<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gülsünay Uysal, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/author/gulsunay-uysal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/gulsunay-uysal/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Jan 2020 12:07:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Gülsünay Uysal, Author at Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/author/gulsunay-uysal/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8220;Erkeklik Krizi Cinsiyet Krizinin Bileşenidir&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/04/24/erkeklik-krizi-cinsiyet-krizinin-bilesenidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2019 09:47:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşegül Yaraman]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik krizi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=37839</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkeklik elden gidiyor mu? başlığı ile hazırladığımız 'Erkeklik Krizi' dosyamız kapsamında konuştuğumuz Prof. Dr. Ayşegül Yaraman; "Erkeklik krizinin, ki ben bunu cinsiyet krizinden, cinsiyetçilik krizinden bağımsız düşünmüyorum, çözümü asla kadının haklarını sözde ve belki de pratikte de teslim etmekten geçmiyor. Veya erkek-kadın dikotomisini kabul ederek rolleri ters yüz etmek de sorunu çözmez. Gereken, rolleri ve  statüleri cinsiyetten arındırmaktır” diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/04/24/erkeklik-krizi-cinsiyet-krizinin-bilesenidir/">&#8220;Erkeklik Krizi Cinsiyet Krizinin Bileşenidir&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Erkeklik krizi nedir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-37840 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/04/IMG-5101.jpg" alt="" width="336" height="217" />Pratikten doğan bir farkındalık bu kavramı netleştirdi. Kriz hep vardı. Diyalektik bir kriz. Biyolojik ve onun arkasından kültürel olarak yaratılmış, cinsiyetler ile öğrenilegelen ataerkil ve heteroseksist toplumun bireyler arasında yarattığı çelişki diye düşünüyorum. Cinsiyetçi düzende bütün cinsiyet kimlikleri krizdedir. Kadın sorunu diye ele aldığımızda, mücadele ettiğimizde, yazıp çizdiğimizde mündemiç olarak erkeklik durumu hep sorunluydu. Kadınlık sorunu diye aldık kadın hareketine başlarken ama kadınlığın da kriziydi o. Nerede olduğunu bilememe statü olarak. Rol ve statünün çelişmesi. Hakların ve görevlerin çelişkisi. Beklentinin ve eylemin çelişkisi, söylenilen ve yapılanın çelişkişi meselesi. Kazanımlar veya mağduriyetler  sadece cinsiyetçi değil, cinsiyetleri de etkileyen bir biçimde siyasal ve ekonomik sistemden bağımsız olamaz. Dolayısıyla biz cinsiyet kimliklerini sorgulamaya başladığımızda mağdur olan kadındı, görünen bariz bir mağduriyet vardı, onun üzerinden başladık ama gerek ataerkil sistem gerek heteroseksist sistem bütün cinsiyetleri mağdur kılar. Farkındalık ve bunun üzerinden bilinç ve talep oluşturma tüm biyolojik ve kültürel tanımlı cinsiyetlerin sorunu.. Erkek de ataerkil toplumdaki ve onda yaşanan kadın hareketine bağlı erozyonda statüsü ve rolü arasında çelişki yaşıyor. Mecbur mu bir erkek bir kadının/ailenin bakımını üstlenmeye, ondan daha fazla para kazanmaya, ondan daha statülü bir mesleğe sahip olmaya, ondan daha güçlü olmaya, sürekli “muktedir” olmaya, her daim ereksiyonda olmaya. Bu farkına varıldığında ne müthiş bir yükümlülüktür; baskıdır.… İki tarafın da mağdur olduğu açığa çıktıktan itibaren mücadelenin etkisi büyür.. Erkeklik krizi denilen diyalektik sürecin reaktif kısmı olabilir. Diyalektik baktığımızda aksiyon kadın mücadelesiydi, reaksiyon erkekler de mağdurdur. Sentez cinsiyetsiz/ cinsiyetin kale alınmadığı bir dünya. Örneğin birkaç yıldır bir araştırma gündemde: kadının kol kemiğinden klonlama yoluyla, cinsel birleşme gerekmeden bebek “üretme”. Ve fakat bu bebeğin xx kromozomuna sahip olacağı, yani kadın olacağı ve erkeğin neslinin tükeneceği söyleniyor. Araştırmanın bilimselliğini, gerçekliğini falan bir kenara bırakalım. Aslında cinsiyetsizliği tartıştıran bir malumat bu. Söz konusu xx kromozomlu bebek artık kadın değil; zira xy kromozomlu karşıtı yok. O sadece bir bebek. Bu biyogenetik bir konu; yani biyolojik cinsiyetin cinsiyetsizleşmesi gibi bir durum var. Cinsiyet farkı özünde üreme temelliyse ve üreme dışındaki her cinselliğin varoluş mücadelesini ve pratiğini yaşamaktaysak, kültürel olarak kadın-erkek tanımının da yok olması zamanıdır. Örneğin ben tüm kimlik hareketlerini o kimlik hareketine gerek bırakmayacak bir düzen için mücadele olarak görürüm. Feminizmin de nihai amacı kendinin anlamsız ve yok olacağı bir kültürel cinsiyetsizlik aşamasıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, kolay ve cüretkâr kavramlaştırma yapabilenlerden değilimdir çünkü kavramlaştırma demek bir yere sıkıştırmak demektir bütün bilgileri. O yüzden erkeklik krizi diye bir kriz tanımlamıyorum ama bu olguyu reddetmiyorum. Ve bunun bilince yükselmesini sevinerek izliyorum. Bu cinsiyetçi toplum herkesin zararına. Hep birlikte buradan çıkış için mücadele etmek söz konusu. Ben kadın erkek derken biyolojik cinsiyetten bahsediyorum ama kültürel cinsiyete (toplumsal cinsiyete) sıkışmış cinsel kimliklerin ve o manadaki kadın-erkek dikotomisinin de eşitlik, kriz vs adına dillendirilmesini demode buluyorum. Dolayısıyla kriz cinsiyet krizidir. </span></p>
<p><b>Cinsiyetçi ikiyüzlülük hakkında yaptığınız araştırmayı anlatır mısınız?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">8-9 yıl önce kadın örgütlerinin üst düzey yöneticileriyle bir araştırma yaptım. Benim geliştirdiğim kavram olan cinsiyetçi ikiyüzlülüğün herkese, hatta muhalifine dahi içkin olduğu hipotezinden çıkıyordu. Herkese sorduk, feminist mi sayıyorsunuz kendinizi evet tabii mangalda kül bırakmıyoruz. Özellikle belli bir eğitim seviyesinde böyle olduğumuza karşımızdaki kolay ikna edebiliyoruz. (Hele bir kadın örgütünde yöneticiyse&#8230;) Butler’dan vs  alıntı da yapıyor, süsleyebiliyoruz. Oysa eğitim ters tepiyor, yalanı çoğaltıyor. Eğitimli erkek ve kadın kendini feminist olmaya “mahkûm” hissedip daha çok yalan söylüyor. Şöyle ki, yukarıdaki soruyu takiben senin evinde her şey eşit mi dediğimizde herkes evet diyor. Bunu gözlemlemek veya aksini söyletmek mümkün değil. Herkes kendini göstermek istediği gibi cevap verecek kadar nitelikli/eğitimli. Ben “dedikodu” üzerinden “bilimsel” bir metot geliştirdim. Sizin yönetim kurulunda şiddet gören kadın var mı? Diye sordum. Aa tabii ki var dediler. Ev içi roller nasıl, aa rezalet, tamamen o kadının üzerinde, akşam toplantıya gelemiyor, eşi izin vermiyor  vs. Kendi için sorsan muhtemelen kendi de aynı durumda ama onu söyleyemiyor. Utanıyor. Ve yalan söylemeyi, belki kendine de, iyi becerecek kadar donanımlı. Aslında benim onun yalancılığını tespit etmek gibi bir gayem de yok. O yönetim kurulunda onun kadar feminist birinin aslında günlük olanı değiştiremediğini, yani söylemi ne olursa olsun özel olanı, günlük yaşam pratiğini değiştiremediği problemini ortaya koymak gibi bir derdim var. Yani söylenildiği gibi yaşanmıyor. Cinsiyetçi ikiyüzlülükten en basit olarak kastım bu. Feminizmin sosyal bilimlere kattığı çok önemli bir şey var. Özel olan politiktir. Özel alanı değiştiremeyen insanın feminist ahkam kesmesi şizoid bir yarılmaya neden olur. Feminist örgütte yönetici olmasa da, kadın tipinin aynası “seçkin/ayrıcalıklı” erkek de aynı ikiyüzlülükte. Dolayısıyla krizi sadece erkeğe atfetmiyorum. Bu  sadece bir cinsiyet krizi değil; cinsiyetçi kimlik krizi aslında. Hem cinsiyet hem cinsiyetçi krizde. Bunun içide erkek de var. Hep vardı ama farkındalık özellikle pratikte anca oluştu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kadının da erkeğin de kendi özel hayatlarında yapamadıklarını jakoben bir anlayışla, üstenci bir söylemle başkalarına yardım götürdüklerini düşünüyorum. Eğitimsiz, “gariban” kadınlar evet onlar şiddet görüyorlar. Onlar bunun içindeler ve bunun bilincine sahip değiller. Onların ekonomik özgürlüğü, çekip gidebilme özgürlüğü de yok geleneksel çevrelerinden.  Ama şiddet gördüğünü, geleneksel kadın rollerinin faili olduğunu, sorarsanız söyler. Onun hayatındaki erkek de geleneksel rolleri “normal” olarak yaşar ve sorarsanız söyler. Ama sözde “garibanlığı aşmış” olan kadın ve erkek, pratiklerindeki aterkilliği ve şiddeti, sorarsanız söylemez; kendini “eşitlikçi” olarak tanıtır. İşte tutum-davranış arasındaki bu çelişki cinsiyetçi ikiyüzlülüktür. Bu durumda eğitim çözüm değildir. Eğitim sadece cinsiyetçi pratiği kamufle edebilme becerisini, cinsiyetçi ikiyüzlülüğü arttırır. Formel ya da enformel eğitim ataerkil ve ideolojik bir aygıt. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kriz bunalım demektir, varoluş problemi. Cinsiyetçi dünyada biyolojiden çıkarak kurgulanmış  kültürel olduğunun farkına vardığımız ama o kültürel kimlikleri ortadan kaldırmadığımız sürece tutum-davranış arasındaki bu şizoid yarılmanın asıl kriz olduğunu düşünüyorum. Kadın doğulmadığını, kadın olunduğunu  ikinci dalga feminist hareketin muazzam başarısıyla öğrendik. Ama bu kültürel kimliği mutlaklaştırarak dikotomiyi yeniden üretmek artık bir gericiliktir. </span></p>
<p><b>Hangi tür erkeklikler bu krizi yaşıyor? </b></p>
<p><b><img decoding="async" class=" wp-image-37852 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/04/15A14904-CC6F-4B9E-8DF6-16FCA60412CA.jpg" alt="" width="400" height="258" /></b><span style="font-weight: 400;">Sadece erkeklere atfederek bu kez de kültürü kader yapmak istemiyorum. Krizi en çok seçkinler yaşıyor. Kadın-erkek ekonomik düzeyi nispeten daha iyi olan, iyi okullarda eğitim almış kesim cinsiyetçi ikiyüzlülüğü daha fazla yaşıyor. Üst düzey bir yönetici, bir profesör, bir hekim dayak yiyor susuyor, bilemedin boşanıyor ama şiddeti  ifşa etmiyor. Vaaz ettiğinin aksine şiddeti kendi suçu gibi yaşadığının önemli bir göstergesidir bu. Yoksa bu insanlık suçunu işleyeni niçin ifşa etmesin? Gerekçe olarak ne sürülenler bahanenin ötesinde değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin elinde sırf şiddet kaldı. İyi meslekleri olan, ortalamanın üstünde kazanan bir çift düşünelim.Yıllarca süren bir ilişkileri olmuş, erkek evlenmekten hep imtina etmiş, kadın hep için için evlenmeyi düşünmüş (ama asla evlenmeyi kendi teklif edecek kadar eşit olduğunu fark etmemiş) ve nihayet havai fişeklerle  ve bir değerli yüzükle </span>(bu kadın başlık parasına tabii ki karşı ama yüzüğün modern ve örtük bir başlık parası olduğunu göremeyecek kadar “ikinci cins”) erkek kadına evlenme teklif etmiş. Evlenmişler, üç yıl sonra kadın ben başkasına aşık oldum deyip boşanma talep etmiş. Çok eşitlikçi erkek burada sıkışıyor ve dövüyor. ( yıllarca ben evlenme teklif edeyim diye yapmadığı kalmadı, benim evliliğin yegane karar vericisi olduğumu hissettirdi. Şimdi ise evliliği o bitirmek istiyor. Madem evlilik benim tekelimdeydi; bozmak nasıl onun iradesinde olur diye olanın bitenin çelişkisini anlanamıyor. Bu bir kriz tespitidir. Ama tabii ki şiddeti açıklamam onaylamam anlamına gelmez.) Kapalı kapının arkasında verebileceği, üstelik  ataerkil bahanelerle ve toplumsallaşmayla “meşrulaşmış”. En kolay reaksiyon şiddet. Veya çok gelişmiş ülkelerde sokak şiddetlerinin, sokak tecavüzlerinin artması. Bunu anlatabilmek çok zordu Özgecan hikayesine kadar. Özgecan gariban mahallenin gariban sokağında bir kız değildi. Ataerkil sistemi tehdit eden bir kadın tipiydi. Aşacak bir kadın tipiydi, özel üniversitede okuyordu, herhalde giyimi kuşamı ona göreydi. Bir minibüsün içerisinde bir toplumsal rövanş ile karşı karşıya kaldı. Kanada’ya, İsveç’e bakıldığında şiddet oranları aynı Türkiye ile. Kadın özgürleşmiş, bu ne kolektif ne toplumsal bilinçaltında ve bilinçte normalleşmemiş bir durum. Erkeğin öğrendiği ile ona dayatılan arasında çok ciddi bir uçurum var ve neredeyse refleks olarak şiddet gösteriyor. Elindeki tek miras o. Ve o üstün olduğunun ispatı niteliğindeki şiddet karanlık bir sokakta ya da ev içinde cereyan ediyor.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çok temel bir sosyolojik açıklamayla hem cinsiyet krizini  hem cinsiyetçi ikiyüzlülüğü yorumlarsak Durkheim’a baş vurabiliriz: Anomi. Eski değerler  ortadan kalkıyor ama yeni değerler henüz inşa edilmemiş. Bu anomik ortamda intihar nasıl yükselirse, intihar da otoşiddet, kadına/dışa/acize yönelik şiddetin yükselmesi de doğal. Doğal olması tabii ki onu anlayışla karşılayacağımız/affedeceğimiz anlamına asla gelmiyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan kadının özgürleşmesine/ güçlenmesine karşı cinsiyetçi bir rövanş olarak tanımlıyorum şiddeti. Şiddeti besleyen diğer dinamikleri de göz önüne almamız lazım. Kadınlar da ikiyüzlü ve dönüşümün lehinlerine olan kısımlarını kullanmak eğiliminde. (Yukarıdaki örnekteki gibi. Ben kadınım evlenmeyi senden talep edemem ama ben eşitim boşanmak istediğimde boşanırım!)Herkesin dönüştüreceği bir şeyler var. Karşı tarafa suç bulmak çözüm değil. Erkeklik kıstırılmış durumda. Kadının da elini taşın altına koymayı ve bedel ödemeyi göze almasını kastediyorum. Kriz cinsiyet krizidir; cinsiyetçilik krizidir ve ancak hep birlikte çıkılabilir.</span></p>
<p><b>Türkiye’de erkekler bu krizi konuşmaya hazır mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Konuşulunca içselleştirilmiş oluyor mu? Erkeklik krizinin çözümü asla kadının haklarını sözde ve belki de pratikte de teslim etmekten geçmiyor. Veya erkek-kadın diktomisini kabul ederek rolleri ters yüz etmekte sorunu çözmez. Rolleri, statüleri cinsiyetten arındırmak gerekiyor. </span></p>
<p><b>Erkekler kadın mücadelesinin neresinde olmalı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben asla, hele tarihin bu aşamasında, feminist harekete erkeklerin entegre olmasını düşünmem. Erkeğin ben feministim demesi bana komik geliyor; zira bir psikolojik mekanizma olarak (reaksiyon formasyon) ataerkil/cinsiyetçi bir erkeğin bu sıfatı reklam tabelası, çekiciliğini artıran bir faktör olarak kullandığına sık tanık oluyorum. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Bu aşamada feministim demekten çok  cinsiyet kodlarını, eşitlik adına sunulsa dahi, kullanmadan yaşamayı denemenin kadın ve erkek için devrimci bir eylem olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p><b>Erkekler krizden nasıl çıkacak?</b></p>
<p>P<span style="font-weight: 400;">ratiği cinsiyetçilikten arındırmakla ve günah çıkarmakla!Örneğin erkeklerin çıkıp ben şu tarihte şu tarihte şiddet uyguladım maalesef diyerek kitleye mal olacak şekilde konuşmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Kadında da erkekte de popüler bir kimliğin cinsiyetçiliği ifşa eyleminin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her kitleden ve her kategoriden ifşa etmeliyiz/yüzleşmeliyiz. Bireysel ve toplumsal arınmanın en pratik formülü bu.  Kısacası laf değil eylem. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/04/24/erkeklik-krizi-cinsiyet-krizinin-bilesenidir/">&#8220;Erkeklik Krizi Cinsiyet Krizinin Bileşenidir&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/27/erkeklerin-babalik-rollerine-girmeden-inisiyatif-almalarini-saglamaliyiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Mar 2019 11:50:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Çimen Günay-Erkol]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaralı Erkeklikler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkeklik elden gidiyor mu? başlığı ile hazırladığımız erkeklik krizi dosyamıza eleştirel erkeklik çalışmalarına edebiyat çerçevesinden bakarak multidisipliner araştırmalar yapan Çimen Günay-Erkol ile devam ediyoruz. Yaralı Erkeklikler: 12 Mart Romanlarında Yalnızlık, Yabancılaşma ve Öfke isimli kitabını yayımlayan Günay-Erkol, toplumsal cinsiyet konusuna maden mühendisliği stajında gözlemlediği erkeksi güç gösterilerinin etkisiyle yöneliyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/27/erkeklerin-babalik-rollerine-girmeden-inisiyatif-almalarini-saglamaliyiz/">&#8221;Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Erkeklerin babalık rollerine girmeden de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri üzerine düşünmelerini ve inisiyatif almalarını sağlamak mümkün olabilirse, krizleri anlama çabamızda yol alabiliriz diyen Özyeğin Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi Günay-Erkol’un farklı bir pencereden erkeklikler krizi yorumunu sizlerle paylaşıyoruz…</p>
<p><strong>Nedir erkeklikler krizi? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-36898 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/cgerk_0.jpg" alt="" width="299" height="299" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/cgerk_0.jpg 340w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/cgerk_0-160x160.jpg 160w" sizes="(max-width: 299px) 100vw, 299px" />Cinsiyet temelli eşitsizliklerle mücadelede yol alındıkça, kadınlar ve ötekileştirilen, marjinalleştirilen kimlikler temel haklar konusunda bilinçlenerek kazanımlar elde ettikçe, eşitsizliğin güçlü tarafında olan bazı erkekler, bu gelişmeleri aleyhlerine gerçekleşen kazanımlar olarak yorumluyor, güç kaybettiklerini düşünüyor ve paniğe kapılıyorlar. Eleştirel erkeklik çalışmaları alanındaki kimi araştırmacılar, “erkekliklerin krizi”ni bu şekilde, tarihsel bir bakışla yorumluyor. Bu krizin çetrefilleşmesinin neo-liberal düzenin zorladığı yeni ekonomik dengelerle, fiziksel güce dayalı olmayan sektörlerin ortaya çıkmasıyla, kadınların iş hayatında erkeklerle daha güçlü rekabet edebilir hale gelmesiyle de ilgisi olduğunu düşünüyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama ben, bütün bu tarihsel süreçten bir ölçüde bağımsız olarak, tutarlı olmaları beklenen tüm kimliklerin yaralar, yarıklar ve krizler üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum. Diğer bir deyişle, varoluş bir kriz, toplumsal güç dengelerinin yerinden oynaması da bunu keskinleştiriyor diyebiliriz. Erkeklikler üzerine derinlikli bir şekilde konuşmaya başlayabilirsek, krizleri de daha iyi anlayabiliriz. Çözeriz demekten imtina ediyorum, anlayabiliriz</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zira, çıkış imasını barındıran “kriz” sorunlu bir metafor; bence krizin bir sonu yok. Bu kriz yakıştırmasını, erkeklikten söz ederken bir şeyler yapıp iyileşmenin mümkün olduğu bir hastalıktan söz ediyormuşuz gibi bir hava oluşturduğu için tehlikeli buluyorum. Tek bir iyileşme yolu varmış gibi bir düşünceyi besliyor; herkesin “iyileşmek” için izlediği yol farklı. İnsanlar içinde yaşadıkları koşulları eleştirel görmekte zaten zorlanırken, erkeklerin büyük çoğunluğu zaten ayrıcalıkları üzerine konuşmaya meyyal değilken, kutuplaştırma siyaseti her söze sinmişken, teşhis koyup reçete yazmak, “iyileşme” terminolojisi kullanmak iyice sorunlu, çıkışsızlıkları besleyen bir söyleme dönüşüyor. Erkeklik, kadınlık normatif kimliklere dayandırıldıkça yaşantımızın tümüne yayılan kümülatif bir krize dönüşüyor, şiddet ve mutsuzluk üretiyor, “biz bununla ne yapıyoruz?” diye soralım kendimize.</span></p>
<p><strong>Edebiyatta erkeklik okumaları yapmaya nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Maden mühendisliği stajında çalıştığım sahada ağzında sigara ile dinamit bağlayan işçiler vardı. Çömez kadın mühendis olarak karşı karşıya kaldığım bu riskli erkeklik gösterisi beni epey düşündürmüştü. Edebiyata geçiş yapınca, toplumsal cinsiyet üzerinde çalışma ilhamını veren de zannederim maden mühendisliği gibi son derece “erkek” alandaki kısıtlı mühendislik deneyimim oldu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkekliklere odaklanmak konusunda ise beni yoldan çıkaran Sevgi Soysal oldu. Yüksek lisans öğrencisi iken </span><i><span style="font-weight: 400;">Şafak </span></i><span style="font-weight: 400;">üzerine bir yazı yazmıştım. Sevgili danışmanım Süha Oğuzertem kolay kolay beğenmez; ama, o yazıyı beğenmişti. </span><i><span style="font-weight: 400;">Şafak</span></i><span style="font-weight: 400;"> sıkıyönetim yıllarında geçer; aile-arkadaşlık-yoldaşlık ilişkileri içinde kadın ve erkekler arasındaki güç çatışmalarına eğilir. Kadınların erkeklik rollerine sığmaya çalışması, erkeklerin birbirilerine bakarak hizalanmaya çabalamaları, çok çarpıcı bir dille anlatılır. Süha hocanın verdiği cesaretle, doktora tezimde 12 Mart askeri darbesini izleyen yıllarda yazılan romanlar üzerine çalışmaya karar verdim. Doktoraya Bilkent’te başladım; ancak, dersleri tamamladıktan sonra Leiden Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak kabul edilince bu üniversiteye geçtim.</span></p>
<p><strong>Türk edebiyatında erkeklik krizi örnekleri ile nasıl karşılaşıyoruz, örneklerle anlatmanız mümkün mü? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Osmanlı klasik şiirindeki “aşk” söylemlerini inceleyen, şiirlerde Mecnûn ve Melâmi olarak adlandırdığı iki fonksiyon tespit eden Walter Andrews aslında benzer motifler ile yazıldığını, aynı mantığı tekrar edip durduğunu düşündüğümüz Osmanlı klasik şiirlerinde iktidar meselesine farklı yaklaşımlar olduğunu söylemiş, klasik şiiri “despotik hiyerarşi” çerçevesinde okumaya devam edersek tam anlamıyla kavrayamayabileceğimiz uyarısını yapmıştı</span><span style="font-weight: 400;">. Andrews, hiyerarşiyi “sultan” ve “tebaa”sı, “âşık” ve “mâşuk” olarak ikiliklere indirgemek yerine, ilişkiselliğe bakmayı önerir. Ben bu erken döneme yapılan vurguyu çok önemsiyorum; zira Osmanlı aydınları roman yazmaya başladıklarında şiirlerdeki alışkanlıkları devam ettirdiler. Geleneklerinden vazgeçmeden Batılılaşan Osmanlı aydını tiplemesi, bu nedenle “erkeklik kriz”inin öncül örneklerinden biri olarak kabul edilebilir.</span></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Felâtun Bey ve Râkım Efendi</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1875), </span><i><span style="font-weight: 400;">İntibah</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1876) gibi Tanzimat döneminin öncü romanlarında, mirasyedi erkek tipinin kadınlara kapılarak yıkıma uğraması önemli bir uyarıdır. </span><i><span style="font-weight: 400;">Araba Sevdası</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1896) ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Aşk-ı Memnu</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1900) gibi romanlarda, ilk romanlardaki kadar ahlakçı bir yaklaşım olmasa da ehlileştirilmiş bir uyarı tonunun sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Osmanlı’nın toprak kaybının artmasıyla birlikte, erkeklik, savaş denkleminde yeni panik anlarının içine yuvarlanır. </span><i><span style="font-weight: 400;">Ateşten Gömlek</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1922) ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Yaban</span></i><span style="font-weight: 400;"> (1932) bu anlamda savaşçı erkek kimliğinin çelişkilerinin güçlü anlatımlarını sunar. Vatan uğruna kendini feda etmek, romanlarda çok daha belirgin olarak erkekliğin kurucu unsuru konumuna geçer. Bu role uy(a)mayan erkeklerin yaşadığı kriz, bence Türkçe edebiyatın başucu eserlerinden </span><i><span style="font-weight: 400;">Huzur</span></i><span style="font-weight: 400;">’un (1949) temel meselelerinden biri örneğin. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama hem edebiyatın kanonik metinlerini, yıllardır birbirini tekrar eden çalışmalar nedeniyle, Doğu-Batı ikiliği temelli okumalardan sıyırıp yeni bir gözle incelemekte zorlanıyoruz; hem de erkekliği eleştirel bir gözle irdelemeye hazır değil gibiyiz. Bu metinlerdeki erkeklikler hakkındaki çalışmalar daha yeni yeni başlıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kısacası, medeniyet krizi diye nitelendirdiğimiz veya ekonomik, siyasal diye işaretlediğimiz krizlerin içinde erkeklik krizleri de barındırdığını, bunların konu edildiği romanların bazı erkeklik rollerini öne çıkartıp överek aslında krizden çıkma yolları önerdiğini söyleyebilirim. Bugünlerde Peyami Safa’nın </span><i><span style="font-weight: 400;">Zıpçıktılar</span></i><span style="font-weight: 400;"> adlı romanını Türkçeleştiriyorum. Safa’nın kadınlar konusundaki görüşleri, erkeklik krizinin her zaman bir yaralanma, “öteki erkek kadar/yeteri kadar iyi miyim?” sorusuna eşlik eden bir yaralanma/gocunma gibi ortaya çıkmayabileceğini, aksine böbürlenmeyle, abartılı veya keskin ifadelerle, sert bir koruma kalkanı olarak da ifadesini bulabileceğini de düşündürüyor. İktidarın kaybı erkekler için çok önemli bir kaygı. Çok temel metinleri henüz bu gözle okumuş değiliz; daha bu alanda yapılmayı bekleyen çok iş var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yine de tek bir roman okuyalım ve Türkiye’de erkeklik krizi nedir/nasıl anlatılır öğrenelim diyenlere Oğuz Atay’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Tehlikeli Oyunlar</span></i><span style="font-weight: 400;">’ını okumalarını öneririm</span><span style="font-weight: 400;">. Bu romanda, hem akıl-duygu zıtlığı irdelenir ve Doğu-Batı karşılaştırması yapılır hem de kadın-erkek kimlikleri arasındaki gerilimler ele alınır. İkili ilişkilerinde hep ezilen tarafta olan Hikmet Benol, edilgenliği ve yenilmişliği ile dalga geçe geçe yaşamına yön vermekle kalmaz, sözlerini düzeltip duran komşusu emekli albay Hüsamettin Tambay ile çatışarak romanı dikte eden sese dönüşür. Kadınlarla kuramadığı/sürdüremediği ilişkiler nedeniyle tedirgindir Hikmet Benol ama işin içinden çıkamaz. İktidarın kaybedildiği yerde (tekrar kaybedilmek üzere) kazanıldığı çatışmalı bir anlatı sunar Oğuz Atay. Emir-komuta zincirinin bir anda tersine de dönebileceği vurgusu, karşı çıktığı üniformalı erkeklik imgesine yaslanmaktan ve ona benzemeye çalışmaktan başka bir erkeklik imgesi kuramayan erkekliklerin ironik bir eleştirisidir. </span></p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-36897 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/9786052277126-1-640x961.jpg" alt="" width="352" height="529" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/9786052277126-1-640x961.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/9786052277126-1.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 352px) 100vw, 352px" />Yeni yayınlanmış bir kitabınız var: <i>Yaralı Erkeklikler-12 Mart Romanlarında Yalnızlık Yabancılaşma ve Öfke</i>. Öncelikle Tebrikler. Alanında öncü bir çalışma. Biraz içeriğinden bahsetmeniz mümkün mü? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kitap Leiden’da tamamladığım doktora tezimin Türkçeleştirilmesiyle ortaya çıktı. Ayizi yayınevi tarafından, Aksu Bora’nın editörlüğünde ve Eylem Yıldızer’in çeviri için verdiği destekle yayımlandı. </span><i><span style="font-weight: 400;">Yaralı Erkeklikler</span></i><span style="font-weight: 400;">’de 1971- 1980 yılları arasında yayımlanan dokuz romanı inceliyorum ve 12 Mart romanları üzerine yazılan eleştirilerin tekil bir portre sunduğunu, aslında kendi içlerinde çeşitlilik gösteren bu romanlara yakından bakmak gerektiğini iddia ediyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben yakından baktığımda şunu gördüm: Daha önceki eleştirmenlerin bu romanların ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca sorusu çerçevesinde harcadıkları enerji, bu metinlerin derdini ortaya çıkarmak için yeterli değil. Çatışmalı dönemlere eğilen tüm edebiyat metinlerinde olduğu gibi, bu metinlerde de bir kayıt altına alma, tarihe not düşme, gelecek nesillere o yıllarda neler yaşandığına ilişkin bir işaret bırakma kaygısı var; ama, bu metinler güçlerini gerçeklere yaslanmaktan değil, aksine ihtimalleri tartışarak daha derin bir kültürel eleştiri yürütmekten alıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben bu kültürel eleştirinin, asker-sivil ikiliğinden bağımsız olarak iktidar meselesi etrafında döndüğünü, bu nedenle de erkekliğin bu romanlarda önemli bir ağırlık merkezi oluşturduğunu düşünüyorum. 12 Mart romanlarının yazarları, askerî darbenin travmatize ettiği insanların hikayelerine eğilirken, aslında Türkiye’deki siyasi kültürünün derinlemesine dönüşmesi için erkekliğin eleştirel bir gözle sorgulanması gerektiğini ima eden işaretler yerleştiriyorlar metinlere. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çetin Altan’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Büyük Gözaltı</span></i><span style="font-weight: 400;">’sı örneğin, gözaltındaki karakterin sanrılı geriye dönüşleriyle bir oğlan çocuğunun büyüme hikayesinin de bir “gözaltı” hali olduğunu ortaya koyuyor. Evde, yatılı okulda ve kadınlarla ilişkilerinde izlenen, izlendiğinin farkında olarak ve öteki erkeklere kanıtlayacağı şekilde erkekliğini inşa eden bu karakterin gerçek zamanda hapsedildiği gözaltı hücresi, Türkiye tarihini de içine alan bir metafora dönüşüyor. Sevgi Soysal’ın </span><i><span style="font-weight: 400;">Şafak</span></i><span style="font-weight: 400;">’ı, eve gelen askere kapıyı açması için hamile karısını gönderen ve böylece gözaltına alınmaktan kurtulacağını uman bir erkeğin çatışmalı iç sesini, sıkıyönetim Adana’sına sürgüne gönderilen ve hem kendisini hem çevresini eleştiren gözlerle inceleyen bir kadının iç sesine katıyor. Erkekliğin ve kadınlığın bir ilişkisellik içinde kurulduğu ve yeniden üretildiği vurgusuyla birlikte, bu romanlar aslında bugüne ilişkin de önemli saptamalar yapıyorlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fethi Naci’nin 12 Mart romanları için yaptığı “işkence ve kahramanlık edebiyatı” yakıştırması ne yazık ki bu romanlara yaklaşımda fazlasıyla etkili olmuş</span><span style="font-weight: 400;">. Oysa yakından bakınca açıkça görülüyor ki, 12 Mart romanları için askerî darbenin romanları demek yeterli değil; üniformasız ilişkilerimizde de nasıl bir hiyerarşi içinde yaşadığımıza, bu hiyerarşileri nasıl yeniden ürettiğimize dönüp bakmamız gerektiğini hatırlatıyor bu romanlar bize. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Romanlardaki çeşitliliğin farkına varan eleştirmenlerde bile, romanların merkezindeki asıl meselenin darbenin yarattığı mağduriyetler olduğu vurgusu vardır; örneğin, Ömer Türkeş, bu romanlarla ilgili yazılarında, 12 Mart romanları “kanonu”nun gözden geçirilmesi gerektiğine işaret eder; ancak o da bu romanların dokunduğu başka meseleleri de konu edecek olursak büyük siyasi tartışmanın gözden kaçacağından korkar gibidir</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Adalet Ağaoğlu, anılarında Fethi Naci’nin özellikle erkeklik/askerlik bahsinin etrafından dolaşmasını muzip bir dille şöyle ifade eder: “Hele Fethi Naci’nin belki de çok haklı biçimde </span><i><span style="font-weight: 400;">Bir Düğün Gecesi</span></i><span style="font-weight: 400;">’nin eleştirisinde düğünün erkek yanı, orgenerallik, askerlik, Korelik, harbiyelilik bahsine hiç el sürmemesine devamlı ‘roman bunlardan ibaret değil kalanına sonra değineceğim’ diyerek hiç değinememesine ne diyeceğim? Kendini de beni de korumuş bulunan çok deneyimden geçmiş otosansürüne teşekkürden başka.”</span> <i><span style="font-weight: 400;">Yaralı Erkeklikler</span></i><span style="font-weight: 400;">, erkek eleştirmenlerin hep etrafından dolaştığı erkeklik meselesini öne çekerek bu edebiyat metinlerine bir yeniden bakma çabası.</span></p>
<p><strong>Erkekler bu krizden nasıl çıkar?</strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin doğalarında saldırgan olmalarına yol açan dürtüler olduğunu bu nedenle savaş ve kan dökmeyi doğallaştırdıklarını düşünenler var. Bu görüşe karşı çıkanların bir kısmı, </span>çocuklardan erkek, erkeklerden asker yapmak için harcanan enerjiye<span style="font-weight: 400;"> dikkat çekiyor. Aile içindeki rollerle, ana sınıfından başlayarak verilen eğitim aracılığıyla erkeklere yüklediğimiz görevler var. Bazı çalışmalarda erkeklerin ezmeye/iktidar kurmaya/öldürmeye “kolayca” adapte oldukları argümanı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesindeki zorlukların birincil muhatapları olmamaları ile yan yana getiriliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin doğdukları ilk andan itibaren, bakımlarını annelerinin üstlenmesi nedeniyle, nasıl kadınlığa “mesafe almayı” öğrenerek patriyarkal bir düzene yerleştiklerini açıklayan Nancy Chodorow, erkek çocuklarının anne dünyasından kopup “erkek” dünyasına adım atmalarına uzanan süreci analiz eder. Dolayısıyla, bir dönüşüm gerçekleşecekse, bakım meselesinden başlamak gerektiğini söyleyenler var.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Babalık, çocuk bakımını üstlenmek, erkeklerin erkekliklerine eleştirel baktıkları bir süreci besleyebiliyor. AÇEV’in araştırmalarına göre, kız çocuk sahibi olan erkeklerde özellikle farklılıklar gözlenmiş. Eşlerine kısıtlama getiren ancak kızlarına özgürlük sağlayan baba örnekleri göze çarpabiliyor. Bu örneklere yakından bakmak gerek. Ancak </span>Türkiye’de erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin farkına varmak için baba olmalarını bekleyeceksek, işimiz zor.<span style="font-weight: 400;"> Zira babalık geç yaşlarda gerçekleşiyor. </span>Erkeklerin babalık rollerine girmeden de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri üzerine düşünmelerini ve inisiyatif almalarını sağlamak mümkün olabilirse, krizleri anlama çabamızda yol alabiliriz.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarına katılmaları için alan açmaya çalışan ekipler var. Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi (BEDİ), Rahatsız Erkekler, Erkek Muhabbeti ve Ataerkiye Karşı Erkekler adlı oluşumlar, erkeklerin erkekliklerini sorguladıkları atölye ve toplantılar düzenleyerek ve internette bloglar üzerinden çeşitli tartışmalar yürüterek eleştirel düşünceye katkı verdiler; ancak ne yazık ki uzun ömürlü olamadılar. 2013’te kurulan Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi (EEİİ) Türkiye’de erkekliklerin eleştirel bir gözle ele alınmasının ve “içeriden” konuşulmasının feminist bir hedef olması için çalışan inisiyatiflerden biri. </span>Toplumsal cinsiyet tartışmalarının kendi içinde eşit kayıplı (zero-sum) tartışmalar olmadığını, bu kimliklerin birbirleriyle ilişki içinde kurulduğunu hatırlatıp, bir kriz varsa hep birlikte anlamaya çalışmamız gerektiğini<span style="font-weight: 400;"> de ekleyerek cevaplamış olayım bu soruyu.</span></p>
<p><strong>Erkeklikler krizinden çıkış sürecinde kadın hareketinin yeri nedir? </strong></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de eşitlik için verilen mücadelenin arkasında kuvvetli bir kadın hareketi var. Ne yazık ki bu alandaki hak mücadelesi, kadınların kadınlar için yaptığı bir şey olarak algılanıyor.</span> <span style="font-weight: 400;">Türkiye’deki kadın hareketi ağırlıklı olarak kız kardeşlik olgusuna yaslanıyor. Kadın örgütlenmelerine öncelik ve ağırlık veriliyor; zira ancak bu örgütlenmelerde kadınların “gerçek” duygularını deneyimledikleri fikri hâkim. Buna ek olarak kadın hareketi, şiddet uygulayan erkeklerin çokluğu nedeniyle, erkeklere mesafeli duruyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Böylece erkeklik zaten görünmez kılınmış, üzerinde kolay kolay konuşamadığımız bir şeyken, bir de tartışmaların dışında bırakılmış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu hareketin içinden pek çok isim, erkeklikler konusuna eğilen alan araştırmalarının yokluğuna dikkati çekiyorlar. Hatta Deniz Kandiyoti, bu araştırmaların yokluğu nedeniyle, erkekliğin edebiyattaki temsillerine bakarak ilerlemeyi önerir, ki bu bana da ilham veren çıkış yollarından biridir</span><span style="font-weight: 400;">. Sözün, </span>eleştirinin muhataplarına ulaşması için, birlikte bu konuları konuşmak üzere yeni alanlar yaratmamız gerekiyor<strong>.</strong></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/27/erkeklerin-babalik-rollerine-girmeden-inisiyatif-almalarini-saglamaliyiz/">&#8221;Erkeklerin, Babalık Rollerine Girmeden İnisiyatif Almalarını Sağlamalıyız&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Erkeklik Güçleri Artık Garantili Görülmüyor&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/22/erkeklik-gucleri-artik-garantili-gorulmuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Mar 2019 09:35:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Alev Özkazanç]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik dosyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36691</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erkeklik elden gidiyor mu? Erkeklik krizde mi? Bu kriz hangi erkeklerin? Diye sorduğumuz yazı dizimiz devam ediyor. 'Kriz vardır ya da yoktur demek yerine erkeklik krizi söylemlerinin de aktif bir parçası olduğu ciddi bir dönüşüm süreci olduğunu söyleyebiliriz' diyen Prof. Dr. Alev Özkazanç, son on yılda internet üzerinden örgütlenen özellikle genç erkeklerin yoğun katıldıkları ağlarda dönen tartışmaların cinsellikle ilgili bir kriz olduğunu ortaya koyduğunu belirtiyor. "Erkeklik güçleri, artık garantili ve verili görülmediği gibi, üzerinde çalışılması gereken bir şey' diyen Prof. Dr. Özkazanç ile cinsellikten, şiddete, dünyadan Türkiye’ye erkeklikleri krizleriyle tartıştık...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/22/erkeklik-gucleri-artik-garantili-gorulmuyor/">&#8220;Erkeklik Güçleri Artık Garantili Görülmüyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Erkeklik krizi tartışması nedir? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1990 sonlarından itibaren böyle bir tartışma başladı ve özellikle A.B.D kaynaklı zengin bir literatür gelişti.  durumda. Özellikle erkeklik çalışmaları alanındaki birçok akademisyen, batılı, beyaz, heteroseksüel ve orta sınıf olarak nitelenen hegemonik erkekliğin bir süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğu konusunda hemfikirler. Ortada bir sorun olduğu açık ama bu sorunun bir “kriz” olarak görülüp görülemeyeceği ya da bu krizin günümüzde ve gelecekte toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşümü açısından ne gibi imkânlar ya da riskler barındırdığı konusunda fikir birliği yok, tersine büyüyen bir tartışma var. Ayrıca bu konudaki akademik tartışmalarla sınırlı olmayıp daha geniş kültürel alana baktığımızda da son yirmi yılda “erkeklik krizi” anlatılarının çoğalıp çeşitlendiğini görüyoruz. Sonuç olarak kriz vardır ya da yoktur demek yerine en azından erkeklik krizi söylemlerinin de aktif bir parçası olduğu ciddi bir dönüşüm süreci veya çözülme ve reaksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Buna “kriz” deyip dememek, kriz kavramına yüklenen farklı anlamlarla ilgili bir tartışma. Bazı feministler kriz demenin, dikkati erkeklere yoğunlaştırmasından şikâyet ediyorlar ve kriz anlatısının önemli bir parçası olan erkek mağduriyeti söylemlerinin, kadınların güçlenmesine karşı geliştirilen fırsatçı bir reaksiyon olduğuna inanıyorlar. Bence durum tam olarak böyle yorumlanamaz. </span></p>
<p><b>Erkeklik krizinin görünümlerini nasıl yorumluyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-36696 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-640x853.jpg" alt="" width="307" height="409" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG_20160304_165056-1.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 307px) 100vw, 307px" />Batıda, batı dışı coğrafyalarda ve Türkiye’de sorunun dinamikleri ve görünümleri farklı elbette ama global bir durum da söz konusu, her yeri kapsayan ve etkileyen. Ama bu krizin en somut görünümlerini Batı`da görüyoruz uzun zamandır. İlk olarak 1970`lerden gelen ama günümüzde dönüşüm geçiren erkek hareketleri olgusuna dikkat çekmek isterim. Erkeklerin çeşitli alanlardaki “mağduriyetlerine” dikkat çeken bu hareketler, özellikle Amerika`da etnik azınlıklar, LGBT ve feminist hareketlerden kendilerine yönelik algıladıkları tehdide karşı çıkmak için, yine onlardan öğrendikleri kimlik siyasetine sığınıyorlar. Yakın zamana kadar normatif olanı temsil ettiği için görünmez olan (ırk ve toplumsal cinsiyet açısından damgalanmamış olan) hegemonik bir güç, artık hem “erkek” hem “beyaz” olarak kendini adlandırmak zorunda hissediyor, yani baskı altında olan ya da ezilen, kurban ya da mağdur bir kimlik olarak sunuyor kendini ve örgütleniyor. Sadece bu bile, yani erkeklik üzerinden kurgulanan bir kimlik siyasetinin ortaya çıkması bile hegemonik erkeklikte ciddi bir sarsılmanın varlığına işaret eden ilginç bir gelişme. Bu beyaz erkek hareketlerinin gündeminde pek çok konu var: Boşanma ve velayet konularında medeni yasanın kadın tarafını tutması nedeniyle boşanmış babaların uğradığı haksızlıklar, erkeklerin en ağır ve tehlikeli işlerde çalışarak yıpranması ve hayatını kaybetmesi, savaşlarda yaşanan kitlesel erkek kayıpları, son yıllarda çok yükselen erkek intiharları, erkek çocukların okul başarılarının düşmesi, erkeklerin duygusal olarak bastırılmış olmaları ve erkek düşmanlığının giderek yaygınlaşması (erkekliği kötü ya da toksik olarak gösteren bir erkek düşmanlığı) ve buna gösterilen kültürel hoşgörünün artması gibi başlıklar bunlar. Bütün bunlar, günümüz toplumlarında erkeklerin değersiz, zararlı ya da atılabilir ve harcanabilir olarak görüldüğünü kanıtlayan şeyler olarak öne sürülüyor. Bu meselelerin hepsinin anti-feminist veya kadın düşmanı bir çerçevede dile getirilmesi zorunlu değil elbette, nitekim erkek hareketleri içinde pro-feminist olanlar da var ama daha genel olarak bu ögeler ulusalcı-popülist sağ dalgaya eklemleniyor ve reaksiyoner bir güç olarak tezahür ediyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Öte yandan, bu mağduriyet teması ve kimlik siyasetinin ötesinde başka kriz semptomları da var. Bugün sadece Batı’da değil, dünyanın pek çok yerinde, erkeklik krizinin bir semptomu olarak görebileceğimiz abartılmış bir hiper-erkeksilik arayışının da güçlendiğini görüyoruz. Burada doğrudan erkek üstünlüğünü savunan, kadın ve LGBT düşmanı olan çevrelerden kaynaklanan nefret söylemleri ve şiddet eylemlerinin patlak verdiğini görüyoruz. Bu hiper-erkeksilik kültüne bakınca erkekliğin krizde değil şahlanışta olduğu sanılabilir ancak bana göre bu ağır bir kriz semptomudur. Ve bu krizin nedenleri derin ve hızlı toplumsal dönüşümlerde aranmalıdır. Örneğin Pankaj Mishra, bu `lanetli erkeksilik` arayışını, zamanımızda hızlanan neoliberal değişim nedeniyle çok sayıda erkeğin köklerinden sökülmüş ve sersemlemiş olmasına bağlıyor. Yine, Amerika`da erkeklik çalışmaları alanının kurucularından olan M. Kimmel, “öfkeli beyaz erkek” olgusunun temelinde, hak ettikleri bir şeyi kaybetmiş olmaktan kaynaklanan bir haksızlığa uğramışlık duygusu olduğunu belirtiyor. Çünkü artık “erkeklerin hakkı olan şeyler”, sorgusuz sualsiz kabul edilmediği gibi, kadınlar tarafından reddediliyor ve erkeklerin bir kısmı buna öfke ve hınç ile tepki veriyorlar. Kimmel`e göre “erkekler hala “iktidarda” olabilirler ama çoğu erkek artık güçlü hissetmeyebiliyor ve hak ediş duygusunun da sonuna geliniyor”. Çok uzun zamandır eşitsiz bir sistemin ayrıcalıklarında faydalanmış olan beyaz erkekler artık beklentilerinin bile azaldığı bir dünyada yollarını sasırmış ve boşluğa düşmüş görünüyorlar.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu gelişmelerin gerisinde elbette kadınların ve LGBT hareketin mücadeleleri sonucunda gerçekleşen dönüşümlere yönelik tepkiler var. Bir de elbette neoliberalizmin sanayi isçisi kimliğini çözücü etkileri ile daha genel olarak eşitsizliklerin ve rekabetçiliğin arttığı bir derin bir toplumsal çözülmenin etkilerini de göz ardı etmemek gerekir. Bu iki farklı etki dinamiği günümüzde ilginç biçimlerde iç içe geçerek etkide bulunuyor. Bu neoliberal sarsıcı dönüşümlerden en fazla olumsuz etkilenenler sanayi işçisi erkekler ya da fiziksel emeğe dayalı olarak aile geçindiren erkeksilik biçimleri oldu. Öte yandan sunu da belirtmek gerekir ki bu kesimlerdeki tüm erkekler reaksiyoner tepki vermiyor, birçokları da yeni duruma uyarlanıyor, dönüşüme katılıyorlar. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Birçok erkek, onu isteyecek bir kadına erişme, kadını ikna ve tatmin etme, güven ve istikrar sağlayarak onu elinde tutma, aile kuracak güce ve aileye bakacak düzenli bir gelire sahip olma, sözünü geçirme, kadınların ve çocuklarının arzularına gem vurma ve denetleme gibi konularda sorunlar yaşıyor. </span></p></blockquote>
<p><b>Peki Türkiye’de durum nasıl?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de de toplumsal ve kültürel değişim, son otuz yılda toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerinde etkili ve sarsıcı sonuçlar yarattı. Dışa açılma, sivil toplumun gelişmesi, bireyselleşme, kentleşme, sekülerleşme, tüketim kapitalizminin derinleşmesi, medyanın etkisiyle eşitsiz gelişme dinamikleri oluştu. Ayrıca, kadın hareketinin gücü pek çok alanda hissedildi, yakın zamana kadar birçok yasal ve kurumsal ilerleme oldu. LGBT bireylerin ve hareketin de görünürlüğü arttı. Sadece politik alanda değil, gündelik yasamda ve sosyolojik olarak kadınlar güçlendi ya da güçlenme arzusu yükseldi, itirazları da yükseldi. Bütün bunlar sonucunda Türkiye’de de ikili dinamiğin etkisi altında kalan erkeklerin “kriz” değilse bile giderek daha fazla sorun yaşadığını düşünüyorum. Yani bir yandan kadınların erkeklerden ve toplumdan talep ve beklentileri artıyor, öte yandan da geleneksel erkekliğin zeminini oluşturan kapasite ve güçler aşınıyor. Birçok erkek, onu isteyecek bir kadına erişme, kadını ikna ve tatmin etme, güven ve istikrar sağlayarak onu elinde tutma, aile kuracak güce ve aileye bakacak düzenli bir gelire sahip olma, sözünü geçirme, kadınların ve çocuklarının arzularına gem vurma ve denetleme gibi konularda sorunlar yaşıyor. Bu tür gerilimlerin hem aile içinde hem de aile dışında yakın ilişkilerde çok arttığını görüyoruz. Aile içinde ve dışında yaşanan şiddetin artması büyük ölçüde bununla ilgili. Öte yandan Batı’daki gibi su yüzüne çıkmış, kültürel alanda çeşitli kriz anlatılarıyla ince ince örülmüş, heteroseksüelliği ciddi olarak tehdit edilmiş ya da sanayi işçisi kimliği sarsılmış olmak anlamında bir ‘kriz’ durumu söz konusu değil Türkiye’de. Hala oldukça güçlü bir ataerkil aile ve toplum yapısı var ama yine de kadınların öne çıkısı nedeniyle geleneksel erkeklik sarsılıyor, dönüşüme zorlanıyor ve reaksiyon gösteriyor. Öte yandan çok yeni de olsa siyasi iktidara yakın odaklar tarafından teşvik edilen mağdur erkeklik anlatıları da gündeme gelmeye başladı. Son yılda, özellikle nafaka, velayet ve 6284 sayılı yasaya itiraz gibi konuları hedef alan bir erkek hareketinin nüvesinin oluştuğunu görüyoruz. </span></p>
<p><b>Erkeklik krizi cinsellik açısından bakarak nasıl çözümleyebiliriz ya da çözümleyebilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklik krizi anlatılarını ve krizi kuran geri plandaki dinamikleri cinsellik açısından çözümlemek zor ama önemli. Zor çünkü cinsellik denen alan çok karmaşık. Cinsellik kavramı, cinsiyetli beden (sex) ve toplumsal cinsiye (gender) ile hem farkı hem de ilişkisi gözetilerek ele alınmalı. Nitekim son kırk yılda beden, arzu dinamikleri ve toplumsal cinsiyet rolleri arasında bin bir türlü etkileşim yoluyla önemli dönüşümler gerçekleşti, gerçekleşiyor. Kadınlık ve erkekliği ve aralarındaki güç ilişkini kuran temel unsur olarak cinsellik, erkeklik krizi analizinde de öne çıkıyor. Öncelikle batıda LGBT hareketinin gücü ve görünürlüğü çok sarsıcı bir etki yaratmış görünüyor. Öte yandan kadın hareketinin gücü ve görünürlüğü de var. Bunun sonucunda birçok erkek kendini cinsellik alanında da eskisi kadar zinde ve güvende hissetmiyor. Bu gerilemeyi ve kafa karışıklığını pek çok olay üzerinden izleyebiliriz aslında ama ben bazı uç örneklere dikkat çekmek isterim. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Bu yeni erkeklik âleminde ifade edilen duygular ve düşünceler, erkeklik krizinin cinsel alandaki tezahürlerinin ne kadar ciddi düzeyde olduğunu gösteriyor. Burada artık kendiliğinden, doğal ve normal `erkeklik` halleriyle kadınlara cinsel erişim sağlayamayan erkek kitleler sorunu var. </span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Son on yılda internet üzerinden örgütlenen özellikle genç erkeklerin yoğun katıldıkları ağlarda dönen tartışmalar, günümüzde cinsellikle ilgili nasıl bir kriz yaşandığını gösteriyor. Erkeklik âlemi (</span><i><span style="font-weight: 400;">manoshpere</span></i><span style="font-weight: 400;">) denen bu âlemde pek çok farklı erkek grupları var ve erkeklik sorunları üzerinden yoğun bir paylaşımda bulunuyorlar. Bu erkeklik sorunlarının başında, kadınlara cinsel erişim sağlayamamak geliyor. Öyle ki kadınlarla cinsel ve duygusal ilişkiler kuramayan erkeklerin oluşturduğu </span><i><span style="font-weight: 400;">`incel`</span></i><span style="font-weight: 400;"> (abaza diye çevirebiliriz) adlı bir oluşum bile var. Bu âlemde dolanan erkekler, sözde-bilimsel tuhaf bir dünya görüşü ortaya koyuyorlar. Örneğin kadın-erkek cinsel davranışlarını açıklamada evrimci psikolojiden çok besleniliyor,  </span><i><span style="font-weight: 400;">Alfa ve Beta</span></i><span style="font-weight: 400;"> erkekler gibi kavramlar çok revaçta ve </span><i><span style="font-weight: 400;">Matrix</span></i><span style="font-weight: 400;"> filminden ilhamla </span><i><span style="font-weight: 400;">Red Pill-Black Pill</span></i><span style="font-weight: 400;"> gibi terimler öne çıkıyor. Tüm bu anlatılarda mağduriyet söylemi ile hiper-maskülen bir erkeklik söyleminin tuhaf bir karışımını görüyoruz. Bu tuhaf alaşımda bir yandan devlet aygıtı ve hukukun feministler ve LGBT aktivistler tarafından ele geçirildiği, erkek düşmanlığının yaygınlaştığı ve erkeklerin ezildiğine dair eleştiriler var, öte yandan da `hakkı olan şeyi` erkeklere vermeyen yoz kadınların nasıl dize getirileceğine dair geliştirilen farklı yöntem arayışları. Bazı siteler “nasıl kadın tavlanır” sorusu üzerinde yoğunlaşıyor, bir sürü taktik ve strateji öğretiliyor hatta danışmanlık pazarlanıyor</span><b>.</b><span style="font-weight: 400;"> Kadın psikolojisini anlama iddiasında olan bir sürü sözde-bilimsel referansla yollarını bulmaya çalışan zavallı erkekler gibi görünüyorlar çoğu.  Ama bu âlemdeki herkes zararsız ya da komik değil, bazıları da işi tecavüzü savunmaya kadar götürebiliyor. Ya da örneğin bazı siteler var ki burada erkekler birbirlerini, kadınlardan tüm umudu keserek </span><i><span style="font-weight: 400;">Siyah Hapı</span></i><span style="font-weight: 400;"> içmeye ve hatta intihar etmeye çağırıyor. Bu </span><i><span style="font-weight: 400;">Red Pill- Black Pill</span></i><span style="font-weight: 400;"> meselesi çok manalı. </span><i><span style="font-weight: 400;">Kırmızı Hapı</span></i><span style="font-weight: 400;"> içmek demek acı gerçeği görmek ve ona göre davranmak anlamına geliyor ki acı gerçek de şu oluyor; kadınlar erkekler üzerinde güç sahibidir ve cinsel güçlerini erkekleri ezmek için kullanırlar ve ayrıca kadınlar sadece güçlü zengin ve yakışıklı erkeklere `vereceklerdir`, o halde onları bir şekilde ayartmak için `oyun`u iyi kurmak gerekir. Bu anlatıdan görüldüğü üzere </span><i><span style="font-weight: 400;">Red Pil</span></i><span style="font-weight: 400;"> önerenler iddialı erkekler güya ama çoktan erkeklik iddialarının altı boşalmış ve komik duruma düşmüş olanlar aynı zamanda. </span><i><span style="font-weight: 400;">Siyah Hapı</span></i><span style="font-weight: 400;"> içmeyi önerenlerse, kendilerinin umutsuz vaka olduğunu, (fiziksel olarak çekici olmamaları ya da zengin olmamaları nedeniyle) kadınların onlara asla ‘vermeyeceğini’ teslim ediyorlar. Bu genç erkekler hissettikleri yalnızlık, umutsuzluk ve nihilizm nedeniyle çok daha acınası halde olanlar ama aynı nedenle tehlikeli de olabiliyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm bu yeni erkeklik âleminde ifade edilen duygular ve düşünceler, erkeklik krizinin cinsel alandaki tezahürlerinin ne kadar ciddi düzeyde olduğunu gösteriyor. Burada artık kendiliğinden, doğal ve normal `erkeklik` halleriyle kadınlara cinsel erişim sağlayamayan erkek kitleler sorunu var. Demek ki yeni oluşumlarda, bir şekilde kadına `sahip olarak` ya da en erkeklik güçleri, artık garantili ve verili görülmediği gibi, tersine üzerinde çalışılması, planlı bir şekilde icra edilmesi gereken bir şey, hatta bazı durumlarda çaresizce yokluğu kabullenilmesi gereken acı bir gerçek. Bu fazla sayıda kadına `sahip olarak` erkekliklerini kanıtlamak zorunda hisseden “baştan çıkarıcı erkek” figürünü teşhis etmek yanlış olacaktır. Böyle erkekler daima vardı ama şimdilerde farklı ve kitlesel bir fenomen söz konusu. Burada daha çok, kadına sahip olamadığı ve uzun süreli bir ilişki ve aile kuramadığı için toplumdan dışlanma riskiyle karşılaşan erkekler sorunu var.  Ya da tersi de doğru, başkaca nedenlerle dışlanmış ve marjinalleşmiş (işsizlik, yoksulluk, alkol, madde bağımlılığı, suç isleme, saldırganlık vb) erkekler kadınlara da erişim sorunu yaşıyorlar. Bu evlenememiş (ve asla evlenemeyecek ya da bir evliliği sürdüremeyecek olan) ve bu nedenle `toplumun başına bela olacak` bekâr erkek sorunu, Batı’da birçok muhafazakâr siyasetçi</span> tarafından günümüzün en ciddi problemlerden biri olarak görülüyor<span style="font-weight: 400;"> ve aile savunusunun merkezine konuluyor. </span></p>
<p><b>Peki Türkiye’de bu tür oluşumlar var mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bildiğim kadarıyla Türkiye’ de bu düzeyde açık ve yaygın bir tartışma ve örgütlenme yok erkekler arasında. Yani cinselliğin bir kriz olarak patlak verdiği en uç örnekleri açıkça göremiyoruz burada. Öte yandan daha genel olarak cinsellik alanında yaşanan sorunları çok iyi gözleyecek verilere sahip değiliz, çünkü aile ve toplum bu alanda hala oldukça kapalı. Biz Türkiye’de cinsellikle ilgili ağır sorunları daha çok, kadına şiddet ve çocukların cinsel istismarı (havyan istismarı da eklendi bunlara)  olayları bağlamında ve sadece o perspektiften sınırlı olarak görebiliyoruz. Yani cinsellik sorunu ile şiddet sorunu ayırt etmesi güç bicimde iç içe geçiyor. Bu durum ciddi bir analiz sorunu yaratıyor çünkü cinsel gerilimler, şiddet meselesi ardından göz ardı ediliyor, okunaksız kılınıyor. Kadına ve çocuğa yönelik şiddet olaylarında “cinsellik yok, sadece şiddet var” diyen feminist bakış açısı da bu açıdan faydalı olmuyor. Oysaki aile içinde ve dışında çoğu şiddet olayının gerisinde muhtemel artan cinsel gerilimler ve erkeklik sorunları var.  Ayrıca bizde genç bekâr erkek sorunundan çok, hane reisi erkeklerin başrol oynadığı ağır bir şiddet sorunu öne çıkıyor. </span></p>
<p><b>Günümüzde artan şiddeti nasıl okumalıyız? Erkeklik krizini gösterir mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklik krizine dair literatürün başlangıçta büyük ölçüde erkeklik ve şiddet ilişkisine dair sorgulamalardan kaynaklandığını belirtmek isterim. Connell`in `hegemonik erkeklikle` ilgili güçlü tezlerine dair ilk önemli eleştiriler erkeklik, şiddet ve suç ilişkisine odaklanan akademisyenlerden geldi. Buradaki temel itirazlardan birisi, patriyarkanın hegemonyası için zor ve şiddetin varsayıldığı gibi merkezi rol oynamadığı idi. Diğer itiraz da şiddet ile erkeklik arasında olduğu varsayılan dolaysız ilişkinin sorgulanmasıydı.  Böylece, kadına şiddetin erkekliğin zorunlu koşulu olmadığı ve günümüzdeki artan şiddetin hegemonyanın değil hegemonya krizinin göstergesi olarak yorumlanması gerektiği öne sürüldü. Erkeklik krizi vurgusu, hegemonyanın çatladığını, istikrarsızlık ve kopuşun gerçekleştiğini gösterir. </span></p>
<p><b>Cinsellik, şiddet ve erkeklik arasındaki krizi nasıl anlamalıyız? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cinsellik ile şiddet, şiddet ile erkeklik arasındaki ilişkinin ne olduğu zaten çok tartışmalı, bir de bunun `normal` hali ile ve `krizdeki` halini karşılaştırmak daha da zor. Ama uzak durulması gereken yanıt, çok basitleştirerek söylersem şu olurdu: “erkek egemenliği altında yaşanan heteroseksüel cinsellik şiddettir, o da erkekliğin tanımı ve özüdür, ataerkillik asıl olarak buna dayanmış ve bu hep böyle olmuştur, şimdi de durum budur”. Erkek egemenliğinin büyük kısmı cinsellik ve şiddete dayandığı için, yukarıdaki kavrayışın çekiciliğe kapılmamak zordur ama gereklidir. Cinsellik, şiddet ve erkeklik arasındaki bağlantıları hem özcü yaklaşımlardan kaçınarak, yani somut-çoğul öznellik biçimleri ile iktidar ilişkilerini birbirine indirgemeden ama etkileşim içinde değerlendirmek, hem de tarihsel dönüşümü içinde düşünmek gerekir. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Genç, kentli, yoksul ve dışlanmış azınlık gençler arasında en yüksek oranda şiddet görülüyor. Bu getto kültürlerinde cinsel saldırganlık ve şiddete dayalı bir erkeklik zorlaması var ama aynı zamanda bu erkekler mevcut sistem tarafından “safra” olarak görülüyor.</span></p></blockquote>
<p><b>Buradan kalkarak günümüzdeki erkeklik krizini yorumlayabilir misiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Günümüzde cinsellik ve şiddetin ağır bicimde iç içe geçtiği tahakküm biçimleri, hegemonik bir erkekliğin tesisine yarayan bir şey olmayıp, çok sayıda erkeğin erkekliklerinin kaybına verdikleri bir tepki olarak görülebilir ki bu tür tepkisel formların hegemonik erkekliği ne kadar temsil ettiği ve erkekliğin hegemonyasını nasıl güçlendirdiği çok tartışmalıdır. Uygarlık sürecinde egemenliğin açık şiddet formlarının yerini giderek daha örtülü, incelmiş, bastırılmış ve yüceltilmiş saldırganlık biçimlerinin, denetim ve disiplin mekanizmalarının aldığını biliyoruz. Erkekler arası şiddet dinamikleri ile kadına yönelik erkek şiddeti arasında önemli farklar olsa da, bu sürecin kadına şiddet konusunda da etkili olduğunu hesaba katmalıyız. Nitekim saldırgan bir cinsellik ile tanımlanan hiper-erkeklik sadece belirli bağlamlarda belirli erkek grupları için öne çıkarılan bir şey olmuştur. Bu açıdan, cinsel şiddetin ağır biçimlerinin toplumun her kesiminde eşit düzeyde ve yaygın kabul gören bir şey olduğu doğru olmayabilir. Günümüzde cinsel saldırganlığın, aynı zamanda erkekler arası şiddetin de çok arttığı (savaş, etnik çatışma, organize suç gibi) bağlamlarda artması ve amaçsız-nihilist bir şiddet biçimini almış olması hegemonik bir işleyişe değil, nihilist bir patlamaya işaret ediyor. Genç, kentli, yoksul ve dışlanmış azınlık gençler arasında en yüksek oranda şiddet görülüyor. Bu getto kültürlerinde cinsel saldırganlık ve şiddete dayalı bir erkeklik zorlaması var ama aynı zamanda bu erkekler mevcut sistem tarafından “safra” olarak görülüyor.</span></p>
<p><b>Bu kriz durumu karşısında ne yapabiliriz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eğer gerçekten de yukarıda tarif ettiğim gibi bir erkeklik krizi varsa sadece kadınlar ve LGBT bireyler olarak değil, tüm beşeri uygarlık açısından başımız belada demektir. Bu durum ağırlaşarak devam da edecektir. Buradan kolay bir çıkış olduğunu düşünmüyorum ama benim için yol gösterici bir ilke olarak “herkes için feminizme” inanıyorum. Bu yüzden öncelikle erkeklik sorununu ciddiye almalıyız diye düşünüyorum. `Feminizmin enerjisini erkeklere değil kadınlara ayırması gerekir` görüşüne katılmıyorum çünkü bu ikisi madalyonun iki yüzünü oluşturuyorlar. İkinci olarak eril nefret, öfke ve saldırganlığın artıyor olmasını ciddiye almak ve sadece erkekleri ve onların şiddetini deşifre etme yaklaşımından uzaklaşarak daha kurucu hamleler yapmak ve `erkeklik sorunlarının” ancak gerçek bir cinsiyet eşitliği içinde çözülebileceğine dair bir anlatı kurmak gerekir. Burada asıl olan, erkeklerin `eğitilmesi` gibi faaliyetler değil, eşitlik özgürlük ve adalet için birlikte verilecek bir mücadele içinde erkeklerle diyalogun artmasıdır, bu süreçte iki tarafın da dönüşüme açık olmasıdır. Bu konuda Kimmel`in görüşlerine katılıyorum. Geçen yıl </span><i><span style="font-weight: 400;">Signs</span></i><span style="font-weight: 400;"> dergisi için Lisa Wade ile yaptığı söyleşide `ne yapmalı?` konusunda görüşlerini açıkladı. Kimmel, kendini bu sistemde konumlandıramayan, yersiz yurtsuz güvencesiz ve terkedilmiş gören erkeklerle sol popülist bir koalisyon çerçevesinde bir araya gelinmesini savunuyor. Wade`in “hangi nedenle olursa olsun bu hızlı değişime ayak uydurmak istemiyorlarsa ve nefret politikasına teslim oldularsa, nüfusun bu erkek kesimi ile neden ilgilenelim, kendi koalisyonumuzu kurmak yerine enerjimizi neden onlara harcayalım ki” sorusuna yanıt olarak, geniş bir koalisyon olması gerektiğini, bu koalisyona katılmak için saflık testleri dayatmanın yanlış olacağını, erkeklerin cinsiyet eşitliği davasına katılmak için pek çok nedenleri ve birçok yolu olduğunu, bunun onları da insan olarak kurtaracağını, onları bir kalemde silmek istemediğini söylüyor ve şunu ekliyor: “intihar eden erkeklerin hızla çoğaldığı bir yerde onların üstünü çizen bir koalisyon benim koalisyonum değildir”. Yine onun söylediği gibi “erkeklerde suçluluk duygusu yaratmaya odaklanmak yerine doğru şeyi yapmak arzusunu kışkırtmak” gerektiğine de gönülden inanıyorum.  </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/22/erkeklik-gucleri-artik-garantili-gorulmuyor/">&#8220;Erkeklik Güçleri Artık Garantili Görülmüyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Babalık Erkekliği Dönüştürmek İçin Önemli Bir Yer&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/13/babalik-erkekligi-donusturmek-icin-onemli-bir-yer/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 12:34:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=36280</guid>

					<description><![CDATA[<p>Derdimiz erkeklikler krizi olunca babalık en kritik konu. Çünkü kırılmaların ilk görüldüğü ve adeta bu krizden çıkışın tek yolu. Babalıklar dediğimizde ise akla gelen ilk isimlerden Hasan Deniz... Babaların çocuklarının gelişiminde sorumluluk üstlenmesi, çocuklarıyla karşılıklı ve yakın ilişki kurmaları amacıyla babaların desteklenmesine yönelik eğitim programları, kampanyalar ve savunuculuk faaliyetlerinin geliştirilmesi ve uygulanmasını sağlayan Deniz, uzun yıllardır Anne Çocuk Eğitim Vakfı çatısında faaliyetlerini yürütüyor. Deniz ile erkeklikler, babalıklar ve onların yaşadıkları krizleri merkeze alan bir röportaj gerçekleştirdik. Nasıl çıkarız bu krizden diye de sorduk elbette...</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/13/babalik-erkekligi-donusturmek-icin-onemli-bir-yer/">&#8220;Babalık Erkekliği Dönüştürmek İçin Önemli Bir Yer&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Hasan Deniz ile akademiden, özel sektöre örneklerle zenginleştirerek yaptığımız bu dolu dolu sohbet gerçekten bir şeyler değişiyor dedirtse de babaların bu mücadelede özellikle yeni nesillere aktarımı anlamında gidilecek daha çok yol olduğunu da açıkça ortaya seriyor. Babaların dönüşürken içine düştükleri bu mücadelede yaşadıkları kaygıları yani babalık-erkeklik krizlerini bağıra bağıra aşmaları için kadın mücadelesinin zengin deneyimlerinden faydalanmalarını ve yeniden yeniden üretilen, üzerlerine giydirilen rollerden sıyrılmalarını merakla ve destekleyerek izliyor olacağız. Çünkü belli ki bir dönüşüm hikayesi tam da şu anda yazılıyor&#8230; </span></p>
<p><b>Günün hegemonik erkekleri babalarıyla ilişkilerini &#8220;soğuk-mesafeli&#8221; olarak tanımlıyor. Nedenleri neler? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-36282 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG-3837-e1552470481698-640x853.jpg" alt="" width="295" height="393" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG-3837-e1552470481698-640x853.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG-3837-e1552470481698-1280x1707.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG-3837-e1552470481698-1024x1365.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2019/03/IMG-3837-e1552470481698-scaled.jpg 1920w" sizes="auto, (max-width: 295px) 100vw, 295px" />Ben bundan o kadar emin olamıyorum. Çok fazla babayla ve farklı erkekliklerle temas etmiş biri olarak bütün babalık pratiklerini soğuk ve mesafeli görmem artık. Son birkaç yılda bir şeylerin çözüldüğünü düşünüyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunu biraz babalık kültüründe aramak gerek biraz da erkeklikler kültüründe aramak lazım. Bize anahtarı verecek yer erkeklik kültürü. Bizim çalışmalarımızda da en temel şeylerden bir tanesi babaların önce baba olmadığı önce erkek olduğu. Dolayısıyla babalığı o erkekliğin içine koyuyorlar. Dolayısıyla edinilmiş, öğrenilmemiş erkeklik kalıpları neyse babalık onun içinde hayata geçiyor. Babalık erkekliğin aktarılmasında araçlardan biri. Hegemonik babaların kendi babalarını soğuk ve mesafeli olarak tarif etmelerinin en temel nedenini erkeklikte aramak lazım. Erkek sert olur, erkek çocuk sevmez, erkek çocukla yakın olmaz dolayısıyla baba da yakın olmaz&#8230; Çok birbirine indirgemiyorum erkeklikle babalığı ama babalığın en çok erkekliğin içinde inşa edildiğini ve erkekler korkmuyorum oyununu oynadıkları sürece bu ilişkinin soğuk ve mesafeli olmaya devam edeceğini düşünüyorum. </span></p>
<p><b>Baba otoritesi nasıl bir krize yol açıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İki türlü karşılığı var. Ben babalar otoritedir, soğuk-mesafelidir gibi kavramları temkinli kullanıyorum. Babalar çok demokratik, çok yakın olduğundan değil. Bunların genellenebilecek şeyler olduğunu düşünmüyorum. Örneğin geleneksel babalık. Bu çok oluş halinde olan bir şey. Şu an içinde bulunduğumuz tarihsel, toplumsal süreçte de sert, mesafeli, otoriter bir babalığı hepsini kesen bir şey olarak söyleyemeyiz. Ortak paydalardan biri midir, eskisi kadar baskıcı değiller, bir dönem tanımlandığı kadar otoriter değiller ama otoriterlik babalığın hala önemli bir tarafı. 30 yıl önceye yönelik Türkiye’de babalık otoriterdir dediğimiz noktada mıyız emin değilim. Bir şeyler iç içe geçerek dönüşüyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"></span><span style="font-weight: 400;">En temelde otoriterlik arttıkça karşılıklı ve yakın ilişki azalıyor. Dolayısıyla baba açısından baba kendi işini zorlaştırıyor. Çocuk büyüdükçe başka bir birey oluyor, görüş veren, itiraz eden, erken yaşlarda başka şeyleri öğrenen bir birey olarak o otoriteyi tanımıyor. Baba-oğul arasında gereksiz bir gerilim başlıyor. Baba kendi işini zorlaştırıyor. Baba kural koyacaksa da kural koyamaz hale geliyor. O kuralı sürdürebileceği ilişki zedeleniyor. Çocuk üzerindeki bilgisi, kontrolü, rehberlik edebilme fırsatı azalıyor. Bir de kendini yetersiz hissediyor. Olmayacak bir şeyi hedefliyor, olmadıkça da yetersiz hissediyor. Bir tanesi bu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir diğeri çocuk açısından&#8230; Gerçekten karşılıklı ve yakın ilişki kurulmamış, tehdit edilmiş, korkutulmuş, hesap sorulmuş, saklamak zorunda kalmış, hep kontrol edilmek zorunda kalmış çocuk bunlara bağlı bir sürü komplikasyon yaşıyor. En temelde bir an evvel buradan kaçmak istiyor. Otoriter evlerde her ergen bağımsızlığını ilan edeceği günü hızla bekler. Bir kere o bir kurtuluş günü gibi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İkincisi kendi çocuğuna aynı babalığı yapmaya başlıyor. Erkekliği babalığı böyle zanneden yeni nesiller yetiştirmiş olmak. Kriz şurada başlıyor bunun böyle olmasını zorlaştıran hayat koşulları. Bambaşka aile yapısı ve dinamikleri. Bunun içerisinde sürdürülemez bir şey. Yerine doğru normları koyana kadar da çok ciddi bir erkeklik ve babalık krizi sürüyor birçok hanede. En büyük mağdurlar da yeni nesiller oluyor. Yeterince yakınlık kurmaya izin verilmemiş olmak, duygularına izin verilmemiş olmak. Yeterince rehberlik ve gelişim desteği almamış olmak. Birisiyle korkmadan yakın ilişki kurmanın kıymetini, tamamlayıcılığını, olduruculuğundan mahrum milyonlarca insanla bir arada yaşıyoruz. Cinsiyet eşitliği meselesi de böyledir. Cinsiyet eşitliği erkeklere ne kazandırır eşit olduğunu sevebilirsin, eşit olmadığını sevemezsin. Dolayısıyla erkeklere sevebilme fırsatını kazandırıyor. Sevgi, aşk neyse bunun en mümkün yol eşitini sevmektir. Cinsiyet eşitliği erkeklere bunu vaat ediyor. Eşit olmadığınıza sahip olursunuz. Çocukla eşit değilsiniz deneyim olarak ama eşit ilişki kurabilirsiniz. Tahakküm eden, kontrol eden, korkutan, duygularına izin vermeyen bir ilişki biçimi kurmanıza gerek yok. </span></p>
<blockquote><p>İş yerinde senin vardiyanda kaynakçı olmuş kadın varsa onunla dalga geçmeyebilirsin, onun yapamayacağına dair kendini doğrulayan kehanetler ortaya atmaktan kendini alıkoyabilirsin. Elbette ki yıllardır kaynak yapmamış bir kadın ilk kaynak denemesinde korkabilir o kadar psikolojik baskıyla ve tabi ki başarısız da yapabilir. Sen erkek olarak kendini bu konuda dönüştür. Eve git süt <span style="font-weight: 400;"></span>ısıt. Babalık izni iste. Erkekler bu mücadeleye kendileriyle mücadele etmek için ancak dahil olabilirler. Erkekler eşitlik için kendilerini dönüştürsünler.</p></blockquote>
<p><b>Babalar dönüşüyor diyorsunuz. Nasıl dönüşüyor babalar? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elimizde bir veri var. Çekirdek aile Türkiye aile yapısının ezici çoğunluğunu oluşturuyor. 3 nesil önce nüfusun çoğunluğu kırda ve geleneksel birleşik ailede yaşıyor. Çocuğun gelişimi açısından bakalım, şu an daha çok çekirdek ailede gelişen çocuklar var. Türkiye 34 OECD (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü) ülkesi içerisinde kadın istihdamının en düşük olduğu ülke. Yine 34 OECD ülke içerisinde en uzun çalışma saatlerinin olduğu ülke. Dolayısıyla karşımıza nasıl bir durum çıkıyor? Erkekler çalışıyorlar. Anne ve baba çocuğa bakıyor. Ama baba evde yok ve çok uzun saatler çalışıyor. Dolayısıyla geleneksel rollerin sürdürülmesi üzerine kaçınılmaz bir şey çıkıyor. Kadın istihdama katılmıyor, böyle bir yapıda mevcut evde çocuk doğarsa ona kim bakacak. Kadın bakacak. Çünkü baba evde yok. Türkiye’de aile yapısı bu yönüyle babaların bakıma katılımında yavaş dönüşümüne neden oluyor. Ama başka bir şey var, kadın çalışmaya başlıyor. Çocuğa bakım gibi konularında hemen bir eşitlik mümkün olmuyor ama erkeğin kafa yapısı yine aynı olsa da pratik olarak bazı şeyleri yapmak zorunda kalıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bizim Yaşama Dair Vakfı ile birlikte yaptığımız <a href="https://www.acev.org/wp-content/uploads/2018/05/ErkeklikVeBabalikHalleri.pdf" target="_blank" rel="noopener">Türkiye’de babalık</a> araştırmasında çıkan şeylerden biri bu. Soruyoruz: Kadın ve erkek eşit midir? Değildir, çocuklara bakmak kadının görevidir diyor adam. Sonra görüşme ilerliyor, “sen neler yapıyorsun?” diyoruz. Çocuğun yemeğini yediriyorum, okuldan alacağım vs&#8230; Fikir değişmemiş ama pratik değişmek zorunda kalmış. Algı değişmese de tutum değişiyor. Bir süre sonra tutum da algıyı şekillendiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz Anne Çocuk Eğitim Vakfı olarak her koldan babalığı dönüştürecek çalışmalar yapıyoruz. Peki bizim kafamızdaki baba tahayyülü ne? Biz buna ilgili babalık diyoruz. Çocuğun bakımında ve gelişiminde sorumluluk üstlenen, çocuğun gelişim alanlarını bilen, kız ve oğlan çocuklarını ayırmayan, ev içi işlerde sorumluluk üstlenen, çocukla karşılıklı yakın ilişki kuran, ona rehberlik eden, oyun oynayan, onunla </span><span style="font-weight: 400;">demokratik bir ilişki kuran babalığa ilgili babalık diyoruz. Dolayısıyla babalık değişiyor derken bir şey değişiyor en azından bir yerden duyuyor sert olmuyor, belki daha tavizkar oluyor. Korkutmuyor, kendisi yemek yediriyor ama bunla dalga geçiyor: “Biraz kılıbık mı olduk ağabey” diyor. Bu çok homojen bir değişim değil. “Mevlüt Ağabey ben biraz kılıbık oldum herhalde” diyor ama bir taraftan yemek yediriyor. Kendisiyle dalga da geçse de dönüşüyor. Zorunda kalıyor. </span></p>
<blockquote><p>Erkeklik değişmeden babalık değişir mi? Bu perspektifi yitirmeyeceğiz ama babalığın erkekliğin içinde olan bir şey olduğunu bileceğiz. Ondan sonra iş daha doğru bir yere oturdu. O zaman erkeklik dönüştürülecek bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Şiddet pratikleri, ev içi işleri paylaşmama&#8230; O zaman soru şu: Erkeği hangi motivasyonla dönüştüreceğiz? Babalık erkekliği dönüştürmek için çok önemli bir yer. Connell’ın dediği işbirlikçi erkekler! Babalık orada çok önemli bir iş birliği imkanı.</p></blockquote>
<p><b>Erkeklik krizi ile babalık krizi arasında nasıl bir ilişki var? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bizim yaptığımız araştırmada önemli şeylerden bir tanesi şu: Çocuk sahibi olmadaki temel nedeniniz nedir? Diye soruldu. Sevdiğim için diyor babaların %92’si. Bu çok kıymetli bir cevap. Şöyle bir anlamı var bunun: 30 yıl önce Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın karşılaştırmalı olarak kültürler arası yaptığı Çocuğun Değeri araştırmasında çocuğun ekonomik değeri psikolojik değerinden daha yüksek çıkıyordu. Gelecek güvencesi, bana bakar, mesleğimi sürdürür, işimi destekler&#8230; Dolayısıyla o kriterle baktığımızda çocuğun psikolojik değerinin arttığını görüyoruz. Sevdiğim için diyor. Bu iyi. Peki çocuklara bakmak kimin görevi diyoruz. %91’i annelerin diyor. Bu bir çelişki. Erkeklik babalığa öyle bir form veriyor ki. Altını açma, mamasını yedirme, gece uyandığında bakmak&#8230; Hayat değişiyor, pratik değişiyor ama içindeki erkek değişmediği için kriz ortaya çıkıyor. Pratik olarak bunu yapmak zorunda hele eş çalışıyorsa çocuğun gelişim fırsatları kaçıyor, babanın içindeki erkek de onu tutuyor. Bu nokta krizi derinleştiriyor. Babalıkla erkeklik arasındaki gerilim çok ciddi bir krize yol açıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz AÇEV olarak yıllarca babalığı destekledik ama sonra durduk dedik ki erkeklik değişmeden babalık değişir mi sadece gelişimsel perspektiften? Bu perspektifi yitirmeyeceğiz ama babalığın erkekliğin içinde olan bir perspektif olduğunu bileceğiz. Ondan sonra iş daha doğru bir yere oturdu. O süreçte başka bir şey daha oldu. Dünyada kadınların eşitliği mücadelesi açısından başka bir sayfa açılmaktaydı bizim açımızdan. Önemli bir mücadele dönemi geride kaldı çok ciddi kazanımlar geride bırakarak. Erkeklere de bir müdahale alanı olmalı görüşü çıktı. Bir taraftan kadınlar güçlenecek, örgütlenecek, hayır diyecek, reddedecek ama erkekleri de dönüştürmeden olmuyor galiba gibi bir noktaya geldi. Benim görüşüm kadınların kurtuluşu kendi mücadelelerinin kendi özgüçleriyle mümkündür. Dolayısıyla erkeklik o zaman dönüştürülecek bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Şiddet pratikleri, ev içi işleri paylaşmama&#8230; O zaman soru şu: Erkeği hangi motivasyonla dönüştüreceğiz? Babalık erkekliği dönüştürmek için çok önemli bir yer. Connell’ın dediği işbirlikçi erkekler, babalık orada çok önemli bir iş birliği imkanı. </span></p>
<p><b>GU: Peki babaları ilgili baba yapmak o erkekleri eşitlikçi erkekler yapar mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hayır yapmaz, yetmez&#8230; İlgili baba olmak, birtakım bakım becerileri edinmek hemen o kişiyi toksik erkeklikten, hegemonik erkeklikten arındırmıyor. Babalık üzerinden giderken sadece babalığı dönüştürmek onu eşitlikçi erkeğe dönüştürmüyor. Babalık üzerinden yapmak onu biraz daha açık hale getiriyor ama biraz da onun erkekliğini aşındırmak durumundayız. Babalık son derece teknik bir virtüözite olarak da algılanabilir. Çocuğa yakın ol, bezini değiştir, kitap oku&#8230; Ama diğer erkeklik kalıpları baki olabilir. Dolayısıyla ikisini birbirinin içine koymak fırsat.</span></p>
<p><b>Peki erkekler cinsiyet eşitliği mücadelesinin neresinde duruyorlar?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben bununla ilgili çok tartışıyorum, düşünüyorum. Feminizmin doğru söylediği şey kadınların kurtuluşu kendi mücadelelerinin sonucu olur. Ben bu prensibin doğru olduğunu düşünüyorum. Bir taraftan da erkeklere yönelik projeler yapıyorum. Ben erkeklerin 80’li yılların sonu 90’ların başı Kaktüs, Martı gibi dergiler, iğneyi susma batır gibi oluşumlar çıktı. Sosyalist solun daha açık fikirli taraflarında erkekleri istemiyoruz diye bir şey belirdi. Bana mantıklı geldi. Zaten ezilen kadınlar kendi güçlerini görmeye çalışıyorlar. Zaten fail erkek. Geçtiğimiz 50 yıllık aktif feminist mücadelede erkekleri de dönüştürmek lazım. Kamusal hayat, işyeri&#8230; Biz de destekliyoruz, yanınızdayız değil. Erkekler dahil </span><span style="font-weight: 400;">olacaksa şu şekilde olabilir. Bizzat kendini dönüştürmek üzerinden bir iddia ile. Erkekler burada kadınları destekliyoruz, biz de omuz vereceğiz gibi değil. Erkekler de dahil olmalıdır ama kendini dönüştürerek. Cinsellik pratikleriyle, dostluk, arkadaşlık pratikleriyle, ev içi işleri üstlenmek bakımından, çocuk bakımı&#8230; </span>İş yerinde senin vardiyanda kaynakçı olmuş kadın varsa onunla dalga geçmeyebilirsin, onun yapamayacağına dair kendini doğrulayan kehanetler ortaya atmaktan kendini alıkoyabilirsin. Elbette ki yıllardır kaynak yapmamış bir kadın ilk kaynak denemesinde korkabilir o kadar psikolojik baskıyla ve tabi ki başarısız da yapabilir. Sen (erkek) onu cesaretlendirebilirsin, fırsat verilmemiş olan o işi yapma kapasitesini teşvik edebilirsin. Sen erkek olarak kendini bu konuda dönüştür. <span style="font-weight: 400;">Eve git süt ısıt. Babalık izni iste. Erkekler bu mücadeleye kendileriyle mücadele etmek için ancak dahil olabilirler. Erkekler eşitlik için kendilerini dönüştürsünler. Erkekler de bir müdahale alanı.</span></p>
<p><b>Bu krizden nasıl çıkılır? Kimlere ne düşüyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">En önce babalara bir şey düşüyor. Çocukların bakımında sorumluluk üstlenmek. Ev içinde demokratik bir ilişki kurmak. Gelişimine rehberlik etmek. Çocukla karşılıklı ve yakın ilişki kurmak. Çocuğun duygularını yok saymamak, kız ve oğlan çocuklarını eşit desteklemek, çocuğun kıyafeti, banyosu, tırnağı, yemesi konusunda sorumluluk üstlenmek. Çocuğa duygusal, bedensel, zihinsel ve sosyal gelişim alanı fırsatları sağlamak, bu alanları bilmek. Çocuğun gelişim alanının sadece annenin görevi olmadığını bilmek. Okulundaki süreçler hakkında bilgi sahibi olmak. Bizim Baba Destek Programında bir etkinlik var: Çocuğunuz okulda kimle oturuyor, Çocuğunuzun okuldaki en yakın arkadaşını söyleyin, Çocuğunuzun okulda son dönemde yaşadığı en ilginç üç olayı anlatın. Cevap yok&#8230; Bu sorulara cevap verebilmekle başlar bu krizden çıkış. Babaları bir miktar dönüştürdüğümüzde onun yetiştireceği nesil dönüşecek asıl. Çocuğun cinsiyet rollerine dair algı değişecek. 30 yaşında gelene kadar bebek bakımını çağrıştıracak dair hiçbir şey öğretilmez mi bir insana&#8230; Bu konuda beceri kazandırılmaya hiç maruz kalmamış. Biraz da pedagojik bir olay.</span></p>
<blockquote><p>Yaptığımız araştırmada önemli şeylerden bir tanesi şu: Niye çocuk yaptınız diyoruz. Sevdiğim için diyor babaların %92’si. Bu çok kıymetli bir cevap. Peki çocuklara bakmak kimin görevi diyoruz. %91’i annelerin diyor. Bu bir çelişki. Erkeklik babalığa öyle bir form verdi ki&#8230; Altını açmak, mamasını yedirmek, gece uyandığında bakmak&#8230; Pratik değişiyor ama içindeki erkek değişmediği için erkeğin içinde kriz ortaya çıkıyor. Pratik olarak bunu yapmak zorunda ama babanın içindeki erkek onu tutuyor. Bundan daha büyük kriz yok. Babalıkla erkeklik arasındaki gerilim çok ciddi bir krize yol açıyor.</p></blockquote>
<p><b>İlk iş babalık diyorsunuz&#8230; Biraz bahsedebilir misiniz çalışmalarınızdan? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1996 yılından bu yana bir Baba Destek programımız var. 13 hafta, haftada bir oturum ve akşam saatlerinde uygulanıyor. 3-6-11 yaş çocuğu olan babaları hedef alıyor. Çıkış amacı babaların çocukların bakımına katılmaları, karşılıklı yakın ilişki kurmaları, demokratik ilişki kurmaları, oyun oynamaları, masal anlatmaları, birlikte zaman geçirmeleri. AÇEV bu programı hala uyguluyor. Baba Destek Programı bizim bütün çalışmalarımızın gözbebeği, merkezi, amiral gemisi. Biz çalışmalarımızın bir yerinde şunu fark ettik. Babalıkta birçok aktör tarafından belirlenen, birçok toplumsal faktöre bağlı bir mesele. O zaman sadece babaları eğiterek babalığı değiştiremeyiz. O zaman bir taraftan babaları eğitirken bir taraftan da babalığı etkileyen, üreten diğer belirleyici aktörleri değiştirmeliyiz. Öğreneğin özel sektörün reklamları, belediye hizmetleri, kamu politikaları&#8230; Babalık izni, kadın erkek istihdamı. Örneğin akademi. Bütün çocuk gelişimi örnekleri anne üzerinden dönüyor. Reklamlar birkaç yıldır dönüşüyor ama süt şöyledir, boyu uzatır, annelerin dostu diyor sanatsal bir sesle. Bu süt çocuğun için çok gerekli, ulaştırmak annenin görevi. Bir bebek bezinin kutusunda, ‘Sevgili anneler, canınızdan çok değer verdiğiniz&#8230;’ Canından çok değer ver, sonra kutsalsın çocuğun da kutsal. Biz anne hiçbir şey yapmasın demiyoruz. Bir tarafına anne yaz, bir tarafına baba yaz. Bir tarafına Cin Ayşe yap, bir tarafına Cin Ali yap. Çizim yapmışlar. O zaman bunu değiştirmek gerek. Bütün bunların toplumu bir toplumsal iklim, toplumsal bilinçaltı yaratıyor. Bütün bunlar toplumsal norm haline geliyor. Bütün bunları tek tek değiştirmek lazım ki babanın da yapabileceği bir toplumsal norm olsun. Babanın da yapabileceği bir bilinçaltı haline gelsin. Falanca sayıda kadın çalışanı olan kuruma kreş, falanca sayıda erkek olunca kreş yok. Akademiye gidelim, itibar ettiğim bir üniversite erken çocukluk araştırması yapmış demiş ki: erken çocukluk döneminde yeterli uyaran almayan ya da toksik strese maruz kalan çocukların beyni küçülür. Güzel, önemli bir araştırma. Araştırmanın raporunun olduğu yerde bir çocuk, anne onunla oynuyor. İlk İş Babalık kampanyası böyle doğdu. Çok ciddi bir farkındalık yarattı. Türkiye’de babaların çocukların </span><span style="font-weight: 400;">bakımında sorumlu oldukları konusunda önemli farkındalık yarattı. Bu kampanyayı herkese gönderiyoruz. Afişimizi asabileceğimiz, programımızı yayınlayabileceğimiz. Masal anlat, öfkelendiğinde şiddet gösterme gibi gibi. Sonra da Babayım kampanyası yaptık. Bugüne kadar 3 kampanya yaptık. Sen Benim Babamsın kampanyası var bir de. Bunlar farklı dönemlerde toplumda bilinç uyandırmak için yaptığımız kampanyalar.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/13/babalik-erkekligi-donusturmek-icin-onemli-bir-yer/">&#8220;Babalık Erkekliği Dönüştürmek İçin Önemli Bir Yer&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Erkeklere, Erkeklik Rollerini Oynamıyorum Deme Cesaretini Verin&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/06/erkeklere-erkeklik-rollerini-oynamiyorum-deme-cesaretini-verin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gülsünay Uysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2019 10:18:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Ebru Nihan Celkan]]></category>
		<category><![CDATA[erkeklik krizi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=35987</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Erkeklik Krizi’ni ‘haklarımı aslında ayrıcalıklarımı kaybediyorum’ korkusuyla yapılan birtakım eylem ve söylemler olarak tanımlayan Ebru Nihan Celkan, “Erkeklik, Türkiye’de hiç kolay bir şey değil. Dünyada da kolay olduğunu düşünmüyorum. Oynamak istemediğiniz birçok rolü oynamanızı gerektiren bir şey. Bu rolleri oynamıyorum deme cesaretini vermek önemli. Eminim içlerinde o verilen rolleri oynamak istemeyen birçok erkek var.” Diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/06/erkeklere-erkeklik-rollerini-oynamiyorum-deme-cesaretini-verin/">&#8221;Erkeklere, Erkeklik Rollerini Oynamıyorum Deme Cesaretini Verin&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Sivil Sayfalar olarak, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü gelmişken cinsiyet eşitliği mücadelesine erkeklerden doğru baktık ve hegemonik erkeklik meselesini merkeze alarak bir dosya hazırladık: Erkeklik Elden Gidiyor mu!? Dünyada ve Türkiye’de farklı erkeklik stereotiplerinin kriz halleri, e</span><span style="font-weight: 400;">rkeklikler meselesi erkek/kadın/LGBTİ her bireye dokunuyor. Sünnet, askerlik, evlilik, cinsellik, para kazanma, babalık gibi birçok sınav gibi etabı içeren erkek kelimesini “hak etmek” gerekiyor. Biyolojik olarak erkek doğan bir bireyin bedenine aldığı müdahale ile ilk adımını attığı bu süreç; “Erkek Adam Ağlamaz” cümleleriyle tamamlanıyor. Ardından askere gitmeden önce ilk cinsel deneyim: Milli Olmak meselesi. Çok bağıranın daha çok erkek olduğu askerliğin ardından para kazanmak geliyor, toplumun ideal erkeği güç ve para ile ilişkilendirilirken sınav bitmiyor. Baba olmamış bir erkek toplum tarafından tam bir erkek olarak görülmüyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki hiçbir şey değişmiyor mu? Modernizm, postmodernizm derken yeni yeni farklı erkeklikler ortaya çıktıkça kırılmalar olmuyor mu? Erkekliklerine başkaldıran erkekler yok mu? Ya da kadınların güçlenmesinden rahatsız olanlar. Erkeklik krizde diyebilir miyiz? Sivil toplum uzmanlarına, akademisyenlere sorduk&#8230; Edebiyattan, toplum bilimden, felsefeden, cinsellikten, şiddetten, teknolojiden, cinsiyet mücadelesi veren birçok kişiye sorduk. &#8220;Erkekler cinsiyet eşitliği mücadelesinde nerede olmalı? Hangi erkekler bu krizi yaşıyor? Peki ya babalar? Bu krizden çıkış nasıl mümkün olur? Kadın hareketi destek vermeli mi? Babaları ilgili baba yapmak o erkekleri eşitlikçi erkekler yapar mı?, Baba otoritesi? Babalar gerçekten dönüşüyor mu? Edebiyatta erkeklik krizleri? Cinsellik bu krizin neresinde? Televizyonda yeniden yeniden üretilen hegemonik erkeklikler&#8230; Felsefede eril tahakküm kodları…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz bu yazı dizisini hazırlarken biliyoruz ki kadınlar hala öldürülüyor ve erkeklik krizde olduğu ile yüzleşemiyor…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlk röportajımız Ebru Nihan Celkan ile…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ebru Nihan Celkan, birçok şapkası olan, hepsini sorgulayarak taşıyan güçlü bir isim&#8230; 14 yıl Volvo’da farklı görevler yapan Celkan, 2007 yılından bu yana oyun yazarlığı yapıyor. Merkeze oyun yazarını alan çalışmalarıyla öne çıkan buluT’u kurdu. Türkiye &#8211; Avrupa arasında farklı coğrafyalarda eşitlik için mücadele ediyor, konuşuyor, tartışıyor&#8230; Aynı zamanda TÜSİAD, Mercedes-Benz, Vodafone, Koç Holding, UN Global Compact gibi kurumlarda eğitim veriyor. </span></p>
<p>‘Erkeklik Krizi’ni &#8216;haklarımı aslında ayrıcalıklarımı kaybediyorum&#8217; korkusuyla yapılan birtakım eylem ve söylemler olarak tanımlayan Celkan bu krizin erkeklere ne yaptığını erkeklerin konuşmaya başlaması, yardım istemesi, haykırması ve yine kendilerinin çözüm üretmeleri gerektiğini ancak feminist hareketin yine el uzatmak durumunda kalacak gibi göründüğünü söylüyor. Ve özellikle erkeklere &#8216;geleneksel erkeklik rollerini oynamıyorum deme cesaretini vermenin&#8217; önemini vurguluyor.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biz bu röportajda Ebru Nihan Celkan ile Erkeklik Krizi’ni iletişim perspektifinden, bolca örnek ile ele aldık. Dert bende dermen bende diyebilecek erkeklerle tanışmak umuduyla okuyun&#8230; </span></p>
<p><b>Erkeklik krizi nedir? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yüzyıllardır kendisini inşa etmiş ataerkil bir sistemden bahsediyoruz. Kamusal alanda özel alanda var olan bir sistem. Erkeklik krizi bu ayrıcalıkların sorgulanmasıyla başlıyor. Bu sorgulama başladığı andan itibaren gelen savunma mekanizması, ben ayrıcalığımı kaybediyorum, haklarımı kaybediyorum korkusuyla yapılan birtakım eylemler ve söylemler.</span></p>
<p><b>Uzun yıllar kurumsal alanda iletişim üzerine yönetici olarak çalıştınız. Kurumsal alanda yaşayan erkekler hangi alanlarda kriz yaşıyorlar? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Açıkçası ben bir İsveç firmasında çalıştığım için biraz daha farklıydı. Birtakım kuralların en baştan konduğu ve oldukça sıkı takip edildiği bir yerdi. Ancak hayatın olağan akışında kadın ve erkek arasındaki farkı mümkün olduğu kadar eşitlemeye çalışan bir atmosferde olmasına rağmen sektör olarak iş makinası olduğu için bunu yapabilme kapasitesi ve Türkiye’de olduğumuz için biraz daha sınırlıydı tabi. </span></p>
<p><b>Kurumsal hayatta erkeklik krizi hayatın olağan akışında yaşananlardan farklı değil </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hayatın olağan akışında yaşanan alanlardan çok farklı olduğunu deneyimlemedim. Yönetim söz konusu olduğunda özellikle de cironun temelini oluşturan satış gibi alanlarda açık tereddütlerin dile getirildiği ve getirilirken de bunun normalmiş gibi ifade edildiğini çok fazla örnekle karşılaştım: “Tabi ki satışçı bir kadın olamaz”, “tabi ki böyle olması gerekiyor”, “tabi ki bu işe erkek çalışan bulmamız gerekiyor”, “tabi ki başvurular erkek olacak” gibi bazı departmanlar, çalışma alanları, işler için doğallaşmış ve hiç sorgulanmadan kabul edilmiş durumlar var. Orada bir sorgulama yaratmak imkânı oldukça zor. Spesifik bir iş için söyleyeyim mesela benim yaptığım: Saha mühendisliği. İş makinalarını sahada indiren ve onları harekete geçiren, eğitimini veren bir görev tanımı. 14 yıl aynı firmada çalışmış biri olarak ben hiç kadın saha mühendisi görmedim. Bu soru akla bile gelmiyor. Gündeme geldiğinde ciddiye alınmıyor. Şaka, espri olarak görülüyor. Hayatın olağan akışında var olan krizden çok farklı bir kriz yok ama şiddetin çeşidi değişiyor. Erkeklik krizi aile içerisinde yaşandığında bu direk eşe ve çocuklara yönelik bir şiddete dönüşürken ve fiziksel şiddet de söz konusuyken burada biraz daha farklı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"></span><span style="font-weight: 400;">Psikolojik şiddetten bahsediyoruz. Ben bunu yaşadım diyemem kendi adıma bilinçli bir psikolojik şiddete maruz kalmadım ama şakalardan tutun da herhangi bir toplantıdaki tavra kadar bu böyle. </span></p>
<p><b>Erkeklik krizi bazen mikro hareketlerde&#8230;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erkeklik krizi dediğimiz şeyin her türlü mikro harekette var olduğunu unutmamak lazım. Toplantıda bir kadın konuşurken dinlememek, kadının söylediği cümlelere küçümseyen mimiklerde bulunmak veya tartışmalarda erkeklere verildiği kadar söz vermemek&#8230; Küçük gibi görülse de aslında her biri bir araya geldiğinde büyük yaralar açan durumlar. Bunların her birinin de bilinç dışı erkeklik krizi olduğunu söyleyebilirim. O tavrı o kadar normalleştirmiş ki&#8230; </span></p>
<p><b>Mikro hareketler yani kâğıt kesikleri&#8230;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu oldukça basit görünen mikro aksiyonların her birine ben kâğıt kesiği diyorum ve milyonlarca kâğıt kesiğinin sakat bıraktığı bir durum var iş hayatında. Çünkü ortaya da çıkamıyor. O kriz hayatın olağan akışında çok rahat bir şekilde fiziksel şiddet olarak kendini gösterirken, kuralları çerçevesi çizilmiş yerlerde yüzünü başka şekilde gösteriyor ama bu şiddet değil mi bu da bir şiddet. Dolayısıyla ben fazla bir fark olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta önümüzde bir ekonomik kriz var ve başladı geliyor diye düşündüğümüzde de bu erkeklik krizinin iş alanlarında biraz daha görünür olacak. Bu zorlaşma karşısında erkekler kimi hedef olarak görecekler? Hayat bize bu kaybın acısının kadınlardan çıktığını gösterdi. Umarım öyle olmaz. </span></p>
<p><b>İletişimde erkeklik krizi örneklerinden bahsedebilir misiniz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Reklam ajansları üzerine düşünmek için oldukça önemli bir alan. Kim kreatif kim müşteri temsilcisi diye baktığımızda; işte kreatifin başında kimler var demeliyiz&#8230; </span><i><span style="font-weight: 400;">İletişimin dilini kim oluşturuyor </span></i><span style="font-weight: 400;">diye sormak gerekiyor. Bu tarihteki gibi. Tarihi kim yazdı? Dışarıdan baktığımızda denebilir ki iletişim başlığı altında kadınlar oran olarak çok daha fazla. O zaman ikinci bir soruya geçmeliyiz. </span><i><span style="font-weight: 400;">Kadınların bu artışı iletişimin hangi başlıklarında etkin? </span></i><span style="font-weight: 400;">Bunu sorgulamamız gerekiyor. </span>Kadınlar karar verici olmadıkları takdirde bu bize görsel dünyamızı şekillendiren çıktılar olarak yansıyor. <span style="font-weight: 400;">Kadın bile olsalar, altını çizmek lazım, </span>erkeklik krizini anlayabilmek için içselleştirilmiş cinsiyetçiliğin izlerini takip etmek lazım. <span style="font-weight: 400;">Yani kadınlarda da içselleştirilmiş cinsiyetçiliğin izlerini takip etmek lazım. </span>Oransal olarak kadınların yükselmesi aynı zamanda o alanda cinsiyet eşitliğinin sağlanmış olduğu anlamına gelmez<span style="font-weight: 400;">. Bunu direk etkilemez. Bunun için bazı farkındalık çalışmaları lazım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu kriz nerede baş gösteriyor. Yıllardır yapılan reklamlar oldukça cinsiyetçi diye fotoğrafı koyduğumuz anda şu refleks geliyor: </span><i><span style="font-weight: 400;">İyi de ne yapalım erkekleri yemek yaparken mi resmedelim? </span></i>Sorunun kendisi bir erkeklik krizi olmakla beraber bunu bir defansa çeviriyor olmak oldukça problemli. <span style="font-weight: 400;">Sen beni mutfağa sokamazsın, ben yemek yapmam&#8230; diyor. Ve bu soru genelde erkeklerden geliyor. Şöyle sorularla da karşılaştığımız oluyor? Neden arabayı kadınlara kullandırmıyorsunuz? Aa hiç fark etmemiştik. Burada o kadar içselleştirilmiş bir cinsiyetçilik var ki </span>arabayı hep erkeklere kullandırdığının farkında olmama durumu söz konusu<span style="font-weight: 400;">. Peki şimdi bundan sonra yapar mısın? Ya benim arabam transporter, daha başka işlerle hasbihal eden bir araç, bunun şoförünü şimdi kadın mı yapayım. </span>Erkeği çıkartıp kadını koymak üzerine düşünüyor olmak bile başlı başına bir travmatik hal yaratıyor. <span style="font-weight: 400;">Direk bunlar sorgulandığı zaman zihinlerde ben alanımı kaybedeceğim korkusu başlıyor. Bu korku kendisini hem dilde hem jestte gösteriyor. </span>Jestleri çok önemsiyorum <span style="font-weight: 400;">çünkü dil gibi değil hemen gelmiyor, </span>feminist hareket dil üzerine çok yoğun çalıştı. Bu konuyu erkekle konuşmamaya başladı. Bu da konuyu anlamaktan mı yoksa eleştiriden çekinmekten mi kaynaklanıyor çok emin değilim.<span style="font-weight: 400;">. Konuşmamaya ve bunu jestlere intikal ettirmeye başladıklarını görüyorum yaptığım eğitimlerde. Bu da üstüne düşünmemiz gereken bir şey. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonuçta baktığımızda iletişimdeki göstergeler yıllardır oldukça cinsiyetçi iletişim çalışmaları yapıldığını ortaya koyuyor sayısal veri olarak da içerikte de. </span>Tartışmaya açtığımız anda savunma mekanizması krizin boyutunu gösteriyor<b>. </b><span style="font-weight: 400;">Kadının yeri tabi ki mutfak, o arabayı tabi ki erkek kullanacak, tabi ki o pompacı erkek olacak. Bunun sorgulanması dahi ilk önce espriye, dalga geçmeye, işin biraz daha ciddiyetini anladıktan sonra korkuya ve bu korkuyu dile getirmeye dönüşebiliyor. Eğitimlerde neden bu reklamda kadın yok dediğimde, “ne yapalım, kadınlara lastik mi değiştirtelim” gibi oldukça içi boş, tamamen defansif cevaplar alabiliyorum. </span></p>
<p><b>TV&#8217;de, reklamlarda nasıl bir erkeklik kurgulanıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu bir mücadele, anlık bir şeyle değişebilecek bir şey değil. Şu çok önemli: Tarihin en eski adaletsizliği ile uğraşıyoruz. İster yaratılış teorisine inanın ister evrim teorisine inanın. Dolayısıyla üç beş tane çalışma yaptık, dört beş tane yasa çıkarttık diye burada ani bir düzelme beklemek hem yanlış hem aldatıcı fakat diğer taraftan şunu da fark etmek lazım birtakım gruplar birtakım çalışmalar yapıyor. </span>Özellikle kadın hareketinin güçlü ve başarılı bir şekilde bu konulara eğilmesi, arkasını bırakmaması ve sürekliliği reklamlarda birtakım değişikliklere sebep oldu<span style="font-weight: 400;">. Özellikle </span>babalık konusu reklamlarda pozisyon değiştirmeye başladı <span style="font-weight: 400;">ama bunun peşini bırakmamak lazım. Oransal olarak bilmiyorum ama surette bir değişim olduğunu, birtakım firmaların birtakım reklamcıların arzulu olduğunu ve bu alanda denemeler yaptığını görüyoruz önemli olan onları cesaretlendirmek ve onların sayısını artırmak. Eşitliği sağlayana kadar da peşini bırakmamak. </span></p>
<p><b> Türkiye’de hangi alanlarda erkeklik krizi yaşanıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Her alanda var, nerelerde olmadığına bakalım. Ben medyada erkeklik krizinin biraz daha farklı yaşandığını gözlemliyorum. Kadın gazetecilerin oldukça ısrarlı tutumu, var olan sorunları tartışmaya açmaları, birtakım erkeklerin bu tartışmalara kendi üslubunca katılıyor olması erkeklik krizinin farklı bir şekilde yaşandığını gösteriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hiç beklemediğimiz alanlardan beklenmedik şeyler çıkabiliyor. Mesela ben mavi yakalılarla, gri yakalılarla eğitim yaptığımda erkeklik krizinin daha az yaşandığını görüyorum. Biraz daha üst sınıf beyaz yakalı, orta üst sınıf ile yaptığımda daha şiddetli bir erkeklik krizi ile karşılaşabiliyorum. Sınıfsal bir şey değil. Alt sınıf erkeklik krizini daha az yaşıyor, üst sınıf biraz daha fazla yaşıyor gibi bir şey diyemiyorum. Ama şaşırtıcı yerlerde şaşırtıcı şeylerle karşılaşabiliyorum. Genelleme yapılamaz, her yerde karşımıza çıkabilir. Bankada kuyruk beklerken bile karşımıza çıkabilir. Benim işim acil, önemli sen evde oturuyorsun benden sonra dur gibi. Bu da bir erkeklik krizi. Nerede çıkacağını bilemiyoruz. Politikada olduğu kesin. Bir parti %33 kadın kotası uygulayacağım diye kendisi yazmış, ne belediye başkanı adaylarında, ne milletvekili adaylarında %10’u sağlayamamış. Söylemle eylem arasında bu kadar fark var. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama tartışan alanları görüyorum. Biliyorum ki oyuncular, sinemacılar, dizi yapanlar, tiyatrocular bu konuyu gündemlerine almış durumdalar ve tartışıyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Iletişim dünyası da açık. Radikal tepkiler alıyorum bazen ama bazı reklamcıların, </span><i><span style="font-weight: 400;">‘ne yapalım bu hatayı yapmışız’ </span></i><span style="font-weight: 400;">dediklerini de görüyoruz. Erkeklik krizi konusunda feminist hareket oldukça başarılı. Diyalog kanallarını açık tutarak, bunları sürekli tekrarlayarak, bu istatistikleri sürekli ortaya koyarak, problemin kaynağını sürekli göstermeye çalışarak, büyük bir sabırla yaşanan şiddet olaylarında davaları asla bırakmayarak, o davalarda yapılan savunmalar üzerinden erkeklik krizini göstererek oldukça önemli bir işlev görüyor. Bunu bu kadar net ortaya koymak çok önemli. </span></p>
<blockquote><p>Özellikle kadın hareketinin güçlü ve başarılı bir şekilde bu konulara eğilmesi, arkasını bırakmaması ve sürekliliği reklamlarda birtakım değişikliklere sebep oldu<span style="font-weight: 400;">. Özellikle </span>babalık konusu reklamlarda pozisyon değiştirmeye başladı <span style="font-weight: 400;">ama bunun peşini bırakmamak lazım. Oransal olarak bilmiyorum ama surette bir değişim olduğunu, birtakım firmaların birtakım reklamcıların arzulu olduğunu ve bu alanda denemeler yaptığını görüyoruz önemli olan onları cesaretlendirmek ve onların sayısını artırmak. Eşitliği sağlayana kadar da peşini bırakmamak.</span></p></blockquote>
<p><b>Türkiye toplumu erkeklik krizini konuşmaya hazır mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye çok çeşitli. Bazı kesimleri çok hazır bazı kesimlerin ise hazır olmadığını gözlemliyorum, deneyimliyorum. Konuşmak zorundayız çünkü bu ülkede kadınlar öldürülüyor ve öldürülmeye devam ediyor. Sayı gittikçe artıyor. Burada konuştuğumuz şey hayati bir mesele. Ne kadar teorik bağlamda konuşuyorsak da hayatın olağan akışında biz bu konuları konuşmazsak insanlar ölmeye devam edecekler. Şunu fark etmek çok önemli: Bunu kabul eden erkekler olduğunu da görüyoruz. Patriarka dediğimiz şey, erkek egemen toplum, erkeği de ezer. Erkeklik krizi yaşamak yerine, ‘</span><i><span style="font-weight: 400;">Ben bundan nasıl etkileniyorum. Bu ataerkil toplum yapısı bana hangi noktalarda problem yaratıyor</span></i><span style="font-weight: 400;">’u sorgulamaya başlayan erkeklerin arttığını görüyorum. Erkeklik Türkiye’de hiç kolay bir şey değil, dünyada da olduğunu düşünmüyorum. Oynamak istemediğiniz birçok rolü oynamanızı gerektiren bir şey. Bu rolleri oynamıyorum deme cesaretini vermek açısından önemli. Eminim içlerinde o verilen rolleri oynamak istemeyen birçok erkek var. Dolayısıyla benim gözlemim birazcık daha gençler arasında sorgulandığı. </span></p>
<p><b>Erkeklik krizi konusunda dünya ile Türkiye’yi kıyaslarsak&#8230; </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ben Almanya’ya gidip geliyorum. Bir de İsveç firmasında çalıştığım için oradan bakabilirim. Bizim en büyük avantajımız kadın hareketi. </span>Türkiye’deki kadın hareketi oldukça köklü, güçlü, derin ve yaygın çalışma yapıyor. <span style="font-weight: 400;">Feminist hareket özellikle Almanya özelinde çok lokal kalmış durumda. Oldukça küçük gruplar ve sayıya indirgenmiş bir mücadele şeklinde yürüyor. Bizim Türkiye’de yaygın şekilde yaptığımız sorgulama Almanya’da çok sınırlı alanlarda yapılıyor. Bu bizim avantajımız ve bu tartışma alanlarının çeşitliliğini arttırmamız gerek. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Peki dezavantajımız ne?: Yasalar. İsveç özelinde konuştuğumuzda, İsveç’teki avantaj sadece yasalar değil, toplumun genelinde toplumsal cinsiyet meselesine bakış var. Bu meseleye bakış küçük yaşlarda ele alınıyor. Okuldan başlıyor yasadan da önce. Ama erkeklik krizini onların da yaşadığını biliyorum. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mesela Almanya’nın bazı bölgelerinde kurumlar eşitlik profesyoneli istihdam etmeye başlamışlar. Her kurum bir eşitlik profesyoneli alıyor kendisine. Sürdürülebilirlikten hariç sadece eşitlik konusunda çalışıyor o kişi. Erkek öğrencilerle kadın öğrencilerin hakları eşit mi, erkek öğretmenlerle kadın öğretmenlerin hakları eşit mi, biz bursları eşit mi dağıtıyoruz? Bütün anlamda eşitliğe bakılıyor. Ve hep kadın alınıyormuş bu kişiler. Bir toplantıda bir müdür dedi ki: “Ben bunu anlamıyorum neden bir erkek eşitlik müdürü olamıyor.” Aslında güzel bir soru. Ama bir yandan da kendi haklarının bir kadın tarafından korunuyor olmasını sorguluyor. </span>Yıllardır kadınlar haklarının nasıl erkekler tarafından verilmesini beklediyse şimdi de aslında bunu eşitlemek için böyle bir durum var. <span style="font-weight: 400;">Şu an terazinin eksi tarafında bulunan kadınlar eşitliği sağlamak konusunda biraz daha farklı bakıyor olacaklardır dedik sonra da kotalardan şikayetçi oldu. “Yasalarla kotaların konmasını çok anlamsız buluyorum çünkü bir işi ben daha iyi yapıyorsam ve orada sadece kotayı tutturmak için oraya kadın alıyorsam burada bu problem var” gibi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Benim Almanya&#8217;da en çok duyduğum şeyler: Kota uygulamasından şikayetçi olunması, eşitlik, çeşitlilik gibi konularda kadınların daha çok ön plana çıkıyor olması. Erkeklik krizinin yaşandığı alanlar olarak bunları görüyorum ama tabi iktidar pozisyonunu kaybediyor olmanın yaşattığı oldukça sıkıntılı bir durum var. Çok farklı tepkiler görmüyorum Almanya özelinde de. Ayrıcalıklarımızı neden paylaşmak zorunda kalıyoruz sorusunu görmek mümkün. Ama şunun altını çizmek istiyorum Almanya’da kanun koyucular bu anlamda farklı bir açıklığa sahip. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burada da eskisi gibi değil artık kötüleşmeye başladı diyen arkadaşlarımın yaşadığı İsveç örneğimiz var bir de. Her şey hem yasalar tarafından kontrol altına alınmaya çalışılıyor, bu anlamda hem de insanların bilinçlendirilmesi çalışmaları sürekli yapılıyor. Ama zaten dünya ekonomik forumunun her sene açıkladığı cinsiyet eşitliği raporunda da İskandinav ülkeleri ilk sıralarda. Şunu görmek önemli: Türkiye’de çok güçlü bir kadın hareketi var. Bu konuları tartışma gündeminde tutuyorlar çünkü çok rasyonel bir gerekçe var, ölüyorlar. </span>Bu mücadelenin 6284 İstanbul Sözleşmesi gibi anayasada daha da çok yer alması bizi çok iyi bir yere getirecek. Türkiye’de sistemin kadınların sesini duyması bu sese kulak vermesi gerekiyor. Ve bu bağlamda yasalar çıkartması gerekiyor.</p>
<p><b>Erkeklerin bu krizden çıkmaları için bir fırsat var mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gönlüm isterdi ki herkes kendi çözümünü kendisi bulsun. Ama maalesef </span>erkeklere feminist hareket el uzatmak durumunda kalacak. <span style="font-weight: 400;">Onları bu krizden çıkartacak şey yıllardır kadınların yaptığı sorgulamayı başlatıyor olmaları kendileri için. </span>Kadınların yaşadıkları durumları sorgulayan gözlerine erkeklerin de sahip olmalarıyla ancak mümkün<b>. </b><span style="font-weight: 400;">Öncelikle bu yaşanan durumun kendileri üzerinde sosyolojik, psikolojik yarattığı negatif durumların farkına varmaları lazım. Feminist hareket bunu sorguluyor, bunu fark etmeleri için oldukça zorlayan birtakım şeyler yapıyor ama ne olursa olsun kendilerinin söz alıp demeleri lazım ki </span>ben bu erkeklik gömleğini giydiğimden beri bunları bunları tecrübe ettim ve bu tecrübeler beni psikolojik olarak, fiziksel olarak kötü etkiledi<span style="font-weight: 400;">. Ben bu gömleğin giyilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum veya ben farklı bir erkekliğin benim yaşam kalitemi daha da değiştireceğini güçlendireceğini, benim hayattaki var oluşumu zenginleştireceğini düşünüyorum. Bunu duymamız veya bunu deneyimlemeleri gerekiyor. Babalık çalışması yapan birtakım kurumlar var ve onların yayımladıkları birtakım kitapçıklar var, orada bu çok güzel anlatılıyor. Çocuğumla beraber vakit geçirmenin ve sadece çizilmiş sınırlar içerisinde değil onun her şeyiyle ilgilenmenin nasıl benim değiştirdiğini gördüm diyen farklı farklı sınıflardan babalar var. </span>Çizilen erkeklik rolünün dışına çıkıldığında erkeklerin ne tür bir çeşitliliğe açılabildiğini görmesi bu krizden çıkmanın en önemli yolu <span style="font-weight: 400;">ama işte yara bende şifa da bende demek lazım. Ajda Pekkan’ın dediği gibi, “dert bende derman bende”. Bunu erkeklerin söylemesi lazım. </span>Buradaki dert erkeklerde nasıl bir olumsuzluk yaratıyor, bunu haykırmaları ve çözüm üretmeleri gerekiyor. <span style="font-weight: 400;">İlham almak için feminist harekete ve LGBTİ hareketine bakmanın oldukça faydalı olacağına inanıyorum.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2019/03/06/erkeklere-erkeklik-rollerini-oynamiyorum-deme-cesaretini-verin/">&#8221;Erkeklere, Erkeklik Rollerini Oynamıyorum Deme Cesaretini Verin&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
