<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yurttaşlar Derneği arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/yurttaslar-dernegi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yurttaslar-dernegi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 24 Jan 2018 09:29:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Yurttaşlar Derneği arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/yurttaslar-dernegi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8220;İnsan hakları ve çevre mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları arasında vizyon birlikteliği yok!&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/27/insan-haklari-ve-cevre-mucadelesi-veren-sivil-toplum-kuruluslari-arasinda-vizyon-birlikteligi-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2017 11:46:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bisiklet]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Af Örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[ALAKIR VADİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[BÜYÜKNOHUTÇU]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Global Witness]]></category>
		<category><![CDATA[Greenpeace]]></category>
		<category><![CDATA[HES]]></category>
		<category><![CDATA[KHK]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[REŞİT ELÇİN]]></category>
		<category><![CDATA[Taner kılınç]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası af örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://sivilsayfalar.overteam.com/?p=22004</guid>

					<description><![CDATA[<p>Reşit Elçin: Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliği eksik. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası sivil toplumun içinde bulunduğu ahval tüm çıplaklığıyla ortada. Kapatılan dernek ve vakıflar 2 binin üzerinde. Tutuklanan ve davaları devam eden insan hakları savunucuları, artan şiddet, KHK&#8217;larla işlerine son verilen aktivistler, OHAL&#8217;i fırsat bilen kimi müteşebbisler, OHAL sonrası sine-i millete [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/27/insan-haklari-ve-cevre-mucadelesi-veren-sivil-toplum-kuruluslari-arasinda-vizyon-birlikteligi-yok/">&#8220;İnsan hakları ve çevre mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları arasında vizyon birlikteliği yok!&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Reşit Elçin: Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliği eksik.</strong></p>
<p>15 Temmuz darbe girişimi sonrası sivil toplumun içinde bulunduğu ahval tüm çıplaklığıyla ortada. Kapatılan dernek ve vakıflar 2 binin üzerinde. Tutuklanan ve davaları devam eden insan hakları savunucuları, artan şiddet, KHK&#8217;larla işlerine son verilen aktivistler, OHAL&#8217;i fırsat bilen kimi müteşebbisler, OHAL sonrası sine-i millete dahi dönemeyen, kendi içine kapanan kurumlarıyla birlikte sivil toplum&#8230;<span id="more-22004"></span>OHAL&#8217;in sivil topluma yansımalarını konuşmak için Sivil Sayfalar adına pek çok sivil toplum kuruluşuna röportaj talebinde bulundum; Kimi kurumlar zaten kapatılmışken, bazıları da sorularıma kapılarını kapatırken, açık kalanların çoğu da &#8220;OHAL&#8217;le ne alakası var&#8221; diyerek kapı dışı bıraktı. Keza, ülkenin büyük sivil toplum kurumlarıyla OHAL sonrası sivil toplumun durumunu da konuşmayı talep ettim, bu defaysa &#8220;kapı duvar&#8221;.<strong>  </strong></p>
<p>Geçen 9 Mayıs&#8217;ta öldürülen Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu ve aldıkları tehditlerle basına yansıyan Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu&#8217;nun  tekrar tehdit alması vesilesiyle çevre mücadelesi ve insan haklarını gündeme taşıyalım istedim. Konu kapsamında uzun yıllar çevre mücadelesi alanında faaliyet gösteren ve şu anda <span style="font-weight: 400;">Greenpeace&#8217;de İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu olarak çalışan Reşit Elçin ile kişisel olarak sohbet ettik. Belirtmek gerekir ki, bu hususta çevre konularında faaliyet gösteren STK&#8217;ların büyük çoğu, röportaj talebimize ya olumsuz yanıt ya da hiç yanıt vermedi. Elçin&#8217;le ile insan hakları ve çevre mücadelesinin  nasıl ortaklaştırılabileceği, sivil toplumun müştereklerini ve çevre mücadelesini konuştuk. Soruları kendi adına yanıtlayan Elçin, sivil toplumun, vizyonu ve  varlığını idame ettirmek arasında kaldığını ve ikinciden yana kullandığını dile getiriyor&#8230;</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Global Witness’ın son raporuna göre, 2016, en fazla doğa hakkı savunucusunun öldürüldüğü yıl oldu. Bu artışın en önemli nedenlerinden biri olarak da suçluların ceza almaması gösterildi. Keza, Türkiye&#8217;de de,  Antalya&#8217;nın Finike İlçesi&#8217;nde taş ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınan Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çifti  9 Mayıs&#8217;ta öldürüldü; Alakır Vadisi’nde yaşayan ve bölgedeki HES&#8217;lere karşı mücadele veren Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çiftinin tehdit aldığı kamuoyuna yansıdı ve yansıyor. Türkiye’deki doğa hakkı savunucularına yönelik tehdit ve şiddeti nasıl yorumluyorsun? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence bu, toplumsal yapının şu an nasıl şekillendiğiyle alakalı. Şöyle söyleyeyim, son birkaç yıldır siyasi atmosfer toplumu nasıl dönüştürüyorsa, bunun çevre mücadelesi veren insanlarda yansımasını görüyoruz. Bunun türevlerini diğer alanlarda, insan hakları alanında da bulabilirsiniz. </span></p>
<p><b>Türkiye’de çevre mücadelesine yönelik tehditler yeni mi?</b></p>
<figure id="attachment_21031" aria-describedby="caption-attachment-21031" style="width: 316px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-21031" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/gunes-tarlasi-kime-hizmet-edeceks0-1.jpg" alt="" width="316" height="158" /><figcaption id="caption-attachment-21031" class="wp-caption-text">Reşit Elçin.</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Çatışmaların olduğu yerler oluyordu; çevreciler kimi zaman kamu otoriteleriyle kimi zaman da şirketlerin görevlileriyle çatışıyordu. Bu konuda 2014 yılında Soma Manisa’yı hatırlayabiliriz. Orada termik santrale direnen köylülerle, şirket görevlileri arasında kavgalara varan çatışmalar çıkmış, &#8216;olaylar&#8217; yaşanmıştı. Dolayısıyla pek de yeni bir durumdan söz edemeyiz. Toplumumuzun gergin bir yapısı olduğu için, bunun da yansımalarını gözlemleyebiliyoruz.</span></p>
<p><b>Ama galiba ilk defa  insan canına kastedildi&#8230;</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir çiftin öldürülmüş olması ve savunucu olmaları olayı daha çok gündemin üst sıralarına taşıdı.</span></p>
<h4>&#8220;<span style="font-weight: 400;"> OHAL’le beraber gelen o korku atmosferi, diğer hareketler gibi çevre hareketini de kısıtladı ve baskıladı. Bu da hareketin bittiği anlamına gelmiyor tabii ki, farklı farklı dinamikler ve enstrümanlarla bu hareket devam ediyor. Mesela son 1-2 yıldır hukuki mücadelenin daha da yoğunlaştığını söyleyebiliriz.&#8221;</span></h4>
<p><b>Baskı ve tehditler çevre mücadelesine nasıl yansıyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence oldukça yansıyor. Devletin Kürt meselesine, azınlıklara yönelik politikaları olsun, OHAL’den kaynaklı politikalar olsun, bunun etkisini görüyoruz. OHAL’le beraber gelen o korku atmosferi, diğer hareketler gibi çevre hareketini de kısıtladı ve baskıladı. Bu da hareketin bittiği anlamına gelmiyor tabii ki, farklı farklı dinamikler ve enstrümanlarla bu hareket devam ediyor. Mesela son 1-2 yıldır hukuki mücadelenin daha da yoğunlaştığını söyleyebiliriz.</span></p>
<p><b>Hukuki mücadele kısmını biraz daha açabilir miyiz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çevresel sorunlara yol açan aksiyonları engellemek için çevre hareketlerinin ve örgütlerinin hukuki yollara başvurmasında daha bir yoğunlaşma olduğunu söyleyebiliriz. Baskının yarattığı bir durum olarak söylemiyorum ama böyle bir sonuç var. </span></p>
<p><b>Yani çevre mücadelesi ‘sokaklardan’ çıkıp hukuki mücadele vermeye mi yöneliyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tam anlamıyla olmasa da böyle bir eğilim var, evet.</span></p>
<p><b>Farklı bir şekilde sorarsak bu cinayet ve tehditlerin OHAL döneminde yaşanması tesadüf mü?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence değil. Doğrudan OHAL nedeniyle oldu diyemeyiz ama OHAL’i var eden ve OHAL’i devam ettiren siyasal atmosferden kaynaklandığını söyleyebiliriz. </span></p>
<p><b>Çevre dünyası söz konusu saldırılara yeterince tepki vermedi sanki…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tepki veren oluşumlar da oldu, kayıtsız kalanlar da. Açıkçası bunun bir adli vakaymış gibi medyada yansıtılmış olmasının etkisi vardır muhakkak ama esas olarak o korku atmosferinden dolayı da bir çekince olduğunu söyleyebiliriz.</span></p>
<p><b>OHAL’in eylemliliklere izin vermeyen “hukuki” yaptırımları dışında, özellikle çevre mücadelesi yürütenlerin eylemlere katılmaları nedeniyle işten atılma korkusu yaşadıkları ve bu yüzden mücadele ivmesinin  de düştüğü yaygın kanaat…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Herhangi bir toplumsal mücadeleye karşı olmaya dair bir düzenleme söz konusu&#8230; KHK’larla işten çıkarma gibi. Dolasıyla “bu mücadeleye katılırsam, ben de barış isteyen akademisyenler ya da diğer memurlar gibi, işten atılabilirim” diye korkuyor olabilir insanlar.</span></p>
<p><b>Çevre mücadelesi veren kimi sivil toplum kurumlarının kayıtsızlık içerisinde olmalarını nasıl yorumluyorsun? Mücadelenin sadece yerelle sınırlı olması bunda bir etken mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonuçta Antalya’da taş ocaklarına karşı mücadele çok yerel bir meseleydi ama onların yürüttükleri mücadele nedeniyle öldürülmüş olmaları bütün çevre camiasının bir kaybı olmalıydı, bunu sadece yerellikle açıklayamayız ama bunu korku atmosferine bağlayabiliriz.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliği eksik&#8221;</span></h4>
<p><b>“Bütün çevre camiasının bir kaybı olmalıydı” dedin, olmadı mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Olmadı tabii ki de. Hani böyle büyük bir baskı, soruşturmanın derinleştirilmesi, bu konunun ülkenin ulusal gündemine taşınması, orada yer edinmesi gibi çok da etkili olmadığını düşünüyorum.</span></p>
<p><b>Büyüknohutçu çiftinin öldürülmesi insan hakları için çalışan sivil toplum kurumlarının da gündemine pek girmedi… İnsan hakları ve çevre mücadelesi ortaklaşamaz mıydı?</b></p>
<figure id="attachment_21033" aria-describedby="caption-attachment-21033" style="width: 425px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-21033" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/fft2mm7141814.jpg" alt="" width="425" height="157" /><figcaption id="caption-attachment-21033" class="wp-caption-text">Alakır Nehri&#8217;ndeki HES&#8217;lere karşı mücadele eden Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu çiftinin yaşadığı alana giden su kaynağını engelleyen HES şirketi, daha sonra çiftin arazisinin giriş kapısı önüne dört kamera yerleştirmişti.</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Zaman zaman bu iki mücadele ortaklaşıyor. Çevresel yıkıma yol açan bazı uygulamalar gerçekten insan haklarını da ihlal edebiliyor. Bir yerde su ya da hava kirliliği yaratan endüstriyel bir tesisin denetlenmemesi aslında temel yaşam haklarının ihlal edildiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, Türkiye’de insan hakları ile çevre örgütleri arasındaki iş birliğinin eksikliğinden söz edebiliriz. </span></p>
<p><b>Peki, bu ortaklaşma nasıl sağlanır, sivil topluma düşen rol nedir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Zor bir soru, çok derin bir mesele. Disiplinler arası diyebileceğimiz, kolektif bilgi üretmek ya da müşterek bir mücadele alanı olarak görme kısmı ancak hayati bir noktaya vardığında ortaya çıkabiliyor. Burada vizyonel bir iş birliğinden söz edemiyoruz. Yani şöyle bir şey oluyor: Bir mesele hem insan hakları STK’sını hem de çevre STK’sını o gün, o anda etkiliyor ve aciliyet söz konusu ise o zaman kendiliğinden bir iş birliği, ortak bir hareket gelişebiliyor fakat bir vizyon birlikteliğinden söz edemiyoruz.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;&#8230;bisiklet alanında çalışan yani bisikletin bir ulaşım aracı olarak gündelik hayatta yer almasını isteyen sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok ya da mülteci hakları üzerine çalışan sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok. Geçici iş birlikleri ya da proje ortaklıkları oluyor ama böylesi bir ağ yok.&#8221;</span></h4>
<p><b>O halde STK’lar neden müştereklerde buluşamıyor? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ağ eksikliğinden kaynaklanıyor olabilir. Sivil toplum alanları arasında, farklı alanlarda bulunan sivil toplum kuruluşlarını birbirine bağlayacak ağların eksikliğinden söz edebiliriz. Kendi içinde aynı uzmanlık alanında çalışan farklı sivil toplum kuruluşları olsun, farklı alanlarda çalışan farklı sivil toplum kuruluşları olsun bunları bir araya getirecek bir arada tutan ağların eksikliğinden söz edebiliriz. </span></p>
<p><b>Nasıl yaratılacak bu ağlar?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun elzem bir ihtiyaç olduğu anlaşıldığı zaman bence kendiliğinden gelişecek. Çünkü birilerinin bu eksikliği görüp, bu eksikliği çözmeye yönelik proje geliştirmesiyle çok da oluşacak gibi durmuyor.</span></p>
<p><b>Sivil Sayfalar var ama…(Gülüyoruz)</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eminim, Sivil Sayfalar bu ağın gelişmesini hızlandırıyordur, hani ben öyle düşünüyorum Sivil Sayfalar’ı. Birbirinden haberi olmayan farklı alanda çalışan, iyi çalışmalar yürüten birçok sivil toplum kuruluşu var. Sivil Sayfalar vasıtasıyla da bu kuruluşlar birbirinden haberdar oluyor. Ama bu haberdarlığın üzerine, bunları bir araya getirecek ağların eksikliğinden söz ediyoruz. Çok basitçe, bisiklet alanında çalışan yani bisikletin bir ulaşım aracı olarak gündelik hayatta yer almasını isteyen sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok ya da mülteci hakları üzerinden çalışan sivil toplum kuruluşlarının bir ağı yok. Geçici iş birlikleri ya da proje ortaklıkları oluyor ama böylesi bir ağ yok.</span></p>
<p><b>İş birliklerinden çok sanki güç birliği yapılıyor…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence ikisi de oluyor ama esasında güç birlikteliğini görünce daha açık oluyorlar.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;&#8230;büyük sivil toplum kuruluşları için kendilerini var ettirmek ile vizyonunu devam ettirmek arasında bir seçim yaparsa, kendilerini var ettirmek/devam ettirmek, vizyonundan önce gelir.&#8221;</span></h4>
<p><b>Açıkça sormak gerekirse, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları gerçekten birbirlerinden bihaber mi yoksa her STK kendi mahallesinde mi güçlü olmak istiyor? Zira ülkedeki STK’lar genel politikaların yerele iz düşümü gibi isimlerinden dahi temsiliyetleri anlaşılıyor</b><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu durum yani sivil toplum kuruluşlarının birbiriyle entegrasyonu, gerçekten sosyo-ekonomik paradigmadan, onun yarattığı yapıdan, kurduğu hiyerarşiden, toplumsal düzenden çok da farklı değil. </span></p>
<p><b>Sivil toplum </b><b>enstürmantalize </b><b> mi ediliyor o halde?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum kendini böyle geliştirdi diyelim.</span></p>
<p><b>Nasıl yani? Biraz açabilir misin?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kabaca şöyle söyleyebiliriz; örneğin, bir bölgenin kalkınma planını hazırlarken, ilgili bakanlık olan kalkınma bakanlığı, o bölgedeki sivil toplum kurumlarıyla çok yüzeysel bir temasta bulunarak o politikaları daha çok, söz konusu kalkınmayı gerçekleştirecek sektörlerin ihtiyaçları üzerinden planlıyor. Gerçekten toplumun refahı, çevresel sürdürülebilirlik için değil sektörlerin kısa ya da uzun vadeli faydalarını gözeterek belirliyor, dolayısıyla bu şema sivil toplumda da var. Sivil toplumda kendi politikalarını geliştirirken bu şemayı izliyor. Şöyle denilebilir; büyük sivil toplum kuruluşları için kendilerini var ettirmek ile vizyonunu devam ettirmek arasında bir seçim yaparsa, kendilerini var ettirmek/devam ettirmek, vizyonundan önce gelir. </span></p>
<p><b>Kaldığımız yerden devam edersek, kamuoyuna yansıyan haberlerde yine sanki çevre aktivistleri ve yerel halk arasında bir uzlaşmazlık söz konusu. Halk bulundukları yerlerde çevreci hareketleri istemiyor mu?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yerel halkın çevreci hareketlerle bütünleştiği yerlerde var bütünleşmediği yerlerde. Konuya göre değişebiliyor. Çoğu yerde çevreci hareketler aslında sırf doğa/çevre koruma üzerine olmayabiliyor.</span></p>
<h4><span style="font-weight: 400;">&#8220;Gezi sonrası, bazıları korular ve ormanlar için mücadele ediliyordu, bir çevre hareketi gibi, çünkü argümanlar hep yeşil üzerinden ağaç üzerinden ve doğa üzerinden kuruluyordu. Ama çevre hareketleri değillerdi, o kitlenin kendi konforlu yaşam alanını korumasıydı.&#8221;</span></h4>
<p><b>Ne gibi mesela?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yaşam alanını, yaşam hakkını koruma mesela, kendini insan haklarını koruma üzerinden de şekillenebiliyor. Sonuçta yerel STK’lar çevresel argümanlar üzerinden kampanyalarını yapabiliyorlar. Ve bu onların çevreci hareketler olduğu anlamına gelmiyor. Bu konuda yine bir endüstri tesisini örnek verebiliriz: Mesela her hangi bir </span><span style="font-weight: 400;">yere kurulması planlanıyor, </span><span style="font-weight: 400;"> burada halkla bütünleşik bir çevre hareketinden de söz edebiliriz ama genel eğilim ‘burada yapılmasın’ ama ‘başka bir yerde yapılabilir şeklinde.</span></p>
<p><b>Daha da somutlaştırabilir misin?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Halkla bütünleşmiyorsun diyorsun ya. Genele dair soruyorsan zaten çevreci hareketlerin çoğu aslında salt çevre hareketi değil. Şöyle düşünebiliriz; Gezi sonrası, bazıları korular ve ormanlar için mücadele ediliyordu, bir çevre hareketi gibi, çünkü argümanlar hep yeşil üzerinden ağaç üzerinden ve doğa üzerinden kuruluyordu. Ama çevre hareketleri değillerdi, o kitlenin kendi konforlu yaşam alanını korumasıydı.</span></p>
<p><b>“Konforlu”yu olumsuz anlamda mı kullanıyorsun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Vaka anlamında kullanıyorum. </span></p>
<p><b>Dolayısıyla çevre mücadelesinden çok, politikleşmiş bir sivil toplumu mu işaret ediyorsun?</b></p>
<figure id="attachment_21034" aria-describedby="caption-attachment-21034" style="width: 198px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-21034" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/12/85008.jpg" alt="" width="198" height="132" /><figcaption id="caption-attachment-21034" class="wp-caption-text">Gülen Cemaatine yönelik soruşturma kapsamında 6 Haziran&#8217;da 23 avukata yapılan operasyonda gözaltına alınan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yöneticisi Avukat Taner Kılıç, halen tutuklu.</figcaption></figure>
<p><span style="font-weight: 400;">Termik santral karşıtı hareketler üzerinden gidebiliriz. Mesela Samsun’da kömürlü termik santral projesi vardı. Karşı çıkan grup hem AK Parti hem CHP hem de MHP tabanından olan insanlardı ve AK Partili belediye başkanı da bu hareketin içindeydi. Böylede bir mücadeleden söz edebiliriz. Salt CHP üzerinden politikleşen başka yerlerdeki hareketlerden de söz edebiliriz, MHP ile özdeşlemiş hareketlerle de söz edebiliriz ama topyekûn salt politikleşmeden bahsedemeyiz. Yerelde yaşayan bir insanın çevresel argümanlar kullanarak mücadele etmesi, o mücadelenin çevreci mücadele olduğu anlamına gelmiyor. Bir yerde termik santral istemiyorsanız, “çevreci bir bakış açısıyla” karşı çıkıyorsanız, onun sizin köyünüzde ya da başka bir köyde kuruluyor olması umurunuzda olmamalı. Karşı çıkıyorsanız bütün termik santrallere karşı çıkarsanız. Ama “Burada yapılmasın da başka yerde yapılıyorsa yapılsın, benim meselem değil” demek, işte o zaman çevreci bir hareket olmadığını gösteriyor bu tür hareketlerin. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">O</span><b> halde, çevre mücadelesinin yerelle kurduğu ilişki nasıl gelişir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gelişme gösterdiği yerler üzerinden gidersek çok pragmatist bir nokta, hani benim arazimin yanındaki arazi kamulaştırılıp, orada kirli bir endüstri kurulursa benim arazimin değeri düşecek, dolayısıyla “Bu buraya kurulmasın” diyenler oluyor ya da “Benim arazim kamulaştırılacak, ucuz bir bedelle satın alınacak, dolayısıyla buraya yapılmasın ama başka bir yere yapılabilir” diyenlerde. Pragmatist açıdan bakarsak…</span></p>
<p><b>Böyle giderse ülkedeki çevre hareketin gelişmesi için tüm toprakların endüstriye açılması lazım…</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Birçok faktör var, Türkiye’nin geç kapitalistleşmesiyle de 90’lardan sonra yaşanan sivil toplum enflasyonuyla da ilgisi olabilir. Sivil toplumun beslendiği geleneklerden de kaynaklanıyor olabilir vs. Başlı başına tartışma konusu.</span></p>
<p><b>OHAL çevre dünyasına, çevre alanında faaliyet gösteren STK’lara nasıl yansıyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Özellikle politik atmosfere etki eden diğer sivil toplum camiasıyla eşit düzeyde etkilenmedi. Yani insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşları OHAL’den çok daha kötü etkilendi ama çevre camiasının o kadar etkilendiğini söyleyemeyiz. Hala çevre hareketleri, çevreci sivil toplum kuruluşları hem bürokraside hem de toplumsal yaşamda aktif olarak yer alabiliyor, kampanyalarını yürütebiliyorlar. </span></p>
<p><b>Tam bu noktada, Af Örgütü Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç, Büyükada’da insan hakları savunucuları ve son olarak Osman Kavala tutuklandı. Bu noktada çevre mücadelesi, insan hakları mücadelesiyle ortaklaşamaz mıydı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence soru eksik çünkü genel olarak bir alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının varlıklarından ötürü bir saldırı var. Dolayısıyla bu sadece insan hakları alanında çalışan ya da çevre alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının değil bütün sivil toplum kuruluşlarının zeminine dinamit koyan bir hareket. Dolasıyla salt çevre hareketleri karşı çıkmadı değil.</span></p>
<p><b> O halde genel olarak soralım: Sivil toplum neden sessiz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bütün sivil toplum kuruluşlarının buna bütünleşik bir tepki gösteriyor olması, bütün sivil toplum kuruluşlarının buna karşı harekete geçmesi çok daha iyi olurdu. Ama neden olmadı diyorsan? Başta saydığımız bütün gerekçeler bunun için geçerli hem OHAL hem politik atmosfer hem toplumsal yapıyı oluşturan dinamikler, gelenek vb. birçok açıklaması var.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/12/27/insan-haklari-ve-cevre-mucadelesi-veren-sivil-toplum-kuruluslari-arasinda-vizyon-birlikteligi-yok/">&#8220;İnsan hakları ve çevre mücadelesi veren sivil toplum kuruluşları arasında vizyon birlikteliği yok!&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Kavala tutuklandı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/01/osman-kavala-tutuklandi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 07:24:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Toplum Enstitüsü]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[Osman kavala]]></category>
		<category><![CDATA[tutuklama]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19743</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 18 Ekim’de gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala polis sorgusunun ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından sabaha karşı tutuklandı.İki hafta gözaltında tutulduktan sonra dün akşam itibariyle polis sorgusu biten ve adliyeye sevk edilen insan hakları savunucusu iş insanı Osman Kavala çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Hasan Yılmaz’ın yürüttüğü soruşturmada ifade veren Kavala, ifadesinin alınmasının ardından mahkemeye sevk edildi ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/01/osman-kavala-tutuklandi/">Osman Kavala tutuklandı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div class="desc">
<p>18 Ekim’de gözaltına alınan iş insanı Osman Kavala polis sorgusunun ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından sabaha karşı tutuklandı.İki hafta gözaltında tutulduktan sonra dün akşam itibariyle polis sorgusu biten ve adliyeye sevk edilen insan hakları savunucusu iş insanı Osman Kavala çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.</p>
<p>İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Hasan Yılmaz’ın yürüttüğü soruşturmada ifade veren Kavala, ifadesinin alınmasının ardından mahkemeye sevk edildi ve tutuklandı.</p>
<p><strong>AA ve DHA&#8217;ya göre gerekçe darbe girişimi</strong></p>
<p>Anadolu Ajansı (AA) ve Doğan Haber Ajansı (DHA) Kavala’nın 17-25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz darbe girişimi dosyaları kapsamında soruşturularak &#8221;Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme&#8221; ve &#8221;Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etme&#8221; suçlarından tutukladığını yazdı.</p>
<p>Kavala’nın avukatı Tolga Aytöre’ye ulaşamadık.</p>
<p><strong>Ne olmuştu?</strong></p>
<p>Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı <strong>Osman Kavala</strong>, 18 Ekim akşamı Antep’te Goethe Enstitüsü ile birlikte gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin toplantısından döndüğü sırada İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gözaltına alındı.</p>
<p>Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Kati Piri, Osman Kavala’nın serrbest bırakılması için AP’de acil çağrı başlatılmasını teklif edeceğini belirtirken, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nauert, Kavala’nın gözaltına alınmasını “Bu gibi durumlar toplumun özgürce tartışma ve fikirlerini beyan etme haklarını ortadan kaldırıyor” sözleriyle değerlendirdi ve Kavala’nın durumunu yakından takip ettiklerini söyledi.</p>
<p>Sabah Gazetesi, 24 Ekim tarihli sayısında Kavala’nın tutuklu ABD Başkonsolosluğu çalışanı Metin Topuz’la aynı dosya kapsamında sorgulandığını iddia etti.</p>
<p>Aynı gün AKP Grup Toplantısı’nda konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Kavala için şunları söylemişti:</p>
<p>“STK temsilcisiydi, medya mensubuydu, güzel vatandaştı gibi güzellemelerle hedef saptırmaya çalışılıyor.</p>
<p>“Başkonsoloslukta çıkan da o. STK mensubu dedikleri, Türkiye’nin Soros’u denilen kişinin havası çıktı meydana. Bağlantılar çıktı ortaya. Siz kime neyi yutturuyorsunuz ya?</p>
<p>“Ve Taksim olaylarının arkasında bakıyorsunuz aynı kişi var. Bakıyorsunuz belli yerlere kaynak aktarımının arkasında bunları görüyorsunuz. Neyi yutturuyorsunuz?”</p>
<p>İki haftalık gözaltı süresince Kavala’nın serbest bırakılması için aralarında İletişim yayınları, Tarih Vakfı, Yurttaşlık Derneği’nin de aralarında olduğu pek çok kurum, sivil toplum örgütü basın metni yayımladı.</p>
<p><strong>Osman Kavala hakkında</strong></p>
<p>1957’de Paris’te doğdu. Manchester Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunu.</p>
<p>1982’den sonra Kavala Grubu’nda yönetici olarak çalıştı.</p>
<p>Murat Belge’yle birlikte Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden İletişim Yayınları’nın kuruluşunda yer aldı.</p>
<p>Türk-Polonya İş Konseyi, Türk-Yunan İş Konseyi, Center For Democracy in Southeast Europe (Güneydoğu Avrupa’da Demokrasi Merkezi) gibi çeşitli iş ve toplumsal kuruluşların Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu.</p>
<p>TESEV Yönetim Kurulu üyesi, Açık Toplum Enstitüsü&#8217;nde Danışma Kurulu üyesi, Helsinki Yurttaşlar Derneği üyesi, Tarih Vakfı ve Diyarbakır Kültürevi&#8217;nin destekçisi.</p>
<p>Kaynak: <a href="https://bianet.org/bianet/insan-haklari/191136-osman-kavala-tutuklandi" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Bianet</a></p>
</div>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/11/01/osman-kavala-tutuklandi/">Osman Kavala tutuklandı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emel Kurma: Her haksızlığın bir haddi var ve anlaşılan o haddi de gene hak savunucularının belirlemesi gerekiyor</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/13/emel-kurma-her-haksizligin-bir-haddi-var-anlasilan-haddi-de-gene-hak-savunucularinin-belirlemesi-gerekiyor/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/13/emel-kurma-her-haksizligin-bir-haddi-var-anlasilan-haddi-de-gene-hak-savunucularinin-belirlemesi-gerekiyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erdal Aktaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 2017 13:32:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Büyükada]]></category>
		<category><![CDATA[Emel Kurma]]></category>
		<category><![CDATA[gözaltı]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları savunucuları]]></category>
		<category><![CDATA[tutuklama]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=19203</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 5 Temmuz’da Büyükada’da bir otelde yapılan insan hakları savunucularının ortak çalışma toplantısına, bir ihbar olduğu söylenerek baskın yapıldı. Gözaltına alındıkları ise aynı gece tesadüf eseri ortaya çıktı. 13 günlük gözaltı süresini takiben 18 Temmuz&#8217;da altısı, birkaç gün sonra da önce şartlı serbest bırakılanlardan ikisi tutuklandı.  &#8216;Tutukluluk&#8217; halleri ise üç ayı geride bırakırken, dört gün [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/13/emel-kurma-her-haksizligin-bir-haddi-var-anlasilan-haddi-de-gene-hak-savunucularinin-belirlemesi-gerekiyor/">Emel Kurma: Her haksızlığın bir haddi var ve anlaşılan o haddi de gene hak savunucularının belirlemesi gerekiyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>5 Temmuz’da Büyükada’da bir otelde yapılan insan hakları savunucularının ortak çalışma toplantısına, bir ihbar olduğu söylenerek baskın yapıldı. Gözaltına alındıkları ise aynı gece tesadüf eseri ortaya çıktı. 13 günlük gözaltı süresini takiben 18 Temmuz&#8217;da altısı, birkaç gün sonra da önce şartlı serbest bırakılanlardan ikisi tutuklandı.  &#8216;Tutukluluk&#8217; halleri ise üç ayı geride bırakırken, dört gün önce hazırlanan  iddianameyle 15 yıla kadar hapis cezaları istendi. Sivil Sayfalar olarak biz de tutuklu insan hakları savunucularının son durumunu öğrenmek ve yaşanan süreci konuşmak üzere 8 Eylül&#8217;de yapılan ortak basın açıklaması sonrası Yurttaşlar Derneği&#8217;nden Emel Kurma ile sözleştik. Kurma, insan hakları savunucularının tutuklanmasının memlekette gitgide derinleşip yaygınlaşan diğer hak ihlalleri ve baskılardan ayrıştırılarak değerlendirilemeyeceğini ifade ederken, ekim ayıyla birlikte bu muhasara karşısında uluslararası dayanışma ve kampanyaların artabileceğine işaret ediyor&#8230;</p>
<h4>&#8220;Soruşturma sürerken, yani öyle olsa gerek, üç aydır özgürlüklerinden mahrum edilmiş durumdalar peşin peşin; bu zaten cezalandırmadır. Şeklen hukuki kılıflı bu fiili ceza yetmiyormuş gibi, gördükleri muameleye bakılırsa, hazır tutmuşken ezayı da eksik etmeyelim deniyor zahir&#8221;</h4>
<p><strong> Son durumları nedir insan hakları savunucularının? </strong></p>
<figure id="attachment_19229" aria-describedby="caption-attachment-19229" style="width: 390px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-19229 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/10/100717-istanbul-gozaltina-alinan-kadinlar-kimler-emel-kurma-manset-390x205-1.jpg" alt="" width="390" height="205" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/10/100717-istanbul-gozaltina-alinan-kadinlar-kimler-emel-kurma-manset-390x205-1.jpg 390w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/10/100717-istanbul-gozaltina-alinan-kadinlar-kimler-emel-kurma-manset-390x205-1-320x168.jpg 320w" sizes="auto, (max-width: 390px) 100vw, 390px" /><figcaption id="caption-attachment-19229" class="wp-caption-text">Emel Kurma</figcaption></figure>
<p>Halen arkadaşlarımızın yedisi İstanbul&#8217;da Silivri Cezaevi&#8217;nde, bir arkadaşımız da Ankara Sincan Cezaevinde tutuluyor. Şartlı salıverilmiş olan arkadaşlarımızın biri haftada iki, diğeri de haftada üç defa karakola imza vermek durumunda ve yurtdışına çıkışları yasak. Silivri’de tutulmakta olan arkadaşlarımız birbirlerinden ayrı, tanımadıkları bir başka tutuklu ile üçer kişilik hücrelerde iki kişi olarak kalıyorlar. Mektup almaları, yollamaları yasak. Haftada bir saat aileleri ile, bir saat de avukatları ile görüşme izinleri var. Yani yedi gün boyunca sadece 60 dakika. Aile görüşleri cam arkasından; ayda bir kez de açık görüş. Aileden kasıt birinci derece kan bağı veya evlilik bağı olanlar. İki haftada bir aile üyeleriyle telefonla görüşme hakları var; saati kayabiliyor. Avukatlarıyla görüşmeleri kamerayla kayda alınıyor, gardiyanlar eşliğinde yapılıyor; avukatlar görüşme sırasında yazılı not tutamıyor veya avukat görüşmelerine hazırlık notlarına izin verilmiyor. Sayısı mahdut tutulan şahsi giysileri dışında, bütün ihtiyaçlarını sadece ve sadece hapishane kantininden temin etmek, yani satın almak durumundalar. Birbirlerini görmelerine, hiçbir spor tesisinden veya sosyal faaliyetten yararlanmalarına izin verilmiyor. Soruşturma sürerken, yani öyle olsa gerek, üç aydır özgürlüklerinden mahrum edilmiş durumdalar peşin peşin; bu zaten cezalandırmadır. Şeklen hukuki kılıflı bu fiili ceza yetmiyormuş gibi, gördükleri muameleye bakılırsa, hazır tutmuşken ezayı da eksik etmeyelim deniyor zahir.</p>
<p><strong>Hangi suçtan orada olduğunu biliyor musunuz diğer tutukların? </strong></p>
<p>Birlikte tutuldukları kişilerin hangi isnat, suçlama veya hükümle orada tutulduklarını net ve ayrıntısıyla bilemiyoruz; bildiğimiz Silivri&#8217;de &#8220;FETÖ&#8221; diye tabir edilen şüpheli ve mahkumların tutulduğu bölümde oldukları. Soruşturma esnasında hapsedilmelerine hükmeden tutuklama kararında net olarak bir örgüt ismi isnat edilmiş değil; buna karşın halen maruz bırakıldıkları hapis şartları, bu şekilde sınıflanmış olan tutuklulara yapılan muameleyle aynı. Hepsi birbirlerinden ayrılmış durumda; haftanın yedi günü, 24 saat bu bir kişiyle aynı yerdeler aylardır. Birbirleriyle kalmaları şöyle dursun, birbirlerini görmelerine bile izin verilmiyor. Farklı aşamalarda, örneğin Silivri’ye ilk gidişte, Günal, Veli, Ali, Peter tek başlarına bir hücrede, yani tam bir tecrit altında da tutuldular. Hukuki itirazlar mı yoksa Ankara’da birtakım yetkililerle görüşmeler/ricalar mı işe yaradı bilmiyoruz; bir başka kişiyle hücre paylaşmaya başladılar. Tabii bu fiziken bir başkasıyla olma durumu, örneğin Ali için hiçbir şey ifade etmiyor; zira hücreyi paylaştığı kişi İngilizce bilmiyor; günde belki 10-15 dakikalık, o da işaretleşerek bir iletişim imkanı yani.</p>
<p><strong>Sağlık durumları nasıl?</strong></p>
<p>Tümüyle absürd, uydurma bir isnatla özgürlüğünden, haklarından, hayatından, ailesinden, sevdiklerinden, işinden gücünden mahrum edilmiş, bir yere tıkılmış bir insanın sağlığı nasıl olabilirse, öyleler. Kafka hikayesi gibi; ne var ki, bu saçma kabus şu anda onların pratikteki hayatı. Sabah uyanıyorsun ve bakıyorsun ki hala, dört duvar arasında, hücredesin; bütün bu saçmalık, uğradığın bu kötülük bir kâbus değil; bilakis somut olgusal gerçeklik. Arkadaşlarımızın her biri gönlü ve ufku açık, birikimli, dirayetli ve tutarlı, bu ülkede yıllarca insan hakları, özgürlükler, demokratikleşme için uğraşmış, didinmiş, emek vermiş, mücadele etmiş ve yılmamış insanlar. Memlekette yıllardır ve artık hemen her gün birilerine reva görülen bu duruma kendi başlarına geldi diye hayret edip şaşırdıklarını sanmıyorum. Moralleri bozulur, düzelir, ama yılgınlığa düşecek, hak savunuculuğundan, yani esasen kendi şahsiyetlerinden vazgeçecek insanlar değiller. Ezcümle, hasbelkader dışarıda kalmış olan bizlerin asabı ne kadar yerindeyse, şimdi hapiste olanlarımızın asabı ne haldedir, tahmin edilebilir herhalde.</p>
<p>Moral meselesini bir yana bırakırsak, sağlık sorunları da var arkadaşlarımızın. Kullandıkları ilaçların verilmesinden, protez için gereken bakımın gereğinin sağlanmasına, mide hastalığı nedeniyle beslenme sorununa kadar, her şey bir düz duvara tırmandırma eziyetiyle yürüye geldi; ihtiyaçların her birinin zar zor temin edilebilmesi için kırk bin türlü dilekçe zarureti&#8230; Hastaneye getirilip götürülürken, hatta doktor muayenesi sırasında kelepçeli tutulmak. Dahiliye tetkiki yapılan arkadaşımızın sonuç raporu kendisine verilmiyor mesela; bu kadar basit, temel ve insani bir şey için uğraştırmak, cezalandırmak değil de nedir? Veya, psikologla görüşme; kelepçeli olarak, gardiyanlar eşliğinde&#8230; Türkçe bilmeyen arkadaşımızla İngilizce bilmeyen hekim görüşüyor; neyi nasıl anlıyor ki, ilaç yazıyor. Bunlar ciddi sonuçları, zararları olabilecek şeyler ve böyle kolaylıkla, aymazlıkla yapılabiliyor. Veya aymazlık değil de, umurunda olmamak diyelim. Tercüman filan hak getire; bir seferinde dil bilen gardiyan tercümanlık yapmış; yardımcı olmuş denebilir ilk elde ama bunlar asla kabul edilemeyecek uygulamalar. Daha doğrusu, bir hukuk düzeninde, yani asgari hakkaniyet zemininde, kabul edilemeyecek şeyler, diyelim.</p>
<h4>&#8220;&#8230;hukuk nihayetinde tepeden, devletten beklenecek bir şey değil. Hukuk öncelikle toplumdan beklenecek bir talep ve anlayış.&#8221;</h4>
<p><strong> Basın açıklamasında iç ve dış mesaj veriliyor demiştiniz insan hakları savunucularının tutuklanması konusunda. Nedir bu iç ve dış mesajlar? </strong></p>
<p>Ezcümle durum şu; &#8216;senden şüphe ediyorum; daha doğrusu senin suç işlediğin yönünde bir şüphe uyduruyorum&#8217;. Bu şüphenin memlekette hakim kılınmış racon çerçevesinde suç olarak belletilmiş bir şeyi andırması kâfi; tümüyle yersiz, manasız, temelsiz olmasının hiçbir önemi yok. &#8220;Yaptırım gücüm sayesinde de uydurduğum bu şüpheyi gerekçe yapıp seni içeri tıkabiliyorum; özgürlüğünden ve her türlü insani hakkından mahrum bırakabiliyorum. İtirazlarını da otomatikman reddediyorum.&#8221; Nokta. Yargı sistemi ile adalet, hukuk arasında bir ilişki kalmadığının resmi. Peki, saçma sapan bir isnatla, bunca haksızlığı, bu temelsiz eziyeti sırf keyif olsun diye veya boş yere mi yapıyorlar? Zira epey bir uğraşmak lazım bu kurgulama için. Herhalde bundan meram edilen bir şey olması gerekir. Yani, baskın yapılan toplantının ne içeriğinin, ne mahiyetinin, ne amaçlarının ve ne de gözaltına alınan, soruşturmaya uğratılan, tutuklanan insanların profilinin, faaliyetlerinin isnat edilen şüpheye dayanak olabilecek hiçbir yönü yok. Şüphe isnadının iler tutar hiçbir yanı olmadığından, bayağı bir efor gerekiyor bu &#8220;hikaye&#8221;yi imal etmek için.</p>
<p>Bir yandan yargı bir yandan medya eliyle (kamuoyunu manipüle etmek için), olgusal gerçeklerle en ufak bir illiyeti olamayacak, zorlama bir hikaye uyduruluyor; aklımıza hakaret! Bu tamamen tesadüfler eseri olabilecek nitelikte bir şey mi? Demek ki, bu eforun getirisi götürüsünden, külfetinden daha ağır çekiyor o rasyonalitenin terazisinde. Haydi diyelim akılsızın biri, memleketteki katmer katmer şartlanmanın etkisiyle, bir ihbarda bulunacak oldu. Ne olur? Polis sorar eder; muhtemelen ne bu kişilerden ne de yaptıklarından hazzetmiyordur da. Ama takacak bir kulp bulamayınca, sorgu vs. taciz etmenin ötesine geçmesi için, işi havale edeceği savcının da mesela bu saçmalığı ciddiye alması gerekir. İşi öküz altında buzağı aramak ya da cadı avında kupalar kazanmak değilse, yargı yetkilisi hiç yoktan neden suç şüphesi icat etsin ki? Sonuçta benim gördüğüm, ele geçen bir fırsat olarak görülmüş ve değerlendirilmiş bir vaka ile karşı karşıyayız.</p>
<h4>&#8220;Çocuğuna, evladına, eşine, kendinden güçsüz gördüğü herkese istediği gibi, haksızlık etmeyi, ceberrut davranmayı kanıksamış, normal gören bir toplumda hukuk da ancak bu kadar oluyor&#8221;</h4>
<p>Bu vaka üzerinden yapılan kâr-zarar hesabı da, medyadan yürütülen karalama, hedef gösterme kampanyasıyla da aşikar oldu bir bakıma. Saldırının ilk ana teması &#8220;Gezi benzeri bir kalkışma&#8221; çıkartmak olarak seçilmişti; hatırı sayılır bir ilgi ve itibar gören bir yürüyüşün (Adalet Yürüyüşü<strong>*</strong>) kamuoyundaki olumlu yansımasını önlemek için olacak, toplantı ve arkadaşlarımız önce oraya bağlandı. O yürüyüş olaysız sonuçlandıktan sonra, saldırgan propaganda bu sefer &#8220;harita&#8221; ve &#8220;memleketi bölme&#8221; efsanesinden sürdü bir müddet. O temadan sonra da, gene pek revaçta olan bir başka tema, &#8220;ajanlık&#8221; bahsine geçildi. İletişim, kampanya, PR vb. konuları bilenler muhakkak fark etmiştir; bu yayınlara baktığımızda &#8211; ki temaların yansımalarını yargısal ayakta da teşhis etmek mümkün &#8211; gayet açıklıkla görülebiliyor bu kamuoyu çalışması. Hatta iletişim/kampanya/reklamcılık fakültesinde kara propaganda bahsinde örnek vaka olarak okutulabilecek kadar bariz bir iş. Ne yazık ki, Türkiye&#8217;de de hak ve hukukla uğraşan insanlar marjinalmiş gibi gösterilir ki, herkes bu işlere kafayı takıp da heveslenmesin, girmesin diye. Ama bence zaten bu işi illa da dernek, vakıf vb. örgütlenmeler üzerinden yapmak diye bir sınırlılık yok. Velisiniz, çocuğunuzun gittiği okulda veya veli olmasanız da, mahallenizdeki okulda ya da isterseniz çalışan/iş veren olarak işyerinizde; hak savunuculuğu her yerde yapılır; mücadelesi her yerde verilir. Bu uğraşıyı sadece mücadele olarak da tanımlamamak lazım. Müzakere, dönüştürme, haklara yatırım yapmak, hak ve özgürlükleri kendi hayatınızda, gündelik hayat çevrenizdeki ilişkilerde, mekanlarda kurmak, geçerli kılmak. Bu bakımdan, hukuk nihayetinde tepeden, devletten beklenecek bir şey değil. Hukuk öncelikle toplumdan beklenecek bir talep ve anlayış. Yasalar zemininde bir hukuk işleyişi ancak toplumca tesis edilmiş, benimsenmiş, gündelik enformel yaşamın kodlarını oluşturmuş bir hakkaniyetlilik zemininden yeşerebilir. Bizim toplumumuzda bu eksik.</p>
<p>Şimdi herkes adaletsizlikten şikayetçi; ama pek az kişi kendi gündelik hayatında hakkaniyetle davranmak/davranılmak derdinde; kahir ekseriyet adil davranmaktan kendini mesul görmüyor; hatta bunda bir kazanım da görmüyor. Çocuğuna, evladına, eşine, kendinden güçsüz gördüğü herkese istediği gibi, haksızlık etmeyi, ceberrut davranmayı kanıksamış, normal gören bir toplumda hukuk da ancak bu kadar oluyor. Siyasetten beklenen de ancak bu kadar. Velhasıl, şimdi, arkadaşlarımızın uğratıldığı soruşturma ve tutuklama konusunda da, benzer yığınla örnekte olduğu gibi, apaçık bir hukuksuzlukla karşı karşıyayız. Haksızlıkların aşılmasında, ihlallerin engellenmesinde emek vermek, hak ve özgürlüklerin hayata geçirilmesi için uğraşıp didinmek, haliyle ihlalleri de gündemde tutmak, toplumu bu konuda uyanık tutmak anlamına gelir. İşte, haksızlıkların bizzat topluma nasıl zarar verdiğini, hepimizin tek tek bireysel ve müşterek hayatımızı, haysiyetli yaşam olanağımızı nasıl berbat ve ziyan ettiğini anlatmak, görünür kılmak, kamuyu, yani halkı bu konuda ilgili ve uyanık tutmaktır. Bu açıdan bakılınca, hak savunuculuğunun toplumsal alana nüfuzu, hak meselesine daha geniş ve yaygın bir sahip çıkış tehlikeli görülüyor olsa gerek. İşte nitekim, savunucuların sesini kısarak, çalışmalarına ket vurarak, onları hedef haline getirip tehditlere maruz bırakarak hem bizzat onları hem de velev ki toplumdan onlara ve hak savunuculuğuna sahip çıkacak başkalarına ayar vermek, hadlerini bildirmek, vazgeçirmek için emsal bir uygulama ile karşı karşıyayız. Hak savunucularına ve farklı kesimlerden onlara destek veren, vermeyi aklından geçirenlere verilen “Çıt çıkmayacak. Zaten çıt çıkaran da haindir. Hainlik kategorisinde yer alır&#8221; mesajıyla korkmaları, sinmeleri, etliye sütlüye, hele ki hak hukuk talebine, uğraşısına bulaşmamakta fayda olduğunu, aksi takdirde başlarına gelebilecekleri belletmektir.</p>
<h4>&#8220;Herkes kendileri için bağırsın, kendisi için bağırmaya devam etsin istiyorlar bu ülkede&#8221;</h4>
<p><strong>İnsan hakları konusunda mı?</strong></p>
<p>Evet, insan hakları konusunda. ‘Ona bunu yapamazsın’ demek ‘Bana bunu yapma!’ demekten farklıdır. Herkes sadece kendisi için bağırsın, kendisi için feryada devam etsin istiyorlar bu ülkede. ‘Başkasının hakkı için mücadele eden insan olmanın bir faydası yok’ demek isteniyor. İki türlü mesaj veriliyor. Bir; hak mücadelesinin beyhude bir iş olduğu ve vatan hainliği imgesinin yayılması. Toplumun geneline, onlara çizilmiş sınırları, kamplaşmaları aşmak konusunda gözdağı vermek ve ikinci olarak da ‘Sınırları aşanın başına bak ne geliyor!’ demek ve bu öğretiyi, bu kültürü devam ettirmek. Zaten kökleşmiş bir kültür. Bunu daha da hissedilebilir kılmak. Bir de işte bunlarla uğraşanları, başkalarını da bu işlerden tedirgin etmek, umutsuzlaştırmak. ‘Zaten bir şey olmuyor veya bak yapmaya kalkanın başına ne geliyor’u göstermek.</p>
<h4><strong>&#8220;&#8230; itiraz edenler memleket içinde ‘vatan haini’, dışarıda ise ‘Türk-İslam düşmanı’ olarak damgalanıyor&#8221; </strong></h4>
<p><strong>Dış kamuoyuna ne mesaj veriliyor bu tutuklamalarla? </strong></p>
<p>O da herhalde ‘Rehin alırız’, ‘Kimseyi umursamıyoruz, bildiğimizi okuruz’ demek dünyaya.</p>
<p><strong>Almanya’daki FETÖ zanlıları ile bir değiş tokuş iddiası kamuoyuna yansımıştı…</strong></p>
<p>Ortada hukuki, yargısal bir süreç olduğu iddiasını otomatikman çürütüyor işte bu; yani bir rehin alma yaklaşımı olmuş olsa gerek ki, değiş tokuştan bahis açılıyor. Örneğin İspanya’da da birisini tutuklattırıyorsun. Onun ne anlamı var ki? Bileşik kaplar bunlar. Öte yandan hatırda tutalım ki, bizim on arkadaşımızı soruşturmaya uğratınca sekizini de hapse atınca başlamış değil bu işler. Türkiye’nin doğusunda ve batısında ne zamandır gitgide ağırlaşan, yaygın uygulama değil mi bunlar? Keyfiliği ve hak ihlalleri katmerlenmiş bir idare altındayız. Olup biten somut rezaletlere tepkilere, itirazlara da boş laflar, bir hamaset paketiyle mukabele edildiğine şahit oluyoruz her gün: “Demokrasimiz çok ileri, yargımız çok bağımsız; olmasa da ne gam, burada bizim borumuz öter, kimse de bir şey diyemez&#8221; vb. Buna itiraz edenler memleket içinde ‘vatan haini’, dışarıda ise ‘Türk-İslam düşmanı’ olarak damgalanıyor. Ama bu hikâye, anlaşılan, uluslararası konjonktüre göre de kullanılan, buna da malzeme edilen bir şey.</p>
<p><strong>Bir anlamda uluslararası konjonktür böyle olmasaydı insan hakları savunucuları tutuklanmazdı denilebilir mi?</strong></p>
<p>Bana sorarsan, öyle gibi. Dünyanın her yerinde devletler illa ki ‘aman hak çiğnemeyeyim’ tutumunda değildir elbette. İktidar yapısı, bütün bu devlet örgütlenmesi, yaptırım tekeli, müessesesi böyle bir şey zaten. Ama bazı ülkelerde söz konusu iktidarların meşruiyetlerini az çok devam ettirebilmek için için her gün yeniden az çok bir hesap vermesi gerektiği üzerine toplumsal, siyasi bir mutabakat, beklenti, talep var! En azından o toplumun kendi kendine aynada baktığında, kendisinin az çok tutarlı, haysiyetli olduğunu görmeye ihtiyacı var. Dolayısıyla o toplumların devletlerinin de ‘astığım astık, kestiğim kestik’ türden tutumları, icraatları yaygın şekilde bir &#8216;eyvallah&#8217;la takdir ve teyit edilmiyor toplumsal zeminde. Meşruiyet sorunsalı, eksikliği, sistemi zedeleyici bir nitelik taşıyor dolayısıyla. Hesap veren, hesap vermeye kendini mecbur hisseden devletlerde, devlet yapısında, bizdeki gibi keyfi bir irade kabul edilemez; sürdürülemez. Zira bu nihayetinde topluma zararlı bir devlet/iktidar işleyişi olarak kabul edilir. Son olarak, bir kenara not etmek gerekirse, şimdi Türkiye&#8217;de yaşadıklarımızın sadece konjonktürel bir şey olup olmadığını da etraflıca düşünmek lazım. Belki de müesses nizamın kendince bir strateji değişikliğine tanık oluyoruz, bunun tecrübesini yaşıyoruz..</p>
<h4>&#8220;Yaşadıklarımızın büyük bir kısmı Kürtlerin eşit vatandaşlık, toplumsal, kültürel, siyasi talepleri ve bu bağlamda Kürt hareketi dolayımında süregiden çatışmayla ilgili &#8220;</h4>
<p><strong>Nedir bu strateji değişikliği?</strong></p>
<p>Müesses nizamın asli tehdit unsuru olarak belledikleri arasında önde gelen Kürtler ve Kürt hareketi. Süreç içerisinde bu hareketin çapı, çerçevesi, kapsayıcılığı, rezonansı değişti, dönüştü. Parlamenter sistem içerisinde bu rezonansın istenen şekilde kontrol altında tutulmasının imkanı eridi. Bu itibarla da düşünmek lazım başkanlık sistemine geçiş hamlesini; tabii merkezileşmenin daha da güçlenmesine de ihtiyaç duyuluyor başka diğer alanlarda da yönetimi elden kaçırmamak için. Kime? Topluma kaçırmamak. Dünya değişiyor. Aksi iddia edilse de tıpkı eskiden olduğu gibi, değişen topluma, taleplere, ufuklara, çeşitlenen hayata, yeni sorunlara rağmen, değişmeden aynı şekilde, arkaikleşmiş, asayişçi bir yaklaşımla yönetmek&#8230; Çizilebilir, ama gerçekleştirilmesi kabil midir? Orası ayrı.</p>
<p><strong>Kürt hareketi bir vasıta mı oldu bu anlamda? </strong></p>
<p>Yaşadıklarımızın büyük bir kısmı Kürtlerin eşit vatandaşlık, toplumsal, kültürel, siyasi talepleri ve bu bağlamda Kürt hareketi dolayımında süregiden çatışmayla ilgili. Hakim söylem kendisini esas, dolayısıyla da bu olguyu da ‘asilik’ olarak tanımladığından, söz konusu dinamiklerin ve bu meselenin sıkıştırılmak istendiği tek boyutlu etiket ve dar çerçeve içine sıkıştırılamayacak boyutlarda olduğunu yadsımaya devam ediyor. Ancak, dünya da durduğu gibi durmuyor, değişiyor ve bu değişen dünyada dinamik meseleleri statik, eski usüllerle halletmeye uğraşmak beyhude. Bildik ezberle baş etmek gitgide daha imkansız hale gelmesine rağmen, ne yazık ki ezberin dozunu artırmaktan medet umuluyor. Daha çok baskı, daha çok asayişçi politikalar, daha fazla sertlik; tahakkümün yeni yöntemlerle derinleştirilerek uygulanması gibi.</p>
<h4><strong>&#8220;Soruşturma mantık ve adalet çerçevesinde ilerlese, hakikat ortaya çıkar; yok eğer maalesef görüldüğü üzere, bu yargısal süreç hukuki değil de siyasi ise, yargılamanın da seyrini değiştirmek gene siyasi iradeye bağlı demektir&#8221; </strong></h4>
<p><strong>İnsan hakları savunucuları tutuklandığında ‘casus/ajan’ suçlamalarında bulunuldu iktidar ve ona yakın medya kuruluşları tarafından. Daha sonra ise yine aynı çevrelerce bu davanın kabul edilemez bir dava olduğu ifade edilmeye başlandı. Öte yandan yargılamalarda hiçbir esneklik sürmüyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? </strong></p>
<p>Sürecin başında ne yapılması gerekiyorsa öyle davranıldı diye tahmin ediyorum. Yani belli bir görevi ifa etmek için, ne servis edildiyse, onu sunmak, onu savunmak. Tabii iler tutar yanı olmayan iddialar; hakikaten olup bitenleri anlamaya, öğrenmeye niyet de yok nitekim; ama söz konusu habercilik değil, aparatlık olduğuna göre, buna da şaşırmamak lazım. Şaşırmıyoruz ancak kabul de etmiyoruz tabii; itiraz ediyoruz, tekzip, düzeltme, özür talep ediyoruz haliyle. Bu taleplerimize yargıdan gelen cevaplar ise bu uydurmaların, iftiraların, karalamaların ve düpedüz hedef göstermelerin basın özgürlüğü kapsamına girdiği yönünde. Manşetlerden bu açıkça işlenen suçların da takipçisi olacağız. Zira bu köpürtülen iftira, karalama yayınlarının sonuçlarının ne kadar ağır, ne kadar vahim, ne acı ve telâfi edilemez olabileceğine de şahit olduk bu ülke. Medya üzerinden yapılan saldırının şimdilik sönümlenmiş olmasının bir sebebi manşetlerdeki bomboş uydurmaların altını tahkim edebilecek iki satırlık bir şeyin dahi bir türlü imal edilememesi olsa gerek.</p>
<p>Diğer yandan da bu yayınların zamanlamasına ve değişen temalarına da bakacak olursak, belirli bir gündeme seyrine koşut olarak gittiği anlaşılan kamuoyu manipülasyonu tefrikaları şimdilik sona erdi. Belirli bir seçmen nezdinde yeterince itibarsızlaştırılamamış &#8216;Adalet Yürüyüşü&#8217;nün İstanbul&#8217;a varışında &#8220;Gezi benzeri bir toplumsal kaos, ayaklanma, vb.&#8221; olayla bitmesine yönelik provokasyon hazırlığı teması işlendi ilk önce. Yürüyüş sonundaki kalabalık mitingin olaysız dağılmasıyla, bu sefer masa başında &#8220;ülkeyi bölme planları yapıldığına&#8221; dair delil olarak &#8220;ele geçirilmiş haritalar&#8221; bahsi işlendi. O da tüketilince, bir de yurtdışı irtibatlılığı üzerinden &#8220;ajanlık, casusluk&#8221; teması işlendi. Yaratıcılıkları veya uydurmacılıkları diyelim, biraz tükendi herhalde; bu yöndeki hizmetlerine &#8220;şimdilik ihtiyaç kalmadığı&#8221; iletildi belki de; yalanlar tefrikasını yeni temalarla sündürmeyi bıraktılar. Bu yayınlar sürüp giderken, olgusal gerçeklikleri, sahici bilgileri kamuya aktarabilecek pek az mecramız olduğunu da tekrar müşahade ettik tabii. Hazin bir durum; koskoca bir toplum 7/24 ekranlardan, internet sayfalarından, sosyal medyadan, merkez medyadan yalanla kandırılıyor; yanlış bilgilendiriliyor, gaza getiriliyor. İşte bu yüzden bu yayınlara basın özgürlüğü filan denemez zinhar; bilâkis, bireylerin, ve toplumun kanaatlerini, tercihlerini serbestçe oluşturabilmesini engellediği için kamuya karşı taammüden işlenen suçtur; alenen ve de bal gibi suçtur. Bu yayınların künyesine filanca partinin, grubun propaganda yayınıdır ibaresini yazmanız gerekir ki, o durumda dahi yalan ve uydurmaları bilgi, haber diye sunmanın, yutturmaya çalışmanın bir maliyeti olur.</p>
<p>Bu yayınlara mukabil, olup bitenin tümüyle masum, basit, benzerleri hemen her gün sadece sivil toplum örgütleri değil, kamu kurumları, şirketler vb. tarafından da yapılagelen mahiyet ve amaçlar çerçevesinde, gayet sıradan bir çalışma toplantısından ibaret olduğunu, yani düpedüz olgusal hakikati elimizden geldiğince, her cenahtan siyasetçilere, yetkililere, yetkililerin danışmanlarına, yazarlara, gazetecilere, kısaca ulaşabildiğimiz herkese iletmeye çalıştık. Böylelikle kurgulanan iftira şemasının boşluğuna dair yazılar, röportajlar çıktı. Bu yönde yazılar çiziler ve kamuoyunda tartışmalardan önce, beklenir ki, bunlara gerek kalmadan yargı sistemi bu saçmalığın ne menem, ne boş bir tezgah olduğunu tespit etsin; hatta bu kumpası kuranların peşine düşsün. &#8216;Beklemek&#8217; biraz naif bir tabir tabii. Soruşturma mantık ve adalet çerçevesinde ilerlese, hakikat ortaya çıkar; yok eğer maalesef görüldüğü üzere, bu yargısal süreç hukuki değil siyasi ise, yargılamanın da seyrini değiştirmek gene siyasi iradeye bağlı demektir. 5 Temmuz&#8217;dan bu yanan yaşananlara bakıldığında, tahminimiz veya tespitimiz de bu yönde. Arkadaşlarımızın bu şekilde gadre ve haksızlığa uğratılmasına ek olarak, yargı sisteminin görevini yerine getirmesi de, yani adaleti tesis ve temin etme konusundaki yetkinliği bakımından, hazin tabii. Gene de bütün iktidar araçlarıyla, beş koldan boğulsa da hakikat ortaya çıkmakta ısrarlı ve dayanıklıdır. Onlar da gördüler muhakkak. Önce esen karalama fırtınasını ve takip eden, bu kurgulanan tezgahtaki zayıflıklara, tutarsızlıklara işaret eden yazı ve yayınları. Ancak &#8216;yargının medyaya göre mi hizalanıyor&#8217;, sorgulaması kadar, &#8216;bu iş birkaç koldan mı yürüyor&#8217; sorusu da geçerli olsa gerek.</p>
<h4>&#8220;Bu insanlar casustur, haindir, kalkışmacıdır&#8217; diye bu kadar tazyik yapılması herhalde bu ikna, hep ikna edilmesi gerek kalabalığın bazı şüpheleri olabileceğini hesaba kattıklarını gösteriyor&#8221;</h4>
<p>Yarın konjonktür gereği yeni bir değişiklik olabilir; bu tezgahı kuranların meramı açısından kar-zarar hesabı şartlara göre nasıl değişirse, ona göre hakikatin gereği veya aksi yönünde seyrettiğini göreceğiz sürecin. O yüzden şimdi karalamanın biraz durulmuş görünmesinden çıkarılabilecek herhangi bir anlam yok. Yani, şimdi eğer ben bunları görüyor, değerlendiriyorsam, herhalde savcılar, hâkimler benim misli misli farkındadır, görüyordur. Öte yandan, sadece havayı koklayarak ve siyasi basınç barometresinin göstergesine bakarak değil, belki başka türlü de etkilere maruz kalıyor olabilirler. Sonuçta olup bitenden vardığımız kanaat, bunun siyasi bir dava olduğu. Yargısal mecrada cereyan eden, siyasi bir mesele olduğunu hem yargılayanlar hem yargılananlar hem bu siyasi operasyonu başlatmış veya kullanmış olanlar, herkes biliyor bana kalırsa. Gene de yeterince ikna edici olamama riskine dair bir tedirgin edici güç de var.</p>
<p><strong>Tedirgin edici güç olan ne? </strong></p>
<p>Kamuoyu. Genel kamunun, toplumun kanaati. Çünkü ben düşünüyorum mesela; herkesi inandırdıklarına kani olsalar, niye bu kadar cayır cayır yatırım yapasın kamuoyunu manipüle etmek ve yanıltmak için? &#8216;Bu insanlar casustur, haindir, kalkışmacıdır&#8217; diye bu kadar tazyik yapılması herhalde bu ikna, hep ikna edilmesi gerek kalabalığın bazı şüpheleri olabileceğini hesaba kattıklarını gösteriyor.</p>
<h4>&#8220;Medya ve yargı üzerinden, Türkiye’nin insan hakları savunucularının vatan haini, casus vs. ne kadar hamasî ve de şeytanî tanım varsa artık, yok edilmesi, ezilmesi, def edilmesi uygun, yerinde ve hatta şart olduğunu kamuoyuna da iyicene belletilmesine çalışılıyor&#8221;</h4>
<p><strong> İktidar tedirgin oluyor mu demek istiyorsunuz? </strong></p>
<p>Bence öyle. Yoksa ne gerek var! ‘Yat’ diyorsun yatıyor ‘kalk’ diyorsun kalkıyor. Niye ‘bangır bangır’ uğraşasın öbür türlü. Bu işte şöyle yanlış bir yan var, ben onu düzeltmek istiyorum. Arkadaşlarımın bazıları öyle düşünse de ben aynı kanaatte değilim. ‘Medya yargıyı etkilemek için yaptı’ iddiasından bahsediyorum. Ben öyle düşünmüyorum. Ben bunu iki kulvarda işleyen bir süreç olarak görüyorum. Bu operasyon konusunda hem yargı hem de medya üzerine düşeni yapıyor. İşte ‘polise yakalatıyorum, sorguya alıyorum, tutuklama, itirazları reddetme vs.’ Çünkü bu böyle bir şey. Medya da bu hikâyenin kamuoyuna ikna etme işini yapıyor. Yani iki kulvardan ilerliyor. Medyanın yargıçların gözünü korkutmasına gerek yok. Bence bir hakim veya savcı bugün Türkiye’de gazeteler sadece çiçek, böcek, kuş, yaprak yazsa adımını atacak yerden korkuyordur. Bu insanlar casustur, haindir, kalkışmacıdır diye bu kadar abartı ve tazyik yapılması herhalde bu sürekli, yeniden ve her sefer tekrar ikna edilmesi gerek kalabalığın bazı şüpheleri olabileceğini hesaba kattıklarını gösteriyor. Yani sürekli, hiç durmaksızın propaganda ve kamuoyu yönlendirmesiyle, teyel yerlerinden lime lime sökülen uydurma kurgulara yama yatırımı yapmak.</p>
<p><strong>O meşruiyeti sağlayamadılar mı? </strong></p>
<p>Herhalde öyle. Yoksa bu kadar uydurmalara, karalamalara neden bu kadar efor harcansın? Medya ve yargı üzerinden, Türkiye’nin insan hakları savunucularının vatan haini, casus vs. ne kadar hamasî ve de şeytanî tanım varsa artık, yok edilmesi, ezilmesi, def edilmesi uygun, yerinde ve hatta şart olduğunu kamuoyuna da iyicene belletilmesine çalışılıyor. Medya ve yargının yazık ki vasıtalaştırılması; esef verici tabii.</p>
<p><strong>AYM’den ne bekliyorsunuz? </strong></p>
<p>Ben bir şey beklemiyorum açıkçası. Avukatlar bu konuda her hukuki hattı takip edecek çalışmaları yürütüyorlar. Bana kalırsa adillik, hukukilik atfetmek imkansız hale gelmiş olan şu mevcut yargı sistemi içerisinde, hukukun üstünlüğü, adil yargılama ilkelerini canla başla koruyarak çalışıyorlar, uğraşıyor. Onlar da biliyorlar her aşamasında bu ‘işin’ yargısal bir konu olmadığını. Eğer memlekette bir dirhem adalet kaldıysa, her şeye rağmen hukuk normlarını, usüllerini koruyan avukatlar sayesinde bugün. AYM&#8217;ye gelince, zaten yerel mahkemeleri, onların kararlarını ve hatta temyiz sürecini vs. otomatikman adeta sıfırlayan bir garip sisteme kadar düşmüşüz. Anayasa Mahkemesi&#8217;ne başvuru imkanı elbet önemlidir ama bir yandan da hak hukuk arama hiyerarşisinde vatandaşın başvurduğu ilk seviyenin boş-geçersiz bir hat olduğuna da işaret ediyor.</p>
<h4>İTİBARSIZLAŞTIRMA YAPAN İTİBARSIZLAŞACAK</h4>
<p><strong>Bundan sonra sivil toplum ve insan hakları ne olacak? Sivil toplumun devleti etkileme gücü kaldı mı? </strong></p>
<p>Kalmaz olur mu her zaman vardır. Sivil toplum örgütlerinin devleti etkileme gücü, toplumun, yani kamunun kamu idaresini etkileme gücüyle orantılı. Aslında bu kamuyu, toplumu kamusal işlerde ve idarede söz sahibi kılma işidir. Haliyle de sözler ve müdahillik çoğulluk ve çeşitlilik içerir; zaman içinde değişir, dönüşür; etkiler, etkileşir. Etki gücü de değişkenlik gösterir ama buharlaşıp yok olmaz nihayetinde. Önemli olan şu bence: Bütün bu hareketlerde, itibarsızlaştırılmaya çalışılan hak hareketi ise herhalde bunun bir de yan tesiri olacaktır. Bence bu itibarsızlaştırma yapmaya kalkanı da çok itibarsızlaştıracaktır. Yani itibarsızlaştırmak için ter ter tepinenin itibarının ne halde geldiğine de dikkatle bakmakta fayda var. Bir de şu var tabii: Hak ve özgülükleri savunan camianın, bu işi kıstırılmak istendiği ölçüde, vatandaşlardan apayrı bir uzmanlık işi, örgütlerimizin içine kapanmış bir çalışma olduğu anlayışından öteye taşıması, aşması gerekiyor. Yani hayatın her alanına. Kent hareketleri, eko-hareketler, kır-tarım hareketleri, yeniden emek hareketi vb.</p>
<p>Hatırda tutmamızda fayda olan şey, yaşanan eziyetlerin sırf kendiden menkul bir despotlaşmadan kaynaklanmadığı; despotik, otoriter/itaatkâr bir toplumsal disiplin, bu bağlamda ekonomi-politik ve idare sistemi içerisinde sömürüyle beraber, kârların da artığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Özellikle aynı sektörde olduğunuz seküler ve İslami STK’lar bu süreçte nasıl sınav verdi? </strong></p>
<p>Bu sektör tabiri, yani sektörleşme meselesi üzerine saatlerce konuşulur da; önemli bir bahis, o ayrı konu. İslami ve seküler STK&#8217; ayrışması, veyahut da kamplaşması cereyanına kapılmamış, hatta belki de tam bu durumu dönüştürmeye uğraşan bir profilden, yelpazeden bahsediyoruz aslında soruşturma ve tutuklamaya uğratılan arkadaşlarımız ve örgütleri göz önüne alındığında. Bu bakımdan açıktan sahiplenme ve destek belki risksiz, kolay veya görünür olmasa da, sivil alandan destek ve dayanışma mesajları geldi elbette. Kafa dengi olmayanın da hakkını hukukunu korumanın, toplum olmanın temel şartı, zemini olduğunu bilen eden, buna uğraşan kaç kişi isek, destek de onunla orantılı haliyle. Ve fakat, küçümsenecek bir miktar da değil bu destek, dayanışma. Kaldı ki, bu tezgahın bir iki kişiye veya tek bir örgüte mahsus olmaması, hele ki çeşitlilik içeren bir kompozisyon arz eden, yani tek bir kesime mal edilemeyecek, ısrarla örülen kamplaşma duvarlarını yıkıp geçen anlayıştaki, saygınlıkları, güvenilirlikleri herkesçe malum insanlara yönelmiş olması karşısında, belki de yüksek sesle ifade edilmese de, aktif olarak gözükmese de, hele ki gelen mesajlardan da gördüğümüz üzere aslında oldukça yaygın bir destek, dayanışma da gördüğümüzü belirteyim.</p>
<p>Öte yandan, sınavı sadece kriz zamanlarında, bir de sadece bu kriz etrafında vermediğimizi de unutmayalım; hak mücadelesini, demokratikleşme çabasını ve bu konularda dayanışmayı her gün, yaşamımızın her alanında yürüttüğümüzü hatırlamak lazım.</p>
<h4>&#8220;Sınıfta kalmış birisi varsa bu resimde, o da memleketin idari ve yargısal sistemidir&#8221;</h4>
<p><strong> Peki, genel olarak hak savunucusu STK’lar nasıl sınav verdi?</strong></p>
<p>Ülkedeki toplumsal kesimler, gün be gün yaşananlarda nasıl bir sınav veriyor ise, sivil toplum örgütlenmeleri de o kadar, diyelim. Samimi ve sahici, sırtını bir tahakküm sistemine dayamayan bağımsız hak savunucusu örgütler farklı meşreplerden insanların bir araya geldiği, birlikte çalıştığı imece girişimlerdir yani otoriter nizamda yürüyen yapılar değil. Bu itibarla, ‘içlerinde birisi emreder, geri kalanlar da itaat eder, emri yerine getirir’ anlayışında çalışmazlar. Hemen her konuda bir sürü fikir olur, tartışılır, müzakere edilir, kimsenin hükümranlığına eyvallah edilmez. Yollarını yordamlarını da, savundukları amaçlar gibi, olabildiğince hakkaniyetli, çoğulcu, gayrı-hiyerarşik, demokratik, dayanışmacı düsturla oluşturur, faaliyetlerini de böyle düşünüp tasarlar ve yerine getirirler. Olabildiğince; çünkü hareketin bizatihi kendisi öğretici, dönüştürücü; öyle olması beklenir. Böyle olunca da emir-komuta şiarınca bir etkinlik performansı testinde yüksek puan tutturamayabilirler. Çakı gibi değil de, biraz gevşek görünürler belki ama, güçleri de buradadır; birbirleriyle temas halinde bir ağ gibi olmalarıdır. İç yapıları, aralarındaki ilişkiler, biraz hiyerarşik olsaydı, biri buyurur geri kalanlar da onu yerine getirirdi. Böyle olmuyor.</p>
<p>Hak örgütü olmanın hakkını veren yapılanmalarda her adım, en ufak bir şey yapılacak olsa on kere tartışılıyor. Nitekim, hazırlığı esnasında Büyükada&#8217;da yapılmasına karar verilen çalışmanın içeriğini de beraberce, tartışa tartışa, birbirimize sorup dinleyerek, müşterek ihtiyaçlarımızı belirleyerek, istişare ile tam da böyle kararlaştırmıştık. Hazırlığı da öyle yürüdü zaten. Şimdi o hazırlıkla ilgili tartışmalar, fikir alışverişlerinin zorlama ile yorulduğu şey bakın! Ne büyük bir haksızlık; ne zorlama bir uydurma. Çok hazin. Şimdi de keza, arkadaşlarımız kendi gitmiş adı kalmış hukuk dairesinde bir süreçmiş gibi sürdürülen, sündürülen bir kumpasla hapse tıkılmışken, bunca hukuksuzluğa rağmen hukukun üstünlüğünü diretenler, esasen bizzat hak hukuk savunanlar olarak koruyanlar olarak, yargı sürecini takip etmekteki sebat, sessizlik, pes etmişlik sanılmasın. Bizim sabrımız da, kararlılığımız da çok, bir de inadımız. Kaldı ki, bir yandan yargısal kulvarda sağır duvarlara, medyada karalamalara karşı mücadele verirken, diğer yandan arkadaşlarımızla ve aileleriyle dayanışmayı örgütlemeye, bir başka yandan örgütlerimizin faaliyetlerini, çalışmalarını bunca baskı ve yıldırmaya rağmen sürdürmeye ve ilerletmeye çalışıyoruz. Dışardan görünen de buz dağının ucu olunca, hak örgütleri zayıf kalmış görünebilir. Her şeye rağmen devam ediyoruz. Dolayısıyla, eksik gedik olabilir, tökezletilmiş olabiliriz, ama bence sınıfta kalan hak savunucuları değil. Sınıfta kalmış birisi varsa bu resimde, o da memleketin idari ve yargısal sistemidir. Partizanlaşmaya, aparatlaşmaya direnç gösterememiş veyahut hevesle bu işleri vazife edinmiş medyadır. Ne demek insan hakları örgütleri sınıfta kalmış!? İnsan hakları örgütlerinin çalışmalarına bugüne kadar destek olmak şöyle dursun, katkı vermeye uğraştıkları süreçlerde oyalayıp ayak sürümüş dışlamışsın, zar zor adım atılabilmiş üç buçuk konudaki kazanımları yerle bir etmiş, bağımsızlıklarını sindirememişsin. İnsanlar türlü riskler alarak, bedeller ödeyerek emek vermiş, yılmamış. Bunca muhasara altında hak örgütlerinin, hak savunucusu girişimlerin hayatta ve ayakta kalmış olması bile başlı başına neyin sınıfta kaldığının göstergesidir. İtibarsızlaştırmak için bunca akıl, mantık, ahlak ve hakkaniyet dışı taktiklerin işe koşulduğuna, bunca orantısız güçle bastırılmaya çalışıldığına şahit oluyoruz. Hatta, belki de devletlerarası konjonktürel çekişmelere malzeme edildiği yorumları da var. Bunlar da hak savunusunun kıymetini, nüfuz gücünü, dönüştürücü potansiyelini gösteriyor bir bakıma.</p>
<p>Bugün her ne kadar işkence ve kötü muamele pek de saklanmak, örtülmek istenmiyor gibi görünse de, nihayetinde kabul edilemezliği ve eninde sonunda sorumlularından hesabının sorulacağı yaygınlık kazanmış bir ilke, bir beklenti ise, bu da hak savunucularının başarısıdır. Sadece Türkiye’dekilerin, şu veya bu ülkedekilerin değil, dünyanın dört bir yanından sade insanların, irili ufaklı onca örgütün, dayanışma ağlarının başarısıdır. İşte bu yüzden sınıfta kalan, itibarı zedelenin hak savunucuları olduğu söylenemez. Bugün burada, işte biraz tökezlersin, zorlanırsın, o kadar. Ayağa kalkar devam edersin; hep de böyle olmuştur; ama az, ama kalabalık.</p>
<p><strong>Diğerlerinden destek görebildiniz mi anlamında sordum. Diğer hak örgütlerinden?</strong></p>
<p>Tabii. Herkes birbirini arıyor soruyor, yokluyor. Bizimle irtibat halinde olan, arkadaşlarımıza cesaret ve dayanışma mesajlarını iletmemizi isteyen, desteğini sunan, selam eden, sevgi gönderen binlerce insan var. Onlar için endişelenen, dünyanın her yerinden binlerce insan; sayısız kurum.</p>
<p>&#8220;Bize kara çalınmasını da, hedef gösterilmemizi de, bu şekilde itibarsızlaştırmayı da ilk defa yaşamıyoruz. Sadece şimdi bu kamu eliyle açıkça yapılıyor&#8221;</p>
<p><strong>Sorum daha çok OHAL korkusundan ön plana çıkamamak,</strong> <strong>sürece göre konum almakla ilgiliydi&#8230;</strong></p>
<p>O desteğin illâ borazan çalması gerekmiyor. Zaten borazan çalmak da yegâne destek biçimi değil; yapacak çok iş var, birçok kişi de elinden gelen dayanışmayı, desteği vermeye çalışıyor. Öte yandan tabii ortalıkta alenen sahiplenme ve desteklemenin yaratabileceği risklere dair fazlaca bir hayal gücüne ihtiyaç kalmadı ülkede. İlliyet üzerinden suçlamalara maruz kalmak işten değil. İşinizden gücünüzden edilebileceğiniz, itibarsızlaştırılabileceğiniz, özgürlüğünüzden mahrum bırakılabileceğiniz bir iklimde, bunlar bazen hazmedilmesi zor gelse de hiç anlaşılmaz şeyler değil. Kimisi daha öne çıkmayı göze alır, zira meşrebi de öyledir; kimileri daha arka planda, belki daha usulca ama ısrarla sürdürür çabasını. Ama tutarlılık testinde de çakılmazlar. Olup bitenden, kendi yaptıklarından, yapmadıklarından, başkalarıyla etkileşimlerinden öğrendikleriyle kanaatlerini, tutumlarını da değiştirebilirler elbette. Kendilerini hesaba çekmeyi de elden bırakmazlar. Öğrenip ettiğin, kavradığın şeyin daha evvelce tutunduğun ezberi bozmasına da razı olmak; sırf ezberi bozmamak için direnmemek meselesi var. Bu bakımndan tutarlılık statik bir konforun aksine, sürekli ayazda kalacağının ayırtında olmayı gerektiriyor herhalde; yani yorucu, yıpratıcı bir şey. Korkudan öne çıkamamak çetrefilli konu tabii. Bir de yakın çevrende paylaştığın fikri risk almamak için kamusal mecrada yazıp söylemekten imtina edip, ortalık yerde aslında sahiplenmediğin &#8220;resmi görüş&#8221;ü dillendirmek durumu da olabiliyor korkarım. Sessiz kalıp, ölü taklidi de yapıldığı da oluyor. Ama Brecht&#8217;in meşhur oyunundaki manidar tabiri de hatırlayacak olursak..</p>
<h4>&#8220;Maraton koşucusuyuz; deparlarda kötüyüz belki, ayağımıza da çelme takan takana zaten. Sonuç itibarıyla, bu krizin başından beri açıktan dayanışmalarını dillendirenler olduğu gibi, çekine çekine usulca omuz verenler oldu, çekinenler de oldu&#8221;</h4>
<p><strong>Hangi meşhur oyun?</strong></p>
<p>Galileo Galilei&#8217;deki “Ne yazık o ülkeye ki, kahramanlara ihtiyacı var!” repliği. Hak hukuk özgürlük mücadelesi yürüten/veren insanların kimisi kahramanca ön safhadadır; kimisi arka planda, mutfakta çalışır. Mutfakta demişken, sembolik manasının yanısıra, gerçekten de tam da böyle olabilir. Gündüz işine gider, akşam evde çocukları yatırıp mutfakta bir yandan ertesi günün yemeğini pişirirken bir yandan da çalışma raporunu yazar, veya tercümesini, tasarımını yapar. Veya dağıtılacak malzemeyi tasnif eder vs. Yani envai çeşit emek, uzmanlık isteyen envai çeşit iş yapılır insan hakları savunuculuğunda ve diğer sivil girişim mücadelelerinde. Ve bu insanların çalışmalarının da işte görüneni olur, arka planda, çalışmanın mutfağında görünenin gani gani misli emek verilir. Ben yalnız olmadığımızı biliyorum. Gücümüz, birikimimiz, enerjimiz bugün bu kadar gözüküyor olabilir, ama göründüğü kadarından fazladır aslında. Maraton koşucusuyuz; deparlarda kötüyüz belki, ayağımıza da çelme takan takana zaten. Sonuç itibarıyla, bu krizin başından beri açıktan dayanışmalarını dillendirenler olduğu gibi, çekine çekine usulca omuz verenler oldu, çekinenler de oldu. Misal, Avrupa Parlamentosu’ndan vekiller görüşmek, bilgi almak istediğinde, &#8220;aman ben ortada görünmeyeyim&#8221; diyenler de oldu. Bilhassa tabii yabancı, yani yerli-milli olmayan ilgili taraflarla temas konusunda büyük bir tekinsizlik hissi yaşanıyor. Hak, özgürlük, dayanışma ve insanlıktan bahiste, lügatinde &#8220;el âlem&#8221; diye bir tabiri olmayan, tıpkı müzik gibi, bu bahiste de yerli-yabancı ayrımı bilmeyenlerin dahi, yoğurdu üfleyerek yemeği tercih ettiği bir iklimdeyiz. Onlarla görüşürsem hainlikle damgalanırım kaygısı… Bu da dolaylı bir tür tecrit stratejisinin başarısını gösteriyor ve kimi insanlar buna gönüllü veya kerhen rıza göstermiş de oluyorlar.</p>
<p>&#8220;Her eziyetin, zulmün, baskının, her haksızlığın bir haddi var ve anlaşılan, hakkın hukukun adaletin ne kendisinin ne de esamesinin kalmadığı yerde, o haddi belirlemek, hukuku savunmak da gene tek başına hak savunucularına kalıyor&#8221;</p>
<p><strong>Bir de son olarak karşılaştığınız itham karşısında uluslararası dayanışma ya da beraber çalıştığınız kurumların, fon aldığınız kurumların tavrı ne? </strong></p>
<p>Bu olaydan önce de hep bununla itham edilirdik biz. Bizim açımızdan bilinmedik, yeni bir durum değil hasılı. Dayanışma içerisinde olduğumuz, birlikte çalıştığımız girişimler, örgütler veya çalışmalarımızı destekleyen kurumlar açısından da yeni bir şey değil keza. Çalışmalarımızı destekleyenler demişken, bu iz&#8217;ansızca veya maksatlı olarak iddia edildiği gibi, gözü kapalı bir dümen suyuna girmek olmaz, olamaz da asla; karşılıklı taahhütler ve sözleşme çerçevesinde faaliyet desteğinden bahsediyoruz. Bu tür, şeffaf, hesabı-kitabı verilir, örgütlerimizin bağımsızlığına halel getirmeyecek destek burada bulduk da, beğenmiyoruz diye bir şey de yok; bunu da hatırlatalım. Şimdi bu iler tutar yanı olmayan, makul mantıklı bir gerekçeye dahi ihtiyaç da duymayan saldırıdan dolayı, hak savunuculuğu alanındaki kimi faaliyetlere programları uyarınca destek sağlayan kuruluşlar, &#8216;‘Türkiye’deki hak savunucularını, sivil toplum örgütlerini desteklemeli miyiz, desteklememeli miyiz, desteklediğimizde başlarına bir şeyler mi geliyor’ gibi kaygılara kapıldılar. Bugün bu olaydan neşet eden bir alevlenme yaşıyoruz ama bu zaten kronik bir mesele. Çünkü bugün birileri size kara çalar, iftira atar, yarın öbürleri. Bize kara çalınmasını da, hedef gösterilmemizi de, bu şekilde itibarsızlaştırmayı da ilk defa yaşamıyoruz. Şu farkla ki, şimdi sadece aparatlar değil, resmi makamlar ve müesses medya eliyle de, hiç çekinmeden açıkça yapılıyor.</p>
<p><strong>Uluslararası destek gördünüz mü peki?</strong></p>
<p>Dayanışma ve desteğin moral kısmında bir eksiğimiz yok. Dünyanın her yerinden destek vermek isteyen çok insan, kurum, girişim var; iş uzadıkça da giderek artıyor. Şunu da söyleyeyim: Bugün 66&#8217;ncı gün. 5 Temmuz&#8217;dan beri, canımızın da yanmasına, bu absürt zorbalığa öfkelenmemize rağmen, sebatla, ısrarla, meşru ve yasal zeminde uğraşıyoruz. Zaten bildiğimiz, şimdiye dek hep yapageldiğimiz de bundan başka türlü bir şey değildir. İtidalle dert anlatmaya çalışıyoruz; bir an evvel bu tezgahtan vazgeçilmesi, bu feci yanlıştan dönülmesi için. Ama şöyle şeyler de oldu tabii: Avrupa’dan, Ortadoğu’dan, Güney Amerika&#8217;sına ‘kıyamet koparalım’ diyen hak örgütleri de var; şimdilik herkes nefesini tutmuş bekliyor, belki arkadaşlarımızı serbest bırakacaklar diye. Fakat bu başı sonu belli olmayan, akla mantığa, hukuka adeta hakaret eden bu muğlak sürecin daha da fazla uzaması karşısında, daha ne kadar bekleyeceğiz sorusu da var. Hiçbir dayanağı, çerçevesi, eşiği görünmeyen bir süreç. Başka benzer vakalarda olduğu gibi, başı sonu, takvimi belirsiz bir soruşturma, tutulma. Siyasiler yetkililer diyorlar ki ‘Bu yargının işi’. Yargı ise kapı duvar. Kara delik gibi. Tutukluğun devamına ilişkin olarak avukat arkadaşlarımızın yaptığı itirazlara ret geliyor; adeta otomatikman, bir örnek red cevaplarıyla. Dolayısıyla dört duvar arasına konan arkadaşlarımızla birlikte, ne olacağı bilinmez bir muğlaklığın içine hapsedildik. O vakit, bizlerin bir takım hatlar çizmemiz gerekir herhalde. Bunu şu anda aramızda konuşuyoruz, değerlendiriyoruz hak örgütleriyle irtibat halinde. Zira ne yargı makamları bugüne kadar bu olayın somut olarak ne olduğuna dair bilgileri değerlendirdi; ne de görüşme imkanı bulunabilen ilgililerle, yetkililerle istişarelerin arkadaşlarımızın maruz bırakıldığı muamelenin iyileştirilmesine somut bir faydasını görebildik. Bekle, bekle, bekle.. ‘Bugün git yarın gel’.. Her eziyetin, zulmün, baskının, her haksızlığın bir haddi var ve anlaşılan, hakkın hukukun adaletin ne kendisinin ne de esamesinin kalmadığı yerde, o haddi belirlemek, hukuku savunmak da gene tek başına hak savunucularına kalıyor.</p>
<p>*Editörün notu.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/13/emel-kurma-her-haksizligin-bir-haddi-var-anlasilan-haddi-de-gene-hak-savunucularinin-belirlemesi-gerekiyor/">Emel Kurma: Her haksızlığın bir haddi var ve anlaşılan o haddi de gene hak savunucularının belirlemesi gerekiyor</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2017/10/13/emel-kurma-her-haksizligin-bir-haddi-var-anlasilan-haddi-de-gene-hak-savunucularinin-belirlemesi-gerekiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nil Mutluer yazdı: Gerçek balçıkla sıvanmaz!</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/14/nil-mutluer-yazdi-gercek-balcikla-sivanmaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jul 2017 10:44:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ghavari]]></category>
		<category><![CDATA[Atilla Yayla]]></category>
		<category><![CDATA[gözaltı]]></category>
		<category><![CDATA[Gözaltına Alınan Hak Savunucuları]]></category>
		<category><![CDATA[İdil Eser]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları savunucuları]]></category>
		<category><![CDATA[Nalan Erkem]]></category>
		<category><![CDATA[Nejat Taştan]]></category>
		<category><![CDATA[nil mutluer]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[Peter Steudtner]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyhmus Özbekli]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=16722</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Bir dönem tek adamcılığa &#8211; baskıya- şiddete- devlet aygıtlarına direnirken hatta hakkını savunduğun insanlar, bir de bakmışsın ki iktidarın dilini benimsemiş ve bunu doğallıkla yapar olmuş&#8221; 5 Temmuz&#8217;da insan hakları savunucuları eğitim için Büyükada&#8217;da yaptıkları bir toplantıda usulsüz ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alındılar. Bu yetmedi yandaş medya her gün haklarında asılsız haberler yayınlayarak bu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/14/nil-mutluer-yazdi-gercek-balcikla-sivanmaz/">Nil Mutluer yazdı: Gerçek balçıkla sıvanmaz!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 class="story-bodyintroduction">&#8220;Bir dönem tek adamcılığa &#8211; baskıya- şiddete- devlet aygıtlarına direnirken hatta hakkını savunduğun insanlar, bir de bakmışsın ki iktidarın dilini benimsemiş ve bunu doğallıkla yapar olmuş&#8221;</h3>
<figure id="attachment_12010" aria-describedby="caption-attachment-12010" style="width: 900px" class="wp-caption alignnone"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-12010 size-full" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2017/03/nil-mutluer-e1488454228635.jpg" alt="" width="900" height="600" /><figcaption id="caption-attachment-12010" class="wp-caption-text">Nil Mutluer / Kaynak: Tagesspiegel</figcaption></figure>
<div class="article-body-container">
<p class="BodyA">5 Temmuz&#8217;da insan hakları savunucuları eğitim için Büyükada&#8217;da yaptıkları bir toplantıda usulsüz ve hukuksuz bir şekilde gözaltına alındılar. Bu yetmedi yandaş medya her gün haklarında asılsız haberler yayınlayarak bu insanları hedef gösterir hale geldi. Bu gözaltılar sanki 15 Temmuz anmaları öncesi milli seferberlik ruhunu renklendirmek ve AKP saflarındaki ‘mağduriyet duygusunu pekiştirmek  amacıyla yapılmış gibi. Hedefi merkezileşen devletin gücünü gösterirken aynı zamanda iktidarın politikalarını eleştirenleri, hak arayanları, hak arama sürecinin kendisini karalamak. Böylece toplum bir kesiminin korkusunu, diğer kesiminin de öfkesini artırmak ve kişiler arasındaki güvene ve hukuka zarar vererek, insanların iktidara düşünmeden teslim olmasını sağlamak.</p>
<p class="BodyA">Bunu sürecin gündelik hayattaki sıradan yansımalarıyla son dönemde sıkça karşılaşır olduk.</p>
<p class="BodyA">Bir dönem tek adamcılığa &#8211; baskıya- şiddete- devlet aygıtlarına direnirken kendini aynı safta bulduğun, hatta hakkını savunduğun insanlar, bir de bakmışsın ki iktidarın baskıcı dilini benimsemiş ve bunu doğallıkla yapar olmuş. Bu durum dönemin hızla değişen ruhunun özeti.</p>
<p class="BodyA"><b>Hangi &#8216;sicil&#8217;?!</b></p>
<p class="BodyA">Bu ani dönüşüme rastladığım son örneklerden birine değineceğim.</p>
<p class="BodyA">Kendisini liberal olarak tanıtan Prof. Atilla Yayla sosyal medyada, gözaltına alınan &#8220;insan hakları örgütleri temsilcilerinin -kurumlarının sicilleri ne kadar bozuk olursa olsun-&#8221;  gözaltında bulunmamasının doğru olmadığını yazmış. Bunun insan hakkı ihlali olmasının yanı sıra Türkiye&#8217;nin itibarını yurt dışında da zedelediğini söylemiş, zira bu gözaltılar dönemin sürekli anılan düşmanları &#8216;FETÖ&#8217; ve &#8216;PKK&#8217;nin Türkiye&#8217;yi dışarıdan kuşatmasına yarıyormuş.  Buradaki ‘derin‘ analizi, ‘engin‘ stratejik öngörüyü filan koyun bir yana. Ben asıl ‘sicili bozuk‘ lafına takıldım.</p>
<p class="BodyA">Yayla&#8217;nın &#8216;sicili bozuk‘ dediği bu kurumlar ve temsilcileriyle yolu egemen devlet karşısında kendi &#8216;sicilini&#8217; korumaya çalışırken yıllar önce kesişmişti. Yayla Atatürk&#8217;e hakaretten yargılanırken Yurttaşlar Derneği&#8217;nden Nalan Erkem ve Murat Dinçer Kendisinin gönüllü avukatlığını yapmıştı. Nalan Erkem şu anda gözaltına alınan insan hakları savunucularından biri.</p>
<p class="BodyA">Yayla‘nın, zamanında &#8220;tek adam&#8221;cılığa karşı çıkarken, onunla dayanışan ve o günden bugüne hayata bakışı ve dayanışma ruhu insan hak ve özgürlüklerinden sapmayan Nalan Erkem&#8217;in bağlı bulunduğu kuruma, üstelik de Nalan ile tutar yanı olmayan suçlamalarla, hukuksuz bir şekilde gözaltında tutulurken, &#8216;sicili bozuk&#8217; yakıştırması yapmasını, Yayla‘nın dönemin ruhuna uyan hızlı güç merkezli dönüşümünden başka ne açıklayabilir ki?. Zamanında birbirleriyle dayanışan kişiler arasındaki hukuku, devlete ait olan değil, insana ait olan hukuku yok edebilmek toplumsal yarılmayı körükleyen dönemin ruhunun en belirgin özelliği. İnsanlar arasındaki hukukun zedelenmesi ötekileştirme, şiddet, adaletsizliklerin doğallaşmasının da temeli.  Ingeborg Bachmann&#8217;ın Malina&#8217;sında artık klasikleşen vurgusunu hatırlarsak faşizm ilk atılan bomba veya terör eylemiyle değil, iki kişi arasında başlar. Zamanında seninle dayanışan birinin sicilinin &#8216;bozuk&#8217; olduğunu bu kadar rahat ima etmek, iktidarın toplum içinde nasıl da doğalca dolaştığının, benimsendiğinin örneklerinden sadece biri.</p>
<p class="BodyA">Kısaca mesele Atilla Yayla değil.</p>
<p class="BodyA"><strong>Şahitlik ve birlikte eylemek</strong></p>
<p class="BodyA">Madalyonun diğer yanında dönemin ruhuna inat, pusulasını ayrımcılıkla mücadele etmekten yana belirleyenler var. Dünyayı insanlar ve doğa için yaşanılabilir kılmak derdinde olanlar. Barış, güven, eşitlik ve adalet zihniyetinin toplumda içselleştirilmesi için uğraşanlar. Ailesi, eşi, dostu olmasa da insanların yaşadığı ayrımcılıkları ve acıyı görüp bunun değişmesi için mücadele edenler. Ne kadar baskı olursa olsun, ondan korkmak yerine dayanışmaya devam edenler.</p>
<p>Bilirler ki bu dayanışma iktidarın yaratmaya çalıştığı korkuyu yener ve gerçeklerin er geç gün yüzüne çıkmasını sağlar.</p>
<p>İktidarın baskısı, riyakarlığı karşısında gün yüzüne çıkarılan her bir acı, erkek egemen devlet ve mahkemelere karşı kazanılan her bir dava, emek, adalet, bir arada yaşam için hayata geçirilen her bir politika, öteki diye kodlanan grupların kurulan diyalog ortamıyla birbirine attığı her bir adım umut kaynağı olur bu insanlara. Çok romantik gibi duyulabilir ancak, gittikçe sertleşen, iktidarın artık gizlemekten bile çekinmediği neo-liberal, erkek egemen yeni-muhafazakar ortamda bu kazanımlarım her biri dayanışmayı devam ettirmek için adım, umut olur.</p>
<p>Nerden mi biliyorum?</p>
<p>Şu anda adaletsiz bir şekilde gözaltında bulunan insan hakkı savunucusu arkadaşlarım, yoldaşlarımla yaşadığım için biliyorum. Onların yaptıklarına sadece şahit olduğum için değil, yıllardır birlikte binbir zorlukla eylediğimiz için biliyorum.</p>
<p>İnsan hakları için birçok çalışmada bir arada çalıştığım, ağladığım, güldüğüm, kavga edip sarılarak sevindiğim arkadaşlarım Özlem Dalkıran, Nalan Erkem, İdil Eser, Günal Kurşun,  Amargi dergi ve kadın hareketinde birlikte mücadele ettiğim çalışkan İlknur Üstün, daha az tanış olsak da harcadıkları kıymetli emeklerini bildiğim, takip ettiğim Nejat Taştan, Ali Ghavari, Veli Acun, Şeyhmus Özbekli, Peter Steudtner&#8230;</p>
<p>Bu insan hakkı savunucuları sadece 10 kişi değil. Dokunduklarıyla çok daha çoklar. Parlaklar. Umut veriyorlar. İktidar ve yandaşları bunu biliyor. Çünkü, zamanında bugünkü gücüne sahip değilken uğradığı ayrımcılıklarda hak savunucularını bulmuş yanında. Onların nerden nereye nasıl geldiğini hatırlatıyor. Bundan korkuyor. Bastırıyor. Ama, nafile hak savunucularının gücü savundukları gerçek ve adaletten gelir. Ve gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Baskıyla, çamurla sıvanamaz.</p>
<h6><em>Not: Bu yazı ilk olarak <a href="https://www.artigercek.com/gercek-balcikla-sivanmaz" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Artı Gerçek</a>&#8216;te yayınlanmış ve yazarın izniyle Sivil Sayfalar&#8217;a alınmıştır</em></h6>
</div>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/14/nil-mutluer-yazdi-gercek-balcikla-sivanmaz/">Nil Mutluer yazdı: Gerçek balçıkla sıvanmaz!</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan hakları toplantısı yapmak suç mu&#8230;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/07/insan-haklari-toplantisi-yapmak-suc-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jul 2017 07:46:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[Eşit Haklar İzleme Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[gözaltı]]></category>
		<category><![CDATA[HAK İNİSİYATİFİ]]></category>
		<category><![CDATA[insan hakları aktivistleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları Gündemi Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Koalisyonu]]></category>
		<category><![CDATA[OHAL]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası af örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=16533</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Yapılan yanlışlar, haksızlıklar, zulümler, evrensel hukuka zıt uygulamalar, hiç kimse tarafından dile getirilmediğinde tüm sorunların yok olacağı mı zannediliyor… Bilakis bu sorunlar yok saymakla yok olmuyor, katmerlenerek büyüyor, toplumsal travma derinleşiyor &#8220; Mecellede ifade edilir: Beraati zimmet asıldır.*  Yani zimmetinde bir şey olmayış, suçsuzluk asıldır. İslam hukuk usulü de bu konuda “fıtratta mubahiyet asıldır” diyerek [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/07/insan-haklari-toplantisi-yapmak-suc-mu/">İnsan hakları toplantısı yapmak suç mu&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Yapılan yanlışlar, haksızlıklar, zulümler, evrensel hukuka zıt uygulamalar, hiç kimse tarafından dile getirilmediğinde tüm sorunların yok olacağı mı zannediliyor… Bilakis bu sorunlar yok saymakla yok olmuyor, katmerlenerek büyüyor, toplumsal travma derinleşiyor &#8220;</strong></p>
<p>Mecellede ifade edilir: Beraati zimmet asıldır.<strong>*</strong>  Yani zimmetinde bir şey olmayış, suçsuzluk asıldır. İslam hukuk usulü de bu konuda “fıtratta mubahiyet asıldır” diyerek bu kural ifade edilir. Yaratılışta esas olan serbestliktir. Akla, hukuka, hikmete, adalete dayanan bir sebeple insanın ve toplumun faydası için bir kısıtlama, yasaya dayalı bir açık bir yasak yoksa, o konuda asıl olan özgürlüktür. Yani bir hukuk devletinde bir iş yapılırken kısıtlayıcı açık bir yasa yoksa, o işi yapmak serbest sayılmalıdır.</p>
<p>İslam hukukuna göre, insana yaratılıştan ilahi bir bağış olarak verilen ve devlet vs. hiçbir otoritenin alamayacağı temel haklar bulunmaktadır. Yaşam hakkı, işkence yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, barışçıl toplantı ve gösteri hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, düşünceyi ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü gibi haklar bunlardandır. Devlet hem kendisi bu konularda insanlara müdahale etmemeli, hem de başkalarının müdahalesine engel olmalıdır. OHAL koşullarında bile olsa, bu temel hakların özüne dokunacak şekilde müdahale edilemez.</p>
<p>Barışçıl gösteri ve toplantı yapmak bu temel insan haklarındandır. İnsan hakları evrensel bildirgesinde, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin onayladığı ve içtihatları anayasanın 90.maddesi gereğince anayasa üstü nitelik kazanmış olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında bu hak koruma altındadır.  Hukukun bu açık korumasına rağmen, Büyükada’da “insan hakları alanında” bir eğitim çalışması için toplantı yapan aktivistlere “ihbar” var gibi sıradan bir gerekçe ile gözaltı uygulanıyor. Bu alanda rüşdünü kanıtlamış Uluslararası Af Örgütü, Kadın Koalisyonu, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Yurttaşlar Derneği, Eşit Haklar İzleme Derneği,Hak İnisiyatifi gibi kuruluşların temsilcileri gecenin bir saatinde gözaltı merkezine götürülüyor, dosyaya gizlilik kararı konuyor, zanlıların kendilerinden esirgenen bilgiler ve hatta dosyada bulunmayan iftira niteliğinde hiçbir somut delili bulunmayan iddialar, tetikçi konumunu kendisine yakıştıranlarca çeşitli yöntemlerle yayılmaya çalışılıyor. Gözaltına alınanların uluslararası hukuka göre en temel hakkı olan suçlanma sebeplerinin kendilerine bildirilmesi, gözaltının yakınlarına iletilmesi gibi temel koruma mekanizmaları ise yerine getirilmiyor. Hatta bazı medya organlarında “terör örgütü üyesi olmakla” suçlanıyorlar.</p>
<p>Toplantı yapmak, sosyal hayatın bir gereğidir. İnsanlar istedikleri konularda serbestçe toplantı yapabilirler. Hele insan hakları dernekleri kendi alanlarında hiçbir izne gerek olmadan, toplanabilirler ve toplumun sorunlarını ve çözüm yollarını konuşur, kamuoyuna açıklamalar yaparak, daha yaşanabilir bir dünya için çabalarlar. Bu çalışmalar bir toplumun nefes borusudur. Yapılan yanlışlar, haksızlıklar, zulümler, evrensel hukuka zıt uygulamalar, hiç kimse tarafından dile getirilmediğinde tüm sorunların yok olacağı mı zannediliyor… Bilakis bu sorunlar yok saymakla yok olmuyor, katmerlenerek büyüyor, toplumsal travma derinleşiyor. Toplumun son nefes borusu olan insan hakları kuruluşlarının en doğal çalışmalarını engellemekle, bu nefes borusunu da tıkadığınızın farkında mısınız…</p>
<p>Bilirsiniz ki, “adalet mülkün temelidir”. Her otoritenin ayakta kalması ancak o toplumdaki uygulamaların adil olması, her hak sahibine hakkını vermesi, hukuku esas yaparak güvenilir bir ortam tesis etmesi ile mümkündür. 28 Şubat post modern darbesinde, “bin yıl sürecek” diye gürleyenler, şimdi toplumun yüzüne bakamayacak durumdadırlar. Zulüm ile abad olunmaz. Tek çıkış yolu adalet ve hukuknun yeniden hakim olması, OHAL&#8217;in bir an önce bitirilmesidir.</p>
<p>Son söz, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi gereği, gözdağı niteliğinde bir uygulama ile gözaltında tutulan bu insan hakları savunucularının acilen serbest bırakılmaları gerekir. Nefes borusunun tıkanmaması için…</p>
<p>Mehmet Arif Koçer</p>
<p>İzmir HAK İnisiyatifi</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/07/insan-haklari-toplantisi-yapmak-suc-mu/">İnsan hakları toplantısı yapmak suç mu&#8230;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Af Örgütü: Kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser serbest bırakılmalı</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/06/af-orgutu-kimseyle-gorusturulmeden-gozaltinda-tutulan-uluslararasi-af-orgutu-turkiye-subesi-direktoru-idil-eser-serbest-birakilmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jul 2017 07:44:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[gözaltı]]></category>
		<category><![CDATA[İdil Eser]]></category>
		<category><![CDATA[KHK]]></category>
		<category><![CDATA[Salil Shetty]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası af örgütü]]></category>
		<category><![CDATA[Yurttaşlar Derneği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=16509</guid>

					<description><![CDATA[<p>Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’in dün (5 Temmuz) Büyükada’daki bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi eğitimi sırasında yedi insan hakları savunucusu ve iki eğitimci ile birlikte gözaltına alınması üzerine bir açıklamada bulunan Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty şu ifadeleri kullandı: “Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser&#8217;in de aralarında bulunduğu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/06/af-orgutu-kimseyle-gorusturulmeden-gozaltinda-tutulan-uluslararasi-af-orgutu-turkiye-subesi-direktoru-idil-eser-serbest-birakilmali/">Af Örgütü: Kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser serbest bırakılmalı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="h2 heading--in-padded">Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’in dün (5 Temmuz) Büyükada’daki bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi eğitimi sırasında yedi insan hakları savunucusu ve iki eğitimci ile birlikte gözaltına alınması üzerine bir açıklamada bulunan Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty şu ifadeleri kullandı:</p>
<p>“Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser&#8217;in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin önde gelen insan hakları savunucularının; bariz bir şekilde sebepsizce gözaltına alınmış olmaları nedeniyle müthiş bir rahatsızlık ve öfke duyuyoruz.</p>
<p>“Rutin bir eğitime katılan İdil Eser ile diğer insan hakları savunucularının kimse ile görüştürülmeden gözaltında tutulmaları, abes bir suistimaldir ve ülkede insan hakları aktivistlerinin karşı karşıya bulunduğu riskli durumu göstermektedir. İdil Eser ve beraberinde tutuklananlar derhal ve koşulsuz serbest bırakılmalıdır.</p>
<p>“Şu anda Hamburg&#8217;da bulunan dünya liderleri; Türkiye’de insan haklarının hızlı kötüye gidişi hakkında şimdiye kadar son derece hoşgörülü davranmıştır. Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan da aralarındayken, bu durumu kararlılıkla gündeme getirmelerinin ve hâlihazırda parmaklıklar arkasında olan tüm insan hakları savunucularının serbest bırakılması için çağrıda bulunmalarının tam zamanı.”</p>
<p><strong>Arka Plan</strong></p>
<p>İdil Eser ve beraberinde göz altına alınanların nereye götürüldükleri henüz bilinmemektedir.</p>
<p>İdil Eser ve beraberinde gözaltına alınanların  şu ana kadar avukatları ile görüştürülmediği ve yakınları ile iletişime geçerek gözaltında olduklarını haber verme haklarının kullandırılmadığı anlaşılmaktadır. Polisin gözaltılarda 24 saat boyunca avukatla görüştürmeme yetkisi bulunmaktadır ancak gözaltına alınan kişiler yakınlarını derhal bilgilendirme hakkına sahiptir.</p>
<p>Emniyet yetkilileri avukatlara bugün saat 14:30’da bilgi verileceğini açıkladı.</p>
<p>İdil Eser’in yanı sıra gözaltına alınan yedi insan hakları savunucusu şu kişilerden oluşuyor:İlknur Üstün (Kadın Koalisyonu),Günal Kurşun (avukat, İnsan Hakları Gündemi Derneği), Nalan Erkem (avukat, Yurttaşlar Derneği), Nejat Taştan (Eşit Haklar için İzleme Derneği), Özlem Dalkıran (Yurttaşlar Derneği), Şeyhmuz Özbekli (avukat), Veli Acu (İnsan Hakları Gündemi Derneği).</p>
<p>Biri Alman, diğeri ise İsveç vatandaşı olmak üzere iki eğitimci ile otelin sahibi de gözaltına alındı.</p>
<p>İdil Eser ve beraberindeki insan hakları savunucularının gözaltına alınması, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın tutuklu yargılanmak üzere cezaevine sevk edilmesinin üzerinden daha bir ay geçmeden gerçekleşti.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2017/07/06/af-orgutu-kimseyle-gorusturulmeden-gozaltinda-tutulan-uluslararasi-af-orgutu-turkiye-subesi-direktoru-idil-eser-serbest-birakilmali/">Af Örgütü: Kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser serbest bırakılmalı</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
