<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sunay Demircan arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/sunay-demircan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/sunay-demircan/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Mar 2023 09:14:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>Sunay Demircan arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/sunay-demircan/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gönüllü Okulu&#8217;ndan &#8216;Afetten Öğrendiklerimiz&#8217; Semineri</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2023/03/14/gonullu-okulundan-afetten-ogrendiklerimiz-semineri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Mar 2023 09:14:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Afet]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllü Hizmetler Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Gönüllü Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=83369</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gönüllü Hizmetler Derneği, 2020 yılında başlayan Gönüllü Okulu bünyesinde her ay başka bir alandaki gönüllü çalışmaları gündeme getiriyor. Bu ayki seminerin konusu ise Sivil Toplum Uzmanı Sunay Demircan'ın katılımıyla '6 Şubat’tan bu yana neler öğrendik?'.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/03/14/gonullu-okulundan-afetten-ogrendiklerimiz-semineri/">Gönüllü Okulu&#8217;ndan &#8216;Afetten Öğrendiklerimiz&#8217; Semineri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın her yerinden katılımı mümkün kılmak için etkinliklerini çevrim içi olarak ücretsiz sürdüren Gönüllü Okulu, 28 Mart 2023 Salı akşamı, afetin bize düşündükleriyle toplumu ve gönüllü kuruluşları gözden geçirip sebep-sonuç ilişkisi ve kültürel etkenlerin önemini tartışmayı amaçlıyor.</p>
<h5><b>Programın İçeriği</b></h5>
<ul>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Geleceği inşa etmeye çalışırken &#8216;devlet baba&#8217; anlayışından çıkıp çözümün parçası olmak nasıl mümkün olacak?</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Her felaketle ortaya çıkan sivil dayanışma neden kalıcı olamıyor? </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Toplumsal kutuplaşmayı artıran temel etkenler nelerdir? </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Örgütsüz sivil toplum hareket becerisini nasıl bir araç ve yöntemle sergileyebilir?</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Kriz yönetiminde dikkat edilmesi gerekenler?</span></li>
</ul>
<p><strong>Konuşmacı: Sivil Toplum Uzmanı </strong><b>Sunay Demircan </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Katılımın ücretsiz olduğu toplantı </span><b>28 Mart 2023 Salı günü saat 20.30-22.00 saatleri arasında düzenlenecek.</b></p>
<p><a href="https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSfEVZw_L4WwpR4jmaHnp-9Z3qakUwjXaQR5LvSE8_Mvz6VPiw/viewform" target="_blank" rel="noopener"><b>Başvuru Formuna buradan ulaşabilirsiniz.</b></a></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/03/14/gonullu-okulundan-afetten-ogrendiklerimiz-semineri/">Gönüllü Okulu&#8217;ndan &#8216;Afetten Öğrendiklerimiz&#8217; Semineri</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Türkiye &#8216;Doğal Afet&#8217; ile &#8216;Sivil Afeti&#8217; Birlikte Yaşıyor&#8221;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2023/02/12/turkiye-dogal-afet-ile-sivil-afeti-birlikte-yasiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2023 11:47:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Afet]]></category>
		<category><![CDATA[İnsani Yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[AFAD]]></category>
		<category><![CDATA[Ahbap]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Kahramanmaraş]]></category>
		<category><![CDATA[sivil afet]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Alan]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=82849</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kahramanmaraş merkezli depremin neden olduğu büyük yıkıma karşın, umudumuzu yeşerten muazzam bir dayanışma da var. Öte yandan siyasi kutuplaşma ve ayrışma, kaçınılmaz olarak sivil alana da yansıyor. Sivil toplumun duayen isimlerinden Sunay Demircan, 1999 depremlerinden farklı olarak Türkiye’nin bugün iki farklı depremi birlikte yaşadığını söylüyor: “Biri doğal afet, diğeri ise toplumsal gerilimlere bağlı, derin kırılmalarla yaşanan sivil afet.” Demircan, AFAD- Ahbap ayrışmasında ise; ''Sorun kamu otoritesinin işlevsizliği ve yarattığı güven algı” diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/02/12/turkiye-dogal-afet-ile-sivil-afeti-birlikte-yasiyor/">&#8221;Türkiye &#8216;Doğal Afet&#8217; ile &#8216;Sivil Afeti&#8217; Birlikte Yaşıyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Biz toplum olarak şu an ne yaşıyoruz? 1999 depreminden farklı olan ne? Benzerlikler var mı?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-53115 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan.jpeg" alt="Sunay Demircan" width="222" height="222" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan.jpeg 388w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan-160x160.jpeg 160w" sizes="(max-width: 222px) 100vw, 222px" />1999 yılında, kamu otoritesi ve kurumların (ordu hariç) geç uyanmasına karşılık, seri hareket ederek, olağanüstü bir toplumsal dayanışma sergileyen, eşgüdümlü sayılabilecek yurttaş hareketi vardı. Bugün de yurttaş hareketi var, dayanışma da var ama ortada gözümüze ve gönlümüze saplanmış, sürekli büyüyen kocaman bir başka fay hattı var. Bence mesele de burada. </span></p>
<p><b>Ne kast ediyorsunuz bu ‘başka’ fay hattından?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin şu anda iki farklı depremi birlikte yaşadığını düşünüyorum. Biri, yer kabuğunun hareketlerine bağlı olan doğal afet; diğeri ise </span><b>toplumsal gerilimlere bağlı, derin kırılmalarla yaşanan sivil afet. </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Deprem gibi ortaklaşa yaşanan acıların sivil toplumun kendi içinde ve devletle ilişkisinde, dayanışma temelli iş birliğini güçlendirmesi beklenir; böyle zamanlarda halkın moral desteğine çok ihtiyacı olur ve bu morali oluşturan da tüm tarafların dayanışma temelli bir araya gelmeleridir. </span></p>
<h5><strong>&#8216;Kriz İçinden Kriz Doğuran Kriz Halimiz&#8217;</strong></h5>
<p><b>Bir araya gelmiyorlar mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu depremde gözlediğim üç önemli nokta var. </span><b>Birincisi</b><span style="font-weight: 400;">, canını dişine takmış, gece gündüz tükenmeyen bir umutla çalışan </span><b>gönüllülerin de içinde olduğu bir arama kurtarma, dayanışma seferberliği. Evet, bu açıdan bakınca bir araya gelen büyük bir halk kitlesi var.  </b></p>
<p><b>İkincisi</b><span style="font-weight: 400;">, </span><b>bir türlü beceremediğimiz yerel ve ulusal ölçekteki koordinasyon meselemiz</b><span style="font-weight: 400;">. Olmuyor işte, hala ‘Sistematik nedir, plan ne işe yarar?’ sorularının zihnimizde karşılığı yok. </span></p>
<p><b>Üçüncüsü ise, kriz içinden kriz doğuran kriz halimiz</b><span style="font-weight: 400;">. Nasıl anlatayım, matruşka gibi. Tarafların keskinliklerinden zerre ödün vermedikleri, parçalayıcı dil ve dışlayıcı tavırla, öfke nöbetlerini dalga dalga toplumun üzerine sererek huzur duydukları, nevrotik bir hal bu.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son yıllarda artan siyasi, ekonomik fay hatlarındaki çatlaklar bu felaketle de birleşince, zaten süreç oluşturup yönetme kapasitesinin düştüğü bir dönemde, gidiş ciddi ve kalıcı kayıplara neden olabilir ki</span> söz konusu vatandır; aklımızı başımıza almamız lazım.</p>
<h5><b>Devlet Kurumlarına Güvensizlik, İktidarın Siyasi ve Beşeri Uzantısı  ‘Sivil’ Yapılar</b></h5>
<p><b> “Sivil afet” tespitinizi hangi faktörlerle açıklarsınız? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu şimdinin meselesi değil ki tarihi, kültürel, ideolojik temelleri, geçmişten birikimi olan bir meseleyi, şurada şıpınişi cümle içine sıkıştırıp, ‘ahan da budur’ demek sadece spekülasyon olur. </span><span style="font-weight: 400;">Ortada ciddi bir güven sorunu var. Yurttaşların önemli bölümü devletin kurumlarına, yetkililerine güvenmiyor</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kızılay gibi bu işin zirvesinde olması gereken kuruluşlar da ne yazık ki son yıllarda kendilerine olan güveni sarsmak için epey çaba harcadılar. Bu güvensizlik, kutuplaşmayla el ele vererek, sivil alanda da kendine yer edindi. Hal böyle olunca da </span><span style="font-weight: 400;">her taraf kendi kurtarıcı kahramanını seçmeye başladı</span><span style="font-weight: 400;">.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sivil alandaki fay hatlarının derinleşmesinde, kamu otoritesinin geçmişe göre çok daha etkili rolü olduğunu düşünüyorum. Daha yeni AFAD’ın <a href="https://www.aa.com.tr/tr/asrin-felaketi/stkler-depremzedelerin-yaralarini-sarmak-icin-tek-yurek-oldu/2814985#" target="_blank" rel="noopener">‘tek yürek STK’lar’</a> diyerek, Anadolu Ajansı üzerinden duyurduğu infografikte gördük bunu. Sadece iktidarın siyasi ve beşeri uzantısı olarak kurgulanmış ‘sivil’ yapılardan bir ‘tek yürek’ oluşturulmuş. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hiç olmazsa şu günlerde, bunu bağırarak duyurmayaydınız. Duyurmalarının da bir sebebi var tabii, kazanamazsa kaybedeceğinden korkuyor. Mesele var oluş, yok oluş ikilemine gelip dayandı, çok tehlikeli, bu nedenle de duramıyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mesela, </span><span style="font-weight: 400;">bu katılaşma halini 1999 depreminde görmemiştik mesela</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<h5><b>&#8216;Faylar İçine Sıkışmış Haldeyiz&#8217;</b></h5>
<p><b>Sivil toplum deprem bölgesinde ne yapıyor şu an?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum dediğimiz aslında halk, güruh değil ama, halk. Yani kültür bağlarıyla, ortak değerleriyle bir arada durarak, ortaklaşa medeniyet teşkil etmiş insan grubu. Bu bağlar sivil alanın bin bir emek inşa ettiği ritüelik bağlarıdır,</span> <span style="font-weight: 400;">düğündür, bayramdır, sofradır, yastır…</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Daha durun, sivil toplum olarak acımızı yaşamadık ki, şu telaş bitsin gidenleri uğurlayalım, yasımızı yaşayalım, kalanlarla kucaklaşalım, el birliği yıkılanı inşa edelim… Değil mi? Anadolu’da böyle bir sivil medeniyet oluşturmuştuk. Her türlü iktidar zorbalığına rağmen ayakta kalabilen bir halk medeniyetiydi bu. Ne oldu şimdi? </span></p>
<blockquote><p>Nihayetinde meselenin cereyan ettiği mekân sivil alandır; artık ya el birliği ile batacağız açtığımız çukurda, ya da el birliği ile çıkacağız.</p></blockquote>
<p><b>Ne oldu?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Deprem işte;  faylar içine sıkışmış haldeyiz. Yarığı derinleştirip, bizi birbirimize bağlayan bağları kopartırcasına çekiştiriyoruz, hele de onlara şiddetle ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde. Bu gerilimde elbette iktidarın rolü var ama şuracıkta birilerini suçlu ilan edip, infaza durmak gibi bir niyetimiz de yok, nihayetinde meselenin cereyan ettiği mekân sivil alandır; artık ya el birliği ile batacağız açtığımız çukurda ya da el birliği ile çıkacağız.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Soruya dönecek olursam, Türkiye’de özellikle son on yıldır, Suriye ağırlıklı mülteci sorunları nedeniyle, insani yardım konularında ciddi bir sivil deneyim oluştu. Bu deneyime sahip kuruluşlar da zaten şu anda sahada var güçleriyle çalışıyorlar.  Onun dışında da teker teker saymayayım ama pek çok kurum sahada, aktifler, tüm güçleriyle çalışıyorlar, ama dediğim gibi</span><b> mesele tepeden başlayarak ülke sathına yayılmış olan şu ayrışma meselesi.  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Manzaraya bak, </span><b>yardım yapacağın kurumu, sahadaki becerisi ve deneyimine göre değil, siyasi duruşu ve popülerliğine göre seçiyoruz</b><span style="font-weight: 400;">. Daha dur, bunun orta ve uzun vadede yapılacak işleri var, milyonlarca insan, yeni bir hayatın inşası… Hiç kolay değil, daha ilk günde ayrışarak işe başlayacaksak, vah halimize! </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Unutmadan şunu da söyleyeyim, 1999 depreminde olmayan bir şey de sosyal medyaydı; sosyal medyanın oluşturduğu bir habitat ve onunla gelenler var. </span></p>
<h5><b>&#8216;En Küçük Hata Sadece Ahbap’a Değil Sivil Alana Zarar Verir&#8217;</b></h5>
<p><b>Ahbap-AFAD tartışmalarını nasıl değerlendirirsiniz? Spesifik olarak Ahbap’ı ve Haluk Levent’i sivil toplum içinde nasıl konumlandırırsınız? Ahbap Türkiye’de sivil toplum aktörlerinin yapamadığı neyi yapıyor? Başarısı, sivil toplum aktörlerine nasıl yansımalı?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ahbap’ın bir sivil toplum örgütü olup olmadığını tartışmıyorum. Haluk Levent’in popüler ve sevilen kimliğinde vücut bulmuş, kişisel / kitlesel yardım ihtiyaçlarında, çağrılara koşarak yardım götüren, dernek statüsünde, işlevsel bir mekanizmadır. Üyelerinin özgür iradesiyle seçilen bir yönetim yapıları var mıdır? Olmak zorunda. Sivil alanda faaliyet yürütüp, etki oluşturuyor mu? Evet, o halde konu kapanmıştır. İlle tartışılacaksa, burada Ahbap üzerinden asıl tartışılması gereken konu başkadır. </span></p>
<blockquote><p>Güvensizlik o boyuta gelmiş ki, Haluk Levent’in kişiliğinde, bir tür güven vorteksi oluştu, çekime kapılıp, hep birlikte gidiyoruz.</p></blockquote>
<p><b>Nedir?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sorun Ahbap değil, Ahbap’ı bugün, bu kadar ön plana çıkmasını sağlayan durumun kendisidir. Yani, bir kuş havada kanadı kırılmış, düşüyor, düşerken de konacak, güvenebileceği bir dal arıyor. Mesele budur, anlatabiliyor muyum?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanlar bu çöküş halinde, güvenip, tutunacakları dala muhtaçlar. Sormuyorlar ki Ahbap bu boyutta kaç tane kamp alanı kurdu? Kaç kere bu kadar karmaşık insani yardım programı kurgulayıp yürüttü? Bu kadar büyük bütçeyi yönetebilecek kapasitesi var mı? </span><b>Güvensizlik o boyuta gelmiş ki, Haluk Levent’in kişiliğinde, bir tür güven vorteksi oluştu, çekime kapılıp, hep birlikte gidiyoruz</b><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><b>Sorunlu durum budur, insanların güvenecekleri dalı olmaması. Kamu otoritesinin işlevsizliği ve yarattığı güven algısıdır</b><span style="font-weight: 400;">. Bu güvensizlik sivil örgütlere yönelik de var tabii, sadece kamu otoritesi değil. Maalesef, ülkenin uluslararası görünüm itibarıyla da durum böyle. Kişiler ve kurumlar yapacakları yardımın akıbetinden o kadar kuşkulular ki, “bunlar ne yapacaklarını bilmeseler de hiç değilse dürüstler” deniyor. </span></p>
<p><b>Ahbap bu durumda ne yapmalı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ahbap’ın kısa vadede yönetmesi gereken riskleri var. Tahmininin üzerinde kaynak akışı oluyor, buna uygun süreç planlayıp yönetebilmesi ve bu sırada da hiçbir suistimal olmadan, her kuruşunun hesabını vererek bunu yapabilmesi önemli. Şimdi Haluk Levent açıklama yaptı, dernek bütçesinin bağımsız denetçiler tarafından denetlenerek, raporlanacağını söyledi, önemli bu.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gelen saldırılardaki dile dikkat ederseniz, “Bunlara bu parayı yedirmemek lazım” diyen bir dili kıpırdatan akıldan konuşuyoruz. </span><b>Meselenin yemek / yiyememek meselesine kadar indirgendiği politik zeminde, Ahbap’ın titiz ötesi titiz olması gerekiyor</b><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aksi halde, bu ayrışma ortamında olabilecekleri tahmin edebiliyorum. </span><b>Olabilecek en küçük bir istismar ya da hata sadece Ahbap’a değil, Türkiye’de sivil alanda bunca yıldır inşa edilmiş olan ilişkilere ve güvene de tesir eder. </b></p>
<blockquote><p>Ahbap olarak iki kapılı bir odaya girdiler şu an; diğer kapıdan ‘A’ olarak çıkmayacakları kesin, ne halde çıkmak istediklerini şimdiden tasarlayıp, ona göre bir yol çizmeleri gerek.</p></blockquote>
<p><b>Kapasite derken, neyi kast ediyorsunuz? </b></p>
<p><b>Kurumsal kapasite tabii, konunun kişiyi aşmış olması lazım artık, kurumun teknik, finansal ve idari olarak bu işi yönetecek kapasiteye ulaşmış olması önemli</b><span style="font-weight: 400;">. Diyebilirsin ki, “Nereden biliyorsun o kapasitede olmadığını?” Benimki sadece deneyimlerden hareketle üretilmiş temenni cümleleri; </span><b>bir haftada yağan bu kadar büyük kaynak ve iş yükünü yönetmek hiç kolay değil</b><span style="font-weight: 400;">, umarım vardır, söyledikleri gibi de işleri yoluna koyarlar.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sadece finans yönetimi ile bitmiyor ki iş. Yapılanları izleme ve değerlendirme, denetleme başka kapasite istiyor; bunları kamuoyu ve destekçilere raporlama başka kapasite… Acil bir iletişim planı lazım, bunu hazırlayıp yürütmek de kapasite. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşleri zor, morallerini bozmak istemem ama dilerim bu durumun onlar da farkındadırlar.  İki kapılı bir odaya girdiler şu an; diğer kapıdan ‘A’ olarak çıkmayacakları kesin, ne halde çıkmak istediklerini şimdiden tasarlayıp, ona göre bir yol çizmeleri gerek, bak bu da kapasite. Ne diyeyim işleri zor, </span><b>bu gibi durumlarda yardım edenin umulandan öteye yardım ihtiyacı olabiliyor, anlamaya çalışmalıyız. </b></p>
<h5><b>‘Çok Kritik Bir Andayız ’</b></h5>
<p><b>“Muhafazakâr STK&#8217;lar sahada değiller&#8221; çıkışına ve tespitlerine yorumunuz olur mu?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kim diyor bunu? Bal gibi sahadalar, İHH başta, hepsi sahada! Benim bildiğim bu ama yanılıyor da olabilirim, yorum yapmam doğru değil.</span></p>
<p><b>Bu koşullarda ve bu iklimde, sivil toplum aktörleri ne yapabilirler? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Esas iş bundan sonra başlıyor. Sivil toplum için uzun ve zor bir yol var önümüzde, restorasyon, rehabilitasyon, yeni yerleşimlerin kurulması, değişen demografiler, tüm bunlar olurken seçim ve ekonomik krizin etkileri, dibimizde ne olacağı belli olmayan savaş gerilimi… </span><b>Soğukkanlı olmalıyız, zor günleri ancak dayanışmayla atlatabiliriz. Kritik, çok kritik bir anda olduğumuzu idrak ederek adım atalım lütfen. </b></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2023/02/12/turkiye-dogal-afet-ile-sivil-afeti-birlikte-yasiyor/">&#8221;Türkiye &#8216;Doğal Afet&#8217; ile &#8216;Sivil Afeti&#8217; Birlikte Yaşıyor&#8221;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;İlke ve Değerlere Uygun Kullanılan Fonlar STÖ’lerin Sivilliğine Zarar Vermez&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/ilke-ve-degerlere-uygun-kullanilan-fonlar-stolerin-sivilligine-zarar-vermez/</link>
					<comments>https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/ilke-ve-degerlere-uygun-kullanilan-fonlar-stolerin-sivilligine-zarar-vermez/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2021 14:16:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum Geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Chrest Vafkı]]></category>
		<category><![CDATA[şeffaflık]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Alan]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplumda Yabancı Fon]]></category>
		<category><![CDATA[STÖ]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=72927</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil toplumun fon kullanmasına ilişkin tartışmalar sürüyor. Görüşlerine başvurduğumuz uzmanlardan ilki olan sivil toplum alanında deneyimli isim Sunay Demircan, STÖ’lerin fon kullanma konusunu “hainlik” paranoyasından kurtularak, çok boyutlu haliyle görüp, değerlendirmek gerektiğini belirtiyor. Demircan’a göre, Türkiye’de sivil toplumun gelişmesinde ve hakların elde edilmesinde lokomotif görevi gören fonların şeffaf şekilde kullanılmasında etik bir sorun yok.  </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/ilke-ve-degerlere-uygun-kullanilan-fonlar-stolerin-sivilligine-zarar-vermez/">&#8216;İlke ve Değerlere Uygun Kullanılan Fonlar STÖ’lerin Sivilliğine Zarar Vermez&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Son birkaç gündür Türkiye gündeminin üst sıralarında, bazı basın yayın kuruluşlarının ABD merkezli Chrest Vafkı’ından aldığı hibenin “</span><span style="font-weight: 400;">fondaş medya” olarak haberleştirilmesi,</span><span style="font-weight: 400;"> ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un medyada yeni bir düzenleme yapılacağına ilişkin açıklamaları yer alıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Cumhurbaşkanı Erdoğan verdiği röportajda “yalan haberi terörizmle eş düzeyde ve demokrasiye açık bir tehdit olarak gördüğünü” ifade ederek, Ekim ayında Meclisin açılmasıyla yürürlükte olan Sosyal Medya Yasası’na ek olarak geleneksel ve sosyal medyayı içeren yeni bir çalışma yapılacağını açıkladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Erdoğan’ın açıklamalarına ek olarak Fahrettin Altun, </span><span style="font-weight: 400;">&#8220;Yeni kisveler altında beşinci kol faaliyetlerine müsaade” etmeyeceklerini söyledi ve &#8220;yabancı devletlerin veya kuruluşların fonlarıyla ülkemizde faaliyet gösteren medya kuruluşlarına yönelik bir düzenleme ihtiyacı” olduğunu kaydetti.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu açıklamanın ardından, medyada yabancı fon tartışmalarına cevaben </span><a href="https://www.cnnturk.com/turkiye/rtuk-yerli-ve-milli-medyamiz-yalniz-ve-sahipsiz-degildir"><span style="font-weight: 400;">RTÜK (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu)</span></a><span style="font-weight: 400;"> ise yabancı kurum ve kuruluşların fonlarıyla Türkiye&#8217;de faaliyet gösteren medya organları ile ilgili olarak “düzenleme ve denetleme faaliyetlerinin titizlikle yürütüldüğünü” belirterek, &#8220;Yerli ve milli medyamız yalnız ve sahipsiz değildir&#8221; dedi. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Medya üzerinden yoğunlaşan bu tartışmalar, sivil topluma da yansıdı. Türkiye’de sivil toplumda özellikle Batı kaynaklı yabancı fon kullanan STK’lara yönelik 1990’lı yıllardan bu yana “casusluk ve vatan hainliği” gibi suçlamalar zaman zaman gündemde yerini alıyor. Medyascope ve medya üzerinden başlayan Batı kaynaklı fon kullanan kuruluşlara yönelik güncel tartışmada ise bazı yayın organları  “</span><a href="https://www.karar.com/gorusler/yabanci-vakiflar-ve-yerli-milli-hayirseverlerimiz-1625941"><span style="font-weight: 400;">Katar veya İslam Kalkınma Bankası fonlarının desteği ile faaliyetlerini sürdüren bazı STK projeleri ile haber-yorum sitelerini</span></a><span style="font-weight: 400;">”  hatırlatarak, “yabancı fon” polemiğinin gündeme getirilmesindeki samimiyeti sorguluyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil alanda yerli ve yabancı fon kullanımını, bunun sivil toplumun sivilliğine olan etkilerini, Batı ve Doğu kaynaklı fon ayrımını ve dahasını Sunay Demircan ile konuştuk.   </span></p>
<p><b>STK’ların, yabancı ülke menşeli kuruluşlardan fon almasında, sivil toplumun sivilliği ve bağımsızlığı açısından bir sakınca var mı? Fon kullanmak sivil toplumun “sivilliğine” zarar verir mi?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-72931 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/civil-society.jpg" alt="“İlke ve Değerlere Uygun Kullanılan Fonlar STÖ’lerin Sivilliğine Zarar Vermez”" width="346" height="232" />“Sivillik ve sivil toplumun bağımsızlığından ne anlamalıyız?”  önce bunu açıklamak isterim. Öncelikle sivil toplum kavramını kısaca tanımlamamız gerekiyor.  Kavram, yani sivillik bize Roma’dan geliyor.  Temelleri Roma’da atılan insanın akıl, irade ve haklar gibi kavramların yeniden yorumlanmasıyla, yasanın birey – devlet ikiliğinde, bireyin haklarını gözetmesi ve hukukun gündelik yaşamın içine girmesi, özel mekanın da yasayla kamusal alandan ayrılan bir kategoriye kavuşmasıyla, sivil toplum bir medeniyet ve ilişkiler bütünü olarak oluşmaya başlıyor.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil alandaki örgütlü yapılara da biz STÖ, yani sivil toplum örgütü diyoruz. STÖ’lerin bağımsızlığı ve sivilliği için de belli kriterler var, nedir, toplum devletten ve piyasa dediğimiz özel sektörden bağımsız olacak, özerk, demokratik olacak, şeffaf olacak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunlar kuşkusuz uluslararası ölçekte bilinen kavramlar; bence sivil toplum, değerler ve değerlerin ürettiği bağlar yani ilişkiler üzerine kurulan anlam düzlemi ile var oluyor. Bu anlamı taşıyan dil de önemli elbet.  </span></p>
<p>Bana göre tüm dünyada, günümüzde sivil toplumun yaşadığı temel sorun değerlerin zaman içinde aşınmasıyla, bağların kopuşu; bağlar ve değerler üzerine kurulu anlam düzleminin çökmeye başlaması. İnsanlar köşe bucak anlam arıyorlar ama bulamıyorlar. Düşünsenize, insan insana muhtaç lakin bu muhtaçlık halimizi unuttuk. Bir boşluğa doğru sürükleniyoruz ve sonuç olarak bu halimizi de son derece gergin, öfkeli, iteleyen ve öteleyen bir dille ifade ediyoruz.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hemen etiket hazır, “vatan haini”. Bunu söylemek bu kadar kolay olmamalı değil mi? Adı sanı belli, şeffaf bir biçimde belirtilmiş, gizlisi saklısı da yok; kalk “desteklemiyorum” de, “katılmıyorum” de, “kınıyorum” de, ama “hain” de deme yani. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonuç itibarıyla  “fon kullanmak sivil toplumun &#8216;sivilliğine&#8217; zarar verir mi?” sorusuna yanıtım şu:</span> <span style="font-weight: 400;">bu bıçak sırtı bir durum. Alan ve veren arasındaki ilişki şeffaf ve denetlenebilir ise, mevcut yasalara da uygunsa, kurumların temel ilkeleri ve vizyonları ile de örtüşüyorsa ve yukarıdaki tanımlar çerçevesinde de sivillik kriterlerine göre yönetiliyorsa, “verir” demek doğru değil. Ama bunlara uymuyorsa ki, bunun örnekleri de çok, o zaman elbette verir. </span></p>
<h5><b>‘Kaynak Sadece Para Değildir’</b></h5>
<p><b>Kaynağı- fonu nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kaynak sadece para değildir. Hatta para kaynağın sadece az bir bölümüdür. Soyut, somut, doğrudan, dolaylı, küçük ve büyük tüm değerler bence STÖ için kaynaktır. Örgütün ismi, logosu, ürettiği ve paylaştığı bilgiler, deneyimleri, uzmanları da kaynaktır.  Dolayısıyla bir sivil örgütün varlığı başlı başına kaynaktır, buradan hareketle bence bir örgütün gelecek hayali de kaynağa dönüşmek olmalıdır.  Yani, bu kaynak eşittir fon, fon eşittir para denkleminden çıkmak lazım, bu içine kapalı bir döngü. </span></p>
<p><b>STK’lar fon olarak sadece finansal destek mi alıyor? Bir örnek üzerinden gidersek, bir sivil örgütün yabancı ya da yerli kaynaktan fon alması sürecini ve bunun bağımsızlığı üzerindeki etkisini nasıl anlatırsınız?   </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir STÖ, ilkeleri, varoluş amaçları ve ihtiyaçları çerçevesinde kaynak ile arasındaki ilişkiyi kurgular. Kaynak arayışında bağımsızlığına, sivilliğine tehdit oluşturmayan “kaynak yönetimi” ilkelerinin olması önemli.  Hele bu devirde, kaynağın çok daha titiz sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Sadece menşei itibarıyla değil, ihtiyacın gerçekliği, uygunluğu itibarıyla da.  </span></p>
<p><b>Yabancı kuruluşlar, fon dışında kaynak da sağlıyorlar mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elbette, bir örnek vereyim hemen, iyi oldu bu soru, hem şu &#8216;yabancı ile ilişki kuran haindir&#8217; konusuna da açıklık getirebilir. 90’lı yıllar, ulusal ölçekte çalışan, çok aktif bir doğa koruma örgütünde (dernek) çalışıyordum, devlet Fırtına Deresi üzerine baraj yapmaya kalktı ve işi de bir şirkete verdi. Biz de “bu baraj yapılmasın, fırtına korunsun” diye kampanya yaptık. Bir gün kapımız çalındı, baktık bir beyefendi, barajı yapacak şirketin sahibiymiş, bize işbirliği öneriyor, proje yapın, biz de parasal destek verelim diyor, ciddi de bir para öneriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bakın, ama demiyor ki, “bu parayı alınca şu baraj itirazınıza da son verirsiniz”. </span><span style="font-weight: 400;">Ne yapacaksınız? Kaynak yerli mi? Yerli. Yasal mı? Yasal. Bağımsızlığıma müdahale ediyor mu? Hayır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ama bir şey var ki, olmuyor, o da “etik kural”; yani örgütün vicdanı sana “dur” diyor. Almadık tabii, teşekkür edip gönderdik, sonra dava açtık ama mahkeme için de bilimsel rapor lazım, o zamanlarda da nehir tipi akışkan santrallere dair Türkiye’de uzman bulamadık, İngiltere’den bu gibi konularda fon sağlayan bir kurulaş başvurduk ve bize İngiltere’den konunun uzmanı bir hidrolog gönderildi. Bakın para yok ortada, sadece uzmanın masraflarını karşıladılar, geldi, çalıştı, raporunu hazırladı, o raporu taraflara sunduk, kampanya başarılı oldu ve zamanın yöneticileri “Fırtına korunacak, barajlar iptal” dediler. </span></p>
<p>Şimdi, duruma nereden baktığına bağlı değişiyor iş, “o baraj yapılmalıydı, İngiliz’in parasıyla geldin başımıza iş açtın hain” diyen çıkabilir (ama çıkmasın lütfen); &#8220;el değmemiş bir nehir kalsın şu ülkede, Allah razı olsun&#8221; diyen de çıkabilir.</p>
<p><b>Yani, yabancı destek olmasından çok, desteğin sizin ilkelerinizle ve ihtiyaçlarınızla örtüşüyor olması önemli diyorsunuz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elbette… “Yabancının kendisini de parasını da istemiyoruz” demek her yere yapıştırılacak cümle değil. Yeri geliyor o sevilmeyen yabancı ,senin ülkene senden çok katkı sağlıyor.  Bakın, 1960’larda Davis diye bir İngiliz gelmiş Türkiye’ye, kendi kaynağını da bulmuş, yıllar boyu kalıp, Türkiye’nin florasını çıkartmış. 10 cilt ve sekiz bin küsur tür.  Adam gitti, biz ardından bir cilt ekleyebildik daha. Sonra İngiltere’de vakıf kurdu bu gibi çalışmaları desteklemek için.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eee… Arkeoloji de böyle değil mi? Ülkenin neredeyse tüm tarihi değerlerini onlar çıkarttılar, Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e, Efes’den Troya’ya kadar.  Hala da bildiğim kadarıyla 30 küsur alanı yabancı fonlarla, yabancı ekipler kazıyor. Ne diyeceğiz şimdi? “Hırsız onlar gitsinler” mi? Bakın, şu meşhur Salda Gölü’nün kumullarının değerini bile NASA’dan öğrendik. “Aman yabancılar olmasa bittik, yandık, iyi ki varlar” demiyorum elbet, sadece her alanda iş birliğinin kaçınılmaz olduğunu ve iş birliği yapanları da pür telaş hain ilan etmenin anlamsızlığını belirtmek istiyorum.</span></p>
<h5><b>&#8216;Yerli yada Yabancı Fon Kullanmak İlke ve Değerlere Aykırı Değilse Sivil Toplumun Sivilliğine Zarar Vermez&#8217;</b></h5>
<p><b>Yani, “yerli ya da yabancı fon-kaynak kullanmak, ilke ve değerlerine aykırı değilse, sivil toplumun sivilliğine zarar vermez” mi diyoruz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İzin verelim de o örgütün sivilliğine üyeleri, yöneticileri karar versin biraz da. Yargılamaya ve infaza bayılıyoruz.  Mesela AB (Avrupa Birliği) fonları.  Kullananlar çok, o fonlar sayesinde son derece önemli işler de yapıldı, yapılıyor da. Türkiye’de pek çok konuda özgürlüklerin önünü açmış, lokomotif işlevi görmüştür AB destekleri.  Örneğin toplumsal cinsiyet eşitliği konularında yol alındıysa, bunda AB fonlarının ve kadın örgütlerinin çok büyük emeği ve etkisi vardır. Keza engelli haklarında da öyle. AB fonları sayesinde Türkiye’deki pek çok sivil toplum örgütü birbirinden haberdar oldu, kampanya yapmayı, yeni işbirlikleri oluşturmayı deneyimlediler. </span></p>
<blockquote><p>AB fonları Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin önünün açılmasında önemli işlev gördü.</p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de anayasa ve yasalarda yapılan önemli değişiklikler, AB uyum sürecinde elde edilen kazanımlar ve STÖ’lerin mücadeleleri sonucunda elde edildi. Bu nedenle “vatanı sattı” demek çok yanlış. Fon alırken titiz ve şeffaf davranılıyorsa, STÖ aldığı fonun hesabını üyelerine ve destekçilerine veriyor, yasalara uyuyor, etik titizlik gösteriyorsa bir sorun olmamalı. </span></p>
<p><b>Fon alan ve veren ilişkisine dair ne söylersiniz? Fon alan, fon verenin tahakkümüne mi giriyor? Fon alınca ne oluyor? Fon mantığını anlatır mısınız? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img decoding="async" class=" wp-image-72932 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/eu-fund.jpg" alt="“İlke ve Değerlere Uygun Kullanılan Fonlar STÖ’lerin Sivilliğine Zarar Vermez”" width="284" height="232" /></span>Ortada fon alan, fon veren ve denetleyen olmak üzere üç taraf var. Kaynak ayni veya finansal olabilir. Bu üç tarafın da kendilerince ilkeleri ve mevzuatları var. Veren taraf “sen şu koşullarda harcayabilirsin ve sonuçları bana raporlayacaksın, ben de seni verdiğim desteğin o yönde kullanılıp kullanılmadığıyla ilgili denetleyeceğim” diyor. Ama “senin tüm işlerini denetleyeceğim, yönetimine müdahale edeceğim” demiyor. Derse zaten o zaman ortada kurumun bağımsızlığı kalmıyor. Desteği veren taraf, alana desteği nasıl kullanacağına dair bir yönerge iletir. Bu yönergede destek veren kurumun koşulları belirtilir, bunlar fon veren her kurum için değişebilir, bu normal çünkü o kurum da kendi varoluş ilkeleri çerçevesinde destekler veriyor. Şayet, desteği verenin yönergesiyle belirlediği talepler alan tarafın ilkeleri ve değerleri ile örtüşmüyorsa, bunları kabul etmez ve fonu kullanmaz. Buna rağmen kabul ediyorsa, bu kuşkusuz pürüzlü bir durumdur, &#8220;para olsun da nasıl olursa olsun&#8221; sivil alanın prestijine de leke düşürür ki her alanda olduğu gibi sivil alanda da pürüzlerin olması doğaldır.</p>
<p><span style="font-weight: 400;">Burada esas denetleyen taraf mevcut yasalar üzerinden kamu otoritesi ve o desteğin kullanımıyla ilgili kamu oyudur. Diyelim ki bir dernek hibe aldı ve bir kampanya için kullandı, kampanyanın ilgilendiği sorunun tarafları bu süreci denetlemeli, işin parçası olmalı, aktif katılmalı. Yoksa dernek aldı desteği, İstanbul’dan geldi, iki gün kalıp işi bitirip geri döndü, yereldekilerin de katılımı biraz göstermelik kaldı, bu gibi durumlar da oluyor elbet, işte bunu o sürecin parçası kılınan taraflar denetleyip, sorgulamalı, “arkadaş sen bu işi yapıyorsun da bizim haberimiz neden yok?&#8221; demeli. Sivillik sadece örgütün işi değil, paydaşlarının da sivil aklın ve çözümlerin parçası olması lazım ki, toplumun sivilliğinden söz edelim. </span></p>
<h5><b>‘Fonların Sivil Toplumu İşlevsizleştirecek Yönü de Var</b><b>!’</b></h5>
<p><b>Fonların kullanılması, şeffaflık ve hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de sivil toplumu düzenleyen mevzuat yeterli mi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de sivil alanda örgütlenmeye dair  ciddi problemler var. Bu problemlerin bazıları kamu otoritesi ile sivil toplum arasındaki sorunlardan kaynaklanıyor. Mevzuattan kaynaklanan sınırlamalar, uygulamada yaşanan sorunlar gibi.  Zaten biliyoruz, çünkü sivil alanın gündelik telaşında karşılaşılıyor bunlarla. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bizi burada ilgilendiren STÖ’lerin kendi içlerinki problemler. Yani biz STÖ’ler olarak biraz da kendimize bakmalıyız, hatta örgütlerin ötesine geçip toplumun sivilleşme talebine bakılmalı. Bu talebin evrimi ne alemde? “Fırsat vermiyorlar ki” diyerek uzaklaşmamak lazım, durumumuz her haliyle analize muhtaç. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mesela, fon önemli işleve sahip dedik ama, diğer yandan da STÖ’leri işlevsizleştirecek yönü de var. Fona bağımlılık diye bir durum söz konusu. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gönüllü katılım gittikçe azalıyor, aslında tüm Dünya’da bireylerin örgütlere katılımı düşüyor, bu düşüş Türkiye’de daha dramatik yaşanıyor. Yani, sivil alanda bir daralma varsa, bunun bazı nedenlerinin de bu tarafta aranması lazım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Fon almak için STÖ proje yazmaya ve kaynak aramaya başlayınca işin rengi değişiyor. Finansal kaynak bulmak için proje yazmak gerekiyor. Bu da teknik bir donanım, kapasite gerektiriyor, kapasiten yoksa, iyi proje yazamıyorsan, sahada ne kadar iyi olursan ol destek alamıyorsun. Buyur işte, çıktı mı bir mesele? Diyelim ki yazdın projeyi aldın desteği, proje başladı, bunun o kadar prosedürü var ki, raporları, izlemeleri, sizi o bilgisayarın başına çakıp bırakır. Bir bakmışsın son geliyor, e o kadar insan proje için işe girmiş, ne olacak? İşten çıkartsan olmaz, ee ofis kirası, elektrik su parası, bir proje daha yazalım en iyisi… Buyurun işte döngüye girildi. Bu döngü örgütü sahadan çekiyor, sahadan çekilmek ne demek? Uğruna mücadele ettiğin çözüm ve soruna dair güncel veri elde edemiyorsun, işbirliklerini canlı tutamıyorsun, oradaki hayatın sürekli içinde kalamıyorsun. Bu da örgütü zaman içinde sentetik bir sürecin parçası kılıyor. Büyük risk.  Sivilleşmenin önünde tehdit aranıyorsa, bence en büyük tehdit budur.  </span></p>
<p><b>Türkiye’de STÖ’lerin fon bağımlılığı ne seviyede?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de STÖ’lerin çoğu bu durumda değil. Türkiye’de sivil toplumun kaynak bulması çok zor. AB fonları dışında fon yok zaten. Kamu, sadece kendi siyasi düşüncesi doğrultusunda olan STÖ’lere destek verdiğinden ve onun dışındakilerin varlığını yok saydığından, o zaman STÖ’ler de AB’nin kapsını çalıyor tabii. </span></p>
<h5><b>‘Türkiye’de Filantropi Alanında Çoğulcu Örgütlü Yapılar Yok!’</b></h5>
<p><b>Türkiye’de kaynak meselesi konusuna filantropiyi nasıl dahil edebiliriz? Hayırseverlik kaynak sorununu çözebilecek potansiyele sahip mi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Filantropiyi hayırseverlik olarak düşünürsek, Türkiye’de hayırseverlik hala çok güçlü ama onun da kendine özgü dinamikleri var. Mesela hayır öncelikle kendinden olana yapılıyor. Yani, kendi gibi olana gidip hayır yapıyor; kendi dininden, kendi mahallesinden, kendi kentinden veya etnik kökeninden olana.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir de bağışçı dediğimiz kişi bunu bireysel olarak yapmayı tercih ediyor. Bir yere bağış yapacaksa, bunu aile ya da bir kuruma kendisi yapmayı tercih ediyor. Yani bir STÖ üzerinden bunu yapmıyor (gerçi yapanlar var, özellikle İslami vakıfların uluslararası yardımlarında ciddi örgütlü faaliyetler görüyoruz). Bu nedenle, Türkiye’de filantropi alanında herkese açık, çoğulcu, şeffaf ve geniş yelpazede çalışabilen örgütlü yapılar oluşamıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yalnız, bir konu var ki, hemşehri örgütlerinin öneminin burada vurgulanması gerekiyor. Bu örgütler, sivil alanda ve yerelde çalışan, deneyim sahibi kurumlar, hemşehri örgütleri, basit dayanışma dernekleri gibi küçümseniyor ve sivil alanda yok sayılıyorlar. Bu ciddi bir zaaf ve körleşme hali. Bu dernekler de hak üzerinden hareket ediyorlar; geniş ağlar kuruyorlar ve ciddi kapsayıcılıkları var, “biz hak savunucusuyuz” diyen o büyük örgütlerden çok daha etkili bir kapsayıcılıktan söz ediyorum. Kendi içinde dayanışma geleneği, kuralları, yönetim yapısı, gönüllü hizmet mantığı, kaynak oluşturma teknikleri olan sivil yapılar bunlar. On binlerce var ve çoğu tahminlerin ötesinde aktifler. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hemşehri derneklerinin çalışmalarında anahtar kelime dayanışma. Bu çok önemli; biz dayanışmayı kaybediyoruz. Bu örgütler ise dayanışma ile yürüyor. Projeyi gömülenler diyalog için proje yapıyor ama yan masadaki arkadaşının çocuğunun adını bilmiyor mesela. Sentetikleşmeden biraz da bunu kast etmiştim. </span></p>
<h5><b>‘Demokratikleşme ve Sivilleşme istiyorsak, Kaynağı Batıdan Alacağız</b><b>’</b></h5>
<p><b>Kamuoyunda hep Batı kaynaklı fonlar konuşuluyor ve tartışılıyor. Katar, Çin ve Rusya’dan da bazı STÖ’lerin fon aldığını biliyoruz ama verilere çok hâkim değiliz. Kaynak konusunda Batı &#8211; Doğu vs ayrımı var mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-72933 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2021/07/turkiyede-ab-fonlu-projeler.jpg" alt="“İlke ve Değerlere Uygun Kullanılan Fonlar STÖ’lerin Sivilliğine Zarar Vermez”" width="290" height="131" />Evet kaynak konusunda Batı ve Doğu ayrımı var. Eğer örgütünüz, demokratikleşme ve ayrımcılığa karşı hak mücadelesi veriyorsa, bunlar için siz ancak Batıdan kaynak alabilirsiniz. Çünkü bu değerler Batının değerleri. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Doğuda Çin’e mi gideceksiniz? Rusya mı?  Körfez ülkeleri mi? Bu ülkeler, insan hakları, çevre ve cinsiyet ayrımcılığı konusunda zaten  sorunlu ülkeler.  Ama doğudan fon gelmiyor demek değil bu söylediklerim tabii. Bu ülkelerden gelen fonlar da var, özellikle mülteciler, göç gibi konularda destekler geliyor. Bu da başka bir sorunlu alan, şimdi girmeyelim isterseniz.</span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Herkes birbirini tanımamayı marifet belledi. Bu kopukluk sivil alana da yansıdı.</span></p></blockquote>
<p><b>Sivil alandaki temel problem sizce biraz önce söylediğiniz “projecilik” konusu mu? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hayır, o konu aslında bir sonuç, biraz sebeplere bakmak gerekiyor ki, sebepler alanı çok boyutlu ve karmaşık oldukça. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bence en temelde içinde bulunduğumuz paradoksun uçları açıldı. Ne demek istiyorum? Şöyle, işin özü- öleceğini bildiğin bir hayatın içine doğuyorsun ve ölmeyecekmişsin gibi yarışın içinde çalışıyorsun. İnsan, sürekli bu paradoksun içinde yaşıyor. Eskiden bu paradoksun uçları yakındı; paradoksun ucu arasındaki mesafenin kısalığı diyalog ve iş birliğini, karşılıklı anlamayı sağlıyordu. Şimdi paradoksun uçları çok açıldı. Dolayısıyla, bu paradoksun uçlarındakiler birbirini tanımıyor. Tanımanın da ötesinde varlığını kabul etmeme durumu var. “Ben onu tanımıyorum; varlığını da kabul etmiyorum.” Tanımamayı ikinci anlamıyla değerlendirirsek, onunla ilgili bilgiye sahip değil onu bilmiyor, anlamıyor ve tanımıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsan insana muhtaç olduğunu unuttu ve birbirinden koptu. Bu paradoksun uçları birbirinden iyice uzaklaştı; herkes birbirini tanımamayı marifet belledi. Bu kopukluk sivil alana da yansıdı. Sonuç da dilde somutlaştı. Buyurun işte, bir anda birbirimize “vatan haini” diyoruz. Aslında birbirimizi tanımıyoruz. Sonuç olarak gerilim büyüyor. Sivil alanda da gerilim büyüdü. Ne yazık ki devlet de piyasa aktörleri de bu gerilimi kendi çıkarları için kullanıyor ve kışkırtıyor. Ve gerilim bir türlü sönmüyor. </span></p>
<h5><b>‘Diğerini Anlamanın Yegâne Yolu Muhabbet’</b></h5>
<p><b>İçinde bulunduğumuz koşullarda, kaynak sorunu yaşayan STÖ’ler, somut olarak ne yapsınlar? Ne öneriyorsunuz. </b><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Muhabbet; birbirlerini ziyaret etsinler. Çalıştıkları konu dışında, birbirine hayatlarını, gündelik meslelerini anlatsınlar. Tanışsınlar. Kimse kimseyi tanımıyor. Kendimizi diğerine anlatamıyoruz; diğerini de anlamıyoruz. Evde bile aile bireyleri birbirlerini tanımaz oldular, kapı komşusunu tanıyan kalmadı memlekette, hale bak. Hızla unutuyoruz bunu, sivil toplumun özü ilişkilere dayanır, üzerinde kendimizi var ettiğimiz anlam düzlemini ilişkiler ve değerler tutuyor, o ilişkiler kopunca ne olacak? Bilgisayar başında nereye kadar gidebiliriz ki? </span></p>
<p><b>Bu koşullarda ve kutuplaşma ortamında muhabbet edebilmek ne kadar mümkün?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gençlerde bu potansiyel var. Bizim nesil, sürekli bölünerek kendimizi parçanın detaylında tanımlamayı öğrendi. Ama yeni nesil, tersini başarabiliyor. Yeni nesil karşıdakinin ideolojisine bakmıyor. Gençlere bu fırsatı vermek lazım. Biz karşıdakini kendimiz gibi tasarlamak istiyoruz. Bu hastalık hali; bundan kopmamız lazım. Sivillik karşıdakini formatlamadan, onu kendin gibi yapmaya çabalamadan, saygıyla kabul etme erdemini gösterebilmek olmalıdır. Dinlemeyi bilmektir, bakın dinlemeye tahammül demiyorum, ne kadar terbiyesizce bir şey değil mi şu tahammül sözü, oysa biz tahammül bile edemiyoruz. “Onun burada ne işi var?” bitti. Çünkü sen doğrusun, sivilsin, güzelsin… Bu riya ile bir yere gidilir de o gidilen yerden çıkma çıkılmaz.  </span></p>
<h5><b>‘Ayrışmayı ve Parçalanmayı Kışkırtan Dille Sivillikle Olmaz’</b></h5>
<p><b>Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplumun fon alması konusu çok boyutlu bir konu; neresinden çekerseniz oradan uzar. Uzattığınız yerden konuya bakarsanız, yanıt odur diyebilirsiniz ama bu şekilde peşin hükümlere varmamamız gerekiyor. Tüm boyutları görüp, o boyutlar içindeki karmaşık yapıyı anlamak lazım.</span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/ilke-ve-degerlere-uygun-kullanilan-fonlar-stolerin-sivilligine-zarar-vermez/">&#8216;İlke ve Değerlere Uygun Kullanılan Fonlar STÖ’lerin Sivilliğine Zarar Vermez&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/ilke-ve-degerlere-uygun-kullanilan-fonlar-stolerin-sivilligine-zarar-vermez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Funds Used in Compliance with Principles and Values Do Not Harm the Civility of NGOs&#8217;</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/funds-used-in-compliance-with-principles-and-values-do-not-harm-the-civility-of-ngos/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jul 2021 11:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Civil Pages]]></category>
		<category><![CDATA[Civil Pages Headline]]></category>
		<category><![CDATA[foreign funds in the civil field in Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[fund and civil society]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[US-based Chrest Foundation]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=73765</guid>

					<description><![CDATA[<p>Discussions on the use of funds by civil society continue. Sunay Demircan, an experienced name in the field of civil society, who is the first of the experts whose opinions we consulted, states that the issue of using funds by NGOs should be avoided from the paranoia of “treason”, and that it should be seen and evaluated in a multidimensional way. According to Demircan, there is no ethical problem in the transparent use of funds, which act as a locomotive in the development of civil society and the attainment of rights in Turkey.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/funds-used-in-compliance-with-principles-and-values-do-not-harm-the-civility-of-ngos/">&#8216;Funds Used in Compliance with Principles and Values Do Not Harm the Civility of NGOs&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>High on Turkey&#8217;s agenda for the last few days: Some media outlets were reported as ‘fund-isan media’ because of the grant they received from the US-based Chrest Foundation, and then President Recep Tayyip Erdoğan and Director of Communications Fahrettin Altun&#8217;s made statements regarding a new regulation in the media.</p>
<p>In an interview, President Erdoğan stated that ‘he sees fake news as an equal to terrorism and a clear threat to democracy’ and announced that with the opening of the Parliament in October, a new study will be conducted in addition to the Social Media Law, which includes traditional and social media.</p>
<p>In addition to Erdogan&#8217;s statements, Fahrettin Altun said that they would not allow ‘fifth column activities under new guise’ and noted that ‘there is a need for a regulation for media organizations operating in our country with the funds of foreign states or institutions’.</p>
<p>After this statement, in response to the discussions about foreign funding in the media, Radio and Television Supreme Council (RTÜK) stated that ‘regulation and supervision activities are carried out meticulously’ regarding the media organs operating in Turkey with the funds of foreign institutions and organizations, and said, ‘Our domestic and national media are not isolated and unattended.’</p>
<p>These discussions, which focused on the media, were also reflected in the civil society. Since the 1990s, accusations such as ‘espionage and treason’ have been on the agenda from time to time, especially against NGOs using foreign funds from the West in civil society in Turkey. In the current debate on institutions using Western funds, which started through Medyascope and the media, some media outlets question the sincerity of bringing the ‘foreign funding’ polemic to the agenda, recalling ‘some NGO projects and news-comment sites that continue their activities with the support of Qatar or Islamic Development Bank funds.’</p>
<p>We talked to Sunay Demircan about the use of domestic and foreign funds in the civil field, its effects on civil society, the separation of funds from the West and the East, and more.</p>
<p><strong>Is there any drawback to the civil society&#8217;s civility and independence in NGOs to receive funding from foreign organizations? Does using funds harm the ‘civility’ of civil society?</strong></p>
<p>‘What should we understand from civility and the independence of civil society?’ I would like to explain this first. First of all, we need to briefly define the concept of civil society. The concept, namely civility, comes to us from Rome. Civil society is a civilization and a whole of relations, with the reinterpretation of concepts such as mind, will and rights, whose foundations were laid in Rome, with the law protecting the rights of the individual in the duality of the individual-state, and the law entering into daily life, and the private space becoming a category separated from the public space by law. This is how the civility begins to form.</p>
<p>We call the organized structures in the civil field as NGOs, that is, non-governmental organizations. There are certain criteria for the independence and civility of NGOs: What is an NGO? The society should be independent from the state and the private sector we call the market. NGO must be autonomous, democratic, and transparent.</p>
<p>These are undoubtedly internationally known concepts. In my opinion, civil society exists with values ​​and the level of meaning that is built on the bonds produced by values, that is, relations. Of course, the language that carries this meaning is also important.</p>
<p>In my opinion, the main problem faced by civil society all over the world today is the erosion of values ​​over time and the breaking of ties, the collapse of the meaning plane based on ties and values. People are looking for meaning, but they can&#8217;t find it. Think about it, people need people, but we have forgotten this state of neediness. We are drifting towards a void and as a result, we express this state of ours with an extremely tense, angry, and pushing language.</p>
<p>Immediately the label is ready, ‘traitor’. It shouldn&#8217;t be this easy to say, right? The name is obvious, it is stated in a transparent way, there are no secrets. You can say ‘I don&#8217;t support this’, ‘I don&#8217;t agree’ and ‘I condemn’, but don&#8217;t say ‘traitor’.</p>
<p>In conclusion, ‘does using funds harm the &#8216;civility&#8217; of civil society?’ My answer to the question is: This is a cutting-edge situation. It is not correct to say ‘it does’ if the relationship between the giver and the recipient is transparent and controllable, complies with the current laws, coincides with the basic principles and visions of the institutions, and is managed according to the criteria of civility within the framework of the above definitions. But if it does not comply with them, and there are many examples of this, then of course it does.</p>
<h5><strong>&#8216;Resources Aren’t Just Money&#8217;</strong></h5>
<p><strong>How should we evaluate the resource-fund?</strong></p>
<p>The resources are not just money. In fact, money is only a small part of the resources. In my opinion, all values, abstract, concrete, direct, indirect, small, and large, are sources for NGOs. The name, logo, information produced and shared by the organization, experiences and experts are also sources. Therefore, the existence of a non-governmental organization is a resource in itself, and from this point of view, I think the future dream of an organization should be to become a resource. So, we must get out of this resource equal fund, fund equal money equation, it&#8217;s a closed loop.</p>
<p>Do NGOs get only financial support as a funding? Using an example, how would you describe the process of a non-governmental organization receiving funding from a foreign or domestic source and its effect on its independence?</p>
<p>An NGO constructs its relationship with the resource within the framework of its principles, purpose of existence and needs. In the search for resources, it is important to have ‘resource management’ principles that do not pose a threat to their independence and civility. Especially in this period, I think that the source should be questioned much more carefully. Not only in terms of origin, but also in terms of the reality and suitability of the need.</p>
<p><strong>Do foreign organizations also provide resources other than funds?</strong></p>
<p>Of course, let me give an example right away. This is a good question that can also clarify the issue of &#8216;the traitor who establishes relations with a foreigner&#8217;. In the 90s, I was working in a very active nature protection organization (association) working on a national scale, the state tried to build a dam on Fırtına Creek and gave the job to a company. We also campaigned to ‘do not build this dam, protect Fırtına’. One day, there was a knock on our door, we saw that a gentleman is the owner of the company that will build the dam, he offers us cooperation, he says, let&#8217;s make a project, we will give financial support, and he offers a serious amount of money.</p>
<p>He doesn&#8217;t say, ‘When you get this money, you will put an end to your objection to the dam. What will you do? Is the source local? Local. Is it legal? Legal. Does it interfere with my independence? No.</p>
<p>But there is one thing that is wrong, and that is the ‘ethical rule’. In other words, the conscience of the organization tells you to ‘stop’. Of course, we did not receive the money, thanked, and sent it back, then we filed a lawsuit, but we also needed a scientific report for the court, we couldn&#8217;t find an expert on river-type fluid power plants in Turkey at that time, we applied to an organization that provides funds for such matters from England and we were contacted by an expert on the subject from England. A hydrologist was sent. Look, there is no money, they just paid the expenses of the expert, the expert came, worked, prepared the report, we presented that report to the parties, the campaign was successful, and the managers of the time said, ‘Fırtına will be protected, the dams will be cancelled’.</p>
<p>Now, it depends on how you look at the situation, there may be people who say, ‘that dam should have been built, you came with the money of the British, you brought trouble on us, traitor’ (but please don&#8217;t say that). Some may say, ‘Let there be an untouched river in this country, God bless you’.</p>
<p><strong>So, you are saying that it is more important that the support is in line with your principles and needs, rather than it is being foreign?</strong></p>
<p>Of course. Saying ‘We don&#8217;t want the foreigner or his money’ is not a sentence to be used everywhere. Sometimes that unpopular foreigner contributes more to your country than you do. An Englishman named Davis came to Turkey in the 1960s, he found his own source, stayed for years, and deducted Turkey&#8217;s flora. 10 volumes and eight thousand something species. The man is gone, and we were able to add only one volume afterwards. Then he established a foundation in England to support such studies.</p>
<p>Archeology is also like that, isn&#8217;t it? The foreigners extracted almost all the historical values ​​of the country, from Göbeklitepe to Çatalhöyük, from Ephesus to Troy. As far as I know, foreign teams are still digging 30-odd areas with foreign funds. What shall we say now? ‘They&#8217;re thieves, they should leave’? We even learned the value of the sand dunes of the famous Salda Lake from NASA. Of course, I don&#8217;t say ‘Oh, we&#8217;re done without foreigners, we&#8217;re burnt out, I&#8217;m glad they exist’, I just want to point out that cooperation in every field is inevitable and it&#8217;s meaningless to declare those who cooperate as traitors.</p>
<h5><strong>&#8216;Using Domestic or Foreign Funds Does Not Harm Civil Society If It Is Not Against Principles and Values&#8217;</strong></h5>
<p><strong>In other words, do we say that ‘using domestic or foreign funds and resources will not harm the civility of civil society if it is not contrary to its principles and values’?</strong></p>
<p>Let&#8217;s let the members and managers of that organization decide on the civility of that organization. We love judging and executing people. For example, EU (European Union) funds. There are many people who use them, and thanks to those funds, very important works have been done and are still being done. EU supports paved the way for freedoms in many issues and served as an engine in Turkey. For example, if progress has been made in gender equality issues, EU funds and women&#8217;s organizations have a great impact and effort. The same is true for disability rights. Thanks to EU funds, many non-governmental organizations in Turkey became aware of each other, experienced campaigning and creating new collaborations.</p>
<blockquote><p>EU funds played an important role in paving the way for fundamental rights and freedoms in Turkey.</p></blockquote>
<p>Significant changes in the constitution and laws in Turkey were achieved because of the gains made in the EU harmonization process and the efforts of NGOs. Therefore, it is very wrong to say that they ‘sold the country’. If the NGO is meticulous and transparent when receiving funds, gives account of the funds it receives to its members and supporters, complies with the law, and shows ethical rigor, there should be no problem.</p>
<p><strong>What would you say about the fund recipient and fund giver relationship? Does the fund recipient come under the domination of the funder? What happens when you get funding? Can you explain the logic of the fund?</strong></p>
<p>There are three parties: the funded, the funder and the supervisor. The resource can be in-kind or financial. All three parties have their own principles and regulations. The funder says, ‘You can spend the fund under the following conditions, and you will report the results to me, and I will monitor you to see if the support I have given is used in that direction’. But it does not say ‘I will supervise all your affairs; I will interfere with your management’. In the course, then there is no independence of the institution. The sponsor gives the recipient an instruction on how to use the support. In this directive, the conditions of the sponsoring institution are specified, these may vary for each funding institution, this is normal because that institution also provides support within the framework of its own existence principles. If the demands set by the supporter&#8217;s directive do not coincide with the principles and values ​​of the receiving party, it will not accept them and will not use the fund. If it still accepts it, this is undoubtedly a rough situation. Saying, ‘It does not matter as long as it’s money’ also tarnishes the prestige of the civil sphere. It is natural for civility to have problems, just like every other field.</p>
<p>Here, the main controlling party is the public authority over the existing laws and the public vote regarding the use of that support. Let&#8217;s say an association received a grant and used it for a campaign, the parties to the problem that the campaign is interested in should supervise this process, be a part of the work, and actively participate. Otherwise, the association received its support, they came from Istanbul, stayed for two days, finished the job, and came back, the participation of the locals was a bit of a show. Of course, there are cases like this, the parties that were made a part of that process should check and question it, ‘you are doing this but why don&#8217;t we know?’ they should say. Civility is not only the work of the organization, but also its stakeholders must be a part of the civil mind and solutions so that we can talk about the civility of the society.</p>
<h5><strong>&#8216;Funds Have a Way to Make Civil Society Dysfunctional!&#8217;</strong></h5>
<p><strong>Is the legislation regulating civil society in Turkey sufficient for the use of funds, transparency, and accountability?</strong></p>
<p>There are serious problems regarding organization in the civil sphere in Turkey. Some of these problems stem from problems between public authority and civil society. Limitations arising from the legislation, such as problems experienced in practice. We already know because they are encountered in the daily bustle of the civil sphere.</p>
<p>What concerns us here are the problems within the NGOs themselves. In other words, we as NGOs should look at ourselves, even beyond the organizations and look at the civilianization demand of the society. What is the evolution of this demand? We shouldn&#8217;t get carried away by saying ‘They don&#8217;t give us an opportunity’, our situation needs analysis in all its aspects.</p>
<p>For example, we said that the fund has an important function, but on the other hand, it also has an aspect that will render NGOs dysfunctional. There is such a thing as dependency on funds.</p>
<p>Voluntary participation is gradually decreasing, in fact, the participation of individuals in organizations is decreasing all over the world, and this decline is more dramatic in Turkey. In other words, if there is a contraction in the civilian area, some of the reasons for this should be sought on this side.</p>
<p>Things change when NGOs start to write projects and seek resources to get funding. To find financial resources, it is necessary to write a project. This requires technical equipment and capacity, if you do not have the capacity, if you cannot write a good project, you cannot get support no matter how good you are in the field. This is an issue. Let&#8217;s say you wrote the project, you got the support, the project started, there are so many procedures for this that the reports and monitoring will leave you on that computer. The project’s end is coming, so many people have been hired for the project, what will happen? As soon as you get fired… Office rent, electricity, and water cost &#8211; it&#8217;s best to write another Project. Here, this is a cycle. This cycle is withdrawing the organization off the field, what does it mean to withdraw from the field? You can&#8217;t get up-to-date data on the solution and problem you&#8217;re fighting for; you can&#8217;t keep your cooperation alive; you can&#8217;t live the life there all the time. This makes the organization part of a synthetic process over time. It’s a big risk. If a threat is sought in front of demilitarization, I think this is the biggest threat.</p>
<p><strong>What is the level of funding dependency of NGOs in Turkey? </strong></p>
<p>Most of the NGOs in Turkey are not in this situation. It is very difficult for civil society to find resources in Turkey. There are no funds other than EU funds anyway. Since the public only supports NGOs that are in line with their own political views and ignores the existence of others other than that, then of course NGOs knock the door of the EU.</p>
<h5><strong>&#8216;There Are No Pluralist Organized Structures in the Field of Philanthropy in Turkey!&#8217;</strong></h5>
<p><strong>How can we include philanthropy in the issue of resources in Turkey? Does philanthropy have the potential to solve the resource problem?</strong></p>
<p>The philanthropy we think of as charity, philanthropy in Turkey is still very strong, but it also has its own dynamics. For example, it is primarily done to those who are in line with your own view of world. That is, someone goes to those who are like him and helps to NGOs from their own religion, neighborhood, city, or ethnicity.</p>
<p>Also, the person we call a donor prefers to do this individually. If they are going to donate to a place, they prefer to make it themselves to the family or to an institution. In other words, they do not do this through an NGO (although there are some who do, we see serious organized activities, especially in the international aid of Islamic foundations). For this reason, organized structures that are open to everyone, pluralistic, transparent, and able to work in a wide range cannot be formed in the field of philanthropy in Turkey.</p>
<p>However, there is one issue that the importance of hometown society organizations should be emphasized here. These organizations are underestimated and ignored in the civil sphere, as are experienced institutions working in the civil field and locally, hometown society organizations are simple solidarity associations. This is a serious weakness and blindness. These associations also act on rights, they establish wide networks, and they have serious inclusion, I am talking about a much more effective inclusion than those big organizations that say ‘we defend our rights. These are civil structures that have a tradition of solidarity, rules, administrative structure, voluntary service logic, and fundraising techniques. There are tens of thousands of them, and most of them are active beyond estimate.</p>
<p>The key word in the work of hometown societies is solidarity. This is really important; we are losing solidarity. These organizations run in solidarity. Those who are buried in the project do the project for dialogue, but they do not know the name of the child of their friend at the next table, for example. That&#8217;s what I meant by synthetization.</p>
<h5><strong>‘If we want Democratization and Civilization, we will get the source from the West’</strong></h5>
<p><strong>Western-sourced funds are always talked about and discussed in public. We know that some NGOs also receive funding from Qatar, China, and Russia, but we do not have a good grasp of the data. Is there a distinction between resources from West and resources from East?</strong></p>
<p>Yes, there is a distinction between West and East in terms of source. If your organization is fighting for democratization and against discrimination, you can only get resources from the West for these. Because these values ​​are the values ​​of the West.</p>
<p>Who will fund you from the East? China? Russia? Gulf countries? These countries are already problematic in terms of human rights, environment, and gender discrimination. But this does not mean that funds are not coming from the East, of course. There are also funds coming from these countries, especially for refugees and immigration. This is another problematic area, let&#8217;s not go into it now.</p>
<blockquote><p>Everyone thought it was an ingenuity not to acknowledge each other. This disconnection was also reflected in the civil sphere.</p></blockquote>
<p><strong>Do you think the main problem in the civil field is the subject of ‘projecting’ that you just mentioned?</strong></p>
<p>No, that issue is actually a result. It is necessary to look at the reasons, as the field of reasons is multidimensional and complex.</p>
<p>I think basically the ends of the paradox we are in have been opened. What do I mean? Well, the point is &#8211; you are born into a life that you know will die and you work in the horserace as if you are not going to die. Humans constantly lived in this paradox. In the past, the ends of this paradox were closed. The shortness of the distance between the end of the paradox provided dialogue and cooperation, mutual understanding. Now the ends of the paradox are wide open. So those at the extremes of this paradox do not know each other. Beyond recognition, there is a state of not accepting its existence. ‘I don’t acknowledge them; I do not accept their existence’. If we consider non-recognition in its second meaning, it means that they do not have knowledge about the others, do not know them, do not understand, and do not acknowledge them.</p>
<p>Humans have forgotten that they need others, and now they are separated from each other. The extremes of this paradox diverged far apart, everyone thought it was an ingenuity not to acknowledge each other. This disconnection was also reflected in the civil sphere. The result was embodied in the language. We call each other ‘traitors’ all of a sudden. Actually, we don&#8217;t know each other. As a result, tension grows. Tensions also grew in the civil sphere. Unfortunately, both the state and market actors are using and provoking this tension for their own interests. And the tension never goes out.</p>
<p><strong>&#8216;The Only Way to Understand the Other is through Conversation&#8217;</strong></p>
<p><strong>In the current conditions, what should NGOs who have resource problems do concretely? What do you suggest? </strong></p>
<p>I suggest them to conversate, to visit each other. Let them tell each other about their lives and daily occupations, apart from the subject they study. Let them meet. Nobody knows anybody. We cannot explain ourselves to the others, we do not understand the others. Even at home, family members do not know each other, at this point no one knows their next-door neighbor in the country. We are quickly forgetting this, the essence of civil society is based on relations, relations and values ​​hold the meaning plane on which we create ourselves. What will happen when those relations are broken? How far can we go, sitting on the computer and only communicating from there?</p>
<p><strong>How possible is it to have a conversation under these conditions and in an environment of polarization?</strong></p>
<p>Young people have this potential. Our generation has learned to define ourselves in the detail of the part, constantly dividing. But the new generation can achieve the opposite. The new generation does not look at the ideology of the other. Young people should be given this opportunity. We want to design the other as ourselves. We need to get away from this state of disease. Civility should be to show the virtue of accepting the other person with respect, without trying to make them like you. It&#8217;s knowing how to listen. I&#8217;m not saying that ‘tolerating listening’. Isn&#8217;t it an impolite thing to tolerate, whereas we can&#8217;t even tolerate it? People say, ‘What is he doing here?’ because they think themselves truthful, civil, nice… You can make your way with this hypocrisy, but you cannot come out of that dark place.</p>
<h5><strong>‘The Language That Provokes Segregation and Fragmentation Doesn&#8217;t Work with Civility’</strong></h5>
<p><strong>Finally, is there anything you would like to add?</strong></p>
<p>The issue of civil society funding is a multidimensional issue. Wherever you pull it, it will extend from there. If you look at the subject from the point you have extended, you may say that is the answer, but we should not reach preconceptions in this way. It is necessary to see all dimensions and understand the complex structure within those dimensions.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/07/26/funds-used-in-compliance-with-principles-and-values-do-not-harm-the-civility-of-ngos/">&#8216;Funds Used in Compliance with Principles and Values Do Not Harm the Civility of NGOs&#8217;</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Civil Society Needs To Be Born From Within!&#8221; </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/05/civil-society-needs-to-be-born-from-within/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sivil Sayfalar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 May 2021 11:09:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Civil Pages]]></category>
		<category><![CDATA[Civil Society]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=69632</guid>

					<description><![CDATA[<p>In our file called Pioneers of Civil Society, we talked to Sunay Demircan, the Founding Member and former Chairman of the Civil Society Development Center (STGM) and the member of the Board of Nature Conservation Center this week. Demircan shared with Sivil Sayfalar what he had accumulated from his activities, experiences and observations with local NGOs in various regions of Turkey, as well as corporate-level organizations such as WWF and STGM with a holistic perspective.”</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/05/civil-society-needs-to-be-born-from-within/">&#8220;Civil Society Needs To Be Born From Within!&#8221; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sunay Demircan stating that the change and the division of human beings with nature and human beings, politically, civil and economically and making it necessary for change and transformation (developing a different approach) in the civil field as in other fields, says that NGOs starting to talk to each other outside of their work areas, will be the first step to make this transformation possible.</p>
<p><strong>How do you define yourself in civil society?</strong></p>
<p>I don&#8217;t attribute an adjective to myself. An identification requires categorization. You make it meaningful within a limit. It brings marginalization and distinction. I think this definition and distinction are the reason why the world and the civil society have become this… Therefore, I do not want to make a definition. I am a person who thinks and works in the Civil field and in many areas.</p>
<p><strong>Why did you choose a civilian area?</strong></p>
<p>I was living in the Bafra District in Samsun and observing birds in my 20s. The institution we know today as WWF was then the Society for the Protection of Nature (DHKD). I met them in 1991. They wanted to start a wetland conservation and management project in the Kızılırmak Delta and they offered me to work together. I resigned my job and joined the DHKD with a great excitement. I worked on projects related to wetlands and water resources of Turkey for about 10 years until 2001.</p>
<p>Then, I was assigned under GAP Administration for about two years. In 2002, the European Union Commission decided to develop grant programs for the civil society with the acceleration of Turkey&#8217;s candidacy process and launched the Civil Society Development Program (STGP) in 2002. I was the team leader of the program and Grant and capacity building programs for NGOs were initiated under the STGP. The project was very successful. The EU Commission told us &#8220;you carry out the continuation of this in a civil structure.&#8221; So in 2004, the Center for Civil Society Development (STGM) was established and I was one of the founders. STGM became active in 2005. I was the director at STGM until 2008. Things were going well at STGM but I felt a problem at some point.</p>
<p><strong>NGO&#8217;s Should Not Be Stuck In The Project Cycle</strong></p>
<p><strong>What kind of a problem?</strong></p>
<p>Obviously, I&#8217;ve seen problems with the format that exists but I don&#8217;t want this to be misunderstood. What I want to say is that the current format is based on project preparation. This is the Project Cycle format, the Logical Framework Matrix. A strategic plan needs to be prepared in addition to this. I trained around 3 thousand 600 people all over Turkey in this format. One day I realized that project cycle management eliminates the civil spirit in a society, a synthetic hierarchical system of thought is adopted and the mind is turned into a robot there. This robot spends the rest of its life working on the project.</p>
<p>Because of this logic, the NGO, condemned to the keyboard at the table, is moving away from recognizing the target group and the problem. The main concern of the organization entering this cycle is to develop projects and earn money (which we call “Resource Development” in the literature). He&#8217;s got to do it, because if he can&#8217;t earn money, how will he pay the rent for the office? Salaries, fixed expenses&#8230; The organizations hardly cover even tea money with the support of our members. He has to write projects all the time. Before one ends, a new one starts&#8230; An endless marathon.</p>
<p>Actually, the armies are the ones that brought this project preparation logic into the world. There&#8217;s a military origin and order involved. Logical frame matrix is a method used in the military. All ancient civilizations were created by the armies and then armies prepared their strategic plans for operations. Now even the organization, which emerged with anti-militarist intent, develops a strategy with the logic of the army and establishes &#8220;order&#8221;. They etched this systematic, which I call order, into our minds saying ”This is how it is.&#8221; From its language, to its logic, to its behavior patterns&#8230; A form of existence has been created in the civil space. This has been the case for the whole world, don&#8217;t get me wrong, my concern is not only for us.</p>
<p>So we transferred this mentality to the civilian area. I don&#8217;t want to blame anyone and I&#8217;m not one of those people looking for some conspiracy theories. I am also aware that I put butter on the bread of those like but a little thought is required in order to evaluate what I have said. Anyway, one day, I realized that this is not working in the civil society. In the logic of project management, we construct the project based on the cause-and-effect relation. But there are so many different parameters in the civil environment and these parameters are so many and constantly changing that it is a living system that experiences the problem&#8230; You freeze the analysis with the logic of the project at that moment, whereas the problem is dynamic, flowing and constantly changing. A different approach needs to be developed: In civil society, it is necessary to get out of the view that stagnates/freezes this situation and disassembles it and seeks the problem and the solution in parts. As long as we can&#8217;t get out, we&#8217;re trapped in this cycle.</p>
<p><strong>What activities are you currently conducting in a civil society? </strong></p>
<p>As I said, while I was living a very peaceful and happy life at STGM, I quit my job and went to a village. The village in which I was born and raised and in which I first started to work at DHKD. To the Kızılırmak Basin. My wife, Bilgi Buluş, and I farmed for 11 years in the village. By the way, we couldn&#8217;t cut off our relation with the civil society. I&#8217;ve tried to give outside volunteer support to the autism organizations. I&#8217;m still working with them&#8230; We&#8217;ve been working locally to protect the Delta.…</p>
<p>While living in the village, I also started to work as a consultant in the fields of social investment/rural development in Baku-Tbilisi &#8211; Ceyhan (BTC) Oil Pipeline and TANAP Natural Gas Pipeline projects. Of course, these are very large construction projects, creating social and environmental impacts in the places they go. Both projects pass through hundreds of villages in Anatolia and I have had the opportunity to work with people in the rural areas from Ardahan to Edirne for many years. If someone asks &#8220;How the civil society in the rural and small settlements is?&#8221;, I have a chance to say &#8220;I know&#8221;.</p>
<p><strong>What did working with various NGOs in different cities of Turkey show you? </strong></p>
<p>In my opinion, the most striking development is this: Anatolia is emptied. The countryside empties and they migrate to the city. Some provinces, Sivas, Kars, Ardahan, Kırıkkale, Yozgat&#8230; The countryside is almost empty. As we approach to the West, the population increases in the cities that receive migration. Bursa, İstanbul, Adana, Hatay, Mersin receive a lot of migration.</p>
<p>Elderly and disabled people and patients remain in the villages of migrating cities. These have moved away from the production. The production in the countryside is not efficient. Currently, the rural population in Turkey is said to be 7% but this will fall even further. With these demographic movements, the countryside will be empty in the future. What is called agriculture will disappear and industrial agriculture will gain weight. Big businesses will gain strength. This is an ongoing change (the evacuation of the countryside in Anatolia) and it will increase further in the coming years. Of course, this movement has many consequences. The effect in the vacant areas is to one side, the filled ones to the other, the civilian effect to the one side, the state of the public authority to the other… Social, political, economic… It is necessary to foresee and take precautions that the whole structural setup will be affected by this movement.</p>
<p><strong>Change of human relationship with nature and disintegration of Civil Space </strong></p>
<p><strong>What does it mean?</strong></p>
<p>Man&#8217;s relationship with nature and man&#8217;s relationship with Man are changing. In fact, a person&#8217;s relationship with knowledge is changing. This change is also inevitably magnifying many large and small social cracks. I mean, I think that in every area I just said,  divisions / separations in social, politic and economic will be experienced increasingly. The civil space which fragmented increasingly, is undoubtedly a dangerous situation. If you ask “Why is it dangerous?&#8221;, look, these years are a period of strong winds of change all over the world in all areas.</p>
<p>The values ​​of the past are changing so rapidly and strongly that these changes can create nightmare scenarios for the countries like us trying to create their future fiction with the values ​​of the past.</p>
<p>Africa will experience a population boom as a continent, and soon half of the world&#8217;s population will be in Africa. These people want to go to Europe. The Afghans, Pakistanis, Middle Easterners&#8230; The Europe no longer wants refugees but its own population is getting older. They are beginning to experience production problems, access to resources is limited, on the one hand, China is coming&#8230; While all these events are growing, Turkey is the bridge country of traffic. Neither the EU nor us can manage this. In the Civil field, we can assume that the most fundamental (perhaps the only) issue in the future, will be the refugee issue.</p>
<p><strong>Apart from allowing you to make these determinations, what did civil society activities add to you?</strong></p>
<p>It made me to think about what civil society is. It gave me the opportunity to see where it came from and where it went and understand people about it. We don&#8217;t know human being very well, we just pretend to know them. And we don&#8217;t know ourselves&#8230; That&#8217;s another story, of course&#8230; But people hide themselves behind a thousand masks. Those masks are endless and especially if an adventure of creating an effect from a distance is underway&#8230; too bad.</p>
<p><strong>&#8220;Instead Of Looking For Resources, NGO&#8217;s Should Turn Themselves Into Resources”</strong></p>
<p><strong>How do you plan to operate in the civil area avoiding the problems you criticize? </strong></p>
<p>I have an idea that I intend to bring to life. We plan to bring this idea to life with friends at STGM. I&#8217;m trying to create a guide for a holistic view of the civil society. The main idea is that an NGO is a whole with its name, with its volunteer, member, address, all the values ​​it produces, its archive, and its works. An NGO is itself a resource. A concept “resource” that has passed from the Western world to the civic space. The English equivalent is ”fund&#8221;. So, the financial capital, money. The &#8220;resource creation&#8221; is also a term that has settled into the world of civil society as &#8220;fund raising.&#8221;</p>
<p>It is understood to obtain the monetary resource necessary for the sustainability of an NGO. I say, let&#8217;s change it and source is not money. I prefer to consider the concept of resource in a broader framework and I say: Resource will function as a tool for the sustainability of an NGO. It is the spring where information including all values, abstract/concrete, direct/indirect, small/big, is created.</p>
<p>How&#8230;? When we perceive a resource as a financial asset in its customary sense, yes, a resource is a financial value. When we perceive them as concrete, physical assets, buildings, vehicles, machines, etc. can also be considered as a resource. The collaborations, corporate value perception, produced copyrights, intellectual assets, patents, licenses, management skills and even the institution itself can be considered as abstract values. From this point of view, some characteristics such as the mission, principles, methods followed in its activities, relations with members are also values ​​and resources.</p>
<p>Therefore, activities such as developing, obtaining and managing resources are for the entire institution. In other words, obtaining resources is about meaning of an NGO&#8217;s existence, commitment to its principles, focus on implementing its mission and achievements, intellectual capacity, function in collaborations and networks. As a result<strong>,</strong> I am trying to say that an NGO should change itself from being an organization seeking resources by constantly writing projects and becoming a resource themselves. An NGO that does this also sheds light on its surroundings when it becomes a source. Other NGO&#8217;s that have seen this should say &#8220;he did it&#8221; and apply it themselves. We should start with small examples.</p>
<p><strong>How is it going to be? How will the process proceed? </strong></p>
<p>It will start very simple. Do employees and members have common dreams about this organization? It should be checked. It is highly possible that there is not any as there is no mutual affection and acquaintance. First of all, an NGO needs to fix cooperation mechanisms within its employees. The organization must start by making a civil agreement with its internal organs. Volunteer, member, employee, director… How much does it embraces, how much is involved, how much he knows each other? If the answers to these are not very heartwarming, you should stop there anyway.</p>
<p>We&#8217;re trying to sculpt a sketch in our own mind with a hammer in our hands and a stone in front of us. What&#8217;s the situation with us? Our stone stands as a huge block in the middle, we have no intention of flicking it, or if we have, let&#8217;s shape someone else&#8217;s stone. We must stop it.</p>
<p>Starting from the simple,  in-house small acquaintances, small but collective activities (such as creating an archive, preparing an institution history, visiting other similar institutions, drinking tea and providing new acquaintances, chatting.) I think we missed this conversation part too much. If there is a project and a resource, we operate under the name “dialogue”. When the project is finished, the dialogue also ends. The synthetization is at an advanced stage &#8230; We need to get our civilians out of this state and departure.</p>
<p>Let me give you another example. The concept of inclusion is very fashionable at the moment. If you write this in your project, you have a better chance of winning&#8230; It&#8217;s a bad joke but it&#8217;s true&#8230; Anyway, I think we need to treat this concept as <em>inclusion, involvement</em>. For a non-governmental organization, it should include its members, management, employees, stakeholders as well as their values/opinions/demands.</p>
<p>This makes it imperative to keep the boundaries of the organization constantly flexible, debatable. It directs the organization not to solidify and not to become clumsy. At least that&#8217;s the principle and the approach.   We know that every new relationship established for an NGO (with member, manager, supporter, partners, etc.) confronts the institution with new values. We see this a lot, especially in civil networks, platforms, federations, etc. The organizations are closing in their own fields and developing a reflex to defend their own existence against others.</p>
<p>Okay&#8230; This behavior is a natural behavior of an organism but the organization also needs to develop its mind to manage this reflex, it is not managed by a reflex that is a non-governmental organization. The negotiation processes armed with transparency, flexibility and understanding are the most valuable tools in this regard and I think the ability to use these tools should develop. All this, no doubt, requires serious work, patience and experience. Of course, the roles of people in leading positions in the management of processes, are also very important.</p>
<p><strong>“We Must Spread the Seeds of a Cooperative Based Order”</strong></p>
<p><strong>How did the political climate in Turkey reflect on civil society? What awaits for the civil society?</strong></p>
<p>As I have just said, we exist by constantly defining ourselves and our organization with some strict boundaries. We confine ourselves to our nationality, our ideology, our faith, our gender, all our identity. Then everyone outside this castle stays outside of you and we accept them as the other. As I said this is for the individual and for the organization. I call it territorial defense behavior. When we, as individuals, construct ourselves here within limits, a fear zone emerges outside of this. In the fear and distrust, we become enemies to each other. The basis for eliminating the structure and the fear  is to eliminate strict definitions&#8230; As this behavior happens to an individual, the state and civil society that are in the bloodstream similar to the individual, individual exhibits similar behaviors and takes pleasure in othering each other.</p>
<p>We need a new definition of civilization for the whole world beyond languages, races and religions. This does not happen with the understanding of competition over the current system based on competition. It doesn&#8217;t happen with constant success and rewarding. In the current system, being successful means leaving others behind and crushing others. Failure means falling behind and losing. Let this period end. No competition, we must spread the seeds of an order which is based on cooperation. But the problem is that the soil where we will spread these seeds is dirty. You spread the seeds of peace, water it, hoe it and feed it&#8230; There is a temporary truce coming out, if you&#8217;re lucky. Where is the peace? No peace&#8230;! Because there is no information about it, no facts, no language&#8230;. But the war has invaded us from bottom to the top. We fight against ignorance, fight against disease, fight against violence against women, fight against enemies of the environment&#8230; We express our demand for peace with war, isn&#8217;t it interesting? When the soil is like this, how can the product come out? If we leave the competition and return to cooperation, boundaries will be lifted, but as I said, if we don&#8217;t start this work from ourselves, as individuals, if we don&#8217;t reflect it on our own institution, it is not art to hammer the stone of others. It&#8217;s suffering.</p>
<p><strong>Apart from these boundaries, is there any segregation in civil society such as secular NGOs and NGOs close to the government?</strong></p>
<p>Of course, wouldn&#8217;t it be? It&#8217;s a very large area that we call civil society. There are organized structures and unorganized ones, faith communities, those who run dormitories, sports clubs, citizen associations&#8230; Very, very large in deed. In my opinion, the situation of being “close to the government” in the recent years is much more than before and frankly, it is very uncomfortable.</p>
<p>In Turkey, the government has always acted with the mentality of &#8220;if it is a non-governmental organization, I will establish this too&#8221; but nowadays it is different. On the axis of belief, the government brings together the &#8220;civilian&#8221; structures defined and appointed by the resources, promotes them as &#8220;patriotic&#8221; organizations, and leaves the others like &#8220;enemies&#8221; on the other side. Anyway, sometimes it doesn&#8217;t&#8230; In this form of relationship, there was a desire to drown in matter/being to drown in reputation within the body of inner exclusion. A right-based organization, established two years ago, has an office in a waterside residence or in an old historical building, restored and allocated to the organization. Why? Because, Ma&#8217;am, sir &#8230; They&#8217;re starting to tell the story. It&#8217;s uncomfortable &#8230; What can I say?</p>
<p><strong>&#8220;Civil Society Employees Should First Talk To Each Other”</strong></p>
<p><strong>Would you advise young people to take part in a civil environment?</strong></p>
<p>You have to ask it to young people. Our problem in this matter is that we want the young to come to the clumsy organized structure of our old fiction, our rules and our understanding of power, to obey us. There is no such a young person in the world. Young people do not come to civil society because they see us there. We shine brightly: a ball of people who grapple with the problem and turn into problem. The subjects discussed are always those known problems. It is the same when we go home, the same on vacation… Those problems that have covered our universe. Why should the teenager come to this universe?</p>
<p><strong>What can be done? </strong></p>
<p><strong>You have to give the young people the key</strong>. Let them come, organize the office as they wish, set working hours, schedule meetings, educational content, problems&#8230; Let&#8217;s not try to make them accept our world. Now, young people do not want to be a part of these problems and spend their lives for this cause. I&#8217;m not sure how much the title of &#8220;president&#8221; will mean to them. We have to try to understand their world, their demands and their desires. In stead, we expect them to understand us. Why&#8230;? Because we know. But we&#8217;re also leaving, leaving them a dump without a shred of shame&#8230; And we&#8217;re leaving and also blaming them time to time.</p>
<p><strong>How do you advise civil society employees to follow the path? </strong></p>
<p>First, let civil society employees have a lot of conversations among themselves. There is no mentality of acting through a structured process, planned movement or etc. in the spirit of Turkish society. We&#8217;re not even thinking a step further. The past is more important than the future and death is more important than life. What a tragedy&#8230;!  We need to change it. Let&#8217;s dream future not with the knowledge of yesterday but with the knowledge of the present. At least let&#8217;s see if this is possible. When discussing these issues, let&#8217;s call young people, even very young ones like 10-12-year-olds, let&#8217;s listen to them, let&#8217;s talk to them.</p>
<p>Also, I will have another suggestion, I think NGO employees should take care to have a conversation outside the problem area, outside of their job. We neglected to do so in our time.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2021/05/05/civil-society-needs-to-be-born-from-within/">&#8220;Civil Society Needs To Be Born From Within!&#8221; </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pandemi, Tarımsal Üretimi ve Gıda Güvenliğini Nasıl Etkiliyor? </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/28/pandemi-tarimsal-uretimi-ve-gida-guvenligini-nasil-etkiliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2020 09:25:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Covid-19 Krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Buket Atlı]]></category>
		<category><![CDATA[Durukan Dudu]]></category>
		<category><![CDATA[gıda dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[koronavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[Pandemi Tarımsal Üretimi ve Gıda Güvenliğini Nasıl Etkiliyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=53101</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Pandemi, Tarımsal Üretimi ve Gıda Güvenliğini Nasıl Etkiliyor?” başlıklı bu dosyada, salgının tarım ve gıda sektörü üzerindeki etkilerini, alınan önlemleri, konuya ilişkin bilgi ve deneyime sahip uzman kişi ve kuruluşların çözüm önerilerini ele alıyoruz.  </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/28/pandemi-tarimsal-uretimi-ve-gida-guvenligini-nasil-etkiliyor/">Pandemi, Tarımsal Üretimi ve Gıda Güvenliğini Nasıl Etkiliyor? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Koronavirüs salgını, tüm canlıların sağlığının birbirleriyle bağlantılı ve bir bütün olduğunu bize tekrar hatırlattı. Başlarda küresel bir sağlık sorunu olarak görülen COVID-19, artık ekonomik, sosyal ve siyasi boyutlarıyla daha çok konuşuluyor. Zira salgının etkilerini tüm sektörlerde yaşayarak deneyimliyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sağlığımızı korumanın sağlıklı beslenme ile mümkün olduğu dikkate alındığında, Korona günlerinde gıda güvenliğinin önemi daha da artıyor. Peki, Koronavirüs salgını küresel düzeyde tarım ve gıdayı nasıl etkiliyor? Neden gıda kıtlığı ve gıda krizi kelimelerini daha sık duyuyoruz?  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İçlerinde Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün(FAO) de olduğu Küresel Gıda Krizleri Ağı’nın geçtiğimiz hafta açıkladığı </span><a href="https://www.unicef.org/turkey/bas%C4%B1n-b%C3%BCltenleri/g%C4%B1da-krizleri-k%C3%BCresel-raporu-covid-19-salg%C4%B1n%C4%B1n%C4%B1n-yeni-risklere-yol-a%C3%A7t%C4%B1%C4%9F%C4%B1-k%C4%B1r%C4%B1lgan"><span style="font-weight: 400;">2020 yılı raporunda</span></a><span style="font-weight: 400;">, 55 ülkede 135 milyon kişinin gıda güvencesi açısından kriz düzeyinde ya da daha kötü durumda olduğu; COVID-19 salgınının da etkisiyle daha ciddi sıkıntılar yaşanabileceğini vurgulanıyor. </span><a href="http://www.fightfoodcrises.net/food-crises-and-covid-19/en/"><span style="font-weight: 400;">Rapor</span></a><span style="font-weight: 400;"> özetle, Koronavirüs salgınına karşı gerekli önlemler alınmadığı taktirde gıda krizine ve küresel düzeyde kırılgan gruplar üzerinde yaratacağı etkiye </span><a href="http://www.fightfoodcrises.net/fileadmin/user_upload/fightfoodcrises/doc/GN_KeyMessages_FoodCrises_Covid19.pdf"><span style="font-weight: 400;">dikkat çekiyor</span></a><span style="font-weight: 400;">. FAO, salgınının COVID-19’un </span><a href="http://www.fao.org/turkey/news/detail-events/en/c/1269047/"><span style="font-weight: 400;">gıda ticareti ve piyasalar üzerindeki etkilerinin hafifletilmesine</span></a><span style="font-weight: 400;"> ilişkin olarak, ülkelerin gıda tedariği, küresel gıda ticareti ve gıda güvenliği üzerindeki etkilerini azaltmak için ayrıca özen göstermeli diyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de ise resmi makamlar Koronavirüs nedeniyle gıda krizi riski yaşanmayacağını, salgının tarım ve gıdada olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik gerekli tedbirlerin alındığını kaydediyorlar. </span><a href="https://medium.com/@bekirpakdemirli/koronavir%C3%BCs-pandemisi-ile-m%C3%BCcadele-kapsam%C4%B1nda-ald%C4%B1g%CC%86%C4%B1m%C4%B1z-tedbirler-7b4c49f19f16"><span style="font-weight: 400;">Koronavirüs Pandemisi ile Mücadele Kapsamında Alınan Tedbirler</span></a><span style="font-weight: 400;"> arasında, COVID-19&#8217;un tarım ve hayvancılık üzerindeki etkileri, mevsimlik tarım işçilerine yönelik sağlık tedbirleri, tarım üretiminin seyri ve gıda arz güvenliğinin sağlanmasının yanında, Hazineye ait tarıma elverişli atıl arazileri, çiftçilerimize bedelsiz olarak tahsis ederek üretime kazandırma da yer alıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">“Pandemi, Tarımsal Üretimi ve Gıda Güvenliğini Nasıl Etkiliyor?” başlıklı bu dosyada, salgının tarım ve gıda sektörü üzerindeki etkilerini, alınan önlemleri, konuya ilişkin bilgi ve deneyime sahip uzman kişi ve kuruluşların çözüm önerilerini ele alıyoruz.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">COVID-19 salgını, gıda üretimi ve tedarik zincirinde hangi sorunlara yol açabilir? Salgın, gıda krizine neden olabilir mi? Karar alıcılar salgınla mücadelede kapsamında hangi politikaları hayata geçiriyorlar? Daha fazla neler yapılabilir? </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yerel yönetimlerde ve sosyal girişimler iyi uygulama örnekleri var mı? Gıda israfını önlemek, gıdada geri dönüşüm ve gıda bankacılığı tarımsal üretime ve gıda güvenliğine nasıl katkı sağlıyor? COVID-19 salgını, sistem dönüşümü yaratmak için bir fırsat olabilir mi?</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sorulara ve daha fazlasına yanıt arayacağımız bu dosyada, konuya ilişkin uzman kişi ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerine yer veriyoruz. Ayrıca Tunceli Belediyesi gibi tarımsal üretim yapan bazı yerel yönetimlerin ve Fazla Gıda gibi sosyal girişimlerin iyi uygulama örneklerini ele alıyoruz. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İlk yazıda üç farklı uzmanla Koronavirüsün tarımı ve gıda üzerinde yarattığı riskleri ve çözüm önerilerini konuştuk: Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) Kurucu Üyesi ve eski Yönetim Kurulu Başkanı, Doğa Koruma Merkezi Yönetim Kurulu üyesi </span><span style="font-weight: 400;">Sunay Demircan</span><span style="font-weight: 400;">, Anadolu Meraları eş kurucusu </span><span style="font-weight: 400;">Durukan Dudu</span><span style="font-weight: 400;"> ve Temiz Gelecek Derneği’nden </span><span style="font-weight: 400;">Buket Atlı</span><span style="font-weight: 400;">.  </span></p>
<p><b>Sunay Demircan: Koronavirüs’ün Yarattığı Belirsizlik, Gıda Yetersizliği Riskini Artırıyor</b></p>
<p><b>COVID-19 gıda krizine neden olur mu?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-53115 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan.jpeg" alt="Sunay Demircan" width="270" height="270" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan.jpeg 388w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan-160x160.jpeg 160w" sizes="auto, (max-width: 270px) 100vw, 270px" />Aslında, Korona olmasaydı, Dünya&#8217;nın 2020 itibarıyla gıda krizine girme şansı yoktu. Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Mart ayı içinde bir açıklama yaparak &#8220;Şu an itibarıyla herkes için yeterli yiyecek var, paniğe gerek yok” dedi.  Ancak, şöyle devam etti: &#8220;Bununla birlikte, Nisan ve Mayıs aylarında gıda tedarik zincirlerinde aksamalar bekliyoruz. Hareket kısıtlamaları çiftçileri ve gıda işletmelerini gıda üretim işlerinden alıkoyabilir. Gübre, veteriner ilaçları ve diğer girdilerin yetersizliği tarımsal üretimi etkileyebilir…”</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nisan geldi ve şimdi durum yavaş yavaş değişmeye başladı. Neden? Çünkü belirsizlik her alanda riskleri artırdı. İnsanlar, bu izolasyonun ne kadar süreceğini öngöremedikleri için, en temel ihtiyaçtan başlayarak, geleceğe yönelik stok yapmaya başladılar. En temel ihtiyaç da gıda. Bu durumda, gıda stokları yeterli olan ülkeler bile, stoklarını güçlendirmenin yolunu aradılar. Hububat ihracatçısı olan ülkeler, ellerindeki pirinç, buğday, mısır gibi ürünleri öncelikli olarak kendilerine saklamayı tercih ettiler. Keza, kırmızı et ve kanatlılarda da durum aynı. Bu da, birden bire küresel ölçekte bir gıda yetersizliğine yol açma riski doğurdu.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir diğer konu da, önümüzdeki aylarda buğday hasadı başlıyor, burada bir sorun yok ama pirinç, mısır, soya ve sebzeler yeni ekiliyor. Bu ürünleri yetiştirmek için kullanılan kimyasallar (gübreler ve tarımsal mücadele ilaçları) dışarıdan geliyor, bir kısmının da hammadesi Çin kökenli. </span></p>
<p><b>“Dünyayı Bir Bütün Olarak Düşünmemiz Gereken Bir Dönem”</b></p>
<p><b>Tedarik zincirindeki aksaklıklar bu ürünlerin üretimini aksatacak mı? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bilmiyoruz. Bu ürünlerin bir bölümü emek yoğun üretiliyor, hatta mevsimlik işçi kullanımı çok yoğun. Bu izolasyon programı ile tarımda iş gücü nasıl yönetilecek? Henüz bilmiyoruz. Ama, en azından şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye&#8217;nin 2020 yılı için elinde yeteri kadar hububat stoku olduğu varsayılıyor. 31 Mayıs’a dek buğday ve pirinç gibi temel ürünlerde ithalatta gümrük vergisi de sıfırlandı. Yani biraz daha ürün stoklanacak, ciddi sorun yaşanacağını düşünmüyorum. Sebzede sezon henüz başlamadığı için bilemiyoruz.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ancak, küresel ölçekte bir de Afrika problemi var&#8230;. Zaten açlık sınırında yaşayan bir nüfus yoğunluğu var.  Şimdi Afrika&#8217;ya ne olacak? Dünya Bankası diyor ki, &#8220;COVID-19 krizi, Afrika&#8217;da gıda güvenliği krizini ateşleme potansiyeline sahip; gıda ithalatı, daha yüksek işlem maliyetleri ve azalan iç talebin bir araya gelmesi nedeniyle önemli ölçüde düşecektir (% 13 ile %25 arası)…&#8221;. İthalat olmazsa ve herkes kendi stoklarının derdine düşerse, Afrika&#8217;da gıda ihtiyacı nasıl karşılanacak? Burada yaşanacak açlık, zaten var olan iç çatışmaları da körükleyip, kıta içi ve dışı göçleri teşvik ediyor; yetersiz beslenme ve susuzlukla birlikte bulaşıcı hastalıklara karşı savaş olanakları azalıyor, zincirleme giden pek çok etken birbiriyle el ele verip, büyüyor.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dünyayı bir bütün olarak düşünmemiz gerektiğini hatırlamamız gereken bir dönemde, korkarım ki, yine kendi derdimize düşüp, bizden gayrısını &#8220;öteki&#8221; yapıp, kendi kısır çemberimizin içinde, kuyumuzu kazmaya devam edeceğiz. En sonunda bu iş nereye varacak? Galiba, kuyunun dibinde su bulana kadar kazacağız, su çıkınca da şaşıp kalacağız. Bilmiyorum, bunu hakikaten kimse bilmiyor. Bence, Dünya şimdiye kadar hiçbir zaman bu kadar bilgiyi yönetebildiğini sanıp, bu kadar da aslında bir şey bilmediğini anladığı bir dönem yaşamadı. Dilerim bundan bir ders alabiliriz.</span></p>
<p><b>Durukan Dudu: &#8220;COVID-19 Tarım ve Gıda Sistemi Kurmak İçin Fırsat”</b></p>
<p><b>Koronavirüs tarımsal üretimi nasıl etkileyecek? Gıda krizi öngörüyor musunuz? Neden?  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-53116 alignright" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/durukan-dudu.jpg" alt="Durukan Dudu" width="328" height="328" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/durukan-dudu.jpg 600w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/durukan-dudu-160x160.jpg 160w" sizes="auto, (max-width: 328px) 100vw, 328px" />Kabaca soframıza gelen gıda 3 aşamadan oluşuyor: üretim aşaması; bizim gıdaya erişebilme aşamamız ve sonunda fiyatlandırma aşaması. İklim krizinin etkilerini bir anda gözlemleyemeyebiliyoruz ama salgın bir anda gıdada tedarik sistemine etki ediyor. Koronavirüs’ün yarattığı sorun şu: üretim kısmında ve lojistik kısmında yaşanan belirsizlik, arz-talep şokları ve başka büyük sorunlar yaratacak. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tarım, çok fazla girdiye ihtiyaç duyduğundan, girdilerin pahalılaşması veya erişilemez hale gelmesi gıda krizine neden olur. Mevcut konvansiyonel tarım sistemi, gübre, tohum ve pestisitlere bağımlı. Üreticiler bunlar olmadan tarımsal üretim yapamazlar. Tedarik sorunu, bu sistemin çökmesi riskini artırır. Üreticiler de bunun farkında. Belirsizlik nedeniyle şu sıralar üreticiler kararsızlar. Tarımda belli zamanlarda üretimin yapılması gerektiğinden önümüzdeki 2-3 hafta çok önemli. Koronavirüsün yarattığı belirsizlikle, üreticiler ya üretim yapmayı kesecekler ya da merkezi idarenin yönlendirmesiyle üretim yapmaya karar verecekler. Burada karar alıcı olarak devletin doğru liderlik yapması çok önemli</span><span style="font-weight: 400;">.  Üretim kısmında yaşanacak bu sorunların yanında tedarik kısmında yaşanacak sorunlar da var. Tedarik zinciri koptuğunda market raflarının boşalması ve daha da artan fiyatları görebiliriz</span><span style="font-weight: 400;">. </span></p>
<p><b>“Pandemi, İklim Krizi İle Yaşayacaklarımızın Provası”</b></p>
<p><b>Çözüm öneriniz nedir? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Koronavirüs, iklim krizi ile yaşayacaklarımızın bir provası. Bugünlerde sistem dönüşümü yaratmak isteyen bizim gibiler için en fazla etki sahibi olabileceğim günler… Bu zamanlar ülke ve dünya olarak, bize mevcut gıda ve tarım sistemini dönüştürmek için müthiş bir fırsat sağlıyor. Bunu mutlaka değerlendirmemiz lazım. Aksi takdirde, yarın başka sorunlar ve en önemlisi iklim </span><span style="font-weight: 400;">krizi daha da ağır sorunları bize yaşatacak.  Mevcut tarım sistemi çok kırılgan bir yapıya sahip; dahası üretim aşamasında gıda daha eve girmeden, tedarik zincirinin uzun olması nedeniyle, çok fazla israf oluyor. Bu da gıdada verimsizlik yaratıyor</span><span style="font-weight: 400;">. Yarının gıda sistemi en azından bu tür krizlere dirençli olmalı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Aslında çözümler hazır; bu fırsatı değerlendirelim. Gıdanın yeniden onarıcı ve ekolojik olmasını öneren birçok kişi gibi, biz de Anadolu Meraları olarak, bütüncül yönetim ve onarıcı tarımı tavsiye ediyoruz. Siyasi iradenin, merkezi ve yerel yönetimlerin bu çözümleri alıp doğru şekilde uygulaması gerekiyor. Buna çözüm yollarından biri gıda toplulukları olabilir; bir üreticiden bir planlama dâhilinde, her ürettiği ürünü almayı taahhüt ederseniz, bu sistem dirençli hale gelir. Tarımda planlama yapmanın tek yolu bu. </span></p>
<p><b>“Çok Daha Dirençli, Ekonomik ve Ekolojik Bir Tarım ve Gıda Sistemini Kurabiliriz”</b></p>
<p><b>Korona günlerinde yurttaşlar olarak biz, kısa vadede ne yapabiliriz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Şu aşamada, asıl yapılması gereken şey, belirsizliği ortandan kaldırmak. Eğer yapabiliyorsanız, dikim yapmanızı öneririm. Mikro seviyede kent bostancılığı, balkon bahçeciliği yapabilirsiniz. Daha makro düzeyde bakarsak, kısa vadede gıda arzını ve tedarik zincirini 3 ay sonra da garantiye almak için, gerekirse örneğin yem ve gübre gibi girdiler ithal edilip depolanabilir. Gübreli tarıma karşıyım ancak günü kurtarmak adına, tek seferlik yara bandı çözümü olarak, devreye </span><span style="font-weight: 400;">sokulabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Gıda tedarik ağları kurulabilir. Üretici ve tüketici arasındaki mesafeyi ortadan kaldırarak, yerel düzeyde her bir şehir ve ilçe düzeyinde gıda zincirinde, yerel yönetimler mahalle düzeyinde gıda topluluklarını kolaylaştıracak rol üstlenmeliler. </span></p>
<p><b>İşbirliğine açık mısınız?    </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tabii ki, dileyen bize ulaşabilir. Anadolu Meraları ve bizim gibi oluşumlar, bu senaryolara 20 yıldır hazırlık yapıyoruz. </span><span style="font-weight: 400;">Bu bizim için hiç yeni bir şey değil. Somut olarak ne yapılması gerektiği konusunda çok net birikimimiz var. Bunları siyasi iradenin değerlendirmesini isterim: çünkü bu yolla çok daha dirençli,  ekonomik olarak müreffeh ve ekolojik olarak da yarınlarımızı da garanti altında alan bir tarım ve gıda sistemini kurabiliriz. “Onarıcı tarım” dediğimiz bu zaten: hem bugünü hem yarını kurtaran bir sistem… Hem ekonomiyi hem de ekolojiyi güçlendiren sistemleri somut olarak ortaya koyabiliriz. Bize dileyen </span><a href="mailto:durukan@anadolumera.com"><span style="font-weight: 400;">herkes</span></a> <span style="font-weight: 400;">ulaşabilir. Biz tüm faaliyetlerimizi, Korona günlerinde daha da artırarak, sürdürüyoruz.</span></p>
<p><b>Buket Atlı: “Temiz Bir Gelecek İçin Yeni Şeyler Söylemenin Tam Zamanı” </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-52442 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/buketatli-640x960.jpg" alt="Buket Atlı" width="330" height="495" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/buketatli-640x960.jpg 640w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/buketatli-1280x1920.jpg 1280w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/buketatli-1024x1536.jpg 1024w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/buketatli-scaled.jpg 1707w" sizes="auto, (max-width: 330px) 100vw, 330px" />Temiz Gelecek Derneği Genel Sekreteri Buket Atlı, Koronavirüs nedeniyle tarım ve gıda krizi olasılığına ilişkin değerlendirmelerini bizimle paylaştı. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Atlı, “Türkiye&#8217;de son yıllarda büyük sorunlar olarak öne çıkan gıda güvenliği, su kıtlığı, işsizlik ve yoksulluk konularının; Koronavirüs pandemisi sebebiyle toplumda daha da büyük bir hasara neden olması riski ile karşı karşıyayız. Gıda konusunda yaşanan sorunu iki başlıkta açıklamak mümkün: gıdanın üretimi ve üretilen gıdaya erişim. Şu anda tam da tarlada fidelerin ekim zamanı olan Nisan ve Mayıs aylarında K</span><span style="font-weight: 400;">oronavirüs sebebiyle işçilerin bir arada çalışamaması, korona ile mücadele kapsamında yapılması gereken seyahat kısıtları nedeniyle gıda üretiminde düşüş bekleniyor.” tespitini yapıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">2020 yılında gıda üretiminde sıkıntı yaşanma ihtimalimiz çok yüksek olarak nitelendiren Atlı, </span><span style="font-weight: 400;">t</span><span style="font-weight: 400;">arlada çalışmaya devam eden </span><a href="https://tr.euronews.com/2020/04/06/kalkinma-atolyesi-koronavirus-salginiyla-mucadelede-mevsimlik-isciler-de-gozetilmeli"><span style="font-weight: 400;">mevsimlik tarım işçileri</span></a><span style="font-weight: 400;">nin bazı illerde hiçbir koruyucu ekipman olmadan ve hijyenik olmayan şartlarda çalışarak büyük sağlık riskleri ile karşılaştığını hatırlatıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Buket Atlı, özellikle büyük şehirlerin gıdada şehir dışına bağımlı olmasının milyonları büyük bir gıda güvenliği problemiyle karşı karşıya getirebileceğini kaydederek, </span><span style="font-weight: 400;">gıda sorununun önüne geçmek için “kimyasal gübreler yerine toprağı iyileştiren ve organik madde miktarını arttıran tarım ve hayvancılık uygulamalarına geçilmesi” gerektiğini söylüyor. Anadolu Meraları tarafından da benimsenen sürdürülebilir ve onarıcı tarım uygulaması sayesinde hem maliyeti düşürmenin hem de verimi arttırmanın mümkün olduğunu belirten Atlı ayrıca, şehirlerde özellikle belediyeler, vatandaşlar ve STK’ların işbirliğinde kurulabilecek kent bostanları ile ucuz ve besleyici gıdaya herkesin erişmesinin sağlanabileceğini hatırlatıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Son olarak Buket Atlı, dünyada ve ülkemizde kent bostanları, permakültür, zehirsiz ve onarıcı tarım konusunda yeterince güzel örnek olduğunu söylüyor ve “şimdi temiz bir gelecek yeni şeyler denemenin ve bu örnekleri çoğaltmanın tam zamanı” diyor.  </span></p>
<p><b>Koronavirüsün Yoksulluğu Artıran ve Sağlığı Bozan Etkisi  </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Buket Atlı’nin dikkat çektiği önemli bir nokta, Koronavirüsün yoksulluğu artırarak sağlık üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler. </span><a href="https://www.oxfam.org/en"><span style="font-weight: 400;">Oxfam</span></a><span style="font-weight: 400;">’ın </span><a href="https://www.kedv.org.tr/icerik/koronavirus-sebebiyle-yoksulluk-artiyor?fbclid=IwAR2jPOL7uqdEX1bMv8qD_v5EKe-JnljyKUbON1YNdzk0RAnrC1vTs1F78Ws"><span style="font-weight: 400;">“Yoksulluk Değil, Onurlu Bir Yaşam” </span></a><span style="font-weight: 400;">raporunu hatırlatan Atlı, Koronavirüs salgınının ekonomi üzerindeki etkileri sebebiyle yarım milyar kişinin daha yoksullukla mücadele etmek zorunda kalacağını; bunun da güçlü bağışıklık sistemine ihtiyaç duyulan günlerde kent yoksulluğunu artırarak dar gelirli ailelerin yeterli ve dengeli beslenebileceği gıdaya erişimi güçleştirmesiyle Korona ve benzeri hastalıklara davetiye çıkarabileceğine dikkat çekti. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/28/pandemi-tarimsal-uretimi-ve-gida-guvenligini-nasil-etkiliyor/">Pandemi, Tarımsal Üretimi ve Gıda Güvenliğini Nasıl Etkiliyor? </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Sivil Toplumun Kendi İçinden, Kendine Doğması Lazım!” </title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/09/sivil-toplumun-kendi-icinden-kendine-dogmasi-lazim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Derya Kap]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2020 09:14:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplumun Öncüleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sunay Demircan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=52310</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil Toplumun Öncüleri adlı dosyamızda bu hafta Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) Kurucu Üyesi ve eski Yönetim Kurulu Başkanı, Doğa Koruma Merkezi Yönetim Kurulu üyesi Sunay Demircan ile konuştuk. Demircan, WWF ve STGM gibi kurumsal düzeyde çalıştığı kuruluşların yanı sıra Türkiye’nin çok çeşitli bölgelerinde yerel STK’lar ile yürüttüğü faaliyetler, deneyimler ve gözlemlerinden biriktirdiklerini bütüncül bir bakış açısıyla Sivil Sayfalar ile paylaştı. </p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/09/sivil-toplumun-kendi-icinden-kendine-dogmasi-lazim/">“Sivil Toplumun Kendi İçinden, Kendine Doğması Lazım!” </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">İnsanın doğayla ve insan kurduğu ilişkinin değişmesiyle, siyasal, sivil ve ekonomik olarak bölünüyor olmasının diğer alanlarda olduğu gibi sivil alanda da değişim ve dönüşümü (farklı bir yaklaşım geliştirilmesini) elzem kıldığını belirten Sunay Demircan, STÖ’lerin birbirleriyle çalışma alanları dışında birbirleriyle muhabbet etmeye başlamalarının bu dönüşümü mümkün kılacak ilk adım olacağını söylüyor. </span></p>
<p><iframe loading="lazy" title="“Sivil Toplumun Kendi İçinden, Kendine Doğması Lazım!”" width="500" height="281" src="https://www.youtube.com/embed/BPZI_KY-S3c?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p><strong>S</strong><b>ivil toplumda kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Kendime bir sıfat atfetmiyorum. Tanımlama, kategorileştirme gerektiriyor. Bir sınır içinde, onu anlamlı hale getiriyorsunuz. Bir ötekileştirme ve ayrım getiriyor. Dünyanın ve sivil toplumun bu hale gelmesinin nedeni de bu tanımlama ve ayrım diye düşünüyorum… Dolayısıyla, tanımlama yapmak istemiyorum. Ben sivil alanda da ve pek çok alanda da düşünen ve çalışan bir insanım.</span></p>
<p><b>Neden sivil alanı seçtiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Samsun’un Bafra İlçesi’nde yaşıyordum ve 20’li yaşlarımda kuşları gözlemliyordum. Bugün WWF olarak bildiğimiz kurum, o zaman Doğal Hayatı Koruma Derneği (DHKD) idi; 1991 yılında onlarla tanıştım. Kızılırmak Deltası’nda bir sulak alan koruma ve yönetimi projesi başlatmak istiyorlardı, birlikte çalışmayı önerdiler, işimden istifa ettim ve büyük bir heyecanla DHKD’ye katıldım. 2001 yılına dek, yaklaşık 10 yıl boyunca Türkiye’nin sulak alanlar ve su kaynakları ile ilgili projelerde çalıştım.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sonra, iki yıl kadar GAP İdaresinde aldığım görev var, ardından 2002 yılında Avrupa Birliği Komisyonu, Türkiye’nin adaylık sürecinin ivme kazanmasıyla birlikte, sivil topluma yönelik hibe programları geliştirmeye karar verdi ve 2002 yılında Sivil Toplum Geliştirme Programı’nı (STGP) başlattı. Programın ekip lideri bendim, STGP kapsamında STÖ’lerine yönelik hibe ve kapasite geliştirme programları başlatıldı.  Proje, çok başarılı oldu. AB Komisyonu bize “bunun devamını siz bir sivil yapı içinde yürütün” dedi. Böylece 2004 yılında Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM) kuruldu, ben de kurucularından biriydim. STGM 2005’te faal hale geldi. 2008’e dek STGM’de direktör olarak görev aldım. STGM ’de işler iyi gidiyordu fakat bir yerde bir sorun hissettim.</span></p>
<p><b>STÖ’ler Proje Döngüsüne Sıkışmamalı</b></p>
<p><b>Nasıl bir sorun?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-52314 alignleft" src="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan-foto-2.jpeg" alt="Sunay Demircan" width="295" height="295" srcset="https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan-foto-2.jpeg 388w, https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2020/04/sunay-demircan-foto-2-160x160.jpeg 160w" sizes="auto, (max-width: 295px) 100vw, 295px" />Açıkçası var olan formatta sorun gördüm. Bunun yanlış anlaşılmasını istemem. Söylemek istediğim şu: mevcut format, proje hazırlama üzerine kurulu, bu da Proje Döngüsü formatı, Mantıksal Çerçeve Matrisi. Buna ek olarak, stratejik plan hazırlanması gerekiyor. Ben bu formatta Türkiye’nin her yerinde 3 bin 600 civarında kişiye eğitim verdim. Bir gün şunu fark ettim: proje döngüsü yönetimi, sivil toplumda sivil ruhu ortadan kaldırıyor; sentetik bir hiyerarşik düşünce sistematiği ezberleniyor ve zihin orada robota dönüştürüyor. Bu robot, kalan ömrünü proje üzerinde çalışarak geçiriyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu mantık yüzünden, masada klavye başına mahkûm edilen STÖ, hedef grubunu ve sorunu tanımaktan uzaklaşıyor. Bu döngüye giren örgütün temel kaygısı proje hazırlayıp, para kazanmak (buna da terminolojide “kaynak geliştirmek” diyoruz). Buna mecbur, çünkü para kazanamazsa, o ofisin kirasını nasıl ödeyecek? Maaşlar var, sabit giderler var… Bizde örgütler üye desteği ile çay parasını bile zor karşılıyor. Bunun için de sürekli proje yazması lazım. Biri bitmeden, yenisi… bitmeyen maraton. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu proje hazırlama mantığını dünyaya getiren ordular aslında. Askeri bir köken ve düzen var işin içinde. Mantıksal çerçeve matrisi de orduda kullanılan bir yöntem. Bütün eski uygarlıklar, ordular ile kuruldu ve derken stratejik harekât planlarını ordular hazırladı.  Şimdi anti militarist niyetle ortaya çıkan örgüt dahi ordu mantığı ile strateji geliştiriyor, “düzen” kuruyor. Bu “düzen” dediğim sistematiği zihinlerimize “bu böyledir” diye kazıdılar. Dilinden tut, mantığına, davranış kalıplarına kadar… Adeta var oluş biçimi oluşturuldu sivil alanda, bu tüm dünya için böyle oldu, yanlış anlaşılmasın, kaygım sadece bize ait değil. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İşte biz de bu mantığı sivil alana aktardık. Kimseyi suçlamak istemiyorum, işin altında komplo teorisi arayanlardan da değilim. O gibilerin ekmeklerine yağ sürdüğümün de farkındayım ama dediklerimi değerlendirebilmek için, biraz düşünmek gerekiyor. Neyse, bir gün geldi ki, anladım bu mantık sivil toplumda işlemiyordu. Proje yönetimi mantığında, biz sebep-sonuç ilişkisini esas alarak projeyi kurgularız. Ancak sivil alanda o kadar farklı parametre var ki ve bu parametreler o kadar çok ve sürekli değişiyor ki; sorunu yaşayan canlı bir sistem… Siz proje mantığı ile analizi o anda donduruyorsunuz, oysa sorun dinamik, akış halinde, sürekli değişiyor. Farklı bir yaklaşım geliştirilmesi lazım: sivil toplumda bu durumu durağanlaştıran / donduran ve parçalara ayırıp, sorun ile çözümü parçada arayan bakıştan dışarı çıkmak gerekiyor. Çıkamadığımız sürece, bu döngüde hapsoluyoruz. </span></p>
<p><b>Şu sıralar sivil toplumda hangi faaliyetleri yürütüyorsunuz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dediğim gibi, STGM’de gayet huzurlu ve mutlu bir hayat sürerken, işi bıraktım ve köye gittim. DHKD’de ilk işe başladığım, doğup büyüdüğüm köyüme. Kızılırmak Deltası’na yani. Köyde eşim Bilgi Buluş’la beraber 11 yıl çiftçilik yaptık. Bu arada, sivil toplumla ilişkimizi de kesmedik. Otizm örgütlerine dışarıdan gönüllü destekler vermeye çalıştım. Hala da çalışıyorum onlarla… Deltanın korunması için yerelde çalışmalar yaptık… </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Köyde yaşarken aynı zamanda, Bakü-Tiflis- Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı ile TANAP Doğalgaz Boru Hattı projelerinde de sosyal yatırım/kırsal kalkınma alanlarında danışman olarak çalışmaya başladım. Bunlar tabii çok büyük inşaat projeleri, mutlaka gittiği yerlerde sosyal ve çevresel etkiler oluşturuyor. Her iki proje de Anadolu’da yüzlerce köyden geçiyor ve Ardahan’dan Edirne’ye yıllardır, sürekli kırsal alanda insanlarla çalışma fırsatım oldu.  “Kırsalda ve küçük yerleşimlerdeki sivil toplumun hali nicedir?” diye biri sorarsa, “biliyorum” deme şansım var. </span></p>
<p><b>Türkiye’nin farklı şehirlerindeki çeşitli STK’lar ile çalışmak, size ne gösterdi? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bana göre en göze çarpan gelişme şu: Anadolu boşalıyor. Kırsal boşalıyor ve şehre göçüyorlar. Bazı iller, Sivas, Kars, Ardahan, Kırıkkale, Yozgat… kırsalı neredeyse tamamen boşalıyor. Batıya yaklaşınca ise göç alan şehirlerde nüfus artıyor. Bursa, İstanbul,  Adana, Hatay, Mersin çok göç alıyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Göç veren şehirlerin köylerinde yaşlılar ve engelliler ile hastalar kalıyor. Bunlar üretimden uzaklaşmışlar. Zaten kırsalda üretim verimli değil.  Şuan Türkiye’de kırsal nüfusun % 7 olduğu söyleniyor ama bu daha da düşecek. Bu demografik hareketlerle, gelecekte kırsal alan bomboş olacak. Ziraat denilen şey ortadan kalkacak,  endüstriyel tarım ağırlık kazanacak. Büyük işletmeler güç kazanacak. Zaten süregiden bir değişim bu (Anadolu’da kırsalın boşalması) önümüzdeki yıllarda daha da artacak. Bu hareketin getireceği bir sürü sonuç var elbet.  Boşalan alanlarda etki bir tarafa, dolanlar diğer tarafa, sivil alandaki etki bir tarafa, kamu otoritesinin hali diğer tarafa… Sosyal, politik, siyasal, ekonomik…tüm yapısal kurgunun bu hareketten etkileneceğini öngörmek ve önlem almak gerekiyor.  </span></p>
<p><b>İnsanın Doğayla Kurduğu İlişkinin Değişimi ve Sivil Alanın Parçalanması </b></p>
<p><b>Bu, ne anlama geliyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">İnsanın doğayla ve insanın insanla kurduğu ilişki değişiyor. Aslında, insanın bilgi ile kurduğu ilişki değişiyor. Bu değişim de ister istemez pek çok irili-ufaklı toplumsal çatlağı büyütüyor. Yani, biraz önce söylediğim her bir alanda, sosyal, politik, siyasal, ekonomik… bölünmelerin/ayrışmaların artarak yaşanacağını düşünüyorum. Sivil alanın giderek parçalanması kuşkusuz tehlikeli bir durum. “Neden tehlikeli?” derseniz,  bakın şu yıllar tüm dünyada, her alanda güçlü değişim rüzgârlarının yaşandığı bir dönem. </span></p>
<blockquote><p><span style="font-weight: 400;">Eskinin değerleri o kadar hızlı ve güçlü değişiyor ki bu değişimler bizim gibi gelecek kurgusunu geçmişin değerleriyle oluşturmaya çalışan ülkeler için kâbus dolu senaryoları oluşturabilir. </span></p></blockquote>
<p><span style="font-weight: 400;">Önümüzde göç olgusu var daha, Afrika kıta olarak bir nüfus patlaması yaşayacak ve yakında dünya nüfusunun yarısı Afrika’da olacak. Bu insanlar Avrupa’ya gitmek istiyorlar. Afganlı da, Pakistanlı da, Orta Doğulu’da… Avrupa da artık mülteci istemiyor, lakin kendi nüfusu da gittikçe yaşlanıyor. Üretim sorunları yaşamaya başlıyorlar, kaynaklara ulaşım sınırlanıyor, bir yandan da Çin geliyor patır patır… Tüm bu hadiseler artarak gelişirken, trafiğin köprü ülkesi Türkiye.  Bunu ne AB yönetebilecek durumda, ne de biz. Sivil alanda gelecekte en temel (belki de yegâne) konunun mülteci sorunu olacağını varsayabiliriz.  </span></p>
<p><b>Bu tespitleri yapabilmenize olanak sağlamasının dışında, sivil toplum faaliyetleri size ne kattı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplumun ne olduğunu düşünme fırsatı kattı. Nereden gelip nereye gittiğini görme ve bu konuda insanları anlama fırsatı tanıdı. İnsanı pek de tanımıyoruz, sadece tanıyormuş gibi yapıyoruz. Kendimizi de tanımıyoruz ya… O da başka hikâye tabii… Ama insan kendini çok gizliyor, bin bir maske ardında, kaldır kaldır bitmiyor o maskeler ve hele de uzaktan bir etki oluşturma macerasına girilmişse, vah gibi vah… durumları oluyor.  </span></p>
<p><b>“STÖ’ler Kaynak Aramak Yerine, Kendileri Kaynağa Dönüşmeli”</b></p>
<p><b>Eleştirdiğiniz sorunlardan kaçınarak, nasıl sivil alanda nasıl faaliyet yürütmeyi planlıyorsunuz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hayata geçirmeyi tasarladığım bir fikrim var.Bu fikri STGM’deki arkadaşlarla birlikte  hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sivil topluma bütüncül bakış için bir rehber hazırlama çabasındayım. Ana düşünce şu:  bir STÖ adıyla, sanıyla gönüllüsüyle, üyesiyle, adresiyle, ürettiği tüm değerleriyle, arşiviyle, yaptığı işleriyle bir bütündür. Yani, bir STÖ kendisi bir kaynaktır.</span> <span style="font-weight: 400;">Sivil alana Batı dünyasından geçmiş bir kavram “kaynak”. İngilizce karşılığı “fund”.</span> <span style="font-weight: 400;">Yani, fon, yani finansal sermaye, para. “Kaynak oluşturma” da, sivil toplum dünyasına “fundraising” olarak yerleşmiş bir terim. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir STÖ’nün sürdürülebilirliği için gerekli olan parasal kaynağın elde edilmesi anlaşılıyor. Ben de diyorum ki, bu mantığı değiştirelim ve kaynak=para olmasın.  Kaynak kavramını daha geniş çerçevede ele almayı tercih ediyorum ve diyorum ki: Kaynak = bir STÖ’nün sürdürülebilirliği için araç olarak işlev görecek; soyut &#8211; somut, doğrudan &#8211; dolaylı, küçük – büyük tüm değerleri içeren bilgilerin doğduğu pınardır.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Nasıl…? Kaynağı alışılmış anlamı ile finansal varlık olarak algıladığımızda, evet, kaynak finansal bir değerdir. Somut, fiziki varlık olarak algıladığımızda binalar, araçlar, makinalar, vb. de kaynak sayılabilir.  Soyut değerler olarak da işbirlikleri, kurumsal değer algısı, üretilmiş telif hakları, fikri varlıklar, patentler, lisanslar, yönetim becerileri ve hatta kurumun bizatihi kendisi, varoluş anlamı sayılabilir. Bu açıdan yaklaşıldığında, kurumun misyonu, ilkeleri, faaliyetlerinde izlediği yöntemler, üyelerle ilişkileri gibi özellikler de değer ve kaynaktır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Dolayısıyla, kaynağı geliştirmek, elde etmek, yönetmek gibi faaliyetler kurumun varlığının bütününe yöneliktir. Yani, kaynak elde etmek bir STÖ’nün varoluşunun anlamlandırması,  ilkelerine bağlılığı, misyonunu uygulamadaki odaklılığı ve başarıları, entelektüel kapasitesi, işbirlikleri ve ağlardaki işlevi ile de ilgilidir. Sonuç olarak</span><b>, </b><span style="font-weight: 400;">şunu anlatmaya çalışıyorum: bir STÖ sürekli proje yazıp kaynak arayan örgüt olmaktan çıkıp,  kendileri kaynak olmaya dönüşsün. Bunu yapan bir STÖ, kendisi bir kaynağa dönüşünce, çevresine de ışık saçar.  Bunu gören diğer STÖ’ler de “o yaptı” desinler, kendileri de uygulasınlar. Küçük örneklerle başlamak lazım. </span></p>
<p><b>Nasıl olacak? Süreç nasıl ilerleyecek? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çok basitten başlayacak. Çalışanların, üyelerin o örgüte dair ortak hayalleri var mı? Buna bakılır örneğin. Olmama ihtimali yüksek çoğu kez, çünkü ortak muhabbet ve tanışıklık yok. Önce, bir STÖ, çalışanları içinde işbirliği mekanizmalarını düzeltmek gerekiyor. Örgüt, kendi iç organlarıyla bir sivil anlaşma yaparak işe başlamalı.  Gönüllüsü, üyesi, çalışanı, yöneteni … Ne kadar benimsiyor, ne kadar işin içinde, ne kadar birbirini tanıyor…? Bunların cevapları pek iç açıcı değilse, zaten orada bir durmak lazım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elimizde çekiç, karşımızdaki taşa vura vura kendi zihnimizdeki eskizin heykelini yapma çabasındayız.  Kendimizde durum ne? Bizim taş ortada koca bir blok olarak duruyor, fiske vurma niyetimiz yok ona, varsa yoksa başkasının taşına biçim verelim. Buna bir dur demek lazım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Basitten başlamak derken, küçük kurum içi tanışıklıklar, küçük ama ortaklaşa faaliyetler (arşiv oluşturmak mesela, kurum tarihi hazırlama, diğer benzer kurumları ziyaret ederek, çay içip yeni tanışıklıklar sağlama, muhabbet …). Bu muhabbet kısmını çok ıskaladık bence. Ortada bir proje ve kaynak varsa, “diyalog” adıyla faaliyet yapıyoruz; proje bitince, diyalog da bitiyor. Sentetikleşme ileri safhada… Sivilliğimizi bu hal ve gidişten çıkartmamız lazım.  </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Başka bir örnek vereyim. Inclusion(dahil etme) kavramı şu sıralar çok moda. Bunu projene yazarsan, kazanma şansın artıyor gibi… Kötü bir espri ama, doğru… Neyse, bence bu kavramı (inclusion) </span><i><span style="font-weight: 400;">dahil etme, dahil olma </span></i><span style="font-weight: 400;">olarak ele almamız gerekiyor. Bir sivil toplum örgütü için üyeleri, yönetimi, çalışanları, paydaşları… süreçlere dahil etme, bunla birlikte onların getirecekleri değerlere/görüşlere/taleplere de dahil olmayı içermeli. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu, örgütün sınırlarını sürekli esnek tutmayı, tartışılabilir yapmayı zorunlu kılıyor. Örgütü katılaşmamaya, hantallaşmamaya yöneltiyor. … En azından, içindeki ilke ve yaklaşım bu.   Biliyoruz ki, bir STÖ için kurulan her yeni ilişki (üyeyle, yöneticiyle, destekleyiciyle, ortaklarla vb.) kurumu yeni gelen değerlerle karşı karşıya bırakıyor. Bunu özellikle sivil ağlarda çok görüyoruz, platformlar, federasyonlar, vb.  Örgütler kendi alanlarına kapanıyorlar ve kendi varlıklarını diğerlerine karşı savunma refleksi geliştiriyorlar. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tamam, bu davranış doğal bir organizma davranışı ama, örgütün de bu refleksi yönetecek aklının gelişmesi lazım, refleksle yönetilmez ki sivil toplum örgütü.  Şeffaflık, esneklik ve anlayışla donanmış müzakere süreçleri bu konuda en değerli araçlar, bu araçları kullanma becerisinin gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. Tüm bunlar ciddi emek, sabır ve deneyim gerektiriyor kuşkusuz.  Süreçlerin yönetiminde lider pozisyonundaki kişilerin rolleri de çok önemli elbet.   </span></p>
<p><b>“İşbirliğine Dayalı Bir Düzenin Tohumlarını Serpmemiz Lazım”</b></p>
<p><b>Türkiye’de siyasi iklim, sivil topluma nasıl yansıdı? Sivil toplumu ne bekliyor?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Biraz önce söylediğim gibi, kendimizi de, örgütümüzü de sürekli katı sınırlarla tanımlayarak var ediyoruz. Kendimizi, milliyetimize,  ideolojimize, inancımıza, cinsiyetimize, tüm kimlik bilgilerimize hapsediyoruz. O zaman bu kalenin dışındaki herkes senin dışında kalıyor ve onları öteki olarak kabul ediyoruz. Dediğim gibi, bu birey için de böyle, örgüt için de.  Teritoryal savunma davranışı diyorum buna. Biz birey olarak kendimizi burada sınırlar içinde inşa edince, bunun dışında kalan kısımda bir korku alanı oluşuyor. Korku ve güvensizlik içinde birbirimize düşman oluyoruz. Bu korkunun üzerine inşa edilen yapıyı ve korkuyu ortadan kaldırmanın temeli, sıkı tanımlamaları ortadan kaldırmak… Şimdi bu davranış bireyde olunca, bu bireyle benzer kan dolaşımında olan devlet de, sivil toplum da benzer davranışları sergileyip, bir birini ötekileştirmeyi kendine adeta zevk ediniyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Tüm dünya için, diller, ırklar ve dinler üstü, yeni bir medeniyet tanımına ihtiyacımız var. Rekabete dayalı mevcut sistem üzerinden, yarışma anlayışı ile bu olmaz. Sürekli hep başarı, ödüllendirme ile bu olmaz. Mevcut sistemde, başarılı olmak demek, başkalarını arkada bırakmak demek, diğerlerini ezmek demek. Başarısız olmak, geride kalıp kaybetmek demek. Bu dönem bitsin. Rekabet olmasın, işbirliği esasına dayalı bir düzenin tohumlarını serpmemiz lazım. Ama sorun şu ki, o tohumları serpeceğimiz toprak kirli. Barış tohumu serpiyorsun, sula, çapala, besle… çıka çıka geçici mütareke çıkıyor, o da şansın varsa. Barış nerede? Yok…! Çünkü ona dair bilgi yok ortada, olgu yok, dil yok…. Ama savaş dipten doruğa kadar, her yerimizi işgal etmiş. Cehaletle savaşıyoruz, hastalıkla savaş, kadına karşı şiddetle savaş, çevre düşmanlarıyla savaş… Barış talebimizi savaşla dile getiriyoruz, ilginç değil mi? toprak böyle olunca, çıkan ürün nasıl olsun ki?  İşin özünde rekabeti bırakıp, işbirliğine dönersek sınırlar kalkar, ama dediğim gibi bu işe kendimizden, birey olarak kendimizden başlamadıktan sonra, kendi kurumumuza yansıtmadıktan sonra, elimizde çekiç başkalarının taşına vura vura heykel yapmak sanat değil, ızdırap. </span></p>
<p><b>Bu sınırlar dışında sivil toplumda seküler STK’lar, hükümete yakın STK’lar gibi bir ayrışma da var mı?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Var tabii, olmaz mı..? Sivil toplum dediğimiz geniş mi geniş bir alan. İçinde örgütlü yapılar var, örgütsüzler var, inanç toplulukları var, yurt işletenler var, spor kulüpleri var, hemşehrilik dernekleri var… Çok geniş, çok. Bu yelpaze içinde son yıllarda bir “hükümete yakın” olma durumu, eskiye göre bence çok daha fazla ve açıkçası çok da rahatsızlık verici boyutta. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Türkiye’de devlet her zaman “sivil örgütse, bunu da ben kurarım” mantığıyla hareket etti ama bu sıralar bir başka; devlet inanç ekseni üzerinden, kendi tanımladığı ve atadığı “sivil” yapıları kaynakla buluşturuyor, ülkenin “vatansever” kuruluşları olarak tanıtıyor ve diğerlerini de tam öteki tarafta, adeta “düşman” gibi bırakıveriyor. Bıraksa neyse, bazen bırakmıyor da…  Bu ilişki biçiminde, bir de içli dışlılık bünyesinde maddenin/varlığın içinde boğulmak, itibarın içinde boğulmak isteği ortaya çıktı. Bir bakıyoruz, hak eksenli örgüt, iki yıl önce kurulmuş, yalıda ofisi var, ya da eski bir tarihi bina, restore edilmiş ve örgüte tahsis edilmiş. Neden? Çünkü, hanımefendi, beyefendi… başlıyorlar anlatmaya şecereyi. Rahatsızlık verici tabii… Ne diyebilirim ki? </span></p>
<p><b>“Sivil Toplum Çalışanları Önce Birbirleriyle Muhabbet Etmeli”</b></p>
<p><b>Gençlerin sivil alanda yer almasını tavsiye edermisiniz?</b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunu gençlere sormak lazım. Bu konuda bizim sorunumuz şu, istiyoruz ki, genç bizim yaşlı kurgumuzun o hantal örgütlü yapısına gelsin, bizim kurallarımız ve bizim iktidar anlayışımızda, bize uysun. Yok böyle bir genç artık dünyada.  Gençler sivil topluma gelmiyor çünkü bizi görüyor orada; pırıl pırıl parlıyoruz : sorunla boğuşa boğuşa soruna dönüşmüş bir yumak insan. Konuşulan konular hep o malum sorunlar, eve gidince aynı, tatilde aynı… Evrenimizi kaplamış o sorunlar. Genç, bu evrene neden gelsin? </span></p>
<p><b>Ne yapılabilir? </b></p>
<p><b>Gençlere anahtarı vermek lazım</b><span style="font-weight: 400;">. Gelsinler diledikleri gibi ofis düzenlesinler, çalışma saatlerini onlar belirlesin, toplantı düzenini de, eğitim içeriğini de, sorunları da… Bizim dünyamızı onlara kabul ettirmeye çabalamayalım. Artık gençler bu sorunların parçası olup, ömürlerini bu uğurda tüketmek istemiyorlar. Onlar için “başkan” unvanı ne kadar anlamlı olacak, emin değilim. Onların dünyasını, taleplerini, arzularını anlamaya çalışmamız lazım. Biz istiyoruz ki onlar bizi anlasın. Niye ki…? Çünkü biz biliyoruz. Ama biz aynı zamanda gidiyoruz da, onlara da bir çöplük bırakıp gidiyoruz, üstelik zerre utanç duymadan… Üstelik, yer yer onları suçlaya suçlaya gidiyoruz. </span></p>
<p><b>Sivil toplum çalışanlarına nasıl bir yol izlemelerini tavsiye edersiniz? </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Sivil toplum çalışanları önce kendi içlerinde bol bol muhabbet etsinler. Türkiye’de toplumun ruhunda, yapılandırılmış süreçle hareket etmek, planlı hareket, vs. yok. Şimdinin bir adım ötesini bile düşünmüyoruz. Bizim için geçmiş gelecekten, ölüm yaşamdan daha önemli. Ne büyük trajedidir bu…!  Bu denklemi değiştirmemiz lazım. Geleceğin kurgusunu dünün bilgisi ile değil, şimdinin bilgisi ile yapmayı kendimize öğretelim, en azından bunun olabilirliğini görelim. Bu konuları tartışırken, gençleri hatta çok gençleri, 10-12 yaşındaki gençleri çağıralım, onları dinleyelim, onlarla konuşalım. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ayrıca, bir önerim daha olacak, bence STÖ çalışanları sorun alanı dışında, çalıştıkları işin dışındaki alanda, sohbet etmeye özen göstermeliler. Biz, zamanında bunu yapmayı çok ihmal ettik. </span></p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2020/04/09/sivil-toplumun-kendi-icinden-kendine-dogmasi-lazim/">“Sivil Toplumun Kendi İçinden, Kendine Doğması Lazım!” </a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
