<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sezai Ozan Zeybek, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/ozan-sezai-zeybek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ozan-sezai-zeybek/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 May 2020 07:58:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Sezai Ozan Zeybek, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/ozan-sezai-zeybek/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Çocuk Bakımı, Karantina ve Babalık:  @Enbabavekizlari Özgehan Omağ ile Söyleşi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/05/27/cocuk-bakimi-karantina-ve-babalik-enbabavekizlari-ozgehan-omag-ile-soylesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sezai Ozan Zeybek]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2020 07:58:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Enbaba]]></category>
		<category><![CDATA[karantina]]></category>
		<category><![CDATA[Özgehan Omağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=54284</guid>

					<description><![CDATA[<p>'Erkek para kazanır, kadın (para kazansa bile) ev işlerinden ve çocuk bakımından sorumludur' diye özetlenebilecek oldukça yerleşik bir kanaati bozmaya çalışan sosyal medyadaki lakâbıyla Enbaba, Özgehan Omağ ile eşinin çalıştığı onun çocuk baktığı hayatı ve korona krizini konuştuk.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/05/27/cocuk-bakimi-karantina-ve-babalik-enbabavekizlari-ozgehan-omag-ile-soylesi/">Çocuk Bakımı, Karantina ve Babalık: &lt;br&gt; @Enbabavekizlari Özgehan Omağ ile Söyleşi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">2020 yılına bir virüs damgasını vurdu. Altı ay önce söylense herkesin gülüp geçeceği gelişmeler oluyor. Yüz milyonlarca insan günlerini evde geçiriyor. Toplumsal eşitsizlikler kendisini bu yeni düzen içinde de hissettirmeye devam ediyor. Çalışmak zorunda olanlar, hayatını riske atanlar, ev içinde şiddete maruz kalanlar, depresyona girenler, borca sürüklenen bütçeler…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu olağanüstü şartlar altında ev içindeki ilişkiler de öne çıkan unsurlardan biri şüphesiz. Evlerin içinde ne yaşandığını tümüyle bilmiyoruz; ama önceki manzaraya bakarak bazı tahminlerde bulunabiliriz. Elinden iş gelmez babaların, gerilimli ilişkilerin, eşitsiz bölüşümlerin krize ve belki açık şiddete dönüştüğü haftalar geçiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bununla mücadele etmenin çeşitli yolları var: hukuk, eğitim, evdeki yükün adil bölüşümü, kalıp cinsiyet rollerinin bozulması vesaire. Uzun süredir takip ettiğim Özgehan Omağ, yani sosyal medyadaki lakâbıyla Enbaba, tam olarak bu işi yapıyor. &#8216;Erkek para kazanır, kadın (para kazansa bile) ev işlerinden ve çocuk bakımından sorumludur&#8217; diye özetlenebilecek oldukça yerleşik bir kanaati bozmaya çalışıyor. Hanımı çalışıyor, kendisi tam zamanlı çocuk bakıyor. </span></p>
<p><b>Bu kararı nasıl aldınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kararı almamı sağlayan kişi eşimdir. Ben İstanbul doğumlu, mühendislik eğitimi almış biriyim. Eşim Kanadalı ve eğitmen. 2004 senesinde çalışmaya Türkiye’ye geliyor. Tanışıyoruz ve 2011 senesinde İstanbul’da evleniyoruz ve halen İstanbul’da yaşıyoruz. İlk çocuğumuz olduğunda -2016 senesi- eşim bir okulda, ben ise evden çalışıyordum. Kızımız doğduğu zaman çocuğumuza kimin bakacağı konusunu konuşmaya başlamıştık. Benim küçüklüğümde, yani gördüğüm örnekte, ailem çalıştığı için, bana -anneannem- bakmıştı. Eşime ise annesi bakmış.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yani çevremizde gördüğümüz örneklere benzer bir şekilde büyütülmüşüz. E hal böyle olunca ben de çevremizdeki örneklere benzer bir şekilde yol alacağımızı düşündüm. Çocuklara ya büyüklerden biri (ki bizim anneanne Kanada’da yaşıyor) ya da bir yardımcı bakıcı bakacak diyorum. Eşim 2016 senesinde çalışıyordu. “E o zaman bir yardımcı bulacağız” diye düşünüyordum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fakat eşim beklemediğim yerden vurdu: ‘’Özgehan sen zaten evdesin, neden kızımıza sen bakmıyorsun?’’ Şaşırmıştım, cevabım netti: ‘’Ben bakamam.’’ Çünkü çocuk bakmayı bilmiyorum. Eşimin cevabını unutmuyorum:  ‘’Benim çocuk bakmayı bildiğimi mi sanıyorsun?’’</span></p>
<p><b>Çevrenden ne tür tepkiler aldın? Mesela bizim lisenin pilav gününe gittiğinde (ufak not: aynı lisedeniz) ne tepkiler alıyorsun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bazı konularda yakın çevre, uzak çevreden daha zorlayıcı olabiliyor. Bence bir babanın çocuğuna bakması konusu da buna uygun bir örnek. Kendi çevremde çocuğuna bakan baba olmadığından bu durumun onlara garip gelebileceğini düşündüm. O yüzden birinci çevreme özellikle söylemedim. Net olmak gerekirse: Çekindim.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eşim Kanadalı olduğu için onun çevresinde babanın çocuğu bakma örneği daha olumlu karşılandı. Fakat zamanla özellikle sosyal medyadan pozitif tepkiler aldıkça kendime güvenim arttı. Ve rahatlayıp kendi içimde kabullendiğim için kendi birinci çevremin de tepkileri beni negatif etkilemedi. Yine de sanıldığı gibi aslansın, bravo, harikasın, sen yaparsın vs. demediler.</span></p>
<p><b>Normal bir karşılaşmada şirket adı ve pozisyon söylemek karşıdakini kolayca tatmin ediyor. Senin kendini izah edebilmek için geçen süre ne?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlk başlardaki  insanları değiştirme çabamla şimdiki değiştirme çabam arasında büyük fark var. Artık şuna inanıyorum: Yalnızca değişmek isteyen kişi değişir. O yüzden kendimi izah etmek için uğraşmıyorum artık. Çünkü uğraşsam harcadığım zaman ile ne değişecek ki diyorum. İnsanlar, özellikle ön yargılı olduğu bir konuda, değişimi kısa süre içinde kabullenemiyorlar. O yüzden o enerjiyi harcamak yerine yüz yüzeyken hiç söylememeyi tercih ediyorum. Ha bilen arkadaşlarım zaten biliyor ve onlar merak ederse ve sorarsa anlatıyorum tabi ki. Araştıran kişiler, beni takip edip beni bulup bana soru soruyorlar. Ben kapılarını çalıp: Hey merhaba, çocuğa baba da tam zamanlı bakabilir. İlgi çocuğunuza verebileceğiniz en büyük ödül, sonsuz para yerine ilginizi verin demiyorum. </span></p>
<p><b>Bunaldığın, yanlış mı yapıyorum acaba dediğin zamanlar oldu mu? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunaldığım çok oldu. Bunalmak normal olan bence. Çünkü uğraştığın kişiler kendi yaşında kişiler değil. Çocuk onlar ve onların öğrenme hızları merakı bizimle aynı değil. Ayrıca günlük rutin işler -ev toplama özellikle- beni delirten bir konu. Bunalma kısmına kesinlikle evet diyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">‘’Yanlış mı yapıyorum?’’ sorusu da, tabi ki destek bulamadığın her konuda insani bir sorgulama bence. Karşıma bir baba alıp, evde gündüz çocuklara bakıyoruz ama eşimiz de bizi anlamıyor yahu diye konuşamıyorum mesela. Ama bunu anneler kendi aralarında yapabiliyorlar ve bu bile çok kıymetli. </span></p>
<p><b>İş hayatında çok ciddi bir yaşçılık (ageism) var. Bir gün dönersen (çocuklar büyüyecek bir noktada) ne yapmayı düşünüyorsun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kesinlikle haklısın. Ama ben gelecek için endişelenen biri olsaydım o zaman zaten işimden ayrılamaz ve çocuklarıma bakabilirim diyemezdim. Zaten depresyonlar ya geçmişe takılıp KEŞKE demek yüzünden ya da geleceği ENDİŞE etmek yüzünden olmuyor mu? O yüzden geçmişi çok endişe etmeden anı yaşamaya çalışıyorum. Çocuklar çabuk büyüyorlar. Ve kimse yarın ölmeyeceğini garanti edemiyor. Sonuç; şu anda mühendislik diploması olan profesyonel bir babayım. (bu tanımı bana biri yapmıştı hoşuma gittiği için kullanıyorum)  Benim gibi örnek Türkiye’de çok olmadığı için gelecek için örnek gösterilecek biri olabilirsem mutlu olurum. </span></p>
<p><b>Kendi anne-babanla kendini ve çocukluğunla çocuklarının hayatını nasıl kıyaslarsın?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Benim babam bana bakmamış, bu net. İlgisiz bir baba demiyorum. Benim kızlarıma baktığım gibi bir bakım hiç ama hiç vermemiş. Annem ve babam çalıştığı için bana bebekken anneanne-babaanne bakmış. O yüzden babam ile benim aramda büyük fark var bu konuda. Benim babamın benim altımı değiştirdiğini sanmıyorum. Hadi ayıp olmasın 1-2 defa değiştirmiştir maksimum diyelim. Kendi annemle, eşim arasında da bakım konusunda çok büyük fark var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kendi çocukluğumla şimdiki çocuklarımın hayatı arasında oldukça fark olacak diye düşünüyorum. Eğitim konusunda bir kere fark var. Her sene sınav sistemini değiştiriyorlar. Okulların yapısını değiştiriyorlar, eğitim sistemini değiştiriyorlar. Onun dışında İstanbul da değişiyor. Fakat bu soru asıl eşimi ilgilendiriyor. O küçüklüğünü Kanada’da geçirmiş orada okumuş orada büyümüşken. Şimdi burada tamamen farklı bir kültür çevre coğrafyada çocuğunu büyütüyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">O yüzden onun üzerindeki değişim etkisi, benden çok ama çok daha fazla. Konusu geldiği için de küçük bir önerim var. Ebeveynler lütfen kendi aileleriniz size nasıl baktıysa o kesin doğru bakım şeklidir diye düşünmeyin. Siz araştırın siz kendinize uygun olanı benimseyin ve onu uygulayın. Ailenizin aynısı olsun, doğrusu o diye düşünüp hatta onlara bu bakım işinde tüm söz hakkını verirseniz (ki çoğu örnekte bunu görüyorum), sonra çocuğun gelişimi hakkında dış kapının mandalı diyebileceğim bir duruma düşülüyor. Çocuk doğduğu anda sorumluluğunuzun başladığını unutmayın. </span></p>
<p><b>Kadınların taşıdığı yük ve sorumlulukla kendininkini nasıl kıyaslarsın?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Genel olarak kadınların taşıdığı fazladan yükler malum. Ancak ben kendi hayatım için şu noktadan hareket ediyorum: Yaşamın (kadın erkek rollerine bağlı kalmadan) her birimize getirdiği sorumluluklar nelerdir ve bunları layıkıyla yapabiliyor muyuz?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">O yüzden daha çocukken, kızları ve oğlanları ayırmadan onlara ev işine dair sorumluluk vermek yahut büyüyünce (eğer mümkünse) bir süre ailelerden ayrı evde yaşamak bu ayrımları aşmak konusunda faydalı olabilir diye düşünüyorum. Bu sorumlulukları önceden öğrenirlerse o zaman ortaya daha başarılı beraberlikler çıkartabilirler kanısındayım. Düşünsenize hiç fatura ödememiş, hayatında hiç yemek yapmamış, bulaşık yıkamamış bir adam evleniyor ve bir anda bunları yapması bekleniyor. Ne kadar gerçekçi? Yapabilir mi? Yaparsa ne kadar verimli yapabilir? </span></p>
<p><b>Peki bize bir gününü anlatabilir misin? Ne yapıyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şu andaki bir günüm ile 3 ay önceki bir günüm arasında çok büyük fark var. Corona hayatımıza girdiğinden beri tüm alışık olduğumuz düzen değişti. Artık dışarı çıkamıyoruz. Eşim normal günlerde işe gidebilirken, artık o da bizimle birlikte evde. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şimdiki durum biraz özel ve farklı bir dönem olduğu için ben 3 ay öncesinden yani ‘normal’ dediğimiz günlerden bir örnek vereceğim. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sabahları saat 6:30’da tüm aile ayakta oluyoruz. Emel şu anda 4 yaşında Sibel de 2 yaşında. Eşim evden saat 07:15’te çıkıyor. Biz 3 kişi saat 8:15’e kadar kahvaltı ediyor ve Emel’in kreşe götürmesi gereken çantasını hazırlıyoruz. 3 kişi her sabah (yağmur &#8211; kar demeden) dışarı çıkıyoruz. Sibel’i üzerime (kanguru denilen bir aparat var onu kullanarak) giyiyorum. Emel ise çantasını sırtına takıp yanımda benimle kreşe kadar geliyor. Sabah Emel’i kreşe bıraktıktan sonra Sibel ile bizim eve 500m uzaklığındaki parka gidiyoruz. Park bizim kurtarıcımız. Her sabah bu rutinle başladığımı sosyal medya hesabımda (instagram: @enbabavekizlari) yayımlıyorum. Özellikle anneler benim her gün sabah 2 çocukla nasıl dışarı çıktığımı ve bu rutini nasıl hiç bozmadığımı şaşkınlıkla izliyorlar. Benim için normalleşen bu rutin onlar için inanılmaz bir şey olduğunu yazıyorlar. Bunun birinci nedeni çocukların -özellikle küçük çocukların- sabah geç kalkması. Anladığım kadarı ile çoğunluk çocukları geç yatırıyor ve sabahları da geç kaldırıyor. Zaten parka gittiğimiz zaman da sabahları çok boş oluyor. Bunun nedeni de bence eve babalar iş yüzünden geç geliyorlar. Çocuklarını az da olsa görmek istedikleri için de çocuklar minimum saat 21:00 -22:00 gibi yatağa gidiyor. </span></p>
<p><b>Korona günlerinde hayatınız nasıl değişti?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben eskisine göre çok daha fazla evde vakit geçirmeye başladım. Çünkü normalde büyük kızımı kreşe diğer kızımla da dışarıda veya parkta vakit geçirebiliyordum. Ama şimdi iki çocukla evde kalmak zorundayım üstelik eşim de evde. Yani ev kalabalık. Çocuklardan kaçacak yer yok. Çocuklar da bu kadar süre evde kalmaya alışık değil. Açıkçası kişisel cevabım eskiye göre daha zorlanıyorum. Daha zorlanıyoruz. Ama insan adaptasyon yeteneği en gelişmiş canlılardan biri. Korona günlerine alıştık. </span></p>
<p><b>Tüm bu işi yaparken bunu aynı zamanda bir toplumsal sorumluluk projesine çevirdin. Youtube’ta programlar yapıyorsun. (En son “buzda dinozor bulduk” projesine bayıldık bu arada.) Instagram’daki “enbabavekızları” hesabını 15 bin+ kişi takip ediyor. Gazeteler ve televizyonlarda meramını anlatıyorsun. Sence bilhassa erkekler üzerinde etkin olabildi mi? Onlardan (olumlu/olumsuz) tepki alıyor musun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Evet, dilim döndüğünce zamanım elverdiği kadar sosyal medyada bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Beni takip eden erkekler var ama asıl takip edenler kadınlar. (Yüzde 75 civarında.) Başlangıçta buna kızıyor, bozuluyordum ama artık hiç takmıyorum, çünkü değişim öyle hızlı olmuyor. Olmayacak. Değişim için sadece eskiyi veya şu anı değiştirmek yeterli değil, bir de geleceğe yönelik bir vizyon olmalı. En azından ben buna inanıyorum. O yüzden hedef aslında gelecek nesli uyandırmak. Geçmişi suçlamak ya da “şimdiki erkekler hödük” demekle değişim sağlayamayız. Sağlayamazsınız. Sosyal medyada anlatmaya çalıştığım da bu.</span></p>
<p><b>Peki sen ne kadar destek alıyorsun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Instagram ve Youtube konusunda hiç destek almıyorum. Hepsini kendi kendime öğrendim. Ne kadar öğrendiysem artık… Tek başıma yaptığım işler.  Mental desteği soruyorsan, saçım yok. Eskiden saçım vardı. Şaka tabi ki, bu konuyla kel olmamın hiç bir ilgisi yok. Ama tek mental desteğim eşim. Bunu net söyleyebilirim. O olmasaydı Enbaba olamazdım.</span></p>
<p><b>Bir özeleştiri versen, sence neyi eksik yapıyorsun. Daha doğrusu neyi daha iyi yapabilirdin?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Neyi eksik yapıyorum? Bence mutfakta kötüyüm. Yemek seçmem. Küçüklükten beri önüme ne konulursa yerdim halen de seçmem. O yüzden belki yemek yapma konusunda hiç ama hiç meraklı olmadım. Yani şöyle olursa daha iyi olur şöyle yapayım diye sorgulamadım. Eğer mutfakta daha iyi olsam merak etsem evde olduğum sürede daha verimli olabilirdim. Özeleştiri hakkımı mutfak becerim kötü diyerek kullanmak istiyorum. </span></p>
<p><b>Bu soru da Kanadalı eşine; Cinsiyet rollerine dair beklentilerde nasıl farklar gözlemliyorsun? Çok sayıda kadının hâlâ kocasının yaptığı işle tanımlandığı bir coğrafyada sen nasıl tepkiler alıyorsun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">(Özgehan’ın çevirisiyle:) Benim eşim çocuklarla gündüz evde bakıyor demek, benim eşim proje müdürü demekten daha önemli. Özgehan, inşaat projeleri için şehir dışında olduğu zamanlarda çok  az eve gelebiliyordu. Ya da sabit bir mesai saati olmadığı için geç gelip erken gidiyordu. Bu şekilde çalışan çok kişi var ve onların da çocukları ile az vakit geçirdiğini ne yazık ki görüyoruz. Oysa zamanını çocuklarla geçiren bir baba figürü, hayatının çoğunu ev dışında işte geçiren bir babadan daha mutlu ediyor. Tabi ki bunu yapabilmesinin en büyük sebebi, çevrenin ne dediğinden etkilenmemeyi başarması. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/05/27/cocuk-bakimi-karantina-ve-babalik-enbabavekizlari-ozgehan-omag-ile-soylesi/">Çocuk Bakımı, Karantina ve Babalık: &lt;br&gt; @Enbabavekizlari Özgehan Omağ ile Söyleşi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Mirasyedinin Gelecekle İmtihanı: İklim Adaleti ve Fosil Yakıtlar</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/06/03/bir-mirasyedinin-gelecekle-imtihani-iklim-adaleti-ve-fosil-yakitlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sezai Ozan Zeybek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jun 2017 12:49:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İklim]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Antroposen]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[fosil yakıtlar]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[ozan sezai zeybek]]></category>
		<category><![CDATA[Paris İklim Anlaşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=15432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazen insanlara dünyadaki türlerden biri olarak bakmak sarsıcı, ama öğretici olabiliyor. Uygun yaşam koşullarında sayısını arttıran; enerjiye, suya, toprağa bağımlı, karbon bazlı bir yaşam formuyuz nihayetinde. Mekânın ve çevremizdeki karmaşık yaşam ağlarının elverdiği ölçüde gelişip serpiliyoruz. Örneğin buz çağı devam etmiş olsa ne tarıma geçebilir ne şehirler kurabilirdik.[i] Türümüzün 150-200 bin yaşında olduğu, en az [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/06/03/bir-mirasyedinin-gelecekle-imtihani-iklim-adaleti-ve-fosil-yakitlar/">Bir Mirasyedinin Gelecekle İmtihanı: İklim Adaleti ve Fosil Yakıtlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazen insanlara dünyadaki türlerden biri olarak bakmak sarsıcı, ama öğretici olabiliyor. Uygun yaşam koşullarında sayısını arttıran; enerjiye, suya, toprağa bağımlı, karbon bazlı bir yaşam formuyuz nihayetinde. Mekânın ve çevremizdeki karmaşık yaşam ağlarının elverdiği ölçüde gelişip serpiliyoruz. Örneğin buz çağı devam etmiş olsa ne tarıma geçebilir ne şehirler kurabilirdik.<a href="#_edn1" name="_ednref1">[i]</a> Türümüzün 150-200 bin yaşında olduğu, en az 50 bin yıldır bizim gibi hikâye kurgulayabildiği düşünülüyor. Ama yine de çevremizi kuşatan bütün o icatları yapabilmek için son on iki bin seneyi, yani Holosen olarak bilinen ılıman jeolojik çağı bekledik. Tarım, imparatorluklar, semavî dinler ve uzay yolculukları bu kısa dönemde ortaya çıktı. Bunların olması için zekâdan veya iki ayak üzerinde yürümekten (ikisi de insanla sınırlı açıklamalar) çok daha fazlası gerekiyordu.</p>
<p>Bugün bilim dünyasında Holosen diye geçen dönemin sonuna gelindiği tartışılıyor. Antroposen, yani İnsan Çağı ismi verilen yeni bir döneme girdiğimiz söyleniyor. Daha doğrusu, bir önceki devrin insan eliyle sonlandığı ileri sürülüyor. Hakikaten son birkaç yüzyıldır, özellikle son 60 senedir dünyadaki fiziksel koşullar insan eliyle radikal olarak değişti/değişiyor ve biz bunu yeni fark ediyoruz. 60 sene önceki havayı solumuyoruz, vücudumuzda aynı kan dolaşmıyor. Bir-iki değil, pek çok parametre eş zamanlı olarak değişiyor. En ücra köşedeki deniz yaşamından dağların zirvesine kadar her yerde insanın doğrudan yahut dolaylı izlerini buluyoruz. <a href="https://yesilgazete.org/blog/2017/04/29/mine-tekman-cop-denizlerinden-deniz-coplerine-bu-sorumluluk-hepimizin/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Mikro plastikler</a>, sülfür dioksit, topraktaki kimyasallar, <a href="http://ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/2015/06/ya-kimyamz-tutmazsa.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">antibiyotikler</a>, hormonlar, fosfor ve azot döngüleri, radyoaktif faaliyetler, buzulların erimesi ve daha pek çok alanda insan hakikaten çok belirleyici. Bu yazıda bazı grafikler eşliğinde değişimin büyüklüğünü göstermeye çalışacağım, kritik parametrelerin ne olduğu üzerinde duracağım.</p>
<h4><strong>FOSİL ÇAĞI</strong></h4>
<p>Uzun insanlık tarihinin çok yakın zamanlarına kadar (300 sene öncesine kadar diyelim) enerjinin önemli bölümü güneşten geliyordu. Başta bitkiler olmak üzere, diğer canlılar güneşin enerjisini depoluyor, biz de onları yiyorduk. Yani insan türünün kullandığı enerjinin temel kaynağı bedendi. Ancak büyük miktarda enerjinin bu şekilde bir yerde birikmesi mümkün değildi. Bunun birkaç sebebi var: Bitkiler kendilerine ulaşan güneş ışığının %1&#8217;ni kullanarak fotosentez yapabilen, tabir yerindeyse çok az enerjiyle çalışabilen canlılar. (Eğer o yönde tekamül etmemiş olsalar dünyanın en uzun soluklu, en başarılı yaşam formu olamazlardı zaten). Onları yiyen hayvanlar (ve insanlar) ise bitkilerde birikmiş enerjinin sadece %10&#8217;unu bedenlerine geçirebiliyorlar (Steffen et al. 2011: 848). Dolayısıyla yalnızca buradan gelen enerjiyle insanların bugünkü gibi çoğalması, yahut hareket etmesi mümkün olamazdı. Hayvanları işe koşmanın, enerji deposu olarak kullanmanın ise başka türlü sınırları vardı: Otlaklar sonsuz sayıda hayvanı besleyemiyor, çok sayıda hayvanı dip dibe yaşatmak hastalıklara yol açıyordu. Rüzgâr ve su enerjisine yönelik icatlar (yelkenli gemi, değirmen&#8230;) insanlığın seyrinde önemli değişimlere yol açsa da (ki bunların hepsi Holosen dönemindeki gelişmeler) insanlığın ve gezegendeki yaşamın seyrini köklü şekilde değiştiren, yeni bir jeolojik çağı başlatan asıl olarak fosil yakıtlar oldu. Bu yakıtlar sayesinde 1800-2000 arasında kullanılan enerji miltarı 40, üretim 50 kat büyüdü (Steffen et al. 2011: 848). Nesnelerin dolaşım hızı arttı, ticaret ağları genişledi, sentetik gübrenin üretilmesiyle (yoğun enerji verilerek havadaki azot bağlanır) üretilen gıda miktarları katlandı, daha çok metali işlemek yeni makineler yapmak mümkün oldu, plastik hayatımıza girdi. 1804 yılı gibi oldukça yakın bir tarihte milyar sınırını ancak aşan dünya nüfusunun, şu an 7.5 milyar civarında olduğu düşünülüyor (Wikipedia 2017). Yeryüzünün hallaç pamuğu gibi atılması, yani dev barajlar, metropoller, dağların delinmesi böyle bir enerjinin açığa çıkması ile gerçekleşti. Bilhassa 2. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonraki ucuz petrol yıllarında hemen her göstergede patlama yaşandı. Bu döneme külliyatta “Büyük Hızlanma” deniyor (McNeill ve Engelke 2016). Aşağıdaki grafikler bir hayli çarpıcı:</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15434" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/1-Co2.png" alt="" width="391" height="311" /> <img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15435" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/2-N2O.png" alt="" width="403" height="286" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15436" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/3-Metan.png" alt="" width="392" height="283" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15437" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/4-Ozon.png" alt="" width="376" height="259" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15438" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/5-Yüzey-sıcaklıkları.png" alt="" width="390" height="270" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15439" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/6-Su-taşkınları.png" alt="" width="422" height="261" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15440" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/7-Okyanus-ekosistemleri.png" alt="" width="385" height="253" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15441" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/8-Karides.png" alt="" width="403" height="252" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15442" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/9-Kimyasal-atık.png" alt="" width="420" height="274" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15443" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/10-Orman-kaybı.png" alt="" width="389" height="254" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15444" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/11-İşlenmiş-arazi.png" alt="" width="395" height="261" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15445" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/12-Biyo-çeşitlilik.png" alt="" width="399" height="259" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15446" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/13-Nüfus.png" alt="" width="401" height="287" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15447" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/14-GDP.png" alt="" width="420" height="308" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15448" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/15-Yabancı-yatırım.png" alt="" width="409" height="288" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15449" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/16-Barajlar.png" alt="" width="407" height="288" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15450" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/17-Su-kullanımı.png" alt="" width="406" height="275" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone wp-image-15451" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/18-Gübre.png" alt="" width="401" height="276" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15452" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/19-Şehirli-nüfus.png" alt="" width="386" height="278" /> <img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15453" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/20-Kağıt-kullanımı.png" alt="" width="398" height="280" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15454" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/21-McDonalds.png" alt="" width="404" height="287" /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15455" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/22-Motorlu-taşıtlar.png" alt="" width="406" height="274" /></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15456" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/23-Telefon.png" alt="" width="389" height="263" /><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-15457" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/24-Turizm.png" alt="" width="417" height="279" /></p>
<h6><em>(Grafikler Steffen et al. 2011: 851-52)</em></h6>
<p>Fosil yakıt, dünyadaki karbon bazlı hayatın çok uzun sürelerde oluşturduğu muazzam bir miras. Biz ise bu birikimi öngörüsüz mirasyediler gibi plastikten yapılmış kullan-at nesneler için harcıyoruz. Günümüzde bir senede kullanılan fosil yakıt, 400 yıllık bir periyotta yaşamış bütün bitki ve hayvandan yakıta dönmüş enerjisine denk (Mitchell 2013: 15). Bizim insan zekâsı diye gördüğümüz pek çok gelişme, bu devasa enerjinin sonucu.</p>
<p>Harcıyoruz diyerek birinci çoğulda yazıyorum, ama ortada “biz” tabir edilebilecek bir bütünlük yok aslında. Dünya nüfusunun 1/6&#8217;sının tüketimi sıfır sayılabilecek kadar az. Karbon bazlı enerji sarfiyatları marjinal. Buna mukabil dünya nüfusunun %20&#8217;si, sera gazı etkisi yapan gazların %80&#8217;inden mesûl (Satterthwaite 2009: 550 ve 564). Dolayısıyla dünyadaki kritik eşiklerin aşılmasına sebep olanlar, genel olarak zenginler diyebiliriz.</p>
<p>Bu durumun değiştiğini, zenginliğin “demokratikleştiğini” ileri sürenler var. Gerçekten de gelişmekte olan ülkelerin enerji tüketimleri hızla artıyor. Çin ve Hindistan başta olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin karbon salımındaki payları son yıllarda dünya toplamının %40&#8217;ına ulaştı. Ekolojik duyarlılığı olan kesimlerde bu ülkelerin enerji politikalarına yönelik eleştirilerin artmasının sebebi bu. Ancak sayıları başka türlü derleyince, ortaya daha karmaşık bir manzara çıkıyor. Örneğin bir ülkenin sera gazı toplamına değil, kişi başına düşen miktara bakıldığında Katar bütün ülkeleri geçiyor (36.9 ton/yıl). ABD&#8217;li bir kişi ortalama 17.3 ton, Çin&#8217;deki 5.4 ve Hindistan&#8217;daki ise yalnızca 1.4 ton sera gazına sebep oluyor. İşin tarihsel boyutu hesaba katıldığında, yani ülkelerin geçmişten bu yana ne kadar sera gazına sebep oldukları hesap edildiğinde ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer “gelişmiş” ülkeler listenin başına tırmanıyor. Demek ki yıllarca yapacağını yaptıktan sonra duyarlı olmak daha kolay diye düşünüyor insan ister istemez.</p>
<p>Fakat “Batı” ülkelerinin sorumluluğu geçmişle de sınırlı değil. Çin&#8217;de üretilen malların yaklaşık yarısı başka bir ülkede tüketiliyor. Sayılar bugünkü üretim ve tüketim ağlarını içerecek şekilde yeniden derlendiğinde, yani üretilen metaların nerede tüketildiği hesaba katıldığında, var olan dengesizlik net bir şekilde meydana çıkıyor: 21.9 ton ile Belçika başta geliyor; Finlandiya, Avustralya, İngiltere, ABD gibi ülkeler takip ediyor; Çin 4.3 ton ile listenin aşağılarına düşüyor. (Clark 2011&#8217;de seçili ülkeler var, tam listeler aynı kaynaktan takip edilebilir)</p>
<p>Türkiye&#8217;nin bu son hesaptaki sarfiyatı 3.5 ton. (Ülkedeki sınıfsal dağılımın bir hayli keskin olduğunu varsayabiliriz). Dünyayı vatan bilen ortak aklın, “aman bu sayıyı büyütmeyelim” demesi gerekir; ama rekabetçi, meseleye “önce Türkler” diye giren, hudutsuz zenginleşmeden fayda uman politik aklın gördüğü, “onlar yaparken biz niye duralım” oluyor elbette. Aptalca (uzun uzun düşünüp bu kelimede karar kıldım), ama anlaşılmaz değil. O yüzden Türkiye, şu aralar kömür ve linyit yakıtlı termik santraller yaparak fosil yakıt sarfiyatını arttırmaya çalışıyor. Başka türlü (nükleer olmayan) teknolojiler üretmek yahut tasarruf edilebilecek kalemler üzerine kafa yormak emekleme aşamasında, pek ağırlığı yok. Ulusların rekabeti üstüne kurulu olmayan, tüketimi arttırmayı ana gaye olarak görmeyen bir toplum, henüz ufkumuzun çok ötesinde. Bunun için tarımdaki, şehirleşmedeki, eğitim modelimizdeki hemen hemen bütün parametlerin değişmesi gerekiyor.</p>
<h4><strong>SONUÇ: İNSANIN DÜNYADAKİ YERİ</strong></h4>
<p>Buraya kadar dünyadaki çeşitli döngülerin, kimyasal-biyolojik kompozisyonların ve ilişkilerin insan eliyle değiştiğinden, yani Antroposen diye anılan dönemden bahsettim; bir nebze karanlık bir tablo sundum. Hakikaten de önümüzdeki manzara endişe verici. Ancak “ah işte, insan zaten böyle, ziyanlık” diye konuyu bağlamanın da ciddi sıkıntıları var. Bu işin çıkışı olacaksa, insanın var olma şekline dair yeni sorular, yeni bakış açıları gerekiyor. Tarihi, coğrafyayı ve kendi yerimizi başka türlü hayal edebilir miyiz?</p>
<p>Bitkileri düşünün: Bizden kat kat uzun süredir bu dünyadalar. (Bizden kastım bu defa Homo- cinsinin tümü). Bitki yaşamı hemen her iklime, her koşula uygun bir çeşitlilik üretmiş. Onların kimyagerlik ve intibak yeteneklerinin bugün hâlâ yakınından dahi geçemiyoruz. Üstelik çevrelerindeki dünyayı insandan daha fazla değiştirmişler: Toprağın kimyasını, atmosferdeki gazların oranını onlara borçluyuz. Bitkiler olmasaydı bugün soluduğumuz havayı soluyamazdık. Bildiğimiz anlamda yaşam (mantarlar, arılar, kuşlar, maymunlar&#8230;) olmazdı. İnsanın dünyaya henüz bu ölçüde bir etkisi olmamış.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-15458 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/06/Goril-insan.png" alt="" width="180" height="397" /></p>
<p>Meseleye başka türlü yaklaşmak lâzım belki de&#8230; Şöyle: Büyük yahut küçük her canlı çevresindeki ilişkilerin bir parçası. Yaşam, bu ilişkiler sayesinde ortaya çıkıyor. Dolayısıyla yaşam bir canlının bedeninin <em>içinde</em> vuku bulmuyor. Bedenden taşıyor; eşlere, hattâ başka türlere uzanıyor. Çiçeklerin polenlenmesi ve belli türlerin devamı için arılar devreye giriyor. O hâlde yaşam tekil değil, zaten de olamaz.</p>
<p>Oysa bugünkü pek çok anlatımda insan tek başına, soyut bir varlık olarak tasavvur ediliyor. Ardından (ve bu sayede) çeşitli olayların müsebbibi, yani çıkış noktası olarak anlatılıyor. İçeriden dışarıya, insandan ötekine doğru bir hareket varsayılıyor. Tümüyle yanlış değil; ama eksik. İnsan hakikaten diğer pek çok yaşam formundan daha fazla sayıda ilişkiye girmiş durumda ve bu ilişkiler son derece dönüştürücü. Ama yine de insan hâlâ geniş bir ilişkiler ağının parçası ve bundan kurtulması mümkün değil. Katıksız insan, insandan ibaret insan, yalnızca bir soyutlama. Böyle düşünmek, sadece mütevazı olmak adına yapılmış bir jest değil. Herhangi bir eylemin tek bir faili olamayacağını söylemiş oluyoruz böylelikle. “İnsan Çağı” tabirinin atladığı bir husus bu.</p>
<p>Faillerin sayısını azaltıp, görece basit sebep-sonuç ilişkilerine dayanan bağlantılar kurmakla malûl bir aklımız var. Çözüm önerileri de buna yönelik oluyor. Örneğin gökyüzündeki stratosfer tabakasına bırakılacak aerosollerle güneş ışınlarının bir kısmını uzaya geri yansıtmak, dünyanın ısısını bu şekilde düşürmek için plânlar yapılıyor. Gordion&#8217;un düğümünü hâlâ bir kılıç darbesiyle çözme hayali bu. Oysa sanıyorum ihtiyacımız olan kılıç değil, idrake yönelik sabır ve yoldaşlarımızla yardımlaşmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4><strong>NOTLAR</strong></h4>
<p>[1] Diğer türlerde olmayan bazı özelliklerimiz var; ancak geldiğimiz noktayı yalnızca zekâmızla yahut iki ayaklı olmamızla açıklayamayız. Homo Sapiens isimli türümüzün en az 40-50 bin yıldır hikâye kurgulayabilen gelişmiş bir beyni olduğu düşünülüyor. Kapasite olarak günümüzdeki insandan çok büyük bir farkı yok (Shea 2011).</p>
<h4><strong>KAYNAKLAR</strong></h4>
<p>Clark, Duncan. 2011. ‘Which Nations Are Most Responsible for Climate Change?’ <em>The Guardian</em>, 21 Nisan. http://www.theguardian.com/environment/2011/apr/21/countries-responsible-climate-change.</p>
<p>McNeill, J. R., and Peter Engelke. 2016. <em>The Great Acceleration: An Environmental History of the Anthropocene since 1945</em>. Cambridge, Massachusetts: Belknap Press: An Imprint of Harvard University Press.</p>
<p>Mitchell, Timothy. 2013. <em>Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil</em>. London: Verso.</p>
<p>Satterthwaite, David. 2009. ‘The Implications of Population Growth and Urbanization For Climate Change’. <em>Environment and Urbanization</em> 21 (2): 545–67. doi:10.1177/0956247809344361.</p>
<p>Shea, John J. 2011. ‘Homo Sapiens Is as Homo Sapiens Was: Behavioral Variability versus “Behavioral Modernity” in Paleolithic Archaeology’. <em>Current Anthropology</em> 52 (1): 1–35. doi:10.1086/658067.</p>
<p>Steffen, Will, Jacques Grinevald, Paul Crutzen, and John McNeill. 2011. ‘The Anthropocene: Conceptual and Historical Perspectives’. <em>Philosophical Transactions of the Royal Society of London A: Mathematical, Physical and Engineering Sciences</em> 369 (1938): 842–67. doi:10.1098/rsta.2010.0327.</p>
<p>Wikipedia. 2017. ‘World Population’. https://en.wikipedia.org/wiki/World_population#cite_note-1.</p>
<p><a href="#_ednref1" name="_edn1"></a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/06/03/bir-mirasyedinin-gelecekle-imtihani-iklim-adaleti-ve-fosil-yakitlar/">Bir Mirasyedinin Gelecekle İmtihanı: İklim Adaleti ve Fosil Yakıtlar</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gıda dosyası: Bu devirde yemek yemek mide ister</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/23/gida-dosyasi-bu-devirde-yemek-yemek-mide-ister/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/23/gida-dosyasi-bu-devirde-yemek-yemek-mide-ister/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sezai Ozan Zeybek]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jan 2017 10:40:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Devirde Yemek Yemek Mide İster]]></category>
		<category><![CDATA[Ekoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ekolojinin Politikası]]></category>
		<category><![CDATA[gıda dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul bilgi üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[ozan zeybek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=11092</guid>

					<description><![CDATA[<p>27-28 Kasım 2015&#8217;te İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Ekolojinin Politikası isimli konferansın devamı niteliğinde bir dosya hazırladık. Gıda sorununa kafa yoran üreticilere, sivil toplum mensuplarına ve kanaat önderlerine ulaştık. Kışkırtıcı, öğretici, alternatifler sunan bir yazı dizisi oluşturmaya gayret ettik. &#160; Yediklerimiz ve içtiklerimiz soframıza kendiliğinden gelmiyor. Kurulan bütün sofraların arkasında (mutfaktan başlayarak) oldukça yoğun bir emek, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/23/gida-dosyasi-bu-devirde-yemek-yemek-mide-ister/">Gıda dosyası: Bu devirde yemek yemek mide ister</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>27-28 Kasım 2015&#8217;te İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen <i>Ekolojinin Politikası</i> isimli konferansın devamı niteliğinde bir dosya hazırladık. Gıda sorununa kafa yoran üreticilere, sivil toplum mensuplarına ve kanaat önderlerine ulaştık. Kışkırtıcı, öğretici, alternatifler sunan bir yazı dizisi oluşturmaya gayret ettik.</strong></h3>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yediklerimiz ve içtiklerimiz soframıza kendiliğinden gelmiyor. Kurulan bütün sofraların arkasında (mutfaktan başlayarak) oldukça yoğun bir emek, petrol, ziraî kalıntı, antibiyotik, laboratuvar ortamında geliştirilmiş tohum, şirket, devlet, mezbaha, pazarlama stratejisi, ambalaj endüstrisi bulunuyor.  Dolayısıyla her lokmamızda, tanımak zorunda olmadığımız insanlar ve süreçler var. Günümüzdeki gıda üretimi iklim değişikliğinden yaşam alanlarının tahribatına kadar kadar pek çok soruna yol açıyor. O hâlde yemek yemek ahlâkî ve siyasî bir mesele.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Lezzet işin yalnızca bir boyutu ki o bile bugün endüstriyel bir tasarım olarak imâl ediliyor, yukardaki sorunlardan azade değil. İçinde çilek olmayan çilekli yoğurtlar, muz olmayan muzlu dondurmalar yapılıyor. Kaşarlar beklemeden yaşlanıyor, yoğurt aylarca buzdolabında bozulmadan kalabiliyor. Bozulmuyor; çünkü bakteriler o yoğurdu yiyemiyor. Et tavukları iki aylık sefil bir hayatın sonunda topluca öldürülürken yumurta sektörüne doğmuş erkek civcivler iki ay bile beklenmeden henüz doğar doğmaz ezilip un hâline getiriliyor; kedi-köpek-balık maması oluyor. Sofralar, yağ-un-tuz üçlüsünün yapay lezzetleriyle donanıyor. Dünyadaki aşırı kilolu ve obez sayısı açların sayısını geçti, sinir sistemimizdeki lezzet reseptörleri mühendislerin ve pazarlamacıların oyun sahasına dönmüş durumda.  </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gıda endüstrisi için bir avukatlar ordusu çalışıyor. Paketlerin üstünde ne yazacağından şirket mülkü hâline gelmiş mikroorganizmaların kullanım hakkına kadar karşımıza her yerde şirketler, lobi grupları ve hukukçular çıkıyor. “Hijyenik” ürünlerin son derece sağlıksız olabileceğini bildiklerinden kendilerini parayla, hukukla, devletlerle ve yeri geldiğinde askerler-polislerle koruyorlar. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Oysa sağlık, sadece insan sağlığından ibaret olamaz. İnsanları ve diğer varlıkları da kapsayan yaşam alanlarının korunması gerekir. Toprakların, suların, havanın, üreticilerin, hayvanların her gün kaybettiği bir dünyada “tüketicilerin” sağlıklı olması beklenemez.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu yazı dizisine işte böyle bir ilhamla başlıyoruz. 27-28 Kasım 2015&#8217;te İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen </span><i><span style="font-weight: 400;">Ekolojinin Politikası</span></i><span style="font-weight: 400;"> isimli konferansın devamı niteliğinde bir dosya hazırladık. Oradaki özgün ve güncel araştırmaları önce akademik bir dergide okuyucu ile <a href="http://www.toplumvebilim.com/public/default.aspx">buluşturduk</a></span><span style="font-weight: 400;">.</span><span style="font-weight: 400;"> Konferansta gündeme gelen meseleleri daha ulaşılabilir ve jargonsuz bir dille burada yeniden anlatıyoruz. Bunun haricinde gıda sorununa kafa yoran üreticilere, sivil toplum mensuplarına ve kanaat önderlerine ulaştık. Kışkırtıcı, öğretici, alternatifler sunan bir yazı dizisi oluşturmaya gayret ettik. </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Amacımız yemeğin politik bir mevzu olduğunu, bir ekrana bakarken karın doyurmaktan ibaret olmadığını vurgulamak. Ziraî ilaçlardan hayvan fabrikalarına, balık çiftliklerinden kapatılan meralara, organik tarımdan ABD&#8217;deki lobi faaliyetlerine uzanan geniş bir hatta gıdanın izini süreceğiz. Umuyoruz toprağa, solucana, çiftçiye, tavuğa bir hayrımız olur. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/23/gida-dosyasi-bu-devirde-yemek-yemek-mide-ister/">Gıda dosyası: Bu devirde yemek yemek mide ister</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/01/23/gida-dosyasi-bu-devirde-yemek-yemek-mide-ister/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
