<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Magma dergisi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/magma-dergisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/magma-dergisi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Jan 2020 11:32:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Magma dergisi arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/magma-dergisi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Güvercinin Rüyası Sergisi Mardin Arkeoloji Müzesi’nde</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/09/07/guvercinin-ruyasi-sergisi-mardin-arkeoloji-muzesinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Sep 2017 13:10:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Güvercinin Rüyası]]></category>
		<category><![CDATA[Magma dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mardin]]></category>
		<category><![CDATA[Mardin Arkeoloji Müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[Özcan Yüksek]]></category>
		<category><![CDATA[Yuko]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Sönmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=18149</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ressam Yuko’nun, yerli halkların ve doğanın ilham verdiği resim sergisi Mardin Arkeoloji Müzesi’nde açılıyor. “Güvercinin Rüyası” isimli sergi Yüksel Sönmez’in Türkiye’deki ilk sergisi. Sergideki resimlere Özcan Yüksek’in yazıları eşlik ediyor. Yuko’nun ‘Güvercinin Rüyası’ adlı sergisi 8-24 Eylül tarihlerinde Mardin Artuklu Üniversitesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. 1985 senesinde Berlin Edebiyat Evi’nde ilk resim sergisini açan ve 1989 senesinde [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/09/07/guvercinin-ruyasi-sergisi-mardin-arkeoloji-muzesinde/">Güvercinin Rüyası Sergisi Mardin Arkeoloji Müzesi’nde</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ressam Yuko’nun, yerli halkların ve doğanın ilham verdiği resim sergisi Mardin Arkeoloji Müzesi’nde açılıyor. “Güvercinin Rüyası” isimli sergi Yüksel Sönmez’in Türkiye’deki ilk sergisi. Sergideki resimlere Özcan Yüksek’in yazıları eşlik ediyor.</strong><span id="more-18149"></span></p>
<p>Yuko’nun ‘Güvercinin Rüyası’ adlı sergisi <strong>8-24 Eylül</strong> tarihlerinde Mardin Artuklu Üniversitesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. 1985 senesinde Berlin Edebiyat Evi’nde ilk resim sergisini açan ve 1989 senesinde Berlin Kültür Senatosu bursunu kazanan Yuko’nun başlıca sergilenecek tabloları arasında “Büyücü”, &#8220;Kartalın Rüyası&#8221;, &#8220;Okyanustaki Ötekiler&#8221; ve “Güvercinin Rüyası” gibi eserleri bulunuyor. Magma Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek de, Yuko’nun “Güvercinin Rüyası” adlı sergisinin kataloğuna, gezegeni, yerli düşüncesini, şaman ruhunu anlatan bir yazı yazdı. Ayrıca Yuko’nun resimlerinin her biri için de  yorumlamalarda bulundu. İtalya, Hollanda, Hindistan, Tayland, Laos, Vietnam, Brezilya, Meksika, Guatemala’da uzun süre yaşayan, birçok kişisel sergiye imza atıp, ortak sergiye katılan Yuko’nun sorgulamalarına siz de tanıklık edin…</p>
<p>Ressam Yuko, Anadolu’da, Erzurum’a bağlı Çağlar Köyü’nde dünyaya geldi. Toprak ve çamurla yoğrulmuş köyde, ilkokulu köyde, orta okul ve liseyi Ankara’da okudu, sonrasında ailesiyle birlikte Berlin’e taşındı. Orada da kalmayıp, Arizona’da Hopi Kızılderilileri ile tanıştı, altı ay onlarla birlikte yaşadı. Bundan sonraki sanat yaşamını yerli halkın dünyaya bakışı belirledi. İlk sergisini Berlin edebiyat evinde açan Yuko’nun, aynı kentte bir çok kişisel ve karma sergisi oldu. Resimlerini çoğunlukla aylarca kaldığı Amazon yerlileri, Orta Amerika yerlileri arasında yaptı.</p>
<p><strong>Magma Dergisi Genel Koordinatörü Özcan Yüksek’in kaleminden Yuko&#8217;nun sanatı</strong>:</p>
<p>Ressam resmin içindedir. O resim günün birinde başkasının duvar boşluğunu dolduracak olsa bile, bu gerçek değişmez. Bir resim koleksiyoncusu aynı ressamın birden çok resmini satın almış olsa da ressam resimlerinin içinde yaşamaya devam eder. Ressamı resmin içinde ara ey dünyalı, onu dışarıda, başka bir yerde arama boşuna! Tıpkı Tanrısal olanın, yaratıkların içinde olması gibi. Tıpkı Sibirya kamının, Amazon şamanının, içinde, ormanın tüm yaratıklarının çığlıklar atarak, pençeler göstererek, kanatlar çırparak, hırlayarak, tıslayarak, homurdanarak yaşaması gibi.</p>
<p>Altay şamanın davulu, onun tuvalidir, onu evrende, dünyanın çeşitli katmanlarında, yerin altında veya evrenin derinliklerinde, alt ve üst dünyalar arasında yolculuğa çıkartan bir uzay arabasıdır. Geyik derisi gerilmiş davulunun üzerine çeşitli resimler bezemiştir zaten, bu resimler, onun yolculuğu boyunca uğrayacağı başka dünyalar, diyarlar, kılığına bürüneceği envai çeşit canlılardır. Ormandan çıkmış, kendini doğadan koparmış, derelerini ıslah etmiş, asansöre, metrobüse, uçağa, otomobile binen insana, kendi gerçek hali değil, şamanın işte bu hali tuhaf gelir.</p>
<p>Yeni insan acıklıdır. Yaban doğadan kaçabildiği kadar uzağa kaçmaktadır. Hatta, oturduğu yüksek binaların pencerelerini dahi açamaz, gerçek havayı içine çekemez, gerçek iklim yerine, klima iklimin içinde yaşamayı ruh sağlığına uygun bulur. Çamurlu toprak, birkaç adım içine sokulabildiği orman, kirpi, alçaktan uçan kuş, her türlü vahşi hırıltı, homurtu, böğürtü, çığlık, kanat çırpması onu rahatsız eder.</p>
<p>Anadolulu bir köy çocuğu olan Yuko’nun sanatına, yalnızca şamanlar, aylarca birlikte yaşadığı yerliler, resimlerinin konusunu, boyasını, toprağını aldığı Amazon ormanı mı ilham vermiştir yalnızca? Bana kalırsa, onun resimlerinin içinde, ilk koyunu, ilk sığırı on bin küsur yıl önce Çumra’dan geçen Çarşamba Irmağı kıyısında evcilleştiren Çatalhöyüklülerin ilhamı da olmalıdır.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-18152 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001.jpg" alt="" width="356" height="475" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001.jpg 4134w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001-640x855.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001-1024x1367.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001-1280x1709.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001-610x815.jpg 610w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/09/00001-320x427.jpg 320w" sizes="(max-width: 356px) 100vw, 356px" />Çatalhöyük halkı, döşeklerinin altına gömdükleri anne babalarının, atalarının üzerinde yaşıyorlardı. Ölüleriyle birlikte uyuyorlardı. Ölüm ve yaşamın koyun koyuna yattığı, birbirinden korkmadığı, kaçmadığı, bir varmış bir yokmuş diyalektiğinin yurduydu Çatalhöyük. Sığırı evcilleştiren ilk halktı, ama boğayı evcilleştirmemişlerdi. Ne tuhaf! Belki de vahşi olan ile evcil olanın, denetlenmiş ve boyun eğdirilmiş olanın diyalektiğini devam ettirmek istiyorlardı. Bu noktada sanatlarıyla evlerinin iç duvarlarını beziyorlardı. Çitin öte tarafında, evcil olanın öte kıyısında yaşayan boğa, içlerindeki yaban gücün boynuzları olarak saygı görüyor olmalıydılar. Duvarlarında boğanın resimleri bezeliydi. Yanı sıra Anadolu parsları, turnalar ve diğerleriyle. Aradan on bin yıl geçse de, Anadolu bu yaban-evcil birlikteliğinin yaratıcılığıyla ruhunu koruyor olmalı hala. Bugün yabani boğanın nesli artık tükenmiş olsa da, Konya’nın civar dağlarda yaban koyunları özgürce koşmaktadır.</p>
<p>Çatalhöyük, Anadolu’nun özgürlük çağıydı. Tarih öncesiydi. Yazı yoktu, yalnızca imge, yani resim vardı.</p>
<p>Şöyle söyleyebiliriz öyleyse: Tarih boyun eğdirir, imge ise kendi kaynağı olan düşlere aittir. Boyun eğdirenler, tarihe hükmedenler, aslında imgeye, resme ve sanata da hükmetmek isterler. Ve aslında yazının, tarihsel olanın egemenliğinin doruğa çıktığı çağımızda, hükmediciler en büyük silah olarak, örneğin atom bombasını değil, atom bombasının imgesini insanların üzerlerine atmışlardır.</p>
<p>Küresel ölçüde İmgesel dehşet çağı veyahut imgesel terörizm, Hiroşima’da başladı diyebiliriz. Bilimci Openheimer’ın Manhattan projesinin Hiroşima ve Nagazaki şehirleri üzerinde yarattığı mantar bulut, emperyal terörün ilk imgesi oldu. Sanat tarihi bu zoraki imgeyi de kayıtlarına almalıdır. Bir parmak hareketiyle kıyamet yaratan atom bombası, laik tanrısallığın görkemli kudret gösterisiydi. Şok ve dehşet yaratarak tüm dünyanın boyun eğmesini sağlamak istemişlerdi. İki şehre atıldı ki tekrar edilebileceği görünsün. İmgenin tekrarı, zorbalığın kutsal yasasıdır. Zorbanın imgesi vurup kaçmaz, bir daha vurur.</p>
<p>Manhattan’a 11 Eylül’de yapılan “uçaklamalar” ise karşı terörün ilk büyük imgesel, dolayısıyla kitlesel gösterisi oldu. Dehşet, imgesel düzeyde, tüm insanlığın aynı anda imgelem dünyasına hakim olmak istiyordu. Yarattığı dehşet imgesini sayısız defa çoğaltarak büyük ölçüde bunu başardı. Ortadoğu, yanımız yöremiz başta olmak üzere, imgesel dehşetin milyarlarca tekrarlı dijital kopyalarına maruz kalıyoruz. Kapılarını pencerelerini sıkı sıkıya kapadığımız ruh evimizin iç duvarlarında.</p>
<p>Nasıl başardılar?</p>
<p>İmge, düşe seslenir. Arkaik, zamanlar aşırı, nedenlerden sıyrılmış, hayatta kalma içgüdüsüne aittir.</p>
<p>Bütün memeliler ve insan, iki yüz milyon yılı aşkın süredir düş görmektedir. Bu yüzden düşlerin dili imgesel, yani hayvanidir. Dolayısıyla, imgeye hükmeden, düşlere hükmeder. Korku ve dehşet, açtığın her pencerede, her ekranda senin ruh manzaran haline dönüşür.</p>
<p>Yazı dili ise tarihseldir.</p>
<p>Şimdi ben bir ressamın imgelerini sunacağı ilk, kendi zamanı açısından tarihsel sergisini yazı diliyle tarif etmeye çalışacağım. Belirteyim ki, benim yöntemim tarihsel, ressamın yöntemi ise düşsel.</p>
<p>Hem yazının ortaya çıkışı tarihsel olduğu için, hem tarihin ortaya çıkışı yazıyla başladığı için böyle. İlk tarih kitabını Herodot yazmıştı. Sessiz harflerden oluşan Sami alfabesine Grekçe’nin sesli harflerini katarak yarattıkları yazma biçiminin diliyle. Milattan Önce 5. Yüzyılda yaşayan ve kendini mitsel, efsanevi  düşüncelerden arındıran Herodot böylece medeniyetin ilk tarihçisi oldu. Uzak geçmişteki olayların tam bir kataloğunun “şimdiki zamanda” yaşayan biri tarafından yazılabileceği düşüncesi, tamamen yeni bir fikirdi.</p>
<p>Akıl, mantık, nedensellik gibi yardımcı terimlerle ilişkili “rasyonel” kelimesinin kökeni de “oran, orantı”  anlamına gelen Latince ratio kelimesinden gelmektedir, bunu da biliyoruz. Tarihsellik, nedensellik, çizgisel zaman, bunlarla birlikte geometri ve mantıksal felsefe, birbirine bağlı olarak aynı zamanda ve aynı coğrafyada işte böyle doğdu ve her aklın içine nüfus etti.</p>
<p>Musa’nın On Emri, bir levhanın üzerine alfabeyle yazılmıştı Sina Dağı’nda. Musa kendi ana dili hiyeroglifi kullanmamıştı. Kuran da ayet ayet iner. Allah’ın Muhammed’e ilk emri “oku”dur. Her iki dinde de tarihsellik yani zamanın kronolojik sıralaması içinde olaylar anlatılır. Yine her iki din de imgelere, putlara ve ikonlara karşı ortaya çıkar. İmge, içgüdünün resmidir.</p>
<p><strong>SANAT VE ÖZGÜRLÜK</strong></p>
<p>Yakın zamanlara gelirsek eğer, şunu söyleyebiliriz: Kapitalizm sanatı bir anlamda özgür kılmıştır. Artık kimse sanat eseri sipariş etmemektedir. Anlambilimsel belirsizliği yüzünden sanat eseri de kaçınılmaz olarak paraya benzer. Çünkü Para gibi satın alınmış ya da alınacak sanat da vaatte bulunur. Koleksiyoneri büyüleyen şey, çağdaş sanat eserinin yüksek değişim değeri ile onun işlevsizliği arasındaki o devasa, tuhaf boşluktur. Koleksiyoner kendisini bu boşlukla süslemek istemektedir. Bir benzetme vardır ya, inançlı birinin gelecekteki cennete yatırım yapması gibi, sanat koleksiyoncusu da imkan dahilinde bir keyfe yatırım yapmaktadır. Çağdaş sanatın iktisadı, bu çeşit bir tuhaflığın içinde sanatçıyı tuhaf ilişkiler içine davet etmektedir. İşlevsiz bir işlev, kullanımsız bir kullanım sunan sanat eseri ise ele geçirilemez tuhaflığıyla kendini meta ekonomisine böyle kabul ettirir. Çağdaş sanat ile Rönesans arasındaki fark, yalnızca resmin veyahut yontunun içeriği ve biçimi bakımından değildir. Asıl fark, çağdaş sanatın meta yoluyla da bir özgürlük biçimi elde edebilmesidir.</p>
<p><strong>LEONARDO</strong></p>
<p>Leonardo da Vinci ile Yuko’nun sanatını mukayese edecek değilim. Yapmak istediğim, Yuko’nun yaşadığı günümüz ile Leonardo da Vinci’nin yaşadığı 1542 yılından sonraki zamanları karşılaştırmak. Çıraklığından başlarsak eğer, Floransa’daki Uffizi Müzesi’ne günler, haftalar önceden bir bilet alabildiğinizde, onun Meryem’e Müjde, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus’u da içiren resimlerini görebilirsiniz Leonardo da Vinci’nin. Lakin 1482’de, Leonardo, Ludovico il Moro’nun hizmetinde çalışmak üzere Milano’ya taşınır. Burada Francesco Sforza’nın Büyük Atlı heykelini, Louvre’daki Kayalıklar Madonnası ve Son Akşam Yemeği’ni yapar. Leonardo, 1506’da Fransız Vali Charles d’Amboise hesabına çalışmak üzere Milano’ya döner, bir yıl sonra Kral XII. Louis, Floransa Cumhuriyeti ile bizzat görüşüp, Leonardo’nun doğrudan kendi hizmetinde çalışmasını sağlar. Leonardo artık peintree et ingenieur ordinaire (kralın ressam ve mühendisi) görevine atanır. İtalya’da, Fransız egemenliğinin sona ermesiyle ve ardından X. Leon’nun papa seçilmesi, Leonardo’nun yolunu Roma’ya çevirir. Burada 1516 yılına değin papanın kardeşi Giuliano de Medici’nin hizmetinde çalışır.</p>
<p>Şurası apaçıktır ki, artık yeni zaman sanatçısı, modern ressam, sipariş üzerine ya da eski zaman sanatçıları gibi hizmetinde çalıştığı kişinin talebi üzerine resim yapmamaktadır. Ressam da, başka sanatçılar da büyük ölçüde satın alınabilir şeylerin satıldığı pazar için sanat yapıtı yaratmaktadır. Sanatının fiyatı Marx’ın emek-zaman kuramıyla değil de, Adam Smith’in arz talep kuramıyla belirleniyor. Sanatçının, alıcıyla, kamuyla doğrudan ilişkisi kesilmiştir. Bu ilişki belirli ölçülerde, sanat sergisinin müzelerde, sanat ya da arkeoloji müzelerinde, sürekli ya da geçici sergilerde sunulmasıyla tazelenebilmektedir. Sanatçının artık Leonardo zamanlarında olduğu gibi aristokrat, derebeyi, saraylı, tahtlı koruyucuları yoktur. Şu ya da bu öğretiyi, ideolojiyi ya da dini yücelten eser talep edilemez. Sanatçı, kendi sanat pratiği içinde özgürdür.</p>
<p>Sanat eserinin, resmin veya diğerlerinin fiyat bakımından durumu böyle olmakla birlikte, yeni zaman, sanatçının özgürleştiği çağdır aynı zamanda, bir piyasa ilişkisi olarak fiyat dışında sanatçı kuramsal olarak özgürdür. Yalnızca renklerini, renklerinin tonlarını, boyasını, fırçasını değil, anlatacağı konusunu da kendi seçer. Beğeni, ilgi, talep, toplumsal yankının niceliği, çoğu zaman sanatçıdan bağımsızdır. Çoğu zaman sanatçı, kendi zamanında anlaşılmanın hazzını yaşamaktan mahrum kalır.</p>
<p><strong>SÖZ VE İMGE</strong></p>
<p>Tekrar imgeye dönelim.</p>
<p>İmge, somut, gerçek dünyayı yansıtmaya çalışır. Görür görmez algılanandır. Buna karşılık, sözcükleri okumak farklıdır. Göz, cümleler üzerindeyken, çizgisel bir şemada sözcükleri izler, anlam, parça parça belirir. Yatay bir şemada, cümlenin bağlamına göre değişerek anlaşılır. Anlamak için her cümleyi sözcüklerine, sözcükleri de harflerine indirgemek gerekir.</p>
<p>Yazı, tuzağa düşürülmüş sözler gibidir. Okundukça kurtulmayı bekleyen sözcükler. Anlaşıldıkça özgürlüğüne kavuşan düşünceler gibidir. Tabii ki, tuzağa düşürülürken bir yerleri sakatlanmamışsa, okunduklarında da sağlam olarak özgürlüklerine kavuşacaklardır.</p>
<p>Yuko’nun resimlerine bakan insan, insan düşüncesinin üç dünyasını, iç içe geçmiş bir halde görebilir. İnsanın iç dünyası, insanın dış dünyası ve doğaüstü. İç dünya, duygulardan ve düşüncelerden ibarettir ve başkası için görünmezdir, ressam görünmeyen bu dünyayı gösterme sanatının ustasıdır bizim için. Dış dünya ise somuttur, en azından daha somuttur. Nihayetinde yeni insan, yaşadığı dünyadan hızla kaçmakta, bir gezegen olarak dünyadan korkmakta, aslında bunu yaparken, kendi iç dünyasında da saklanacak bir yeri olmadığının bilincinden uzaktadır.</p>
<p><strong>İŞARET</strong></p>
<p>İnsan, işaret eden tek hayvandır. Ama Yuko, ormanı, hayvanları işaret ediyor resimlerinde. Yuko görünmeyeni işaret ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/09/07/guvercinin-ruyasi-sergisi-mardin-arkeoloji-muzesinde/">Güvercinin Rüyası Sergisi Mardin Arkeoloji Müzesi’nde</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Hasankeyf’i kutulara doldurup müze halinde sununca, o bir Hasankeyf olmuş olmuyor”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/28/hasankeyfi-kutulara-doldurup-muze-halinde-sununca-bir-hasankeyf-olmus-olmuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Aug 2017 11:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Batman]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Hasankeyf]]></category>
		<category><![CDATA[Magma dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Özcan Yüksek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=17988</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birkaç sene önce arkadaşlarla Hasankeyf’i gezmeye gittiğimizde, turist olarak  orada bulunduğumuzu anlayan küçük çocuklar “Size yedi dilde rehberlik yapabiliriz” diyerek yanaşmışlardı yanımıza. İçlerinden birisine “O halde Hasankeyf’i İngilizce anlatarak bize gezdir” demiştik. O da ezberinden “The history of Hasankeyf goes back to…” diye başlamıştı anlatmaya. Biraz anlattıktan sonra minik rehberimize “Tarihi Hasankeyf öbür tarafa taşınırsa [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/28/hasankeyfi-kutulara-doldurup-muze-halinde-sununca-bir-hasankeyf-olmus-olmuyor/">“Hasankeyf’i kutulara doldurup müze halinde sununca, o bir Hasankeyf olmuş olmuyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç sene önce arkadaşlarla Hasankeyf’i gezmeye gittiğimizde, turist olarak  orada bulunduğumuzu anlayan küçük çocuklar “Size yedi dilde rehberlik yapabiliriz” diyerek yanaşmışlardı yanımıza. İçlerinden birisine “O halde Hasankeyf’i İngilizce anlatarak bize gezdir” demiştik. O da ezberinden “The history of Hasankeyf goes back to…” diye başlamıştı anlatmaya. Biraz anlattıktan sonra minik rehberimize “Tarihi Hasankeyf öbür tarafa taşınırsa ne olacak?” diye sormuştum. Biraz durakladıktan sonra “Ne olacak ağabey tabii ki ‘tarihsiz’ Hasankeyf” olacak demişti. Sonra kaldığı yerden yani en baştaki “The history of Hasankeyf goes back to…” cümlesinden devam etmişti anlatmaya…</p>
<p>Geçen hafta Hasankeyf’teki kayaların dinamitle patlatıldığı sosyal medyadan kamuoyuna yansıdı. Büyük tepki toplayan yıkımın ardından Batman Valisi Ahmet Deniz, Twitter hesabından “Hasankeyf&#8217;te tehlike arz eden kayaların kaldırılması esnasında dinamit kullanılması kesinlikle söz konusu değildir” diye yazmış ve patlama görüntülerinin olmadığı bir video paylaşmıştı. Deniz daha sonra yaptığı bir açıklamada ise “Kısa zamanda bütün kurumlar taşınacak, yeni Hasankeyf butik Türkiye&#8217;nin örnek ilçelerinden biri olacak” demişti. Biz de konunun uzmanlarından, Hasankeyf’i Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımış olan Doğa Derneği Yönetim Kurulu üyesi ve Magma Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek ile konuştuk. Özcan Yüksek ile Hasankeyf’te yaşananların arka planını konuşurken, söyledikleri aynı zamanda hafızalarımızı da tazeledi.</p>
<p><strong>Hasankeyf’te neler oluyor?</strong></p>
<p>Sıcak bir olay. Twitter’daki bir video sayesinde gündeme geldi. Türkiye Hasankeyf’e çok hassas. Ben her zaman baraj olana kadar bu durdurulur görüşünde oldum. Hasankeyf’le hem şahsi hem de dergi olarak ilgilendiğim için, yöreden bildiğim kişileri aradım. Hem devletin resmî açıklaması hem de yörede yaşayanların açıklamaları birbirini tutmuyor. Yalanlanmıyor da. Bu işi yapan kamu idaresi hidrolik kriko tekniğiyle patlatıldığını söylüyor, dolayısıyla oradaki insanların güvenliğini riske soktuğu için riskli kayalar alınıyor biçiminde lanse ediliyor. Bu açıklama kulağa iyi niyetli gibi gelebilir. Oysa oradaki halk ise buranın dinamitle patlatıldığını söylüyor. Ama çok da kamuoyunu tatmin edici bir açıklama henüz gelmiş değil.</p>
<p>Esasında patlamalardan sonra Batman Arkeoloji Müzesi’nden bilgi almaya çalıştık, soruşturduk. Oradan da bilgi gelmedi. Çünkü bizim Magma’dan bir arkeolog arkadaşımız da var doğrudan bölgeyi bilen, kazı yapan. Biz sadece sağlıklı bilgi alıyoruz. Bu patlamaları gerçekleştirenleri yalan söylüyor gibi bilgiye sahip değiliz. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Hasankeyf adına dava açmış biri olarak aslında ben bir tarafım bu olayda.</p>
<h4>&#8220;AİHM’den daha kararlı bir duruş beklerdik! Yani Hasankeyf baraj suları altında kaldıktan sonra karar almışsın bir manası yok&#8221;</h4>
<p><strong>Hangi sene dava açmıştınız?</strong></p>
<p>Beş-altı sene oldu, tam hatırlamıyorum. Avukat Murat Cano, iki bilim insanıyla birlikte Hasankeyf’i insan hakları sorunu olarak gördük. İnsanın kültürel çevresinin de insanın bir parçası olduğunu söyledik. İnsanın sadece bedensel işkenceye ya da baskıya maruz kalması, çok dar bir görüş. Bu tanımı ilk biz orada değerlendirdik. O yüzden de biraz bocalandı, hiçbir şey gelmedi. Mahkeme bunu ‘acil’ gündemiyle yeni ele aldı, bana kalırsa çok da üzerinde durmuyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla konuyla o yüzden ilgileniyorum.</p>
<p><strong>“AİHM gündeme aldı” demek ne anlama geliyor..</strong></p>
<p>Gündeme aldı demek mahkemenin bugün görüleceği anlamına gelmiyor. AİHM’den daha kararlı bir duruş beklerdik! Yani Hasankeyf baraj suları altında kaldıktan sonra karar almışsın bir manası yok.</p>
<p><strong>Konumuza geri dönersek , bir de şöyle bir de &#8216;kayalıkların düştüğü bölgelerde de eski kilise kalıntıları ve şaraplıklar bulunuyor&#8217; iddiası vardı. Bir takım yöntemsel farklılıklar olabilir ama bu da yalanlanmadı…</strong></p>
<p>Evet. Esasında benim ilgi alanımın dışına çıkan daha karmaşık bir konu var: Oranın eski kazı başkanının verdiği raporlar var. Teyit etmiş değilim, gene bölgedeki insanlar bana söylüyor. Şu anda o kişi FETÖ davasından içeride. Onun hazırladığı raporları, biz ve konuyla ilgili insanlar tasvip etmemişti. O Hasankeyf’i kolaylıkla sular altına alabilmeyi teşvik eden bir sürü öneri ve fikirler getirmişti. Ve o çerçevede bunlardan birinin de yine onun görüşlerinden biri olduğu söyleniyor gene oradaki konuyla ilgili çevreler tarafından. Dinamitle patlatma meselesi, oradaki kayaların insanların can güvenliği tehdit ettiği meselesinin de onun önerileri olduğu ifade ediliyor. Sonuçta tek yetkili olarak, şu anda FETÖ davasından içeride olan bir kişinin görüşleri doğrultusunda baz şeyler yapıldığı iddia ediliyor.</p>
<p><strong>Bu bir iddia ama..</strong></p>
<p>İddia ama net bir şekilde yine bakmak gerekiyor. O kişi hakkında başka bir sürü yolsuzluk gibi iddialar da var. Bunu belki de oradaki insanlara sormak lazım. Çünkü benim yaptığım gazetecilik o alanların dışında. Ama bunlarla mutlaka ilgilenmek ve araştırma yapmak lazım, ben biraz da onun için söylüyorum.</p>
<h4><strong>“Gerçekten riskli olan şeyler varsa yıkmak çözüm olmaz, risk içinde olanlarla bir çözüm bulunabilir”</strong></h4>
<p><strong>Doğaya müdahale edilmeden, Hasankeyf kendini sürdüremez miydi? Zira kale yapısının çok zayıf olduğu söyleniyor?</strong></p>
<p>Öyle olduğunu düşünmüyorum. Tek kalenin kapısında bir sorun vardı ama o mimari olarak çözüm getirilebilecek bir şey. Gerçekten riskli olan şeyler varsa yıkmak çözüm olmaz, risk içinde olanlarla bir çözüm bulunabilir. Bunlar çok teknik konular ama önemli olan Hasankeyf, Dicle Nehri’nin kıyısında olmasıdır. Hasankeyf, İslam tarihi açısından en önemli yerlerden biri. Halifeliğe başkentlik yapmış. Bugün İslam söylemi üzerinden bir sürü politik argümanlar üretiliyor, İslam kültürü sadece Müslümanlara ait bir şey değil, dolayısıyla İslam kültürü açından da hassasiyet göstermek gerekiyor. 50 yılda, 100 yılda olsa kültürel olarak insanlığın yarattığı eserlerden bahsediyoruz. Zaten oradaki türbey ya da yine Selçuklulardan kalan camii minaresi olsun, bunlar eşsiz yapıtlar. Onun dışında Hasankeyf coğrafi olarak Dicle Nehri’nin kıyısında, işte kayaların düştüğü iddia edilen yerde muazzam bir peyzaj var. Şöyle karşılaştırma yapabiliriz, Hasankeyf, Peru’daki Machu Picchu’den tarihsel ve uygarlık anlamında çok daha önemli ama aynı görsel etkiye sahip. Dolayısıyla orada Hasankeyf’i alıp, kutulara doldurup sonra başka bir yerde müze halinde sununca, o bir Hasankeyf olmuş olmuyor. Oradaki peyzajla, coğrafyayla, dokuyla ve nehrin kendisiyle beraber korumak gerekiyor. Fakat Hasankeyf’ten de daha önemli şeyler var. O baraj Avrupa’yı ve Orta Doğu’yu içine alan insanlık tarihinin -ilk tarımın, ilk köyün, ilk şehrin, ilk yazının- başladığı yer. Her şey orada başlıyor. O nehir onlara bunu öğretiyor ve onların kalıntıları var, işte Botan Çay’ında bir şeyler var. Dicle Nehri’nin içinde bir şeyler var. Çok azını biliyoruz. Daha bunların yayınlanmasına bile fırsat bulunmadı. Baraj 12 bin yıllık arkeolojinin belleğini yok edecek.</p>
<h4><strong>“Yeni Hasankeyf AVM içerisindeki animasyon parkları gibi olacak”</strong></h4>
<p><strong>Hasankeyf UNESCO’nun kültürel miras şartının 10’undan dokuzunu karşılıyor ve UNESCO’nun kültürel miras listesine alınması her zaman turizmi artıracağı anlamına da gelmiyor, UNESCO’nun getirdiği önlemlerin turistlerin gelmesine engel oluyor iddiaları  da var.  Misal: Fransa’da artık yavaş yavaş bölgelerin kültürel miras projesi kapsamına alınmasına itiraz edilmeye başlanmıştı, bölgeye tek tipleştirme getirdiği için. Öte yandan Batman valisinin &#8220;Yeni Hasankeyf butik. Türkiye’nin örnek içlerinden biri olacak&#8221; ifadeleri de var.  &#8216;Yeni Hasankeyf&#8217;ten ne anlamamız lazım?</strong></p>
<p>Az önce bahsettiğim gibi Hasankeyf’i taşıyınca, o artık Hasankeyf olmayacak. Bir kısım taşları orada kuracaklar, yerinden ve coğrafyasından ayrı yani o nehrin kıyısından ve kayalıklarından koparılmış bir şey olacak. Şimdiki insanların ilgisini çekebilir ama servetle kıyaslanamayacak bir değeri var Hasankeyf’in. Bilgi ve kültür açısından önemli. Sıfır geliri olduğunu farz edelim, yani terazinin bir tarafında milyarlarca dolar var diğer yandaysa Hasankeyf. Hasankeyf onlardan değersiz bir şey değil. Dicle’nin kendisi de Hasankeyf’ten daha kıymetli değil. Dolayısıyla onlar sadece kamuoyunu, iktidarın kendi yandaşlarını bile dehşete düşmesini önlemek için öne sürülen argümanlar. Bir çeşit su altı parkları vardır ya, en fazla AVM’lerin içinde yapılan animasyon parkları gibi olur yeni Hasankeyf’te öyle olacaktır. Yani kabul edilebilecek bir şey değil. Utanç verici zaten.</p>
<p>Tabii ki bu Dicle Nehri üzerindeki Hasankeyf projesi yani Ilısu Barajı çok eskiye dayanıyor. Yani utanç eskilere kadar gidiyor ama o zaman baraj denilen olayı her görüş bu kadar savunmuyordu. Yani en sol kesimde dahi “doğayı kontrol ediyoruz” gibi söylemler çok yaygındı. O zamanlar itiraz edilemezdi. Ama ne zaman ki, Fırat Nehri’ndeki Bizans eserleri yani Zeugma, sular altında kaldı ve o haber de  New York Times’a çıkınca o zaman önemsendi. Oysa Keban Barajı’ndan sonra pek çok tarihi eser sular altında kaldı. Sonradan bazı taşların müzelerin depolarında olduğunu da biliyoruz. Velhasıl bu bilinç Zeugma’dan sonra uyandı. Hasankeyf sular altında kaldıktan sonra Hasankeyf çok büyük travma yaşayacak.</p>
<h4>&#8220;Siz de baraj yaptığınız zaman IŞİD’den daha farklı bir şey yapmış olmuyorsunuz&#8221;</h4>
<p><strong>Niye?</strong></p>
<p>Çünkü bilinç çok daha fazla ve Hasankeyf sular altında kaldığında Türkiye elektriğinin sadece 1.5’i karşılanmış olacak. Yani o yüzden 1.5’lik elektriğin çok kıymetli bir yere harcandığını düşünsek bile ne yapacaklar! Tamamen bir fantezi, bir ekonomi yaratmanın ya da başka bir deyişle modern barbarlığın bir ürünü. Bizim şu benzetmeyi yapmamız gerekiyor: IŞİD Orta Doğu’da bazı şehirleri ele geçiriyor, müzeleri hava uçuruyor, “Ben bunları sanat ve kültür olarak tanımıyorum” diyor. Şimdi siz de baraj yaptığınız zaman IŞİD’den daha farklı bir şey yapmış olmuyorsunuz. Onun en azından bir ideolojisi var, yıkımla bir şeyler elde ediyor. Zaten öyle bir derdi de yok.</p>
<p><strong>&#8216;Yaratıcı yıkım&#8217; belki onunkisi.</strong></p>
<p>Bir anlamda evet. Biz de bunu aklı başında insanların ağzından işitiyoruz. Bu açıdan korkunç bir şey. Bizim kuşağımız bunu hakketmiyor. Buna yüksek sesle itiraz ediyoruz. Bu bir travma.</p>
<p><strong>Liman yapılması ne anlama geliyor, su altı turizmi mi?</strong></p>
<p>Herhalde öyledir. Liman dediği küçük bir liman anlamına geliyor, denize açılacak bir yol olmadığı için. Oradan gezi için tekneler kalkacaktır. Eskiden de propaganda amacıyla oradaki köylülere, yerel halka kendi kıyafetleriyle su kayağı yaptırıyorlardı. Su kayağı ve yöresel kıyafetli bir insan çok büyük zıtlık. Büyük gazeteler de bunu seve seve kullanıyordu. Amaçları “Bak neydiler, biz ne yaptık”ı göstermekti.</p>
<p><strong>Biraz da piyasa diliyle konuşursak Hasankeyf devletin tahayyül edeceği gibi bir &#8216;şeye&#8217; dönüşürse devlet bundan kâr edecek mi ya da turizm getirisi ne olacak?</strong></p>
<p>Turizm getirisi olması mümkün değil. Ama onun dışında Hasankeyf olduğu gibi korunsaydı ve iyi bir tanıtımı yapılsaydı, dünya çapında hem çok tanınan hem çok büyük bir turist çeken hem de ülkeye ve bölgeye çok büyük gelir getiren bir yer olurdu. Yani Türkiye’deki şartlar düzgün olsaydı. Düşünün şimdi bile Halfeti’ye dahi insanlar gitmiyor. Yani ülke daha kültürlü olsa insanlar oralara gitmek isterdi.</p>
<h4><strong>“Hasankeyf’i referanduma götürelim”</strong></h4>
<p><strong>Geri dönülmez noktanın neresindeyiz bu şartlar altında?</strong></p>
<p>Yani halk şuna karar verecek: “Hasankeyf’in ve Dicle havzasındaki arkeolojik yerlerin baraj altında kalmasına ve Dicle’nin bir nehir olarak yok olmasına evet mi diyeceğim ‘hayır’ mı diyeceğim?”. ‘Hayır’ yüksek sesle denilirse belki vazgeçerler. Tabii bugün içinde yaşadığımız siyasi sorunlar nedeniyle özgürlüklerin ciddi baskı altında olduğu bir dönem geçiriyoruz. Dolaysıyla daha sıkıntılı bunlar dile getirmek, fantezi olarak gelebilir ama bu tür şeyleri referanduma getirmeleri lazım. Halk neyi yok ettiğini, neyi yok etmediğine karar versin. O zaman hangi partiden olursan olsun burada Hasankeyf’i seçer.</p>
<p><strong>Neden?</strong></p>
<p>Çünkü halk gerçeği öğrendiği zaman ‘Hasankeyf gitmesin’ der. Yani Türkiye elektriğinin yüzde 1.5 için, &#8216;evet’ dediği zaman kendi eliyle Hasankeyf’i sular altında bırakmış olur.</p>
<p><strong>Kaldı ki bir sürü verimli toprakların sular altında kalması da söz konusu&#8230;</strong></p>
<p>Sadece orası için değil Türkiye dahilinde referandum yapılmasından bahsediyorum. Baraj yanlıları ne söyleyecek, öbür taraftakiler de keza. Baraj yanlıları kazandığı zaman da o kadar üzülmem. &#8216;Bu dönem bu halk bunu hak etmiyormuş, gelecek kuşaklar bizi lanetleyecekler&#8217; demeyeceğim ama bizim için pek iyi şeyler de söylemeyecektir. Bunun sorumluluğunu halkın, Türkiye’nin alması lazım.</p>
<p><strong>Hasankeyf hakkındaki ‘yıkım’ kararı bize devletin tarihi nasıl okuduğunu gösteriyor?</strong></p>
<p>Pek bir tarih okuduğunu zannetmiyorum. Kültürel bir profil görmüyorum. Daha çok yüksek oranda kazanç elde etmeye dayalı bir anlayış hakim.</p>
<h4><strong>“Hukuki süreç yürümediğinde sivil toplumun devreye girmesi gerekiyor”</strong></h4>
<p><strong>Bu noktadan sonra sivil toplumun yapabileceği ne var?</strong></p>
<p>Sivil toplumun organize olmamış kitlelerle ilişki kurması, onları da bu işin içine katması, çoğaltması önemli. Birilerine bırakmamak gerekiyor.</p>
<p><strong>Bu başarılmamış mıydı peki?</strong></p>
<p>Şimdiye kadar epeyce bir mesafe alındı. Ama Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı, bu on yıllık süre içerinde, hukuken de büyük gayr-i nizami bir sürü şeyden geçti. İşte mahkemelerin yerleri değiştirildi, o oldu, bu oldu vs. Normal hukuki süreçte yürümedi bir anlamda. Avukat Murat Cano bu işin avukatı, ondan dolayı biliyorum zaten birlikte açmıştık davayı. Hukuki süreç yürümediğinde sivil toplumun devreye girmesi gerekiyor. Doğa Derneği bu alanda kampanyalar yürüttü mesela Avrupa’daki finansmanlar kesildi. Biz o zaman Atlas Dergisi’ni çıkarıyorduk ve Batman’a kadar Doğa Derneği ile birlikte dergi okurlarıyla, iki tane tren kaldırdık yani destek olmak niyetiyle. Kararlığı belirtmesi nedeniyle treni seçtik. Bir anlamda ülkeyi bir baştan bir başa demir kararlığıyla geçiyoruz diye. Demir kararlılık gösterir, otobüs gibi değil, uçakla da gidebilirdik aslında. Bilinçli olarak simgesel bir yolculuk yaptık. Büyük ilgi gördü o zamanlar. Şu an Türkiye’nin çok yoğun gündemi var ama Hasankeyf’i unutmamak gerekiyor.</p>
<p><strong>Peki OHAL koşullarında&#8230;</strong></p>
<p>OHAL’e rağmen Türkiye’de bir sürü faaliyet yapılıyor, yani bazı şeyler göze alınıyor. Hasankeyf için de bir olağanüstü hâl var. Söylemek, etmek, gazetecilerin, yazarların toplumun önde gelen kişilerin yani söz söyleyen herkesin burada bir sorumluluğu var. Hasankeyf şu veya bu partiden bir kişinin adı değil. Bütün zamanlara ait bir yapı. Bir de ister oyla gelsin ister tankla gelsin hiç kimseye bir nehri yok etme hakkı verilmez. Yani on binlerce yıldır akan bir nehri ister kral olsun ister ister oyla gelsin kimsenin böyle bir hakkı olamaz. Yani bir su kanalından bahsetmiyoruz. Bir kere bunu da bilmemiz gerekiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/08/28/hasankeyfi-kutulara-doldurup-muze-halinde-sununca-bir-hasankeyf-olmus-olmuyor/">“Hasankeyf’i kutulara doldurup müze halinde sununca, o bir Hasankeyf olmuş olmuyor”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
