<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dosya arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/dosya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/dosya/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 Jul 2024 13:17:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Dosya arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/dosya/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler- 5 (son)</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-5-son/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceylan Özünel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jul 2024 14:47:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişim Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[iş birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Proje]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Gelişim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86671</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ağlar ve platformlar, sivil alanda organizasyonların etkileşim kurabileceği ortak yapılar sağlıyor. Ancak, mevcut durumda STK'ların ortak bir çatı altında bir araya gelemediği görülüyor. STK'ların %16'sı çeşitli ölçeklerdeki (yerel, ulusal, uluslararası) ağ ve platformlara üye olurken, bu yapıların etkinliğini beğenenlerin oranı %30 civarında kalıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-5-son/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler- 5 (son)</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.yada.org.tr/">YADA Vakfı</a> tarafından yürütülen &#8220;<a href="https://www.yada.org.tr/s/2626/i/Turkiye_Sivil_Toplum_Gelisim_Endeksi_2023-2.pdf">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi</a>&#8221; çalışmasının sonuçları, Türkiye&#8217;deki sivil toplumun mevcut durumu ve karşılaştığı zorlukları net bir şekilde ortaya koyuyor. STK’ların; kapasite, finansal kaynaklar, iletişim stratejileri, politika etkisi ve şeffaflık gibi temel alanlardaki performanslarına odaklanan bu çalışmayla, sivil toplumun karşılaştığı sınırlılıklar ve gelişim potansiyelleri analiz ediliyor. Bu bağlamda, ortaya çıkan bulgular ışığında bu yazı dizisinde yer alan öneriler, Türkiye&#8217;deki sivil toplumun daha etkili, çeşitli, şeffaf ve demokratik bir yapıya kavuşması için stratejik bir rehberlik sunmayı amaçlıyor.</strong></p>
<p>&#8220;Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi&#8221; yazı dizisinin beşinci ve son yazısında ortaya çıkan endekslerden; <strong>&#8220;Proje&#8221;</strong> ile <strong>&#8220;İş Birliği&#8221;</strong> alt endekslerinin sonuçları ve bu sonuçlara yönelik önerileri ele alacağım.</p>
<p><em><strong>&#8220;Gelişim endeksleri arasında proje endeksi 10,8 puan ile en düşük puanı alıyor.&#8221;</strong></em></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-86672 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-8-640x640.jpg" alt="" width="447" height="447" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-8-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-8-1280x1280.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-8-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-8-1024x1024.jpg 1024w" sizes="(max-width: 447px) 100vw, 447px" /></p>
<p><strong>Proje Sonuçlar: </strong>STK&#8217;ların projelerini ve faaliyetlerini yönetirken uzman ve nitelikli kişilerin katkısı, başarılı ve etkili sonuçlar elde etmek açısından kritik bir faktör. STK&#8217;ların %53,2&#8217;si faaliyet planlaması ve uygulanmasında nitelikli veya uzman kişilerle çalıştığını ifade ediyor, bu da yaklaşık yarısının projelerinde uzmanlarla çalışmadığını gösteriyor. Ayrıca, STK&#8217;ların yalnızca %16,9&#8217;u son bir yıl içinde en az bir çalışanının proje eğitimi aldığını belirtiyor; %78’inde ise hiçbir çalışan bu süre içinde proje eğitimi almamış. Proje eğitimi alan çalışanı bulunan STK&#8217;ların yaklaşık %60&#8217;ı proje geliştirdiğini ve başvuruda bulunduğunu söylüyor. Ancak, bu projelerin kabul edilme oranı düşük. Kabul edilen projelerin oranı %25,3 iken, reddedilen projelerin oranı %45,2 ve henüz sonuçlanmayan başvuruların oranı %29,4. Araştırma sonucunda elde edilen alt endeks puanlarına göre, proje endeksi 10,8 puan ile en düşük puanı alıyor.</p>
<p><strong>Proje Öneriler: </strong>Mevcut çalışanların proje hazırlama kapasitelerinin artırılması etkili proje hazırlama ve yönetme konusunda STK’ların izleyebileceği kuruluş stratejilerinden biri olmalı. Her ne kadar proje eğitimleri bazı STK’ların çokça karşısına çıksa da araştırma Türkiye geneli sivil toplumu ele aldığı için sonuçlar bu eğitimlerin yeterince erişilebilir olmadığını gösteriyor. Dolayısıyla, proje eğitimi veren kurumların, proje eğitimlerine katılacak STK’lara yönelik yaptıkları çağrıları daha geniş kitlelere ulaştırması ve kapsayıcı olmaları gerekiyor.</p>
<p>Nitelikli uzmanlarla çalışma konusunda da benzer bir tablo var. Tüm Türkiye’yi ele aldığımızda, özellikle yerel sivil toplumun nitelikli uzmanlara erişimindeki sorunun da çözülmesine ihtiyaç var. Bu noktada STK’ların iş birliği yapabileceği uzmanların tematik uzmanlıklarının da yer aldığı erişilebilir bir platform kurulabilir. Bu platform bir STK tarafından kurulabileceği gibi sivil toplumla ilgilenen kamu kurumları tarafından da yürütülebilir.</p>
<p>STK’ların başvurdukları projelerin kabul edilme oranlarının bu kadar düşük olmasının bir sebebi STK’ların proje tasarlama becerilerinin düşük olmasıyken diğer bir sebebi de hibe/fon kaynaklarının çeşitliliğinin ve kaynakların az olması. Türkiye sivil toplumunun yaşadığı finansal zorluklarının aşılabilmesi için bu kaynakların artmasına, daha şeffaf bir şekilde dağıtılmasına ve daha kapsayıcı olmasına ihtiyaç var. Bununla birlikte, kabul edilmeyen projelere hibe/fon veren kurumların daha net bir şekilde geri bildirim vermesi de STK’ların proje tasarlama ve hazırlama kapasitesinin artmasına destek olabilir.</p>
<p><strong><em>&#8220;Türkiye&#8217;de STK&#8217;lar ortak bir çatı altında buluşamıyor.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>İş Birliği Sonuçlar: </strong>Ağlar ve platformlar, sivil alanda organizasyonların etkileşim kurabileceği ortak yapılar sağlıyor. Ancak, mevcut durumda STK&#8217;ların ortak bir çatı altında bir araya gelemediği görülüyor. STK&#8217;ların %16&#8217;sı çeşitli ölçeklerdeki (yerel, ulusal, uluslararası) ağ ve platformlara üye olurken, bu yapıların etkinliğini beğenenlerin oranı %30 civarında kalıyor.</p>
<p>STK&#8217;ların uluslararası fon kuruluşları, uluslararası ve yabancı STK&#8217;lar, Cumhurbaşkanlığı birimleri ve diğer ağ/platformlarla kurdukları temas oranları da düşük. Araştırma sonuçlarına göre, STK&#8217;ların %61,3&#8217;ü yerel ve ulusal STK&#8217;larla, %88&#8217;i uluslararası ve yabancı STK&#8217;larla, %84,3&#8217;ü ağlar ve platformlarla, %77,6&#8217;sı bakanlıklarla, %91,2’si Cumhurbaşkanlığı birimleriyle, %68,1’i yerel merkezi kamu kurumlarıyla, %56,4’ü belediyelerle, %77,5’i üniversitelerle, %90,6’sı uluslararası fon kuruluşlarıyla ve %78,9’u özel sektörle hiçbir temas kurmadığını belirtiyor. Ayrıca, yapılan sınırlı iş birliğinin projelere veya çalışmalara dönüşme oranı da düşük. STK&#8217;ların yalnızca %27’si iş birlikleri sonucunda herhangi bir proje veya çalışma ortaya çıktığını ifade ediyor. Araştırma sonuçlarına göre, en düşük ikinci puanı 11,9 puanla iş birliği endeksi alıyor.</p>
<p><strong>İş Birliği Öneriler: </strong>STK’ların öncülüğünde kurulan hali hazırda çeşitli ağlar ve platformlar var. Ancak Türkiye’de bu yapılar genelde yeterince çeşitliliği barındırmıyor ve kapsayıcı değil. Bir başka deyişle, bu tür ortak amaçlar için kurulan yapılar çoğunlukla benzer STK’lar arasında kuruluyor. Halbuki mesele ne olursa olsun, ağ/platformların, içerisinde yer alan sivil toplumun çalışma ölçeği ile tematik çeşitliği gözetilerek, farklı görüşlerin bir arada olduğu yapılar olması gerekiyor. Sivil toplum ancak bu şekilde farklılıkların bir aradalığıyla hareket ederse kararlara ve kanaatlere etki edebilir, kapsayıcı olabilir. Böylece yerel ve ulusal sivil toplum kurulan ağ ve platformlara daha etkin şekilde katılabilir. Bununla birlikte, ağlar ve platformların sürdürülebilmesi için de hem finansal hem yönetimsel anlamda zorluklar yaşanıyor. Bazı ağlar ve platformlar kısa bir süreliğine net bir meselenin çözümü için kurulup, mesele bir sonuca ulaştığında dağılabilir. Dolayısıyla her ağ veya platformun çok uzun süre devam etmesine de ihtiyaç olmayabilir. Bu tür yapılar kurulurken, mutlaka hedefler ve etki göstergeleri net bir şekilde tanımlanmalı.</p>
<p>Karar mekanizmalarıyla iş birliğinde ise; kamu idaresi ve sivil toplumun birbirlerine olan ve karar mekanizmalarını ve/veya uzmanlıklarına yönelik bilgilerindeki sınırların aşılması için kamunun var olan stratejisine sivil toplumla diyaloğu entegre etmesi, sivil toplumun da kamudaki muhatabını net bir şekilde tanıması gerekiyor. Ancak bu şekilde eşit, şeffaf ve erişilebilir ilişki ve iş birlikleri kurmak mümkün olabilir. Ayrıca katılım ve iş birliği süreçlerinde tüm yerelliklerin katılımı için bir mekanizmanın da gözetilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, üniversitelerin de çoğulcu bir sivil toplum yapısıyla diyalog ve iş birliği geliştirmesi, kapılarını kapsayıcı bir şekilde sivil topluma açmasına ihtiyaç var. Aynı şekilde STK’lar da üniversiteleri önemli bir paydaş olarak görmeli ve ilgili konularda mutlaka iş birliklerini güçlendirmeye gayret etmeli.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-5-son/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler- 5 (son)</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-4</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-4/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceylan Özünel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jul 2024 14:29:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Etki]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişim Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilirlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86666</guid>

					<description><![CDATA[<p>STK'ların yerel yönetimler, kamu kurumları ve diğer yerel ve ulusal otoriteler tarafından hazırlanan politikalara etki düzeyini %32 oranında "etkisiz" olarak değerlendiriyor. Etkili olduğunu söyleyenlerin oranı ise %29 olarak kaydediliyor. Tüm bunlarla birlikte, STK’ların politikalarda değişiklik yaratma gücü de sınırlı kalıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-4/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-4</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.yada.org.tr/">YADA Vakfı</a> tarafından yürütülen &#8220;<a href="https://www.yada.org.tr/s/2626/i/Turkiye_Sivil_Toplum_Gelisim_Endeksi_2023-2.pdf">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi</a>&#8221; araştırma çalışması temelde hem Türkiye’de sivil toplumun farklı eksenlerdeki kapasitelerini değerlendirmek hem de ileriki çalışmalara zemin oluşturacak bir modeli, sivil toplum alanının, karar alıcıların ve bu alanda akademik veya akademik olmayan çalışmalar yürüten araştırmacıların kullanımına sunmayı amaçlıyor. </strong></p>
<p>“Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi” yazı dizisinin bu dördüncü yazısında ortaya çıkan endekslerden; <strong>&#8220;Etki&#8221;</strong> ile <strong>&#8220;Sürdürülebilirlik&#8221;</strong> alt endekslerinin sonuçları ve bu sonuçlara yönelik önerileri ele alacağım.</p>
<p><em><strong>&#8220;Türkiye&#8217;de STK&#8217;ların politikalara etki etme düzeyi %32.&#8221;</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-86667 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-7-640x640.jpg" alt="" width="423" height="423" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-7-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-7-1280x1280.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-7-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-7-1024x1024.jpg 1024w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></p>
<p><strong>Etki Sonuçlar:</strong> STK’ların toplumsal etkilerini değerlendirmek için kamu kararlarına etki, diğer STK’lar üzerindeki etki ve hedef grupları üzerindeki etkileri önemli ipuçları sunuyor. Geçtiğimiz 3 yıl boyunca yapılan değerlendirmeler sonucunda STK’lar etkilerinin büyük oranda sabit kaldığını belirtiyorlar ve istenen düzeyde etki sağlayamadıklarını ifade ediyorlar. Kamu kararları üzerinde artan etkisini görenlerin oranı %13,1, diğer STK’lar üzerinde artan etkisini görenlerin oranı %21, hedef grupları üzerinde artan etkisini görenlerin oranı %24,7 olarak oluyor. Ancak, STK&#8217;ların yerel yönetimler, kamu kurumları ve diğer yerel ve ulusal otoriteler tarafından hazırlanan politikalara etki düzeyini %32 oranında &#8220;etkisiz&#8221; olarak değerlendiriyor. Etkili olduğunu söyleyenlerin oranı ise %29 olarak kaydediliyor. Tüm bunlarla birlikte, STK’ların politikalarda değişiklik yaratma gücü de sınırlı kalıyor. Katılımcıların sadece %26’sı yerel politikalarda değişiklik olduğunu, %12,1’i ulusal politikalarda değişiklik olduğunu belirtiyor. STK’ların kendi değerlendirmelerine göre, etki endeksi 56,1 ile dördüncü sırada yer alıyor.</p>
<p><strong>Etki Öneriler:</strong> Sivil toplumun kararlar ve kanaatler üzerindeki etkisinin sınırlı olması tek başına STK’ların başarısı veya başarısızlığı olarak değerlendirilemez. Sivil Toplum Gelişim Endeksi çalışmasında ele alınan endekslerin sonuçlarında görüldüğü üzere, STK’ların sınırlı kaynaklarla çalışması, iletişim araçlarının çeşitliliğinin az olması, beceri ve yeterliliklerinin yetersiz olması gibi birçok çıktı aslında etki gücünün sınırlı olmasının sebepleri arasında. Sivil toplum tüm bu konularda kendini geliştirme çabasına girdiğinde, etki gücünün artması için karar vericilerin de önemli adımlar atması gerekiyor. Örneğin; karar vericilerin, politika hazırlarken sivil toplumu ve önerilerini kapsayıcı bir şekilde dikkate alması gerekiyor. Bununla ilgili prosedürlerin şeffaf olmasına, farklı politik yaklaşımlara sahip olma ve farklı yerellerde faaliyet gösterme gibi özelliklerin de gözetilmesine ihtiyaç var. Bu önerilere paralel; meclis komisyonu çalışmalarının ve meclis çalışmalarının sivil topluma açık hale getirilmesi, tüm bakanlıkların ve yerel yönetimlerin sivil toplumla ilişkiler departmanlarının açılması da elzem konular arasında sıralanabilir. Tüm bunları yaparken de sivil toplum katılımı konusunda yerellik faktörünün göz önüne alınması ve STK’ların kamu idaresi tarafından çağırıldığı toplantılarda sadece görüş alınmaması, geri bildirim de yapılması da bir o kadar önemli. Bunlara ek olarak, STK’ların kanaatler üzerinde etkisinin artması için medyanın bağımsızlığının ve kitlesel medya araçlarının sivil topluma eşit bir şekilde yer vermesinin de önünün açılması gerekiyor.</p>
<p><strong><em>&#8220;Türkiye&#8217;de STK&#8217;ların %32&#8217;si hiçbir çalışmasının ya da projesinin etkisini ölçmüyor.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Sürdürülebilirlik Sonuçlar:</strong> Sürdürülebilirlik, bir organizasyonun uzun vadede faaliyetlerini devam ettirebilme, değişen koşullara uyum sağlama ve risklerle başa çıkabilme yeteneği olarak tanımlanıyor. Ayrıca, yapılan çalışmaların etkilerinin izlenmesi ve elde edilen sonuçlara göre geliştirilmesi, sürdürülebilirlik açısından kritik bir öneme sahip. Ancak, STK&#8217;ların %32&#8217;si hiçbir çalışmasının ya da projesinin etkisini ölçmüyor.</p>
<p>Finansal güç de bir organizasyonun sürdürülebilirliğini sağlamada kritik faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Fonlar ve destekler STK&#8217;lar için önemli finansman kaynakları olsa da, bu kaynakların sürekliliği olmaması finansal kırılganlığa yol açıyor. STK&#8217;ların %31&#8217;i kendi iç kaynaklarıyla 3 yıldan fazla süre finansal olarak kendilerini sürdürebilir görürken, %46&#8217;sının finansal sürdürülebilirlik öngörüleri 1 yılı geçmiyor. Mali kaynak çeşitliliği ve strateji ile risk raporlama verilerine bakıldığında, STK&#8217;ların sürdürülebilirliklerinin risk altında olduğu görülüyor. STK&#8217;ların yalnızca %13&#8217;ünün mali kaynakları çeşitli ve mevcut kaynaklardan birinin kaybı, zaten kırılgan olan finansal gücü daha da zayıflatabilir. Buna karşılık, STK&#8217;ların %42&#8217;si sürekli mali kaynaklara sahip. Bu verilere dayanarak, STK&#8217;ların mali kaynak çeşitliliği sınırlı olsa da sürekli bir mali yapıya sahip oldukları anlaşılıyor. Çalışmanın sonuçları, sürdürülebilirlik endeksinin 38,5 puanda kaldığını gösteriyor.</p>
<p><strong>Sürdürülebilirlik Öneriler: </strong>Öncelikle, STK&#8217;lar, faaliyetlerinin etkisini izlemeli ve ölçmeli. Bunun için mutlaka STK’lar izleme mekanizmaları geliştirerek, bunu sürekli olarak yapmalı. Hatta kamu idaresi tarafından yapılan uzmanlıktan oldukça uzak denetimler, yalnızca finansal olmaktan çıkıp, sivil toplumun etkisini de izleyip ölçebilecek bir hale getirilmeli.  Bununla birlikte, toplumsal destek ve katılım da STK&#8217;ların sürdürülebilirliği için oldukça önemli. Şeffaflık, iletişim stratejileri ve paydaşlarla etkileşim bu anlamda gelişime açık alanlar arasında görülmeli.</p>
<p>STK&#8217;ların, sürdürülebilirliklerini artırmak için stratejik planlamaya odaklanmalarına da ihtiyaç var. Uzun vadeli hedefler belirleme, risk analizi yapma ve değişen koşullara uyum sağlama konularında güçlü stratejiler geliştirmek sivil toplum için oldukça kritik. Ayrıca, STK&#8217;lar, iç kapasitelerini güçlendirerek yönetim becerilerini, finansal yönetimi ve organizasyonel etkinliğini de artırabilirler. Ücretsiz eğitim programları ve danışmanlık hizmetleri bu konuda destek sağlayabilir.</p>
<p>STK&#8217;ların sürdürülebilir iş modelleri oluşturmasına olan ihtiyaç çokça konuşuluyor ancak bu öneriyi burada da yinelemekte fayda var. Her ne kadar kısıtlı insan kaynağıyla çalışıyor da olsalar, STK’lar mutlaka iktisadi işletmeleri üzerinden gelir getiren projeler üretmeli. Böylece hem bağışlara hem de fon kaynaklarına olan bağımlılıkları azaltılmalı. Bu noktada, kamu idaresi de STK’ların iktisadi işletmelerinin daha esnek bir şekilde sürdürülebilmesi için mevzuatı yeniden gözden geçirmeli.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-4/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-4</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-3</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceylan Özünel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jul 2024 14:04:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişim Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Araçları Kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[şeffaflık]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Gelişim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86662</guid>

					<description><![CDATA[<p>STK’ların %64’ü faaliyet raporlarını kamuoyuyla paylaşırken, finansal rapor paylaşma oranı %47’ye düşüyor. Bağış almayan STK'ları (%22) dışarıda bırakırsak, bağış alan STK'ların %55'i bağışçıları SMS, e-posta gibi araçlarla bilgilendiriyor. STK’ların şeffaflık endeks skoru ortama olarak 56.6 olarak puanlanıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-3/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-3</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.yada.org.tr/">YADA Vakfı</a> tarafından yürütülen <a href="https://www.yada.org.tr/s/2626/i/Turkiye_Sivil_Toplum_Gelisim_Endeksi_2023-2.pdf">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi</a> araştırması sonucu ortaya çıkan gelişim endeksi, halihazırda Türkiye ve sivil topluma yönelik üretilen verilerden birkaç yöntemsel ve yaklaşımsal farkla ayrışıyor.  Bu doğrultuda araştırma, Türkiye’de sivil toplumun gelişimini, sivil toplum kuruluşlarının tecrübelerinden hareketle anlayacak şekilde, Türkiye temsili bir örneklemle yapılan saha çalışmalarıyla açıklıyor. Rapor hem sivil toplum kuruluşlarıyla hem de yurttaşlarla yapılan kapsamlı bir anket çalışmasıyla elde edilen doğrudan Türkiye temsili verileri içeriyor.  </strong></p>
<p>“Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi” yazı dizisinin bu üçüncü yazısında ortaya çıkan endekslerden; <strong>&#8220;Şeffaflık&#8221;</strong> ile <strong>&#8220;İletişim Araçları Kullanımı&#8221;</strong> alt endekslerinin sonuçları ve bu sonuçlara yönelik önerileri ele alacağım.</p>
<p><em><strong>&#8220;Türkiye&#8217;de STK&#8217;ların %33&#8217;ü öz denetim mekanizmasına sahip.&#8221;</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-86663 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-6-640x640.jpg" alt="" width="467" height="467" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-6-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-6-1280x1280.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-6-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-6-1024x1024.jpg 1024w" sizes="(max-width: 467px) 100vw, 467px" /></p>
<p><strong>Şeffaflık Sonuçlar:</strong> Şeffaflık ve hesap verilebilirlik, organizasyonların yapısına göre çeşitli göstergelere sahip olabilir. İç ve dış denetim mekanizmalarına sahip olmak, faaliyet ve finansal raporları kamuoyuyla paylaşmak bu göstergeler arasında en yaygın olanları. Türkiye&#8217;deki STK&#8217;ları öz denetim mekanizması açısından incelediğimizde, yalnızca %33&#8217;ünün öz denetim mekanizmasına sahip olduğunu görüyoruz. Kamuoyuyla bilgi paylaşımına baktığımızda, STK’ların %64’ü faaliyet raporlarını kamuoyuyla paylaşırken, finansal rapor paylaşma oranı %47’ye düşüyor. Bağış almayan STK&#8217;ları (%22) dışarıda bırakırsak, bağış alan STK&#8217;ların %55&#8217;i bağışçıları SMS, e-posta gibi araçlarla bilgilendiriyor. STK’ların şeffaflık endeks skoru ortama olarak 56.6 olarak puanlanıyor.</p>
<p><strong>Şeffaflık Öneriler: </strong>Şeffaflık endeksi sonuçlarına göre, STK&#8217;ların iç denetim mekanizmalarını daha etkin hale getirmesine ve şeffaflık standartlarına daha sıkı bir şekilde uymalarına ihtiyaç olduğu söylenebilir. Buna göre, iç denetim süreçleri daha şeffaf ve anlaşılır bir hale getirilmeli. Bununla birlikte, STK&#8217;lar, faaliyet ve finansal raporlarını da düzenli olarak yayınlayarak kamuoyuyla şeffaf bir iletişim kurmalı. Raporlar, kurumsal web siteleri, sosyal medya ve diğer erişilebilir platformlar aracılığıyla hedef gruplarına rahatlıkla ulaştırılabilir.</p>
<p>Bağışçıları bilgilendirme konusunun da daha sistematik ve standart olunması gerekiyor. Bunun için STK’lar, teknolojik araçlar kullanılarak, bağışçılara ve kamuoyuna daha hızlı ve etkili bir şekilde bilgi paylaşımını sağlayacak inovatif yöntemler geliştirilebilir. SMS, e-posta gibi araçlar daha etkin bir şekilde kullanılabilir.</p>
<p>Kamu idaresi de STK&#8217;ların şeffaflık endeksini değerlendirebilir ve bu değerlendirmeleri açık bir şekilde paylaşarak daha yüksek şeffaflığı teşvik edebilir. Ayrıca, STK’lara kaynak sağlayan kuruluşlar, eğitim programları ve kaynaklar aracılığıyla STK&#8217;ları iç denetim konusunda güçlendirecek projelere finansal destek sunabilir.</p>
<p><em><strong>&#8220;Türkiye&#8217;de STK&#8217;ların %55,2&#8217;si yalnızca 1 iletişim kanalı kullanıyor.&#8221;</strong></em></p>
<p><strong>İletişim Araçları Kullanımı Sonuçlar:</strong> STK&#8217;ların iletişim stratejilerinde dijital medyanın önemli bir yeri var. STK&#8217;lar en çok sosyal medya aracılığıyla hedef kitlelerine ulaşıyor. Bunu %23,3 ile görsel medya ve TV programları, %21,8 ile yazılı basın (gazeteler, dergiler) takip ediyor. Bu durum, STK&#8217;ların iletişim kanallarının çeşitliliğinin oldukça sınırlı olduğunu gösteriyor. STK&#8217;ların %5,8&#8217;i hiçbir iletişim kanalına sahip değilken, %55,2&#8217;si yalnızca 1 iletişim kanalı kullanıyor. İki ila beş kanal kullananların oranı %32 iken, altı ve daha fazla iletişim kanalı kullananların oranı %7. Sosyal medya platformlarının kullanımına bakıldığında, en aktif kullanılan platformlar Facebook (%41,8) ve Instagram (%34,7). En az kullanılan platform ise LinkedIn: STK&#8217;ların %82,2&#8217;sinin LinkedIn hesabı yok. STK&#8217;ların medya araçları kullanımı ortalama 40,6 puan alıyor. Medyan skoru 36,0 olarak belirlenirken, bu değer Türkiye&#8217;deki STK&#8217;ların iletişim ve medya araçları kullanımındaki kapasite sınırlılığını gösteriyor.</p>
<p><strong>İletişim Araçları Kullanımı Öneriler: </strong>STK’ların iletişim araçları kullanımı ve araç çeşitliliğinin bu kadar kısıtlı olması yalnızca STK’ların çabalarının yetersizliğiyle açıklanamaz. İletişim ve görünürlük, STK’lar için hem mesele savunuculuğunda hem de bağışlar yoluyla kaynak edinmede çok önemli. Çoğu STK bunun farkında ancak kısıtlı insan kaynağı ve finansal kaynaklarla çalışan STK’lar iletişim konusuna yeterince kaynak ayıramıyor. Sivil toplum kısıtlı kaynaklarıyla ürettiği değerli bilgiyi ya da savunuculukla ilgili adımlarını yaygınlaştırmaya çalışıyor. Bu konuda kamu idaresinin desteği kritik önem arz ediyor. TRT ve Basın İlan Kurumu bu anlamda sivil toplumun etkisini artıracak iki önemli kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Burada yine şeffaf, erişilebilir bir şekilde bu kurumlara yönelik sivil toplum erişiminin teşvikini içeren bir mevzuat geliştirilmesi önemli ve aciliyetli. Bununla birlikte, kamu spotları gibi kaynaklar başta olmak üzere devlet elindeki tüm yaygınlaştırma kaynaklarının da sivil toplum tarafından kullanılmasının teşvik edilmesine ihtiyaç var. Bu süreçlerin de yine şeffaf ve erişilebilir olması elzem.</p>
<p>STK’ların çoğunluğunun dijital medya kullanmasının da tek başına bir sivil toplum sorunu olduğunu söyleyemeyiz. Yine bu noktada, medyanın bağımsızlığı ve tarafsızlığının da sağlanarak, STK’ların adil ve eşit bir şekilde kitlesel medya araçlarında görünürlüğünün artması mümkün olabilir. Öte yandan, STK’lar da LinkedIn gibi profesyonel ağlarda hesap açarak, iş dünyası ve profesyonellerle etkileşim kurabilirler. İş dünyası odaklı içeriklerle bu platformlarda varlık göstererek, potansiyel destekçiler ve iş birlikleri için olanaklar yaratabilirler. STK&#8217;lar ayrıca medya ile daha sıkı ilişkiler kurarak haber değeri taşıyan içeriklerle basında daha fazla yer almaya çalışabilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-3/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-3</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-2</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceylan Özünel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jul 2024 13:42:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Beceri ve Yeterlilikler]]></category>
		<category><![CDATA[Finansal Kaynak Çeşitliliği]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişim Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Gelişim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86655</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye'deki STK'ların başlıca gelir kaynaklarının bireysel bağışlar ve üye aidatları olduğu görülüyor. STK’ların %54,1’i bireysel bağış alırken, %53,1’i üye aidatları yoluyla gelir elde ettiğini belirtiyor. Bu, STK'ların düzensiz ve öngörülemeyen gelirlerle karşı karşıya kalma riskini artırıyor. Dış destek ve hibelerin azalması veya üye aidatlarının düşmesi durumunda, bu kuruluşlar faaliyetlerini sürdürebilmek için ek finansman kaynakları aramak zorunda kalabiliyor. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’deki STK'lar ortalama olarak 1.3 farklı finansal kaynağa sahip. Başka bir deyişle, sivil toplumun finansal kaynak çeşitliliği oldukça sınırlı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-2/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-2</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.yada.org.tr/">YADA Vakfı</a> tarafından yayımlanan <a href="https://www.yada.org.tr/s/2626/i/Turkiye_Sivil_Toplum_Gelisim_Endeksi_2023-2.pdf">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi</a> raporunda; Türkiye’de STK’ların mevcut durumuna dair veriler ve değerlendirmeler, Türkiye’de STK’ların mevcut durumunu anlamaya yönelik uzman görüşleri, Türkiye’de STK’ların mevcut durumunu anlamaya yönelik toplum algısı, Türkiye’de izlenebilir bir sivil toplum ölçeği geliştirebilmek için modeller, STK temsilcilerinin sivil toplum dünyasına dair algı ve beklentilerine ilişkin kapsamlı, karşılaştırmalı ve hem niceliksel hem de niteliksel bulgularla desteklenen sivil toplum panoramasını ortaya koyacak veriler ve tespitler yer alıyor.</strong></p>
<p>“Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi” yazı dizisinin bu ikinci yazısında ortaya çıkan endekslerden; &#8220;<strong>Beceri ve Yeterlilikler&#8221;</strong> ile &#8220;<strong>Finansal Kaynak Çeşitliliği&#8221;</strong> alt endekslerinin sonuçları ve bu sonuçlara yönelik önerileri ele alacağım.</p>
<p><em><strong>&#8220;STK’ların %70’i teknik bilgi ve beceri anlamında gelişime ihtiyaç duyuyor.&#8221;<img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-86656 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-9-640x640.jpg" alt="" width="411" height="411" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-9-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-9-1280x1280.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-9-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-9-1024x1024.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 411px) 100vw, 411px" /></strong></em></p>
<p><strong>Beceri ve Yeterlilikler Sonuçlar:</strong> Sivil toplum kuruluşlarının büyük bir kısmı kendi teknik bilgi ve becerilerini orta düzeyde değerlendiriyor. Bu durum, sivil toplumun bilgi ve beceri açısından gelişime açık bir alan olduğunu gösteriyor. STK’ların sadece %31’i bu konuda kendilerini yeterli buluyor. Özetle, STK’ların %70’i teknik bilgi ve beceri anlamında gelişime ihtiyaç duyuyor. STK’ların kendi değerlendirmelerine göre, beceri ve yeterlilikler endeksi 100 üzerinden 65,5 olarak puanlanıyor.</p>
<p><strong>Beceri ve Yeterlilikler Öneriler: </strong>Sivil toplumun beceri ve yeterlilikler anlamında kapasitesini güçlendirmek adına yapılan çok çeşitli eğitimler düzenleniyor. Bu eğitimlerin etkili bir şekilde devam etmesi önemli. Öte yandan, eğitimlerin daha geniş bir sivil toplumu kapsaması da bir ihtiyaç. STK’lara yönelik yapılan beceri ve yeterlilik eğitimlerinin daha erişilebilir olması gerekiyor. Ayrıca, bu eğitimler verilirken, STK’ların beceri ve yeterlilik kapasitesinin ne kadar geliştiğinin düzenli olarak izlenmesi, etkisinin analiz edilmesi ve sonuçlar baz alınarak gerektiğinde özel ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenmesine de ihtiyaç var. Bununla birlikte, kamu idaresi ve fon veren kuruluşlar da STK’ların kapasite geliştirmelerini desteklemek adına düzenlediği eğitim programlarını daha erişilebilir hale getirmeli.</p>
<p>Ayrıca, sivil toplum kuruluşları arasında iş birliği ve bilgi paylaşımını teşvik etmek adına ortak projeler ve çalışma grupları oluşturulabilir. Uzmanlık alanları farklı olan STK&#8217;lar arasında mentorluk ilişkileri kurularak deneyim ve bilgi paylaşımı desteklenebilir.</p>
<p><em><strong>&#8220;Türkiye’deki STK&#8217;lar ortalama olarak 1.3 farklı finansal kaynağa sahip.&#8221;</strong></em></p>
<p><strong>Finansal Kaynak Çeşitliliği Sonuçlar:</strong> Türkiye&#8217;deki STK&#8217;ların başlıca gelir kaynaklarının bireysel bağışlar ve üye aidatları olduğu görülüyor. STK’ların %54,1’i bireysel bağış alırken, %53,1’i üye aidatları yoluyla gelir elde ettiğini belirtiyor. Bu, STK&#8217;ların düzensiz ve öngörülemeyen gelirlerle karşı karşıya kalma riskini artırıyor. Dış destek ve hibelerin azalması veya üye aidatlarının düşmesi durumunda, bu kuruluşlar faaliyetlerini sürdürebilmek için ek finansman kaynakları aramak zorunda kalabiliyor. Araştırma sonuçlarına göre, Türkiye’deki STK&#8217;lar ortalama olarak 1.3 farklı finansal kaynağa sahip. Başka bir deyişle, sivil toplumun finansal kaynak çeşitliliği oldukça sınırlı. Bu durum, finansal açıdan kırılgan bir sivil toplum yapısına işaret ediyor. STK’ların çeşitlendirilmiş ve sürekli gelir kaynaklarına sahip olmaları, bağımsızlıklarını ve sürdürülebilirliklerini sağlamak için kritik öneme sahip. Çalışmanın sonucunda ortaya çıkan finansal kaynak çeşitliliği endeksi 26,4 puan ile en az puanlananlar arasında yer alıyor.</p>
<p><strong>Finansal Kaynak Çeşitliliği Öneriler: </strong>Öncelikle STK’ların üzerindeki finansal yükün azaltılması gerekiyor. STK’lar tüm harcamaları esnasında özellikle bağışlar yoluyla elde ettikleri gelirlerin büyük bir kısmını satın almalar esnasında, insan kaynakları ödemeleri esnasında ve hatta artık tek başlarına yüklenmek zorunda kaldıkları kira yüklerine ek olarak stopaj ödedikleri esnada verdikleri vergilerle devlete ödüyor. Sivil toplumun üzerindeki vergi yükünün hafifletilmesi ve kademeli olarak tamamen ortadan kaldırılması çok önemli bir ihtiyaç. Bununla birlikte, dernek ve vakıfların kurulması için fiziksel mekân zorunluluğunun ortadan kalkması da gerekiyor. Ayrıca, STK’lar arasında hiyerarşi yaratan ve şeffaf kriterlere dayanmayan kamu yararı ve vergi muafiyeti statülerinin de ya daha etki odaklı bir yaklaşımla STK’lara tanınması ya da tamamen ortadan kalması gerekiyor.</p>
<p>STK’ların üzerindeki finansal yükler kalktığında, finansal çeşitliliği artmasının da daha kolay olacağı söylenebilir. Öte yandan, finansal çeşitliliği artırmak için STK’lara sağlanan hibe kaynakları da daha adil ve eşit bir şekilde dağıtılmalı, hibeler kapsamındaki harcamalar vergiden muaf tutulmalı.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler-2/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-2</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-1</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ceylan Özünel]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jul 2024 13:29:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[YADA]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Çalışan Refahı ve Politikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişim Endeksi]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Kaynağı Kapasitesi]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=86648</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi raporunda; Türkiye’de STK’ların mevcut durumuna dair veriler ve değerlendirmeler, Türkiye’de STK’ların mevcut durumunu anlamaya yönelik uzman görüşleri, Türkiye’de STK’ların mevcut durumunu anlamaya yönelik toplum algısı, Türkiye’de izlenebilir bir sivil toplum ölçeği geliştirebilmek için modeller, STK temsilcilerinin sivil toplum dünyasına dair algı ve beklentilerine ilişkin kapsamlı, karşılaştırmalı ve hem niceliksel hem de niteliksel bulgularla desteklenen sivil toplum panoramasını ortaya koyacak veriler ve tespitler yer alıyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-1</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.yada.org.tr/">YADA Vakfı</a> tarafından yürütülen &#8220;<a href="https://www.yada.org.tr/s/2626/i/Turkiye_Sivil_Toplum_Gelisim_Endeksi_2023-2.pdf">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi</a>&#8221; çalışması kapsamında oluşturulan 10 alt gelişim endeksi: İnsan Kaynağı, Çalışan Refahı ve Politikalar, Beceri ve Yeterlilikler, Finansal Kaynak Çeşitliliği, Şeffaflık, İletişim Araçları Kullanımı, Etki, Sürdürülebilirlik, Proje ve İş birliği. Tüm endekslerin ortalamalarına bakıldığında genel tabloda, STK’ların kendi değerlendirmeleriyle Türkiye sivil toplumunun gelişmişlik düzeyi 100 üzerinden 39,4 olarak puanlanıyor.</strong></p>
<p>Türkiye’de sivil toplumun gelişkinliğini ve farklı alanlardaki kapasitesini düzenli olarak takip eden bir ölçeğin olmaması, değişen ve hem demografik olarak hem de toplumsal olarak dönüşen Türkiye’de sivil toplum alanını tanımlamamızı zorlaştırıyor. 20 yıldır Türkiye’de sivil toplumun niceliksel ve niteliksel bilgisini üretmeyi amaç edinen YADA Vakfı, bu eksikliği bir nebze olsun giderebilmek adına “Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi” çalışmasını hayata geçirdi. Bu çalışma temelde hem Türkiye’de sivil toplumun farklı eksenlerdeki kapasitelerini değerlendirmek hem de ileriki çalışmalara zemin oluşturacak bir modeli, sivil toplum alanının, karar alıcıların ve bu alanda akademik veya akademik olmayan çalışmalar yürüten araştırmacıların kullanımına sunmayı amaçlıyor. Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi raporunda; Türkiye’de STK’ların mevcut durumuna dair veriler ve değerlendirmeler, Türkiye’de STK’ların mevcut durumunu anlamaya yönelik uzman görüşleri, Türkiye’de STK’ların mevcut durumunu anlamaya yönelik toplum algısı, Türkiye’de izlenebilir bir sivil toplum ölçeği geliştirebilmek için modeller, STK temsilcilerinin sivil toplum dünyasına dair algı ve beklentilerine ilişkin kapsamlı, karşılaştırmalı ve hem niceliksel hem de niteliksel bulgularla desteklenen sivil toplum panoramasını ortaya koyacak veriler ve tespitler yer alıyor.</p>
<p>Araştırma sonucu ortaya çıkan gelişim endeksi, halihazırda Türkiye ve sivil topluma yönelik üretilen verilerden birkaç yöntemsel ve yaklaşımsal farkla ayrışıyor.  Bu doğrultuda araştırma, Türkiye’de sivil toplumun gelişimini, sivil toplum kuruluşlarının tecrübelerinden hareketle anlayacak şekilde, Türkiye temsili bir örneklemle yapılan saha çalışmalarıyla açıklıyor. Rapor hem sivil toplum kuruluşlarıyla hem de yurttaşlarla yapılan kapsamlı bir anket çalışmasıyla elde edilen doğrudan Türkiye temsili verileri içeriyor.</p>
<p>Bu yazı dizisinde, YADA Vakfı’nın Adhoc Araştırma ile birlikte yürüttüğü Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi araştırmasının sonuçlarını ve ortaya çıkan tabloda karar vericilerin ve sivil toplumun, Türkiye sivil toplumunun etki odaklı gelişimi için neler yapabileceğine dair önerileri ele alacağım.</p>
<p>Araştırmanın sonuçları, Türkiye&#8217;deki sivil toplumun mevcut durumu ve karşılaştığı zorlukları net bir şekilde ortaya koyuyor. STK’ların; kapasite, finansal kaynaklar, iletişim stratejileri, politika etkisi ve şeffaflık gibi temel alanlardaki performanslarına odaklanan bu çalışmayla, sivil toplumun karşılaştığı sınırlılıklar ve gelişim potansiyelleri analiz ediliyor. Bu bağlamda, ortaya çıkan bulgular ışığında bu yazı dizisinde yer alan öneriler, Türkiye&#8217;deki sivil toplumun daha etkili, çeşitli, şeffaf ve demokratik bir yapıya kavuşması için stratejik bir rehberlik sunmayı amaçlıyor.</p>
<p>Tüm bu çalışmaların sonucunda öne çıkan bulgulara ve ortaya konan tespitlere dayanarak, rapor boyunca detaylı bir şekilde verilerle desteklenen Sivil Toplum Gelişim Endeksini oluşturan 10 alt endeks: İnsan Kaynağı, Çalışan Refahı ve Politikalar, Beceri ve Yeterlilikler, Finansal Kaynak Çeşitliliği, Şeffaflık, İletişim Araçları Kullanımı, Etki, Sürdürülebilirlik, Proje ve İş birliği. Tüm endekslerin ortalamalarına bakıldığında genel tabloda, STK’ların kendi değerlendirmeleriyle Türkiye sivil toplumunun gelişmişlik düzeyi 100 üzerinden 39,4 olarak puanlanıyor.</p>
<p>Yazı dizisinin bu ilk yazısında ortaya çıkan endekslerden; &#8220;<strong>İnsan Kaynağı Kapasitesi&#8221;</strong> ile &#8220;<strong>Çalışan Refahı ve Politikalar&#8221;</strong> alt endekslerinin sonuçları ve bu sonuçlara yönelik önerileri ele alacağım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>&#8220;Türkiye’de STK’lar sınırlı insan kaynağı ve gönüllü sayısıyla çalışıyor.&#8221;</em></strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-86650 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2024/07/CHREST_INFOGRAFIK-4-640x640.jpg" alt="" width="358" height="358" /></p>
<p><strong>İnsan Kaynağı Kapasitesi Sonuçlar:</strong> Raporda, insan kaynağı kapasitesi ölçeğini oluşturan değişkenler: “Üye Sayısı, Aktif Üye Sayısı, Gönüllü Sayısı, Tam Zamanlı Çalışan Sayısı, Yarı Zamanlı Çalışan Sayısı, Kısa Dönemli Çalışan Sayısı ve Kurumlarda İşlerin Esas Olarak Kaç Kişi Üzerinde Olduğu”. Dört kategorik değişkenin yeniden kodlanmasıyla ve &#8220;Kurumunuzda işler esas olarak kaç kişi üzerindedir?&#8221; sorusunun sayısal değişkeni kullanılarak yapılan iki aşamalı kümeleme analizi sonucunda oluşturulan üç insan kaynağı kümesi, STK’ların neredeyse %60’ının düşük insan kaynağına sahip olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, STK’ların yarısından fazlası 30 ve daha az gönüllüyle çalışıyor. Bir başka deyişle, Türkiye’de STK’lar sınırlı insan kaynağı ve gönüllü sayısıyla çalışıyor. STK’ların kendi değerlendirmelerine göre, insan kaynağı kapasite endeksi 100 üzerinden 28,7’de puanda kalıyor.</p>
<p><strong>İnsan Kaynağı Kapasitesi Öneriler: </strong>İnsan kaynağı kapasitesinin sınırlılığı altında yatan ekonomik ve politik birçok neden var elbette. Türkiye’de son yıllarda yalnızca sivil toplumda değil birçok farklı sektörde nitelikli insan kaynağı konusunda sorunlar yaşanıyor. Sivil toplum özelinde baktığımızda, farklı çalışmalarımız kapsamında çeşitli paydaşlarla yaptığımız görüşmelere de dayanarak, Türkiye’de STK’ların finansal yükleri arasında en çok zorlandığı yükümlülüğün ücretli çalışanların sigortalarında (SGK vb.) yaşandığı görülüyor. Bu yük azaltılabilirse, STK’ların daha fazla nitelikli insan kaynağını daha sürdürülebilir bir şekilde bünyesinde barındırabileceği söylenebilir. Bu anlamda, kamu idaresi, sivil toplumun insan kaynağının gelişmesi adına teşvikler yaratabilirse, bu kapasitenin artması mümkün. Bununla birlikte, hibe veren kuruluşların da Türkiye’nin ekonomik şartları göz önünde bulundurularak, STK’lara sağladıkları hibelerde insan kaynağına daha fazla kaynak ayırması da sivil toplumun insan kaynağı kapasitesinin gelişimine katkıda bulunabilir.</p>
<p>STK’larda ücretli ve resmi olarak kurumda çalışan kişilerin varlığına ek olarak gerçekleştirilen gönüllü faaliyetlerin hem gönüllülerin hem de yapıların hak ve misyonları koruma altına alacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Bu doğrultuda, STK’larda gönüllülerin sayısını etkin bir şekilde artırmak için gönüllülük yasasının düzenlenmesi ve uygulamaya konmasına ihtiyaç var. Aktif yurttaşlık ve gönüllülük kültürü hali hazırda bazı yüksek öğrenim kurumlarında müfredata girmiş durumda. Bu iki konunun etkin bir şekilde erken yaştan başlayarak eğitim sisteminde yer alması da uzun vadede etkili olabilir.</p>
<p>Öte yandan, STK&#8217;lar da insan kaynağı konusundaki zorlukları kamuoyuna duyurabilir ve bu konuda çözüm arayışlarını destekleyebilir. İlgili politika düzenlemeleri için lobi faaliyetlerinde bulunabilirler. Ayrıca, sivil toplum, özel sektörle iş birlikleri kurarak kurumsal uzmanlık ve finansal destekleri artırmaya çalışabilir. İş dünyasıyla ortak projeler hem insan kaynağı hem de finansal kaynaklar konusunda katkı sağlayabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>&#8220;STK’ların büyük bir kısmının, ideal çalışan refahına ulaşmak için daha çok yol kat etmesi gerekiyor.&#8221; </strong></em></p>
<p><strong>Çalışan Refahı ve Politikalar Sonuçlar: </strong>Araştırma sonuçları, fazla mesainin ücretlendirdiği STK sayısının yalnızca %11,2 olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, STK’ların %65,8’inde çalışanlar iş tanımı dışında başka işler yapıyor. Çalışan refahı değerlendirmelerinde iki farklı küme ortaya çıkıyor. Çalışma ortamı ve iş ile ilgili değerlendirmeler birbirine benzediği gibi, fazla mesai ve yorgunluk hissetme arasında da belirgin bir ilişki bulunuyor. Buna karşın, STK çalışanları hala sivil alanda çalışmaktan memnuniyet duyuyorlar. STK’ların mevcut kurumsal politikaları ele alındığında, sınırlı bir çeşitlilik olduğu görülüyor. Çevre koruma politikalarına sahip olan STK&#8217;ların oranı %22 iken, disiplin politikaları ve çocukların ve korunmasız yetişkinlerin korunması politikaları %19 oranında kalıyor. Performans değerlendirme ve ücretlendirme politikaları ise listenin sonunda yer alıyor. Bu dar marj, STK’ların profesyonel çalışma standartlarına uzak kaldığını gösteriyor. Sonuçlar, STK’ların büyük bir kısmının ideal çalışan refahına ulaşmak için daha çok yol kat etmesi gerektiğini ortaya koyuyor. STK’ların kendi değerlendirmelerine göre, çalışan refahı ve politikalar endeksi 100 üzerinden 59 olarak puanlanıyor.</p>
<p><strong>Çalışan Refahı ve Politikalar Öneriler: </strong>STK’ların fazla mesainin ücretlendirilmesi konusunda daha adil ve şeffaf politikalar oluşturması gerektiği aşikâr. Bunu yaparken, yöneticilerin çalışanlarla düzenli olarak geri bildirim aldıkları karşılıklı performans değerlendirmeleri yapmalarına ihtiyaç var. Bu tür düzenli geri bildirim mekanizmaları oluşturulduğunda, yapılan düzenli geri bildirimlerle fazla mesai talepleri ve ücretlendirme konularında şeffaflık sağlanabilir. Bununla birlikte, geri bildirim mekanizmaları ve fazla mesai ücretlerinin izlenmesine de ihtiyaç var. Bunu, STK’lar kendi iç denetim kurullarında konu ederek takibinin denetim kurulu tarafından yapılmasını sağlayabilir. Ayrıca, STK’lar insan kaynakları profesyonelleriyle iş birliği yaparak çalışan refahı ve kurumsal politikaların daha etkili bir şekilde yönetilmesini sağlamak adına danışmanlık alabilir. Ancak bunun günümüz Türkiye koşullarında kısıtlı kaynaklarla çalışan STK’larda mümkün olamayacağını hepimiz biliyoruz. Sivil toplumun bunu kendi kaynaklarıyla yapmasından ziyade, sivil toplumu izleyen kamu idaresi kurumları, STK’lara bu tür profesyonel destekler sağlayarak rehberlik edebilir.</p>
<p>Öte yandan, STK’larda kurumsal politikaların çoğu zaman kâğıt üstünde kaldığını biliyoruz. Burada yine STK’ların hem yönetim hem de çalışan kadrosunun üzerindeki iş yoğunluğunun, bu tür politikaların uygulanması ve izlenmesi konusunda aksamalara yol açtığını gözlemliyoruz. Kurumsal politikaların kâğıt üstünde kalmaması için konulara ilişkin hedefler ve göstergeler belirlenerek etkin bir şekilde izlenmesi sağlanabilir. Her bir politika için izleme ve değerlendirme mekanizmaları kurularak politikaların etkinliği sürekli olarak değerlendirilebilir. İzleme süreçleri, dış denetçiler ve paydaşlarla şeffaf bir şekilde paylaşılabilir.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2024/07/19/turkiye-sivil-toplum-gelisim-endeksi-sonuclar-ve-oneriler/">Türkiye Sivil Toplum Gelişim Endeksi: Sonuçlar ve Öneriler-1</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Irksal Ayrım, Otoriter Rejimler ve Soykırım: Ruanda&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/05/30/irksal-ayrim-otoriter-rejimler-ve-soykirim-ruanda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2022 11:54:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümünde Dünya Deneyimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ruanda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=81032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dördüncüsünü konuştuğumuz Çatışma Çözümünde Dünya Deneyimleri raporlarında Türkiye ile benzer ve farklılıklarını tartışmaya açıyoruz. Raporun yazarı Hilal Yavuz ile Ruanda Çatışma süreçlerini konuştuk. Yavuz, sorunlu yanlarına rağmen Gacaca Mahkemelerinde onarıcı adaletin tesis edilmeye çalışıldığını çatışma süreçlerinin sonunda fail ve mağdur ailelerinin yüzleştirildiği mekanizma kurulduğunu ifade ediyor. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/05/30/irksal-ayrim-otoriter-rejimler-ve-soykirim-ruanda/">&#8216;Irksal Ayrım, Otoriter Rejimler ve Soykırım: Ruanda&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Ruanda’nın sosyoekonomik ve sosyopolitik yapısı nasıl? Bize Ruanda ile ilgili genel olarak neler söyleyebilirsiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir Orta Afrika ülkesi olan Ruanda, engebeli coğrafyası nedeniyle “Bin Tepeli Ülke” olarak da biliniyor. Yüzey su kaynaklarının bol ve yıllık yağış ortalamalarının yüksek olduğu ülke tarımsal faaliyetler açısından oldukça elverişli topraklara sahip. Bu sebeple nüfusun neredeyse dörtte üçü bugün hâlâ kırsal bölgelerde yaşıyor ve geçimini tarımla sağlıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Batıda Demokratik Kongo Cumhuriyeti, güneyde Burundi, doğuda Tanzanya ve kuzeyde Uganda’yla sınır komşusu olan Ruanda’da bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Avrupa sömürge güçleri yaklaşık üç çeyrek asır hüküm sürdü. Önce Almanya [1884-1923] daha sonra Belçika [1923-1962] devleti halihazırda ekonomik ve politik üstünlüğe sahip olan ve nüfusunun yaklaşık yüzde on beşini oluşturan Tutsilerle iş birliği yaparak çoğunluğu Hutulardan oluşan ülke yönetimini elinde tutmayı başardı. Sömürge öncesi dönemde Hutu-Tutsi ayrımı geçim kaynaklarının şekillendirdiği bir tür statü farkına işaret ediyordu. Ancak 1933’te çıkarılan ve tüm Ruandalıların etnik aidiyetlerinin yazılı olduğu kimlik kartlarını taşımasını zorunlu kılan bir yasa çerçevesinde bu ayrım ırksal bir farkla ilişkilendirilmiş oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Soykırım öncesi dönemde Ruanda’nın sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısını şekillendiren üç ayrı dönüm noktasından bahsetmek mümkün. 1962’de bağımsızlığın ilan edilmesiyle birlikte Belçika sömürge güçlerinin ülkeyi terk etmesi Tutsi rejiminin sona ermesi demekti. Akabinde Grégoire Kayibanda önderliğinde bir Hutu rejimi kuruldu. 1973 yılında ise dönemin genelkurmay başkanı Juvénal Habyarimana tarafından bir darbe yapıldı. Söz konusu darbe aslında ülkenin kuzey ve güney bölgelerinde yaşayan Hutular arasındaki bir tür imtiyaz savaşının ürünüydü. Ruanda’nın kuzey bölgelerine kıyasla daha verimsiz toprakların yer aldığı güney bölgelerinde yaşayan Hutular, tarımsal üretim açısından dezavantajlı olsalar da Kayibanda döneminde hem ticaret alanında birtakım imtiyazlar edinerek hem de kamu kurumlarında artan istihdam oranları sayesinde siyasi ve ekonomik açıdan güçlendi. Kuzeyli Hutuları temsil eden Habyarimana’nın esas amacı bu gidişata dur demek ve kuzeylilerin imtiyaz alanını genişletmekti. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yönetim tarzı ve hükümetlerin siyasi tutumu göz önünde bulundurulduğunda, soykırım öncesi ve sonrası Ruanda’sında keskin bir değişimden bahsetmek maalesef mümkün değil. Her yeni kurulan rejim bir önceki rejimden daha otoriter bir yönetim tarzını benimsedi. Demokrasi Endeksi’nin (2020) verileri ışığında Ruanda’nın bugün hâlâ otoriter rejimler kategorisinde yer aldığı biliniyor. Ülke, soykırım sonrası dönemde dış ülkelerden alınan maddi yardımlar sayesinde ekonomik açıdan bölgedeki diğer ülkelere kıyasla iyi durumda olsa da İnsani Gelişme Endeksi’nin (2020) verilerine göre hâlâ düşük gelişme gösteren ülkeleri arasında.</span></p>
<p><b>Yazdığınız rapora dayanarak soruyorum, Ruanda’da ç</b><b>atışmaya neden olan dinamikler nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu rapor kapsamında yaptığım araştırmalar neticesinde iki dinamik öne çıktı. Birincisi, Ruanda’daki Belçika sömürge idaresinin hâkimiyetini tesis etmek için, öncesinde geçim kaynaklarına dayanan Hutu-Tutsi ayrımını ırksal ve hiyerarşik bir kategori olarak yeniden şekillendirmesiydi. İkincisi ise 1990’lı yıllarda yaşanan ekonomik krizin mevcut Hutu-Tutsi kutuplaşmasını derinleştirmesiydi. Bu iki husus, Ruanda’da soykırımla sonuçlanan iç çatışmayı salt bir etnik mesele olarak değerlendirmenin mümkün olmadığına işaret ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunların yanı sıra medya aracılığıyla yaygınlaşan Tutsi karşıtı nefret söylemleri soykırıma giden süreçte katalizör etkisi yaptı. Ülkeyi yöneten siyasetçiler, iktidar mücadelesinde güç kaybetmemek için toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirdi. Komşu ülkelerdeki siyasi ve toplumsal gerilimler içerideki gerilimi tırmandırdı. Kilise soykırım sırasında ve öncesinde hem fail olarak taraf oldu hem de yaşanan çatışmalar karşısında sessiz kaldı. BM gibi aktörlerin bu süreçte etkisiz kalması hatta uluslararası bazı aktörlerin (özellikle Fransa) çatışmaları derinleştiren politikaları, soykırıma varan şiddet olaylarını tetikleyen unsurlar arasındaydı. Bu süreçte ülkede faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları da etki alanları kısıtlı olduğu için soykırımı engelleyemedi.</span></p>
<p><b>Ruanda’da çatışmanın aktörleri ve talepleri nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çok sayıda aktörden bahsetmek mümkün elbette. Soykırım döneminde ülke yönetimini elinde tutan Habyarimana’nın partisi Kalkınma ve Demokrasi için Ulusal Cumhuriyetçi Hareket’in (MRNDD) ve diasporada yaşayan Ruandalıların kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi’nin (RPF) esas aktörler olduğu söylenebilir. RPF’nin amacı Ruanda iç siyasetinde söz sahibi olmalarına imkân tanıyacak müzakere masasının oluşması için Habyarimana rejimini zorlamaktı. İktidar partisi ise ülkedeki ekonomik ve siyasi krizin sebebi olarak RPF’yi işaret ediyordu. 1990 yılında çok partili sisteme geçişle birlikte kurulan partilerin çoğu RPF ile müzakere masasına oturulmasına olumlu yaklaşıyordu. Yalnızca ülkenin en sağcı partisi olarak bilinen Cumhuriyeti Savunma Koalisyonu (CDR) buna karşı çıkıyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uganda ve Burundi’yi de aktörler arasında sayabiliriz. Soykırım öncesi dönemde Ruanda hükümeti, Uganda hükümetini RPF savaşçılarını eğitmek, silahlandırmak ve sınırdaki askerî varlığını artırarak RPF’ye takviye sağlamakla suçluyordu. Ruanda’yla etnik çeşitlilik açısından benzer konfigürasyonlara sahip Burundi’deki gergin siyasi atmosfer de ülkedeki Tutsi karşıtlığını körükleyen sebepler arasında gösterilebilir.</span></p>
<p><b>Bütün bu sürece baktığınızda çatışmanın tarihsel gelişimi bize ne söylüyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">30 Eylül 1990’da başlayan ve yaklaşık üç yıl süren, çoğunlukla düşük yoğunlukta seyreden çatışma, dünyanın her yerinde olduğu gibi Ruanda’da da paramiliterleşmeyle sonuçlandı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kötüye giden ekonomik durum özellikle başkent Kigali’de işsiz gençlerden oluşan bir alt sınıfın ortaya çıkmasına yol açmıştı. Çatışma döneminde toplumun topyekûn paramiliterleşmesi işte biraz da bu gençlerin silahlandırılmasıyla mümkün oldu. Ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılardan RPF’yi ve RPF müttefiki olarak görülen “içerideki düşman” Tutsileri sorumlu tutan geniş bir kitle mevcuttu. Tek yapılması gereken bu kitleyi silahlandırmaktı.</span></p>
<p><b>Çatışma süreci, çatışmanın yarattığı yıkım ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Savaşın verdiği tahribatı anlatabilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma döneminde her iki tarafın da çok sayıda katliamda rol oynadığı biliniyor. Soykırım esnasında ise yaklaşık 1 milyon insanın öldürüldüğü, 2 milyona yakın insanın çevre ülkelere göç ettiği, 1 milyon insanın ülke sınırları içinde yerinden edildiği, 100 bin ila 250 bin arasında kadının tecavüze uğradığı tespit edildi. Maddi hasar da çok yüksekti. Mesela 1994 hasadı 1993’ün yarısından daha azdı. Altyapı sistemi çökmüş, bankalar yağmalanmış, kamu hizmetleri verilemez olmuştu. Üstelik, başka soykırım örneklerini göz önünde bulundurarak, 1994’ün nesiller boyu etkisi devam edecek travmatik bir anı olarak kolektif hafızaya kaydedildiği söylenebilir.</span></p>
<p><b>Müzakere süreçleri nasıl işledi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Habyarimana rejimi, 1990-1992 arasında RPF ile müzakere masasına oturmayı reddetse de muhalif grupların ülke içindeki faaliyetlerine getirilen kısıtlamaları iptal eden ve yurtdışındaki Ruandalılara ülkeye dönüş hakkı tanıyan reformlar sürüyordu. Nihayet 1992’de Afrika Birliği Örgütü ve Afrika Büyük Göller Bölgesi’ndeki çok sayıda devlet başkanı aracılığıyla Ruanda hükümeti ve RPF arasında müzakereler başladı ve 12 Temmuz’da bir ateşkes imzalandı. Ancak 1993 yılının Şubat ayında Ruanda’nın kuzeyinde yaşayan Tutsilere bir saldırı düzenlenmesiyle birlikte çatışma yeniden başladı. Ateşkesin bozulması, bir yandan ülkedeki reform hareketi üzerindeki baskıyı artırırken bir yandan da Habyarimana’nın halk desteği kazanmasını sağladı. Mart 1993’te yeniden başlayan müzakereler 4 Ağustos tarihinde Arusha Barış Anlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlandı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu müzakereler çerçevesinde RPF’nin stratejisi netti: Ülkedeki insan hakkı ihlallerini gündeme getirerek Habyarimana rejiminin uluslararası imajını sarsmak ve muhalefet partileriyle işbirliği yaparak mevcut hükümeti zayıflatmak. Anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte Ruanda hükümeti tarafından resmen tanınan RPF, muhalefet partileriyle kurduğu iyi ilişkiler sayesinde ülke içindeki etki alanını genişletiyordu. Bunun yanı sıra, ülke içindeki derneklerde ve sivil toplum örgütlerinde de varlığı güçlenmekteydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Arusha Anlaşması’na göre 8 Nisan 1994’te Ruanda’da bir geçiş dönemi hükümeti kurulacaktı. Bu nedenle BM üyelerinin 5 Nisan’da ülkeden ayrılması kararlaştırılmıştı. Fakat müzakere sürecini yönetmek üzere Arusha’ya giden Habyarimana’yı taşıyan uçağın 6 Nisan’da Kigali’de düşürülmesinin ardından ülkenin dört bir yanında yoğun şiddet olayları yaşandı. 7 Nisan tarihinden itibarense Ruanda’daki milisler soykırım planları çerçevesinde katliamlara başladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Katliamlar başkent Kigali’nin kontrolünün Paul Kagame liderliğindeki RPF’nin eline geçmesiyle sona erdi. RPF ve Kagame o günden beri ülkenin yönetimini elinde tutuyor.</span></p>
<p><b>Şimdiki durum nedir? Şu anda bir yüzleşme sürecinden bahsedebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Günümüzde tek partili bir rejimle yönetilen Ruanda Cumhuriyeti’nde seçimler adil ve şeffaf bir şekilde yapılmıyor, temel insan hakları ihlal ediliyor ve sivil toplum faaliyetleri kısıtlanıyor. Ancak artan otoriterleşmeye rağmen bir yüzleşme sürecinden bahsetmek mümkün. Bu bağlamda Gacaca Mahkemeleri deneyiminden bahsetmek gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fail ve mağdur yakınlarının duruşmalarda karşı karşıya getirildiği Gacaca Mahkemeleri’nde BM ve Ruanda hükümeti formasyonundan geçmiş yargıçlar görev aldı. Gacaca Mahkemeleri’ne eleştirel yaklaşan araştırmacılara göre yargıçların önemli bir kısmının Tutsi olması mahkemenin tarafsızlığı hakkında şüphe uyandırıyordu. RPF tarafından işlenen suçların mahkemenin kapsamı dışında bırakılması da mahkemeye yöneltilen eleştiriler arasındadır. Öte yandan, cezalandırıcı mekanizmalardan ziyade onarıcı mekanizmaların devreye sokulduğu bu deneyimin, bünyesinde barındırdığı sorunlara rağmen modern hukuku tamamlayıcı bir işlev kazandığı söylenebilir.</span></p>
<p><b>Türkiye’deki çatışma süreçleriyle benzer, farklı yanları neler? Çözüm için öneri ve tavsiyeleriniz var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ruanda’daki çatışma sürecinin sömürge geçmişi göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’dekinden oldukça farklı olduğu aşikâr. Yine de Ruanda deneyimi Türkiye’deki Kürt meselesi bağlamında değerlendirildiğinde bölgesel dinamiklerin çatışma süreçlerine etkisinin altını çizmek gerekiyor. Uganda-Burundi-Ruanda denklemi olarak da isimlendirebileceğimiz komşu ülkeler çatışmayı doğuran, besleyen ve güçlendiren etkilerde bulundu. Türkiye’nin komşu ülkelerinde de hayli Kürt nüfusu bulunması, Kürt meselesini tek bir devlet içerisinde değil bölgesel bir sorun olarak değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Bu bağlamda, bir ülkede yaşanan Kürt meselesinin diğer ülkedekini de etkilediğini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bunun yanı sıra, etnik ve sınıfsal çatışmaların hâkim gruplar arasındaki imtiyaz mücadelesinde araçsallaştırılması bakımından Ruanda vakası ile Türkiye’nin Kürt meselesi arasında göreli olarak bir benzerliğin olduğu söylenebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öneri olarak da iki olumlu gelişmeye değinmek gerekiyor. Gacaca Mahkemeleri deneyimindeki sorunlu yanların aşılması yönünde adımlar atıldığı takdirde benzer mekanizmaların Türkiye’deki olası bir geçiş dönemi adaleti kontekstinde gündeme alınması faydalı olabilir. Bir diğer olumlu gelişme, kadınların hem siyaset sahnesine hem de çalışma hayatına katılım oranlarındaki artış. Politik mecralarda ve toplumsal alanda artan kadın görünürlüğü, demokratik bir rejime geçildiği takdirde şüphesiz daha olumlu sonuçlar doğuracak.</span></p>
<p>Raporun tamamına <a href="https://www.sivilsayfalar.org/raporlar/disa-catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-ruanda/" target="_blank" rel="noopener">buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p>Dosyanın diğer bölümlerine <a href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/catisma-cozumu-ve-baris-insasinda-dunya-deneyimleri-ornekleri/" target="_blank" rel="noopener">buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/05/30/irksal-ayrim-otoriter-rejimler-ve-soykirim-ruanda/">&#8216;Irksal Ayrım, Otoriter Rejimler ve Soykırım: Ruanda&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Güvenli Gıda İçin Yerel Gıda Üretimini Teşvik Etmeliyiz&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/28/guvenli-gida-icin-yerel-gida-uretimini-tesvik-etmeliyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emel Altay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Mar 2022 09:11:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Ekolojik Tarım]]></category>
		<category><![CDATA[endüstriyel tarım]]></category>
		<category><![CDATA[güvenli gıda]]></category>
		<category><![CDATA[karbon ayak izi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=79786</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güvenli gıdaya erişim konulu dosyamızın ikinci ve son kısmında EkoHarita ve Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği’ni ağırlıyoruz. İki oluşum da iklim krizinin önüne geçmek, herkes için güvenli gıdaya erişim için yerel gıda üretiminin öneminde hemfikir. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/28/guvenli-gida-icin-yerel-gida-uretimini-tesvik-etmeliyiz/">&#8216;Güvenli Gıda İçin Yerel Gıda Üretimini Teşvik Etmeliyiz&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Endüstriyel tarım yöntemleri yerine ekolojik tarım, karbon ayak izi yüksek gıda ağları yerine de yerel üretimlere imkan sunulması, hem gezegenimiz hem de insan nüfusunun devamlılığı için büyük önem taşıyor. EkoHarita’nın kurucularından Alper Can Kılıç ve Ekolojik Tarım Organizasyonu Genel Sekreteri Özge Çiçekli ile güvenli gıdaya erişimin yolları konuştuk. Gerek Kılıç gerekse Çiçekli, yerel kooperatiflerin, ekolojik tarımın gücüne ve tüketicinin organik gıdaya dair bilincinin artmasının önemine vurgu yapıyor. </span></p>
<h5><b>EkoHarita: Gıda Politikamızı Yerel Üretime Döndürmeliyiz</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">EkoHarita ekolojik yerleşkeler, eko-turizm ve kamp noktaları, kent bostanları, ekoloji müzelerini, alternatif ekonomi sistemi ve benzeri tüm ekolojik girişimleri haritalandıran bir proje. Bunlara ek olarak projeye ait sitenin içinde mini bir sosyal ağ, bir forum, bir gazete, bir etkinlik takvimi, bir link bankası, kitap/film/belgesellere ulaşabileceğiniz bir koleksiyon da bulunuyor. Ekoharita projesinin sürekliliğini sağlayabilmek için <a href="https://www.patreon.com/ekoharita" target="_blank" rel="noopener">Patreon</a></span><span style="font-weight: 400;"><a href="https://www.patreon.com/ekoharita"> hesabı</a> yoluyla katkıda bulunmak mümkün. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-79788 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/alper-can-kilic-640x480.jpg" alt="Alper Can Kılıç" width="323" height="242" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/alper-can-kilic-640x480.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/alper-can-kilic.jpg 960w" sizes="auto, (max-width: 323px) 100vw, 323px" />EkoHarita’nın kurucularından Alper Can Kılıç, projelerinin amacını şu sözlerle ifade ediyor: “Temel olarak EkoHarita’nın amacını &#8216;bilgiyi özgürleştirmek ve dayanışmayı güçlendirmek&#8217; olarak tanımlayabiliriz. Bu bağlamda pek çok kampanyaya, etkinliğe, çalıştaya, oluşuma iletişim yönünde destek vermiş olmakla birlikte, pek çok bilginin organizasyonunda ve filtrelenerek kullanılabilir hale getirilmesi konusunda da gönüllü hizmet verdiğimizi söyleyebiliriz. Projelerimizi kendi yürüttüklerimiz ve paydaş olduklarımız olarak ikiye ayırabiliriz. Yaptığımız işleri sıralayacak olursak; </span><span style="font-weight: 400;">“</span><a href="https://www.ekoharita.org/projeler/toplulukdesteklitarim/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Topluluk Destekli Tarım Ağı</span></a><span style="font-weight: 400;">” gıda egemenliğine yönelik oluşumları bir araya getiren ve kronolojik olarak bir bilgi bankası özelliği de taşıyan bir proje, “</span><a href="http://www.ekotopluluk.org" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">EkoTopluluk</span></a><span style="font-weight: 400;">” gıda topluluklarının kurulumunu kolaylaştıracak bir araç olarak kaynak buldukça üzerinde çalıştığımız fakat henüz tamamlayamadığımız bir yazılım projemiz, “</span><a href="https://www.ekoharita.org/projeler/doga-yolun-olsun/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Doğa Yolun Olsun</span></a><span style="font-weight: 400;">” ekolojik yaşama ve permakültüre dair etkinlikler gerçekleştirdiğimiz, aktarımlar ve söyleşiler yaptığımız projelerimiz, “</span><a href="https://www.ekopedi.org" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Ekopedi</span></a><span style="font-weight: 400;">” ekolojik temelli bir wiki çalışması, “</span><a href="https://www.ekoharita.org/dayanisma-topluluklari-ve-aglari/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Dayanışma Toplulukları ve Ağları</span></a><span style="font-weight: 400;">” korona döneminde kriz anlarına yönelik yerel destek birimlerine ve dayanışma ağlarına erişimi kolaylaştırmak amacıyla başlattığımız bir listeleme çalışması ve “</span><a href="https://www.ekoharita.org/ekoloji-haritasi/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Ekoloji Haritası</span></a><span style="font-weight: 400;">” projemizden bir önceki paragrafta bahsetmiştik. Bunun dışında </span><a href="http://zehirsizsofralar.org/" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Zehirsiz Sofralar</span></a><span style="font-weight: 400;">, </span><a href="https://www.zehirsizkentler.org" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Zehirsiz Kentler</span></a><span style="font-weight: 400;">, </span><a href="https://www.change.org/p/avc%C4%B1l%C4%B1k-tamamen-yasaklans%C4%B1n-hayvanlarya%C5%9Famakistiyor-avc%C4%B1l%C4%B1kcinayettir-tctarim-milliparklar" target="_blank" rel="noopener"><span style="font-weight: 400;">Avcılık Yasaklansın</span></a><span style="font-weight: 400;"> gibi paydaş olarak dahil olduğumuz projeler ve kampanyalar bulunuyor.” </span></p>
<h5><b>&#8216;Üretici ve Tüketici Arasındaki İlişki Sağlamlaşmalı&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Kılıç, güvenli gıdaya erişimin herkes için sağlanmasının iki taraflı bir görev olduğu görüşünde. Kılıç’a göre insanlar gıda toplulukları kurmadıkları, gıda toplulukları çoğalmadığı ve iletişim halinde yapılara dönüştürülmediği sürece toplumsal temsiliyeti olan bir yapı haline de gelmeyecek. “Üreticilerin bir süre sonra üretimlerini devam ettirebildiği, ürünlerini satabileceği, riski paylaşabileceği kişilere ulaşmış olmanın güvencesi ve rahatlığını elde etmeleri, diğer üreticilerle de ilişki kurarak deneyim paylaşımlarında bulunabilmeleri mümkün olacak” diyen Kılıç, üreticilerin refah durumundaki iyileşmelerin doğal üretim yapan üreticileri de cesaretlendireceğini ve yeni üreticilerin ortaya çıkmasını teşvik edeceğini belirtiyor. Kılıç, tüketiciye düşen görevi ise tüketicilerin gerçekten güvenerek tüketebilecekleri ürünleri üreten üreticileri bulması ve bir süre sonra iletişimini geliştirerek aynı güven ilişkisi yoluyla kendi kriterlerine uygun üreticilerle bağ kurarak güven ağını oluşturması şeklinde açıklıyor.</span></p>
<h5><b>&#8216;Güvenli Gıdada Yeni Nesil Kooperatiflerin Önemi Büyük&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Kılıç, güvenli gıdanın  yerleşik olabilmesinde yeni nesil kooperatiflerin önemine vurgu yapıyor ancak Türkiye örneğinde kooperatif oluşumlarının çok yeni olduğunu ve fazla sorumluluk yüklemenin yorucu olabileceğine de dikkat çekiyor: “Şu aşamada kooperatifleri belki bu açıdan doğrudan sorumlu görebilir sorgulayabiliriz fakat bu da yeni filizlenen bu oluşumlara biraz fazla yük yüklemek olacaktır. Yeni nesil kooperatifler özellikle son 4-5 yıldır yatay bir şekilde gelişmeye ve örneklerini çoğaltmaya devam ediyor. Bu bağlamda bu kooperatiflere tamamen kendi ayakları üzerinde durup koşmaya başlayana kadar çok fazla sorumluluk yüklemek yorucu olabilir. Kooperatiflerdeki çoğu gönüllü ya da çalışan da yine gıda toplulukları veya benzer, adı gıda topluluğu olmayan, gıdaya erişmeye çalışan grupların içerisinden çıkıyor. Bu kişiler bunu sistematikleştirerek kurumsal bir yapıya dönüştürüyor, etkisini arttırmak istiyor. Kooperatifler sistemde etik temelli üretim yapan üreticiler için ürünlerini hak ettiği değerde/ücrette satın alarak ulaştırabileceği tüketicilere, araya sadece adil bir katkı payı koyarak ulaştırıyor ve erişim kolaylığı sağlıyor. Üretici bu imkana ulaştığında üretimini olduğu gibi, hatta üretim şeklini daha iyiye evrilterek ve çevresine örnek olarak sürdürmeye devam edebiliyor. Bu da sistemi iyileştiriyor. Siz de gidip bir tüketici olarak kooperatiften alışveriş yaptığınızda, apartmanınızda ya da mahallenizde bir gıda topluluğu kurduğunuzda ya da olana katıldığınızda bu zincire destek olmuş oluyorsunuz. Bu sebeple herkesi <a href="https://www.ekoharita.org/projeler/toplulukdesteklitarim/" target="_blank" rel="noopener">Topluluk Destekli Tarım Ağı</a> projemiz </span><span style="font-weight: 400;">yoluyla haritamıza göz atarak yakınındaki gıda topluluğuna katılmaya, kooperatiflerden alışveriş yapmaya davet ediyoruz. Buğday Derneği’nin yürütücülüğünü yaptığı kardeş proje www.gidatopluluklari.org adresinden de çevrenizdeki gıda topluluklarını bulmak için hazırlanan listeye göz atabilirsiniz.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Yerel Beslenmeye Hobi Bahçeciliğinden Öte, Çok Daha Ciddi Şekilde Eğilmeliyiz&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Kılıç, idealinde yerel tüketmenin en sağlıklı ve en ekolojik yol olduğunu ancak mega kentlerin buna olanak sağlamadığını söylüyor. Yerel beslenme imkanlarının artırılması, Kılıç’a göre başta iklim krizi, dünyayı bekleyen tüm tehlikelere karşı öncelikli olarak ele alınması gereken bir mesele: “Belki gelecekte kent bahçelerinin ve bostanlarının çoğalması daha yakın bölgelerden ve kent çeperinden gıdamızı temin etmemize olanak sağlayacak. Ben bu konuya artık ciddi şekilde eğilmemiz, hobi bahçeciliğinden öte projelerle desteklememiz ve yerel yönetimlerin de bu konuda gözünü açmaları gerektiğine inanıyorum. Bir taraftan mega projelerle yok edilen kent çeperindeki tarım arazileri, bir taraftan belediyelerin ve politikacıların umursamazlıkları, rant sevdaları yüzünden yok olan kent bostanları, bir taraftan yaklaşan gıda krizi, hepsini bir araya getirince karamsar bir tablo çıkıyor ortaya. O sebeple bulduğumuz tüm tohumları, etrafımızda bulduğumuz en ufak toprak parçasına dahi ekip, ağacımızı, sebzemizi kentte de yetiştirmemizin vakti geldi de geçiyor. ÇEKÜL Vakfı’nın da ısrarla vurguladığı gibi, acil durumlarda bizi ayakta tutabilecek dayanıklı kentlere sahip olmak istiyorsak bu konuyu da bir an önce hayatlarımızda eylemsel olarak ön plana almalıyız. Aksi takdirde dışa bağımlı gıda politikalarımızla toplumun belirli bir katmanına bir gün gıda erişiminin sağlanamaması, kriz durumlarını atlatamamız ve korkutucu başka senaryolar bizi bekliyor olabilir.”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kılıç, ekolojik tarımın dünyanın gıda talebini hep karşılayabilecek güçte olduğunu, halihazırda büyük bir kısmını karşıladığına dikkat çekerek “Gıda krizinin temeli ekolojik tarım ya da tarımda verim düşüklüğü değil, gıda krizi aslında yaratılan bir kriz, kıtlık korkusuyla insanların ikna edildiği ve endüstriyel tarım kıskacına sürüklendiği günden bugüne o korkuyu körükleyerek zihinlerimize işlenmiş bir kriz. Bunu yapan zehir tüccarları, tohumların genetiğiyle oynayanlar, sonrasında da bu tohumları ve zehirleri bir arada satarak hem çiftçiyi borçlandıranlar hem de kanser edenler aynı kişiler. Daha sonra gidecekleri hastaneleri de bu hastanelerde satılan ilaçları da üretenler aynı mega şirketler. O yüzden bu mesele sadece gıda meselesi değil yaşam meselesi ve hepimizi ilgilendiriyor. Küçük çiftçi yok olursa, sağlığımız yok olur, geleceğimiz yok olur” diyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kılıç, son olarak bağımsız bir araştırma oluşumu olan ETC Group’un yayınladığı  ‘Bizi Kim Doyuracak?’ adlı kitapçıktan alıntıyla endüstriyel gıdayla ekolojik tarımı kıyaslıyor: ‘Endüstriyel gıda zincirinin tarımsal kaynakların %75’inden fazlasını kullanarak dünya nüfusunun %30’undan daha azına yiyecek sağladığını, oysa köylü tarımının kaynakların %25’inden daha azını kullanarak dünya nüfusunun %70’inden fazlasını beslediğini biliyor muydunuz? “Bizi Kim Doyuracak?” kitapçığı, şimdi olduğu gibi gelecekte de gıda güvencemizi sağlayacak olanın, gezegeni ekolojik ve sosyal krizlerden koruyacak olanın şirket tarımı ve pazarlama zincirleri değil, küçük ölçekli agroekolojik üretim ve dağıtım ağları olacağını açıkça belgeliyor.’ </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kitap görsel uyarlamalarıyla birlikte Özgürel Başaran, Ceyhan Temürcü ve Ayşe Gökçe Bor tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. Kitaba <a href="https://www.ekoharita.org/project/bizi-kim-doyuracak/" target="_blank" rel="noopener">bu</a></span><span style="font-weight: 400;"><a href="https://www.ekoharita.org/project/bizi-kim-doyuracak/"> linkten</a> ulaşmak mümkün. </span></p>
<h5><b>Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği: Organik Tarıma Yönelik Bilinç Artırılmalı</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO), Türkiye’de ekolojik tarımın bir şemsiye organizasyon altında hızlı ve sağlıklı gelişimini sağlamak amacıyla üretici, tüketici, işleyici, tüccar, kontrolör, araştırıcı ve teknik elemanların katılımıyla 1992 yılında İzmir’de kuruldu. Dernek kurulduğu günden bu yana, ekolojik tarımın farklı alanlarında çok sayıda eğitim, seminer, konferans, sempozyum ve panel düzenlemiş, eğitim materyalleri hazırlamış, özellikle hassas alanlarda organik tarımın benimsenmesine ve kapasite geliştirmeye yönelik birçok ulusal ve uluslararası proje yürütmüş veya proje ortağı olarak görev almış. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-79789 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/ozge-cicekli-640x902.jpg" alt="Özge Çiçekli" width="231" height="326" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/ozge-cicekli-640x902.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/ozge-cicekli.jpg 697w" sizes="auto, (max-width: 231px) 100vw, 231px" />ETO Genel Sekreteri Özge Çiçekli organik tarımın genel tarım üretimindeki payının artması için bu yönde bilincin artırılması gerektiği görüşünü savunuyor: “Organik tarımın genel tarım üretimindeki payını arttırmak için öncelikle üretici ve tüketicilere organik üretimin konvansiyonel üretimden farkının doğru bir şekilde anlatılması önemlidir. Organik ürünlerin üretilmeleri sırasında insan sağlığı ve çevreye hiçbir olumsuz etkisinin bulunmadığı aksine organik tarım ile üretilen ürünlerin şeffaf, izlenebilir ve güvenilir bir sistem ile üretildiği anlatılmalıdır. Bunun için kamu spotlarının hazırlanarak yayınlanması, Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak ilköğretim okullarına yönelik projeler yapılmalıdır.” </span></p>
<h5><b>&#8216;Organik Tarımda Deneyimsizlik ve Desteklerdeki Tutarsızlıklar Sorun Yaratıyor&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Çiçekli’nin verdiği bilgiye göre Türkiye’de 19 adet tamamen organik ürünlerin satışlarının gerçekleştiği organik pazar bulunuyor. Çiçekli; “Organik tarımın iç pazarının gelişmesi sürdürülebilir bir dış pazar getireceğinden iç pazarların geliştirilmesine ve sayılarının arttırılmasına yönelik çalışmaların yapılması önemlidir” diyor.  Çiçekli’ye göre organik ürünlerin pazarlanmasındaki en büyük sorun kavram karmaşası: “Piyasada doğal, natürel, bioorganik vb. sertifikası olmayan birçok ürünün organik imajıyla satıldığı ve tüketicileri yanlış yönlendirdiği izlenmektedir. Tüketicilerin açıkta alacakları organik ürünler için sertifika talep etmeleri, paketli ürünlerin etiketlerinde ise mutlaka Tarım ve Orman Bakanlığı organik ürün logosu ile Bakanlık tarafından yetkilendirilmiş Kontrol ve Sertifikasyon Kuruluşlarının logosu ve kuruluş kod numarasını aramaları gerekmektedir.” Çiçekli, organik tarım yöntemine yönelik sorunları ise bitkisel ve hayvansal üretimde girdi temini, deneyimsizlik ve organik üretime verilen desteklerin değişken olmasının üreticiler açısından dezavantaj yaratması olarak sayıyor. </span></p>
<h5><b>&#8216;Daha Az İklimsel Değişiklik İçin Çevre ile Uyumlu Gıda Üretimi Şart&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">İklim kriziyle birlikte bitkisel ve hayvansal üretimde karşılaşılan hastalık ve zararlılarda artış olabileceğini ifade eden Çiçekli; “Organik üretim sadece insanı değil aynı zamanda doğayı da koruyarak sürdürülebilir yaşama en çok desteği veren üretim şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, çevre ile uyumlu üretim yöntemlerinin attırılması, gıda güvenliğinin geliştirilerek tarımda kullanılan kimyasal girdilerin azaltılmasının enerji kullanımını azaltarak iklimsel değişimlere daha az katkı sağladığını göstermektedir ayrıca organik üretimle tarımsal atıkların yakılması vb. kötü uygulamalar yerine kompost vb. uygulamalarla toprağa karışmasını sağlamak çevresel açıdan çok fazla katkı sağlamaktadır” diyor ve ülkemizde iklim değişikliği ile ilgili ürün stratejisinin oluşturulmasının öneminin altını çiziyor.</span></p>
<p>Dosyanın ilk bölümüne <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/04/endustriyel-gida-sisteminden-kurtulursak-dunyayi-da-kurtarabiliriz/" target="_blank" rel="noopener">buradan ulaşabilirsiniz.</a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/28/guvenli-gida-icin-yerel-gida-uretimini-tesvik-etmeliyiz/">&#8216;Güvenli Gıda İçin Yerel Gıda Üretimini Teşvik Etmeliyiz&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Endüstriyel Gıda Sisteminden Kurtulursak Dünyayı da Kurtarabiliriz&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/04/endustriyel-gida-sisteminden-kurtulursak-dunyayi-da-kurtarabiliriz/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/04/endustriyel-gida-sisteminden-kurtulursak-dunyayi-da-kurtarabiliriz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emel Altay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Mar 2022 08:23:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Buğday Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir Yaşam Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[güvenli gıda]]></category>
		<category><![CDATA[pestisit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=79234</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sürdürülebilir yaşam, güvenli gıdaya ulaşım, zehirsiz sofralar, ekolojik tarım gibi konularda mücadele veren STK’lar ile güvenli gıdaya erişim ve güvenli gıdayı etkileyen faktörleri konuştuğumuz bir dosya hazırladık. Dosyanın ilk bölümünde Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ve Sürdürülebilir Yaşam Derneği ile insanlığı iklim krizinden ve yetersiz beslenmeden kurtarıp ekoloji ve insan dostu güvenli gıdaya ulaştıracak çözüm yollarını konuştuk. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/04/endustriyel-gida-sisteminden-kurtulursak-dunyayi-da-kurtarabiliriz/">&#8216;Endüstriyel Gıda Sisteminden Kurtulursak Dünyayı da Kurtarabiliriz&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Endüstriyel tarım sistemlerinin, pestisit kullanımının, bilinçsiz tüketimin doğaya, insan sağlığına ve iklim dengesine verdiği zararlar düşünüldüğünde insanlığın gıdaya ulaşımının daha ne kadar mümkün olabileceği büyük ve göz korkutucu bir soru işareti olarak beliriyor. </span></p>
<h5><b>&#8216;Bütüncül ve Uzun Vadeli Planlarla Pestisitsiz Tarıma Geçilmeli&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-79284 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/gozde-ozbey-640x847.jpeg" alt="Gözde Özbey" width="225" height="297" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/gozde-ozbey-640x847.jpeg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/gozde-ozbey.jpeg 750w" sizes="auto, (max-width: 225px) 100vw, 225px" />Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği İletişim Sorumlusu Gözde Özbey, yapılan araştırmaların mevcut gıda üretim sistemlerinin dünyamıza verdiği zararları ortaya koyduğunu ve bu haliyle gıda üretiminin sürdürülemez olduğunu söylüyor: “</span><span style="font-weight: 400;">2020 Avrupa Komisyonu tarafından 20 Mayıs Dünya Arı Günü’nde yayımlanan Çiftlikten Çatala (F2F) ve Biyoçeşitlilik (BDS) strateji dokümanları, mevcut gıda üretiminin sürdürülemez olduğunu kabul ederek; biyoçeşitliliği ve toplum sağlığını Avrupa Gıda Politikası’nın merkezine alan ve pestisit kullanımını azaltmaya yönelik hedefler belirledi. Hem F2F hem de BDS’de ortaya konan çaba ile 2030 yılına kadar pestisitlerin genel kullanımının ve yüksek derecede tehlikeli pestisit kullanımının %50 azaltılması, pestisitlerin agroekolojik uygulamalarla değiştirilmesi, 2030 yılına kadar AB’nin tarım arazilerinin %25’inin organik tarıma ayrılması ve nihayetinde pestisitlerin AB kentsel yeşil alanlarında da yasaklanması hedeflendi. Biz de Zehirsiz Sofralar projemiz kapsamında pestisitlerin yasaklanması için yürüttüğümüz</span><a href="https://www.change.org/p/t%C3%BCm-canl%C4%B1lar-i%C3%A7in-zehirsiz-sofralar-tar%C4%B1m-zehirleri-yasaklans%C4%B1n-zehirsizsofralar-bekirpakdemirli-tctarim"><span style="font-weight: 400;"> Zehirsiz Kampanya</span></a><span style="font-weight: 400;">’nın yanı sıra, Tarım ve Orman Bakanlığı’na Türkiye’de 2030 yılına kadar zehirsiz tarıma nasıl geçilebileceğine dair önerilerimizin yer aldığı </span><a href="http://zehirsizsofralar.org/zehirsiz-sofralar-icin-yol-haritasi/"><span style="font-weight: 400;">“Zehirsiz Sofralar İçin Yol Haritası”</span></a><span style="font-weight: 400;">nı sunduk.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Dünyada Organik Tarım Pazarı Hızla Büyüyor&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Özbey, dünyada organik tarım pazarının hızla büyüdüğünü, zehirsiz gıda talebi ile birlikte agroekolojik ve doğa dostu uygulamaların da gün geçtikçe yaygınlaştığını ifade ediyor ve örnekler veriyor: “İsveç bu teknik ve yöntemler sayesinde pestisit kullanımını, önceki yıllara kıyasla yarı yarıya azaltmayı başardı. Dünyanın önde gelen pirinç üreticilerinden Endonezya ise 1986 yılında pestisit kullanımını azaltmaya yönelik destek ve çiftçi eğitimine dayalı entegre zararlı yönetimi uygulaması ile pestisit kullanımını altı yılda yüzde 62 oranında azalttı ve aynı dönemde ürün verimliliğinde yüzde 10 artış sağladı.”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özbey’in aktardığına göre araştırmacılar Türkiye’nin ekilebilir alanlarının yüzde 76’sında yapılacak organik tarımdan elde edilecek bitkisel ve hayvansal ürünlerin Türkiye nüfusunu besleyebileceğini kanıtlıyor. Özbey; “Pestisitsiz bir tarıma geçiş mümkün ama zaman alacak bir süreç ancak bunun için önce konuda bütüncül ve uzun vadeli yaklaşım ile tarım politikalarının değişmesi gerekiyor. Alternatif tarım teknikleri, uygulamaları ve sistemleri konusunda ARGE çalışmaları ve bu konuda destekleme politikalarına ihtiyaç var” diyor.</span></p>
<p><b>&#8216;Eko-Kooperatifler, Agro-Ekoturizm Bir Çözüm Yolu Sunabilir&#8217;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Endüstriyel tarım yöntemlerine mecbur kalan çiftçinin uygulanan tarım politikalarının altında ezildiğini söyleyen Özbey’e göre doğa dostu tarım yöntemlerine geçmek bir çözüm olabilir: “</span><span style="font-weight: 400;">Satın alınan girdilerin işletme içinde üretilmesi ve agroekolojik, organik, onarıcı tarım gibi doğa dostu tarım yöntemlerine geçiş bir çözüm olabilir. Bir üretim dalının yan ürünleri veya atıkları, diğeri için girdi olabilir. Çiftçi üzerindeki baskının azalması için ise ürünlerin doğrudan tüketiciye satılmasının yolları aranmalı. Bu da ekolojik üretici pazarları, topluluk destekli tarım grupları ile ilişki kurulması, kargo sistemi ile interneti kullanarak pazarlama, eko-kooperatiflerin kurulması, agro-ekoturizm gibi yollarla sağlanabilir.</span><span style="font-weight: 400;">”</span></p>
<h5><b>&#8216;Mücadele Etmiyorsak ‘Nerede O Eski Domatesler&#8230;’ Diye Söylenmeye Hakkımız da Yok&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Gözde Özbey, gelinen noktada tüketiciler olarak bizlerin de pasif birer tüketici olma lüksümüzün kalmadığını, öyle olacaksak da “nerede o eski domateslerin kokusu” diye söylenmeye hakkımızın olmadığını ifade ediyor. Özbey; “Slowfood’un kurucusu Carlo Petrini, yaşadığımız çağda gıdamıza sahip çıkmamız için artık sadece ne üretici ne de tüketici olamayacağımızı belirtiyor ve her birimizin üretim-tüketim birlikleri kurarak “türetici” olabileceğimizi söylüyor. Dikkatimizi gıdamıza ve günlük kullanımımız için gereken ürünlere çevirerek, bu ürünlerin kaynağından, alışveriş çantamıza gelene kadar geçirdiği üretim aşamalarından her birimizin sorumlu olduğunu hatırlatıyor. Türetici, çağımız insanının daha önce karşılaşmadığı ve bu nedenle de içinden bir türlü çıkamadığı sorunlara çözümler “türetiyor”. Türetici, bu türetme eylemi için bir işbirliği, yeniden kafa kafaya vermek ve bıkmadan usanmadan denemek, yanılmak, tekrar denemek zorunda.” diyor.</span></p>
<h5><b>&#8216;Pestisit Kullanımı Tarımsal Üretimdeki Sorunları Derinleştiriyor&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-79285 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/zehirsiz-sofralar-640x640.jpg" alt="Zehirsiz Sofralar" width="282" height="282" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/zehirsiz-sofralar-640x640.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/zehirsiz-sofralar-160x160.jpg 160w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/zehirsiz-sofralar-1024x1024.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/zehirsiz-sofralar.jpg 1080w" sizes="auto, (max-width: 282px) 100vw, 282px" />Buğday Derneği’nin mücadele verdiği alanlardan biri de zehirsiz sofralar. Özbey;</span><b> “</b><span style="font-weight: 400;">Sofralarımız tarımda ot ve böcek öldürmek amacıyla kullanılan ve büyük verimlilik vaatleriyle çıkıp piyasayı talan eden toksik etkili kimyasal maddeler ile zehirleniyor. Pestisitler (tarım zehirleri) tarımsal üretimde kullanılan toksik etkili kimyasal maddelerdir.</span> <span style="font-weight: 400;">İşlevlerine göre, böcek öldürücü (insektisit), ot öldürücü (herbisit), mantar öldürücü (fungusit) veya kimyasal yapılarına göre organoklorlu, organofosfatlı, karbamatlı gibi çeşitli sınıflara ayrılır.</span> <span style="font-weight: 400;">Dünyada yılda 3 milyon ton civarında pestisit kullanılıyor. Türkiye’deki pestisit kullanımı ise 2018 yılı için 59 bin ton olarak tahmin ediliyor. Türkiye’de 1979 yılı ile 2018 yılları arasında pestisit kullanımı yedi kat artış gösterdi. </span><span style="font-weight: 400;">Kentsel alanda kullanılan pestisitlerin yeraltı sularına karıştığını ve Türkiye’deki içme suyu arıtma tesislerine ulaşan sularda saptanan 49 mikro kirleticinin 33’ünün pestisit olduğu tespit edildi. Bu zehirli kimyasallar özellikle hamile kadınları ve çocukları etkiliyor; hamile kadınların erken doğum, düşük yapma gibi durumlarla karşı karşıya kalmasına sebep oluyor.”</span><span style="font-weight: 400;"> diyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pestisit kullanımını eleştiren Özbey, bu maddenin tarımsal üretimde zararlı bir kısırdöngüye sebep olduğunu belirtiyor: “Agro-ekoloji, permakültür, organik vb. gibi doğa dostu pek çok yöntemin aksine pestisit kullanımı, tarımsal ürünlere zarar veren ot ve böceklerin pestisitlere karşı direnç geliştirmesine neden oluyor. Bunun karşısında daha fazla pestisit kullanımı öneriliyor ve bu durum da zararı derinleştiren bir kısır döngüye neden oluyor.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Tarımsal Faaliyetlerin Sera Gazı Üretimindeki Etkisi Yüzde 30’u Buluyor&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-79286 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/bugday-dernegi.jpg" alt="Buğday Derneği" width="208" height="243" />Gıda üretimi ve tüketimiyle, ekolojik tarım teknikleriyle iklim krizinin önüne geçmenin ne denli mümkün olabileceğini sorduğumuz Gözde Özbey; gıda üretim tüketim zincirinin </span><span style="font-weight: 400;">küresel sera gazı emisyonları içindeki payını belirlemede hangi etkenlerin, nasıl hesaba katılacağı konusunda büyük belirsizlikler olduğunu söylüyor. Pestisit kullanımının iklim krizi üzerinde ne kadarlık bir paya sahip olduğunu söylemenin zor olduğunu ifade eden Özbey,  fosil yakıt kullanımı, gübre üretimi ve tarımsal kaynaklı arazi kullanımı gibi ilave etkenler dâhil edildiğinde tarımsal faaliyetlerin sera gazı emisyonlarındaki payının yüzde 30 civarında olduklarını bildiklerini söylüyor. İklim krizini güçlendiren gıda uygulamalarına örnekler veren Özbey, pestisit kullanımının terk edilmesinin küresel iklim krizine olumlu yansıyacağının altını çiziyor: “Ülkemizde fındık üretiminde kullanılan sülfüril florür bileşiğinin küresel ısınma sorununa katkısı ise bir birim karbondioksit molekülüne kıyasla 4800 kat daha fazla. Ozon tabakasının delinmesine yol açtığı için Montreal Protokolü gereğince kullanımı kademeli olarak azaltılarak sonlandırılacak metil bromürün (ABD dahil pek çok ülkede halen kullanılıyor) yerine güvenilir bir alternatif olarak önerilen sülfüril florürün küresel ısınma sorununa yol açan bir bileşik olduğu ancak 22 yıl sonra, 2009 yılında fark edilebildi. Bu tip bilinmezlikler başka kimyasal bileşikler için de geçerli. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu nedenle iklim krizinde çeşitli etkenlerin payının ne olduğunu belirlemeye yönelik hesaplamalarda dikkate alınmayan etkenlerin olması mümkün. Bu belirsizlikler iklim krizinin yol açacağı zararların daha erken ortaya çıkabileceğini ya da düşünülenden daha şiddetli olabileceğini dikkate almayı gerektiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Pestisit kullanımını azaltan ya da ortadan kaldıran doğa dostu tarımsal faaliyetler ise toprağa ciddi miktarda karbon gömülmesini de sağladığı için küresel iklim krizinin çözümü yolunda olumlu katkı sağlıyor.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Tüketiciler Haklarını Bilmeli ve Örgütlenmeli&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüketicilere düşen sorumluluklara da değinen Gözde Özbey, bilinçli ve örgütlü olmanın önemine vurgu yapıyor: “Tüketicilerin önce haklarının farkında olması ve örgütlenmesi gerekiyor. Bunu sivil toplum örgütlerine dahil olarak, gıda toplulukları veya tüketim kooperatifleri oluşturarak yapabilirler. Pestisitlerden korunmanın yolu organik sertifikalı ürünleri tercih etmekten geçiyor. Organik ürünlere denetimli organik pazarlardan ya da satış noktalarından ulaşılabilir. Bir diğer çözüm ise örgütlenerek üreticiler ve üretici örgütleri ile işbirliği içinde güvenilir, katılımcı üretim tüketim modelleri yaratmak. Bunlardan biri de toplum destekli tarım. Bu model sayesinde üreticiler ile anlaşarak koyduğunuz ilke ve kurallar çerçevesinde üretim yaptırıp, bunu gözetirken adil bir model yaratarak üreticileri destekleyebilir, onlara alım garantisi verebilirsiniz.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Sorunların Kaynağında Endüstriyel Gıda Sistemi Var&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-79283 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/emine-aksoydan.jpg" alt="Emine Aksoydan" width="219" height="297" />Sürdürülebilir Yaşam Derneği (SUYADER) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Emine Aksoydan; yeryüzünde yaşayan her bireyin yeterli, güvenli, sağlıklı gıdaya kolayca ve sürdürülebilir şekilde ulaşma hakkı olduğuna ve gıda hakkının, insanın tarihsel gelişimi içerisinde kazandığı ilk haklardan biri olduğuna vurgu yaparak başlıyor sözlerine. Güvenli gıda yerine gıda güvencesi tanımını kullanan Aksoydan; gıda güvencesini “İnsanların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli olan besin ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla yeterli, sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik bakımdan sürekli erişebilmeleri durumu” olarak açıklıyor.  </span></p>
<h5><b>&#8216;Endüstriyel Gıda Sistemi Hem Gıda Hem de İklim Adaletsizliğine Yol Açıyor&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarım alanlarının gezegendeki en büyük ekosistemlerden birini oluşturduğunu ve bu ekosistemde hakim olan gıda üretim sistemi, endüstriyel tarım sistemi olduğunu ifade eden Aksoydan, tarım ve gıda alanlarının da küresel piyasa ekonomisine bağlı olduğunu ifade ediyor. Endüstriyel gıda sisteminin dünyamıza geri dönüşü çok zor zararlar verdiğini vurgulayan Aksoydan; “Üretici bağlamında bakıldığında ise gıda tekelleri güçlenirken birçok çiftçinin üretimden kopması veya sözleşmeli üretimle kendi arazilerinde çalışan işçilere dönüşmesi söz konusudur. Endüstriyel gıda sistemi, bir yandan ekolojik tahribatın ve iklim krizinin derinleşmesine neden olurken açlığa veya yetersiz beslenmeye çözüm olamamakta, ekonomik, sosyal, politik ve ekolojik krizlere karşı da dirençsizliği nedeni ile iklim değişikliğine sebep olmayan zincirin zayıf halkalarını, örneğin, küçük üreticileri ve yoksul tüketicileri daha kırılgan hale getirerek hem bir gıda adaletsizliği hem de iklim adaletsizliği yaratmaktadır” diyor. </span></p>
<h5><b>&#8216;Türkiye’de Tarım Dışa Bağımlı ve Kırılgan Hale Getirildi&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-79287 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/03/suyader.jpg" alt="suyader" width="299" height="100" />Aksoydan Türkiye ölçeğinde endüstriyel tarımın etkilerine de yakından bakıyor ve alına kararlarla Türkiye’de insan ölçekli aile çiftçiliğin gerilediğini söylüyor: “2006 yılında kabul edilen Tohum Yasası, şirketlerin ve ulusötesi sermayenin tohumların üretim ve satışı üzerindeki egemenliğini güçlendirmiş, 2012’de kabul edilen Büyükşehir Yasası ile de kırsal alanlarda yaşayan halkın tarım ve hayvancılık faaliyetlerini zorlaştırmıştır. Bu süreçte, entansif hayvancılığa, monokültüre ve dışsal girdilere dayalı endüstriyel tarım teşvik edilirken, krizlere karşı dayanıklı ve sosyal yönden daha adil olan insan ölçekli aile çiftçiliğini geriletmiş ve Türkiye’de tarımı her düzeyde dışarıya bağımlı ve kırılgan hale getirmiştir.”</span></p>
<p><b>Aksoydan, </b><span style="font-weight: 400;">iklim krizi ve güvenli gıdaya erişim arasındaki ilişkiyi maddeler halinde ortaya koyuyor:  </span></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">İklim krizinin neden olduğu kuraklık, aşırı sıcaklık, su baskınları, biyoçeşitlilikte azalma gibi etkilerle gıda üretimi;  Gıda üretim alanlarının azalması, ürünün bu sürece adapte olamaması, üretilen gıdanın tarladan başlayarak son noktaya gelene kadar zarar görmesi gibi nedenlerle nitelik ve nicelik olarak azalır ve bunun sonucunda da insanların sağlıklı, besleyici gıdaya erişimleri kısıtlanarak gıda güvencesizliği ortaya çıkar. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">İklim krizi özellikle mısır, pirinç, buğday gibi ürünlerin üretiminden sofralara ulaşma sürecindeki tüm aşamalarını tehdit etmektedir. Bu tehdit, temel besin kaynağı bu ürünler olan milyarlarca insanın gıda güvencesizliği içinde olması anlamına gelmektedir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">İklim krizinin biyoçeşitlilikteki azalma üzerine etkisi deniz ürünleri boyutunda da önem kazanmaktadır. Balıkçılığın gıda üretimine önemli  bir katkısı vardır. Deniz ürünleri, kıyı bölgelerinde yaşayan dünya nüfusu için neredeyse tek protein kaynağıdır. Deniz ekosistemindeki asitlenme bu ürünlerde geri dönülmez bir azalmaya neden olmakta ve bunun sonucunda da sağlık yararı yüksek pek çok besin ögesinden yoksunluğu beraberinde getirmektedir.  </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">İklim krizi sonucu ortaya çıkan mevsimsel kaymalar, haşere popülasyonları çoğaltarak daha çok pestisit kullanımına neden olarak besin güvencesizliğinin yanı sıra besin güvenliği  riskini de artırır.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Artan sıcaklıklar ve atmosferde artan CO2 seviyeleri gıda arzını ve güvencesini etkilemenin yanı sıra erişilebilir gıdanın kalitesini de düşürerek gıda güvenliği boyutunda da sağlık riskleri oluşturur.  </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Sel ve tropikal fırtınalar gibi aşırı hava olayları, gıda üretiminden geçimini sağlayan   insanların geçim kaynaklarını yok ederek bu grubun gıda güvencesini tehdit eder. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Üretilen gıda miktarındaki azalma gıda fiyatlarındaki artış ile sonuçlanır. Bunun sonucunda da özellikle yoksulların gıdaya erişimi ekonomik olarak zorlaşır. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">İklim krizinin,  gelir dağılımında adaletsizlikle sonuçlanan etkileri de çok belirgindir. Küresel düzeyde tüm nüfusa yetecek kadar gıda üretilse bile ekonomik eşitsizlikler sonucu Sahra Altı Afrika, Güney Asya gibi yoksul ülkelerde yaşayanların gıdaya erişimi güçleşmektedir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Küresel düzeyde üretilen gıdaların 1/3’ünün israf olması gıdaya erişimi güçleştiren diğer önemli bir faktördür. </span></li>
</ol>
<h5><b>&#8216;Hak Temelli Bir Tarım-Gıda Sistemine Geçilmeli&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Aksoydan sürdürülebilir bir gıda sistemi için atılması gereken adımları şu sözlerle ifade ediyor: “Ekosistemdeki tüm canlıları gözeten doğa dostu üretim yöntemleri, tüketicinin ve küçük üreticilerin desteklenmesi bağlamında aracısız, doğrudan satışa yönelik kolaylaştırıcı mevzuatlar, kırılgan grupları ve adil gelir dağılımını önceleyen, kültürel değerleri, yerel kimlikleri, kadim bilgi kaynaklarını koruyan, gıda israfını ve atıklarını azaltan, kriz durumlarında gıdaya erişimi güçleştirmeyen uygulamalar olmalıdır. Kısaca, hak temelli bir tarım-gıda sistemine geçilmesi gereklidir ki bu, toplumun kendi gıdasını üretme kapasitesini, imkanlarını ve yeteneklerini desteklemek/gıda sistemini yerelleştirmek anlamına gelmektedir.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aksoydan agroekolojik gıda sistemlerini, sürdürülebilir gıda için iyi bir örnek olarak sunuyor: “Agroekolojik gıda sistemleri,  bu uygulamaların tümünü kapsayan,  hem çevresel sorunlara, hem de işsizlik ve yoksulluk gibi sosyoekonomik sorunlara düşük bütçelerle etkin çözümler sunan sürdürülebilir sistemlere en iyi örnektir. Agroekolojik gıda sistemlerinde,  zincirin her bir halkasının ekolojik olması önceliklidir.  Bu sistem, hem ekolojik üretim, dağıtım ve tüketimin iklim değişikliğinin azaltımına katkı sunar hem de  iklim değişikliğinin etkilerine karşı üretimin ve tedarik zincirlerinin dayanıklılığını ve adaptasyonunu sağlar.  Agroekolojik yöntemde çeşitliliğin korunması önceliklidir. Hayvan, bitki, mantar ve bakterilerin çeşitliliği, arazi kullanımında çeşitlilik, çiftçilik uygulamaları ve ekonomik çeşitlilik, iklimsel şokları en aza indirmek için koruyucu faktörler ön plandadır. Aynı zamanda, toprağı koruyucu yöntemlerin uygulanması, sentetik gübre ve pestisit girdisinin ortadan kaldırılması, karbon-yoğun üretimden çıkışı sağlar. Kısa tedarik zincirleriyle agroekolojik uygulamalar, emisyonların neredeyse yüzde 30-35’inden sorumlu olan hâkim tarım-gıda sisteminin aksine, çevreyi koruyarak, insanların gıdaya erişimini destekler.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Aşırı ve Bilinçsiz Tüketimden Kaçınılmalı&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Konunun tüketim boyutuna da değinen Aksoydan; burada da aşırı ve bilinçsiz tüketim alışkanlıklarından vazgeçilmesinin önemine vurgu yapıyor: “Tüketim boyutu ile bakıldığında, ilk vurgulanması gereken konu aşırı tüketim alışkanlıklarından vazgeçilmesidir. Birey olarak, aile olarak gerçek ihtiyacımız olan kadarını satın almak, aşırı ve bilinçsiz tüketimden kaçınmak gıdaya erişmekte güçlük çeken grupların gıda hakkına da saygı duymak ve onların kırılganlığını azaltmak anlamına gelmektedir. Gereksiz satın alınan gıdaların yaklaşık yarısı atık olmaktadır. Oysa dünya genelinde israf edilen gıdaların yalnızca 1/3’ü ile dünyadaki tüm açları doyurmak mümkündür. Tüketilecek/satın alınan gıdanın nerede, hangi koşullarda üretildiği, sofraya gelene kadar hangi süreçlerden geçtiğine ilişkin bilgi sahibi olmak önemlidir; üretimde pestisitlerin kullanılma durumu, adil üretim ve gelir dağılımı koşulları, tedarik zincirinin uzunluğu, gıdanın ekolojik ayak izi, mevsiminde ve yerel üretim bilgileri konularında tüketici bilincinin oluşturulması gıda güvenliğini ve güvencesini destekleyen konulardır.”</span></p>
<h5><b>&#8216;Sürdürülebilir Yaşam İçin Tüketici Değil Türetici Olmalıyız&#8217;</b></h5>
<p><span style="font-weight: 400;">Aksoydan, son olarak SUYADER’in altını çizdiği “tüketici değil türetici” anlamını ve sürdürülebilir yaşam içerisindeki önemini açıklıyor: “Türetici, eylemleriyle toplum ve gezegen için değer yaratan kişidir. Sosyal ve ekolojik açıdan adil üretimleri destekleyen, topluluk olarak üreticiler ile birlikte ürünleri, hizmetleri ve onların standartlarını belirleyen ve satın aldığı ürünlerin ve bu ürünlerin üreticilerinin toplum ve gezegen için değer yaratmasını sağlar. Sürdürülebilir beslenme boyutundan bakıldığında ise türetici; Gıdasına sahip çıkan, saygı duyan, gıdanın üretim sürecinde, kaynaktan sofrasına gelene kadar geçirdiği her aşamanın farkında ve sorumlu olan, üretime katılan, üreticilerin sorunlarına çözümler üreten ve üretici ile güvene dayalı bir ilişki kuran kişidir. Diğer bir deyişle, ihtiyaçlarını karşılarken/tüketirken ekolojik ayak izini azaltarak gezegenin kaynaklarını da tüketmemek için çaba gösterir. Tüketici, alış-veriş ilişkisinde çoğunlukla pasiftir ve davranışları sadece fiyat ve üreticilerin reklam ve pazarlama faaliyetleri ile belirlenir. Kendisine tüketmesi için sunulan ürünlerin üretiminde, üretim süreçlerinde belirleyici bir rolü yoktur ve genellikle üretim süreci- ekosistem ilişkisini sorgulamaz ve bu süreçte kendisini sorumlu hissetmez.&#8221;</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aksoydan, “Gıda üreticisi ve tüketicisine/türeticisine  düşen temel sorumluluklar için Buğday Derneği’nin kurucusu Victor Ananias’ın şu beş öğüdünün aslında tüm insanların sorumluluklarını en çarpıcı biçimde ifade ettiğini düşünüyorum” diyor. Ananias’ın öğütleri şunlar:  </span></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Yaşayabilmem için gerekli olan tüm kaynakların benim gibi doğanın bir ürünü, ekolojik/doğal döngülerin bir sonucu olduğunu sık sık kendime ve çevremdekilere hatırlatabilirim,</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Enerji, gıda, su ve diğer ihtiyaç malzemelerinin ana kaynağının doğa, bütün, denge olduğunu bildiğim için, onları kullanırken elimden geldiğince tasarruf ederim ama bununla yetinmem,</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Paranın doğal bir kaynak değil, doğal kaynakların el değiştirmesinde kullanılan bir araç olduğunu bildiğim için, harcadığım her kuruşun ekolojik döngülere olan etkisini öğrenmeye çalışır, tüketen–zarar veren etkimi azaltırım,</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Ekolojik yaşamı bir fantezi ya da ulaşılamayacak ideal olarak değil, bugün elimden geleni yaparak katkı verdiğim, her bireyin temel hakkı ve ortak geleceğimiz olan sürdürülebilir bir yaşam tarzı olarak algılarım,</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Her doğal döngünün tohumdan ölüme giderken yeni tohumlar saçmasının, yaşamın devamlılığındaki sır olduğunu bildiğimden her düşünceyi, davranışı faydalı bir tohum olarak paylaştığımda zenginleşeceğimizi bilir, gereğini yaparım.</span></li>
</ol>
<h6>*SUYADER Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Emine Aksoydan’ın paylaştığı linkler:</h6>
<h6><a href="https://www.bugday.org/blog/wp-content/uploads/2021/03/turetici_rehberi.pdf"><span style="font-weight: 400;">https://www.bugday.org/blog/wp-content/uploads/2021/03/turetici_rehberi.pdf</span></a></h6>
<h6><a href="https://bianet.org/bianet/iklim-krizi/248195-iklim-krizine-direncli-bir-gida-tarim-sistemi-nasil-mumkun"><span style="font-weight: 400;">https://bianet.org/bianet/iklim-krizi/248195-iklim-krizine-direncli-bir-gida-tarim-sistemi-nasil-mumkun</span></a></h6>
<h6><a href="https://www.iklimhaber.org/iklim-degisikliginin-gida-uretimi-ve-guvenligine-etkileri-giderek-kotulesiyor/"><span style="font-weight: 400;">https://www.iklimhaber.org/iklim-degisikliginin-gida-uretimi-ve-guvenligine-etkileri-giderek-kotulesiyor/</span></a></h6>
<h6><a href="https://www.dortmevsimekoloji.org/turkiyede-tarim-ve-gida/"><span style="font-weight: 400;">https://www.dortmevsimekoloji.org/turkiyede-tarim-ve-gida/</span></a></h6>
<h6><a href="https://www.etcgroup.org/whowillfeedus"><span style="font-weight: 400;">https://www.etcgroup.org/whowillfeedus</span></a></h6>
<p>İllustrasyon: Tolga Demirel</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/04/endustriyel-gida-sisteminden-kurtulursak-dunyayi-da-kurtarabiliriz/">&#8216;Endüstriyel Gıda Sisteminden Kurtulursak Dünyayı da Kurtarabiliriz&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2022/03/04/endustriyel-gida-sisteminden-kurtulursak-dunyayi-da-kurtarabiliriz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nepal Müzakere Sürecinde Özgün Deneyim: Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/14/nepal-muzakere-surecinde-ozgun-deneyim-baris-ve-yeniden-insa-bakanligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Meryem]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jan 2022 11:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Melike Bisikletçiler]]></category>
		<category><![CDATA[Nepal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=77677</guid>

					<description><![CDATA[<p>'Nepal’de imzalanan barış anlaşmasından sonra Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı kuruldu ve Nepal’deki tüm toplumsal süreçlere, protestolara kadınlar/kadın örgütleri aktif şekilde katıldı, ancak müzakere masasında her iki taraf da kadınlara yer verilmedi.' Çatışma Çözümü ve Barış İnşasında Dünya Deneyimleri Örnekleri dosyamızın üçüncü röportajında Raportör Melike Bisikletçiler ile Nepal Çatışma çözümü deneyimlerini konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/14/nepal-muzakere-surecinde-ozgun-deneyim-baris-ve-yeniden-insa-bakanligi/">Nepal Müzakere Sürecinde Özgün Deneyim: Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Nepal’in sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısı nasıl? Bize Nepal ile ilgili genel bir çerçeve çizebilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-77678 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/melike-bisikletciler-640x622.jpg" alt="Melike Bisikletçiler" width="256" height="249" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/melike-bisikletciler-640x622.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2022/01/melike-bisikletciler.jpg 720w" sizes="auto, (max-width: 256px) 100vw, 256px" />Nepal yaklaşık 30 milyon nüfusa sahip bir Güney Asya ülkesi. Çin ve Hindistan’a komşu olan Nepal’in denize sınırı bulunmuyor. Etnik grupların ve kast sisteminin iç içe geçtiği son derece karışık bir nüfus yapısına sahip. Nepal’de 125 kast/etnik grup ve 123 dil grubu bulunuyor. Dini açıdan bakacak olursak, ülke nüfusunun çoğunluğu (%80 ve üzeri) Hindu dinine, daha küçük oranda nüfuslarla da Budist, Müslüman, Hristiyan ve yerel dinlere mensup kişiler/gruplar bulunuyor. Ülke yönetiminde ve bürokraside gerek monarşi döneminde gerekse çatışma döneminde ağırlıklı oranda üst kastların yer aldığını, ülkede sınıfsal ayrımların yaşandığını söylemek mümkün. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Uluslararası Demokrasi Endeksi’ne göre (2019), Nepal 5,28 puanla otoriter rejimler ile kusurlu demokrasiler arasında melez rejimler kapsamında konumlandırılıyor. Dünya Bankası’na göre de alt orta gelir grubuna sahip ülkeler arasında gösteriliyor ve dünyanın yoksul ülkeleri arasında bulunuyor. Ulusal meclis ve temsilciler meclisi olmak üzere iki meclisli bir yapıya sahip olan ülkenin resmi adı Federal Demokratik Nepal Cumhuriyeti.</span></p>
<p><b>123 Farklı dil; 125 kast/etnik kökenden bahsediyorsunuz. Çatışmaya neden olan dinamikler nelerdi? Dini faktörler mi, etnik ya da sınıfsal yapı mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de devlet güçleri ve CPN-M (Nepal Komünist Partisi-Maoist) arasında yaşanan çatışmanın birden fazla nedeni bulunuyor. Kast sistemi sınıfsal ayrımları ve hiyerarşileri beraberinde getiren bir sistem. Nepal’deki kast sistemi de yoksulluğu ve sınıfsal ayrımları tetikleyen en temel sebeplerden biri. Ağırlıkta kırsal nüfusa sahip olan Nepal’de toprak zenginleri üst kastlara mensup kişiler. Ayrıca uzun yüzyıllar yaşanan kast sistemi gruplar arasında sınıfsal ayrımların yanı sıra temsiliyet ve bürokraside yer alma oranlarında farklılıkları da beraberinde getiriyor. Kısaca Nepal’deki çatışmanın temel nedenlerinden biri sınıfsal ayrımlardı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yine çatışmanın temel nedenlerinden birinin etnik ayrımlar olduğunu söyleyebiliriz. 1960-1990 yılları arasında ülkede monarşinin varlığına ek olarak panchayat sistemi (Hindu monarşisinin öne çıkarıldığı, siyasi partilerin yasaklandığı bir sistem) uygulanıyor. Bu dönemde devletin sloganı da -“Tek dil, tek din, tek kıyafet, tek ülke’’- tekçi politikaların devlet eliyle desteklendiğini gösteriyor. 1962 Anayasası ile birlikte de ülkenin resmi dini Hindu, resmi dili ise Nepali olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla asimilasyona dönük, dışlayıcı bir sistem yaşanıyor. Oysa ki, Nepal çok çeşitli etnik, dili ve dini grupların yaşadığı bir ülke. Neticede, yaşanan etnik ayrımcılık çatışmayı tetikleyen faktörler arasında. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmaya neden olan dinamikler arasında yine rejim tartışmalarının olduğunu söyleyebiliriz. Ülkede monarşinin varlığı, kralın siyasete ve siyasi partilere müdahaleleri, panchayat döneminde siyasi partilerin yasaklanması, muhalifler üzerindeki baskılar ve sürekli değişen hükümetler beraberinde istikrarsızlığı ve rejim tartışmalarını ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla Nepal’de sınıfsal ve etnik ayrımların yanı sıra monarşi-demokrasi tartışması uzun yıllar yaşanıyor. Nitekim 1990 sonrasında (Jana Andolan I) halk ayaklanması ile birlikte kral siyasi partiler üzerindeki yasağı kaldırmak zorunda kalıyor. 1990-1996 yılları ise sürekli değişen hükümetler ve siyasi istikrarsızlıkla geçiyor. 1996 yılında ise devlet güçleri ile CPN-M arasında yaşanan on yıllık çatışma dönemine giriliyor.</span></p>
<p><b>Çatışmanın aktörleri kimlerdi ve bu aktörlerin talepleri nelerdi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma devlet güçleri ve CPN-M arasında yaşanmış olsa da sürecin içerisinde olan veya daha sonra dahil olan aktörler bulunuyor. Nepal’de sol gelenek sadece Maoistlere özgü değildi. Ülkede çok eskiden bu yana çeşitli sol, sosyalist, sosyal demokrat gruplar bulunuyordu. Ancak aralarında ciddi çekişmeler ve fraksiyon farklarıyla birlikte mücadele yöntemlerinde de farklılıklar bulunuyordu. Çatışmanın aktörlerinden biri olan CPN-M kendisini radikal solda, Maoist olarak tanımlayan bir gruptu. CPN-M’nin silahlı kanadı ise Halkın Kurtuluş Ordusu (PLA) idi. CPN-M’nin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi hakları kapsayan geniş çerçeveli talepleri mevcuttu. Örneğin anadilde eğitim hakkının yanı sıra, otonomi talepleri, Hindistan’la adil/eşit olmayan sözleşmenin feshi, çiftçilerin borçlarının silinmesi gibi talepleri vardı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmanın aktörlerinden biri de monarşinin varlığıyla birlikte kralın kendisi ve Kraliyet Ordusu idi. 1996-2001 yılları arasında çatışma CPN-M ve Nepal Polisi arasında yaşanıyor. 2001 yılında ilan edilen OHAL ile birlikte Nepal Kraliyet Ordusu da çatışmaya dahil oluyor. Ayrıca çatışma sürecinde devlet Nepal Silahlı Polis Gücü ismi verilen paramiliter bir güç oluşturuyor. Kralın başlıca isteğinin monarşiyi devam ettirmek olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Nepal Ordusu da krala bağlıydı ve statükonun devamından yana olduklarını söylemek gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yine çatışmanın başlanmasından 2006 yılında son bulmasına kadar hükümette yer alan siyasi partiler -başta sosyal demokrat bir parti olan Nepal Kongresi olmak üzere- aktörler arasında yer alıyor. Nitekim 2006 yılında imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması da CPN-M ve Nepal hükümeti arasında imzalanıyor. Siyasi partiler çatışma döneminde karışık tutumlar sergilemişlerdir. Örneğin, 2005’te yaşanan kraliyet darbesi sonrasında siyasi partiler Yedi Partili İttifak’ı (SPA) oluşturmuşlar ve krala/monarşiye karşı -CPN-M ile de yakınlaşarak- mücadele etmişlerdir. Ancak müzakere sürecinde anayasal monarşiyi savunur nitelikte yaklaşımlar sergileyen hükümet yetkilileri çıkmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak kısaca Hindistan ve BM’den bahsedebilirim. Hindistan çatışma sürecinde taraflara kendi ülke çıkarları çerçevesinde yaklaşım sergilemiştir. UNMIN (BM Nepal Misyonu) ise çatışmanın ardından özellikle silahsızlanma sürecini desteklemek, seçimleri ve ateşkesi izlemek için Nepal’de bulunmuştur.</span></p>
<p><b>Çatışmanın tarihsel gelişimini anlatır mısınız? Nasıl bir hikâyeden bahsediyoruz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1996 yılında CPN-M hükümete 40 maddelik bir talepler listesi sunmuştur. Bu talepler arasında siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel pek çok başlık bulunmaktaydı. CPN-M, bu taleplerin karşılanmaması durumunda devlete karşı şiddet içeren bir mücadeleye başlayacaklarına dair hükümete ültimatom vermiştir. Ancak dönemin hükümeti CPN-M’yi dikkate almamış ve &#8216;marjinal&#8217; bir grup olarak tanımlamıştır. Nitekim Nepal’de 10 yıl sürecek olan çatışma dönemine girilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma, 1996-2006 yılları arasında devlet güçleri ve CPN-M arasında yaşandı. 2001 yılında OHAL ilan edilmiş ve çatışmaya Nepal Kraliyet Ordusu da dahil olmuştur. Ayrıca devlet tarafından Nepal Silahlı Polis Gücü adı altında paramiliyet bir güç oluşturulmuş ve çatışmaya dahil edilmiştir. 2001 yılı sonrasında hem çatışmanın yoğunluğu hem de yaşanan hak ihlalleri artmıştır. 2005 yılında kraliyet darbesi yaşanmış ve kral hükümeti feshederek hükümetin başına kendisi geçmiştir. Bu süreçte siyasi partiler Yedi Partili İttifak (SPA) ismiyle bir ittifak oluşturmuş ve CPN-M ile yakınlık kurmaya başlamışlardır. Nitekim Nisan 2006’da 19 gün boyunca devam eden protesto ve grevler ülke geneline yayılmıştır. Jana Andolan II olarak adlandırılan bu protestolar (halk hareketi) kralın geri çekilmesini beraberinde getirmiştir. Jana Andolan II; CPN-M, siyasi partiler, kadın örgütleri, sivil toplum kuruluşları, çeşitli halkların ve muhalif grupların desteği ile gerçekleşmiştir. 2006 yılında ise 3. müzakere süreci yaşanmış ve Kasım 2006’da Kapsamlı Barış Anlaşması (CPA) imzalanmıştır. </span></p>
<p><b>Çatışma süreci, çatışmanın yarattığı yıkım?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de çatışma süreci 10 yıl sürdü. Özellikle 2001’de OHAL’in ilan edilmesi ve Nepal Ordusunun çatışmaya dahil olmasıyla birlikte hem çatışmanın dozajı hem de insan hakları ihlalleri artmıştır. Özellikle 2001 sonrasında zorla kaybetmelerde ciddi bir artış yaşandı. Yerel ve uluslararası kurumlar ortalama 1300 kişinin zorla kaybedildiğini belirtiyor. Yine 2001 sonrasında zorunlu göç önemli oranda arttı. Çatışma sürecinde 100-200 bin kişinin göç ettiği belirtiliyor. Ancak Nepal’de yerinden edilmeye ilişkin kayıt süreci çeşitli nedenlerle çok sağlıklı yürütülmediğinden kesin bir rakam vermek güç. Araştırmalar; Dalitlerin (kast sisteminin tamamen dışında ve en altta tutulan grup), kadın, çocuk, engelli ve yaşlı bireylerin göçten daha fazla etkilendiğini, özellikle kadın ve çocukların insan ticareti, zorla çalıştırılma gibi hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Can kayıpları konusunda ise Uppsala Conflict Data Programı can kaybını 11.187 kişi olarak vermektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışma sürecinde pek çok çocuk orduya veya CPN-M’ye dahil edilmiştir. Nepal’deki çatışma süreci içerisinde ‘’çocuk savaşçı’’ olgusunu görüyoruz. Yine genel olarak da çocuklar eğitim, sağlık, barınma haklarından yararlanamamış, pek çok çocuk evsiz ve/ya öksüz kalmıştır. Ayrıca muhaliflere yönelik gözaltı, baskı ve tutuklamalar yaşandığını görüyoruz. Gazetecilerin tehdit ve tutuklamalara maruz kaldığını, 15 gazetecinin öldürüldüğünü belirten araştırmalar mevcut. </span></p>
<p><b>Çatışma süreci ile ilgili bize bir perspektif sundunuz. Peki nasıl bir müzakere süreci gerçekleşti?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de üç farklı müzakere süreci yaşandı. İlki 2001 yılında gerçekleşen müzakerelerin neredeyse başlarkenden sona erdiğini söyleyebiliriz. 2001 yılı Nepal için hükümet değişikliğinin yaşandışı, istikrarsızlığın olduğu bir yıldı. Kral Gyanendra da meseleyi askeri yöntemlerle çözme düşüncesinde idi. Nitekim karşılıklı güvensizlikle birlikte böyle bir ortamda müzakererler kısa sürede sona erer. 2003 yılında başlayan müzakerelerde 2001 yılına oranla daha ileri bir adım atılarak tarafların uyacağı 22 maddelik bir davranışlar çerçevesi çizilir. Bu dönemde hükümet heyeti masaya ciddi bir teklif getirmezken, Maoistler 1996 yılında ortaya koydukları kırk madde halindeki talepleri 24 maddeye indirerek masaya teklif sunmuştur. Bu süreçte cezaevinde olan bazı PLA kadroları serbest bırakılmış ve ordunun kendi askeri noktalarının sadece beş km. uzağına kadar serbest dolaşması konularında taraflar sözlü olarak anlaşmıştır. Ancak ordu bu taleplere tamamen karşı çıktı. Nitekim 2003 yılındaki müzakereler de sonuca ulaşamadı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de üçüncü müzakere süreci 2006 yılında gerçekleşti. Ancak bu sürecin öncesinde 2005 yılında kraliyet darbesi yaşanmış ve akabinde siyasi partiler Yedi Partili İttifak (SPA) oluşturmuştur. Bu süreçte CPN-M ve siyasi partiler yakınlaşmaya başlamışlar ve Jana Andolan II protestoları yaşanmıştır. Bu protestolara ülkede çok çeşitli kesimleri de destek vermiş, 19 gün boyunca protestolar devam etmiştir. Buna bağlı olarak da kral görevlerinden çekilmek zorunda kalmıştır. Halkın bu protestolarda talepleri kısaca barış ve demokrasiye yönelikti diyebiliriz. Dolayısıyla Jana Andolan II ardından süreç hızlanmış, genel çerçeveyi çizen çeşitli anlaşmalar yapılmış ve Kasım 2006’da da Kapsamlı Barış Anlaşması (CPA) Nepal hükümeti ve CPN-M arasında imzalanmıştır.  Ancak bu sürecin tamamen sorunsuz yaşandığını söyleyemem. Örneğin siyasi partiler Jana Andolan II protestolarında monarşiye karşı tutum sergileyip, protestolara aktif şekilde katılsalar da müzakere masasında ilk etapta cumhuriyet konusunu ötelemişler hatta aralarında anayasal monarşiyi savunur noktaya gelenler de olmuştur. Müzakere süreçlerine ilişkin şunu da belirtmek istiyorum; Nepal’deki tüm toplumsal süreçlere, protestolara kadınlar/kadın örgütleri aktif şekilde katılmıştır, ancak müzakere masasında her iki taraf da kadınlara yer vermemiştir. </span></p>
<p><b>Nepal’de şu anda mevcut durum nasıl? Toplumsallaşmış bir barış sürecinden bahsedebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de barış anlaşmasının ardından cumhuriyet ilan edilmiş, seküler bir sisteme geçilmiş ve yapılan ilk seçimlerde CPN-M yüksek oy alarak seçimden birinci parti olarak çıkmıştır. Ancak masada otonomi talepleri ötelenmiştir. Nepal etnik temelde olmayan 7 bölgeye ayrılarak federasyon çatısı altında yönetilmeye başladı. Bugün ise otonomi taleplerinin ötelenmesinden dolayı Terai Bölgesi’nde yaşayan Madhesilerle Nepal devleti arasında etnik bir çatışma yaşanması riski bulunuyor. Çeşitli yorumcular da şiddet içeren bir etnik çatışma riskine dikkat çekiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bugün Nepal’de yerli halkların, Dalitlerin ve Madhesilerin ayrımcılığa maruz kaldığını söylemek mümkün. Nepal’de Hakikat ve Uzlaşı Komisyonu ile Kayıp Şahıslar Komisyonu kurulmuştur. Ancak geçiş dönemi adaletine ilişkin mekanizmalar hem geç kurulmuş hem de bu komisyonların topladığı binlerce şikayet muallakta kalmıştır. Çatışma sürecinde yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmiş olduğunu, faillerin yargılandığını söylemek şu an için mümkün değil. Örneğin geçtiğimiz yıl da hükümet BM raportörlerinin ülkeyi ziyaret etmesine çok sıcak bakmamıştı. Bugün Nepal’de geçmişle yüzleşmeye ve adalet talebine yönelik aktivizm devam ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak şunu da belirtmek isterim; Nepal’de imzalanan barış anlaşmasından sonra Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı kuruldu. Barış inşasına yönelik sivil toplumun da desteğiyle çeşitli projeler yürütüldü. Barışa ilişkin bir bakanlığın kurulmuş olması son derece özgün bir deneyim. Ancak Nepal’de siyaseten ve bürokratik olarak merkezileşmiş bir kültür söz konusu olduğundan ve bakanlık fonları sivil topluma yeterli seviyede aktarılmadığından sıkıntılar ortaya çıktı. Bugün için Nepal’de barışın yeterinde toplumsallaşmış olduğunu söyleyemem. </span></p>
<p><b>Türkiye’deki çatışma süreçleriyle benzer, farklı yanları neler? Çözüm için öneri ve tavsiyeleriniz var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her ülke ve coğrafyanın kendine özgü koşulları olsa da elbette yaşanan/yaşanmış olan çatışma süreçleri ve nedenleri arasında benzerlik bulunuyor. Türkiye’nin çok etnisiteli ve çok dilli yapısı Nepal örneğiyle örtüşüyor. Nepal’de özellikle 1960-1990 yılları arasındaki panchayat döneminde devletin asimilasyona dönük politikalar izlediğini ve sloganının dahi tek dil, tek din şeklinde olduğunu görüyoruz. Bu Türkiye’de devletin asimilasyon politikaları ve tekçi yaklaşımlarıyla benzerlik gösteriyor. Nepal’de özellikle belirli bir kimliğin öne çıktığı bir bölgede gelişen özerklik talebi Kürt Meselesi’nde de karşımıza çıkıyor. Ayrıca her iki ülkede de paramiliter güçlerin çatışma sürecinde yer aldığını ve cezasızlık kültürünün yaygın olduğunu görüyoruz.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de etnik sorunların müzakere masasında geri planda kalması bize sorunun kapsamlı şekilde çözülmediğini de gösteriyor. Diğer yandan, Kürt Meselesi çoğunlukla etnik bağlamda ele alınıyor ancak içerisinde etnik unsurların yanı sıra sınıfsal farklılıkları da barındırıyor. Bu anlamda özerklik ve kültürel hakların yanında sınıfsal eşitsizliklerin de ötelenmemesi gerektiğinin çıkarımını yapabiliriz. Meseleyi çok başlıklı ele almak daha sonra ortaya çıkabilecek sorunları en aza indirerek barış inşasına da katkı sunabilir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nepal’de yaşanan çatışma diyalog yoluyla çözüldü. Nepal’de gerçekleşen müzakere süreçlerinde ve barış inşa süreçlerinde her ne kadar bazı eksiklikler yaşanmış olsa da meselenin diyalog yoluyla çözülmesi önemli. Nepal’den çıkarılabilecek en önemli derslerden biri belki de halkın çok çeşitli kesimlerinin, halkların, sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek barışı ve çözümü talep etmesiydi. Bunun dikkate değer olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2022/01/14/nepal-muzakere-surecinde-ozgun-deneyim-baris-ve-yeniden-insa-bakanligi/">Nepal Müzakere Sürecinde Özgün Deneyim: Barış ve Yeniden İnşa Bakanlığı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
