<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>siyasi kutuplaşma arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<atom:link href="https://www.sivilsayfalar.org/tag/siyasi-kutuplasma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/siyasi-kutuplasma/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Apr 2019 13:20:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://www.sivilsayfalar.org/wp-content/uploads/2018/01/cropped-Sivil-sayfalar_transparan-32x32.png</url>
	<title>siyasi kutuplaşma arşivleri - Sivil Sayfalar</title>
	<link>https://www.sivilsayfalar.org/tag/siyasi-kutuplasma/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Dünyada Kaynaklar Azaldıkça Siyasiler Kutuplaştırmayı Artıracak”</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2018/02/27/dunyada-kaynaklar-azaldikca-siyasiler-kutuplasmayi-artiracak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emine Uçak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Feb 2018 07:51:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[Çatışma Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Has Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Akpınar]]></category>
		<category><![CDATA[Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Çatışma Çözümü ve Arabuluculuk Programı]]></category>
		<category><![CDATA[siyasi kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal müzakere]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=24799</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üniversite araştırmalarında giderek arttığı kaydedilen toplumsal kutuplaşmanın boyutlarını, önlenmesinde sivil toplum ve akademinin üstlenebileceği görevlerini konuştuğumuz Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Çatışma Çözümü ve Arabuluculuk Programı Uzmanı Pınar Akpınar, kutuplaşmanın sadece Türkiye’de yaşanmadığını diğer ülkelerde de benzer bir trend olduğunu belirterek, “Bu aslında çok da şaşırılacak bir durum değil çünkü, kanımca, dünyada kaynaklar azalıp, refah seviyesi düştükçe siyasiler kutuplaşmayı daha çok arttıracak. Çünkü insanları sınırları belli, homojen kamplara ayırırsanız daha kolay yönetirsiniz ve bir grubun diğer grup/gruplar üzerindeki hakimiyetini daha kolay meşrulaştırabilirsiniz” diyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/02/27/dunyada-kaynaklar-azaldikca-siyasiler-kutuplasmayi-artiracak/">“Dünyada Kaynaklar Azaldıkça Siyasiler Kutuplaştırmayı Artıracak”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadir Has ve Bilgi üniversitelerinin yaptığı araştırmalarda kutuplaşmanın farklı boyutları ortaya konuldu. Siz de bu konularda çalışmalar yürütüyorsunuz. İlk başta araştırmalarla ilgili genel bir değerlendirmenizle başlasak…</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle Bilgi Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi’ndeki hocalarımızı bu araştırmalar için tebrik etmek isterim. Türkiye’nin toplumsal ve siyasal portresini çeken, çok faydalı araştırmalar olmuş. Biz de Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi olarak son iki senedir, daha çok kalitatif yöntemler kullanarak, benzer konularda araştırmalar yapıyoruz. Çalışmaların özellikle kutuplaşma ve Kürt meselesi konularındaki bulguları bizim vardığımız bazı sonuçları da destekler durumda. Son iki yıldır toplamda 50’den fazla siyasetçi, bürokrat, sivil toplum temsilcisi, akademisyen ve medya temsilcisiyle derinlemesine mülakat yaptık. Ayrıca farklı kesimlerden toplamda 150’ye yakın kişiyi çalıştaylarda bir araya getirdik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bizim yaptığımız araştırmaların bulguları da Türkiye’de artan bir kutuplaşma olduğunu destekler yönde. Ancak ilginç olarak, hükümete yakın kesimler kutuplaşmanın yalnızca siyasetçiler arasında olduğunu ve tabanda olmadığını düşünürken, muhalif diyebileceğimiz kesim tabanda da yüksek seviyede kutuplaşma olduğunu düşünüyor. Bilgi Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi’nin yaptıkları geniş ölçekli kantitatif çalışmalar bu algılardan ikincisini destekler yönde. Yani kısaca, Türkiye’de kutuplaşma var ve bu kutuplaşma yalnızca elitler arasında değil, tabana da yayılmış durumda.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ayrıca bu kutuplaşma siyasiler ve medya aracılığıyla da körükleniyor. Dünyada da benzer yönde bir trend söz konusu. Bu aslında çok da şaşırılacak bir durum değil çünkü, kanımca, dünyada kaynaklar azalıp, refah seviyesi düştükçe siyasiler kutuplaşmayı daha çok arttıracak. Çünkü insanları sınırları belli, homojen kamplara ayırırsanız daha kolay yönetirsiniz ve bir grubun diğer grup/gruplar üzerindeki hakimiyetini daha kolay meşrulaştırabilirsiniz. Ayrıca homojen grupların siyasi eğilimlerini daha kolay tahmin edip, yönlendirebilirsiniz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<blockquote><p>“Bilgi Üniversitesi’nin yaptığı araştırmada en çarpıcı bulduğum nokta bu oldu. İnsanlar kendine demokrat ve kendisi gibi olmayan insanların demokratik haklarını kolaylıkla hiçe sayabiliyor. Bu çok tehlikeli bir yaklaşım çünkü linç kültürünü tetikliyor ve otorite tarafından sömürülmeye de çok açık. ‘Şimdi biz onların başını ezmezsek yarın bir gün onlar bizim başımızı ezerler’ gibi bir algı var. Bir arada yaşama kültürü eksik. Bu biraz da toplumsallaşamamaktan kaynaklanıyor.”</p></blockquote>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Siyasilerin en yakın destekçisi medya oluyor o halde…</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Medya kutuplaşmayı arttırmada çok büyük bir rol oluyor çünkü çok önemli bir ideolojik aygıt. Veri bilimcisi/akademisyen Ravi Iyer’a göre, yalan haber kutuplaşmanın sebebi değil semptomu. Aslında insanların gündemi hangi medya mecralarından takip ettikleri bile kutuplaşmanın boyutlarını gösteriyor. İnsanlar var olan inançlarını bilişsel olarak pekiştiren mecraları takip etmeye daha meyilliler. Sosyal medya da bunu pekiştiren bir araç olarak öne çıkıyor. Kullanıcılar ‘Like’ tuşuna her bastıklarında var olan inanç kalıplarını biraz daha pekiştiriyorlar. Yalan haberler ayrıca güvenilir olan medya kaynaklarının güvenilirliğini azaltıyorlar. 2016 Amerikan başkanlık seçimleri bunun net bir örneğiydi. Yalan-gerçek özellikle birbirine karıştırıldı ve Trump hakkında çıkan birçok dayanaklı haberi seçmen görmezden geldi. Burada önemli bir nokta da medyanın ‘kurtarıcı’ mitini etkin bir şekilde kullanıyor olması. İnsanlık tarihinde, dinlerde, efsanelerde kurtarıcı mitine o kadar sık rastlanıyor ki bilinçaltına yerleşmiş durumda ve işe yarıyor. Kutuplaşmayı besleyen ve ondan beslenen bir mit. Bir grubu ötekinin zulmünden koruyacak, ona karşı koruyup, kollayacak bir kurtarıcı yaratın&#8230; Bu uğurda insanlar demokrasiden bile feragat edebiliyor. Bilgi Üniversitesi’nin yaptığı araştırmada en çarpıcı bulduğum nokta bu oldu. İnsanlar kendine demokrat ve kendisi gibi olmayan bireylerin demokratik haklarını kolaylıkla hiçe sayabiliyorlar. Bu çok tehlikeli bir yaklaşım çünkü linç kültürünü tetikliyor ve otorite tarafından sömürülmeye de çok açık. ‘Şimdi biz onların başını ezmezsek yarın bir gün onlar bizim başımızı ezerler’ gibi bir algı var. Bir arada yaşama kültürü eksik. Bu biraz da toplumsallaşamamaktan kaynaklanıyor. Yani hala geleneksel ‘cemaat’ algısı var. Burada kastettiğim şey illa dini cemaatler değil, laikler veya başka gruplar da kendi içlerinde cemaat gibi yaşayabiliyorlar. Oysa ki hukuk, bireylerin ait oldukları kimlikler ve gruplardan bağımsız olarak, her birey için eşit haklar çerçevesinde işleyebilmeli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Araştırmalarda kutuplaşmanın eksenleri konusunda farklılaşma var. Ama genel itibariyle etnik ve dini kutuplaşmalar yoğun görünüyor bu konudaki değerlendirmeleriniz nasıl?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, bu kırılımlar aslında beklenen kırılımlar çünkü nüfus olarak toplumda büyük grupları temsil ediyorlar. Kutuplaşma büyük gruplar arasında daha fazla oluyor ve daha kolay yönetilebiliyor. Toplumu ne kadar büyük gruplara bölerseniz kutuplaşma da o kadar artıyor. Yine bizi şaşırtmayan bir sonuç, HDP’nin en büyük öteki oluşu çünkü HDP eşittir ‘bölünmüş Türkiye’ gibi bir algı var çok varoluşsal bir korkuya dokunan. Laikler ve dindarları en çok birleştiren korku bu sanırım. Son günlerde Afrin Operasyonu’nda da bunu çok yakından gözlemleme fırsatımız oldu. İlginç ama şaşırtmayan bir şekilde, laikler, dindarlar, milliyetçiler, liberaller ve hatta solculardan oluşan geniş bir kesim operasyona destek veriyor. Çünkü, dediğim gibi, çok varoluşsal bir korkuya dokunuyor operasyon. ‘Sevr Sendromu’muzu kaşıyor bir şekilde. Bu anlamda baktığımızda, 2019 başkanlık seçimlerinde bu korkunun sıkça kullanılmasını bekleyebiliriz. İlginç bir şekilde Türkiye’de insanlar tehlike anında birleşiyorlar ve normalde kanlı bıçaklı olan insanlar inanılmaz bir dayanışma örneği sergileyebiliyor. Deprem, 15 Temmuz başarısız darbe girişimi ve son zamanlarda ise Afrin Operasyonu örnek olarak gösterilebilir. Aslında yapıcı şekilde kullanılsa bu kutuplaşmayı aşmak ve sosyal uyumu sağlamak için kullanılabilir ama maalesef çok kısa süreli oluyor. Örneğin, 15 Temmuz sonrası oluşan ‘Yenikapı Ruhu’ dedikleri birlik atmosferi çok kısa süreli oldu ve siyasiler tarafından olumlu anlamda değerlendirilmedi.  HDP Yenikapı’ya gitmedi veya çağırılmadı. Bu konuda bile kutuplaşma var. HDP davet etmediler diyor, hükümete yakın kimseler ise ‘biz çağırdık, onlar gelmedi’ diyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bizim yaptığımız çalışmada öne çıkan şeylerden biri de son yıllarda son fazla seçim/referandum olduğu ve seçimlerin de kutuplaşmayı arttırdığı. Özellikle referandumlar demokrasiyi ‘evet-hayır’a indirgiyor ve kaybeden tarafın ezilmesini meşrulaştıran araçlara dönüşüyor. Bizim proje kapsamında görüştüğümüz birçok kişi 16 Nisan referandumunun 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ve olağanüstü hal sürerken yapılmasını kutuplaşmayı arttıran bir etken olarak tanımlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Araştırmalar  toplumun sadece kendilerine benzer olanlarla ya da aynı siyasi düşüncede olanlarla diyaloğa girdiğini de ortaya koyuyor… </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Evet, bu araştırma sonuçlarında dikkatimi çeken bir diğer nokta ise insanların, çocuklarının başka partilerden insanların çocuklarıyla oynamalarını istememeleri. Kanımca bunun sebebi toplumun siyasallaşmasından ziyade partilerin artan oranda yaşam tarzlarını temsil etmesi. ‘CHP’nin yaptığı çoğu şeyi onaylamıyorum ama en azından laik’ veya ‘Ak Parti’nin yaptığı çoğu şeyi onaylamıyorum ama en azından Müslüman’ gibi bir algı hakim. Bu durum biraz da partilerin işine geliyor aslında çünkü o zaman sizden çok fazla bir hizmet beklenmiyor. Temsil ettiğiniz yaşam tarzı veya ideolojik duruşunuz üzerinden prim yapabiliyorsunuz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gündelik hayatta ortaklaşılan konu ise eşcinsel ve Suriyelilerin istenmemesi farklı grupların ‘öteki’ konusunda birleşmesini nasıl yorumlamalıyız?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eşcinseller meselesi ilginç gerçekten de ve maalesef Türkiye’de bu konuda, bilgi eksikliğinin getirdiği, çok büyük bir önyargı var. Eşcinseller maalesef tarih boyunca ‘olağan öteki’ olmuşlardır. Çünkü geleneksel ataerkil düzeni tehdit eden unsurlar olarak görülmüşlerdir. Ataerkil düzenin devam etmesi için gerekli olan en önemli kurum ailedir ve eşcinsellik buna tehdit olarak görülür. Bu ayrı bir tartışma konusu ama bence buradaki temel sorun bilgi eksikliği. İnsanlar bu çağda eşcinselliği hala bulaşıcı hastalık gibi görebiliyor ve ‘çocuklarımızı kötü etkilerler’ gibi bir korkuları var. Ayrıca eşcinseller homojen bir grup olarak görülüp ötekileştiriliyor. Benzer bir yaklaşım Suriyeliler veya diğer mülteci gruplar için de geçerli. Burada bence empati eksikliği devreye giriyor. Mültecilerin ne kadar zor şartlarda yaşam mücadelesi verdikleri ortada ama empati eksikliği var. Oysa ki bin sene önceye baktığımızda, aslında bir çoğumuz Anadolu’ya göçle gelmişiz. Anadolu tarihsel olarak hep göç yolları üzerinde olmuştur, her zaman göç almıştır ve almaya da devam edecektir. Önümüzdeki süreçte dünyadaki doğal kaynakların tükenmesi, iklim değişikliği ve savaşların artmasıyla birlikte ben bunun daha da artacağı kanaatindeyim. Yani reddederek kolaya kaçmak yerine, kabul ederek kalıcı çözüm yolları aramalıyız. Ama yine de, Suriyeliler konusunda ben Türkiye’nin diğer pek çok ülkeye göre iyi bir sınav verdiğini düşünüyorum. Az değil, dört milyona yakın Suriyeli‘ye ev sahipliği yapıyor Türkiye.</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>“Konfor alanımızdan biraz çıkıp, elimizi taşın altına koysak çok daha mutlu ve refah dolu bir hayatımız olacak belki ama insanlar bunu göremiyorlar sanırım. Gündelik konforumuz, uzun vadede edinebileceğimiz çok daha büyük konfora ağır basıyor. Çözüm yöntemi ise, diyalog ve empati kurabilmekten geçiyor aslında.”</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çatışma çözümü, toplumsal müzakereler ancak çatışma durumlarında mı devreye giriyor böyle kutuplaşmış bölünmüş toplum için müzakere yöntemleri var mıdır?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabi ki var ve şunu da söyleyebiliriz ki, her şeye rağmen, Türkiye emsallerine göre yine de iyi durumda. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında darbecilerin Türkiye’de artan kutuplaşmadan cesaret aldıklarından bahsedildi pek çok kez. Evet Türkiye’de artan bir kutuplaşma var ama, az önce de belirttiğim gibi, Türkiye’de insanlar kriz anlarında yakınlaşırlar ve kırgınlıklarını bir kenara bırakırlar. Anket çalışmalarında da ‘Sizce Türkiye bölünme tehlikesi altında mı?’ sorusuna çoğunluk ‘Hayır’ cevabı vermiş. Bunda 15 Temmuz’un rolünün büyük olduğunu düşünüyorum. İnsanların darbeye karşı güçlü duruş sergileyebilmiş olması toplumu cesaretlendirdi. Türkiye’nin kolay kolay bölünemeyeceği mesajı güç kazandı. Aslında Kürt meselesine baktığımızda da karşımızda otuz yıldır süren bir çatışma var ama hiçbir zaman geniş ölçekli bir iç savaş çıkmamış. Yani aslında, kavgacı bir toplum gibi görünsek de, krizleri fazlaca, belki de konforumuzu bozacak kadar, tırmandırmıyoruz. Ama bir yandan da sürüncemede bırakıyoruz. Aslında konfor alanımızdan biraz çıkıp, elimizi taşın altına koysak çok daha mutlu ve refah dolu bir hayatımız olacak belki ama insanlar bunu göremiyorlar sanırım. Gündelik konforumuz, uzun vadede edinebileceğimiz çok daha büyük konfora ağır basıyor. Çözüm yöntemi ise, diyalog ve empati kurabilmekten geçiyor aslında. Halihazırda süregiden çalışmalar var. Örneğin biz de İstanbul Politikalar Merkezi olarak farklı kesimlerden kişileri bir araya getirdiğimiz bir çok çalıştay yaptık şu ana kadar. İnsanlar önce tedirgin oluyorlar ama konuşabildiklerini, anlaşabildiklerini görünce de çok mutlu oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kutuplaşmanın önlenmesinde sivil toplum ve akademiye düşen görev nelerdir sizce? </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kutuplaşmayı aşmada sosyal uyumu sağlamaya yönelik çalışmalar çok önemli. Sosyal uyumu sağlamda ise, bireyin toplumla bağlantı içinde olabilmesi, diğer bireylere ve kurumlara olan güven, adalete olan güven, sosyal ağların güçlü olması, çeşitliliğin kabul görmesi, dayanışma/yardımlaşma ve katılımcılık gibi gereklilikler öne çıkıyor. Bunları sağlayamadığınızda sosyal uyum azalıyor ve kutuplaşma artıyor. OECD’nin “Bir Bakışta Toplum 2016” raporuna göre, Türkiye sosyal uyumda Avrupa ülkeleri arasında en son sırada yer alıyor. Yine rapor Türkiye’de sosyal dayanışma ve güvenin sanılanın aksine oldukça düşük olduğunu iddia ediyor. Biz şu an İnsani Gelişme Vakfı (İNGEV) ile birlikte Türkiye’de sosyal uyum üzerine kantitatif bir çalışma yapıyoruz. Bu çalışmanın sonuçlarını Mart ayı içinde paylaşıyor olacağız. O zaman bu konuda daha net konuşuyor olabileceğiz. Akademi olarak bizim üzerimize düşen görev Bilgi Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi’nin de yaptığı gibi çalışmalar yapmak ve somut çözüm önerileri sunabilmek. Ayrıca, daha önce de belirttiğim gibi, İPM olarak farklı kesimleri tarafsız platformlarda bir araya getirerek diyaloğu arttırmaya yönelik de çalışmalar yapıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Somut öneriler olarak şunlar söylenebilir:</strong></p>
<p>&#8211; Sosyal uyum üzerine yapılan çalışmalar gösteriyor ki bağ kurmak çok önemli. Avrupa Birliği’nde 27 ülkede yapılan bir çalışmaya göre, sosyal uyum refah düzeyi yüksek ülkelerde daha fazla. Ancak bunun sebebi salt alım gücünden ziyade, parayla ne yaptığınızla ilgili. İlginç şekilde, para bireyler arasında birliktelik ve dayanışma sağlamak için kullanıldığı sürece mutluluk getiriyor. Yani sosyal ilişkiler ve insanlar arasındaki bağlar güçlü olduğu sürece mutluluk oluyor. Dolayısıyla, kutuplaşmayı aşmak ve sosyal uyumu sağlayabilmek için kaynaklar bu yönde kullanılmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Mevcut siyasi kültürün değişmesi çok büyük önem taşıyor. Karşılıklı anlayış ve farklılıklara saygı gösteren bir siyasi kültür kutuplaşmayı aşmada en temel unsurlardan biri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Toplumun daha geniş kesimlerine güven aşılamak için eşitlik ve demokrasi ilkelerine dayandırılan politikalar benimsenmeli; özgür ve açık diyalog kanalları geliştirilmeli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Diyalog kanalları geliştirmek, birlikte yaşama kültürünü ve uzlaşmayı desteklemek için popüler kültür, sanat, spor, tanınmış kişiler ve kanaat önderlerinden yararlanılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Medyaya da bu anlamda büyük rol düşüyor. Medya etik davranmalı, toplumun menfaatlerini koruma sorumluluğunu taşıdığının bilinciyle kullandığı dile dikkat etmeli.</p>
<p>Kutuplaşmayı aşmada sosyal medya da etkin bir mecra olarak kullanılabilir. Sosyal medyanın yaptığı şey ‘aracısız medya’ yaratmak oldu. Artık insanlar bir aracı olmadan düşüncelerini paylaşabiliyor ve bu dünyadaki pek çok otoriteyi rahatsız ediyor. Kısıtlama getirilmeye çalışılıyor. Sosyal medya sayesinde kamusal alan artık sadece burjuvanın ve ideal vatandaşın değil; ötekinin de söz hakkı var. Tarihsel olarak baktığımızda krizler, savaşlar, devrimler gibi kritik dönemeçler proletaryan kamusal alanların oluşumunu tetiklemiştir. Arap Baharı, Occupy Walstreet hareketi gibi son yılların kritik olayları sosyal medyanın kullanımının tavan yaptığı dönemler olmuştur. Sosyal medya birleştirici bir güç haline gelmiştir. Yani kısıtlamak yerine olumlu alan açıldığında kutuplaşmayı azaltıcı bir araç olabiliyor. 15 Temmuz’dan Yenikapı mitingine kadarki süreçte Türkiye’de cep telefonlarının ücretsiz kullanılmasına dair yapılan kampanyalar bunun en iyi göstergesi aslında. İktidarın işine geldiğinde bu alan genişletilebiliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211; Din de kutuplaşmayı aşmada önemli bir araç olarak kullanılabilir. Din, siyasi çıkarlara alet edilmek yerine, uzlaşı sağlama aracı olarak kullanılabilir. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devlet kurumları toplumsal mutabakat sağlama konusunda sorumluluk üstlenmeli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2018/02/27/dunyada-kaynaklar-azaldikca-siyasiler-kutuplasmayi-artiracak/">“Dünyada Kaynaklar Azaldıkça Siyasiler Kutuplaştırmayı Artıracak”</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutuplaşmanın Keşfi</title>
		<link>https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/11/kutuplasmanin-kesfi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ulaş Tol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Mar 2016 14:03:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<category><![CDATA[kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[siyasi kutuplaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.sivilsayfalar.org/?p=4245</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gündemde bir anda sık duymaya başladığımız “yeni” kavramlar oluyor. Kutuplaşma da bu yenilerden biri. İma ettiği şey özellikle AK Parti yandaşı ya da karşıtı olmak bazında iki kutuplu bir Türkiye. Fakat Kürt sorununun tekrar çatışmalı bir hal alışı, bu imayı bulanıklaştırıyor. Zira Kürt sorunu dışında kutuplaşmanın farklı kutuplarını oluşturan kesimler, Kürt meselesinde aynı kutupta yer alabiliyor.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/11/kutuplasmanin-kesfi/">Kutuplaşmanın Keşfi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sadece Kürt sorununda değil birçok farklı konuda, kutuplaşmaya karşın toplumsal mutabakattan bahsetmek de mümkün. Başta Ermeni ve Yahudiler olmak üzere yabancılara karşı duyulan düşmanlık, ataerkilliğin ve erkekliğin hakimiyeti, kalkınmanın, gelişmenin kutsallığı, eşcinselliğe yaklaşım, ahlaki muhafazakarlık, vb. pek çok konuda, kutuplaşmanın tarafları uzlaşıyorlar. Dolayısıyla bir yandan kutuplaşmanın keskinliğinden bahsederken, bir yandan da toplumda azınlıkta kalanlar aleyhine işleyen geniş mutabakatlara tanık oluyoruz.</p>
<p>Bu karmaşıklık içerisinde kutuplaşma ve kutuplaşmanın yansımaları, yapılan sosyal araştırmalarda da yer bulmaya başladı. Nihayet doğrudan kutuplaşmayı soruşturan bir araştırma da aralık ayında tamamlandı ve geçtiğimiz ay sonuçları kamuoyuyla paylaşıldı: Karadeniz İşbirliği Fonu tarafından desteklenen ve Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği tarafından yürütülen “Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları Araştırması.”</p>
<p>Kutuplaşmayla esasen siyasi kutuplaşma kastediliyor. Siyasi kutuplaşma seçmenlerin rasyonel nesnel değerlendirmelerden uzaklaşması ve parti taraftarlığının güçlenmesine gönderme yapıyor. Kutuplaşma arttıkça beklenen şu: aynı siyasi partiye oy verenler hemen her soruna nesnel değerlendirmelerle değil siyasi parti aidiyetleriyle yaklaşırlar; oy vermedikleri partilerin savundukları pozisyonlara neredeyse külliyen karşı çıkarlar. “Kutuplaşma Araştırması” da her ne kadar geçmiş kıyaslaması yapma şansı olmadığını teslim etse de Türkiye’de kutuplaşmanın yüksek boyutlara geldiği sonucuna varmış. Araştırmanın kamuoyuyla paylaşılan sonuçları ağırlıkla malumun ilanı da olsa araştırma konuyu konuşurken veri sağlaması açısından önemli bulduğum bir çalışma. Malumun nasıl ilan edildiği de eşdeğerde konuşmaya değer.</p>
<p>1 Kasım seçimlerinin düşüş eğilimine girdiği düşünülen AK Partinin bir kez daha önemli bir başarısıyla sonuçlanması, AK Parti karşıtı olan seçmenlerde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. AK Parti karşıtları, kısa süreli “memleketi terk etmek lazım” refleksinin ardından, “bu memleket bizim” “kimseye bırakmayacağız” söylemiyle kendilerine geldiler. Sekülerlerin ana akımlarında yer bulan bu “memleket bizim” yaklaşımı görece yeni. Yakın geçmişte 80’lerde, 90’larda birlik temalı söylemler hâkimdi, “bu memleket hepimizin”, “birlik olmalıyız” denirdi. Şimdi ise herkesin bir “bu topraklar” tarifi var ve onu diğerine bırakmak istemiyor. “Birlik “mesajlarında da “bizim” vurgusunda da her hâlükârda beklenti aynı gibi görünüyor:  benzemeyenin kendine benzemesi.</p>
<h4>Gururlu benzeşmezliğin temennisi</h4>
<p>Bu benzememe haline rağmen yapılan birlik çağrısı, bir anlamda “ayrılsak da beraberiz” yaklaşımı, günümüzde “ayrı dünyalarda yaşıyoruz” yargısına dönüştü. Kutuplaşma araştırmasının sunumunda da araştırmanın yer aldığı haberlerde de (bu yazının yer aldığı sivilsayfalar.org da dâhil) sonuçlar, bir başka deyişle malum kutuplaşma, bu başlıkla ve/veya içerikle yer buldu. Türk filmleri senaryolarından aktarılan bu metaforun kullanılması tesadüf olmasa gerek. Öncelikle filmlerde ayrı dünyalar, aslında sevgili olmanın önündeki engeller olarak tarif edilir. Bir imkansız sevgililik halini açıklar. İkinci olarak ayrı dünyalar yoz ve yoz olmayan iki dünyaya göndermedir. Dolayısıyla ayrı dünyalar tabirinde gurur var. Ayrı dünyalarda olduğumuzun altının kuvvetle çizilmesi, sevgili adayının dünyasına benzememeyi değerli kılan bir vurgudur. Kutuplaşma ilanında da benzer bir izlek var. Aslında “aynı toprakların” sevgili insanlarıyız, fakat size benzemiyoruz biz. O kadar benzemiyoruz ki birleşmemiz mümkün değil. Bu gururlu benzeşmezliğin temennisi ise şu:  -keşke” ayrı dünyalarda yaşama imkânı olsa ne güzel olurdu. 1 Kasım seçimlerinden sonra belirginleşen “gitme” söylemi ve “hayır gitmiyoruz bu memleket bizim” tepkileri bu ayrı dünya arayışının somut halleri idi.</p>
<p>Araştırma raporu bu şekilde malumu ilan ederken, bir dizi varsayım sonuçlarla iç içe geçmiş. Bunlardan ilki “kutuplaşmanın arttığı.” Bu varsayım, sanırım sıkça karşılaştığım “geçmişte bu kadar değildi. Yine çekişmeler olurdu ama şimdi başka.” Ya da “hiç bu kadar olmamıştı” gibi yargılarla ilişkili. Bunlar tabii daha çok geçmişe özlem duyanlardan duyduğumuz cümleler. İktidarı destekleyenler ise bulunduğu konforlu alan nedeniyle kutuplaşmadan diğer kutup kadar rahatsız değil. Onlara göre ise kutuplaşma eskiden daha çoktu. Şimdi milletin iradesi gerçekleşiyor.</p>
<p>İkinci varsayım bu düzeyde kutuplaşmanın bize özgü olduğu. Daha açık bir ifadeyle “gelişmiş demokrasilerde böyle değil, bizdeki otoriteryanizm buna neden oluyor”.</p>
<h4>&#8220;Kutuplaşma bugüne ve bize özgü bir durum&#8221;</h4>
<p>Bu iki varsayıma da itirazım var. İlkin Türkiye Cumhuriyeti tarihinin her döneminde siyasi meselelere yaklaşımlarda, birbiriyle geçişliliği fazla olmayan toplumsal kesimler hep varoldu. Yeni kuşaklar geçmişin mirasını taşıdılar. Yani siyasi meselelere karşıt yaklaşımlar yeni değil. Öte yandan AK Partinin uzun yıllardır iktidarın sahibi olması ve mütedeyyinlerin ve/veya merkez sağ oyların ağırlığını alıyor olması, kutuplaşmanın siyasal sonuçlarını ve görünümlerini artırıyor. Her ne kadar çok partili bir sistemimiz olsa da iki temel konuda (dindarlık ve Kürtlük) da kutuplaşmaya imkan verecek parti adreslerinin olması, iki partili sistemlere benzerliğe neden oluyor. Eski dönemlerde merkez sağ partilerin sayıca daha fazla olması ve/veya aralarındaki geçişliliğin daha fazla olması, özellikle de bugünden bakınca geçmişte kutuplaşma olmadığı ya da daha az olduğu hissine neden oluyor. Oysa partileri kategorik olarak ele aldığınızda geçişliliklerin bugünkü kadar az olduğunu ve siyasi meselelere yaklaşımlardaki uzlaşmazlıkların bugünden çok farklı olmadığını söyleyebiliriz. Kutupların birer partide toplanması iki yapının daha görünür olmasını sağlıyor. İkili yapılarda kutuplaşma sürpriz bir sonuç değil. Nitekim siyasi kutuplaşma literatürünün hacmini ABD siyasetinin oluşturması tesadüf değil.  Velhasıl iki partinin öne çıktığı durumlarda seçmenlerin siyasi meselelere partizanca yaklaşmaları bize ya da bizim kültürümüze özgü bir durum değil.</p>
<p>Araştırmanın malumun “gerekli” ilanı olarak ifade ettiğim sonuçlarını, temel başlıklarına bakarak yorumlamaya çalışacağım:</p>
<h4><strong>“Partililerle kimlikler örtüşmüş”</strong></h4>
<p>Kimlikliklerle parti tercihlerinin örtüşmesi sanırım bugünün aşikar olgularından. Kimlikleri tanımlayarak konuşmanın bölücülük olarak görüldüğü yılları geride bıraktık. Kutuplaşma deyince ise esasen iki farklı cepheden bahsetmiş oluyoruz. İlki dindarlar ve sekülerler arasındaki kutuplaşma, ikincisi de ulusalcı/milliyetçi Türkler ve Kürtler arasında. İlkinde dindarlar toplumun her zaman çoğunluğunu oluşturdular ama AK Parti hükümetleri öncesinde, iktidardan buna mukabil oranlarda faydalanamadılar. İkincisinde ise Kürtler hem sayıca azınlığı oluşturdular hem de her dönem mağdur oldular. İki kutuplaşma ekseninin özelikleri de birbirinden farklı. Fakat her iki konuda da kimlikleri temsil eden siyasi partiler olması, kutuplaşmayı rahatlıkla partiler düzeyinde ele almaya imkan veriyor. Bir başka deyişle partilerle kimliklerin örtüşmesi zaten partilerin kuruluşlarına içkin bir şey. Kimlik eksenli şekillenmiş bir yapıda kimliği bulmak sürpriz değil. Yine de bu durumunun veriyle tescillenmesi iyi bir şey. Bu aşikârlık bir kenara, araştırmada, beklentinin aksine kimlik örtüşmelerinin katı olmadığına işaret eden sonuçlar da var. Örneğin aile neredeyse her yurttaşın “biz”ini oluşturan birincil kimliği olmuş. “Dindar insanlar”  tanımlaması HDP’li yurttaşlarda %68, AK Partililerde %67, MHP’lilerde %56. Türk kimliğinin sahiplenilmesinde mutabakat MHP (%77), AK Parti (%76) ve CHP (%73) arasında. Kürt kimliğinde ise konunun sahibi beklendiği üzere tek bir partide: HDP (%86). Öte yandan AK Partililerin %18, CHP’lilerin %17, MHP’lilerin %16’sının Kürt kimliğini sahiplenen yurttaşlardan oluşması tüm bu kimlik eksenli parti yapılanmalarına rağmen kutuplaşmanın hissedildiği kadar sert olmadığına bir gösterge olarak da okunabilir. Benzer şekilde genellikle Alevilerin CHP’de temsil edildiği düşünülür. CHP’lilerde Alevi olarak kendini tanımlayanlar %28 iken, bu oran HDP’de %20, MHP’de %17 ve AK Partide %10. Alevi oranı en düşük AK partide görülüyor; fakat toplamda AK Partinin aldığı oy oranı gözetilerek bu oran ele alındığında, önemli sayıda Alevinin AK Partili olduğunu görüyoruz.  Ya da AK Partililerin % 24’ünün kendini laik olarak, %6.7’inin gezici olarak tanımlaması yine kutuplaşma eksenindeki çatlaklara işaret ediyor.</p>
<h4><strong>“Geçmişe göre ayrılıklar artmış, gelecekte de artması bekleniyor” </strong></h4>
<p>Geçmişe göre ayrılıkların artmış olduğu, bir olgudan ziyade, yurttaşlarda hakim olan bir his. Umarım bu tür araştırmaların daha sık tekrarlanmasıyla karşılaştırmaları yapma fırsatımız olacak. Tabii bu hislerin yüksek çıkması (siyasi konularda ayrılıklar arttı önermesine katılanlar: CHP’lilerde %82, HDP’lilerde %78, MHP’lilerde %76 ve AK Partililerde %60) kutuplaşma geriliminin yüksek olduğunun bir işareti olarak değerlendirilmeli.</p>
<h4><strong>“Farklı mecralardan bilgileniyor, Diğer Mecraları Taraflı Buluyoruz” ve “Sosyal Medya Farklı Bilgileri Getirmiyor, Kendi Görüşümüzü Yansıtıyor”</strong></h4>
<p>Bilgi kaynaklarının farklılığı ve sosyal medya kullanımındaki cemaatleşmenin yüksek çıkması da bildiğimiz ve bize özgü olmayan konular. Yeni medya araştırmaları da sosyal medyanın, farklı unsurların karşılaştığı mecralardan oluşmasına ve müzakereci bir demokrasiye imkân sağlama potansiyeline sahip olmasına karşın, benzerlerin sosyalleştiği ortamlara dönüşmüş olduğuna işaret ediyor. Ancak bunun da Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek iddialı olur; zira sosyal medyanın kutuplaşmayı körüklediği ve sosyal medyada homofilinin (kendine benzeyeni sevme) yaygın olduğu yabancı kaynaklı sosyal medya literatüründeki temel tartışma konuları arasında.</p>
<h4><strong>&#8220;Aynı Dünyada Yaşamıyoruz&#8221;</strong></h4>
<p>Farklı dünyalara gönderme yukarıda da konu ettiğim üzere son dönemlerde kamuoyunda hakim bir duygu. Araştırmanın bu durum için ortaya koyduğu kanıt ise ülkenin ekonomik durumu ve gidişatından memnuniyet ve mutlu olma oranları. Tahmin edileceği üzere siyasi partilere göre ülkenin ekonomik durumundan memnuniyet oranları oldukça farklı. Oy verme davranışında ekonomiden memnuniyetin önemli bir değişken olması yeni ya da şaşırtıcı bir durum olmamalı. Bir başka deyişle aynı dünyaya farklı bakmak mümkün.</p>
<p>Yine araştırma bulgularına göre AK Partililerin %44’ü, MHP’lilerin %29’u, CHP’lilerin %21’i, HDP’lilerin %7’si mutlu. Soru nasıl sorulmuş bilmiyorum, ama saha deneyimlerimizden mutluluk kavramının çağrışımlarında mutluluk endekslerinin türetildiği Batı toplumlarından farklarımız olduğunu biliyoruz. Mutlu olduğunu dışa vurmak, Türkiye toplumunda genellikle ayıp bir şeydir. Bu yüzden uluslararası araştırmalarda Türkiye’nin mutluluk skoru genellikle diğer ülkelere göre çok düşük çıkar. Bunun yanında bu araştırmadaki mutlu olma oranları başka çalışmalara göre daha da düşük göründü bana. Bu tür psikolojik verilerin toplanmasında soru formunun bağlamı ve/veya araştırma zamanlaması da çok etkili olabiliyor. Mutluluk ile ilgili başka verilere bakacak olursak, OECD endeksinde (2013) Türkiye’de ortalama bir günde olumlu duygu ve düşünceler içinde olduklarını söyleyenlerin oranı %68. TÜİK’in (2014)“Yaşam Memnuniyeti Araştırması”na göre, mutlu olanların oranı %56.3. Bu oran üniversite mezunlarında %60.2. Üstelik mutluluk oranı ölçülmeye başlandığı 2003’den bu yana çok benzer oranlarda olmuş. Bir tek ekonomik kriz hissinin yoğun olduğu 2008’de %56, 2009’da %54’de kalmış. Siyaset bağlamında sorulduğunda oran daha düşük olarak karşımıza çıkmış görünüyor. Bu tür çalışmalarda katılımcıların merkezdeki konu, kişi ya da kurum üzerine değerlendirmeleri diğer tüm özellikleri etkileyebiliyor. Bu yöntem tartışmalarında (Edward Thorndike’ın tabiri ile) “Halo etkisi” olarak tanımlanıyor. Bu örnekte mutlu olma ile parti tercihi bağımsız değişkenler olmaktan çıkıyor. Parti tercihi tüm diğer yanıtları belirlemeye başlıyor. Bu durum sonuçların sağlıklı olmasını etkiliyor.</p>
<h4><strong>&#8220;Siyasal Konuları Sağduyumuzla Değil, Parti Aidiyetimizle Değerlendiriyoruz&#8221;</strong></h4>
<p>Siyasal konuların değerlendirilmesinde oy tercihlerine göre keskin farklar olması, siyasi kutuplaşmanın önemli göstergeleri arasında görülüyor. Bu kendi içinde biraz sorunlu bulduğum bir yaklaşım. Yurttaşların siyasi görüşleri farklı olduğu için siyasi parti tercihleri farklı. Haliyle siyasi konulara yaklaşımları da farklı olacak. Araştırmada da konu edilmiş, beğenilen siyasi lider, 1 Kasım seçimleri sonrası hisler, hükümetin ekonomi politikası gibi doğrudan siyasi partilerle ilgili konularda farklılıkların keskin olmasında tuhaf hiçbir yan yok. Fakat her siyasi meselede ayrışma gözlemleniyorsa, o zaman evet kutuplaşma siyasi değerlendirmelerinin tamamını belirliyor diyebiliriz. Bunu gözlemlemek için birbiriyle ilişkisi az olan birçok farklı konuyu ele almak gerekir. Kutuplaşma araştırmasının konu ettiği sorunlar arasında, yöneticilerin yolsuzlukla ilişkisi ve baskıcı olmaları önermesinde AK parti ve CHP arasında, Kürt sorunu ile ilgili ifadelerde HDP’liler ve diğer partiler arasında farklar belirgin. Farkın en az olduğu önerme ise; “ülkemizi terk etmiş Ermeni, Rum, ve Yahudi’lerin malları iade edilmelidir” ifadesi. MHP’lilerin bu konuda diğerlerinden görece farklılaşsa da genel ortalamanın olukça düşük olduğu (%29)  ve Türkiye toplumunun bu konuda bir mutabakatı olduğu söylenebilir. Burada konu edilmeyen Avrupa Birliğine bakış, ABD ve/veya yabancı algısı gibi başka siyasi konularda, ya da eşcinsellik, kızlı erkekli yaşama, erkeklik vb. birçok sosyal konuda oy verme davranışına göre farkların keskin olmadığını, hatta benzerliklerin daha fazla olduğunu başka araştırmalardan biliyoruz.</p>
<h4><strong>&#8220;Siyasi Görüş Farklılıkları Sosyal Mesafeye Dönüşmüş&#8221;</strong></h4>
<p>Sona bıraktığım araştırma sonuçlarının sivil toplum açısından en önemli bulduğum başlığı ise, siyasi görüş farklılıklarının sosyal mesafelere dönüşmüş olması. Kutuplaşmanın esasen siyasi parti düzeyinde değil toplumsal düzeyde işlediğine katılıyorum. Bu kutuplaşma eksenlerini tanımlarken andığımız iki toplumsal gerilimin (Dindarlık-sekülerlik gerilimi ve Kürt kimliği ile onu yok sayan tutum arasındaki) çözülememiş kadim meseleler olmasından kaynaklanıyor. Öte yandan araştırmanın bu sonucu partililer arasında öteki ile kız alıp verme, komşu olma, çocukların arkadaşlık etmesine izin verme gibi soruların yanıtlarına dayandırılmış. Bu soruları başka birçok araştırmadan bildiğimiz üzere kimlikler ekseninde tekrarladığımızda da benzer mesafelere (hatta daha da yüksek oranlarda) tanık oluyoruz. Dolayısıyla bu ve başka araştırmalarda tanık olduğumuz kutuplaşma esasen kimlikler arasında yaşanan bir kutuplaşma.</p>
<p>Öte yandan kutuplaşmanın toplumsal düzeyde mesafelere yol açtığı bu tür başlıklar olduğuna katılmakla beraber, birçok konuda Türkiye toplumunun çoğunluğunun paylaştığı özellikler olduğunu da biliyoruz. Dolayısıyla benzemezliklerin altı çizildiği gibi benzerlikler de öne çıkarılabilir. Yılmaz Esmer’in Değerler Araştırmasının verilerinde buna birçok örnek bulmak mümkün. Örneğin  bulgularının sunulduğu Türkiye Değerler Atlası (2012) raporuna  göre kendini dindar olarak tanımlayanların oranı %85. Bu oran üniversite mezunları arasında dahi %73. Aynı rapora göre “erkeklerin %81’i, kadınların %71’i aile reisi erkek olmalıdır” diyor. Güvensizlik de toplumun ortak özelliklerinden biri: “Türkiye, insanların birbirine en az güvenebildikleri ülkelerden biri. 22 yıldır bu durumda bir değişiklik gözlenmiyor. Türkiye&#8217;de insanların yaklaşık onda biri genelde insanlara güvenebileceğini söylerken, İskandinav ülkelerinde bu oran yüzde 80&#8217;lere yaklaşıyor.”</p>
<p>Velhasıl toplumsal mesafelerin arttığını söylemek aşırı iddialı. Toplum, başta ahlaki muhafazakarlık ve erillik olmak üzere pek çok konuda anlaşıyor. Ne var ki kutuplaşma geriliminin iki temel aksını oluşturduğunu söylediğimiz alanlarda toplumsal mesafelerin açıldığını da gözlemlemek mümkün.</p>
<p>Abartılı bir yorumla kutuplaşma araştırmasını değerlendirmeleri ile birlikte özetleyecek olursak, araştırma toplumun iki kesiminin sevgili olamayacağını, ayrı dünyalarda yaşadığını ve saygısızca birbirine iyi hisler beslemediğini ortaya koyuyor ve bu saygısızlığın giderilmesi talebini yükseltiyor.</p>
<p>Bu yaklaşıma iki itirazım var. İlkin, toplumun farklı kimliklerinin birbiri ile sevgili olması yanlış bir beklenti. Bu beklentide birbirine benzetme, bir olma arzusu hakim. Bunun yerine sevgili olmadan bir arada yaşama imkanını aramak lazım. İkincisi kutuplaşmanın kültürel, davranışsal bir mesele olarak algılanıp, toplumun büyüklerinin uzlaştırıcı hamleleri ile çözülebilecek teknik bir mesele olarak ele alınması.</p>
<p>Bu iki itiraza ek bir itiraz hatırlatması da yazı boyunca vurgu yaptığım kutuplaşmanın tarih dışı bugüne ait bir olgu olarak ortaya konulması. Kutuplaşmanın arka planındaki iki temel gerilim de yeni değil. Dindarlar ve sekülerle arasındaki birbirini yok etme ve/veya birbirine benzetme gerilimi ve Kürt kimliğini tanıma ve reddetme arasındaki gerilim verilere yansımış olan siyasi kutuplaşmanın toplumsal zeminini oluşturuyor. Bu iki gerilim hafiflemedikçe, çözüm yerine çatışma tercih edildikçe, siyasi kutuplaşmanın tezahür etmesi de doğal bir sonuç olacak. Dolayısıyla sevgi ve saygı ile (ek olarak hoşgörü ile) siyasi kutuplaşmanın azalması olası değil.</p>
<p>Bu konuda önemli rol sivil topluma düşüyor. Toplumsal düzeydeki bu gerilimlerin, siyasi partiler düzeyinde karşılık bulması daha doğal iken, toplumu dönüştürmeyi önüne koyan sivil toplumun daha çözüm ve toplumsal barış yanlısı olması gerekiyor. Somut olarak söyleyecek olursak, farklı mahallelerden sivil toplum kuruluşlarının birbiriyle daha fazla temas etmesi, müzakereci bir toplumsal diyaloğun öncüleri olması gerekiyor. Bu sadece ülkenin makro siyasi sorunlarının çözümü için bir ihtiyaç değil. Siyasi kutuplaşmanın sivil toplumda kendini yeniden üretmemesi, en azından kırılmalara uğraması, sivil toplumun ele aldığı farklı sorunların çözümü için de önemli bir ihtiyaç.</p>
<p>The post <a href="https://www.sivilsayfalar.org/2016/03/11/kutuplasmanin-kesfi/">Kutuplaşmanın Keşfi</a> appeared first on <a href="https://www.sivilsayfalar.org">Sivil Sayfalar</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
