<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>su hakkı arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/su-hakki/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/su-hakki/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Jan 2020 19:09:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>su hakkı arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/su-hakki/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>‘Müşterekler Siyaseti’ Kadıköy’de Buluştu</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/20/musterekler-siyaseti-kadikoyde-bulustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tuba Öcek]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Sep 2018 08:35:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Kent]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kadıköy Kent Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[Müşterekler Siyaseti]]></category>
		<category><![CDATA[Müşterekler Siyaseti İçin Aktivistler Buluşması]]></category>
		<category><![CDATA[sehak]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[su hakkı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=30708</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği (SEHAK) 15 Eylül’de Kadıköy’de “Müşterekler Siyaseti İçin Aktivistler Buluşması” düzenledi. Açılış konuşmasını ve moderatörlüğünü Su Hakkı’ndan Özdeş Özbay’ın yaptığı toplantıya Kadıköy Kent Konseyi’nden İkbal Polat, Müştereklerimiz aktivisti Fırat Genç, Su Hakkı Kampanyası’ndan Nuran Yüce ve 350.org’dan Efe Baysal katıldı. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/20/musterekler-siyaseti-kadikoyde-bulustu/">‘Müşterekler Siyaseti’ Kadıköy’de Buluştu</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Üç oturum şeklinde gerçekleşen aktivistler buluşmasında müşterekler siyasetinin tarihsel gelişiminin yanı sıra Türkiye’de ve dünyada müşterekler hareketinin deneyimleri tartışıldı. Ayrıca kentin müşterek olarak nasıl tahayyül edilebileceği, iklim ve su krizinin boyutları, kentsel mücadelelerin önemli parçalarından biri olan su hakkı ve dünya genelinde müşterekler siyasetine kapı aralayan yeni belediyecilik deneyimleri tartışıldı.</span></p>
<p><b>Müşterekler insan türünün varlığını sürdürmesi açısından elzem</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kentin bir müşterek olarak kurgulandığı ilk oturumda  yazar ve çevirmen Fırat Genç müşterekler konusunu kavramsal olarak açıkladı. Genç, “Müşterekler İngilizce’deki ‘commons’ kavramının Türkçe’deki karşılığı. Yarıca ortak, ortak alan ve ortak varlıklar demek. Literatürde ise ortak zenginlikler olarak geçiyor. Müşterekler herkese ait olan dolayısıyla hiç kimseye ait olmayan olarak tanımlanıyor. Bu tanım ilk evrede su, göller, nehirler, ormanlar ve hava gibi doğal varlıkları akla getiriyor. Bunlar insan türünün biyolojik varlığını sürdürmesi açısından elzem. Bunlara erişimin kısıtlanmamış olması gerekir ki insan türü olarak biyolojik varlığımızı sürdürebilelim.”  diyerek müştereklerin önemine dikkat çekti.</span></p>
<p><b>Müşterekler doğal varlıklarla sınırlı değil</b></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30710" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08389-640x425.jpg" alt="" width="640" height="425" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08389-640x425.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08389-1024x680.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08389.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08389-610x405.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08389-320x212.jpg 320w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Müşterekler kavramının ilk olarak doğal varlıkları akla getirmesini eksik bir tanımlama olarak değerlendiren Genç, “İşin içerisine doğal varlıklar gibi anında tespit edemeyeceğimiz unsurları da katmak gerekiyor. Bunlara insanlığın kolektif yaratıcılığının maddi ve gayri maddi ürünleri de diyebiliriz. Böyle tanımladığımızda işin içerisine bir park da girer, meydan da girer, kentsel altyapı sistemleri dediğimiz kanalizasyon ve elektrik sistemi gibi şeyler de girer. Müşterek olarak ürettiğimiz sistemler bunlar. Bilginin kendisini de müşterek olarak düşünmek mümkün. Dolayısıyla interneti de. Tarihi ve kültürel miras gibi daha soyut şeyleri müşterek olarak düşünmek mümkün.” diyerek müşterek tanımını genişletti. Genç, “Kentler yaratıcılık, dayanışma, karşılıklılık ve güven gibi birtakım değerler üzerine kurulmuş ve bu kolektif edimler üzerinden varolan alanlardır. Kentleri var eden şey ortak müşterek yaratıcılığımız esasında</span><b>.</b><span style="font-weight: 400;"> Kentlerde parklar ve meydanlar gibi birtakım müştereklerden bahsetmek mümkün. Bazen elle tutamayacağımız birtakım ilişkiler ağı da olabilir. Mesela insanların Emek Sineması etrafında birtakım tarihsel, kültürel hafızamıza sahip çıkmaya çalışması bir müştereğin sahiplenilmesi anlamına geliyor.” dedi.</span></p>
<p><b>Orman olduğu yerde, su durduğu yerde müşterek değil: Piyasa ilişkilerinden özerk kaldığı sürece müşterek</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her şeyin müşterek olmadığını ve bazı kısıtlar koymak gerektiğini vurgulayan Müştereklerimiz aktivisti Genç’e göre bir şeyi müşterek yapan nokta piyasa süreçlerinden bağımsız ve özerk olabilmesi. Bunu Marx’ın Odun Hırsızlığı makalesinde verilen Almanya’daki orman alanlarının müşterek olma vasfını kaybetmesi örneğine atıfta bulunarak açıklayan Genç, “Orman alanları Alman köylüsünün gidip yakacağını ve günlük yiyeceğini elde ettiği yerdir. Köylünün piyasa dışında günlük geçimini sağlamasını mümkün kılan unsurlar ormanda olduğu için ormanın kendisi müşterektir. Orman olduğu yerde müşterek değildir. Su durduğu yerde müşterek değildir. Ancak piyasa ilişkilerinden özerk kaldığı, piyasa ilişkileri dışında ilişki ve pratikleri mümkün kıldığı ölçüde müşterek olabilir. ” diye belirtti.</span></p>
<p><b>Türkiye’nin</b> <b>2000’leri müşterek olanların çitlenmesi üzerine kurulmuş bir tarihsel bir dönem</b></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30711" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08393-640x425.jpg" alt="" width="640" height="425" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08393-640x425.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08393-1024x680.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08393.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08393-610x405.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08393-320x212.jpg 320w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin 2000’lerini değerlendiren Genç şu şekilde konuştu: Çitlemeler ve müşterek meselesi sadece tarihe özgü birşey değil. Sürekliliği olan bir şey. Bu Türkiye açısından çok bariz. Çünkü Türkiye’nin 2000’leri esasında müşterek olanların çitlenmesi üzerine kurulmuş tarihsel bir dönem. 2001 ekonomik krizi sonrasında hayata geçirilen inşaat ve enerji üzerine kurulan ekonomik büyüme modeli birtakım müştereklerin sürekli olarak çitlenmesi üzerinden kendini var eden bir model. Devletin bu dönemde yasal ve idari anlamda kendini yeniden yapılandırması bunu mümkün kılan şey oldu. </span></p>
<p><b>Mahalle de müşterektir</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Genç ayrıca 2005-2011 arasında yoksul mahallelerdeki ve gecekondu mahallelerindeki kentsel dönüşüm projelerine karşı ortaya çıkan direnişin önemli bir kentsel muhalefet örneği teşkil ettiğine işaret etti. Buna göre rant baskısı altında olan ama piyasa ilişkilerinin giremediği Ayazma, Başıbüyük ve Sarıyer gibi kent çeperindeki gecekondu mahallelerinin yanı sıra Sulukule, Tarlabaşı, Süleymaniye gibi kent içerisindeki yoksul mahallelerde devletki eksik piyasalaşma, metalaşma süreci kentsel dönüşüm projeleri üzerinden kurgulandı. Bu da mahalle dayanışma dernekleri üzerinden bir direnişe sebep oldu. Temel gayeleri yerinde dönüşümdü. Yani ahali orda kalsın, parkları dursun, yerinden edilmesin. Mahalle mahalle olarak varlığını koruyabilsin. Şöyle bir tür söylemsel bir repertuar kuruldu. “Mahalle hepimizindir. Bizi var eden şey mahalledir. Mahalle müşterektir.” Çünkü bu yoksul halkı -ki esasında İstanbul’un işçi sınıfından bahsediyoruz- İstanbul’da var kılan ilişkiler o mahallede olmaktan kaynaklanmaktadır. </span></p>
<p><b>Gezi bir müşterek siyaset örneği</b></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30712" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08396-640x425.jpg" alt="" width="640" height="425" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08396-640x425.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08396-1024x680.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08396.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08396-610x405.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08396-320x212.jpg 320w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yazar Genç’e göre Gezi bir kentsel müştereğin savunusu ve aynı zamanda bir müşterekleştirme faaliyeti. Genç, “Gezi Parkı dediğimiz şey bir toplumsal ekolojik zenginliğin savunusuydu herşeyden önce. Gezi Parkı’nın kendisi müşterek. Çünkü kentlilerin piyasa dışında kalabilmiş bir alanda birbirleri ile karşılaşmasını mümkün kılan bir yerdi.” dedi. Genç, ayrıca “Yerlerin temizlenmesinden, yiyeceğin örgütlenmesine, kütüphanenin kurulmasına kadar iki hafta boyunca Gezi’de kurulan hayatı da müşterekleştirme faaliyeti olarak düşünebiliriz. Çünkü bugünkü toplumsal ilişkilerden farklı, başka türlü ilişkiler bütünü kurabileceğimizi gördük ve deneyimledik. Paranın dolaşmadığı, karşılıklı güven ilişkisi üzerine kurulmuş, özyönetim anlayışı üzerine kurulmuş bir ilişkiler ağının uygulanabilir olduğunu gördük.” dedi.</span></p>
<p><b>Kent konseylerinin görevi müşterekleri korumak</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kenti bir müşterek olarak kurgulamanın tartışıldığı oturumda Kadıköy Kent Konseyi’nden İkbal Polat, başta kent konseyleri olmak üzere yerel yönetimlerle müşterekler arasındaki ilişkiye değindi. Müşterekler kavramının kent konseylerinin görev alanına girdiğini belirten Polat, “Müşterekler kavramının çıkışı ve gelişimi ile sürdürülebilirlik kavramının çıkışı ve gelişimi çok paralel seyrediyor. Kent konseylerinin çıkışı da sürdürülebilirlik üzerinden şekilleniyor. Yönetmelikte kent konseyinin görevlerine baktığımız zaman orda müşterekleri görüyoruz. Orman ve su alanlarının, su varlıklarının, doğal ve kültürel mirasın korunması gibi temel, ortak ve doğal varlıkların korunması ve bunların güvenceye alınması kent konseylerinin temel görevleri.” şeklinde konuştu.</span></p>
<p><b>1000 civarında belediye başkanımız görevi ihmal içinde</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30713" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08400-640x425.jpg" alt="" width="640" height="425" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08400-640x425.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08400-1024x680.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08400.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08400-610x405.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08400-320x212.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kent konseylerinin çıkış noktasının 1996’da İstanbul’da gerçekleşen Habitat II Konferansı’nda belirlenen Yerel Gündem 21 Projesi’nin sonucu olduğunu söyleyen Polat, “Belediye Kanunun 76. Maddesi’ne göre tüm yerel yönetimlerin kent konseylerini kurarak, o kentteki sivil toplum başta olmak üzere tüm aktörleri bir araya getirip kentin öncelikli gündemlerini sürdürülebilirlik esası üzerinden bir program oluşturması görevi var. Bu konseyler tarafından orman alanları, kamusal alanlar, sulak alanlar gibi ortak alanların korunması gerekiyor. Bunun yanısıra kentlerde yönetişim ve sivil toplumun güçlenmesi de bu konseylerin görevi.” dedi. Polat ayrıca, “Türkiye’de 1300 belediye var ancak 285 kent konseyi var. 1000 civarı belediye ve belediye başkanımız  görevi ihmal içinde. Hala bu konseyleri kurmayanlar var. Geri kalan 285’inin ise çoğunun kendine ait mekanı yok, bağımsız değil, pek çoğu o belediyenin reklam aracı gibi. Müştereklerin korunması üzerine bir çalışma yapamıyor maalesef.” dedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Polat, Kadıköy Kent Konseyi olarak Fenerbahçe Kalamış Yat Limanı’nın özelleştirilmesine karşı sürdükdükleri mücadeleyi anlattı. Kalamış’taki mahalleli, Kadıköy’de sivil toplum kuruluşları, başta belediye olmak üzere çeşitli kamu kurumları, meslek odaları ve üniversiteler ile birlikte karşı oradaki kamusal alanın kamusal alan olarak kalması için mücadele verdiklerinden bahseden Polat, “Kent konseyleri bu anlamıyla bir kamusal alanın yeniden inşası, oradaki sivil toplumun güçlenmesi, mahallelilik ilişkilerinin gelişmesi,  yerel yönetimlere katılım ve yönetişim süreçlerini işletebileceğimiz önemli zeminlerden bir tanesi.” şeklinde konuştu.</span></p>
<p><b>İklim değişikliği insanlık tarihi boyunca var </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Fosil yakıtların iklim krizini derinleştirdiğine dikkat çeken Baysal, fosil yakıtlara odaklanmak konuyu kaçırmak olduğunu söyledi. Baysal, “Sadece fosil yakıtlar değil bu sistemik mantık nasıl iklim krizini derinleştiriyor bunu da artışmaya açmak gerekiyor. Bunun izdüşümlerini kent ölçeğinde çok net görebiliyoruz. Kentler büyüdükçe, azmanlandıkça tüketim mabetleri haline geldikçe gerek enerji ihtiyaçlarından gerek doğal kaynak ihtiyaçlarından dolayı iklim krizini derinleştiriyor.” dedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">350.org’dan Efe Baysal iklim değişikliği ve küresel ısınmanın tarihini anlattı. Baysal, “İklim değişikliği dediğimiz mevzu sadece 19. yüzyılda Endüstri Devrimi ile başlayan bir süreç değil. İnsanlık tarihi boyunca hatta ondan önce gezegenimizin belli başlı dönemler içinde iklim değişikliği yaşadığını biliyoruz. İklim değişikliği bütün gezegeni etkileyecek şekilde de olabilir, bölgesel de olabilir.”  dedi. Buna kanıt olarak Nusaybin’de bulunan 4000 yıllık Akad kil tabletini gösteren Baysal, Akad uygarlığının Bereketli hilal denilen su ve doğal kaynakları zengin bir bölgede kurulduğunu biliyoruz. Bu uygarlığın çökme sebeplerinden biri de bölgesel iklim değişikliği. Kil tableti de bunu belirtiyor. Tablette ilk kez koca arazilerden tahıl alınamadığı, sulak arazilerden balık çıkmadığı, bulutlardan yere damla düşmediği,  bir paraya çeyrek şişenin yarısı kadar yağ ya da tahıl alınabildiği, insanların aç olduğu yazıyor.” dedi. Nusaybin’deki kil tabletinin geçmişten gelen bir uyarı olduğunu vurgulayan Baysal, “İklim değişikliği zaman zaman bölgesel ve küresel ölçekte hep insanlık tarihi ile var olmuş. Şayet önlem almazsak, gelecekten belki bir distopyatik diyebileceğimiz bir sahneyi yaşayabiliriz.” dedi.</span></p>
<p><b>Sınır 350</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30714" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08399-640x425.jpg" alt="" width="640" height="425" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08399-640x425.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08399-1024x680.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08399.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08399-610x405.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08399-320x212.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İklim krizinin ana sebebinin atmosferdeki sera gazları olduğunu ifade eden Baysal, 650 bin yıl öncesinden günümüze kadar atmosferdeki karbondioksit miktarlarını açıkladı. Buna göre 1950 yılına kadar atmosferdeki karbondioksit miktarı 300 ppm sınırını geçmiyor. Bu tarihten itibaren hızlı bir şekilde yükselen bu oran Mayıs 2018’de  411’e ulaşıyor. Baysal, “Sera gazları atmosferde yoğunlaştıkça ısınma artıyor, küresel ısınma gerçekleşiyor, azaldıkça buzul çağlarına dönmeye başlıyoruz. Hep bir dalgalanma var. Ancak 1950’de ivme kazanıyor. Bu ivmenin ana sebebi insan faaliyetleri. Endüstri devrimi ile beraber gitgide atmosferde sera gazlarının artması ve yoğunlaşması ile birlikte  milyon parçacıktaki karbondioksit oranının yükseldiğini görüyoruz. Mayıs 2018 itibariyle bizler 411 ppm rakamını görmüş durumdayız. Bilim insanlarına göre insanlık uygarlığını devam ettirebilmek için milyon parçacıktaki karbondioksit oranı maximum 350. 350’nin üzeri bizi tehlikeye sokuyor.” diyerek 350 org. ismiyle bu bilimsel gerçekliğe dikkat çekmeye çalıştıklarını söyledi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Küresel ısınma seviyesinden de bahseden Baysal, “Bilim insanlarına göre küresel ısınmayı ekolojik eşiklerin ve iklim eşiklerinin aşılmadığı bir seviyede tutmak istiyorsak bu maksimum 1,5  C düzeyinde olmalı. 2 dereceyi geçtiğinde kontrol edilemeyen noktalara bizi götürebilir. Küresel ısınmayla mücadele etmek için 90’ın üzerinde ülke Paris İklim Anlaşması’nı imzaladı, ancak Türkiye hala imzalamadı.” dedi. Baysal, “Bu anlaşma çerçevesinde imzacı ülkelerin sera gazı salınımlarını nasıl yapacaklarını ve nasıl müdahele edeceklerini gösteren taahhütleri toplayınca çıkan rakam Endüstri Devrimi öncesine göre 3,5 ile 3,7 arasında. Bilim insanlarının bahsettiği seviyeden fazla. Bugünlerde aşağı yukarı 1 derece ısınmış durumdayız. Bugün iklim açısında dünya cehennemi yaşadı. Japonya’yı vuran soğuk hava dalgaları, Avrupa’yı vuran sıcak hava dalgaları, Yunanistan’da kontrol edilemeyen yangınlar, Amerika’da benzer olaylar. İsveç’te bile başlayan yangınlar. Gelişmiş ülkelerden bahsediyoruz bir yandan. Orman canlılarının ve insanların yok olması, bir yanda kentlerin tahribatı var.” diyerek iklim krizinin tüm canlıları nasıl etkilediğini anlattı.</span></p>
<p><b>Doğal afetlerde 30 yılda yüzde 200’den fazla artış var</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İklim değişikliği dünyada yaşanan afetleri de etkiliyor. Baysal, “İklim krizi derinleştikçe ‘doğal afetler’de bir artış olduğunu benzer görebiliyoruz. 1971-1980 arası raporlanan afet 743 iken 2001-2010 arasında bu sayı 3496’ya çıkıyor. Yani yüzde 200’den fazla bir artış görüyoruz.” diyerek 2010-20 arası bu sayı ne olacağını merakla beklediklerini dile getirdi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kentleşme pratikleri de iklim krizini derinleştiren unsurlarından biri haline geliyor. Baysal, “Dünya nüfusun yarıdan fazlası yani yüzde 54’ü kentlerde yaşıyor. Kentleşme pratiği 21. yüzyılda çok ciddi bir şekilde artmış durumda. 1950’de 746 milyon kişi kentte yaşarken bugün bu sayı 4 milyara yaklaştı. Küresel ölçekte kentler doğal kaynak tüketiminin yüzde  75’inden, enerji kullanımının yüzde 60 ila 75’inden ve sera gazı salınımlarının yüzde 71’nden sorumlu haldeler. Kentlerin arkasındaki itici güç inşaat sektörü de bütün suyun yüzde 40ı’ndan, orman ürünlerinin yüzde 70’inden, enerjinin yüzde 45’inden sorumlu halde. Kentlerin giderek azmanlaşması, etraflarındaki doğal kaynakları, ormanları, suyu, taşı ve havayı sömürmesi gezegenimize çok iyi gelmiyor. “ dedi. Baysal, “Tüketim mabetleri ve ekonomik büyümenin merkezi olan kentleri besleyebilmek, su kaynaklarına ve enerjiye ulaşmak için kentlerin yayıldığını ve genişlediğini görüyoruz. İstanbul su ihtiyacını kendi sınırlarını aşıp 185 km öteden Melen’den karşılıyorsa kentin su kıtlığı olmakla beraber bir başka alandaki müştereği çekmiş oluyorsunuz.” dedi. </span></p>
<p><b>İklim krizi en fazla su üzerinden oluyor</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su Hakkı’ndan Nuran Yüce dünyada ve Türkiye’deki su krizi ve mücadelelerinden bahsederek iklim krizinin su ile ilgili olduğuna dikkat çekti. Yüce, “Su bu gezegen içinde yaşamsal öneme sahip. Doğal afetler içinde seller çok fazla. Kasırga fırtınalarının şiddetlenmesinin nedeni okyanus sıcaklığının artmasıdır. Başlı başına kuraklık su ile ilgilidir. İklimin düzenleyicisi su. İklim değişikliğinden en fazla etkilenen ve bizim etkisini en fazla hissettiğimiz mevzu su. Deniz seviyelerinin yükselmesi, yağmurun istenilen dönemlerde değil çok kısa ve şiddetli yağması.” Dedi. </span></p>
<p><b>Su meselesini bir çevre meselesi değil</b></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-30715" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08414-640x425.jpg" alt="" width="640" height="425" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08414-640x425.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08414-1024x680.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08414.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08414-610x405.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/09/DSC08414-320x212.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su Hakkı Kampanyası olarak 2010 yılından beri bu alanda mücadele verdiklerini belirten Yüce, “Asla su meselesini çevre meselesi olarak görmüyoruz. Su meselesi diğer çevre meselelerinde olduğu gibi kapitalizmden kaynaklı, neoliberal politikaların derinleştirdiği ve bir mevzu. Su krizinin temel sebebi kapitalizmin temel işleyişi ve kapitalizmin krizine çözüm olarak sunulan neoliberal politikalardır.” dedi.</span></p>
<p><b>Su hakkı mücadelesi geniş bir alan</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su hakkı mücadelesinin kapsamından bahseden Yüce, “Su hakkı mücadelesi dediğimizde oldukça geniş bir kavramdan bahsediyoruz. Kentteki insanların içilebilir nitelikteki suya erişebilmesi, aynı zamanda ekonomik olarak da erişebilmesi su hakkı mücadelesinde yer alıyor. Su varlıkların tükenmesi ve kirlenmesine yol açabilecek her türlü projeler, enerji projeleri, nükleer, termik ve jeotermal santraller, madencilik ve petrol boru hatlarına karşı su hakkını korumak için verilen mücadeleler. Suyun kıt olduğu yerlerde suyun çekilmesine karşı mücadeleler. Suyun yaşam hakkını savunan mücadeleler.” diye belirtti.</span></p>
<p><b>Su hakkı mücadeleleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladı</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su hakkı mücadelelerinin tarihini aktaran ve dünyadaki örneklerine değinen Yüce, “Mücadeleler İkinci Dünya Savaşı sonrası kalkınmanın, modernleşmenin ve dünyaya hükmenin aracı olarak ifade edilen barajlar ile başladı. 20. yüzyılın sonunda 140 ülkede 45 bin büyük baraj vardı. Barajlar büyük göç dalgası yarattı. Hindistan Narmada Vadisi ilk baraj karşıtı hareket. 30 büyük baraj, 130 orta ölçekli baraj ve75 bin kilometrelik sulama kanallarını kapsayan Narmada Kalkınma Projesi 1979  yılında planlandı. Buna karşı yerlerinden yurtlarından edilecek insanlar uluslararası bir kampanya düzenledi. Hükümet eylemlerini yasakladı, ciddi bir şekilde bastırdı. Ancak bu Dünya Bankası’nın projeden desteğini çekmesine sebep oldu. Bu o dönemde büyük bir adımdı.” diye konuştu.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/09/20/musterekler-siyaseti-kadikoyde-bulustu/">‘Müşterekler Siyaseti’ Kadıköy’de Buluştu</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Su varlıkları öncelikle insani ve ekolojik amaçlı kullanılmalı!&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/21/su-varliklari-oncelikle-insani-ekolojik-amacli-kullanilmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hatice Aktay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Nov 2017 12:22:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Su Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[iklim değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Karakedi Kültür Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[nuran yüce]]></category>
		<category><![CDATA[Özdeş Özbay]]></category>
		<category><![CDATA[su hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam için Su]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=20221</guid>

					<description><![CDATA[<p>"Tüm içme suyu ihtiyacımızı ambalajlı sulardan karşılamak zorunda bırakıldık...Ambalajlı su kullanımı su varlıklarının daha hızlı tükenmesine yol açıyor, su krizini büyütüyor. Bu akıl almaz işleyişten tek karlı çıkan ise ambalajlı su şirketleri."</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/21/su-varliklari-oncelikle-insani-ekolojik-amacli-kullanilmali/">&#8220;Su varlıkları öncelikle insani ve ekolojik amaçlı kullanılmalı!&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Su Hakkı Kampanyası 11 Kasım’da İzmir’de Karakedi Kültür Merkezi’nde  “Yaşam için Su” buluşması düzenlendi. İki oturum ve bir atölye ile gerçekleştirilen etkinlikte, dünyada ve Türkiye’de su krizi, krize karşı gelişen sosyal hareketler ve Mavi Topluluklar atölyesi ele alında. Sivil Sayfalar adına Su Hakkı kampanyası aktivistleri Nuran Yüce ve Özdeş Özbay ile biz de bir röportaj gerçekleştirdik.</p>
<p><strong> </strong><strong><em>Öncelikle Su Hakkı Kampanyası&#8217;ndan bahseder misiniz?</em></strong></p>
<figure id="attachment_20222" aria-describedby="caption-attachment-20222" style="width: 245px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20222" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/20171118_103019.png" alt="" width="245" height="208" /><figcaption id="caption-attachment-20222" class="wp-caption-text">Nuran Yüce</figcaption></figure>
<p><strong>Nuran Yüce:</strong> Su hakkı kampanyası olarak 2010&#8217;dan bu yana faaliyet sürdürüyoruz. Büyüyen su krizine dikkat çekmek, su varlıklarının korunması, tüm canlıların suya adil erişiminin sağlanması ve suyun temel bir insan hakkı olarak tanınması için mücadele ediyoruz. Su meselesini salt bir çevre meselesi olarak ele almıyoruz. Bütüncül bir perspektifle ele aldığımız su krizi temel olarak azalan ve kirlenen su varlıkları ile ilgili. Ama bu krizi derinleştiren iki ana etmen var: Neo-liberal politikalar ve iklim değişikliği. Krizle derinleşen göç, ırkçılık, milliyetçilik, militarizm var. Bunların hepsinin temelinde de kapitalizmin işleyişi var. Hepsi birbiri ile bağlantılı, birbirini etkileyen sorunlar ve bu büyüyen sorun karşısında şimdiden insani ve ekolojik temellere dayanan çözümlerimiz neler olabilir, bunları nasıl hayata geçirebiliriz diye bir çabamız var. Açık Radyo’da her hafta salı günleri saat 16.00-16.30 arasında yayınlanan Su Hakkı programı yapıyoruz. Günlük giriş yaptığımız <a href="http://www.suhakki.org" target="_blank" rel="noopener noreferrer">suhakki</a> web sitemiz ile su gündemini bütün boyutları ile yansıtmaya çalışıyoruz. Sık sık aktivistler buluşması gerçekleştiriyoruz ve İzmir’de yaptığımız gibi yerellerde açık toplantılar yapıyoruz.  Şimdiye kadar ‘<em>Türkiye’de Suyun Özelleştirilmesi ve Su Hakkı’, &#8216;İstanbul’un Su Krizi ve Çözüm Önerileri’, &#8216;Türkiye’de ve Dünyada Su Krizi ve Su Hakkı Mücadeleleri’ </em>gibi çok sayıda kitap da yayınladık.</p>
<p><strong>İzmir’de yaptığınız etkinliği vesile kılarak genel olarak su meselesi hakkında konuşsak ve çok sık duyduğumuz bir argümanı size yöneltsek “Su krizi kapımız da mı, susuz kalacağımız günler yakın mı</strong>?”</p>
<p>Bu soruya evet dememiz gerekiyor ama bu krizin neden, nasıl oluştuğunu söylemezsek çok eksik ve bir yanıt vermiş oluruz. Çünkü su krizi sadece nüfus artışına bağlı olarak gelişmiyor. Dünyadaki tatlı su varlıklarının sınırlı olması ne şu anda ne de gelecekte insanlar ve diğer canlıların temel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. Bunu şu veri açıkça gösteriyor. Geçtiğimiz yüzyılda dünya nüfusu üç kat arttı, su tüketimi ise altı kat arttı. Ayrıca nüfus artışı özellikle kişi başına (tüketilen) düşen su miktarının az olduğu gelişmekte olan ülkelerde oldu. Bu durum tatlı su varlıklarının tükenmesinde, kirlenmesinde esas meselenin nüfus artışından çok suyun nerede, ne için ve nasıl kullanıldığına bağlı olduğunu gösteriyor. Su varlıkları öncelikle insani ve ekolojik amaçlı kullanılmalı!. Oysa suyun ihtiyaç temelli değil de üretim için kullanım alanlarının genişlemesi tıpkı diğer doğal varlıklarda da olduğu gibi belli bir üretim aşamasına, kapitalizme tekabül ediyor. Kapitalist üretim içinde su artan oranda hemen her sektörde ham madde olarak ya doğrudan ya da üretim süreçlerinde dolaylı olarak kullanılmaya başlandı.  Bu aşırı kullanım ve kirlenmenin sonucunda ise su sorunu dünya gündeminde yer almaya başladı.</p>
<p><strong>İzmir’deki atölye başlıklarında da su krizi konusunda neo-liberal politikalar ve iklim değişikliği üzerinde durduğunuz görülüyor. Öncelikle neo-liberal politikaların su krizini derinleştirmede nasıl bir rolü oldu, biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Neo- liberal politikalar kapitalizmin krizine sermaye açısından çözüm üretmek için hayata geçirildi. 1990’lardan itibaren Dünya Bankası, IMF, Dünya Su Konseyi gibi küresel kuruluşlar aracılığı ile bu politikalar su alanına da giriş yaptı.  Bu kuruluşlar şunu savundular: “Su kıt bir kaynak, bu kıt kaynağı ekonomik bir değer olarak ele almak gerekir. Aynı zamanda su bir hak değil, bir ihtiyaç maddesidir. Kamu birimleri su hizmetlerinde tam maliyet prensibi ile daha kaliteli su hizmeti verilebilir, artan su fiyatları su israfını önleyecektir. Kamusal hizmetlerde yaşanan yolsuzluklar, bürokratik hantallık, özel işletmelerde yaşanmayacaktır.” Bütün bu savunduklarının uygulanması sayesinde de su tasarrufunun artacağını, su varlıklarının korunacağını iddia ettiler. Sermayenin krizine yanıt olarak üretilen neo-liberal politikalar söylendiğinin aksine doğal olarak, su varlık ve hizmetlerinin tam anlamıyla piyasaya açılmasına, su varlıklarının daha hızlı kirlenmesine ve tükenmesine yol açtı.  Artan su faturaları, kalitesi düşen su hizmetleri ile suya fiziki ve ekonomik erişim önünde engeller arttı. Örneğin kamunun yeterli yatırım yapmaması nedeniyle artık musluklardan su içemiyoruz. Tüm içme suyu ihtiyacımızı ambalajlı sulardan karşılamak zorunda bırakıldık. Ambalajlı suların üretilmesi, taşınması, depolanması ve şişelerin doğada çok uzun yıllar kalması gibi ekolojik açıdan maliyeti, fiyatının kat kat fazla olmasıyla da ekonomik açıdan maliyeti musluk sularına göre çok fazla. Ambalajlı su kullanımı su varlıklarının daha hızlı tükenmesine yol açıyor, su krizini büyütüyor. Bu akıl almaz işleyişten tek karlı çıkan ise ambalajlı su şirketleri.</p>
<p><strong>İklim</strong> <strong>değişikliğinin de su krizini derinleştirdiğini belirtiyorsunuz. Aralarında nasıl bir bağlantı var?</strong></p>
<p>Dünya ikliminin düzenleyicisi su varlıklarının her bir damlası iklim değişimden etkileniyor, birbirini etkiliyor. Okyanuslar, denizler;  ısınıyor, seviyeleri yükseliyor, daha asitli hale geliyor.  NASA’nın 1992 yılından bu yana uydu aracılığıyla topladığı verilere göre; okyanuslar 1992’den bu yana ortalama 7.6 santimetre, bazı bölgelerde ise 23 santimetreden fazla yükselmiş durumda. Şu ana kadar olan sıcaklık artışı bir derecenin biraz üstünde. Bunun bile deniz seviyelerini bir metreden daha fazla artıracağı söyleniyor. Bir metrelik bir artış ise; başta ada ülkelerini, Asya kıtasında yaşayan 150 milyondan fazla insanı etkileyecek. Şimdikinden bir ya da birkaç metre yüksek deniz seviyesi üzerinde esen fırtınaların yükselttiği, daha içerilere taşıdığı dalgaların yaratacağı yıkımlar var. Geçen ağustos ayında ABD’yi peş peşe vuran Harvey, Irma, Jose kasırgaları hali hazırda bunu gösterdi. Okyanus sularının 20-30 yıl öncesinde göre daha sıcak olması, denizlerin birkaç santim yükselmiş olması, fırtınaların hızını, süresini, şiddetini artırdı. Yağış rejimlerindeki değişiklik örneğin sıcaklık artışı ile artık daha az kar yağması, buzulların erimesi ile bunlardan beslenen nehir ve yeraltı sularının kapasitelerinde radikal düşüşlere yol açıyor. Sıcaklıkla birlikte buharlaşma oranları artıyor. Gezegendeki su miktarı değişmeden su döngüsü içinde hareket etmeye devam etse de aylar boyunca yağacak yağmurun saatler içinde yağması, on yılda bir görülen şiddetli kuraklığın birbirini takip eden yıllar içinde yaşanması, suya en çok ihtiyaç duyulan zaman ve yerde bulunmaması gibi birçok birbirini etkileyen unsur var.</p>
<p><strong>Peki su krizine karşı Türkiye’de ve dünyada gelişen su adaleti hareketinin de bir parçası olduğunuzu söylemiştiniz. Bu hareket neyi savunuyor, su krizine karşı çözüm önerileri neler?</strong></p>
<figure id="attachment_20223" aria-describedby="caption-attachment-20223" style="width: 181px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20223" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/11/Screenshot_20171121-094907.png" alt="" width="181" height="322" /><figcaption id="caption-attachment-20223" class="wp-caption-text">Özdeş Özbay</figcaption></figure>
<p><strong>Özdeş Özbay:</strong> Dünyada yükselen su hakkı hareketi neo-liberal uygulamaların çökmeye başladığı 1990’larda ortaya çıktı. 1970’lerden itibaren IMF ve Dünya Bankası su ve hıfzıssıhha hizmetlerinin “verimsiz” kamu kurumlarından alınmasını ve özelleştirilmesini dayatıyordu. Büyük endüstriyel tarım ve enerji üretimi için dev barajları teşvik ediyor ve kaynak sağlıyordu. Kamuya hem en her hizmetinde kamu-özel iş birliğini dayatıyordu. Ancak kısa sürede özellikle dev baraj projeleri tepki görmeye başladı. Hem bu projeler için büyük yolsuzluklar ortaya saçıldı hem de barajlar milyonlarca insanı olumsuz etkilemeye ve göç etmeye zorladı. Kırsal su hakkı mücadeleleri olarak gruplayabileceğimiz bu hareketlerin en büyükleri Hindistan’daki Narmada Vadisi direnişi ve Amazonlardaki yerli halkların direnişidir. Tabii kırsal mücadeleler sadece baraj karşıtı hareketlerden oluşmuyor. Geçtiğimiz yıl petrol boru hattı projesine karşı su varlıklarının yok edilmesine karşı direnen ABD’li Kuzey Dakota yerlilerinin direnişi çok önemliydi. Bu mücadeleler, Ekvador Anayasası’nda yer alan “iyi yaşam hakkı” ve son yıllarda yasalaşmaya başlayan nehirlere “canlı varlık” statüsü gibi hukuki başarılar elde etmeyi başardılar.</p>
<p>Su ve hıfzıssıhha hizmetlerinin özelleştirilmesi ise kentsel su hakkı mücadeleleri açısından büyük önem taşıyor. Özelleştirilen hizmetler 1990’larda fiyatların aşırı yükselmesine, altyapı yatırımlarının azalmasına ve su kalitesinin kötüleşmesine neden olmuştu. 1990’ların ortasından itibaren İtalya’dan yükselen su mücadelesi dünyaya “müşterekler” kavramını kazandırdı. Böylece suya kamu-özel ikiliği içerisinden bakan yönetim anlayışına karşı katılımcı bir demokratik içerik sağlanmış oldu. Ayrıca bu başlangıç noktası dünyanın birçok ülkesine yayılan bir “yeniden belediyeleştirme” hareketinin oluşmasını getirdi. Bu hareket sayesinde 2000 ile 2014 yılları arasında tüm dünyada toplam 180 &#8216;yeniden belediyeleştirme&#8217; vakasını yaşandı. Kentlerdeki su hareketlerinin diğer toplumsal hareketlerle birleşmesi Katalonya’da ve İrlanda’da yeni radikal sol koalisyonların oluşmasını da yol açtı. İspanya’da su hareketleri &#8216;Öfkeliler Hareketi&#8217; sonrası diğer toplumsal hareketlerle birleşti. Katalonya’da bütün toplumsal hareketler “Müşterek Barselona” isimli bir yurttaşlar inisiyatifi kurdu ve 2015 yılında belediye seçimlerini kazandı. İspanya genelinde ise aynı seçimlerde Madrid, Valensiya gibi birçok büyük şehir radikal sol adayların eline geçti. 2016 yılında bu belediyeler ve su hareketleri İspanya&#8217;nın başkenti Madrid’te Kamusal Su İçin Şehirler Konferansı düzenlediler. Katılan belediyeler ortak bir deklarasyonla su müştereğini koruyacaklarını ilan ettiler. İrlanda’da İMF dayatması olarak uygulanmaya çalışılan su faturası uygulamalarına karşı Su Hakkı Hareketi İspanya’da olduğu gibi diğer toplumsal hareketler birleşerek “Kârdan Önce İnsan” platformunu kurdu. Bu platform 2016 seçimlerinde neo-liberalizm karşıtı diğer kampanyalarla ve sosyalist partilerle bir ittifak kurarak parlamentoya altı vekil göndermeyi başardı. Böylece hareketler su hakkını savunma durumundan çıkıp sosyal adaleti sağlama amacı güden bir çıkış yapmış oldular.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/21/su-varliklari-oncelikle-insani-ekolojik-amacli-kullanilmali/">&#8220;Su varlıkları öncelikle insani ve ekolojik amaçlı kullanılmalı!&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşam İçin Su Yaz Kampı Büyükada’da: Başvurular Başladı!</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/25/yasam-icin-su-yaz-kampi-25-26-27-agustosta-buyukadada-basvurular-basladi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2017 11:45:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Yönetimler]]></category>
		<category><![CDATA[Adalar Kent Konseyi]]></category>
		<category><![CDATA[Kartal Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[su hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam İçin Su Yaz Kampı]]></category>
		<category><![CDATA[yaz kampı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=17086</guid>

					<description><![CDATA[<p>Su Hakkı Kampanyası’nın Kartal Belediyesi’nin desteğiyle geçen yıl ilkini düzenlediği Yaşam İçin Su Yaz Kampı bu yıl  25-26-27 Ağustos tarihlerinde yine Büyükada Kartal Belediye Tesisleri’nde gerçekleşecek. Bu yıl bir kez daha Kartal Belediyesi’nin desteği düzenlenecek yaz kampında Adalar Kent Konseyi de yer alacak. Film gösterimlerinin, atölyelerin, ve toplantıların yapılacağı yaz kampında yerel hareketlerden ve çeşitli [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/25/yasam-icin-su-yaz-kampi-25-26-27-agustosta-buyukadada-basvurular-basladi/">Yaşam İçin Su Yaz Kampı Büyükada’da: Başvurular Başladı!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Su Hakkı Kampanyası’nın Kartal Belediyesi’nin desteğiyle geçen yıl ilkini düzenlediği Yaşam İçin Su Yaz Kampı bu yıl  25-26-27 Ağustos tarihlerinde yine Büyükada Kartal Belediye Tesisleri’nde gerçekleşecek. Bu yıl bir kez daha Kartal Belediyesi’nin desteği düzenlenecek yaz kampında Adalar Kent Konseyi de yer alacak. Film gösterimlerinin, atölyelerin, ve toplantıların yapılacağı yaz kampında yerel hareketlerden ve çeşitli kurumlardan konuşmacılar yer alacak.<span id="more-18386"></span></p>
<p><span id="more-17086"></span></p>
<p>Üç gün boyunca  hem su hakkı mücadelesini nasıl büyüteceğimizi konuşacağımız hem de deniz kıyısında, ağaçların arasında birlikte güzel vakit geçireceğimiz yaz kampına katılım tamamen ücretsiz olmakla birlikte 60 katılımcı ile sınırlı olacaktır. Bu nedenle başvuru formunu dolduranlar arasından bir seçim yapılacaktır. Kampa katılmayı düşünüyorsanız başvuru formunu 6 Ağustos gününe kadar doldurmanızı rica ediyoruz. 11 Ağustos cuma günü ise e-mail adresine başvurunuzla ilgili mail göndereceğiz.  Konaklama Kartal Belediyesi’nin Büyükada Sosyal Tesisleri’nin çay bahçesi alanında herkesin kendi yanında getirdiği çadırlarda olacak.</p>
<p>Program içeriğini <a href="http://www.suhakki.org/2017/07/yasam-icin-su-yaz-kampi-25-26-27-agustosta-buyukadada-kayitlar-basladi/#.WXckpnmQyzn" target="_blank" rel="noopener noreferrer">suhakki.org</a>&#8216;ta bulabileceğiniz yaz kampının konuşmacıları çok yakında ilan edilecektir.</p>
<p>Başvuru formu için <a href="https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSezIlwqb-8lzCzdLf1jXzcI3veYFiTMcCYN8KnUIBvzUmzpTg/viewform" target="_blank" rel="noopener noreferrer">buraya tıklayabilirsiniz</a>.<em> </em></p>
<p>Not: Ana görsel geçen sene yapılan kampta çekilmiştir ve <a href="http://www.suhakki.org/2016/08/yasam-icin-su-yaz-kampi-sona-erdi/#.WXclJ3mQyzl" target="_blank" rel="noopener noreferrer">buradan</a> alınmıştır.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/25/yasam-icin-su-yaz-kampi-25-26-27-agustosta-buyukadada-basvurular-basladi/">Yaşam İçin Su Yaz Kampı Büyükada’da: Başvurular Başladı!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Su Hakkı Kampanyası: Su hakkı temel bir insan hakkıdır</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/26/su-hakki-kampanyasi-su-hakki-temel-bir-insan-hakkidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bahar Kılınç]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 May 2017 11:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Belediye]]></category>
		<category><![CDATA[birleşmiş milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Devirde Yemek Yemek Mide İster]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Su Forumu]]></category>
		<category><![CDATA[Ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[gıda dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[melen projesi]]></category>
		<category><![CDATA[nuran yüce]]></category>
		<category><![CDATA[özelleştirme]]></category>
		<category><![CDATA[su hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[su hakkı kampanyası]]></category>
		<category><![CDATA[su kaynakları]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir kalkınma hedefleri]]></category>
		<category><![CDATA[suyuma dokunma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=15088</guid>

					<description><![CDATA[<p>Su meselesini politik bir yerden okuduklarını söyleyen Su Hakkı Kampanyası hakkında daha fazlasını öğrenmek için kampanya aktivistlerinden Nuran Yüce ile konuştuk. Nuran Yüce suyun kendine ait bir hakkı olduğunu söyledi ve suya dair çeşitli fikirleriyle &#8220;Bu devirde yemek yemek mide ister&#8221; adlı gıda dosyamıza katkıda bulundu. &#8220;Su hakkı hem doğanın hem de insanın hakkını birlikte [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/26/su-hakki-kampanyasi-su-hakki-temel-bir-insan-hakkidir/">Su Hakkı Kampanyası: Su hakkı temel bir insan hakkıdır</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Su meselesini politik bir yerden okuduklarını söyleyen Su Hakkı Kampanyası hakkında daha fazlasını öğrenmek için kampanya aktivistlerinden Nuran Yüce ile konuştuk. Nuran Yüce suyun kendine ait bir hakkı olduğunu söyledi ve suya dair çeşitli fikirleriyle &#8220;Bu devirde yemek yemek mide ister&#8221; adlı gıda dosyamıza katkıda bulundu.</strong><span id="more-15088"></span></p>
<h4>&#8220;Su hakkı hem doğanın hem de insanın hakkını birlikte savunmak anlamına geliyor&#8221;</h4>
<p><b>-Öncelikle “su hakkı” nedir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su hakkı dediğimizde insan hakkı ve suyun bizzat kendisinin hakkı olan daha geniş bir kavramdan bahsediyoruz.  Biz aslında şunu anlatmaya çalışıyoruz; insan ve doğa birbirinden bağımsız değil. İkisi bir bütün ve etkileşim içindeler. Biz insanlar doğanın bir parçasıyız doğa da bizim bir parçamız. Su hakkı bu bütün içinde hem doğanın hem insanın hakkını birlikte savunmak anlamına geliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su hakkı temel bir insan hakkıdır. Hiç kimsenin fiziki, ekonomik ya da başka özelliklerinden dolayı suya erişimi engellenemez, su hakkımız hiçbir şekilde gasp edilemez. Çünkü su yaşamın temel kaynağıdır. Su olmadan insanlar yaşayamaz. Bu doğuştan gelen haklarımızın arasındadır. Bu yüzden de bir temel hak olarak tanınması için mücadele ediyoruz. Ama su hakkının temel bir insan hakkı olarak tanınması demek aynı zamanda su varlığının hakkının tanınmasıyla çok örtüşen bir talep. Çünkü eğer suyun kendi var olma hakkını tanımazsak zaten insanların kullanabileceği bir su da olmayacak. Bu şekilde daha geniş bir çerçeveden bakmaya çalışıyoruz.</span></p>
<h4>&#8220;Su Hakkı kampanyası da her alanda yaygınlaşan su gasbına karşı oluşan bir kampanya&#8221;</h4>
<p><b>-Bize biraz Su Hakkı Kampanyası’nı anlatır mısınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su Hakkı Kampanyası 2010 yılından beri var. 2009 yılında Türkiye&#8217;de Dünya Su Forumu gerçekleşmişti. O dönemde Dünya Su Forumu’na alternatif forumlar yapıldı. O alternatif forumların bir tanesinin içindeydi Su Hakkı Kampanyası. O dönemlerde “Suyuma dokunma!” sloganıyla faaliyet yürütüyorduk. 2010&#8217;dan itibaren ise Su Hakkı olarak devam etmeye başladık. Aslında dünya su forumlarının tarihi biraz daha geç.  3 yılda bir uluslararası nitelikte,  hükümetlerin düzenlediği, bakanlar düzeyinde katılımların olduğu, ağırlıklı olarak şirketlerin yer aldığı resmi forumlar bunlar. Bu oluşum içinde genel olarak insanlara şu anlatılmaya başlandı; “Su temel bir hak değil bir ihtiyaç maddesidir, suyu da piyasa içerisinde normal ihtiyaç maddeleri gibi karşılayabilirsiniz.” Ayrıca var olan su krizinden de faydalanarak; “Su gittikçe değerli bir hale geliyor, kıt bir kaynak haline geliyor. Bu suyu korumak lazım. Korumanın yöntemi olarak ise bu varlığa bir değer biçmemiz gerekiyor ki insanlar har vurup harman savurmasınlar” dediler. </span></p>
<figure id="attachment_15090" aria-describedby="caption-attachment-15090" style="width: 330px" class="wp-caption alignright"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-15090 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/05/nuran-yuce.jpg" alt="" width="330" height="330" /><figcaption id="caption-attachment-15090" class="wp-caption-text">Kaynak: marksist.org</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Ayrıca “Bu güne kadar ağırlıklı olarak su hizmetleri kamunun elindeyken su sorunları çok arttı ve devlet bürokrasisinin içinde sorunlara hızlı yanıt üretilmedi. Şirketin titizliğinde çalışamıyor kamu mekanizmaları, bu yüzden de su varlıkları gittikçe tükeniyor, kirleniyor bir kriz oluşuyor bu krizin önüne geçmek için suyun hem hizmet alanının hem varlık olarak da özel şirketlere devredilmesi gerekiyor” denildi. Kamu kurumlarının bir ticaret işletme, şirketi gibi çalışması, su hizmetleri için yapılan her türlü maliyetin kullanıcılardan alınması gerektiği dayatıldı. Bu politikaların sonrasında su hizmetlerinde özelleştirme ve ticarileşmenin arttığını, suyun metalaştırıldığını görüyoruz.  Bu politikalardan dolayı çok sayıda insan suya ekonomik olarak erişimde problemler yaşamaya başladılar. Su hakkı talebi 2000&#8217;lerin başından itibaren çok fazla dile getirilmeye başlandı. 3 yılda bir yapılan dünya su forumlarına karşı güçlü hareketler ortaya çıkmaya başladı. Özellikle Latin Amerika ülkelerinde, ama tabii ki en gelişmişinden en gelişmemişine kadar dünyanın her ülkesinde var bu hareketler. Çünkü aynı modeller dayatılıyor;  “Su hizmetlerini özelleştirin, su hizmetlerini tam maliyet prensibiyle verin. Üstüne bir miktar kar koyun ve suyun bütün maliyetini kullanıcılardan karşılayın” deniliyor. O yüzden biz de sürekli artan faturalarla karşılaşıyoruz. Ama artan su faturalarına rağmen aynı zamanda musluklardan içme suyumuzu karşılamıyoruz. Çünkü içme suyumuz da tamamen özelleştirilmiş, ambalajlı su şirketlerine devredilmiş durumda. Su Hakkı kampanyası da her alanda yaygınlaşan su gasbına karşı oluşan bir kampanya.</span></p>
<h4>&#8220;gelirimizin %2&#8217;sinden fazlasını suya veriyoruz&#8221;</h4>
<p><b>-Su hizmetlerinin tam maliyet üzerinden fiyatlandırılması su faturalarında artışa yol açıyor ama diğer yandan suyun tasarruflu kullanımına da yol açmıyor mu? Buna neden karşı çıkıyorsunuz, biraz açar mısınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> “Suyun fiyatı arttıkça su tasarrufu sağlanacak” diyorlar ama bu bir su tasarruf sağlamaktan çok cezalandırma yöntemi ve hak gasbına yol açıyor. Özellikle dar gelirliler açısından bu böyle. İnsanlar zaten su, elektrik, doğal gaz gibi faturaları ödemekte zorluk çekiyor. Bu ödemelerin fazla gelmemesi için kullanım miktarlarını sınırlıyorlar.  Su faturalarında bazı yerlerde öyle fiyat artışları oldu ki insanlar su gibi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiler. Aslında bu bir özelleştirme modeli ve Türkiye içinden de buna örnekler verebiliriz. Su borularının tamir ücretlerinin yansıtıldığı faturalarla birlikte 500-600 liralık su faturasıyla karşılaşabiliyorsunuz. Bu istisnai bir durum değil üstelik, çünkü tüm maliyeti sizden talep ediyorlar. Ya da İstanbul içinde dönüp hesapladığınızda içme sularını da ambalajlı sulardan karşıladığımızı düşünecek olursak 4 kişilik bir aile aylık 130-140 liralık bir su parası veriyor. Bu çok ciddi bir miktar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elimizde dünya genelinde şöyle veriler var; bir ailenin gelirinin %2&#8217;si su harcamalarına gidiyorsa bu gider masraflı kategorisinde sayılıyor. Biz özellikle büyük şehirlerde -asgari ücrete göre hesaplayacak olursak- gelirimizin %2&#8217;sinden fazlasını suya veriyoruz. Bundan asıl olarak yoksullar etkileniyor. Zaten suyu daha fazla kullan zengin kesim bu fiyat politikalarından yoksullar kadar etkilenmiyor.Bütün bireysel tüketime yönelik politikalarda, vergi yöntemlerinde hep aynı şeylerle karşılaşıyoruz. Bu daha az gelirli olanları cezalandırma yöntemidir; sanki bütün sorun onların üzerinden şekilleniyormuş gibi… Oysa insanlar yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için suyu kullanıyorlar. Suyun fiyatını artırarak, insanların su kullanımlarını azaltmaya çalışmak, bu hizmeti sunanların daha çok gelir elde etmesine yarıyor ama istendiği kadar su tasarrufuna yol açmadığı gibi insanların suya erişiminde ekonomik olarak engel oluşturuyor.</span></p>
<h4>&#8220;şirketler ne kadar çevreci görünse de, ne kadar kaygı ifade etse de günün sonunda kendilerini güdüleyen şey; daha fazla kar etmek&#8221;</h4>
<p><b>-Su kaynaklarının ciddi ölçüde tükendiği bir gerçek. Özelleştirme projeleri de anlattığınız kadarıyla tükenmeyi engelleme iddiasıyla meşrulaştırıyor kendini. Sizin su kaynaklarının bitmesini ve kirlenmesini önlemek için uygulanması gerektiğini düşündüğünüz modeller var mı ?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su krizi iki tarafında kabul ettiği bir durum. Yani şirketler de hükümetler de su krizi olduğundan bahsediyorlar, biz de bahsediyoruz. Dünya genelindeki ekolojik krizin derinleştiğini ve çeşitlendiğini görüyoruz.  Su krizi ise bir çok başka krizi tetiklediği için ondaki en ufak kriz ya da sorun diğer sorunları da doğurduğundan  daha hassasiyetle yaklaşmak gerekiyor. Evet çok ciddi kaygılar oluşturuyor bu kriz. Zaten böyle kaygılarımız oluştuğu için çözüm önerileri üretmeye çalışıyoruz. Tabii bu çözüm önerilerinde dayandığımız temeller var. Kriz noktasında iki taraf da anlaşıyor ama çözüm önerileri konusunda çok farklılaşıyoruz. Şimdi var olan yöntemler şunu anlatıyor,az önce de ifade etmeye çalıştım; “Evet bir kriz var, bu krizi ancak biz piyasa koşulları içerisinde çözebiliriz” deniliyor. Oysa bu yaklaşım krizi çözmediği gibi daha da derinleştiriyor. Çünkü piyasa dediğiniz şey birbirleri ile rekabet halindeki şirketlerden oluşuyor. Her bir şirketin amacı ise ürettiği ürünü satmak ve daha fazla gelir elde etmek .Burada tasarrufa imkan yok. Bu şirketlerin doğasına ve işleyişine aykırıdır. Yani bir şişe su sattığında 1 lira kazanacaksa 3 şişe su sattığında 3 lira kazanacak. Yani tasarruf mantığı satışın içerisinde anlatabileceğiniz, uygulayabileceğiniz bir şey değil. Ne kadar şirketler çevreci görünse de, ne kadar kaygı ifade etse de günün sonunda kendilerini güdüleyen şey; daha fazla kar etmek. Bizim kaygımız ise hayatta kalma o yüzden de çözümlerimiz çok farklı. Evet biz de su varlıklarını korumak, iyileştirmek gerektiğini söylüyoruz. Fakat şimdi dönüp bakıyoruz su varlıkları korunuyor mu? Bir ticari işletme veya bir şirket gibi çalışan AKP hükümetinin yaptıklarına bakalım. Örneğin 3. Köprü ve 3. havalimanının inşa edildiği yerler İstanbul&#8217;un önemli su havzalarıdır. Bu su havzaları yok edildiğinde İstanbul&#8217;un su krizinin büyüyeceği anlamına gelir. Bir yandan “Kriz var suyu tasarruflu kullanın” deniyor ama bir yandan da su varlıkları yok ediliyor. Sonra da İstanbul’a su temin etmek için ekolojik ve ekonomik maliyeti yüksek havzalar arası su aktarım projeleri ya da barajlar yapılıyor. Ve bütün bu büyük projelerin maliyetleri faturalarımıza yansıtılıyor. Piyasa merkezli çözümler krizi çözmüyor, derinleştiriyor. Su krizini çözmek için öncelikle su varlıklarını korumak ve iyileştirmek gerekiyor. İkincisi, suyu verimli ve tasarruflu kullanma yöntemlerine ihtiyacımız var ki bu da piyasanın asla benimseyeceği yöntem değil. Neden? Yine bir örnek vereyim; evimizdeki musluklardan su içebiliriz ama içemiyoruz çünkü buna yönelik kamu harcamaları yapılmıyor, alt yapı hizmetleri yenilenmiyor. Fakat düşünelim ki alt yapı hizmetlerine yeterli kaynak ayrıldı ve musluklardan içilebilir nitelikte su akmaya başladı. Birdenbire büyük bir ambalajlı su sektörü açıkta kalacak. Bu anlamlı bir açıkta kalma mı? Evet insan ve doğa açısından anlamlıdır çünkü her bir ambalajlı suyun ekolojik ayak izi musluk suyuna göre kat be kat fazladır. Ambalajlı suların taşınması, depolanması için harcanan enerjinin yanı sıra o şişelerin üretilmesi için de su harcanıyor. Ambalajlı sular insanlar ve su varlıklarının çıkarları açısından faydalı bir şey değil. Bundan tek karlı çıkan taraf ambalajlı su şirketleridir. Oysa bizim kolektif çözümlere ihtiyacımız var en basit ve en temel taleplerimizden bir tanesi; ambalajlı su tüketiminin azalması için musluktan temiz, kaliteli, içilebilir suyun akmasıdır.</span></p>
<h4>&#8220;2000&#8217;lerden itibaren hiç kimsenin aklına musluktan su içilebileceği gelmiyor&#8221;</h4>
<p><b>-Musluktan su içmek hele de İstanbul’da bunu düşünmek oldukça zor. Musluktan su içebilir miyiz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Musluktan su içme fikri bize şu an çok uzak geliyor ama içebiliriz ve bunu talep etmeliyiz. Aslında bu bir süreç. 90&#8217;lardan itibaren bir algı oluştu; bu İstanbul özelinde başlayan bir süreçti. Bir yanıyla suyun kokusu ve rengindeki sorunlar musluklardan sağlıklı su içme imkanının olmadığını gösterdi ve buna yönelik çözüm olarak o dönemlerde su satan dükkanlar devreye girdi. Daha sonrasında ise 19 litrelik damacana suların yasal olarak satışına izin verildi. Ondan sonra da içme suyuyla kullanım suyunun yolu tamamen ayrıldı. 2000&#8217;lerden itibaren hiç kimsenin aklına musluktan su içilebileceği gelmiyor. Herkes sanki başından itibaren tek çözüm ambalajlı suymuş gibi içme suyu ihtiyacını oradan karşılıyor. İlk olarak bu algının geri döndürülmesi lazım ama bu algıyı döndürmek için de tüm altyapı sistemlerinin evlerimize gelen şebeke suyunu taşıyan borular dahil sağlıklı bir yapıya kavuşturulması gerekiyor.Su altyapılarının yenilenmesi, bakımının yapılması tabi büyük işler ama yapılamayacak işler değil. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ayrıca içilebilir kalitede su dediğimizde tat, koku gibi unsurlar da devreye giriyor. Oysa şuanda daha ucuz olduğu için sular temizlik amaçlı sadece klorlanıyor. Bu nedenle de temiz ama yine içilemez nitelikte bir su sağlanmış oluyor. Aslında bir çok ambalajlı su da bizim musluktan akan suyun işlenmiş halidir. Şişenin üstünde işlenmiş su yazıyorsa bu bildiğimiz barajlardaki suyun ters osmoz yöntemiyle sirkülasyonunun sağlanıp şişelenmiş halidir. Ambalajlı su şirketi barajın yanına fabrika kurup barajdan aldığı suyu işleyip, şişeye dolduruyor ve piyasaya çıkarıyor. “hijyenik” diyor ve tadı kaliteli bir su diye bize veriyor. Aynı su borularla direkt olarak evlerimize gelebilir. Bazı sular kaynaktan dolduruluyor, onu da söylemek lazım  ama bu tahmin ettiğimiz kadar büyük miktarlarda değil. Musluktan su içemememizin en temel, en belirleyici nedeni su hizmetlerinin uzun zamandır kamusal hizmet alanı içinde görülmemesi ve su altyapı hizmetleri için gerekli yatırımın yapılmamasıdır.</span></p>
<h4>&#8220;Banyo ve mutfakta kullanılan gri su arıtılıp yeniden kullanıma sokulsa, ortalama %50’lik bir su tasarrufu sağlanabilir&#8221;</h4>
<p><b>-Tekrar suyu tasarruflu kullanma yöntemlerine dönecek olursak başka neler öneriyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Suyu tasarruflu kullanmaya teşvik edecek yöntemlerinden biri temel ihtiyaçlara yetecek miktardaki suyun ücretsiz verilmesidir. Bu </span><span style="font-weight: 400;">kentlerde su tüketimini azaltmak için suyun fiyatını artıran, yani yoksulları cezalandırma yerine, daha az kullananı ödüllendiren bir yöntemdir. Temel ihtiyaçları karşılamaya yetecek miktarda suyun ücretsiz olması etkin bir su tasarrufunu, insan hakkını ihlal etmeden gerçekleştirebilir. Gri suyun arıtılması ve yeniden kullanımı, yağmur suyu hasadı ve yeşil binalar gibi teknik yöntemler ile de su en verimli şekilde kullanabilir. Örneğin İstanbul’da günlük su tüketimi 2,6 milyon m</span><span style="font-weight: 400;">3</span><span style="font-weight: 400;"> civarında. Bu miktarın %90’dan fazlası da evsel su kullanımı. Banyo ve mutfakta kullanılan gri su arıtılıp yeniden kullanıma sokulsa, ortalama %50’lik bir su tasarrufu sağlanabilir. Ayrıca yine altyapı hizmetlerine gerekli yatırımların yapılmaması nedeniyle barajlardan evimize gelinceye kadar suyun yaklaşık dörtte biri kayboluyor. Kayıpların önüne geçilse su kullanımında büyük oranda tasarruf sağlanacak. Yağmur suyundan da faydalanabiliriz. Şuanda betona gark edilen kentlerde yağışın neredeyse tamamı kanalizasyon sistemine ya da denize gidiyor. Oysa yağmur suyunu çok az arıtmaya tabi tutarak kullanabileceğimiz çok çeşitli alanlar var. Tüm bu yöntemlerle birlikte ciddi su tasarrufu gerçekleştirebiliriz. Ve bu yöntemleri hayata geçirdiğimizde Melen gibi projelere gerek kalmaz.</span></p>
<h4>&#8220;Tatlı ya da tuzlu su varlıkları ciddi kirlenme yüzünden tükenme noktasında&#8221;</h4>
<p><b>-Burada suyun kendi hakkına dönelim. Suya ne kadar çok zarar veriyoruz, günümüzde suyun kendi hakkını ne kadar gasp etmiş durumdayız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Su varlıklarının kirlendiği ve tükendiği konusunda neredeyse her gün yeni bir veriyle karşılaşıyoruz. Türkiye’de son 50 yılda Marmara Denizi büyüklüğünde sulak alan yok edildi. </span><span style="font-weight: 400;">Dünyanın en büyük yeraltı suyu havzalarının üçte biri insani tüketime bağlı olarak hızla tükeniyor ve iklim değişikliğiyle birlikte bu durum daha da kötüleşiyor. Bu akiferler dünya nüfusunun %35’i için çok önemli bir içme suyu kaynağı. Bu oran 2 milyarı aşan bir nüfusuna karşılık geliyor. </span><span style="font-weight: 400;">Bu çok kaygı verici bir veri. Yeraltı sularının önemli bir kısmını kaybediyoruz. İklim değişikliği nedeniyle yağış rejimlerinde büyük değişiklikler yaşıyoruz. Nehirlerin debisinde düşüşler var. Hem nüfus artışı, hem sanayi, hem debideki düşüş nehirlerin kirlenme oranlarını daha fazla artırıyor. Okyanuslar aynı şekilde çok ciddi bir kirlilik içerisinde. Okyanusun en derin noktası Mariana Çukuru&#8217;nda bile çok yoğun bir plastik kirliliği var. Bütün bunlardan sonra tatlı ya da tuzlu tüm su varlıklarının ciddi bir kirlilikle tükenme noktasında olduğunu söyleyebiliriz.</span></p>
<h4>&#8220;Kriz noktasında anlaşıyoruz ama çözümler yine piyasa içerisinde aranıyor ya da hiç aranmayıp sadece söylem düzeyinde kalıyor&#8221;</h4>
<p><b>-Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ilan edildi 2015&#8217;te biliyorsunuz. O hedefler içerisinde suya ulaşım hakkı da var BM üyesi ülkelere bu konuyu çözün diyerek hedefler konmuş durumda. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Az önce de söylemeye çalıştım, aslında kriz noktasında anlaşıyoruz çünkü elde veriler var ve bu veriler sadece bizde yok. Bütün bu organizasyonların hepsinin elinde var. Çocuk ölüm sayıları da var, su kirlilik oranları da var, suya ekonomik ya da fiziki nedenlerle erişemeyen insan sayısının her geçen gün arttığına ilişkin veriler de var. BM&#8217;in bir önceki sekreteri </span><i><span style="font-weight: 400;">“BM&#8217;in misyonu tüm dünyada barış, huzurun tesis edilmesi, yoksullukla mücadele etmek. Bunları sağlamak için BM aktif rol almaya çalışıyor ama şu an dünyanın 10’dan fazla yerinde savaş, kuraklık ve açlık var. Bunların her birine BM&#8217;in yetişme imkanı ve ihtimali yok. Bu yüzden herkesin çözüm için kafa yorması gerekir”</span></i><span style="font-weight: 400;"> diye uyarıda bulunmuştu. Haklı da çünkü günümüzde birden fazla krizi aynı anda yaşıyoruz. İklim değişikliğinin şiddetlendirdiği su krizi büyük göç dalgalarına, toplumsal çatışmalara yol açar nitelikte. İnsanlar hayatta kalmak için suya, gıdaya ulaşmak için göç ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tabii çözümler yine piyasa içerisinde arandığı için ya da hiç aranmayıp sadece söylem düzeyinde kaldığı için gerçekçi çözümlerden bahsedemiyoruz. Türkiye de aynı zirvelere katılıyor ve bu zirvelerde etkili konuşmalar da yapıyor.  Örneğin iklim değişikliği konusunda Türkiye adalet kavramını kullanıyor, tarihsel olarak karbon salımından sorumlu olan ve gelişmelerini fosil yakıtlar üzerinden gerçekleştirmiş olan ülkelere dönüp “Şimdiye kadar siz fosil yakıtları kullanarak zenginleştiniz, dünyanın iklimini bozdunuz. Bizim de gelişme hakkımız var, sizlerle aynı kapasiteye gelinceye kadar fosil yakıt kullanmaya devam edeceğiz” diyor. Ama şöyle bir gerçek var ki gezegen bir bütün. Türkiye&#8217;nin artan sera gazları emisyonu herkesi etkiliyor. Somali&#8217;deki kuraklığa karşı duyarsız kalmadığı ile övünen hükümet, Türkiye&#8217;de açtığı her bir termik santral ile  Somali&#8217;deki insanların susuz kalmasına yol açıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz su meselesini çok politik bir yerden okuyoruz. Su meselesini sadece bir çevre meselesi olarak görmüyoruz; hem sistem sorunu olarak görüyoruz hem de sınıfsal bir mesele olarak görüyoruz. Şuanda ilk kez 3 büyük krizi aynı anda yaşıyoruz. Kapitalizmin yükseldiği dönemden itibaren ilk kez fosil yakıt kullanımına bağlı olarak küresel iklim değişiminden geçiyoruz. Bu insanlığın sebep olduğu bir kriz ve buna hala çözüm bulunabilmiş değil. Bir diğeri, 2008&#8217;de başlayan büyük ekonomik kriz. Bu ekonomik kriz de hala istenilen düzeyde çözülmüş değil. Üçüncü olarak kapitalizmin rekabetçi yapısından kaynaklı büyük devletlerin yürüttüğü sıcak savaştan yani emperyalist krizden söz ediyoruz. Ukrayna, Gürcistan, şimdi Suriye… Bir yığın devletin birbirine girdiği dönemde bir göç dalgasından söz ediyoruz. Bunların tabii her biri bir şekilde su meselesine bağlanıyor ama tek sebebi su değil. Dolayısıyla biz biraz daha genel bir perspektif içinde su meselesini ele almaya, anlatmaya çalışıyoruz.</span></p>
<h4>&#8220;Krizin oluşmasından bizzat sorumlu olanlar, krizin faturasını da üstlenmemizi istiyorlar&#8221;</h4>
<p><span style="font-weight: 400;">&#8211;</span><b>Peki bu kriz ortamı içinde verilen mücadelelerin elde ettiği bir kazanım var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir dizi kazanımımız var ve küresel kazanımlar bunlar. Su meselesi özellikle gelişmekte olan ülkelerde, Hindistan&#8217;da Latin Amerika&#8217;da köylü ayaklanmalarına, işçi sınıfı hareketi üzerinden gelişiyor ve bir takım kazanımlar var. Yasal, uluslararası ve hukuki kazanımlar da var. 2010&#8217;dan itibaren BM su hakkkını insan hakkı olarak tanıdı. Bu aşağıda gelen mücadelenin sonucunda oldu. Su hakkının bu ülkede de anayasal güvence altına alınmasını istiyoruz. Eğer su hakkı anayasal bir hak olarak tanınsa su faturasını ödemediği için birinin suyunu kesemezsiniz, bu insan hakkı ihlaline girer. Anayasal güvence aynı zamanda su varlıklarının ticaretleştirilmesi, metalaştırılması ve belediyeler tarafından üzerine kâr konularak satılmasının önünde engel olmak anlamına geliyor. Bunun ötesine geçebilen başarılı uygulamalar da var. </span><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda çeşitli ülkelerde nehirlerin de akma hakkı olduğuna yönelik mahkeme kararları alınmaya başlandı. Su hakkı mücadelelerinin özellikle su etrafında kendine özgü kültürel bir yaşamları da olan yerli halklar tarafından verildiği bölgelerde bu hak öne çıkıyor. Nehirlerin akma hakkı insanı değil doğayı merkeze alan bir düzenleme </span><span style="font-weight: 400;">Bolivya&#8217;da ve Ekvador&#8217;da </span><span style="font-weight: 400;">“vivir bien” (iyi yaşam) hakkını güvence altına alan ve doğaya özerk bir konum kazandıran yasal düzenlemeler var.</span><span style="font-weight: 400;"> İrlanda&#8217;da su hakkı hareketi var; bizim de kendimize örnek aldığımız İrlanda’daki su hareketi çok sınıfsal bir yerden yükseliyor. 2008 krizinde  IMF’nin İrlanda&#8217;ya dayattığı paketin içinde suyun ücretlendirilmesi de vardı. O zamana kadar evlerinde sayaç olmayan ve suya yılda bir kez düşük miktarda ödeme yapan İrlandalılara “sayaçlar takılacak ve İrlanda&#8217;ya verilen krediler buradan toplanan parayla geri ödenecek” denildi. İşsizliğin arttığı , gelirlerin düştüğü bir dönemde suyun ücretlendirilmesi ciddi bir sınıfsal mesele oldu ve Su Hakkı adında dev bir platform oluştu. Yüz binler sokağa çıktı ve sayaçları taktırmadılar. İktidarı zora soktular, sendikalarla toplumsal muhalefetin yan yana gelmesi sosyalist bir hareket oluşturdu. Son olarak geçen yılki seçimlere katılıp 6 vekil kazandılar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Korkunç koşullardan geçiyoruz.</span><span style="font-weight: 400;"> Otuz yıldır uygulanan piyasa merkezli politikaların sonucunda su varlıkları daha fazla tükendi, daha fazla kirlendi, ambalajlı su şirketleri daha fazla kâr elde etti ve birer ticari işletme gibi çalışan belediyelerin su gelirleri artı. Krizin oluşmasından bizzat sorumlu olanlar, krizin faturasını da üstlenmemizi istiyorlar. Buna hayır diyecek büyük bir hareketi </span><span style="font-weight: 400;">somut taleplere dayanarak oluşturabilir ve kazanımlar elde edebiliriz.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/05/26/su-hakki-kampanyasi-su-hakki-temel-bir-insan-hakkidir/">Su Hakkı Kampanyası: Su hakkı temel bir insan hakkıdır</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
