu “çok kötü bir şekilde alındılar, çok kötü koşullarda yaşıyorlar, bizim de hayat kalitemiz bozuluyor” diye gerekçelendirmek var, daha çözümsel yani bunu da sorunlu bulurum ama bir de işte “bunların hepsi zaten hırsız, uğursuz, katil, işte hani atmazsak anamıza bacımıza bilmem vs. yapacaklar”, bu başka, daha tehlikeli bir şey.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Sorunların kaynağını bir kimliğe indirgemek orada sorun oluyor. Hani devletin politikasını eleştirebilirsin, tabi onu eleştirirken de nasıl eleştirdiğin önemli ama onu bir topluma mal edemezsin çünkü bir bütünden bahsedemiyoruz, Türklerden de bahsederken Ermenilerden de bahsederken genellemelerden mümkün olduğunca kaçınmak gerekiyor. Gazeteciliğin temelinde hızlı olmak yatıyor belki ama o haberi yazarken, yayınlarken bir kere daha durup düşünmek gerek, bu haber kimlere ulaşacak ve kimlere zarar verebilir diye.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Evet mesela yollardan biri bu.</p>
<p><strong>Peki bu konuda sivil topluma nasıl bir rol düşüyor?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> İşte böyle bir rol, yani LGBTİ dernekler kendi açılarından bakıyor buna çünkü mesela herkes duyarlı olduğu kısımdan, başka bir taraftan ele alabilir. Herkes de her şeyi aynı şekilde göremeyebiliyor.</p>
<p><strong>Gamze:</strong> Evet o yüzden bir araya gelmeye, iletişimi güçlendiren atölyeler yapmaya, hak temelli habercilik yapanlarla iletişim içinde olmaya çalışıyoruz. Sürekli, sistematik bir çaba olmak zorunda.</p>
<p><strong>İletişim içinde  olarak&#8230;</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: İlişkiye geçerek bunu çözmeye çalışıyoruz daha çok, öğrencilerle, akademisyenlerle, gazetecilerle.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Medyayla ilişkiye geçmek de çok önemli bunun da çeşitli yolları var. Çünkü bu bir politika olmadığı için kişisel ilişkilerle bir şeyler değiştirilmeye çalışılıyor.</p>
<h4>&#8220;Bazı konular hakkında bazı kurumlarla bir araya gelmek çok güç ama olmayacak diye bir kaide de yok. Mesela LGBTİ’lerle ilgili bir toplantıda bir araya gelemiyorsan, Suriyeli mültecilerle ilgili bir toplantıda gelebilirsin. Ortak dertler, ortak bir zemin bulmaya çalışmak gerekiyor.&#8221;</h4>
<p><strong>Bu sivil toplumda nasıl olabilir?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: İşte sivil toplum bunu görüyor bunu yapıyor.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Yani oradaki boşluğu kapatıyor aslında sivil toplum. Bir yandan alternatif olduğunu da gösterebilmek gerekiyor, bu yüzden olumsuz örneklerin yanında olumluları da göstermek, yaygınlaştırmak önemli. Bazen insanlar gerçekten nasıl olabileceğini bilmiyor çünkü, o kadar alışmışız ki bazı kalıplara.</p>
<p><strong>İdil.</strong> Kendi haberini yapıyor, yayınlıyor.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Mesela bunun eğitimi, üniversitelerde ya da liselerde vesaire verilmesi gerekirken, biz de insan haklarına saygılı bir dilin gelişmesi için paneller veya işte haber tartışma atölyeleri düzenliyoruz, üniversitelere gidiyoruz, konferanslarda veya derslerde derdimizi anlatıyoruz. Orada bir boşluğu doldurmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince.</p>
<p><strong>İHH ile KAOSGL  ya da Pembe Hayat nasıl bir araya getirebilir ?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Geliyorlar. Yani özellikle reddetmiyorlarsa mesela daha doğrusu bu da bir süreç olarak gelişiyor. Başta diyelim ki reddediyorlar. “Onların olduğu toplantıya biz gelmeyiz” gibisinden. Ama siz sürekli o alanda varsanız o zaman bir noktadan sonra reddedebileceği bir şey olmuyor. Mecburen birlikte çalışmak zorunda kalıyor. Şahane mi geçiyor? Geçmiyor. Ya da her çalışmayı yapıyorlar mı? Yapmıyorlar. Ama hakikaten 90’lardan bugüne o etkileşim daha da arttı. Bazıları var ki zaten kemikleşmiş. Orada dediğim gibi rasyonalite olmadığı için onun gerekçesini de anlamanız mümkün değil. O asla olmayacak. Ona asla ulaşamayacaksınız, değemeyeceksiniz.  O zaman niye enerjimi buna harcayayım!</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bazı konular hakkında bazı kurumlarla bir araya gelmek çok güç ama olmayacak diye bir kaide de yok. Mesela LGBTİ’lerle ilgili bir toplantıda bir araya gelemiyorsan, Suriyeli mültecilerle ilgili bir toplantıda gelebilirsin. Ortak dertler, ortak bir zemin bulmaya çalışmak gerekiyor. Bir noktadan sonra, küçük küçük adımlarla o zemini genişletmek de mümkün.</p>
<p>*<a href="https://seninmedyan.org/2017/06/11/mersinde-onur-yuruyusune-saldiri/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Ana görsel:</a> Mersin 7 Renk LGBTİ+ Derneği tarafından bu yıl (2017) üçüncüsü düzenlenen Onur Yürüyüşü’ne başka bir sivil toplum örgütüne mensup kişiler saldırdı. O esnada çekilen bir kare.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/18/sivil-toplum-nefret-soyleminden-azade-mi/">Sivil toplum, nefret söyleminden azade mi?</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyadaki suretimiz: Nefret Söylemi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Dec 2017 14:20:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hrant Dink Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[antisemit]]></category>
		<category><![CDATA[Antisemit Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni]]></category>
		<category><![CDATA[Funda Tekin]]></category>
		<category><![CDATA[Gamze Tosun]]></category>
		<category><![CDATA[İdil Engindeniz]]></category>
		<category><![CDATA[medyada nefret söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20783</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kendi kimliğinizi oraya koyduğunuzda rahatsızlık hissediyorsanız orada bir nefret söylemi vardır” Ayrımcılık suçu ve nefret söylemi Türkiye adalet sisteminde halen etkin bir biçimde cezalandırılmazken, nefret suçları ve cinayetleri adeta organize bir hal almış durumda. Röportajın gerçekleştirildiği hafta Ankara ve İstanbul’da LGBTİ eylemlilikleri yasaklanırken ve dahi  yasaklanması için sivil toplum örgütleri medya/ sosyal medya üzerinden kampanya [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/">Medyadaki suretimiz: Nefret Söylemi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Kendi kimliğinizi oraya koyduğunuzda rahatsızlık hissediyorsanız orada bir nefret söylemi vardır”</strong></p>
<p><span id="more-21507"></span>Ayrımcılık suçu ve nefret söylemi Türkiye adalet sisteminde halen etkin bir biçimde cezalandırılmazken, nefret suçları ve cinayetleri adeta organize bir hal almış durumda. Röportajın gerçekleştirildiği hafta Ankara ve İstanbul’da LGBTİ eylemlilikleri yasaklanırken ve dahi  yasaklanması için sivil toplum örgütleri medya/ sosyal medya üzerinden kampanya yaparken; Rasim Ozan Kütahyalı, Boşnaklara yönelik nefret söylemi ifadeleri nedeniyle çalıştığı kanaldan çıkarıldı; Acıbadem Hastanesi’nde birim müdürü olarak çalışan Öznur Ilgan ise, Irak Kürdistan Bölgel Yönetimi’ndeki Halepçe kentinde yaşanan 7.3 büyüklüğündeki depremin ardından yaptığı “Bırakın gebersinler” paylaşımı sonrasında işine son verildi. Son olarak da dün (12 Aralık 2017), ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkesinin İsrail Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararı sonrası Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan köşesinden “Yahudilerin tehlikesiz bir insan topluluğuna dönüşmeleri&#8221; için “teolojilerinden, din anlayışlarından vazgeçmeleri” çağrısında bulundu. Türkiye’de bu gibi örnekleri bulmak zor değil, aslına bakılırsa nefret söylemi günlük hayatımızın rutin bir parçası, bu durumun hem aktörü hem de nesnesi olabiliyoruz.</p>
<p>Medyada ve sosyal medyada nefret söylemi hayatımızda bu kadar yer etmişken, ben de Sivil Sayfalar adına <strong>‘</strong>Hrant Dink Vakfı’nın çatısı altında faaliyet gösteren ve haftalık raporlarıyla medyada yer alan, etnik, ulusal ve dinî kimliklere karşı ayrımcı; cinsiyetçi, homofobik ve transfobik söylem içeren haberleri görünür kılan ‘<strong><a href="https://hrantdink.org/tr/asulis/faaliyetler/projeler/medyada-nefret-soylemi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi</a>’</strong> proje ekibine mikrofon uzattım. İki bölümde halinde yayınlanacak olan röportajda, proje danışmanı İdil Engindeniz, proje koordinatörü Gamze Tosun ve araştırma koordinatörü Funda Tekin ile öncelikle çalışma metotlarını, Türkiye medyasında nefret söylemini, aktörlerini ve gündelik hayata yansımalarını konuştuk. Yarın yayınlanacak bir sonraki bölümde ise sivil toplum kuruluşlarındaki nefret söylemini, nefret söylemi barındırmayan bir dili ve medyanın bu konudaki rolünü ele alacağız.</p>
<p><strong>Öncelikle sizleri tanıyalım.</strong></p>
<p><strong>İdil :</strong> Galatasaray Üniversitesi iletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezunum. Daha sonra Fransa’da, Fransa-Türkiye arasında gazetecilerin oto-kontrol yöntemlerine dair karşılaştırmalı yüksek lisans tezi yaptım. Ardından Türkiye’de LGBTİ kamusal alanın doğuşuyla bağlantılı olarak Kaos GL üzerine doktora tezi hazırladım. Halen Galatasaray Üniversitesi’nde çalışıyorum. Toplumsal cinsiyet, gazetecilik, nefret söylemi ve kamusal alan çalıştığım konular arasında.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Bahçeşehir Üniversitesi Gazetecilik ve Siyaset Bilimi mezunuyum. Yaklaşık iki yıldır ‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesinde çalışıyorum.</p>
<p><strong>Gamze</strong>: Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Sabancı Üniversitesi kültürel çalışmalar programında yüksek lisans öğrencisiyim.  Projenin yeni koordinatörüyüm.</p>
<p><strong>Ne zaman başladı proje?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Proje 2009 yılında başladı ve kesintisiz olarak devam ediyor.</p>
<p><strong>Nasıl çalışıyorsunuz?</strong></p>
<figure id="attachment_20787" aria-describedby="caption-attachment-20787" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20787 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/FundaTekin.png" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20787" class="wp-caption-text">Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi, araştırma koordinatörü Funda Tekin.</figcaption></figure>
<p><strong>Funda:</strong> Belli bir anahtar kelime setimiz var. Yaklaşık 50 kadar kelimenin içinde Yahudi, Hristiyan, Ermeni, Müslüman, Suriyeli, kaçak göçmen vb. kelimeler var. Proje başladığında, bu kelimeler aracılığıyla daha fazla nefret söylemi üretildiği tespit edilmiş. Bu kelimeler medya takip ajansına gidiyor. O kelimelerin geçtiği bütün haberler bize geliyor ve biz de o haberleri gönüllülerle birlikte okuyarak, nefret söylemi var mı/yok mu karar veriyoruz. Daha sonra da bunları dört aylık raporlar haline getiriyoruz. Topladığımız metinlerin hem niteliksel hem de niceliksel analizlerini yaparak raporları paylaşıyoruz. Onun dışında günlük kısa taramalar yapıyor, onları sosyal medya üzerinden paylaşıp yaygınlaştırmaya çalışıyoruz. Şu anda sistematik olarak etnik, ulusal ve dini kimlikler odaklı izleme yapıyoruz, bunu söylemekte fayda var. Bunun dışında daha dar seçilmiş bir örneklem üzerinden de LGBTİ ve kadına yönelik nefret söylemlerini dahil ediyoruz. Ama bunu toplu bir veri ya da istatistiki bir değer olarak sunmuyor, sadece kısa niteliksel analizlerini yapıyoruz.</p>
<p><strong>İdil senin burada rolün ne?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Ben de bir zamana kadar onlardan bana gelen yaklaşık 200-250 haberi okuyarak rapor yazıyordum. Şimdi daha çok ikircikli haberler üzerinden danışmanlık yapıyorum.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Karar veremediğimiz, karar vermesi daha güç olan vakaları İdil Hoca’ya danışarak ilerliyoruz.</p>
<p><strong>Raporlarda çok “kadın” görmüyoruz&#8230;</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Belli bir bölümümüz oldu. Ben başladıktan sonra kadın ve LGBTİ diye ikinci bir kısım yaptık.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Eskiden vardı. Şöyle anlatayım; 2013’ten itibaren kadın ve LGBTİ’lerle ilgili haberler de sistematik olarak taranmaya başlandı ama sonrasında, metodoloji başta etnik, ulusal ve ulusal dini kimlikler üzerine olduğu için o metodolojinin LGBTİ ve kadınlar için çok da sağlıklı olmadığına karar verdik.</p>
<h4><strong>“Nefret söylemi genişleyebilen ve bağlama göre değişebilen bir tanım.”</strong></h4>
<p><strong>‘Kadın’ başlığı altında ayrı kategori açmak aydınlatıcı olabilirdi… </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Ayrı bir çalışma yapmak, ayrı bir metodoloji geliştirmek gerekiyordu. Ayrıca, özellikle kadınlarla ilgili haberlerin getirdiği iş yükünün altından kalkmak kolay değil. Çünkü kadınla ilgili tarama yapmak için ‘kadın’ anahtar kelimesini kullanıyoruz. Kadınları hedef alan nefret söylemini tespit edebileceğimiz çok fazla kelime yok ve kadın anahtar kelimesiyle tarama yaptığımızda ‘kadın’ kelimesi geçen bütün haberleri okumamız gerekiyor. Şimdi kullandığımız kelime setiyle bile bir günün taraması ancak iki-üç günde tamamlanabiliyor. Bu yüzden kadınlar ve LGBTİ ile ilgili olan haberlerde, o sistematik kısımdan vazgeçtik. Raporlarda, ek olarak seçtiğimiz birkaç haberin analizine yer veriyoruz.</p>
<p><strong>O halde başa dönersek; nefret söylemi nedir?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Nefret söylemi tanımı için en sık referans verilen kaynak Avrupa Konseyi. Nefret söyleminin tespitinde, 1997’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilen tavsiye kararını esas alıyoruz. Bu kararda nefret söylemi kavramı “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, Yahudi düşmanlığı veya azınlıklara, göçmenlere ve göçmen kökenli insanlara yönelik saldırgan, ulusalcılık ve etnik merkezcilik, ayrımcılık ve düşmanlık şeklinde ifadesini bulan, dinsel hoşgörüsüzlük dahil olmak üzere hoşgörüsüzlüğe dayalı başka nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan veya meşrulaştıran her tür ifade biçimini kapsayacak şekilde anlaşılacaktır” şeklinde tanımlanıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Orada benim hoşuma giden, altını çizmek istediğim, hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimleri. O yüzden nefret söylemi genişleyebilen ve bağlama göre değişebilen bir tanım.</p>
<p><strong>Kaç tane ve hangi yayın organlarında nefret söylemlerini tarıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Bütün ulusal gazeteleri ve medya takip ajansının üye olduğu 500 kadar yerel gazeteyi günlük olarak tarıyoruz. Ancak, metodolojik olarak bir sınırlama var. Hafta sonları hariç olarak okuma yapıyoruz, ayda aşağı yukarı 20-21 güne tekabül ediyor taradığımız günler. Bu yüzden de bütün nefret söylemlerini tespit ediyoruz gibi bir iddiamız yok, mesela gazete eklerini dâhil etmiyoruz. Sadece genel bir resim çizmeye çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Spor gazetelerine de bakıyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: AMK vs. gibi spor gazetelerine de bakıyoruz. Nefret söylemi çok fazla çıkmıyor olsa bile tarama kapsamındalar.</p>
<h4><strong>“Koku üzerinden de nefret söylemi üretildiğini görebiliyoruz.”</strong></h4>
<p><strong>Çok daha doğrudan bakıyorsunuz taranıyor zannediyordum. Öte yandan ‘Anahtar kelimeler var’ dediniz. ‘Ermeni’, ‘İsrail dölü’ kelimelerini kullanılmadan da nefret söyleminde bulunamaz mı?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Bulunabilir.</p>
<p><strong>Dolayısıyla bu anahtar kelimelerle çalışmak ne derece sağlıklı? Asıl soruya dönersek, nefret söylemi sadece kabaca kötü söz ve hakaret midir? </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> O kelimelerin hiçbirini geçirmeden, ‘İsrail dölü’, ‘Ermeni dölü’ ya da sadece ‘Yahudi’ demeden de nefret söylemi üretilebiliyor. Zaten bütün nefret söylemlerini kapsıyoruz gibi bir iddiamız yok, hepsini tespit edebilmek oldukça zor.</p>
<p><strong>En son İyi Parti’den bir vekil “Gözünü toprak doyursun” göndermesiyle antisemit söylemi bir kez daha “taçlandırdı”. Bu da, buradan çıkabilecek bir sonuç niteliğinde…. </strong></p>
<p><strong>Funda: </strong>Genelde çoğunu yakalıyor olsak da tabii ki hepsini yakalayamıyoruz. Ama, ‘hain’, ‘terör’ gibi kelimeler de aslında anahtar kelime setinin içinde var. Böyle kelimeler aracılığıyla da gelen birçok haber oluyor. Şöyle bir örnek verebilirim; bir haberde/makalede tek bir sefer dahi Kürt demeden Kürtlere nefret söylemi yapılan, Kürtler hakkında duyduğumuz bütün kalıp yargıları tek tek sıralayan bir yazı vardı, bu yazı da ‘hain’ gibi kelimeler ile tespit edilebildi. Ya da şöyle diyebiliriz: Müslüman anahtar kelime olduğu için, Müslümanlığın karşısında konumlandırılan birçok kimlik de Müslüman kelimesinden dolayı zaten okunuyor ve tespit edilebiliyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Şunu da eklemek isterim. Genelde bir yazıda nefret söylemi varsa bu çok izole bir vaka olmuyor. Otomatiğe bağlanmış. Bir dolu etnik kimlik, ulusal kimlik olabiliyor yan yana.</p>
<p><strong>Funda</strong>: Birbirine yapışkan diyebileceğimiz bir kelime topluluğu var.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Mesela Suriyeliler ilk başta, bir önceki anahtar kelime setinde yoktu. Başka ifadeler üzerinden karşımıza çıkıyordu. Suriyelilere yönelik nefret söylemi kendiliğinden bir kategori olarak oluştu&#8230; Sonra anahtar kelimeye eklendi. Öyle ilerledi. Bir yazıda genelde birden fazla gruba yönelik nefret söylemi oluyor. Bir de anahtar kelimelerde mesela bildiğim kadarıyla ‘İsrail dölü’ gibi bir sözcük yok. İsrail, Ermeni, Türk vs. gibi daha jenerik kelimeler var.</p>
<p><strong>Güzellik çirkinlik bağlamında da bir nefret söylemi de olabilir. “Feministler çirkindir” gibi&#8230; </strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Ama şeyi yakalayabiliyoruz mesela. Koku üzerinden de nefret söylemi üretildiğini görebiliyoruz.</p>
<p><strong>Pis kokmak gibi mi?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Tabi tabi. Hedeftekiler Araplar genelde. Maalesef o kadar rafine değil bu nefret söylemi mevzusu. Ayrımcı söylem biraz rafine olabilir. Bazen bizim de tereddütte kaldığımız durumlar olabiliyor. O yüzden ayrımcı söylemi içeren ikinci bir raporlama hazırlandı. İfade özgürlüğü de çok önemli bu nefret söylemi meselesinde. Kıta Avrupası daha bir sınır çizmeye çalışıyor, Amerikan geleneği daha geniş bırakıyor. Biz de içimize dokunan ama nefret söylemi olarak değerlendiremediğimiz kategoriler için ayrımcı söylem raporlarını oluşturduk.</p>
<h4><strong>“Belli gruplar hakkında kalıp yargıların yaratılması, o gruplar üzerindeki baskıyı artırıyor. Hedefteki gruplar sessizleşiyor ve demokratik alanın dışına itiliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Kabaca tarif edilirse ayrımcı ve nefret söylemi arasındaki fark nedir?</strong></p>
<figure id="attachment_20791" aria-describedby="caption-attachment-20791" style="width: 276px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20791" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/2017-11-26-PHOTO-00000002.jpg" alt="" width="276" height="368" /><figcaption id="caption-attachment-20791" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi danışmanı İdil Engindeniz.</figcaption></figure>
<p><strong>İdil:</strong> Mesela “Kadın, anne olduğu için öğretmenlik yapmak ona çok yakışıyor. Öğretmenlerin hepsi anne, kadın olmalı çünkü çocuk dilinden daha iyi anlıyor” gibi ifadeler. Bunu bir ayrımcı söylem olarak kullanabiliriz. Kadını tek bir kimliğe sıkıştırıyor. Öte yandan işte “Laikçi kadınlar imama saldırdı” gibi bir haber. Orada ‘laikçi’ kısmını atıyoruz ama kadınlar üzerinden şöyle devam ediyor haber. Bu somut bir haber. ‘Laikçi kokonalar’, ‘azgın kadınlar’, ‘saldırgan kadınlar’ vs. yaptı. Burada, olayın eleştirilmesinin ötesinde kadınlıkları üzerinden bir abartma, çarpıtma ya da hakaret söz konusu, dolayısıyla nefret söylemi kapsamına giren bir durum var.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Net bir örnek olarak, bir ‘terör eylemi’ diye nitelendirilebilecek bir eylemden sonra yapılan bir haberde “Üçü kadın dört terörist yakalandı” gibi bir ifade için ayrımcı söylem diyebiliriz. Nefret söylemi demek için yeterli değil. Ama bir kadının giyinişinin tecavüzü teşvik edebileceğiyle ilgili bir yazı nefret söylemi olarak değerlendirilebilir. Tecavüzün ve cinsel saldırının gerekçesi olarak kadınların giyinme biçimlerini yani bizzat kendilerini gösteren, tecavüzü ve şiddeti bir nevi gerekçelendirip meşrulaştıran örnekler var. Nefret söylemi çok daha keskin ve hedef gösteren, o düşmanlığı daha fazla hissedeceğiniz söylemler oluyor. Mesela “Suriyeli katil yakalandı” gibi haberleri de, aslında daha tehlikesiz görünse de nefret söylemi olarak değerlendiriyoruz. Bir kimliğin kendisini ön plana çıkararak, çok fazla vurgulayarak yapılan haberler bir süre sonra o kadar çok karşımıza çıkıyor ki, Suriyeli mültecileri düşünüldüğünde sanki hepsi ya da çoğu suça karışıyormuş gibi bir algı yaratılıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Bir zamanların travesti ‘terörü’ haberleri gibi.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Orada aslında haber değerini katan şey doğrudan o kimlik olmamasına rağmen o kimliğin vurgulanarak haberleştirilmesi sorun. Benzer haberlerin, örneğin bir kimliği sürekli suçla ilişkilendiren haberlerin, sürekli çıkması o kimliğe karşı önyargıların güçlenmesine neden oluyor. Belli gruplar hakkında kalıp yargıların yaratılması, o gruplar üzerindeki baskıyı artırıyor. Hedefteki gruplar sessizleşiyor ve demokratik alanın dışına itiliyor.</p>
<p><strong>Peki “Katilin Suriye’den geldiği ortaya çıktı” desek bir nefret söylemi oluyor mu?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Yönlendirici bir söylem. Bağlamdan kopuk olduğu zaman çok tehlikeli. Suriyeli biri katil olabilir, hırsız olabilir vs. Peki, Suriyeliler buraya isteyerek mi geldi? Ne şekilde geldi? Bunlar habercilikte çok da zor noktalar değil. Küçük kutularla arka bağlamı vermek önemli. O zaman şunu göreceksiniz: Çok kontrolsüz bir şekilde giriş yapıldı. Hakikaten çok parasız, çok perişanlar. Tamam tabii ki bu suça yöneltmemeli ama bunun bir arka planı var. Burada benim en sevdiğim ayrım noktası, bir haberin nefret söylemi olduğunu nasıl anlarsınız diye sorulursa benim yanıtım “Kendi kimliğinizi oraya koyduğunuzda rahatsızlık hissediyorsanız orada bir nefret söylemi vardır” olacaktır. “Türk katil yakalandı” gibi bir haber mesela. Almanya’da “Türk katil yakalandı”nın başka bir anlamı var. Başka ülkelerde de yine nefret söylemi olabilir ama belli bağlamlarda buna daha dikkat edilmesi gerekiyor çünkü gerçekten hayati tehlikeye yol açabiliyor.</p>
<p><strong>Türkiye’de nefret söylemi hangi bağlamda kimler tarafından kimlerle karşılaşıyor?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Gündem çok etkili oluyor nefret söyleminde. Medya taramalarımızda ortaya çıkan raporlarda yılbaşı yaklaşırken Hıristiyanlara yönelik, 24 Nisan anmaları zamanındaysa Ermenilere yönelik oluyor. Onun dışında İsrail-Filistin arasında bir çatışma olduğunda Yahudilere yönelik oluyor. Şimdi artık yavaş yavaş bir-iki senedir Myanmar’daki olaylar nedeniyle Budistler hedef oluyor. Onun dışında bir örnek daha; mesela daha önce karşılaşmadığımız bir grup olan Almanlarla ilgili önceden çok fazla söylem yoktu, 2016’da Ermeni Soykırımı yasa tasarısı Almanya’da kabul edildi ve o bir ay boyunca nefret söyleminin çoğu Almanlara ve Ermenilere yönelikti. Bunun dışında, her zaman gündemle ilişkili olması gerekmiyor. Gündemden de bağımsız sürekli hedef olan gruplar var.</p>
<h4><strong>“Artık, kemikleşmiş hedef gruplar da sistematik olarak ‘düşman’ veya ‘tehdit’ olarak işaret edilen grupların ve bireylerin arkasındaki güç olarak kodlanıyor.</strong>”</h4>
<p><strong>Onu sormak üzereydim. Sürekli/sabit bir nefret objesinden bahsedebilir miyiz Türkiye’de? Bağımsız olarak var olan yüzer gezer bir obje var mı?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Aslında bağımsız değil, günden güne ilişkili hiç değişmeyen gruplarımız var: Ermeniler ve Hristiyanlar. Ben mesela projeye ilk başladığımda Kürtlerin kesin ilk sırada çıkacağından oldukça emindim. Hayır, öyle olmadı. Dört bazen de beşinci sırada çıktı. Sayısal olarak da çok daha az.</p>
<p><strong>Funda:</strong> Artık çok daha az, ağırlıklı olarak parti, örgüt ve kişiler hedef alınıyor son dönemlerde. Kemikleşmiş hedef gruplar da sistematik olarak ‘düşman’ veya ‘tehdit’ olarak işaret edilen grupların ve bireylerin arkasındaki güç olarak kodlanıyor.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Evet. Ermeniler, Yahudiler, Hristiyanlar genelde bunlar ilk üç sırayı paylaşıyor. Duruma göre yerleri değişiyor.</p>
<h4><strong>“Ulusal basındaki nefret söylemi daha çok algıyla, söylemle ilgiliyken yerelde daha fiili bir güce dönüşebiliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Funda:</strong> Son dönemde, yaz sonlarına doğru İsrail-Filistin olayları biraz daha kızıştığı dönemde Yahudiler birinci sırada çıktı, onun ardında Suriyeliler geldi. Suriyelilere yönelik nefret söylemi de çok fazla var. Artık belki de kemikleşme yolunda. Doğrudan bir gündemle ilişkili olması gerekmiyor, özellikle suç ile ilişkilendiren haberler o kadar çok ki, yerel gazetelerde çok fazla çıkıyor bu tür söylemler. Suriyeliler de artık ilk sıralarda.</p>
<p><strong>İdil:</strong> İki şey söylemek istiyorum. Yerel basın şu açıdan çok önemli. Bazen mahalleden bahsediyorlar. Daha dar bir yere hitap ettikleri için. Fiili hayati tehlikeye yol açabiliyorlar. Ulusal basındaki nefret söylemi daha çok algıyla, söylemle ilgiliyken yerelde daha fiili bir güce dönüşebiliyor. Köşe yazıları nefret söylemi üretiminde hâlâ ilk sırada. Haberlerde de özellikle başlıklar ve ara başlıklarda çok fazla yapılıyor. Örnek verirsek, eşcinsellerle ilgili haberlerde bütün bilgiler doğru ama “Sapıklar sokakta” gibi bir başlık kullanılıyor.</p>
<p><strong>Egemen taraftan bakarsak Türk, erkek, Sünni, heteroseksüel kimliğe yönelik bir nefret söylemi söz konusu mu?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Çok nadir karşımıza çıkıyor. En fazla dört-beş defa karşımıza çıktı yanılmıyorsam.</p>
<p><strong>Kimlerden geliyor bunlar?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Türklere yönelik benim aklıma gelen şu an yok.</p>
<p><strong>Kabaca Türkiye’deki egemen kimliğe yönelik dersek&#8230;</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Müslümanlara yönelik oluyor. O da daha çok Müslüman kadınlar üzerinden. Müslümanlara doğrudan yönelen bir söylem değil. Müslüman kadın tipine uymayan kadınlara yönelik bir nefret söylemi üretiliyor.</p>
<p><strong>“Laik” kesimden mi geliyor?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Hayır, Müslüman kadınlar söz konusu olduğunda iki taraftan da geliyor.</p>
<p><strong>Muhafazakâr kesimden de mi?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Evet. Oradaki Müslüman kadınlara uymayan imaja yönelik.</p>
<h4>&#8220;Hem laik hem de muhafazakar kesim kendi yarattığı ‘Müslüman kadın’ kalıbına girmeyen kadınları benzer nedenlerden dolayı, çok benzer ifadelerle hedef gösteriyor.&#8221;</h4>
<p><strong>Laik ve muhafazakar kesimden Müslüman kadınlara yönelik nefret söylemini biraz açabilir miyiz ? Söylemsel olarak aralarında fark var mı? Bir de Müslüman kadınlara yönelik söylemde ortaklaşmayı nasıl açıklıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> İki uçtan şöyle örnek verebilirim. Tesettürlü bir kadının hedef alındığı bir yazıda, yazar tasvirine “adeta striptiz gösterilerinde kullanılan, taşlı tuşlu parlak bir çizme” ile başlıyor. Ardından neredeyse ‘erotik’ betimlemelere başvurarak (daracık beyaz gömleğin içinden dolgulu olduğu belli sütyen şevhetle dışarı fışkırıyor) nasıl “asıl şoka” uğradığını anlatıyor: “Starslı ve taşlı alınlığın üzerindeki albenisiz cafcaflı, içinde bir de kocaman markası Christian Lacroix (Hristiyan haçı) yazılı başörtüsü beni benden alıyor, kim bu diye şaşarken, gözlerim daha da yukarı kayıyor.” Yazarın nefret söylemi olarak kabul edilebilecek, “O dudağa sürülen vişneçürüğünü artık namus fakirleri bile kullanmıyorlar ey hödük”, “Şirretleşiyor genç kadın”, “terbiyesiz bacı”, “Süslümanın yanına oturmuş bir serseri bıçkın, belli ki çoktan başlamış ahlaksız geyik” ifadelerle de kadını tekrar tekrar hedef gösteriyor. Burada aslında, tekil bir örnek üzerinden gidiyormuş gibi görünse de yazarın anlayışının dışındaki özelliklere sahip tesettürlü (ve belki de tesettürsüz) kadınlara yönelik hakaret ve aşağılama söz konusu. Bir başka yazar ise kendisinin ‘makul’ görmediği biçimde örtünen tesettürlü kadınları “Tesettür gibi görünen ama gerçekte tesettür olmayan şeytanî sahte tesettür” sözleriyle şeytanlaştırıyor. “Erkeklerin şehvetli nazar ve dikkatlerini, çıplak karılardan daha fazla celb eden bir kıyafet tesettür değildir” ve “Tesettürlü bir kadın alaca bulacak gökkuşağı renginde elbiseler giyemez, başörtüsü örtemez” gibi yargılarla yazısında hedef aldığı kadınlara had bildiriyor ve nasıl giyinmeleri gerektiğini söylüyor. Şimdi bu iki söylem arasında çok ciddi bir fark görebiliyor muyuz? Bence göremiyoruz, iki taraf da kendi yarattığı ‘Müslüman kadın’ kalıbına girmeyen kadınları benzer nedenlerden dolayı, çok benzer ifadelerle hedef gösteriyor.</p>
<p><strong>Peki daha genel olarak Müslümanlara yönelik…</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Sürekli sunumda örnek verdiğimiz bir haber var Müslümanlarla ilgili, “Müslüman çift katliam yaptı” başlıklı bir haber.</p>
<h4><strong>“Müslümanlara yönelik nefret söylemiyle çok karşılaşmıyoruz açıkçası ama bunun nedeni de Türkiye’de egemen kimliğin kim olduğuyla ilgili.”</strong></h4>
<p><strong>Bu Türkiye’de mi çıktı?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Evet. San Bernardino’da IŞİD bağlantılı bir eylem sonrasında ana akım gazetede çıkan bir haber. Bu örnek Türkiye bağlamında aslında çok da tehlikeli bir söylem olmayabilir. Almanya’da, ABD’de veya başka bir ülkede bu örnek sürekli karşına çıktığında orada Müslümanlar bambaşka bir pozisyona düşmüş oluyor, orada da Müslümanlar sessizleşip kırılganlaşıyor bu tür söylemlerle. Burada öyle bir sonuç yok tabii ki. O birazcık da gayri ihtiyari gazetecilik pratikleri içerisinde, sansasyonel olma adına da atılmış bir başlık olabilir. Daha bilinçsiz atılan bir başlıktı bence. Müslümanlara yönelik nefret söylemiyle çok karşılaşmıyoruz açıkçası ama bunun nedeni de Türkiye’de egemen kimliğin kim olduğuyla ilgili.</p>
<p><strong>Ona bağlayacaktım, cumhurbaşkanı ya da bakan eşlerini, kıyafetlerini vb. hedef alan yazılara da rastlıyoruz. Tüm toplumu hedef alma değil de kişileri hedef almanın belki bir kolaycılığı da vardır…. </strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Kişileri hedef almak daha kolay olabilir belki. Zaten projenin kapsamında kişileri, kurumları, kuruşları ya da ülkeleri hedef alan haberleri, köşe yazılarını kapsama almıyoruz. Proje kapsamında olmaması bunu sorun etmediğimiz anlamanı da gelmemeli, yine oldukça tehlikeli söylemler.</p>
<p><strong>Rapora göre neredeyse İslami camiaya yönelik bir nefret söylemi yok. Bu naif bir söylem olacak ama katı laik kesim sert çıkışlarından ders mi aldı, nefret söylemiyle arasına mesafe mi koydu yoksa OHAL’de yaşadığımız konjonktür mü?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Bence biraz üslup farkı.</p>
<p><strong>Funda</strong>: Çok net bir çıkarım yapmak zor bu konu hakkında ama zaten daha öncesinde de doğrudan Müslümanları hedef alan örnekler çok değildi. Genelleştirme pek olmuyor, belli bir kesimi hedef alıyorlar. Biraz daha ideolojik bağlamda yürüyen bir söylem oluyor aslında, Müslümanlardan ziyade ideoloji hedef alınıyor. Ancak, doğrudan Müslümanları hedef alan nefret söyleminin azlığı, bahsettiğin kesimin kutuplaştırıcı bir dil kullanmadığı anlamına gelmemeli. Zaten nefret söylemi dışında da oldukça sorunlu bir haber dili söz konusu.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Hep de şeyin altı çiziliyor belki: Kendilerinin de ne kadar Müslüman olduğu, dine karşı olmadıkları vs. Başörtülü kadınları koruyucu-kollayıcı bir dil. Bu dil üstten bakmıyor mu? Üstten bakıyor tabii ki. Ama LGBTİ’lere yönelik nefret söyleminden farklılaşıyor. O yüzden de dikkat etmek gerekiyor. Fakat bir küfür ya da aşırı bir sertlikle ben kendi adıma karşılaşmadım baktığım haberlerde.</p>
<p><strong>Nasıl bir içerik çıkıyor nefret söylemlerini üretenlere dair?</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: İrrasyonalite. Benim ilk söyleyeceğim olabilir.</p>
<p><strong>Yani bir anlamda kapı açılsa, içeri bir nefret söylemi üreten biri girse, nasıl bir kişiyle karşılaşacağız? Sizin-benim gibi bir zatı muhterem…</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> O da kesinlikle çıkabilir. Ben de aynı şeyi söylüyordum. Senelerdir nefret söylemi ve toplumsal cinsiyet çalışıyorum hala benim de ağzımdan çıkıveriyor. “Aman işte bilmem ne gibi pazarlık yapmayayım” gibi. Çok içimize yerleşmiş bir şey. Öyle duymuşuz, dilimize yerleşmiş. Ondan kurtulmak çok zor. Onun dışında bence asıl büyük mevzu hiçbir akılsal bağlantının kurulmaması. Tamamen tepkisellik ve duygusallık üzerinden gidiyor. Bence en önemli sıkıntılardan bir tanesi o. Türk kimliği üzerinden ele alınırsa “Aman zaten Türk değil misin, sen zaten pissindir” demek gibi.</p>
<p><strong>Kavgacısındır gibi…</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Hah! Gibi yani. Bundan da daha beter yani.</p>
<p><strong>Funda:</strong> İdil Hoca’nın da söylediği gibi hepimizin içinde olan bir şey bu, belli bir kesime has değil nefret söylemi. Her yerde karşımıza çıkabiliyor. Zaten biz bununla mücadele ederken de kimin bunu yaptığından ziyade genel olarak söylemin kendisi ile mücadele etmenin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Bireyleri veya kurumları sen bunu yapıyorsun diye hedef göstererek değil bu dilin sorunlu olduğunu bir şekilde anlatarak yapmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Mesela iyi niyetle bile ağızdan çıkıyor. “İyi Kürtler/kötü Kürtler.” “Biz aslında Kürtleri seviyoruz da bazıları şöyle şöyle yapıyor.” O da aslında ayrıştırıcı kendi içinde. “İyi eşcinsel/kötü eşcinsel.” Hepsi için.</p>
<p><strong>Bazen de “o cümleyi iyi niyetinden söylemiştir” diyoruz, gerçekten söylediği sözün nefret barındırmadığını düşünülüyor belki de…</strong></p>
<p><strong>İdil</strong>: Ama barındırıyor. Bunu fark etmeleri lazım.</p>
<p><strong>Funda:</strong> İçselleştirilmiş bir şey. Senden farklı olanı nasıl algıladığınla alakalı.</p>
<p><strong>Türkiye ve yurt dışındaki nefret söylemlerin karşılaştırılırsa, ülkelerdeki oranlar nedir? </strong></p>
<p>F<strong>unda</strong>: İstatistiki bir karşılaştırma yapamıyoruz ne yazık ki, ancak hedef gruplar değişse bile söylem çok benzer özellikler taşıyor. Yurt dışında bu kadar sistematik yapılmış bir çalışma yok. Hatta bizim içimizde kalan bir ukde ve hakkında karşılaştırmalı bir proje de yazdık.</p>
<h4><strong>“Başka türlü yerleşim biçimlerinin içindeyiz. Hayatımızda birbirimize değmiyoruz. Değmediğimiz zaman da suçu ona yüklemek daha kolay bir şey haline geliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Kabul edildi mi?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Teknik aksaklıklardan dolayı kabul edilmedi. İleride bunu yapmak istiyoruz. Bu konuda net bir karşılaştırma yapmamız mümkün değil. Fakat karşılaştırmalı şöyle bir rapor yaptık. Ermenistan, Azerbaycan ve Karabağ’da Dört Gün Savaşı dediğimiz, çatışmaların arttığı dönemi kapsayan ve Karabağ sınır hattında yaşanan çatışmanın Azerbaycan, Ermenistan ve Türkiye medyasında nasıl ele alındığı incelendi. Orada aslında, ‘öteki’nin tanımı farklılaşsa da ayrımcı dilin benzer özellikler taşıdığı görüldü. Militarist dil, doğrudan Azeri, Ermeni veya Türk kimliklerinin hedef alındığı ve düşmanlaştıran ifadeler üç ülkenin gazetelerinde de tespit edildi. İstatistiki bir karşılaştırma yapmamız mümkün değil ama.</p>
<p><strong>Sana sorayım İdil, neden birbirimizden bu kadar nefret ediyoruz?</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Yapabilecek başka bir şeyimiz yok galiba. Nefret etmek daha kolay. Dediğim gibi rasyonaliteyi gerektirmiyor. Sonra biraz önce onu diyecektim nefret söylemi ile ilgili olarak. Çok ideolojik bir şey. Yani siz tarih kitaplarından başlayarak birtakım toplumları bir takım etnik kimlikleri zaten ötekileştiriyor, düşmanlaştırıyorsanız bunun hayatın diğer alanlarına yansımaması düşünülmeyecek bir şey değil. Kadını da erkeği de aynı şekilde yapıyoruz. Bir de artık hayatın içinde de birbirimizden kopuğuz. İnsanların sayısı azaldı. Gitmek zorunda kaldılar. Başka türlü yerleşim biçimlerinin içindeyiz. Hayatımızda birbirimize değmiyoruz. Değmediğimiz zaman da suçu ona yüklemek daha kolay bir şey haline geliyor. Bir arada tutucu bir şeye de ihtiyaç var. Hani milletin oluşumu birilerini ötekileştiriyor ya; ‘biz şöyleyiz, biz böyleyiz’ vs. Onu oluştururken zaten buna ihtiyacın var. Tarihin farklı dönemlerinde bu biraz daha bazen kuvvetleniyor. Milliyetçilik dalgasının yükseldiği dönemlerde. Bunların hepsi birbiri ile bağlantılı.</p>
<p><strong>Bu biraz şey değil mi…</strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> Tercih değil yönelim.</p>
<p><strong>Biraz ‘minareden at beni in aşağı tut beni’ gibi. Kendi kimliğimi oluşturmam için zaten ‘ötekine’ ihtiyacım var. Öteki üzerinden var olduğum için. Hele Türkiye’de bu daha fazla. Bu derece nefret etmek kaynaşmaktan neden daha fazla ağır basıyor? </strong></p>
<figure id="attachment_20788" aria-describedby="caption-attachment-20788" style="width: 203px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-20788" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/GamzeTosun.jpg" alt="" width="203" height="135" /><figcaption id="caption-attachment-20788" class="wp-caption-text">‘Medyada Nefret Söyleminin İzlenmesi’ projesi koordinatörü Gamze Tosun.</figcaption></figure>
<p><strong>Gamze:</strong> Akışkan, dinamik, değişime açık olmak zor. Dolayısıyla daha az kırılgan kimlikler kurabilmek için bu farkı yaratmak çok kullanışlı. Bu farkı vurgulamak, ötekini yaratmak, ondan nefret etmek.</p>
<p><strong>Ama zaten ‘öteki’ sayesinde varsın. Öteki olmayınca nefret söylemin de boşa gidiyor, anlamsız kalıyor.</strong></p>
<p><strong>Gamze</strong>: O yüzden sürekli “ötekinin” altını çizerek kendi kimliğinin de altını çizmiş oluyorsun.</p>
<p><strong>İdil</strong>: Öyle bir dünya yok ama sınırlar vs. olmasın gibi. Buna nereden bakarsan bak. Kimisi ‘bilinç düzeyinde değiliz’ diyor, kimisi de ‘kapitalizm’ diyor. İçinde yaşadığımız dünyada zaten bunu için mücadele ediyoruz. Bu proje bunun için var ama zor bir şey. Nasıl diyeyim devlet varsa kendine bir millet yarattıysa tamam artık kurdun o milleti, devleti de yarattın ama bir noktadan sonra artık senin kapsayıcı olman gerekiyor. Burada işte tekil şeyler. Politikadan bağımsız değil onu söylemek istiyorum.</p>
<h4><strong>“Bir dolu örneği var Rasim Ozan’ın nefret söylemi raporlarında. O zaman neden yapılmadı? Mesela bir Ermeni’ye laf söylediğinde bu yaptırıma uğramadı da şimdi neden uğradı!”</strong></h4>
<p><strong>Sayfanızda medya etik ilkelerinden de bahsediliyor. Buna rağmen bu kadar coşmayı nasıl başarıyoruz Türkiye’de?</strong></p>
<p><strong>Funda</strong>: Bir kontrol mekanizması çok fazla yok. Onu işleyen, bunun sorunlu olduğunu dile getiren buna karşı bir yaptırım yok. Gerçi, yaptırım olmasına da gerek yok. Yaptırım olmasını savunmuyoruz da. Gazete bunu yazdığında ya da ceza kanununda bunun yerinin olması aslında bir noktadan sonra o kırılgan kimliklerin kendisine karşı kullanabilecek bir madde haline de gelebilir o yasadaki madde. O yüzden bunun yasalaştırılması konusunda da çekinceler var.</p>
<p><strong>Ne gibi çekinceler var?</strong></p>
<p><strong>Funda:</strong> Pratikte bu tarz yasaların çok fazla işleyemeyeceğini düşünüyoruz. Bir noktadan sonra aslında nefret söylemine uğrayan grubu mağdur etmek için kullanılacak bir madde haline gelebileceği için. Kamusal alanda artık bunun birazcık daha parmakla gösterilen, sorunlu bir durum olduğunun anlaşılması daha önemli.</p>
<p><strong>İdil:</strong> Bir gazeteciyi, gazetesinin itibarını kaybetmesine neden olacak bir şey haline geliyorsa mesela orada o da kendini kontrol edecek. Meslektaşı da onu kontrol edecek. İsim vermeyeyim de mesela sevdiğimiz ve bu alanda da duyarlı gazetecilerden biri, bir kadının tecavüze uğraması haberinde korkunçlaşabiliyor. En ince ayrıntısına kadar&#8230; Dedin ya ‘Fransa’da yapamazsın’ diye. Kontrol mekanizmaları daha oturmuş durumda. Le Monde’da yıllardır öyle bir gelenek oluşmuş durumda. Yıllar önce çıkardığı ‘Nasıl gazetecilik yapılır kitapçığı’ var. Bizde sendikasızsın bir kere. Fransa’da gazetecinin vicdan hükmü diye sığınabileceği bir madde var. Gazete sahiplik yapısı değişirse ya da editöryal çizgide değişiklik olursa gazeteden ayrılabiliyor. Tazminat vs. hakkı var. Türkiye’de böyle bir şey yok. Misal, Sabah gazetesinin 5-10 sene önceki haliyle şimdiki hali bir değil ama gazeteciyi buna karşı koruyan bir şey yok. Sendikalar güçlü kurumlar değil. Keza yönetime göre de değişen çeşitli politikalar güdebiliyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de daha fazla olması bütün medyatik yapıyla da alakalı.</p>
<p><strong>Güncel bir örnek verelim, Rasim Ozan Kütahyalı’nın Boşnaklara hakaret ettiği için Beyaz TV’den çıkarılması medyada etkin bir başarı mı oluyor? </strong></p>
<p><strong>İdil:</strong> O mevzu o kadar karışık ki sorulara net bir cevap vermek çok mümkün değil. Tabi ki her şeyden bağımsız düşünürsen biri bir gruba yönelik hakaret içeren bir cümle sarf ettiyse bunun yaptırımı işini kaybetmek de olabilir. Eyvallah. Sanki bahsedilen kişi bundan önce çok şahane bir dile sahipti! Bir dolu örneği var Rasim Ozan’ın nefret söylemi raporlarında. O zaman neden yapılmadı? Mesela bir Ermeni’ye laf söylediğinde bu yaptırıma uğramadı da şimdi neden uğradı! Burası da sorunlu bir şey. Yoksa ama evet böyle bir yaptırım var. İşini kaybetmek belki son noktası olabilir ama en azından o itibarın zedeleneceğine dair bir duruma maruz kalsa gazeteciler de bunu daha az yaparlar.</p>
<p><strong>Funda</strong>: Ayrıca, bunu yapan tek kişi de Rasim Ozan Kütahyalı değil. Her gün karşımıza çıkan bir şey ama yaptırım uygulanan pek fazla kişi anımsayamıyorum.</p>
<p><strong>Peki medyada niye bu kadar çok nefret söylemi var? Tirajı mı artırıyor, para mı kazandırıyor, kutuplaştırarak haber yapmanın getirisi daha mı yüksek, yoksa okur mu istiyor?</strong></p>
<p>Bazı gazetelerin ve yazarların gerçekten misyonu bu. Bazen de gerçekten bilinçsizlikten dolayı yapılıyor, bunun hakkında yeterli farkındalığın olmaması, o yazılanın nefret söylemi olduğunu bilmemek de bir neden. Tiraj odaklı ve dikkat çekmek üzerine kurulu bir gazetecilik sektörü var karşımızda, biraz bunun üzerine gitmek gerekiyor. Hızın çok önemli olduğu bir meslek ama yine de haberleri yazarken bir daha düşünmeli. Bir konuya haber değeri katan ne? Genel-geçer habercilikteki haber değerlerini biraz sorgulamak gerekiyor. Bir de tabii, nefret söyleminin hedef aldığı gruplar hakkındaki olumsuz duygu ve düşünceler toplumsal olarak şekilleniyor. Aile, ders kitapları, günlük konuşmalar, medya, siyaset vs. aracılığıyla bu duygular hem normalleşiyor hem de yaygınlaşıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/">Medyadaki suretimiz: Nefret Söylemi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/13/medyadaki-suretimiz-nefret-soylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefret söyleminin hedefi Yahudiler ve Suriyeliler</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/14/nefret-soyleminin-hedefi-yahudiler-suriyeliler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 07:27:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Etnik Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Hrant Dink Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[medyada nefret söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeli]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20040</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi Projesi kapsamında hazırladığı, 2017 yılı Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos aylarını kapsayan Medyada Nefret Söylemi Raporu yayınlandı. Rapora göre dört aylık döneminde ulusal, etnik ve dini grupları hedef alan bin 910 köşe yazısı ve haber, bu yazılardaysa toplam 2 bin 466 nefret söylemi tespit edildi. Medyada Nefret Söylemi Projesi ekibi Pınar Ensari, Ezgi Kan, Merve Nebioğlu ve Funda [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/14/nefret-soyleminin-hedefi-yahudiler-suriyeliler/">Nefret söyleminin hedefi Yahudiler ve Suriyeliler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hrant Dink Vakfı’nın Medyada Nefret Söylemi Projesi kapsamında hazırladığı, 2017 yılı Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos aylarını kapsayan Medyada Nefret Söylemi Raporu yayınlandı.</p>
<p>Rapora göre dört aylık döneminde ulusal, etnik ve dini grupları hedef alan bin 910 köşe yazısı ve haber, bu yazılardaysa toplam 2 bin 466 nefret söylemi tespit edildi.</p>
<p>Medyada Nefret Söylemi Projesi ekibi Pınar Ensari, Ezgi Kan, Merve Nebioğlu ve Funda Tekin tarafından İdil Engindeniz-Şahan danışmanlığında hazırlanan 164 sayfalık rapor özetle şöyle:</p>
<p>* Dört aylık dönemde Türkiye ile Almanya arasında yaşanan diplomatik krizler (15 Mayıs), Körfez ülkelerinin Katar ile yaşadığı diplomatik kriz (5 Haziran), Hollanda Temyiz Mahkemesi’nin Srebrenitsa katliamından Hollanda devletinin ‘kısmen sorumlu’ olduğuna dair kararı (27 Haziran), Cenevre’de düzenlenen Kıbrıs Konferansı (28 Haziran), özellikle Temmuz ayında yoğunlaşan İsrail-Filistin çatışmaları, Türkiye ve Yunanistan arasında 3 Temmuz’da başlayan ‘gemi krizi’, Srebrenitsa katliamının yıldönümü (11 Temmuz), Ağustos ayında Myanmar’da Arakanlı Müslümanlara yönelik saldırılar, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın yıldönümü gibi gündem maddeleri nefret söyleminin artışında etkili oldu.</p>
<p>* 493 içerikle en çok Yahudiler hakkında nefret söylemine rastlandı. İkinci sırada 472 içerikle <strong class="klink">Suriyeliler</strong> gelirken, Yunanlar 256 içerikle üçüncü sırada yer aldı. Onların ardından 247 içerikle Ermeniler ve 212 içerikle Rumlar nefret söylemine maruz kalan gruplar arasında yer aldı.</p>
<p>* Tekrarlanan içerikler çıkarıldığında incelenen içeriklerin bin 82’sini köşe yazıları, 759’unu haberler oluşturdu.</p>
<p>* Ulusal gazetelerde en çok nefret söylemi Yeni Akit (85), Milli Gazete (84) ve Yeni Mesaj (54); yerel basındaysa Yeni Konya (40), İstiklal (33) ve Bursa Sancak (25) gazetelerinde üretildi.</p>
<p>* Yahudiler, özellikle Temmuz ayından sonra artan İsrail-Filistin çatışmalarını ve Mescid-i Aksa’da yaşanan gerginlikleri konu alan haberlerde bir toplum olarak şiddetle özdeşleştirildi ve düşmanlaştırıldı. “İsrail devleti”, “İsrail” veya “İsrail Savunma Kuvvetleri” gibi kişi/kurumları ifade eden sözcüklerin kullanılması yerine Yahudi kimliğinin genelleme yapılarak kullanılmasıyla hedef gösterildi. Üretilen ‘komplo teorileri’nde ‘gizli’ güç olarak sunuldu ve ‘Türkiye’ye yönelik bir tehdit’ olarak gösterildi.</p>
<p>* Suriyeli mülteciler, sistematik olarak cinayet, hırsızlık, taciz gibi kriminal olaylarla anıldı; güvenlik sorunları ve “terör”le özdeşleştirildi; olumsuz ekonomik gidişatın ve işsizliğin sorumluları olarak gösterildi; Türkiye’nin demografik yapısına yönelik bir tehdit olarak ve genel olarak bir rahatsızlık ve “gerginlik” kaynağı olarak etiketlendi; özellikle Suriyeli kadın mülteciler, aileye ve topluma yönelik bir tehdit olarak sunuldu.</p>
<p>* Raporun kadınları ve<strong> </strong>LGBTİ&#8217;leri hedef alan söylemlerin incelendiği bölümünde, habercilikte yerleşik hale gelmiş olan, bilinçli veya bilinçsiz olarak kullanılan, erkek egemen ve heteronormatif dili görünür kılmaya ve sorgulamaya katkı sunmak adına seçilen sınırlı örnekler üzerinden niteliksel analizlere yer verildi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-20041" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/NS_infografik_MayisAgustos17_TR_WEB2.jpg" alt="" width="770" height="1557" /></p>
<p>(Kaynak: Bianet)</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/14/nefret-soyleminin-hedefi-yahudiler-suriyeliler/">Nefret söyleminin hedefi Yahudiler ve Suriyeliler</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Yahudi Kültürü ve Mirasına Yolculuk</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/02/turk-yahudi-kulturu-mirasina-yolculuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Nov 2017 11:42:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[500. Yıl Vakfı]]></category>
		<category><![CDATA[Neve Şalom Sinagogu]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[yahudi kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Kültürü Avrupa Günü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19791</guid>

					<description><![CDATA[<p>5 Kasım’da Yahudi Kültürü Avrupa Günü çerçevesinde Türk Yahudi kültürü ve mirasını müziği, dansı, lezzetleri ve gelenekleri ile tanıtan bir dizi etkinlik, Neve Şalom Sinagogu ve Kültür Merkezi ile 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi&#8217;nde gerçekleşecek. Avrupa’da 35 farklı ülkede düzenlenen Yahudi Kültürü Avrupa Günü etkinlikleri, Yahudilerin kültürel ve tarihi mirasını tanıtma amacıyla düzenleniyor. Etkinliklerin [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/02/turk-yahudi-kulturu-mirasina-yolculuk/">Türk Yahudi Kültürü ve Mirasına Yolculuk</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>5 Kasım’da Yahudi Kültürü Avrupa Günü çerçevesinde Türk Yahudi kültürü ve mirasını müziği, dansı, lezzetleri ve gelenekleri ile tanıtan bir dizi etkinlik, Neve Şalom Sinagogu ve Kültür Merkezi ile 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi&#8217;nde gerçekleşecek.</strong></p>
<p>Avrupa’da 35 farklı ülkede düzenlenen Yahudi Kültürü Avrupa Günü etkinlikleri, Yahudilerin kültürel ve tarihi mirasını tanıtma amacıyla düzenleniyor. Etkinliklerin Türkiye ayağı bu yıl 5 Kasım Pazar günü Neve Şalom Sinagogu ve Kültür Merkezi ile 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesinde yapılacak. Tamamı halka açık olan etkinliklerde müzik dinletileri, söyleşiler, kitap tanıtımları, belgesel film gösterimleri, sergiler ve çeşitli lezzetler ile Neve Şalom Sinagogu’nda gerçekleşecek temsili düğünden oluşan program, ziyaretçileri Türk Yahudilerinin geleneklerine doğru bir yolculuğa çıkaracak.</p>
<p><strong>Dr. Siren Bora ‘Anadolu Yahudileri’ kitabını tanıtıyor</strong></p>
<p>Yahudi tarihi üzerine yazdığı tez ve çalışmalarla tanınan Dr. Siren Bora, ‘Anadolu Yahudileri’<em> </em>adlı son kitabında, Anadolu topraklarında aslında iki bin altı yüz yıllık bir geçmişi olan Anadolu Yahudileri<strong> </strong>olgusunun tarihsel kökenlerini somut belgeler ışığında açıklıyor. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da önsözüyle destek verdiği kitabın ilk kez tanıtımı yapılacak bu etkinlikte, yazar bir söyleşi yapacak ve kitabını imzalayacak.</p>
<p><strong>Yahudi müziklerinden bir ziyafet</strong></p>
<p>Osmanlı Türk Sefarad Kültürü Araştırma Merkezinin direktörü Karen Gerson Şarhon’un ‘Sefarad Müziği’ konulu müzikli sunumunun ardından Yako Taragano ve Sefarad İlahileri Korosu misafirlere ‘Sefarad Sinagog İlahileri’nden oluşan bir konser verecek. Sefarad İlahilerinin Türk Sanat Musikisi ile benzerlikleri dinleyenleri şaşırtacak.</p>
<p>Bir diğer müzik etkinliği de prodüktör İzzet Bana, müzik direktörü ve orkestra şefi Yusuf Cefi Sağlamlar ile solistler Cenk Rofe ve Ediz Bahar’ın, vokalde de Estreyikas D’Estambol Çocuk Korosunun olduğu ‘Poptan Müzikale, Müzikallerden Klasiklere Yolculuk’ konseri.</p>
<p><strong>1930’lu yılların Galata’sında rehber eşliğinde nostaljik bir yolculuk</strong></p>
<p>Yahudi toplumunun ağırlıklı olarak yaşadığı mahalleleri keşfetmek için etkinlik günü, profesyonel tur rehberi ile başta sinagoglar olmak üzere adım adım Galata’yı gezmek de mümkün.</p>
<p><strong>Farklı konularda fotoğraf sergileri</strong></p>
<p>Üç ayrı alanda üç farklı sergi; Silvyo Ovadya’nın küratörlüğünde ‘Osmanlı’da Yahudi Kıyafetleri Sergisi’, fotoğraf sanatçısı Alberto Modiano’nun küratörlüğünde ‘İstanbul Sinagogları Fotoğraf Sergisi’, Focus Fotoğraf Grubuüyelerinin çektiği ‘Usta Eller Fotoğraf Sergisi’ gün boyunca izleyicisiyle buluşacak.</p>
<p><strong>Yaşayan Kütüphane ile her türlü soruya cevap</strong></p>
<p>‘Gelin Tanış Olalım’ ekibinin Yaşayan Kütüphane<strong> </strong>adlı etkinliğinde ziyaretçiler gün boyu Yahudilik hakkında bilmek istedikleri veya merak ettikleri tüm soruları canlı kitaplara sorabilecekler.</p>
<p><strong>Yahudi yazarlardan kitap sohbetleri</strong></p>
<p>Aaron Nommaz ‘Yahudi Casus Jozef Nasi’ kitabı ile ilgili sunumunun ardından kitabını imzalayacak. Selin Feldman Nahmiyas, İdil Hazan Kohen ve Ester Almelek de kitaplarını imzalarken ziyaretçiler kendileriyle sohbet etme imkânı bulacak. Şalom Gazetesi’nin karikatüristlerinden İzel Rozental ‘Türküm Yahudiyim Karikatürcüyüm’  konulu bir söyleşi yapacak ve sonrasında kitaplarını imzalayacak. Tüm kitaplara o gün müze dükkânından ulaşılabilecek.</p>
<p><strong>Müzede bir gün ve  </strong><strong>belgesel film</strong></p>
<p>Gün boyunca müze rehberler eşliğinde gezilebilecek. Ayrıca, Enver Arcak’ın hazırladığı Ankara Yahudilerini anlatan ‘Hermana’ isimli belgeseli de izlenebilecek. Etkinlik gününün sonunda Yahudi geleneklerinin önemli bir parçası olan ‘Yahudi Düğünü’ Aşkenaz ritüellerine göre temsili olarak canlandırılacak. Neve Şalom Sinagogu’nda gerçekleşecek düğünün ardından Şemeş Karmiel Grubu ve Gençler’den oluşan ekibin danslarıyla gün son bulacak.</p>
<p><strong><em>Etkinliklerin tam programınav</em></strong><strong><em><a href="http://www.muze500.com/">www.muze500.com</a>   </em></strong><strong><em>adresinden ulaşılabilir.</em></strong></p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.salom.com.tr/haber-104766-turk_yahudi_kulturu__ve_mirasina_yolculuk.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">ŞALOM</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/02/turk-yahudi-kulturu-mirasina-yolculuk/">Türk Yahudi Kültürü ve Mirasına Yolculuk</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beş yüz yıllık ‘misafirlik’! : Türkiye Yahudilerinin dünü, bugünü, yarını…</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/05/bes-yuz-yillik-misafirlik-turkiye-yahudilerinin-dunu-bugunu-yarini/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/05/bes-yuz-yillik-misafirlik-turkiye-yahudilerinin-dunu-bugunu-yarini/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Jul 2017 15:06:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-semitizm]]></category>
		<category><![CDATA[Elza Niyago]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Tali]]></category>
		<category><![CDATA[Işıl Demirel]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nihal Atsız]]></category>
		<category><![CDATA[Trakya Pogromu]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=16446</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Yahudiler güvensizliği öğrendiler ve bu devlete bir daha güvenmemeyi de öğrendiler. Bugün Yahudi toplumunun maruz kaldığı anti-semitizmde de ve susmasında da bunun cevabını buluruz&#8221; Türkiye ‘toplumu’ yine yüzleşmediği bir tramvayı ‘geride’ bıraktı. Daha giriş cümlesinde iki anahtar kelimeyi tırnak içerisinde aldım.  Zira ‘geçmişiyle’ yüzleşememiş, ortak hafızası oluşmamış insan birlikteliğini toplum olarak adlandırmak anlamsız. Öte yandan [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/05/bes-yuz-yillik-misafirlik-turkiye-yahudilerinin-dunu-bugunu-yarini/">Beş yüz yıllık ‘misafirlik’! : Türkiye Yahudilerinin dünü, bugünü, yarını…</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Yahudiler güvensizliği öğrendiler ve bu devlete bir daha güvenmemeyi de öğrendiler. Bugün Yahudi toplumunun maruz kaldığı anti-semitizmde de ve susmasında da bunun cevabını buluruz&#8221;</strong></p>
<p>Türkiye ‘toplumu’ yine yüzleşmediği bir tramvayı ‘geride’ bıraktı. Daha giriş cümlesinde iki anahtar kelimeyi tırnak içerisinde aldım.  Zira ‘geçmişiyle’ yüzleşememiş, ortak hafızası oluşmamış insan birlikteliğini toplum olarak adlandırmak anlamsız. Öte yandan özür dilemeden, geçmişle yüzleşmeden de yaşananlar “geride” bırakılmıyor. Anti-semit söylemin Türkiye örneğinde görüldüğü üzere her fırsatta tekrar tekrar yüzümüze çarpıyor. Hayat ne güzel şuursuz olunca!</p>
<p>1934’ün 21 Haziran- 4 Temmuz’unda, Trakya’da sadece inançları farklı olduğu için, sayıları da hiç önemli değil, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin binlerce yurttaşı yerlerinden edildi.  Literatürde Trakya Pogromu olarak anılan, Türkiye Yahudilerini hedef alan olayların sene-i devriyesinde, hafızanın nesilden nesile devredilmiş haliyle, bir bilenle konuşmak istedim. Bu yüzden anti-semitizme karşı bir platform olarak faaliyet gösteren Avlaremoz’a başvurdum. Avlaremoz da beni Işıl Demirel ile buluşturdu. Işıl Demirel ile yaptığım röportaj sırasıyla, Trakya Pogromu, Türkiye’de anti-semitizm ve Avlaremoz’un faaliyetleri başlığı altında üç bölümde yayınlanacak.</p>
<p>Işıl Demirel, Gezi ‘olayları’ sonrası ‘sendikal örgütlenme ve siyasal hareketlenme’ nedeniyle işten atılan eski bir akademisyen. Antropolog olan Demirel yaklaşık bir senedir <span class="f"> </span>Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği&#8217;nde (<a href="https://www.sehak.org/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><em>SEHAK</em></a>) ve iki senedir<a href="http://www.avlaremoz.com/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"> Avlaremoz</a>’un içinde yer alıyor. Anne tarafından da Yahudi olan Işıl Demirel ile, Türkiye Yahudilerinin dününü, bugününü ve yarınını konuştuk…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sizi tanıyalım öncelikle..</strong></p>
<p>1934 Trakya göçmeni bir ailenin kızıyım. 1934’te altı aylık bir bebekken annemin ailesi Gelibolu’dan İstanbul’da göç ediyor. Yüksek lisans tezimi o hikâyeyi keşfettikten sonra hikâyenin izini sürmek için yapmaya çalıştım. Ama sadece 1934 çıkmadı o hikâyeden; Varlık Vergisi çıktı, Trakya olayları çıktı, 6-7 Eylül de çıktı, İsrail’in kuruluşu da çıktı, vatandaşlık çırpınışları gibi pek çok şey çıktı. Sözlü tarih yaptım ama asıl amacım 1934’te ne olduğunu ortaya çıkarmaktı.</p>
<p><strong>Trakya Pogromu’ndan söz edelim. 1934&#8217;te neler yaşandı?</strong></p>
<figure id="attachment_16450" aria-describedby="caption-attachment-16450" style="width: 295px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-16450" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596.jpg" alt="" width="295" height="394" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596.jpg 3024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596-610x813.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/IMG_3355-e1499177828596-320x427.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 295px) 100vw, 295px" /><figcaption id="caption-attachment-16450" class="wp-caption-text">Işıl Demirel</figcaption></figure>
<p>Şimdi biraz tarihçilik yapayım. Hikâye 1934’te başlamıyor 1926’dan beri o kırılmalar var. Yerli malı kampanyalarıyla, ülkü ocakları benzeri yapılanmaların ilk oluşumuyla birlikte zaten Yahudiler ciddi bir hedef. Bir de şöyle bir gerçeklik var. Mübadelelerle Rumları gönderdik. 1915’te Ermenileri katlettik. Geri kalanları büyük şehirlere sıkıştırdık. Ve Anadolu’da problematik olarak ele alabileceğimiz, elimizde kalan tek azınlık nüfus Yahudiler çünkü dönem zihniyeti Sünni kitleyi hedef almıyor. Türk’ten anladığı Sünni olsun, ne olursa olsun etnik kimliğini dönüştürürüz nasıl olsa diye, bir toplum mühendisliği çalışması var orada. Tabii ki devlet tarafından gerçekleştiriyor. O toplum mühendisliğine uymayan parça da gayrimüslimler. Adı üzerinde Müslüman olmayan kesimi hedef aldıkları çok ortada. Yahudi, Ermeni, Rum ya da Süryani demiyor onlara, toplu bir isim koyuyor &#8216;Müslüman olmayan&#8217; diyor. Bu isim halk tarafından seçilmiş ve günlük ağızda kullanılmış bir isim değil bence. Hakikaten devlet jargonu tarafından dilimize, yaşantımıza yerleştirilmiş bir kelime. Müslümanın ötekisi olarak kurguladığı için de elinde kalan en büyük kitle Yahudiler, Anadolu’nun pek çok yerinde varlar ve &#8216;biz bunlardan bir kurtulalım&#8217; demişler. Ekonomik dönüşüm kaygısının çok büyük olduğunu düşünüyorum. Savaştan çıkmış bir ülkesin. Alman romantizminden acayip etkilenmişsin. Bana sorarsan kuruluş bildirgen ve kuruluşunda güttüğün zihniyette zaten nasyonal-sosyalizmden farklı değil.</p>
<p><strong>Benzerlik iki ülkenin geç modernleşmesinden mi ileri geliyor?</strong></p>
<p>Hakan Yücel çok güzel bir laf etti. Ben geçen ayın AltÜst dergisi için onunla bir röportaj yaptım. ‘Rum olmak Rum kalmak’ diye bir kitap çıkardılar. ‘Niye yaşadık biz bütün bunları?’ diye sordum. ‘Biz Tanzimat’ı sindiremedik’ dedi. Hakikaten biz Tanzimat’ı bugün dahi sindiremedik. Çok katılıyorum. Bunun temel sebebi hakikaten Tanzimat’ı sindirememek, eşit vatandaşlık meselesini gram anlayamamak en temelde. Osmanlıcı görünüyorum böyle söylediğimde ama Osmanlı &#8216;millet&#8217; sisteminin, aslına bakıldığında, bu sindirilememiş Tanzimat’a göre daha geçerli, akla yatkın ve adaletli olduğunu düşünenlerdenim. 1934 öncesi 1931 yılında zaten ilk kırılmalar başlıyor. Üç başlık halinde değerlendirilebilir. İskân Kanunu diye bir kanunumuz var. İskân Kanunu aslında bu hikâyenin ilk koptuğu yer, ne yazık ki. Yani memlekette yükselen bir anti-semitizm olduğu kesin. Bu 1926’da hem yerli malı kampanyalarıyla hem de Elza Niyago adında bir kadının cinayetiyle başlıyor. Bir Müslüman Türk subay Elza adlı bir kıza kafayı takar. Bu arada adam, evli ve babası yaşındadır. Ama illa Elizayı nikâhına almak istemektedir hesapta, niyeti o olduğu söylenir. Ama aile kızlarının namusundan endişe ettiği için kızlarını kısa vakitte nişanlar. Bu nişanlama adamı çığırından çıkartır. &#8216;Ya benimsin ya kara toprağın&#8217; diyerek bir gün iş çıkışı Elza’yı takip eder, evine dönmekteyken sokak ortasında öldürür. İstanbul’un göbeğinde Osmanlı Bankası’nın neredeyse önünde yaşanır bu cinayet. Bu kızcağızın cesedi saatlerce sokak ortasında kalır. Bu coğrafyada Yahudilerin ilk kitlesel yürüyüşü bu cenazede gerçekleşir. On binlerce Yahudi sokağa dökülür. Sloganlar atarak sokakta yürürler. Bu yürüyüş basındaki anti-semitizmi coşturur. 1926’dan 1934’e varıncaya kadar zaten bana sorarsan yasaklanan dergiler, kapatılan gazeteleri geçtim, yasaklanmayan yayınların en temel mevzusu hep Yahudiler. Cumartesi karikatürlerinin, Cumhuriyet Gazetesi’nin bütün köşe yazılarının kahramanı Yahudiler. Yaz gelir adalarda Yahudiler, kış gelir Tahtakale’de Yahudiler, Eminönü’nde Yahudiler, ticarette Yahudiler, ticaret odasında Yahudiler, tek mevzuları Yahudiler. Şeyi de bence kimsenin inkâr etmemesi lazım: Evet, biz dönemsel olarak Almanya’ya çok özendik. Oradaki Nazi zihniyeti bizi etkiledi çünkü bizim kurucu zihniyetimizle Almanya&#8217;nınki birbirine çok yakın, bunun etkileriyle biz milliyetçi yazarları çok da susturmak istemedik, susturamadık ama susturmak da istemedik.  Mütemadiyen bir nefret propagandası var. Uzun yıllar nefret propagandası vardı. Bu nefret propagandası 1930’lara vardığında artık tehditlere ulaşıyor. Pogrom da, 1934’de İbrahim Tali ile birlikte İskân Kanunu hikâyesiyle başlıyor.</p>
<p><strong>Kimdir bu İbrahim Tali?</strong></p>
<p>İbrahim Tali, Trakya Bölgesi’ne atanan bir umumi müfettiş ama ayrı bir özelliği var. Atatürk ile birlikte Samsun’a çıkan 19 kişiden biri. Çok güvendiği bir adam, sağ kolu gibi görüyor. Fikirlerine güveniyor. Oturuyorlar, başbaşa toplantı yapıyorlar. Ve Trakya’daki durumu kritik görüyorlar. Kritik görmelerinde haklı bir sebep var.<strong>  </strong></p>
<p><strong>Yahudilerin nüfus yoğunluğu dolayısıyla mı ‘kritik’ görülüyor? </strong></p>
<figure id="attachment_16463" aria-describedby="caption-attachment-16463" style="width: 288px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-16463" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/CCx7lI5WYAAduBA.jpg" alt="" width="288" height="393" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/CCx7lI5WYAAduBA.jpg 600w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/CCx7lI5WYAAduBA-320x437.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 288px) 100vw, 288px" /><figcaption id="caption-attachment-16463" class="wp-caption-text">Cevat Rıfat Atilhan&#8217;ın sahibi olduğu Milli İnkilap Dergisi&#8217;nin 1 Temmuz 1934 tarihli sayısı.</figcaption></figure>
<p>Zaten bütün Trakya’nın en baskın nüfusu gönderilen Ermeni ve Rum toplumundan sonra Yahudiler. Türk’ten fazla Yahudi olduğu da doğru. İspanya’nın İtalya’nın açık tehdidi var. Artık I. Dünya Savaşı bitmişse de hala o bölgelerde bu insanların gözü var. Mussolini, oralara saldıracağını belirterek çıkış yapıyor. Bu çıkış çok açık bir tehdit olarak algılanıyor, devlete de çok güzel bir fırsat doğuyor bence. Şöyle bir zihniyete gidiyorlar. Trakya’daki durumu bir teftiş edelim ondan sonra nasıl önemler alacağımıza bakarız diyorlar. Bu teftiş altında İbrahim Tali buraya umumi müfettiş olarak atanıyor. Bölgenin dört bir tarafını geziyor. Gezerken raporlar tutuyor. Tuttuğu raporlar ışığında da 1934’ün Haziran’ında bir iskân kanunu yayınlanıyor. Bu kanuna göre Trakya beş bölgeye bölünüyor. Birincil mıntıkalar kesinlikle yaşanmaması gereken bölge. Askeri mıntıka olarak hemen boşaltılacak oralar. Bütün oradaki nüfus başka yerlere aktarılacak. Tesadüfe bakın ki, buralarda ağırlıklı  olarak Yahudiler yaşıyor. İkincil bölgeler &#8216;az&#8217; bölgeler. Buralarda Türk ağırlıklı nüfusun barındırılması dışında bir şeye izin verilmiyor. Ve bunun da seyrek yapılması öneriliyor. Üçüncül mıntıkalarda da benzer bir politika var. Dördüncü mıntıkalarda artık Yahudiler de yaşayabilir ama ayrı mahallelerde bir arada yaşamamak koşuluyla.  Ve aynı iş kollarını kendilerinden sonra gelecek insanlara ya da dindaşlarına öğretmemek koşuluyla yani bu da bütün oradaki toplu Yahudi yaşamını yıkmak anlamına geliyor. Mesela, babanız marangoz ve siz Yahudiyseniz asla artık marangozluk yapamazsınız, babanız size işini aktarmak için dükkânını veremez kendi zanaatını öğretemez. Türk barındırmak zorundasınız. Bu kanunlar çok yürürlükte kalamıyor ama ciddi bir tartışmaya yol açtığı kesin. Zaten devlet bu kanunu uygulamayı da beklemeden, bana göre ciddi bir tezgâhla, bu sağcı faşist Nazi yanlısı yazarları devreye sokar, bunların başında Nihal Atsız, Cevat Rıfat Atilhan, Mehmet Esat Bozkurt gelir, halkı galeyana getirecek yazılar yazmaya başlar. Bu adamların yazdığı yazılarla birlikte tesadüfen halk Trakya’nın beş şehrinde beş günde ayaklanıyor. Türk halkı “tesadüfen” ayaklanıyor ve Yahudilere yönelik tacizler başlıyor. Kırklareli’de çok korkunç şeyler yaşanıyor. Edirne’de gene görece korkunç şeyler yaşanıyor. Kırklareli’de bir adam çırılçıplak soyuluyor sakalları kesiliyor, karısına ve kızına tecavüz edildiği söyleniyor ama bunun ispatı yok. Bunun dışında sürgüne gönderiyorlar.</p>
<h4>&#8220;İbrahim Tali’nin bütün raporları, Trakya’nın askerileştirilmesi, mıntıka olarak korunmasından öte bu bölgedeki Yahudilerin ekonomik gücünün ellerinden alınması üzerine&#8221;</h4>
<p><strong>-Nereye gönderiliyorlar? </strong></p>
<p>Nereye diye bir şey yok. Bütün bu şehirlerde günde bir kere var olan trenler, arka arkaya garlarda bekliyor. Bu insanlar defolup gitsin diye bütün hazırlık yapılmış zaten. Yapılan bütün hareketler korkutmaya ve göndermeye dayalı. Çok az insanın burnu kanıyor, evet bu gerçek ama yaşanılan şeyler de kötü. Yollarda trene gitmek için canlarını kurtarmak için bölgeden kaçmaya çalışırken çeteler tarafından önleri kesilip, parmağı kesilip yüzüğü alınan insanlar mı dersiniz, kafasının gözünün kırılıp iş yerindeki parasının çalınması mı dersiniz, bir sürü vaka yaşanıyor. Bence rastgele değil. Gayet planlı. Artık pek çok şey okuduktan sonra hikâyeyi şöyle görebiliyorsunuz. Devlet mercilerinin bu işten haberleri var. Neresi olduğunu tam anımsamıyorum, Kırklareli ya da Lüleburgaz’da Yahudilerin oturduğu bir sokak var, karakolun bütün ışıkları yanıyor ve o gece, o sokaktaki bütün Yahudilerin evlerinin camları kırılıyor. İnsanlar evlerden feryat figan bağırıyorlar. Aşağıdaki grup ‘ateşe verin evleri’ diye slogan atıyorlar. Bu insanlar yanmaktan korkuyor ‘polis yok mu imdat!’ diye bağırıyorlar. Karakolun bütün ışıkları açık, insanlar içeride ama hiç kimse dışarı çıkmıyor. Bunun aksi yönünde münferit tek bir olay var. Neresiydi o, onu da hatırlayamıyorum. Belediye Başkanı bu işlerin döndüğünü duyup bir sürü Yahudiyi tren istasyonunda yakalıyor ‘hemen geri dönüyorsunuz sizin canınız malınız bir bana emanet hiçbir şey yapılmayacak size’ diyor ve tek tek bu olayları çıkartanları yakalatıyor, hakikaten nezarete attırıyor ve orada tek bir burun bile kanamıyor, bir kişi bile göç etmeden geri dönüyor. Çanakkale’de benim konuştuğum aslında münferit pek çok olay var, dükkânı basılanlar, evleri taşlananlar, 20 gün boyunca evine dönemeyenler, kırsalda saklanan, hakikaten gemilere trenlere binip basıp giden bir daha asla geri dönmeyenler ya da ciddi bir zaman geçtikten sonra geri dönenler ama tez vakitte malını mülkünü satıp gidenler. Bu arada malını mülkünü satıp gitme meselesinde de halk çok kurnazca davranıyor.</p>
<p>Pek çok ciddi araştırmacının üzerinde anlaştığı tek bir nokta var, bu sermayenin dönüştürülmesi için yapılmış bir şey. İbrahim Tali’nin bütün raporları artık çıktı. Adamın bütün raporları, Trakya’nın askerileştirilmesi mıntıka olarak korunmasından öte bu bölgedeki  Yahudilerin ekonomik gücünün ellerinden alınması üzerine. Yazdığı bütün raporlarda şunu söylüyor: “Nereye gitsem her köşeyi bezirgân Yahudi tutmuş durumda. Şu iş kolu bunun elinde, bu iş kolu bunun elinde.” Bu bir mıntıka raporu değildir. Devletin ve resmi tarihin bu konuyu açıklaması şu dur ki: Efendim bölge tehlikeliydi zaten Yahudiler de I. Dünya Savaşı&#8217;nda “beşinci kol faaliyeti” yürüttü mü devlet emin olamadı, ‘beşinci kol faaliyetine’ istinaden biz bunları bir denetleyelim dediler aslında iyi niyetli. Bu sav çürüdü bugün. İki sene evvel I.Dünya Savaşı’nda şehit olan yüzlerce Yahudinin sergisi yapıldı bu ülkede.  Bu arada on yıllık Yahudi çalışması yapan bir antropolog olarak söyleyebilirim, ben tırnak içinde Müslüman Türk olarak görünen bir insan olarak benden çok daha milliyetçi benden çok daha vatanperver Yahudiler tanıdım. Ben tek bir örnek değilim. Milliyetçi bir insan olmadım hiçbir zaman.</p>
<p><strong>Kendini ispat etmek… Sorunlu bir bakış değil mi? </strong></p>
<p>Stockholm Sendromu, kastın buysa evet. Ama bir yandan cansiperane yaşadığın toprağı sevmek diye bir şey var. Munis Tekinalp falan gibi adamlardan bahsetmiyorum.</p>
<p><strong>Trakya olaylarına dönersek…</strong></p>
<p>Trakya’da olaylar 15 gün içinde başlıyor ve bitiyor aslında, bütün her yerde olduğu gibi. İlk Çanakkale’de başlıyor 21 Haziran&#8217;da ve sonrasında birer gün arayla dedikodu, fısıltı gazetesi nasıl çalıştı bilmiyorum ama Edirne’ye haber gelip ‘Yahudilere Çanakkale’de bir şeyler oluyormuş’ dendiğinde, aynı günün akşamı orada da başlıyor. Kümülâtif şekilde çok eş zamanlı yaşanıyor, aynı saat aynı dakika değil kastım çok polemik üretiliyor çünkü böyle söylediğim zaman. Arada bir-iki gün arayla olması da, aynı yöntemle olması da eş zamanlı olduğunu gösterir. 15 gün içinde bütün Trakya’dan çeşitli kaynakların üzerinde anlaşamadığı şekilde 3 bin ile 15 bin arası Yahudi yerinden oluyor. Bunların bir kısmı dönüyor bir kısmı asla geri dönmüyor.</p>
<p><strong>Nereye gidiyor bu insanlar?</strong></p>
<p>Çoğunluğu İstanbul’a kaçıyor ilk etapta. Sonrasında hızlıca daha İsrail kurulmadan Filistin’e göçler başlıyor. Bir kısmı Amerika’ya gidiyor. Otuzlu senelerin içinde hali hazırda. Bir kısmı gerçekten geri dönüyor. Benim aileme gelince en iyi bildiğim şeyden bahsedeyim. Benim anne tarafım Gelibolulu Varon ailesindedir. Son derece varlıklı ve rahat bir hayatları varmış.</p>
<p><strong>Aileniz neler yaşıyor o zaman? </strong></p>
<p>Ailem, baharat ticareti ve yapa (ayakkabının hammaddesi) imalatıyla uğraşıyorlarmış. Bir ayakkabısı imalathaneleri de var aynı zamanda. Bölgenin hatta yakınlardaki pek çok yerin bütün imalatı onlarda. Anadolu’dan gelen baharatı gemilerle Avrupa’ya özellikle İtalya’nın Livorno limanına, İspanya’ya gönderdikleri biliniyor. Varlıklı rahat bir hayat, bir öğleden sonra haziranda evin en büyük kızının sokakta yolu kesiliyor. ‘Kaçıracağız, tecavüz edeceğiz’ nidaları atılıyor. Aynı gün eve adamlar giriyor sorgusuz sualsiz. Eşyaları talan etmeye başlıyorlar. Canlarının çektiklerini alıyorlar. İstemediklerini kırıp döküyorlar. Pek çok yerde hikâye böyle işliyor, Çanakkale’de de böyle. Eve tanımadığınız adamlar giriyor.</p>
<h4><strong>&#8220;Trakya olaylarında, 6-7 Eylül’deki gibi &#8216;kahraman komşu hikâyesini&#8217; hiç duymadım&#8221;</strong></h4>
<p><strong>Tanımadığınız adamlar?</strong></p>
<p>Tanımıyorsunuz komşusu değil. Ama Müslüman komşularda siniyor mesela. Trakya olaylarında, 6-7 Eylül’deki gibi ‘kahraman komşu hikâyesini’ hiç duymadım.  ‘Yan komşumuz geldi bizim apartmanın önüne dikildi burası benimdir beni çiğneyeceksiniz de öyle gireceksiniz’ gibisinden. Tanıdığımız yaptı diyen az insanı duydum. Mesela Yahudi bir beyin hikâyesi çok etkilemişti beni. Bu beyin pek çok çocuğu oluyor ama çocuklarının hiçbir kendi iş koluyla ilgilenmiyor.  İş arayan kendi akrabaları olmasına rağmen, dükkânına küçük yaşta annesiz babasız kalan Müslüman Türk çocuğu alıyor. Ve onu yetiştiriyor hakikaten öyle çok güzel bir ilişki kuruluyor ki aralarında, kendi evladı gibi her gün öğle yemeğini getiren, bayramda seyranda çoluk çocuğundan ayırmayan ona harçlığını veren, yattığı yeri düşünen bir ilişki modeli içindeler. Çanakkale’de 1934 olayları başlamadan gizli kapaklı toplantılar başlıyor sadece Müslüman Türklerin davet edildiği.</p>
<h4>&#8220;Ben bir tane Yahudi tanımadım ki, ‘Ben ölünce İsrail’e gömülmek istiyorum’ desin. Ya da ölmeye yakın İsrail’e göç etsin&#8221;</h4>
<p><strong>Kim yapıyor bunu?</strong></p>
<p>Türk ocakları</p>
<p><strong>-Bir nevi sivil toplum yani?</strong></p>
<p>Devlet elli sivil toplum kurumları diyorum ben Türk Ocakları’na. Bir gün bu oğlanda bu toplantılara katılıyor. Ve orada kışkırtıldığını düşünüyor o aile. Ertesi gün Çanakkale’de olaylar başladığında baba her zamanki gibi yanında çalışan çocuğa ‘hadi oğlum kapatalım artık eve gidelim yemek yiyelim’ diyor. Ben gelmeyeceğim diye huzursuzlanıyor. Adam ısrar edecek gibi oluyor ama genç adamdır, vardır bir derdi diye üstüne düşmüyor. Adam kalkıp evine gidiyor. Akşam yemeğini yedikten yaklaşık yarım saat sonra önce bir gürültü ardından da taşlı saldırı başlıyor. Evlerini taş yağmuruna tutanlar arasında evlatları yerine koydukları çırak oğlan da var. Bu aile Çanakkale’yi geçici bir süreliğine terk ediyor. Olaylar bittikten sonra geri dönüyorlar. Bu arada döndükleri zaman ev bir harabe, camlar kırılmış eşyalar talan olmuş, kilere kadar boşaltılmış. Yeni bir yaşam kurmak zorundasınız. Bütün dönüş hikâyeleri böyle Trakya olaylarında. Geriye bir şey kalmıyor sıfırdan hayata başlamak gibi. Evet, eviniz var, dükkânınız duruyor ama içi boşaltılmış, gittiğiniz koşullarla alakası olmayan bir şekilde. Ve her zaman o yeniden yaşanabilir tehditle birlikte. Kısa bir süre sonra şehri terk ediyorlar ve İstanbul’a yerleşiyorlar. Aradan yıllan geçiyor bu beyefendi vefat ediyor. Cenazesini Çanakkale’ye geri götürüyorlar orada gömülmek istediği için. Bahsettiğim vatan sevgisi bu işte. Ailenin İsrail’de de kolu var. Ben bir tane Yahudi tanımadım ki, ‘Ben ölünce İsrail’e gömülmek istiyorum’ desin. Ya da ölmeye yakın İsrail’e göç etsin. İsrail’e göç eden varsa bile ölmeye yakın buraya gelmeye çalışan çok insan tanıdım. Çanakkale’ye gömüyorlar. Cenazesine yıllardır yüzünü görmedikleri bu yanlarında çalışan çırak katılıyor. Ve aileden özür diliyor. Babaları çok iyi bir insan, hayattayken çok yardımsever ve kin tutmayı sevmeyen bir insan, “babamın hatırına affettik onu ama Allah biliyor ya ben onu Allah&#8217;a havale ettim varsa bir günahı Allah affediyorsa affetsin ben zaten affederim” dedi kadın bana. Ama bunun yarası hiç geçmemişti. Evet, tanıdığı insanlardan darbe görenler de var yardım görenler de. Benim anneannemin ailesinin kaçmasına yardım edenler, yanlarında çalışan hizmetli vasıflı insanlar. Bizimkiler apar topar şehri terk etmeye karar veriyorlar. Yanlarına çamaşır işlerine bakmak için gelen kadın bir sabah saati bütün aile için giysiler, bohçalar getiriyor. Yanlarında çalışan bir başka yardımcı üstlerine cepkenler dikiyor eve göz kulak olmaya çalışıyorlar, bir işe yaramıyor tabii, ama kaçmalarına yardım ve yataklık eden bu insanlar. İstanbul’a geliyorlar ve oraya yerleşiyorlar. Bir daha geri dönmeye gözleri yemiyor. Çünkü benim gördüğüm ne kadar zenginseniz o kadar büyük tehdit var aslında. Çünkü zaten açık tehdit size dönük. Daha alt gelir gruplarına az dokunulmuş , dönseler de göz yumulmuş. Daha yukarılardaki gelir grupların asla dönmemesi tercih edilen şey. Bizimkiler söz konusu olduğunda öyle olmuş. Burada feci bir fakirlik başlıyor.  Yanlarında para ve mücevher dışında başka hiçbir şey yok. Onlarda bir süre sonra suyunu çekiyor. Burada bambaşka bir hayat yaşamaya başlıyorlar.</p>
<p><strong>Nasıl bir hafıza kaldı pogromun ardından? </strong></p>
<p>Korkunç bir şey. Bu hikâyeyi pek çok insan çoluğuna çocuğuna anlatmamıştı. Benim görüştüğüm insanlar da dâhil. Hatta pek çoğu şey “sus”dedi. O kadar ısrarlı soruyordum ki, çünkü benim ailemin hikâyesiydi ve ben parça birleştirmek, kendi ‘puzzle’ımı ortaya çıkarmak için sahaya çıkmıştım. Pek çok insan artık susayım ve bir daha gelmeyeyim diye anlattı. Ve anlattıktan sonra kendi çocuklarının yaşananları bilmediklerini, bilsinler de istemediklerini söylediler. O nefretle büyümesinler kendilerini güvende hissetsinler güvensizliği yaşamasınlar diye. Çok anlaşılır bir kaygı bu. Kocasına anlatmayanı tanıdım. Bir kadın çocukken yaşadıklarını asla kocasına anlatmadığını, hafızasında kalan şeyleri ilk defa biriyle paylaştığını söyledi.</p>
<p><strong>Niye anlatmıyorlar?</strong></p>
<p>Kendi içlerinde bile konuşmuyorlar. Hani hep denir ya böyle bir komplo teorisi vardır: Yahudiler kendi içlerinde konuşup dışarıda konuşmazlar. Hayır, kendi içlerinde de konuşmuyorlar. Çünkü bu travmalarla yaşamak zor bir şey. Benim büyük teyzem, anneannemin ablası bana bu göç hikâyesini o anlattı anneannem öldükten sonra. Ağır bir hastalık geçiriyordu, artık ölüm döşeğindeydi. Bana anlattıktan altı ay sonra kaybettik onu. Anlatırken tek bir şey sordum: Kim istemedi sizi orada, kim? Etrafına bakındı sesini düşürdü. Bana böyle yapıp (sus işareti yaparak) ‘Atatürk bizi orada istememiş’ dedi. Bunu ben pek çok insandan duydum. Bu çok can acıtan bir şey. Atatürk orada bir insanı temsil etmiyor sadece. Aynı zamanda bir devleti, zihniyeti ve yönetimi temsil ediyor. Bugün AKP dediğimizde Tayyip Erdoğan’dan bağımsız tarif edemezsiniz. Tayyip Erdoğan dediğimizde AKP’den bağımsız düşünemeyiz. Bu ikisinin temsiliyet gücü aynıdır benim için.</p>
<p><strong>Genel olarak Atatürk&#8217;ün istemediği söylemi belirgin mi? </strong></p>
<p>Çok belirgin.</p>
<h4>&#8220;&#8230;Birbirini tanımayan bir sürü insan Trakya olaylarını anlatırken &#8216;Göz yakmayan soğan acı vermeyen Türk olmaz&#8217; dedi. Aynı yerde yapılmadı bu görüşmeler. Birbirinden bağımsız zamanlarda yapıldı. Bazıları birbirlerini tanımıyordu bile&#8230;&#8221;</h4>
<p><strong>Mesela Dersim konusunda o kadar belirgin değil. Şöyle bir şey, Dersim’deki katliam sırasında  Mustafa Kemal’in bir mesiyanik bir şekilde, at ile gelip kurtardığı rivayeti var. Genellikle Mustafa Kemal’e rağmen yapıldığı inancı hakimdir, kulaktan kulağa geçen söylentilerde.</strong></p>
<figure id="attachment_16469" aria-describedby="caption-attachment-16469" style="width: 291px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-16469" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/ataturk-ve-riza-pehlevi.jpg" alt="" width="291" height="218" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/ataturk-ve-riza-pehlevi.jpg 560w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/07/ataturk-ve-riza-pehlevi-320x240.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 291px) 100vw, 291px" /><figcaption id="caption-attachment-16469" class="wp-caption-text">Mustafa Kemal, İran Şahı Rıza Pehlevi ile 1934&#8217;ün  25 Haziran&#8217;ında Çanakkale&#8217;de.</figcaption></figure>
<p>Bu çok belirgin. Dersim zamanlaması itibari ile Atatürk&#8217;ün hasta olduğu devre. Benim demek istediğim Mustafa Kemal&#8217;den bağımsız değil zaten. Tabii ki özellikle de bahsettiğiniz o dönemleri yaşamış o kuşakta Mustafa Kemal’i bir aklama çabası ister istemez var. Çünkü adamlar için yaşadıkları toprağı kurtaran onlara yaşam hakkını veren, burada bir cumhuriyet kuran, hesapta eşit vatandaşlık veren bir adam söz konusu. Bir yandan da çok özür dilerim ama hoşa gitsin ya da gitmesin sevmek zorundasın. Ama 1934 olayları söz konusu olduğunda Atatürk hasta değil, hali hazırda hayatta ve daha da korkuncu bu olayların yaşandığı dönemde bu bölgelerde bulunmuşluğu da var. Üstelik elimizdeki verilerde, gazetelerde çıkan haberlerde İbrahim Tâli’nin Mustafa Kemal tarafından gönderildiği ve Trakya haberleri var. İnsanların ellerinde bunu aklayabilecekleri veri yok. İnan ki, bütün samimiyetimle söylüyorum, bu verinin olmasını da çok diliyorlar bir yandan da. Çünkü bu onların hayatlarını kolaylaştıran bir şey değilmiş. Bu açıkça söyleniyor mu dersen hayır “off the record” hikâyelerle söyleniyor. Üç-dört farklı versiyonu var. Birincisi, Çanakkale’den İran Şahı geliyor Atatürk ile birlikte bir gezideler. Bu gezi sırasında Çanakkale’den de geçiyorlar. Trakya olaylarının da tam olarak başlamaya yüz tuttuğu evre. Bütün yerel halk karşılamaya gidiyor. Yahudiler de var bu karşılama komitesinde. Ve yerel halktan bir Yahudi ‘Paşam, bir maruzatım var’ diyor. Atatürk de “Buyur adını ve maruzatını söyle” diyor. Yahudi adam adını söylüyor, ‘Paşam bizi burada istemiyorlar, göndermeye çalışıyorlar yardım edin bize’ diyor. Paşa dönüp soruyor ‘Kim sizi burada istemeyen?’. “Halk paşam” diyor. &#8216;Halk bizi burada istemiyor&#8217;. Atatürk duruyor şapkasına uzanıyor; ‘Eğer halk bir gün beni burada istemezse ben şapkamı alır giderim. Size de aynısını tavsiye ederim” diyor. Bunu hiçbir gazetede okuyamazlar. Anlatılan hikâye bu, çok yaygın bir anlatımdır pek çok kitapta da çıkar. Şimdi başka bir anlatıya göre ki, bu hiç kimsenin görüp duyamayacağı bir şey. Hani vardır ya halk mitolojileri. Hikâyenin içeriden nasıl göründüğünü, düşünüldüğünü ve planlandığını çok iyi ortaya koyan hikâyeler. Atatürk ve silah arkadaşları Çankaya’da bir akşam köşkte içki sofrasındalar. Kazım Karabekir orada, İnönü orada bütün o içki camiası hep birlikte otururlar. Tesadüfe bakın o gece paşanın canı rakı yerine bira çeker. Gecenin sonunda artık bütün sofra toplanmıştır. Sadece içki bardakları kalmıştır. Karabekir atılır ve ‘Paşam, memleketi büyük ölçüde temizledik. Rum gitti, Ermeni gitti, şunlarla davamızı çözdük bununla davamızı çözdük ama Yahudiler duruyor ne olacak memleketin hali, ne yapacağız bunlarla?’ der. Paşa bir Karabekir’e bakar sonra önündeki bira bardağına, bir hareketle vurur ve bardağı devirir. Bütün bira beyaz masa örtüsünün üzerine yayılır. Bunun üzerine paşa dönüp “Şu anda görüyorsun ya bütün örtünün üzeri köpük, birazdan bu köpük sönecek ve biranın özü kalacak işte yakında memleketin ahvalide bu olacak” der. Bu da bir anlatı. Bir de çok tatsız laf öğrendim ben. Trakya olaylarını anlatırken pek çok insan tekrar etti bunu “Göz yakmayan soğan acı vermeyen Türk olmaz”. Bu İspanyolca bir deyim. Çok uzun yıllarca da kullanıldığına adım gibi eminim. Sorduğumuz zaman hiçbir Yahudi ‘Ben bunu biliyorum’ demez. Ve çok acayip, birbirini tanımayan bir sürü insan Trakya olaylarını anlatırken “Göz yakmayan soğan acı vermeyen Türk olmaz” dedi. Aynı yerde yapılmadı bu görüşmeler. Birbirinden bağımsız zamanlarda yapıldı. Bazıları birbirlerini tanımıyordu bile&#8230;</p>
<p><strong>Kaç</strong> <strong>kişi</strong> <strong>bundan</strong> <strong>etkileniyor,</strong> <strong>ölen</strong> <strong>var</strong> <strong>mı?</strong></p>
<p>Bir tane adamın öldüğünü biliyoruz, kızına tecavüz edilirken kurtarmaya çalıştı vs. deniliyor. Başka da münferit olay bilmiyoruz ama zaten Ermeni Soykırımı gibi büyük bir olaydan bahsetmiyoruz. 6-7 Eylül gibi devlet planıyla hareketlendirilmiş bir şeyden de bahsetmiyoruz. Daha küçük ama daha organize daha planlı ve devletinde göz yumduğu bir şeyden bahsediyoruz.</p>
<h4>&#8220;500 yıllık bir şecerem var benim, niye gideyim!&#8221;</h4>
<p><strong>Ne</strong> <strong>kaldı</strong> <strong>pogromdan</strong> <strong>geriye</strong> <strong>Trakya’da?</strong></p>
<p>Bugün Trakya’nın tamamında toplasanız iki elin parmağını geçmez yaşayan Yahudi sayısı. Çanakkale’de, Kırklareli’nde ikişer kişi kalmıştır. Edirne’de varsa üç kişi vardır ve Edirne bir dönemin Yahudi başkenti sayılabilecek kadar büyük nüfusuna sahipti. Ve hakikaten gittiğiniz zaman Yahudi mimarisini görmemiz çok mümkündü bundan belki on-yirmi sene öncesine kadar. Ama özellikle geçen son on senede bu ülkenin her köşesinin çok hızla değiştiğini düşünüyorum. Bugün artık geriye kimsenin kalmaması çok önemli bir veri. En son 70’lere kadar görece kalabalık nüfusla yaşadılar ama her zaman Müslüman halktan az olmak kaidesiyle. Dolayısıyla İbrahim Tali’nin tutuğu raporların ışığında örgütlenen planın çok başarılı olduğunu söyleyebilir. 6-7 Eylül’den daha başarılı bir operasyon yaptıkları da kesin. Çünkü bugün bir dönem Nihal Atsız’ın, Atilhan’ın söylediği çok doğru: “Çanakkale çarşısına gidin bakın bütün esnaf Yahudi diye veryansın eder. Alacağız biz onların elinden bunu, Türk uşağı Türk parası yiyecek” gibi. Şuursuzluk çok had safhada. 1934 devletin göz yumduğu, yerelde örgütlediği, başarıya ulaştığı çok ciddi bir eylem planı. Çok az insanın yerinden edilmiş olması da bir şey vermiyor bize. Yahudiler güvensizliği öğrendiler ve bu devlete bir daha güvenmemeyi de öğrendiler. Bugün Yahudi toplumunun maruz kaldığı anti-semitizm de ve buna susmasında da bunun cevabını buluruz. Sen 1934’te yok yere benim evime saldırırsan ve devlet buna ‘dur’ demezse hiçbir yerel merci buna karışmazsa…. 6-7 Eylül’de bütün bu saydıklarım yapıldı asker Taksim’de bekledi. Ve müdahale etmedi o insanlara. Bunu bugün biliyoruz artık. Orgeneral kimdi, neden askere &#8216;müdahale et&#8217; emri vermedi bütün bunlar Yassıada’da mahkemede görüşüldü ve ortaya döküldü. Bütün bunların günahları ortaya çıktı. Evet, Rumlar da aynı şeyi yaşadılar ‘Bizim canımıza kastedildi, devlet sustu’ dediler bir kısmı 1964’te gönderildi, zorla vatandaşlıktan çıkarıldı toprağından edildi, geri kalanlarda biraz 1964, biraz 6-7 Eylül sebebiyle bu ülkeyi çok büyük oranda terk etti. Bu insanların terk edebilenleri gitti ama fakir olanları gitmedi. İsrail’e zengin olan biri gitmez. Sanıldığının aksine insanlar bu coğrafyaya çok bağlı. Parası var diye de gitmiyor değil. Burada bir Yahudi’nin parasının olması büyük tehlike. İsrail’e gitse o parayla çok daha rahat yaşayabilir. Ama bunu kabul etmek lazım insanların  bu coğrafyaya bir bağlılıkları var. Ve herkes kadar burada kalmaya ve bu topraklarda yaşamaya da hakları var. Hrant hep derdi ya: “Evet bu topraklarda gözümüz var ama alıp devlet kurmak için değil en dibine girip yatmak için”. Hakikaten böyle. Ölmek için gelir bir Yahudi buraya, yeniden toprağında olabilmek için. Sadece Sefaradlar diye baktığımızda bile. 1934 olaylarının mağduru çok büyük ölçüde Sefaradlar. Zaten en aşağı 600 yıllık bir tarih süresince burada bu adamlar. 1492’de geliyorsun ve bildiğin tek toprak burası. 500 yıllık bir şecerem var benim niye gideyim!</p>
<h4>&#8220;6-7 Eylül daha devlet teşkilatıyla götürülen ama 1934 yerelde teşkilatlanarak götürülen bir hikâyeydi&#8221;</h4>
<p><strong>Ben bu röportajı üç parça düşündüm pogrom, anti-semitizm ve Avlaremoz konuşmak istemiştim. Son olarak ne söylemek istersin…</strong></p>
<p>Yani ben kimsenin söylemediği bir şeyi söylemeyi çok önemsiyorum. Tarihi kim nerede açarsa okuyor.  On yıldır her sene 28 Haziran’da bir şeyler yazılıyor çiziliyor. Tarihi okumak çok mümkün ama galiba nokta atışı yapmak çok önemli burada çünkü literatürde boş bırakılan alan o. Bu, devletin göz yumduğu bir pogromdur. 6-7 Eylül nasıl pogromsa bu da öyle bir pogromdur. Burada 6-7 Eylül’den farklı olan şey komşudan da yardım/destek görülememiştir. Bu bana örgütlenme çok iyiydi, habersiz değildi hissiyatı veriyor. 6-7 Eylül daha devlet teşkilatıyla götürülen ama 1934 yerelde teşkilatlanarak götürülen bir hikâyeydi. 6-7 Eylül tepeden indi ve birileri tarafından gaza gelinerek hakikaten kendiliğinden bir şekilde ortaya çıktı. Ama 1934 belli ki yerelde planlanıp örgütlenip teşkilatlanarak yapılmış planlı programlı bir eylemdi. Yerel yönetimlerin büyük günahı olduğunu düşünüyorum. Kimsenin yargılanmaması benim bu savımı destekliyor. Birkaç kişiyi göstermelik tutukluyorlar. Üç-beş gün hapis yatırıyorlar. Çapulcuydu bu işi yapanlar diyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Ana görsel<a href="http://tarihvemedeniyet.org/2013/02/turkiyede-yahudi-aleyhtarligi-ve-trakya-olaylari.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"> tarih ve medeniyet </a>adlı siteden alınmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/05/bes-yuz-yillik-misafirlik-turkiye-yahudilerinin-dunu-bugunu-yarini/">Beş yüz yıllık ‘misafirlik’! : Türkiye Yahudilerinin dünü, bugünü, yarını…</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/05/bes-yuz-yillik-misafirlik-turkiye-yahudilerinin-dunu-bugunu-yarini/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çerkes Sürgünü&#8217;nün 153.Yılında Anadolu&#8217;nun Sürgünleri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/15/cerkes-surgununun-153-yilinda-anadolunun-surgunleri/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/15/cerkes-surgununun-153-yilinda-anadolunun-surgunleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 May 2017 08:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahıska Türkleri]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu’nun Sürgünleri]]></category>
		<category><![CDATA[Balkan Müslümanları]]></category>
		<category><![CDATA[Çeçenler]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes Sürgün ve Soykırımı]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes Sürgünü]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesler]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>
		<category><![CDATA[Ezidiler]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım Tatarları]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[romanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Rum]]></category>
		<category><![CDATA[Suriyeli]]></category>
		<category><![CDATA[Süryani]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=14688</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayal Etkinlik &#8220;Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın 153. yılı&#8221; için kısa filmlerin, müzik dinletilerinin ve söyleşilerin yer aldığı bir etkinlik düzenliyor. Etkinlik duyurusu şöyle Bu yıl Çerkes Sürgün ve Soykırımının 153. Yılı. Bu vesile ile, 15-22 Mayıs tarihleri arasında &#8220;Anadolu’nun Sürgünleri&#8220;ni konu alan bir etkinlik programı hazırladık. Böyle bir etkinliği “hayal ederken” şu düşünceden hareket ettik: [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/15/cerkes-surgununun-153-yilinda-anadolunun-surgunleri/">Çerkes Sürgünü&#8217;nün 153.Yılında Anadolu&#8217;nun Sürgünleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayal Etkinlik &#8220;Çerkes Sürgün ve Soykırımı’nın 153. yılı&#8221; için kısa filmlerin, müzik dinletilerinin ve söyleşilerin yer aldığı bir etkinlik düzenliyor. Etkinlik duyurusu şöyle</p>
<p>Bu yıl Çerkes Sürgün ve Soykırımının 153. Yılı.</p>
<p>Bu vesile ile, <strong>15-22 Mayıs</strong> tarihleri arasında &#8220;<strong>Anadolu’nun Sürgünleri</strong>&#8220;ni konu alan bir etkinlik programı hazırladık.</p>
<p>Böyle bir etkinliği “hayal ederken” şu düşünceden hareket ettik:</p>
<p>Sadece Çerkeslerin acılarını anmak, sadece Çerkeslerin kendi hafızlarında yer alan ve onların kimliklerinin köşe taşı haline gelen acılarını hatırlamak ve bu gerçekle yüzleşerek iyileşmek çok anlamlı değil; mümkün de değil. Çünkü acı ya da travma başkaları tarafından tanınmadığı sürece, iyileşmek mümkün değil. Çünkü yalnızlık iyileşmenin önündeki en önemli engel.</p>
<p>Ve bu durum sadece Çerkesler için geçerli değil…</p>
<p>Bu toprakların sürgün toprakları olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadolu’ya, Anadolu’dan Der Zor çöllerine, Anadolu’dan Yunanistan’a, Trakya’dan İsrail’e, Doğu Anadolu’dan Batı Anadolu’ya, Marmara bölgesinden Doğu’ya, köylerden şehirlere, Suriye’den Anadolu’ya sürgün yolları, çeşitli zamanlarda zorla yerlerinden yurtlarından edilen ya da katliamlardan kaçıp kurtulmak isteyen insanların trajik hikâyelerini taşıyor.</p>
<p>Anadolu coğrafyasında yaşayan halklar birbirlerinden ağır ama aynı zamanda benzer hafızalar taşıyorlar. Bu hafızayla yüzleşemeyen Anadolu insanı birbirini anlayamıyor ve Anadolu iyileşemiyor.</p>
<p>Yapacağımız etkinlikte, Çerkes sürgünü vesilesiyle, sürgüne uğramış ancak kendi içlerine adeta cemaatleşerek kapanmış halkların hafızalarını paylaşabilecekleri ve birbirlerini duyabilecekleri bir vesile oluşturmayı hedefliyoruz.</p>
<p>Katılımınız, çabamıza çok değerli bir katkı sağlayacaktır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-14690" src="http://sivilsayfalar.overteam.com/wp-content/uploads/2017/05/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program.jpg" alt="" width="2480" height="1772" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program.jpg 2480w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program-640x457.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program-1024x732.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program-1280x915.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program-610x436.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/Anadolu27nun-Sürgünleri-Program-320x229.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 2480px) 100vw, 2480px" /><br />
​</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/15/cerkes-surgununun-153-yilinda-anadolunun-surgunleri/">Çerkes Sürgünü&#8217;nün 153.Yılında Anadolu&#8217;nun Sürgünleri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/15/cerkes-surgununun-153-yilinda-anadolunun-surgunleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
